Orijinalini görmek için tıklayınız : Baronları Takdimimdir
Bu yazı toplam sekiz makaleden oluşan bir yazı dizisi olup arkasını sırça köşklere ve kuvvete dayayarak neredeyse yarım yüzyıldır fikir adına ortaya çıkanların gerçek yüzlerini ortaya koymak amacıyla kaleme alınmıştır .
Hazır elimiz değmişken din adına ortaya çıkıp baronlaşanların da gül hatırını sormamak gibi bir nezaketsizliğe imza atacak değildik !
Dünün hızlı mı hızlı komünisti olup günümüzün liboşlarına , küreselcilerine , AB sevdalılarına , öyle ki Türkiye'yi Avrupa Birliği'nin yönetmesi gerektiğini söyleyecek kadar zıvanadan çıkmış olan marjinellere Ata'sının yolunda gidenlerin de söyleyecek birşeyleri olması gerekirdi .
Kuşku yok ki bu tiplerin hepsini ele almamız mümkün değil . O sebeple biz en belli başlılarını seçmeyi uygun gördük , ki bu belli başlılarının gerçek yüzlerini bilen zaten biliyor .
Acımak , en insani duygudur . Hatta insanı insan yapan ...
Hep düşündüm ; acınacak olan onlar mıydı , yoksa başkaları mı ?
Hayır ; kimseye acımayan , böylesi bir mefhuma sahip ol(a)mayanlara acımak bence çok gereksizdi .
***
Yazıda yer yer oldukça açık ve anlaşılır ironik cümlelere yer verilmiştir . Bunun böyle olması yazarın tamamen kendi şahsi seçimidir .
Ciddiyetsizliğin hakim olup önemini tamamen yitirdiği bir kaos ortamında olaylara ve insanlara bakış açısının hala daha ciddi olması , ciddiyetin önemini hepten ortadan kaldırır .
Bir diğer deyişle , pek önemi kalmamış ve aslında önemsenmemesi gereken bu türden kimseleri hala daha ciddi ciddi ele alıp tartışmak , bu ciddiyetsizleri sadece ve sadece önemli ve ciddi kılar .
Böyle bir hataya düşmek ise yazının vermek istediği ana mesaja ihanet olurdu .
O halde hoşgeldin ironi , sefalar getirdin !
Saygılarımla
Aydınus
***
BARONLARI TAKDİMİMDİR
Baron ne demektir ?
Rica ederim , Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünü açma zahmetinde bulunmayınız !
Bulunmayınız , zira fazla bir şey bulamazsınız .
Baron , eski yüksek Almanca'da 'özgür adam' anlamına gelir . Malum , bu türden kavramların toplum hayatında önemli olduğu dönemlerde kimi insanlar tamamen şanslı bir şekilde özgür olarak dünyaya gelirken , kimileri ise köle olarak dünyaya gelmekte idiler.
Sanılır mı ki bu , özgür veya köle olma meselesi , sadece Eski Mısır , Eski Yunan , Romalılar veya diğer bazı toplum ve ülkelere has bir konudur ?
Ne gezer ; nerede ise 20. yüzyıl başlarına kadar bu bahsi edilen durum süregelmiş , haliyle kimileri köle olmaktan kurtulamazken kimileri de daima baron olmuştur . Barones de baronun nişanlısı , karısı veya kızı oluyorlar .
Baron , önceleri daha çok Almanya ve Avusturya-Macaristan bölgelerinde özgürlüğünü kazanmış aile ve üyelerine yönelik bir hitap şekli iken , daha sonra dalga dalga Fransa ve İngiltere'ye yayılmıştır . Her ne kadar bu kavram Almanya'da daha bir üst sınıfı temsil eden 'Graf' lık boyutuna ulaşamasa da daima hatırı sayılır bir ünvan olarak kullanılagelmiştir . İngiltere'deki karşılığı ise Lord 'dur , hatta Sir 'dir .
Bu baronların özgürlükleri , zenginlikleri ve topraklarının genişliği ile tamamen düz orantılıdır . Bizim Doğu ve Güneydoğu'daki toprağa dayalı ağalık düzeni ( feodalizm ) var ya , işte onun gibi bir şey :
- Ağanın bastığı yere basılır mı la hırbo !
Baron her şeyden önce zengindir , avam asla değildir . Ne kadar zenginlik , o kadar özgürlük ...
Zenginlik bir başka ; parlak parlak çizmeler , tombul tombul yanaklar , ah şu lanet olası 'Gut Hastalığı' da olmasa !
- İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi mi demişen ; o da ne ki babo ? Biz ağamızdan memnunek çok şükür . Allah ağamıza , ağamız da bize... Biz atalarımızdan böyle görmüşek ; ula sen ağamızdan ve de şeyhimizden , hatta ve hatta şıhımızdan daha mı iyi biliysen , de get la işine , anarşist misen nesin loo !
Ondokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda ise baronlar zenginlik bağlamında evrim geçirmiş , her ne kadar mevzubahis bu ünvanları değişmemişse de iştigal ettikleri alanlar sanayi devrimiyle paralel bir çizgide ilerlemiş ; yasal çalışan demiryolu baronları , petrol baronları , toprak baronları vs.nin yanına bir de yasadışı çalışan mafya baronları eklenmiştir ki , kambersiz düğün olur mu .
Baronluk başlı başına bir sınıftır ; Yeniçağ'a , Ortaçağ'a , hatta çok daha öncesine dayanan .
Öyledir de günümüzde değişen nedir ; her taraf hala daha baronlarla dolu değil midir ; hatta günümüzün baronları bir üst sınıfa atlayıp kartelleşmemişler midir ?
Dünya baronlarını biraz şöyle es geçelim ve gelelim ülkemizin medarı iftiharı baronlarına !...
Özal bir zamanlar ''Bir gün gelecek bu ülkede ikibuçuk gazete kalacak'' diye bazı 'kağıt baronları' na tehditler savururken , gerçekte 'dördüncü güç medya'nın kuvvetini hem çok önemsiyor hem de onlara aba altından sopa gösteriyordu . Birçok konuda olumlu veya olumsuz ilklere imza atan Özal , bu konuda da bir ilke imza atıyor ; tamamen kendisini destekleyen , hatta öyle ki yalakalık düzeyinde bir medya yaratma amacını güdüyordu .
Medya güçtü , hem de büyük bir güç . Kitleler ancak ve ancak medya vasıtasıyla en hızlı ve en etkili şekilde telkin altına alınıp yönlendirilebilir ve de yönetilebilirdi . O halde medya-iktidar ilişkisini iyi ayarlamak , devletin medyaya vereceği desteği de çok kurnazca düzenlemek gerekiyor idi . Yani ne kadar ekmek , o kadar köfte !
Sıradan bir üniversite öğretim görevlisi iken çok kısa sayılabilecek bir süre içerisinde dev bir holdinge dönüşen ve de baronlaşan Enver Ören 'in yükselişindeki sırrın altında sadece bu yatar . Özal'ın siyasi olarak gerilemesi , sonra da eceliyle ölüp Türk siyasetinden silinmesi neticesinde Enver Ören'in kurduğu dev imparatorluğun da kısa sürede çökmesi kesinlikle tesadüfi değildir .
Bu durum sadece , gevrek gevrek gülen baron Enver Ören ve kurduğu ihlaslı mı ihlaslı imparatorlukla sınırlı kalmamış ; Kombassan , Yimpaş gibi baronlaşmış diğer ihlaslı holdinglere de dalga dalga yayılmıştır !
Önceleri yüzde otuzlara varacak kadar ihlaslı faizler , pardon kar payları sağlayıp müşterilerini de oldukça ihlaslı bir şekilde yüzde otuz nemalandıran dini bütün bu ihlaslı şirket ve holdingler , sonradan ne olmuşsa , müşterilerini artık ihlaslı bir şekilde nemalandırmaktan geldik geçtik , resmen ihlassızlık yapmakta ve ''Allah rızası için paranı isteme benden , yoksa hemen bozuşurum senlen'' türü , içeriği oldukça yürek parçalayan mektuplarla müşterilerini daha da mağdur etmektedirler !
Konumuza tekrar dönersek ; medyanın gücü ve önemine inanan kuşkusuz sadece Özal değildir .
Tamamen avam gibi ve de avama karşı ''Al ananı git lan'' diyecek kadar Kasımpaşalı olsa da , gerçekte tam bir baron olan başbakanımız da baronluğun ne kadar önemli olduğunun farkına zamanında varmış ve farkına varmasıyla daha doksanlı yıllarda sadece ve sadece bir dolmuş hattına sahip olan Albayraklar Ailesi 'nin bir anda baron olup çıkarak etrafa caka satar olması da aynı zamana denk gelmiştir !
Ne yaparsınız , tesadüf işte !
Tesadüfün sağı solu , vakti olmuyor ki !
Hem onlar yapar da başbakanımız yapamaz mı ?
Tabii ki yapar lan , ne artistlik yapıyorsunuz !
Peki onlar kim ?
İşte geldik zurnanın zırt dediği yere .
Onlar ki , her devrin baronları ...
Onlar ki , ne siz sorun ne de ben anlatayım .
Onlar sadece baron değil , karteldirler aynı zamanda da .
Kapılarında köpek beslerler ; gelene diş , gidene diş gösteren doberman misali , her boy ve her renkte .
Neticede amaç önemlidir .
Amaç da belli ; baronların sırça köşklerde yaşamaya devam edip ünvanlarını kaybetmemesi ...
Medya , basın , şu , bu ; bütün bunlar leblebi çekirdek parası bile değildir onlar için .
Medya , dördüncü kuvvettir , öyle derler . Derler de halt ederler . En azından bu durum ülkemiz Türkiye için artık geçerli değildir .
Halk adına hareket edecek güç müç aramayın , artık her şey el yordamıyla .
Kitleler bilinçlenmediği sürece birileri hep köle olarak doğup yaşayacak , birileri de hep özgür ve baron olarak , bu da böyle biline .
Yirmisekizinci yüzyılda bile olsa ...
( Devam edecek ... )
Aydınus
AĞAÇ , KÖKÜNDEN UZAKTA BÜYÜMEZ
''Ağaç , kökünden uzakta büyümez''
A. Hamdi Tanpınar
Önceki makalemde 'Baron' kelimesini irdelemiş , sadece dünyanın değil ülkemizin de aslında bir baronlar ülkesi olduğu tespiti ve iddiasından yola çıkarak gerçekte kimsenin baron olarak dünyaya gelmediğini , tam aksi belli güçlerin destek ve koltuk çıkmalarıyla nasıl baronlaştırıldıklarını herkesin aslında pekala da bilebileceği çarpıcı örnekleriyle ortaya koymuştum .
