Aydınus
06-07-2008, 17:50
Amerika , İran'ı Vuracak mı ?
Sizce Amerika İran'ı vuracak mı ?
Peki burada Türkiye'nin konumu ne olacak ?
Türkiye nasıl hareket edecek veya etmeli ?
Afganistan ve Irak'ın işinin bitirilip de çeşitli petrol bölgelerine çöreklenildikten sonra , bir iddiaya göre dünya petrol rezervlerinin hala daha aslan payını kendisinde bulunduran İran'a da bir şekilde sıranın geleceği , gündemi ve gelişmeleri dikkatle takip edenlerin zaten bilebileceği ve tahminlerinde de pek yanılmayacağı oldukça açıktır .
O düşüncedeyim ki , bazı şeyleri geriye dönük olarak ayrıntılı bir şekilde anlatmadığınız sürece , saatlerinizi harcayıp büyük emekler vererek yazdığınız makalelerin de bir anlamı olmayacaktır .
Her zaman derim ; bir şeyi yarım yamalak anlatmaktansa , hiç anlatmamak daha iyidir .
Ülkemiz ta 1950'lerden itibaren zamanın başbakanı Adnan Menderes'le birlikte bir Amerikanlaşma sürecine girdi veya sokuldu ve o günden bu yana da Türkiye'de bir çok hadiseler meydana geldi .
Dünya , o sıralar iki kutuplu idi ; sağ ve sol , kapitalizm ve komünizm .
İkinci Dünya Savaşı'ndan galip çıkanlar , Avrupa'yı da keskin sınırlarla ikiye bölmüşler , adına Soğuk Savaş denilen , ki etkisi hiç abartmasız en az Sıcak Savaş kadar olan çift kutuplu bir dünyada rüzgarlar estirmeye başlamışlardı .
Bu dönemde Avrupa'nın gelişmiş sanayi ülkeleri , komünist SSCB ve kapitalist Amerika arasında süren bu Soğuk Savaş'a karşı çeşitli alternatifler üretiyor , bu süreci en az zayiatla atlatabilmek için güç birliği düşüncesinde birleşiyorlardı . O zamanki adı AET ( Avrupa Ekonomik Topluluğu ) ile somutlanan bu süreç , sonrasında AT ( Avrupa Topluluğu ) adlı , sadece ekonomik değil , aynı zamanda da siyasi düşünceli bir sürece dönüşüyor , en sonunda da bildiğimiz şimdiki AB'de ( Avrupa Birliği ) noktalanıyordu .
Türkiye'ye dönersek ; Menderes'le başlayan bu dönem , sizlerin de bilebileceği üzere 1960 askeri cunta idaresi ile neticelendi . Menderes'in asılması , beraberinde Demirel fenomenini adeta ülkenin kaderi haline getirdi .
Sonrasında sadece ülkemizde değil , dünyada da Amerikan kapitalizmine karşı bir başkaldırı doğdu .
Daha çok gençlerin peşinde koştuğu ve idealize ettiği 68 Kuşağı'nın çeşitli dünya görüşleri ülkemizde de yankı buldu .
Bakmayın şimdinin çeşitli büyük gazetelerinde en tepede oturan kimi bazılarının büyük yazar diye okuyucuya lanse edildiklerine ve liberal vs. olduklarına .
Bunlar , zamanın eski tüfek komünistleri olup kendi düşünceleri doğrultusunda ülkenin ''makus talihi''ni sol bir askeri darbe ile değiştirme çabasına girişmişler ; ancak Adnan Menderes'le başlayan Amerikanlaşma süreci burada da etkisini fevkalede gösterdiğinden , 12 Mart 1971'de sağcı bir askeri darbe ile karşılaşıp neye uğradıklarını şaşırmışlardır .