Orada dikkat ederseniz bir de şöyle bir şey söylemiştim :
''Onlar ki , her devrin baronları . Onlar ki, ne siz sorun ne ben anlatayım . Onlar sadece baron değil , karteldirler aynı zamanda . Kapılarında köpek beslerler ; gelene diş , gidene diş gösteren doberman misali , her boy ve her renkte... Neticede amaç önemlidir . Amaç da belli ; baronların sırça köşklerde yaşamaya devam edip ünvanlarını kaybetmemesi ... Medya , basın , şu bu ; bütün bunlar leblebi çekirdek parası bile değildir onlar için . ''
Şimdiden affınıza sığınıyor , eğer yazacağım bu seri yazıları iyi takip ederseniz , iddia ediyorum ki puzzlenin bütün parçalarını teker teker yerine yerleştirebilecek , bahtsız bu millete yapılanları okudukça sadece öfke seline kapılmayacak , en azından bilinçleneceksiniz .
Böylelikle sadece 'Kağıt Baronlarını ' değil , 'Fikir ve Din Baronları'nı da en iyi şekilde kavrayacak ; niye bazılarının sırça köşklerde yaşadığını , bazılarının ise sefil bir hayata mahkum olduğunu daha iyi anlayacaksınız .
'Fikir baronları' konusuna geçmeden önce hemen şunu belirtmekte yarar var ki , aydın nedir ya da ne değildir sorusuna akılcı , mantıklı ve vicdan ölçülerinde cevap bulmak gerekir :
Aydın, ulusal şuurun zirvesinde olan , ulusal kelimesi ile ifadesini bulan bütün değerlere haiz , kendi milletini aydınlatan , sıkıntılarına çare bulan , yol gösteren , milletinin önüne ulusal hedefler , ülküler koyan insandır .
Devlet adamları , düşünürler , yazarlar , politikacılar , eğitimciler , sanatçılar hatta ve hatta din adamları bu sınıfı oluşturan en önemli kesimlerdir .
Siz hiç başka ülkelerde veya beldelerde işportacı bir zihniyetle ve adeta hançeresini yırtarcasına küresel sermayecilerin , ABD ve de AB'nin defolu mallarını ''Geeaaal vatandaş geeaal ; kapanın elinde kalıyor , geeeaal'' diye pazarlayan aydın duydunuz mu ?
Her devrin adamı , dün komünist , bugün ise ne olduğu belirsiz , hem sapısilik hem de dingili kırık aydın duydunuz mu ?
Omurgasız , palavracı , üstelik de milletin bağrına adete köküne kadar sokulmuş tartışmasız misyoner okullarından olan Galatasaray Lisesi , Amerikan Koleji , Saint Josephvs. türü okullardan mezun olup da halkı gibi yiyen içen , düşünen , gönüllü ve de bir aydına yaraşır tarzda halkının yürüyüş yollarındaki taşları temizleyen aydın duydunuz mu ?
Nerede görülmüş ve nerede duyulmuş bu okullardan mezun , kimsecikleri beğenmeyen ama kendisini pek bir beğenen , affedersiniz kibrinden dübürünü görmeyen kibirli artistlerin aydın olma vasfına haiz olduğu ?
Duyulmuş mudur hiç , kendi kültüründen uzak yetişmiş , burun kıvıran beğenmeyen , hatta ve hatta tiksinen bir devşirmenin , bir Avrupa veya ABD özentisinin münevver olduğu ?
Nerede görülmüş , nerede duyulmuş fikri bağlamda ''Vatanı bir kadın memesine satarım'' diyebilecek kadar sefilleşen 'vatansız,yurtsuzlar'ın aydın olduğu ?
Sırf Atatürk'e ve devrimlerine kafa tutmak adına 'İkinci Cumhuriyet' adında yeni bir siyasi akımı başlatmaya çalışan , daha sonra da avını yakalamış yılan gibi zehirini şırınga etmekte zerre tereddüt göstermeyen 'demagog'lardan aydın çıktığı ?
Olacak iş midir , sadece boş değil , üstelik bir de palavracılık şampiyonlarının , enseyi karartmayıncı üfürükçülerin sadece aydın değil , üstelik bir de basın duayeni ilan edilmesi ?
Siz bu yaldızlı boş laf üstadlarına ister aydın deyin , isterse münevver ; ister liboş deyin , isterse İkinci Cumhuriyetçi ; ister komünist eskisi deyin , isterse omurgasız ; ister her devrin adamı deyin , isterse yanardöner ; ister AB'ci deyin , isterse ABD'ci ; ister küresel sermayeci deyin , isterse, haramzadelikle elde ettiği zenginliği korumak adına kartelcilerin kapıya bekçi olarak koyduğu doberman ...
Onlar , evet onlar , yukarıdaki ithamların tamamını gerçekte fazlasıyla hakediyorlar ; fakat bana sorarsanız onlar sadece ve sadece küçük birer ''Fikir Baronları''dır .
Şişirildiğinde, fikri altyapıya sahip olmayan avam karşısında böbürlenip duran , gerçekte ise , henüz şişirilmemiş bir balon kadar küçük , Fikir Baronları ...
Zira fikir onlardan sorulur , demokrasi onlardan sorulur , düşünce onlardan sorulur , AB onlardan sorulur , ABD onlardan sorulur , Kapitalizm onlardan sorulur , Liberalizm onlardan sorulur , Cumhuriyet onlardan sorulur , bilgi görgü onlardan sorulur ...
Onlardan , sadece onlardan !
Ufak çıkarlar adına bu garip milletin ta bağrına , küçüçük fareyi yakalayıp yutmadan önce zehirinin olancasını boşaltan engerek yılanı gibi davranarak zehirli hançerini acımasızca batıran emperyalist mallarını satmakla mükellef , zavallı küçük birer işportacılardır onlar gerçekte .
Şarlatandırlar aynı zamanda da . Kitlelerin bilgisizliği ve cehaletinden yararlanıp cebini dolduran birer şarlatan .
Milletle aralarında korkunç uçurumlar vardır , bunun başlıca sebebi de kendileridir .
İstanbul'da şöyle okkalı bir deprem olsa da , bu aydınlarımızı anlamadıkları ve kadir kıymet de vermedikleri için bu angut milletin bireyleri 'Doğal Seleksiyon' yoluyla elenseler ne iyi olurdu , değil mi ?!
Hep merak etmişimdir ; kendi halkına , kendi insanına karşı bu kadar ilenecek derecede terazisinin dengesi bozulmuş , üstelik de ağzı fevkalede bozuk sözde aydın güruhu dünyanın başka hangi yerinde vardır ?
Unutulmamalıdır ki , kitlelerin bilgi ve bilinç yetersizliği şarlatanların üreme ortamıdır .
O halde yapılacak iş , kendi kolaycılığı ve sorumsuzluğunun suçunu yine bu halkın kendisine sıvamadan önce kitleleri bilgi ile donatıp bilinçlendirmek .
''Ağaç , kökünden uzakta büyümez'' dedik .
Evet büyümez ; büyümeye kalkışması sadece beyhude bir uğraş olarak kalmaz , beraberinde kurumayı ve verimsizliği de getirir . Dolayısıyla da bunların Türk insanına verecekleri bir tek meyveleri dahi olamaz , çünkü köklerinden uzak yetişmişlerdir .
Ve ...
Kurumuşlardır .
Ha , bunların kurumuş dallarını birer birer keser odun yapar , daha sonra da sobaya atar bir güzel ısınırsınız , ona da bir şey diyemem !
( Devam edecek ... )
Aydınus
KÜRESEL SERMAYE SOLCULARI
'' Her ağacın kurdu nasıl özünden gelirse , köpek de kurdun çürük yanlarından doğup gelişir . Köpek haindir ve karın tokluğuna satın alınmıştır . Zayıf olandır köpek , dönek olandır. Ama kendi soyuna karşı öyle yetiştirilir ki , kurdu gördüğünde ağzı cehennemleşir . Kolaylıkla devşirilebildiği için de insanda en ağır aşağılama ve hakaret sözü yerine geçer.'' Cemal Süreyya
Oral mıdır moral mı , bilemem ama , iyi çalışmaktadır , hem de fevkalede iyi !
Eskinin komünist Aydınlıkçısı , şimdinin çalışkan döneğinden bahsediyoruz .
1960'lı yıllarda emperyalist Amerika'ya karşı mücadele eden zatı şahanelerinin sonraki yıllarda kafasına kiremit mi düştü de hidayete erdi bilemem ama , artık o da sıkı bir AB'ci olmuş ; AB'nin en önemli kolu Alman devletinin , Türkiye'yi hangi koldan kıskaca alacaksa , artık bundan sonra devşirme askeri olarak oraya mevzilendirilecektir . Ve hem usta bir oryantalist hem de Alman gizli servisi BND'nin baş danışmanı olan Udo Steinbach'ın gözetimi ve yönlendirmesi altında oral oral çalışacaktır artık o .
O , Udo Steinbach ki , gerçek bir Mustafa Kemal ve Türkiye düşmanıdır . 1979'larda çıkan ilk kitabının adı ''Boğazdaki Hasta Adam ''da Türk ulusunu aşağıladığı az gelmiş olsa gerek , ''Türk ulusu yoktur ; Türkiye , birbiriyle boğazlaşan etnik ve dini gruplardan oluşmaktadır'' deme cüretini gösterecek kadar da küstahtır .
Ama o sadece ve sadece görevini yapıyor . Ya bizden devşirdikleri hainler ?
Şu satırları yazmakta zerre tereddüt göstermeyen içimizden çıkmış bir omurgasıza siz , devşirme hain demişsiniz , çok mu?!
''Kemalister barbarca yöntemlerle çağdaşlaşma macerasına atıldıklarında Anadolu halklarının kültürel ,dinsel ve etnik özelliklerini hiçe saymış,ezmişlerdir.Otoriter,laik ve despot Türk devleti hem Alevilere , hem müslümanlara hem de Kürtlere ağır baskı uyguluyor...''
Elbetteki bu satırlarından dolayı hayli alkış toplamıştır . Alkışlayanlar ise sadece ve sadece Almanya'nın Ortadoğu ve petrol bölgelerinde söz sahibi olması adına para karşılığı çalışan stratejistleridir .
Ne gariptir ki , yerine göre Deniz Gezmiş'in bol bol işportacılığını yapan , yerine göre de ülkemizin medarı iftiharı (!) bazı politikacılarından daha Avrupacı geçinen bu muhterem devşirme , sol diye bildiğimiz Cumhuriyet gazetesinde bile hala daha yazarlık da yapabilmektedir .
İcabında Fetullah Gülen'i bile savunacak , icabında eşcinselliği bayrak yapabilecek , icabında insan hakları savunma kisvesi altında İstanbul ve Ankara'nın her yerinde kilise açılması gerektiğini dile getirecek ve sol diye bilinen Cumhuriyet gazetesinde ise hala daha muharrirlik yapabilecektir .
Bununla da yetinmeyecek , üstelik daha bir de solcu geçinecektir , olacak iş mi ?
Ninemin sakalları olsaydı ...
Halkımızın bireyleri sağı da solu da iyi kavrayıp bilinçleninceye kadar o da solcu olarak kendisini yutturacaktır .
Bir solcu düşünün ki , tamamen sömürge valisi edalarıyla emperyalistlerin küstah borusunu öttürsün .
Bir solcu düşünün ki , aşağılık kompleksinden ölecek hale gelmiş bir vaziyette pejmürde bir sömürge aydını ruhu sergilesin .
Şöyle buyuruyorlardı bir başka yazısında , tamamen oral çalışan sayın sömürge aydını :
''Çıplak ayaklarını Munzur Çayı'na uzatmış karpuz yiyen bir sarışın kadın fotoğrafı gazetenin orta sayfasında... Karen Fogg'un çıplak ayaklarını Munzur'a uzatarak karpuz yemesi artık dünyanın ve Türkiye'nin gerçeği.Beğenen beğenecek,beğenmeyen beğenmeyecek..''
Alman Elçiliği ve konsolosluklarıyla sıkı fıkı ve de oralarda pek rahat eden bu muhteşem küresel sermaye solcusu , sebebi hikmetini bilemeyiz ancak , yine kendi ifadeleriyle ''bu ülkede yaşamaktan ve bu ülkenin vatandaşı olmaktan da derin bir utanç duymakta''dırlar .
Sürekli yurdunu kötüleyen , sürekli ülkesindeki her şeye nefret saçan birisinden ülkesini sevmesi nasıl beklenebilirdi ki ?
Geçmişte Ermenilere soykırım uygulayan , şimdi de Kürtleri asan kesen Kemalistlerin ülkesinde nasıl mutlu olunabilirdi ki ?!
Karen Fogg'tu artık dünyanın ve Türkiye'nin gerçeği , değil mi ama ?!
Hatta ve hatta Fetullah ve cemaatleri gerçeğini kabul edip tanımak ve onlarla uyum içerisinde yaşamak da gerekli değil mi idi ?!
Evet , istedikleri bu ülkede gerçekleşmiyor diye solcu beyzademiz de bu ülkede yaşamaktan utanç duyuyordu.
Çünkü devşirme vatansızdır , çünkü devşirme yurdunu yitirmiş adamdır .
Götürüldüğü her sempozyumda Türkiye aleyhine , ama Türkiye üzerinden büyük çıkarlar elde etme peşinde olanların çanağını yalamanın da elbetteki maddi bir karşılığı olmalıydı ve bunu da fazlasıyla alıyordu .
Gel gör ki arasıra fiyatı da düşmüyor değildi hani .
Ee n'apalım , o pek savundukları serbest piyasa ekonomisinin kuralı da bu değil miydi ?
Mal , özellikle de devşirme mal çok olunca elbetteki fiyatı da düşecekti .
''Kurt altı yavru doğurur ; köpek olur bunlardan biri ''
Cemal Süreyya
Aydınus
( Devam edecek ... )
VATANSIZ YURTSUZ DEVŞİRMELER
''Türkiye'de devlet aleyhine faaliyet gösteren dernek ve örgütlere kayıtlı 200 bin hain vardır ve bu rakam daha da artmaktadır.İşin daha da acısı devlet ihanete prim veriyor. Ondan dolayı hainlerin sayısı fazla...'' Kamran İnan ( Bitlis milletvekili )
Bu ülkede sürekli olarak bir 'derin devlet' lafı edilir durulur . Israrla ve inatla sadece sözü edilmez , insanlara ve topluma da sürekli tu-kaka olarak gösterilir .
Bu ülkede gerçekten de bir derin devlet var mıdır yok mudur bilemem , bunun tartışması tamamen ayrıdır . Bir an için de olsa ülkemizde derin devlet olduğunu farzedelim ; bu ülkede var da mesela bir Amerika'da , İngiltere'de, Fransa' da veya Almanya'da derin devlet yok mudur ya da olmadığı mı zannedilir ?
Peki , topluma ve insanlara sürekli olarak ülkemizde derin devletin olduğundan yakınıp öcü gösterenler niçin başka ülkelerdeki derin devletlerden bahsetmezler ?
İşte herşey hep bu 'niçin'de düğümlenmektedir , çünkü yarası olan gocunur hesabı ülke aleyhinde faaliyette bulunanların ta kendileridir bunlar ; yeşili , kızılı, karası , mavisi...
Türkiye'nin sözde derin devletini diline dolayıp duran bu kesimlerin gerçekte ta kendileri başka ülkelerin derin devletlerine , mesela Amerika'ya , AB'nin kocaman ve de kodamanlarından İngiltere'ye , Fransa'ya , Almanya'ya hizmet etmektedirler . Üstelik de kadrolu ve özel seçilip özenle yetiştirilmiş olarak .
İşte bugünkü yazımda da , öncekinde olduğu gibi ülkemiz aleyhine faaliyette bulunabilmesi için Türk solunun içerisinden özenle seçilip devşirilmiş bir başkasının önce portresini çizecek , sonra da Alman derin devletine nasıl bir maşa gibi hizmet ettiğinden bahsedeceğim .
Altmışlı yıllar sadece dünyada değil , ülkemizde de solun büyük bir tırmanışa geçip faaliyetlerini yoğunlaştırdığı yıllardır . O dönemde sol cenahta toplanan yarı sol aydınlar , o müthiş üfürükçü demagog ağızlarıyla kitleleri , özellikle de üniversite gençliğini etkilemeye , telkin altına almaya çalışıyorlar , ülkemizde rejimi yıkıp yerine marksist devrimi hakim kılabilmek için var güçleriyle çalışıyorlardı . ABD ve SSCB'nin karşılıklı yürüttükleri 'Soğuk Savaş'ın melun rüzgarı , nice ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de olancasıyla esiyordu .
Yetmişli ve seksenli yıllara gelindiğinde artık kitle hareketi geri çekiliyor , solun ağababası SSCB resmen dağılma aşamasına geliyordu . Nihayetinde sosyalist Rusya'nın gerek ideolojisinin gerekse ülkesinin çökeceğini artık iyice anlayan bizim solcu yarı aydınlar ,yaşanan ilk şokun ardından fikirsel bağlamda kah komünist Fidel Castro'nın ülkesi Küba'ya , kah Enver Hoca'nın kıytırık Arnavutluk'una sığınıyorlardı . Fakat gel gör ki tutundukları dallar çürük olup birer birer ellerinde kalıyordu .
Boşlukta sallanıp duran bizim muhteşem solcu yarı aydınlara artık yol görünüyordu . Hepsi , üzerlerine adeta pis bir koku gibi yapışıp kalmış komünist ideoloji gömleğini alelacele çıkarı çıkarıvermeye başladılar .
Ufaktan ufaktan voltalarını alacaklardı almasına da , nereye gideceklerdi ?
Kimisi Avrupacılığa soyundu , kimisi , bir zamanlar gençliği meydanlara döküp 'Kahrolsun Amerika' diye bağırttırıp sövdürdükleri Amerikancılığa ; gayet pişkin , utanmadan ve yüzleri de zerre kızarmadan .
Kimisi kapitalistliğe soyundu , yaşam tarzları öncesinde de zaten kapitalistti , gel gör ki zamanında zavallı Anadolu gençliğine çürük , defolu mallarını iyi satmışlardı ya , sen ona bakacaksın . Kabak da zaten onların başına düşmemiş , olan da zaten idealist zavallı bu gençliğe olmamış mıydı ?
Kimisi de sallandıkları boşluğun verdiği ızdırap sebebi ile ve de üç kuruşluk menfaat uğruna , dünya siyaset sahnesinde at koşturan büyük devletlerin maşalığına , devşirmeliğine soyundu .
İşte Taner A. da sırf bu amaçlar uğruna soldan devşirilen nicelerinden sadece birisidir .
( Bu şahsın soyadı kısaltılarak verilmiştir . )
Yukarıdaki satırlarda da bahsettiğim üzere , zamanında Dev-Yol'un içinde hayli aktif görevlerde bulunan Taner A. , ideolojisinin iflas etmesi üzerine bir süre boşlukta yüzmüş , daha sonra da doktora yapmak üzere burslu olarak Almanya'ya gitmiştir .
Bursu veren de , Alman Devleti'nin uluslararası arenada çıkarlarını koruması adına kurdurup finanse ettiği ''Hamburg Sosyal Araştırmalar Vakfı''dır.
Peki , bu mevzubahis kuruluş babasının hayrına mı vermiştir bu bursu , bunun karşılığı olmayacak mıdır ?
Elbetteki olacaktır ; zira halkımız der ki , Ademoğlu binmeyeceği eşeğe bir tutam ot vermez .
Adamımız kolları sıvar ve Alman derin devletinin istihbarat uzmanı Tesse Hoffmann ve Udo Steinbach'ın şefkatli kolları arasında araştırmalara koyulur .
Neyi mi araştırmaktadır ?
Neyi olacak ; Türklerin bir milyon Ermeni'yi nasıl hunharca katledip soykırım yaptığını !..
Taner A. bu çalışmasıyla efendilerine sadece büyük bir hizmet etmekle kalmamış , karşılığını ise sadece maddi olarak değil manevi olarak da fazlasıyla almış ; gerek Alman gerekse dünya medyasında ''Ermeni soykırımını doğrudan bir suç olarak niteleyen ilk Türk'' olma şerefine de nail olmuştur.
Yedi milyon Yahudiyi , iki milyon da çingeneyi , sadece Almanya'da değil , Avrupa'nın işgal ettikleri diğer ülkelerde de , üstelik de daha dün denilebilecek gibi bir süre öncesinde dünyanın gözleri önünde ve insanları öldürüp sabun yapmak gibi insanlık tarihinin gördüğü en iğrenç ve en acımasız yöntemlerle katledip soykırım suçu işleyen Alman , içimizden devşirdiği böylesi kişiliksizlere işte böyle araştırmalar yaptırmakta ve dünya kamuoyunun önüne sunmaktadır.
Amaç bellidir . Türkiye'yi her yönüyle kıskaca almak , zamanı geldiğinde ülkemiz aleyhinde pervasızca at oynatmaktır .
Önceki yazılarımın birinde de belirttiğim üzere ; bu amaç uğruna ülkemiz ve rejim aleyhine faaliyet gösteren ne kadar ipini kırmış şeriatçı varsa,onları da kollayıp gözetmesindeki tek amaç budur .
Amerika yapar da Almanya yapmaz mı? SSCB'nin çökmesi akabinde Doğu'su ile birleşmiş , üstelik İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerini üzerinden bayağı bir silkip atmış , biti de artık olancasıyla fevkalede kanlanmış bir Almanya'nın aval aval etrafa bakacak hali yoktu herhalde .
Alman psikolojik savaş aygıtına ,Türkiye ve Ortadoğu politikalarında kullanılmak üzere ön cepheye süreceği daima piyonlar lazım idi , ki o piyonlar ne kadar yerli olursa o kadar etkili olacaktı ; ateşe sokulduğunda yanacaksa zaten bu devşirilme yerli maşalar yanacaktı , Alman'a dert mi!
Dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde psikolojik savaş mekanizması şöyle çalışır : Önce devşirmelere burs açılır , maddi açıdan tatmin edilir , sonra da önüne hangi ülke hedefse o ülkelerin sorunlarını kaşıması için araştırma konusu verilir . Anlayacağınız önce ''sonuç'' vardır , sonra güya ''bilimsel araştırma''...
Psikolojik savaş aygıtları bilimi bile işte böyle kullanır . Bizden devşirilme bu muhteremin önüne de ''Ermeni Soykırımı'' ve ''Türk Tarihinde Şiddet'' konuları işte böyle ve bu amaçla konmuştur .
İşgal öncesinde bir aralar , Irak'ın nükleer ve biyolojik silahlar ürettiğine ilişkin dünya kamuoyunun önüne sürülen masalları hatırlayınız , ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır .
İşte ülkemizin , içimizden devşirilmeler vasıtasıyla suyu yavaş yavaş böyle ısıtılmış , şu anda da sözde soykırımı tanımamız nerede ise AB'ye girmenin en önemli şartı olarak önümüze sürülüvermiştir .
Geçmiş olsun ; uyuyana da , uyutulana da...
Ve bu maşanın faaliyetleri güya araştırmasını yaptığı sözde Ermeni soykırımı ile de sınırlı kalmamış , Avrupa ve dünya kamuoyu önünde ülkemiz aleyhine üfürdüğü hezeyanlar arş-ı alaya ulaşmıştır :
Türkiye'nin Ulusal Kurtuluş Savaşı tarihi,başlı başına bir katliam tarihidir.
Ermeni soykırımı olmasaydı Ulusal Kurtuluş Savaşı diye bir şey de olmazdı.
Türkiye Cumhuriyeti,Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde kurulan bir gecekondudur.
( Yazarın Notu: Demek istiyor ki,nasıl gecekonducu birisi haksız bir şekilde devletin ve milletin arazisi üzerine gecekondu dikip gaspetmişse, TC. de aynı şeyi yapmıştır. )
TC. bu topraklar üzerindeki halkların barış içinde yan yana yaşamalarının önündeki en büyük engeldir.
Kurtuluş savaşı işgalcilere değil, azınlıklara karşı yapılmış bir savaştır.
Ve böyle devam ediyor gidiyor muhterem devşirmenin hezeyanları .
Sözümü yine Cemal Süreyya ile bitirmek istiyorum :
''Kurt altı yavru doğurur; köpek olur bunlardan biri''
Aydınus
( Devam edecek ... )
KATRANI KAYNATSAN OLUR MU ŞEKER , CİNSİNİ SEVDİĞİM CİNSİNE ÇEKER
İŞPORTACI ŞARLATANLAR
Efendim , bir varmış bir yokmuş . Evvel zaman içinde , kalbur saman içinde , develer ülke yönetirken , pireler berberlik zenaati ile iştigal ederken , bu arada ben de anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken , düşmez mi anam beşikten , kopmaz mı babam da ossaat eşikten , nasıl kaptı anam maşayı , hele babam bir kaptı ki koca meşeyi,dolandırdılar bana dört bir köşeyi , soluğu dışarıda almışım ki sormayın gitsin , derelerden sel gibi , tepelerden yel gibi kaçayım derken vara vara bir ülkeye vardım ...
Vardım ki ne göreyim ; ak saçlı , yaşlı bir işportacı amca milleti etrafında toplamış ''Kozmos kozmos ...'' deyip bir şeyler satmaya çalışıyor. Merak ettim , kulak kabarttım , kalabalığa ben de yanaştım .
Bu arada henüz daha nereye geldiğimi bilmediğimden bir taraftan da yanımdaki adamı dirseğimle dürtükleyerek gerek burası gerekse ülke hakkında malumat alıyordum .
Efendim , burası Bab-ı Ali derler bir yer, ülkenin adı da Mozaikistan'mış .
Mozayikçilik mesleği ülkede çok yaygın olduğu için ülkenin adı da haliyle Mozaikistan'a çıkmış . Artık herkes bu ismi gayet doğal karşılar , hatta gururla ''Biz, ülke olarak bir mozayikiz'' diye etrafa caka satarlarmış .
Sahih midir bilinmez , bir rivayete göre bu ülkenin adı aslında önceleri Türklerin ülkesi manasına gelecek şekilde ''Türkiye'' imiş de , daha sonra ''Türkiyeli'' olmuş , bana anlatıldığı üzere şimdi de ''Mozaikistan''.
Halkının neredeyse bütün bireyleri geçimini mozayikçilikle sağladığından mozayikçilik bu ülkede geçer akçaymış . Öyle ki bu ülkedeki küçük çocuklar bile , sorulduğunda :
- Söyle bakiim evladım , büyüyünce ne olacaksın ?
-Mozayikçi olacaam emmii! Memleketin her tarafına mozayik döşeyeceem , diye büyük bir gururla cevap verirlermiş .
Politikacısından tutun da düşünürüne , köşe yazarından tutun da sokaktaki vatandaşına varıncaya kadar herkes , uzmanı olduğu mesleği gereği ülkenin her tarafına günlük mozayik döşerlermiş .
Neyse bunları boşverelim de bizim işportacı yaşlı amcaya dönelim :
İlginç bir adama benziyordu , bir taraftan da yanımdaki adamı dürtüklüyor , işportacı yaşlı amca hakkında bilgi alıyordum .
Her tarafı kıra boyanmış, peltek dilli işportacı amcanın adı Çetin'miş . İki tane de oğlu varmış ; biri Kel Ahmet, diğeri Kıl Mehmet. Büyüğü Ahmet'in saçları erkenden döküldüğü için öyle derlermiş , diğeri de çok kıllı olduğu için .
Onlar da baba mesleğini icra ederler , işporta tezgahını Bab-ı Ali'nin başka yerlerinde açarlarmış .
İşportacı amcanın , yaşlı maşlıydı ama , ağzı iyi iş yapıyordu doğrusu :
- Vatandaaaş , kozmos dönüyooor . Bakın ben de dönüyorum , zaten ben döndüğüm için kozmos dönüyor . Kozmos'taki bu sürekli değişiiiim ...
Ben , yaşlı amcanın daha ne dediğini anlayamadan bir alkış tufanı koptu ki sormayın gitsin , sanırsınız yer gök inliyor .
Fakat yanımdaki adam hiç alkışlamıyor , bir taraftan alaycı alaycı bakıyor, diğer taraftan da kendi kendine söylenerek homurdanıyordu :
- Anlat anlat , pabuçlarımın işportacısı seni , senin gençliğini de biliriz .
Yaşlı amca alkışlardan mest olmuş,daha da bir şevke gelmiş, anlatıyordu :
- Mesleksiz yığınlar sürüsüüü! Gidin de biraz meslek öğrenin , mozayikçilik olursa daha iyi oluuur !
- Teknoloji değişip geliştikçeeee , toplum da değişecektiiiiir , enseyi karartmayııın .
-Türk'ün Türk'e propagandasını yapıp duran hazineden geçinmeli kul sürüleri siziiii!
- Statükonun ta kendisi olan ulus Türk devleti, ebedi payidar kalamayacaktıııır . Tamam mı etrak-i bi-idrakleer! ( anlayışı kıt Türkler)
- Türklerin ülkesi Türkiyee , biten yüzyıl içinde en kötü yönetilmiş ülkelerden birisidiiir , taş kafalı Türkler siziii!
- Bu Türkler iyi beslenememiş , yeterli protein alamadıkları için de işte böyle zeka yoksunu olmuşlardııır .
Bir alkış tufanı daha koptu .
Kendi kendime ''Yahu adam resmen kendisini dinleyenleri aşağılıyor,dinleyenler ise alkışlıyor,olacak iş değil'' diye düşünürken yanımdaki adam kolumdan tuttu :
- Sorma , dedi . Bu halk eskiden böyle değildi , o kadar eziyet çekti ki ; gelen vurdu , giden vurdu , millet de haliyle acıdan bile zevk alır hale geldi , mazohistleşti anlayacağın .
- Nasıl yani , şimdi bir Allah'ın kulu çıkıp da ''efendi , kendine gel, n'oluyor, ağzını topla biraz , yoksa ben toplarım'' demeyecek mi?
- Demeyecek , dedirtmezler. Bu işportacılar mafya gibidir , gık demeye gör , bir anda etrafında köpek sürüsü gibi otuz-kırk tane işportacı arkadaşı bitiveririr bunların , adamın ağzını burnunu kırarlar alimallah . Ayrıca polis gelir , onu değil seni götürürler . Çünkü bu halka sövmenin bir yaptırımı yoktur , ama bunların burunlarından tek bir kıl almaya gör hele sen .
İlginç bir durumdu , hayretim gittikçe artıyordu .
Yaşlı , kır saçlı , işportacı Çetin amca alkışlar karşısında daha da coşmuş , anlatıyordu da anlatıyordu :
- 46 milyon idrakten yoksun köylü Tüüürk , yılın sadece 37 günü çalışııır . Hepsi de hapazlamacı , hepsi de kul sürüleridiiiir , geri kalanı da kıçını sıkar duruuur ...
Bir anda yaşlı adamın elinde bazı nesneler göründü . Adam, müthiş bir maharetle elindeki nesneleri hokus pokus yapar gibi havada salladıktan sonra adeta transa geçmiş bir Hint fakiri edasıyla inlemeye başladı :
- Vatandaaaş! Bu elimde gördüğünüz çakmak halis muhlis ABD mamülüdür . Bu tarak ise Avrupa'nın , teknolojisi en gelişmiş fabrikalarının üretimi olup kapanın elinde kalacaktııır . Abiler beyleeer , bu gördüğünüz leğeni Fransa'dan getirdim , leğendeki şu asalete bakınııız ...
Yanımdaki adam dinlemekten sıkılmıştı . Kolumdan tuttu ve beni en yakındaki bir kahvehaneye götürdü , sağolsun bana bir de çay ısmarladı , aç mısın tok musun diye de sordu .
İyi adama benziyordu . Çayımdan bir yudum aldım :
- Yahu dedim , sizin memleketin işportacıları hep böyle midir ? Yani ne bileyim , hep millete böyle söverek mi nafaka doğrultur ?
- Dedim ya , bu halk sahipsiz . İşin garip tarafı ne biliyor musun , kendisine sahip çıkana da pek sahip çıkmaz bu halk . Biz böyle değildik aslında , ne oldu bize bilmiyorum .
- Yaa , bu işportacı yaşlı adam çok ilginç birisi . Anlatsana biraz ondan ..
- Şarlatanın teki , nesini anlatayım . Bir kere bu abrada kabracı bir üfürükçüdür , gördüğün gibi desteksiz desteksiz üfürür sadece . Yaşından utanmaz , başından utanmaz . Millet de onu pek sever , bütün işportacıların duayenidir aynı zamanda da . Aslında boş laf şampiyonudur ; gelir burada her gün tezgahını açar, AB ve ABD fabrikalarında üretilmiş defolu mallarını vatandaşa kakıverir . Üstelik de söve söve...