( Bkz : Hasan Cemal ; Kimse Kızmasın , Kendimi Yazdım )
Sonrasında , belki şimdinin 25-30 yaşlarındaki genç kuşağının bilemeyeceği 12 Eylül 1980 öncesinin o uğursuz günleri başlıyor ve ülke , neredeyse her gün en az 15-20 genç insanının yaşamını yitirdiği dehşet bir sağ-sol çatışmasına sahne oluyordu . Aynı ülkeye gönül vermiş bu gerek sağdan gerekse soldan genç insanlar içine sokuldukları korkunç bir fitnenin içerisinde birbirlerini öldürmekten hiç çekinmiyor , ülkede her gün oluk oluk kan akıyordu .
12 Eylül'ün sözde Kemalist , gel gör ki Amerika'nın ''Yeşil Kuşak Projesi''ne olanca desteğini veren , beri tarafta da Nato'dan defolup gitmiş Yunanistan'ın , hiç bir ödün almadan tekrar girmesine düşüncesizce önayak olan Netekim Paşa lakaplı zamanın Kenan Evren Paşası , bir askeri darbe ile ülkeye hakim oluyor , sonrasında da düşünen bütün genç beyinleri adeta cehennem ateşi içerisine atıp cayır cayır yakıyordu .
Kimilerinin hayatını kaydırmışlar , kimilerini , askeri hapishanelerde kafalarını duvarlara çarparak akli dengelerini yitirmelerine sebep olmuşlar , kimilerini fişlemiş ve geleceklerini resmen yok etmişler , kimilerini de idam sephasına çıkararak asmışlardı .
Artık gençlik susturulmuştu , susturma ki nasıl hem de .
Günümüz gençliğinin siyasetten iyice soğutulup bırakınız dünyayı , kendi burnunun önünde olup bitenlere karşı bile böylesine duyarsız kalması süreci işte böyle başlatıldı .
Darbeden sonraki ilk seçimde , 1983'te , tamamen Amerikan çıkarlarına hizmet eden ve ülkemizi de içine alan Yeşil Kuşak Projesi , iş başına gelen Turgut Özal'la birlikte artık meyvelerini veriyor ve ülke yeni bir kamplaşmanın daha kucağına itiliyordu .
Artık sağ - sol yerine , laik- antilaik vardı .
Bir eli Amerika'da , diğer eli de İslam'da olan Turgut Özal'la birlikte ilk defa , yeraltı örgütlenmesine sahip , fakat gel gör ki asla fırsat bulup da başını kaldıramayan tarikatlar da böylelikle ülke gündemine sokuldu ; öyle ki artık partiler tarafından ayan beyan bir şekilde tarikatlarla al gülüm-ver gülüm türü çıkar ve menfaat ilişkisi içerisine girilmişti . Bu durum Amerika'nın da çok işine geliyordu , zaten istediği de buydu .
O zamanki adı SSCB olan Sovyetler Birliği 1990'lı yıllara gelindiğinde artık resmen dağılmaya başlamış , fakat Amerika ''Yeşil Kuşak'' projesinden henüz vazgeçmemişti . Bu projenin adı , küçük bir rötüş ve hokus pokus yapılarak ''Ilımlı İslam''a çeviriliverdi .
Çevirildi çünkü , Amerika'nın , uzun vadeli devlet stratejisi uğruna büyük maddi yatırımlar yaptığı , her ne kadar karşısında öncesinde olduğu gibi bir blok olmasa da Yeşil Kuşak projesinin boşa gitmemesi ve ABD'nin İslam ülkeleri üzerindeki denetiminin bir şekilde sürdürülmesi gerekiyordu . Ve bu projede Türkiye'ye önemli bir rol biçiliyor , diğer İslam ülkeleri üzerinde etkinlik sağlamak adına ülkemiz bir atlama taşı olarak görülüyordu .
BOP'a da ( Büyük Ortadoğu Projesi ) bu çerçevede bakabilirsiniz .
Dev bir siyasi teşkilata , paraya ve oldukça etkili bir güce sahip olan Nurcu Fetullahçıların bu aşamalara gelmesini de işte ancak bununla açıklayabiliriz .