- Vatandaş da bu defolu malları alır kullanır , öyle mi ?
- Almak ne kelime , havada kapışır !
- Hem de kendisine sövüldüğü halde ?
- Evet , daha bir de üste para vererek ... Meraklanma , buralarda ne olup bittiğini yakında sen de öğrenirsin , hatta alışırsın , şimdiki gibi hayret bile etmezsin . Bir sigaran var mı ?
- Var , vereyim . Hep bu işle mi iştigal eder bu yaşlı Çetin amca ?
- Adamın zenaatı bu . Eskiden de Rus'un mallarını satardı , o zamanlar en büyük müşterisi gençlik kesimi idi . Fakat Rusya'dan getirdiği malların artık modası geçti . Ee , zamanımız moda zamanı . Şimdi moda olan AB ve ABD malları . Haliyle işportacı da onu satacak .
- Peki , söyledikleri doğru mu ? Mesela bu halk gerçekten de mesleksiz kul sürüleri mi ?
- Eğer ki önceden araştırıp bilmezsen onun mallarını pazarlarkanki yaldızlı sözlerine çabuk kanabilirsin . Üfürüyor resmen... Ülkemizin şu anda nerede ise 25 mühendislik dalında eğitim görmüş 500 bin mühendisi vardır , tıbbın her alanında uzmanlaşmış 100 bin doktoru , bir o kadar eczacı ve dişçisi , milyonlarca iş yapan şoförü , eşya sanatkarı , elektirik ve elektronik teknisyeni , onbinlerce berberi , fırıncısı , inşaat alanında uzmanlaşmış her çeşit meslek erbabı,terzisi , marangozu , tornacısı...
- Sahi mi?
- Tabii , ne sandın ! Asıl mesleksiz olan kendisi . İşportacılık da mı meslek be ! Allah aşkına , millete defolu mal satmaktan öte ne yararı olmuş bu zamana kadar ?
- Peki bu Çetin amcanın evlatları , hani ne diyordun sen onlara ?..
- Kel Ahmet'le Kıl Mehmet ...
- Hah tamam . Onlar ne iş yapar ?
- Ne olacak, baba mesleği işportacılık . Onlar tezgahı Bab-ı Ali'nin bir başka yerinde açarlar . Daha çok kitap yazıp işte böyle babaları gibi pazarlarlar .
- Ne yazarlar daha çok ?
- İkinci , Üçüncü , Dördüncü Cumhuriyet... Aile içi cinsel ilişkinin ( ensest ) diyalektiği... Yeni Dünya Düzeni... Küresel Sermaye'nin Gerekliliği Üzerine Denemeler... Kozmos... Ülkemize yapılacak dış müdahelenin bilimsel gerçekliği... İşte böyle şeyler yazarlar ; Kel Ahmet'i de böyledir , Kıl Mehmet'i de... Sonra da işporta tezgahında pazarlarlar .
- Desene , işportacılıkta babalarını da geçmişler .
- Öyle, ne yaparsın ; katranı kaynatsan olur mu şeker , cinsini sevdiğim cinsine çeker .
Aydınus
( Devam edecek ... )
Bir solukta okuma derler ya, işte aynen öylece okuyoruz.
Sn. Aydınus,
Bazılarına katılmıyor olsak da; gerek verdiğiniz bilgiler ve gerekse bu bilgilere yaptığınız kurgular için ciddi değerlendirilmesi gereken tarzda.
Yazılarınız uzun olmasına rağmen okunası.
Bilgileriniz itiraz edilebilir olmasına rağmen sevimli.
Emeğiniz ise her şeye rağmen yoğun.
Devamını sabırsızlıkla bekliyor ve teşekkür ediyoruz.
ozgur_beyin
04-07-2008, 12:11
teşekkür aydınus içindekiöfke çok taşıyor aydınus
DİNGİLİ KIRIK SAPISİLİKLER
'' İt kağnının gölgesine yatmış da ne koyu gölgem var demiş .''
Türk atasözü
Bir insan daha önceleri çeşitli fikirleri savunurken , sonrasında , sırf öncesinde savunduklarından çok daha değişik fikirleri savunduğu için itham edilebilir mi ? Ya da ne bileyim , en azından 'döneklik'le suçlanabilir mi ?
Suçlanmamalı bence . Neticede hepimiz insanız , hataya düşebiliriz ve hatamızdan da dönebiliriz .
Ama dönek olanlar , affedersiniz habire herze yumurtluyorlar ve de dönmüşlükleri oranında saçmalıyorlarsa artık kimseden anlayış beklemeye hakları da kalmamıştır , hukukları da .
Bir insan düşünün ; 1960'larda devrimci , 70'lerde TİKP ( Türkiye İşçi Köylü Partisi ) Merkez Komite Üyesi , aynı zamanda da Filistin'de gerilla , daha sonraları Yaser Arafatçı...
O da ne ,1980'de Humeynici ; vay canına , 1987'de de Hiram Abas'ın adamı , 1990'da Mesut Yılmaz'ın resmi görevlisi ve bir zamanların ünlü fakat şaibeli işadamı Asil Nadir'in özel kuryesi , 1991'de de Özal'ın danışmanı ve gözdesi ...
Bitmedi ; Nato seminerlerinde eğitimci , CIA yöneticilerinin meslektaşı ve özel dostu , bir ara Yeni Şafak'ta yazar , sonrasında Karen Fogg'un makbuzlar karşılığı yazı yazan gazetecisi ...
Bir insan döner de hani , bu kadar da mı döner ?
Yukarıdaki kısa özgeçmişi okuduktan sonra sizin de başınız dönüp ''Durdurun Dünyayı Başım Dönüyor'' şarkısı söylemiyor musunuz ?!
Şimdi haliyle bazıları haklı olarak soracaktır kim bu vatandaş diye ?
Aslında ben olsam bu soruyu bu şekilde değil de ''kim bu dingili kırık'' diye sorardım .
Cengiz Han ile bir kan bağı var mıdır bilemem ancak , kendi ifadelerine göre Osmanlı vezirlerinden Çandarlı Halil Paşa ile bir kan bağı olup bilmem kaçıncı göbekten torunu oluyorlarmış .
Bu kadar dönen ve her telde oynayan birisinin kişiliği nasıldır sizce ?
Sizce de her türlü şekili almaya her an hazır ve de nazır cıvık çamur gibi değil midir ?
Kendileri ülkemizin uzman teorisyenlerindendir , ilk bakışta öyle görünür .Ancak gel gör ki yazdıkları kesinlikle kendi görüşleri değildir . Yazılarının içeriği tamamen Pentagon strateji uzmanlarından alınıp tercüme edilmedir .
Unutulmamalıdır ki , bu zamana kadar bir çok istihbarat örgütünün avı olup taşeronluğunu yapan bu şahsın , taşeronluğunu yaptığı en son yer ise Pentagon'dur .
Ve ne yazık ki gazetecilik de her türlü kirli mesleğin örtüsü olarak kullanılabilecek genişlik ve esnekliğe sahip olduğundan bu ve bunun gibi malum zevat da istedikleri gibi at oynatabilmektedirler .
Bir şeyin daha açık seçik bilinmesinde yarar var ki , o da , gerek kağıt baronlarının gerekse istihbarat örgütlerinin adamlarını böyleleri arasından seçmeleri kesinlikle bilinçsizce değildir .
Osmanlı veziri Çandarlı Halil Paşa'nın bilmem kaçıncı göbekten kıymetli torununa biraz ara verelim de soldan devşirme bir başka Ademoğlu'na geçelim :
***
- Paranoyaklaaar , manyaklaaar , katilleeer , bunaklaaar , baldırı çıplaklaaar , moruklaaar , fahişeleeeer , ib..leeeeer !...
Kimdir bu külhanbeyi tavırlı ve de ağzı pek bir bozuk küçük mahalle kabadayısı ?
Kendisi Brüksel pasaportlu olup ağzının da hiç mi hiç endazesinin olmadığını gördünüz .
Peki , kendisi gibi olmayanlara veya düşünmeyenlere yönelik olarak bu hakaretleri sıralayan bu densize ''Hadi oradan , çok Uluma Brüksel şalgamı'' desek şimdi , yeri değil mi ?
Kendisine bu cüreti veren olgu Amiral gemisi Hürriyet'te çalışması mıdır bilinmez , ancak bilinmesi oldukça önemlidir ki , bahsi edilen bu şahsın da hayatı istikrarsızlıklarla dolu olup gerçekte dişe dokunur bir eğitimi bile yoktur .
Ansiklopedi ve kitap karıştırarak az biraz bilgilense de dikkatli okurlar açısından fikirsel bağlamdaki pespayeliği paçalarından sızmaktadır .
Eh , o zaman biz de kendisine şimdi ''Kütüphane enteli'' desek haksızlık mı etmiş oluruz ?!
Güya önceleri solda yer almıştır , daha sonra kitle hareketlerinin çekilmesiyle gemiyi ilk terkedenlerden olup tabanı da bir güzel yağlayıp kaçmıştır .
Irak , Afganistan , Somali vs. gibi ezilen milletler söz konusu olunca o endazesi bozuk küfürlü diliyle saldıran bu sahte münevver , sıra emperyalist Batı'ya , Amerika'ya gelince büyük bir sadakatla efendisinin arkasından giden küçük bir enik gibi davranmaktan zerre hicap duymaz .
Yerine göre Avrupacıdır , yerine göre de ''21.yüzyıl ABD yüzyılı olacak'' diyecek kadar da Amerikancı ; bunu da özenle belirtip altını kalın çizgilerle çizmekten de zerre çekinmez .
Çünkü zaman bu zamandır .
Güçsüzün , zayıfın , göz göre göre ezilenin değil ; ezenin , güçlünün ve haksızın yanında yer alma zamanıdır .
Alnınızın şah damarını da kırdınız mı gerisi kolay , daha kim tutabilir sizi .
Aydınus
( Devam edecek ... )
SS-1 VE SS-2 SİLAHLARI
Eskiden bir Cüneyt vardı . Kara Murat veya Battal Gazi rolünde kılıcını çeker , ''N'aaayt ulaaayn , savulun kefere sürüleri '' naralarıyla kafirlere gününü gösterir , film de olsa kafirlere gününü gösterdiği için pek bir mesut olurduk .
Ancak zaman değişti . Değişen sadece zaman değil , kişiler de değişiyor , haliyle Cüneytler de değişiyordu . Cüneytler de değiştiği için vatanın kurtarılmasında izlenen yol ve yöntemler de değişiyordu .
Zamanımızın bu yeni Cüneytleri bir başka Cüneyt idi . Onların da elinde silah vardı .
Hem de SS-1 ve de SS-2 türünden ...
Biliyorum ; SS-1 ve SS-2 adlı silahları ilk defa duyuyorsunuz , biraz sabreder de okumaya devam ederseniz ne olduğunu benim gibi siz de öğreneceksiniz .
Malum , ülkemizde üçlü koalisyon döneminde bir ekonomik kriz olmuş , başta ekonomi olmak üzere her şey ama , her şey tepetaklak olmuştu . Daha doğrusu Türk ekonomisi bilinçli bir şekilde kara paracılar , hortumcular ve IMF gibi dünya tefecileri tarafından müthiş bir çelme ile adeta düğmeye basar gibi tepetaklak edilmişti .
İşte bu Cüneyt de SS-1 ve SS-2 adlı silahlarını kuşanmış vatan için mücadele ediyordu !
Birlikte okuyoruz :
- Amerika , Kemal Derviş'i veya YENİ ADINI HAYAL DAHİ EDEMEDİĞİMİZ BİR KİŞİYİ fiilen başbakan yapacak , bu kişi yeni hükümeti Meclis içinden ve dışından seçeceği teknokratlarla kuracak ; Meclis bu hükümete güvenoyu verecek , bu hükümet siyasal ve ekonomik reform yasalarını paşa paşa çıkaracak . Amerika bu senaryoyu SS-1 ve SS-2 metoduyla , yani ''Seve Seve'' uygulatacak .
Böyle diyordu işte yeni Cüneytimiz .
Okumaya devam ediyoruz :
- Bu alternatif senaryoya itiraz edenler olursa mı ? Güldürmeyin beni ; kimse SS-1 ( Seve Seve -1 ) ve SS-2 ( Seve Seve - 2 ) Metodu'nun önünde duramaz . Zira her iki metod da ABD kökenlidir . Peki , ne demek ''seve seve'' ? İşte anlarsınız ya canııım ...
Aydınus'un notu : Anlıyorsunuz değil mi arkadaşlar ?
İşte , Bab-ı Ali'yi dolduran bu anlı şanlı yazarların gerek ahlak düzeyleri gerekse de içinde yaşadıkları ülke hakkındaki düşünceleri bu kadar iğrenç ve pespayedir .
***
Bir zamanlar bir Zülfü'müz vardı , gençliğe güneş toplattıran .
Gençlik güneş topladı mı bilemem ama , Zülfümüz bayağı bir toplamıştı ; hem maddi hem de manevi ...
Amerika meğerse ne kadar da güzel bir yermiş . Öyle diyordu , artık ensesi kalınlaşmış karnı da pek bir tok solcu Zülfü bir yazısında , doymuşluğun verdiği keyifle adeta gaaaark dercesine .
Zavallı gençlik de güneş topluyordu kendi aklı sıra .
Üstelik de Zülfü'yü hala daha solcu zannederek ...
***
- İstanbul'da bir deprem olsa da şu köylü dangalak lumpenproletarya tamamen doğal seleksiyon yoluyla elense ne iyi olurdu değil mi sayın hırt ve de ebesinin örekesine çam diktiğimin değerli okuyucuları !
Kim mi söylüyor bunları , bilemediniz mi yoksa ?
Yahu nasıl bilemezsiniz ; ardıç kuşu gibi enginlere tünediği köşesinden her gün millete hakaret edip düz gittiği az gelmiş olsa gerek , daha bir de şirret ağzıyla sizlere sürekli ilenen adamı ?
Üstelik de her gün ve de neredeyse her makalesinde ...
***
Efendim , hangi sivri zekalı akıl etmişse bir araştırma yapmış ; yaptığı araştırma sonunda şuna açıkça kani gelmiş ki , kim büyük numara ayakkabı giyiyorsa , çok affedersiniz penisi de o kadar büyük oluyormuş .
Akşam gazetesinin muhterem ve de muhteşem yazarı Serdar T. sürekli penis yazıları yazar da bu araştırmadan haberi olmaz mı hiç ?
Ne demek , anında , hem de o saat .
Ele aldığı gayet bilimsel (!) makalesinde önce bahsi edilen bu araştırmayı bir güzel analiz ediyor , makalesinin sonunda da aynen şöyle diyordu :
- Ben 44 numara ayakkabı giyiyorum .
Beri tarafta ise Iraklı çocukların başına gökten bomba yağıyordu ; taştan ses gelir mi ki bunlardan ses gelsin .
***
Amiral gemisi Hürriyet'in başındaki zevatın Ürdün Kralının cenaze töreninde ne kadar lezzetli çerkez tavuğu yediğini ballandıra ballandıra anlatmasındaki görgüsüzlüğü bir tarafa bırakalım da , o geminin bilmem hangi kamarasında ''yat aşağı'' komutuna uyması sonucu köşe yazarı yapılan pespayenin , adetlerindeki düzensizliğin şikayetini kadın doktoruna yapacağı yerde bunu direk okuyuculara anlatmasındaki sadece görgüsüzlüğüne değil , rezaletine ne buyurursunuz ?
Ondan sonra da bu pek görgülülerin oturup memleketimizin en önemli sorunlarından olan ''Balığın yanında rakı mı içilir,şarap mı? '' mevzusunda haftalarca polemiğe girişip nihayetinde vatandaşa görgü dersi vermelerine şahit olur da daha bir de bunlara kızmaya hak kazanabilir misiniz ?!
***
''Kimse kızmasın , kendimi yazdım '' kitabının yazarı sayın Hasan C. bu kitabının adını daha sonraları ileride ''Kimse kızmasın,aslında ben hep yanıldım'' diye değiştirir mi bilemem ancak , bildiğim bir şey varsa , o da , bir taraftan papaza günah çıkarır gibi günah çıkarmasından dolayı kendisine kızılmamasını isterken , diğer taraftan da kendisi gibi düşünmeyen solculara , ulusalcılara , milliyetçilere yine bizzat kendisi kızmaktan ve de ''Angutlar''diye hakaret etmekten zerre geri kalmıyordu.
Bu da gösteriyordu ki , kendisi demek ki tam tamına 25 yıl angutluk yapmıştı .
***
Hele bir de takkeli bukalemun Fehmi'lerimiz , desteksiz ve de belgesiz konuşan son model Murat 124 Belge'lerimiz , 28 Şubat konusunda doktora yapmış gayet demokrat işportacı Nazlı bacılarımız , Gülay ve Nuray ablalarımız , Kırcalı Alilerimiz var ki , bu memleketin sırtı artık kesinlikle yere gelmez !
Buna emin olun !
Aydınus
( Devam edecek ... )
meaculpa
05-07-2008, 00:13
Birine yada bişeye çok sinirlenince bu başlığı okumanın iyi geldigini fark ettim. Tek farkla , baronları değiştiriyorum :)
Emeginize sağlık Aydınus,
Katılıp katılmadıgım noktaları degerlendirmeksizin, gercekten de çok akıcı bir dille okundugunuzu belirtmek isterim. Devamını bekleriz...
DİN BARONLARI - 1
Kağıt baronları , fikir baronları derken ''din baronları''nı anlatmaya şu ana kadar pek bir fırsat bulamadık . İki makaleliğine de olsa onların da hatırını sormamak gibi bir ayıba imza atmak istemiyoruz !
Hem onların diğerlerinden geri kalır ne tarafları var ; diğerleri baron da bunlar baron değil mi ? Hem yazmazsam bana ne kadar darılır bu din baronları biliyor musunuz !
Birisi size şöyle bir soru yöneltse nasıl cevap verirdiniz ?
- Bu dünyada sömürüye gayet açık olup dolayısıyla da ''en çok sömürülen üç şey'' nedir?
Sizi bilemem ancak , bu soruya benim cevap vermem istenseydi hiç tereddüt etmeden sıralardım :
- Adına bazen emek de dediğimiz ''insan işgücü'' , insanın doğasında bulunan ''cinsel dürtü'' ve ''dinsel inanç'' .
Kuşku yok ki sömürülen daha çok şey vardır , ancak yukarıda verdiğim üç örnek bunların en başlıcalarından olup daima sömürülecektir , ta ki insanlığın bütün bireyleri bu konularda bilinçlenip akıllarını başlarına alıncaya kadar .
Ki bunun da kısa veya orta vadede gerçekleşebileceğini düşünmek sadece ve sadece bir hayalperestlik , hatta safdillik olup bu konuda bireyler sadece kendilerini bu sömürünün dışında tutma gayreti içerisinde olabilir ki , şu an için bence yapılabilecek en doğru şey de budur .
Anlatılması bile ne yazık ki çok acı verici ama , bahsi edilen bu üç konu da bildiğimiz ekonomi konuları gibi tamamen ''arz ve talep'' doğrultusunda işler . Talebin olduğu yerde arz da olacaktır veya tersinden değerlendirmek gerekirse , arzın olduğu yerde birileri de talep edecektir . Bu duruma isyan edip olayı kabullenmemek bu katı gerçeği ne yazık ki çoğunlukla da pek değiştiremiyor .
Bundan da elbetteki şu mana çıkarılmamalı ; madem bu durum değişmeyecek , o halde ne diye direniyor , ne diye kafa yoruyor , ne diye çene patlatıyoruz ?
Hayır direneceğiz ; insanlığın bazı ''bilinç ve erdemden yoksun'' çürük kısmı kendisini suya veya cehenneme atıyor diye bizler de herhalde kendimizi suya veya cehenneme atacak değiliz .
Sizin bir birey olarak bu konularda bilinçli bile olmanız , doğanızda bulunan dinsel inancınızı ve cinsel duygularınızı , hatta mümkünse emeğinizi sömürmeye çalışanlara direnmeniz elbetteki çok anlamlı ve çok çok gereklidir .
Yoksa yılgınlık göstermek , ''Bırakınız yapsınlar , bırakınız etsinler'' propagandasını yapan vahşi ''kapitalist '' düzene teslim olmayı da beraberinde getirir ki , asla unutulmamalıdır , o vahşi yılan bir gün gelip sizi de sokup zehirlemekte zerre tereddüt etmeyecektir .
O yılan bazen şu kılıkta olur , bazen de bu kılıkta ; neticede sömüren hangi kılıkta ve kim olursa olsun ''esas olan direnmedir'' .
Herkesten bilinçli ve erdemli olmasını bekleyemezsiniz , neticede insanız , ancak haksızlıklar ve sömürü karşısında bile bile , üstelik de imkanlar var iken susup görmezden gelmek , olsa olsa ''şahsiyet yoksunluğu'' ile açıklanabilir .
İnsanlık tarihi boyunca gerek emeğin gerekse insanın doğasında bulunan en tabi cinsel dürtüsünün sömürülmesi konuları aslında başlı başına birer makale konusudur , dolayısıyla da ne yazık ki hepsini bir makaleye sığdırmak mümkün değildir . Böyle bir şeye kalkışmak , gerçekte bir şeyler anlattığını zannedip hiç bir şey anlatamamakla sonuçlanacaktır .