Ancak Turgut Özal'ın ölümüyle birlikte Anap o eski gücünü de yitirmiş ve Mesut Yılmaz liderliğindeki parti İslami söylemden de vazgeçmişti . Geriye kalan diğer partiler ( DYP , DSP , MHP , CHP ... ) bu projeyi yürütecek kapasitede ve iştahta görünmediği için , o günün şartlarında en uygun parti olarak Refah Partisi görülüyordu .
Sonraki yıllar Refahlı yıllardır .
O sıralar Amerika ne yapıp edip Irak'ı işgal edecekti , ancak Refah Partisi buna ayak diriyordu . Hatta Necmettin Erbakan'ın , şimdinin devrik Irak lideri Saddam'la al takke-ver külah ilişkisi içerisinde olması , çok zayiata uğramadan ülkemizin de gücünden istifade ederek Irak'ı işgal etmek için bir cephe de Türkiye'de açmak isteyen Amerika'nın fevkalede canını sıkıyordu .
Ilımlı İslam adlı bu projeye , Refah da ayak uyduramadığından ve Amerika'yı fevkalede hayal kırıklığına uğrattığından , derhal uygulamaya sokulacak yeni bir senaryo gerekli idi ve devreye sokulmakta da hiç gecikilmedi .
Arandı , tarandı , sorgulandı ve bulundu :
Tayyip Erdoğan ...
Vatanımıza milletimize hayırlı uğurlu olsun !
İşte 28 Şubat süreci böyle başladı , daha doğrusu bu amaçla başlatıldı .
Refah'la birlikte göz göre göre aşındırılan birtakım Cumhuriyet değerlerini yeniden rayına oturtmak isteyen 28 Şubat'ın postmodern generalleri , bilerek veya bilmeyerek ''Ilımlı İslam Projesi''nin değirmenine su taşıyorlardı .
Bu süreçte Tayyip Erdoğan önce eften püften bir sebeple cezaevine yatırıldı , sonra da başbakan olarak Ankara'ya yollandı .
28 Şubat'ta ne amaçlanmıştı , ne oldu .
Şimdi bu bağlamda düşünürsek , makalemin ta başlarında sorduğum soruların yanıtını da vermek artık zor olmayacaktır .
Türk askerinin başına çuval geçirdiği halde tezkerenin hala daha acısını unutmayan Amerika bu sefer de işi gevşek tutabilir mi ?
Ülkedeki iktidarını Amerika'ya borçlu olan Tayyip Erdoğan hükümeti bir kere daha su koyverebilir mi ?
Taşlar birleştirildiğinde , sorduğum gerek en baştaki gerekse şu anki sorulara şimdi daha kolay yanıt verilebilir .
Aydınus
Sizce Amerika İran'ı vuracak mı ?
Peki burada Türkiye'nin konumu ne olacak ?
Türkiye nasıl hareket edecek veya etmeli ?
Afganistan ve Irak'ın işinin bitirilip de çeşitli petrol bölgelerine çöreklenildikten sonra , bir iddiaya göre dünya petrol rezervlerinin hala daha aslan payını kendisinde bulunduran İran'a da bir şekilde sıranın geleceği , gündemi ve gelişmeleri dikkatle takip edenlerin zaten bilebileceği ve tahminlerinde de pek yanılmayacağı oldukça açıktır .
O düşüncedeyim ki , bazı şeyleri geriye dönük olarak ayrıntılı bir şekilde anlatmadığınız sürece , saatlerinizi harcayıp büyük emekler vererek yazdığınız makalelerin de bir anlamı olmayacaktır .
Her zaman derim ; bir şeyi yarım yamalak anlatmaktansa , hiç anlatmamak daha iyidir .