O sebeple bu makalede bizim amacımız bir diğer konuyu , ''din ve inanç sömürüsü'' konusunu ele almak . Daha doğrusu din ve inancın bu konularda nasıl bir ''basamak'' olarak kullanıldığını açıklığa kavuşturmak .
***
Din sömürüsü de tıpkı diğer sömürülerde olduğu gibi hayli geniş bir zaman dilimini kapsar , ancak biz sadece yakın tarihimizin şu son yirmi , bilemediniz otuz yıllık bir dilimini ele alacağız .
Başrollerinde Kemal Sunal'ın oynadığı , Aziz Nesin'in ta 1961'lerde yazmış olduğu ''Zübük '' adlı romanından uyarlanan yine aynı adlı filmi sanırım izlemişsinizdir .
Orada bir politikacı tipi çizilir ; tamamen şark kurnazı , haksız , üçkağıtçı , kariyer elde edip işbaşına gelebilmek için her yolu kendisine mübah gören bir yalancı , iktidara gelme uğruna halkın nabzına göre şerbet veren , üstelik de insanların dinini kendi siyasi çıkarlarına bir güzel alet eden bir halk dalkavuğu ...
Ki ülkemizde kendilerini çoğunlukla yakından tanıdığımız , hatta bazen , alışmış kudurmuştan beterdir hesabı hiç de yadırgamadığımız tipik bir Türk politikacısı tipi .
Size de pek yabancı gelmedi değil mi ?
Bu tipin romandaki adı ''Zübük''.
Hatırlarsanız , 12 Eylül 1980'de yönetime el koyan askeri cunta idaresi sonrasında işbaşına gelen Turgut Özal , kim ne derse desin ülkemizdeki birçok siyasetçiden daha cesur kararlara imza atmış , iyi mi yapmıştır kötü mü o tamamen ayrı bir tartışma konusu , kafasındaki düşünceleri hayata geçirebilmek için en başta tamtakır durumda bulunan hazineye sıcak para akışı sağlayabilmek umuduyla müthiş bir iç borçlanmaya gitmişti .
Sırf bu amaçla köprüler , barajlar , vs. ne varsa devlet tahvili adı altında garantili bir şekilde ve oldukça yüksek bir faiz oranı ile halka satışa sunuluyor , yastık altında olduğu düşünülen ne kadar atıl durumda olup ekonomiye kazandırılmamış milli gelir varsa piyasaya sürülmeye çalışılıyordu .
Zira devlete acil tarafından sıcak para lazımdı , sadece dışarıya borçlanmak da pek akıllıca değildi . Ola ki devlet sıkıştı ve iç borçlarını ödeyemiyor , üstüne yatıverirdi . Böyle bir şey cereyan ettiğinde de hangi babayiğit çıkıp da devletten bunun hesabını sorabilirdi ki .
Tabii bu amaçla , halkın inançlı olmasından hareketle ' 'dinden'' de istifade edildi . Kanunda aslında hiç de yeri olmamasına rağmen Faisal Finans gibi Arap-Türk bankerlerinin ortaklaşa sözde ''faizsiz kazanç'' parolası altında yapmış oldukları bankacılığa da vize veriliyordu .
Böylesi bir bankacılığın , yapanlar açısından hayli kazançlı olduğunu gören bizim dini bütün diğer ticaret erbabları da derhal bu işe atılıyor , tamamen Özal'ın devlet desteği ve teşviklerinin güvencesi altında her yerde şubeler açıyorlardı . Her taraf mantar gibi hızla üreyen bu türden şubelerden geçilmez olmuştu .
''Kombassan'' böyle Kombassan oldu , ''İhlas Finans'' böyle büyüdü ve çok kısa sayılabilecek bir süre içerisinde dev bir holdinge dönüştü . ''Yimpaş'' da hakeza böyle ...
Bu iş bir ara doksanlı yılların ortalarında o boyutlara ulaştı ki , kafası esen her kurnaz , faizsiz finans bankacılığı yapmaya başladı , hangi birisini sayacaksınız .
Bu kuruluşların çoğu Konya çıkışlı olup onlar açısından nasıl olsa hiçbir riski yoktu ; nasıl olsa devletin ta kendisi bile hesap sormak şöyle dursun , aman tek sırf ülkeye ve ekonomiye sıcak para girişi sağlansın da ne olursa olsun diye bu kanunsuzluğa bile bile , göz göre göre göz yumuyordu .
Bu sözde finans kuruluşlarına akan paranın büyük çoğunluğu yurt dışından geliyordu . Yurtdışındaki çeşitli İslami dernek ve camilerde bu işin propagandası yapılıyor , ''müşteri başına belli bir yüzde üzerine anlaşan cami imamları'' vasıtasıyla oldukça ucuz ve karlı bir yöntemle işler pekala da çok güzel , tıkır tıkır yürütülebiliyordu .
Yurt dışında yaşayanlar bilir ; bahsi edilen bu camiler , daha doğrusu minaresi olmayan mescitler , içerisinde insanların huzurla namaz kılmak , ibadet etmek için uğradıkları mekanlar mıdır , yoksa içerisinde düpedüz dükkan açılıp ticaret yapıldığı , bu da yetmezmiş gibi Türkiye'ye ağız dolusu büyük bir kinle sövülerek siyaset yapıldığı politika arenaları mıdır ?
Düşünebiliyor musunuz ; mescitin içerisindeki herhangi bir odada namaz kılıyorsunuz , hemen bitişiğindeki diğer odada da alış-veriş yapıyorsunuz .
Bir diğer odada da Türkiye'nin nasıl kafir ve de deccal bir ülke olduğu konusunda sadece karşılıklı fikir teatisinde bulunmuyor , aynı zamanda da gençleri seminerlerle bilgilendirebiliyordunuz !
Helal sucuk , helal salam , vallahi helal kesilmiş et , billahi yağsız tarafından helal kıyma , Allah adı ve de bismillah çekilerek kesilmiş mis gibi hem leziz hem de ananızın ak sütü gibi helal tavuk eti , vallahi de billahi !...
O camilerde bardağını 1,50 Euro'ya içtiğiniz çay bile helal tarafından bismillahlarla , dualarla hazırlanıyordu , ya siz ne sanmıştınız bre zındıklar !
Yurtdışında yaşayan gurbetçilerimiz çok iyi bilir ; milletin eline üzerinde çeşitli gıda isimleri listeler halinde yazılmış kağıtlar tutuşturulur , buralardaki küçük veya büyük alışveriş mekanlarında satılan mesela bildiğimiz kesme şekerden tutun da milka çikolatalarına , tereyağından tutun da bisküvilere varıncaya kadar bu ürünlerin içerisinde domuz eti veya yağı bulunduğu propagandası yapılır , gerekirse kapı kapı evlere dağıtılırdı .
Bunun manası açıktı :
- Camimizden alışveriş yapın !
Öyle ya ; buraları sadece cami değil , aynı zamanda da birer ticarethane idi !
Gözümün önünde iki dincinin , gerçekte her ikisini de iyi tanırım , dinle , imanla uzaktan yakından alakaları yoktur , ama haklarını da yemeyelim iyi dincilik yaparlar , ''Falanca caminin büfesi ( dükkanı ) iyi çalışıyor , ne diyorsun alalım mı?'' türünden konuşmalarına tanık olmuştum da midemin içi dışına çıkmıştı .
Onların camide sattıkları ne kesme şekerinde , ne tereyağında , ne bisküvide , ne çikolatada asla domuz eti veya yağı bulunmaz ; haşa sümme haşa , hepsi de helal ürünler olup gönül rahatlığıyla yiyebilirdiniz !
İşte o dönemde bu işbirlikçi ve de yüzdeci cami imamları , gurbetçi kardeşlerimiz faiz yeyip güya cehennemlik olmasınlar diye faizin ne kadar günah olduğu propagandası ile gurbetçileri önce iyice bir kıvama getiriyor , sonra da sinsice bilinçaltlarına paralarını Allah yolunda çalışmakta olan bu dini bütün tüccarlara ve bankerlere yatırmaları telkininde bulunuyorlardı .
Ne güzeldi değil mi ; hem faiz yemiyorsun hem de kemiksiz et gibi yüzde yirmi , hatta yüzde yirmibeş gibi bir oranda faiz , özür dilerim dilim sürçtü , kar payı elde ediyorsun ; ooooh , bundan iyisi Şam'da kayısı ! Faizsiz finans bankacılığı yapan bu , oldukça işgüzar , üstelik de ehli sünnet ve de vel cemaat din kardeşlerimizden Allah bin kere razı olsun , değil mi aziiiiz ve de muhterem din kardeşlerim ?!
İnanılır gibi değil , ama gerçek ; bizim gurbetçiler de resmi ve de hukuki hiç mi hiç güvence vermeyen bu madrabazlara güvenerek ne zorluklarla dişinden tırnağından artırdığı yüzbinlerce Markını , dövizini gözü kapalı bunlara teslim edebiliyordu .
Bu , nasıl oluyordu da oluyordu ?
Eh , o da gelecek yazıda .
Aydınus
( Devam edecek ... )
DİN BARONLARI - 2
Din baronlarına giriş yaptığımız önceki makalemizi noktalarken şöyle bir soru yöneltmiştik :
- Kendilerine hiç bir resmi ve hukuki güvence verilmemesine rağmen nasıl oluyor da gurbetçilerimiz dişinden tırnağından biriktirerek artırdığı tasarruflarını , üstelik de hayli yüksek oranlarda , bu madrabazlara teslim edebiliyordu ?
Gurbetçilerimiz hala daha bir şeyin ayırdında değil miydi ; tüccarın , kim olursa olsun , ne maksatla ticarete atılmış olursa olsun , dini de , imanı da , Allah'ı da , kitabı da paradır , bundan habersiz olmaları düşünülebilir miydi ?
Bu gibi kutsal kavramlar bu işte kullanılıyorsa bilinmelidir ki bu , hadi kibarcasını söyleyeyim , bir kılıf , bir örtüdür sadece .
Hayır onlar da biliyorlardı .
Pekala ve hem de bal gibi ...
Bir atasözü der ki , ''üçkağıtçı ile açgözlü pek çabuk anlaşır ''.
Düşünebiliyor musunuz ; kemiksiz et gibi kar payı , yüzde yirmi , hatta yüzde yirmi beş ...
Faiz alıp günaha da girmiyorsun , Allah da bu işe razı ; ooooh , mis mis !
Kendi sivri aklınca kim kimi kandırıyordu , belli değil ; dinci tüccar hazır para derdinde vatandaşı kandırırken , vatandaş da nema derdinde önce kendisini , sonra da yine kendi aklınca Allah'ı .
Velhasılı , kandıran kandırana idi .
İlk yıllar para akışı sürekliliğini sağlamak için insanlara göstermelik de olsa gerçekten de bu oranlarda kar payları dağıtıldı ; özellikle de tedbir olsun diye kurnazca hareket edilip cuzi miktarda yatıranlara...
Sonra bu oran çeşitli bahanelerle sinsice yavaş yavaş düşürüldü , en sonunda da on milyarlarca gurbetçi dövizinin üstüne yatılıverildi .
Bu paralar , gerek devlete vergi vermemek gerekse de ortada kalıcı resmi bir delil olmaması için bankalar yoluyla değil , direk elden alınıyor , sonra da valizlerle sınırdan Türkiye'ye sokuluyor , böylelikle bir taşla iki kuş vuruluyordu .
Ee , müslüman tüccar dediğin de böyle olurdu ; ''Biz Allah rızası için çalışıyoruz '' diye sahte vaatlerde bulunarak vatandaştan para toplar , sonra topladığı o paraları , devlete vergi vermemek için valizlerle Türkiye'ye sokar , daha sonra da vatandaşın parasının üstüne bir güzel yatıverirdi !
Soruyorum o halde size ; nasıl diliniz varıyor da böylesi yöntemlerle çalışan ehli sünnet vel cemaat fırkasına mensup müslüman din kardeşlerimize ''Yeşil Sermayeciler'' diyebiliyorsunuz imansız zındıklar !
Hem paranın yeşili , kızılı , mavisi mi olurmuş , bre kitapsızlar !
Erbakan'ın , aslında yanlış bir şekilde rantçılar yerine ''sizi gidinin rantiyecileri sizi'' diye bir kesime kızıp da , sıra bu muhteremlere gelince ''Anadolu Kaplanları'' diye millete takdim edip övdüğü Anadolu Kaplanları buydu işte .
28 Şubat üzerinde adeta doktora verir gibi yazılar yazan bazı pek değerli (!) köşe yazarlarının , doktorasını yaptıkları o döneme ait cereyan eden soygunlara ısrarla parmak basarken , ki bence de haklılar , sıra bu konulara gelince yanına dahi uğramamaları sizce de oldukça manidar ve bir o kadar da ikiyüzlü bir tutum değil midir ?
Tek başına sadece İhlas Finans'ın gurbetçilerin tam bir milyar dolar tutarındaki dövizinin üstüne resmen yatması da mı onları harekete geçirmez ve üzerinde kalem oynatmaya değer bulmazlar ?
Yoksa onlar da mı tıpkı Kasımpaşalı Veziriazam'ımız gibi aynı düşüncelere sahip olup köprüyü geçene kadar ''Eey din kardeşlerim ; camilerimiz , minarelerimiz , süngülerimiz , Asım'ın nesli '' diye milletin ağzına önce sulu meme verir , sonra da ''Paranızı yatırırken bana mı sordunuz? '' diye tersleyip atarlar ?
Avusturya'ya yaptığı bir seyahatte bu durumu soran bir gurbetçiye bizim , bileğini kessen damarlarından Kasımpaşa kanı fışkıran ''bıçkın delikanlı'' işte böyle cevap vermiş , daha doğrusu tersleyip atmıştır .
Ülkemizde de nice sorunu olan insanları ; en başta da çiftçiyi , işçiyi , üreticiyi , adalet isteyenleri sürekli tersleyip attığı gibi ...
Seçimlerden önce de ''Benim kıymetli vatandaşlarım , sizler için şunları şunları yapacağım'' diyordu ; bu sözler herhalde az gelmiş olsa gerek , daha bir de o gecekondu senin , bu gecekondu benim tek tek dolaşıyor , çuval çuval da pirinç dağıtıyordu .
Ee , ne yaparsınız; seçim kampanyasını da zaten , Erbakan'ın tabiriyle İstanbul Belediyesi'nde büyük imamlık yaparken ihalelerle zengin ettiği Albayraklarla değil de , oğlunun düğününde takılan takılarla finanse etmemiş miydi , benim sevgili vatandaşlarım !
Ayrıca biz değişmedik , ama geliştik , aziz ve muhterem din kardeşlerim !
Kartel :
- Yok yok , siz değiştiniz !
AKP :
- Vallahi de değişmedik , billahi de ... Geliştik sadece , geliştik .
Erbakan'ın çözmezleri ile hükümetten nemalanmak isteyen kağıt baronu sözde Kemalistler böyle diyedursun , atı alan sadece Kasımpaşa'yı değil , Üsküdar'ı da geçmiş ; sahih midir bilinmez , bir rivayete göre benzinlik sahibi Adnan Abisi'nin ( Adnan Şenses ) konserlerinde büyük bir keyifle ''Beraber yürüdük biz bu yollarda'' şarkısı icra etmektedirler !
Gurbetçi vatandaş da çaresizlikten , danasından geçtik ana parasını bile kurtaramamanın verdiği efkarla aç mideye devamlı soğuk su içtiği için bağırsak gribine yakalanmış olup ''Perişan halimi görmeden gitme!'' diye ızdıraplı , yanık bir türkü çağırmaktadır ki , yürek dayanmaz !
Gerçek şu ki , o paraların büyük bir çoğunluğu Kasımpaşalı bu başbakanın kendisinin de bir zamanlar içinde yer aldığı Avrupa'daki Milli Görüş camilerinden toplanmıştır .
Biliyorsunuz , 2001 yılında patlak veren ekonomik kriz , yağma Hasan'ın yağlı böreğini yiyip ense ve de tulum gibi göbek yapan bu uyanıkların çarkını fena bozmuş , büyük çoğunluğu topu diki dikivermiş , kurulan saadet zinciri de kendiliğinden kopmuştur .
Vatandaş uyanmıştır artık uyanmasına da , gel gör ki iş işten de geçmiştir .
Geçmiştir , zira gevrek gülüşüyle nam salmış Enver Ören , devlet tarafından kendisinden mal bildiriminde bulunması talep edildiğinde kıymetli zat-ı alilerini sadece 700 milyonluk ( 700 YTL ) emekli maaşı ile kıt kanaat geçinmeye çalışan , hatta el ayak çekilince pazarlarda çürük çarık toplayan bir gariban olarak tanıtmaktan ne çekinmiş ne de utanmıştır .
Oğlu Mücahit Ören de , şaka demiyorum gerçek , birden bire film nasıl çevrilir konusuna tam da bu dönemde merak sarmış olup Amerika'ya tüy... , pardon hicret etmiştir .
Gerçekte film çevirmesini öğrenmek için bu kadar zahmet etmesine gerek yoktu . Babası Enver Ören'in zamanın başbakanı Turgut Özal'la çevirdiği filmlere baksa yeterdi de artardı bile !
Bir diğeri , Kombassan'ın başındaki Haşim Ağa da parasını , hiç olmazsa ana parasının bari yarısını isteyen vatandaşlara ''Allah rızası içün din kardeşim ; ne olur para isteme benden , yoksa hemen soğurum senden . Vallahi de , billahi de , tallahi de çok sıkışığız '' türü içeriği gayet acıklı mektuplar yazmıştır ki , okuyanlar kendisine mi yoksa Haşim Ağa'ya mı acıyacaklarına hala daha bir türlü karar verememişlerdir !
Halbuki bunların bütün yatırımları yerinde duruyor , gerçekte iflas felan da etmiş değiller . ( İflas edenler sadece küçük ölçekli olanlar . )
Fakat kime dert anlatacaksın ; tırnağın varsa başını kaşı demiş atalarımız .
***
Adı : Fet(h)ullah
Soyadı : Gülen ( Aslında pek bir sulu gözlüdür ama ... )
Lakabı : Saygıdeğer Hocaefendi
Mesleği : Vaiz ( emekli )
Eğitim Durumu : İlkokul mezunu
Mal Varlığı : Bir lokma , bir de üşütüp de hasta ne olmayayım diye arasıra sırtına attığı eski bir hırka !
YILDA KATRİLYONLAR ÖLÇÜSÜNDE CİRO YAPAN ŞİRKETLER , 25 MİLYAR DOLAR NAKİT HAZIR PARA , GEREK YURT İÇİNDE GEREKSE YURTDIŞINDA EN AZ 400 CİVARINDA OKUL , YURTİÇİ VE YURTDIŞINDA YAYIN YAPAN GAZETELER , TELEVİZYON KANALLARI , YÜZLERCE DERSHANE , ONLARCA ÜNİVERSİTE , ONBİNLERCE IŞIKEVİ , YİNE ONBİNLERCE EĞİTİMLİ PROFESYONEL ELEMAN ...
Say say bitmez ; hak berekaaaat !
Maşaallah diyelim de göz ne değmesin !
Peki bu derecede dev bir yapılanmanın kaynağı nedir sizce ?
Himmet efendim , himmet !
Siz himmeti bilir misiniz ; bu himmet öyle bir himmettir ki sizin mahalledeki Himmet Emmi'ye benzemez !
Gerçi Saygıdeğer Hocaefendi ne yapıyorsa herşeyi Allah rızası için yapıyor !
Hem Allah rızası için hem de kendi ifadeleriyle yüzde 95'i müslüman olan Türk milletini ''yeniden , bir daha müslüman yapmak'' için !
Kendileri için bir şey istiyorlarsa ekmek , Kur'an çarpsın !
Ağzı olan konuşuyor , Allah Hocaefendimizi zındıkların iftirasından korusun !
SON
Aydınus
Okumaktan haz aldığımız bu mükemmel yazı dizisi için kutlarım Aydınus.
Peşpeşe açtığın diğer başlıklarla birleştirip bir Aydınus köşesi açarsan bu değerli yazılar geri sayfalarda kaybolmaz ve daha çok okuyucuya erişir.
Daha da güzeli bir blogta toplaman.
Nikferce senin siten değilse tabi.
Okumaktan haz aldığımız bu mükemmel yazı dizisi için kutlarım Aydınus.
Peşpeşe açtığın diğer başlıklarla birleştirip bir Aydınus köşesi açarsan bu değerli yazılar geri sayfalarda kaybolmaz ve daha çok okuyucuya erişir.
Daha da güzeli bir blogta toplaman.
Nikferce senin siten değilse tabi.
Yoo , Nikferce benim sitem değil sevgili Pante .
Sanırım ılımlı solcu biri veya birilerinin sitesi olsa gerek , bilmiyorum , fakat neredeyse hiç okuyucusu yok desem yeridir .
Birgün sanal alemin bazı sitelerinde vermiş olduğum yazılarımı tarattırırken bu siteyle karşılaştım . Benim imparator başlıklı yazımı izin almaksızın sitede yayıma vermişlerdi .
Önce çok şaşırdım , ama kızmadım onlara .
Hatta sitelerine biraz daha katkım olsun diye de bazı yazılarımı , makalelerimi , şiirlerimi bu sitede yayıma verdim . Ama maalesef sitenin okur sayısı o kadar düşük ki , devamını getirmek içimden gelmedi .
teotihuacan
08-07-2008, 11:36
sevgili aydınus,
yazılarını zevkle takip ediyorum. sevgili pantenin blog önerisi bence çok yerinde. eğer varsa ve haberimiz yoksa bildirirsen sevinirim.