Ülkemiz ta 1950'lerden itibaren zamanın başbakanı Adnan Menderes'le birlikte bir Amerikanlaşma sürecine girdi veya sokuldu ve o günden bu yana da Türkiye'de bir çok hadiseler meydana geldi .
Dünya , o sıralar iki kutuplu idi ; sağ ve sol , kapitalizm ve komünizm .
İkinci Dünya Savaşı'ndan galip çıkanlar , Avrupa'yı da keskin sınırlarla ikiye bölmüşler , adına Soğuk Savaş denilen , ki etkisi hiç abartmasız en az Sıcak Savaş kadar olan çift kutuplu bir dünyada rüzgarlar estirmeye başlamışlardı .
Bu dönemde Avrupa'nın gelişmiş sanayi ülkeleri , komünist SSCB ve kapitalist Amerika arasında süren bu Soğuk Savaş'a karşı çeşitli alternatifler üretiyor , bu süreci en az zayiatla atlatabilmek için güç birliği düşüncesinde birleşiyorlardı . O zamanki adı AET ( Avrupa Ekonomik Topluluğu ) ile somutlanan bu süreç , sonrasında AT ( Avrupa Topluluğu ) adlı , sadece ekonomik değil , aynı zamanda da siyasi düşünceli bir sürece dönüşüyor , en sonunda da bildiğimiz şimdiki AB'de ( Avrupa Birliği ) noktalanıyordu .
Türkiye'ye dönersek ; Menderes'le başlayan bu dönem , sizlerin de bilebileceği üzere 1960 askeri cunta idaresi ile neticelendi . Menderes'in asılması , beraberinde Demirel fenomenini adeta ülkenin kaderi haline getirdi .
Sonrasında sadece ülkemizde değil , dünyada da Amerikan kapitalizmine karşı bir başkaldırı doğdu .
Daha çok gençlerin peşinde koştuğu ve idealize ettiği 68 Kuşağı'nın çeşitli dünya görüşleri ülkemizde de yankı buldu .
Bakmayın şimdinin çeşitli büyük gazetelerinde en tepede oturan kimi bazılarının büyük yazar diye okuyucuya lanse edildiklerine ve liberal vs. olduklarına .
Bunlar , zamanın eski tüfek komünistleri olup kendi düşünceleri doğrultusunda ülkenin ''makus talihi''ni sol bir askeri darbe ile değiştirme çabasına girişmişler ; ancak Adnan Menderes'le başlayan Amerikanlaşma süreci burada da etkisini fevkalede gösterdiğinden , 12 Mart 1971'de sağcı bir askeri darbe ile karşılaşıp neye uğradıklarını şaşırmışlardır .
( Bkz : Hasan Cemal ; Kimse Kızmasın , Kendimi Yazdım )
Sonrasında , belki şimdinin 25-30 yaşlarındaki genç kuşağının bilemeyeceği 12 Eylül 1980 öncesinin o uğursuz günleri başlıyor ve ülke , neredeyse her gün en az 15-20 genç insanının yaşamını yitirdiği dehşet bir sağ-sol çatışmasına sahne oluyordu . Aynı ülkeye gönül vermiş bu gerek sağdan gerekse soldan genç insanlar içine sokuldukları korkunç bir fitnenin içerisinde birbirlerini öldürmekten hiç çekinmiyor , ülkede her gün oluk oluk kan akıyordu .
12 Eylül'ün sözde Kemalist , gel gör ki Amerika'nın ''Yeşil Kuşak Projesi''ne olanca desteğini veren , beri tarafta da Nato'dan defolup gitmiş Yunanistan'ın , hiç bir ödün almadan tekrar girmesine düşüncesizce önayak olan Netekim Paşa lakaplı zamanın Kenan Evren Paşası , bir askeri darbe ile ülkeye hakim oluyor , sonrasında da düşünen bütün genç beyinleri adeta cehennem ateşi içerisine atıp cayır cayır yakıyordu .
Kimilerinin hayatını kaydırmışlar , kimilerini , askeri hapishanelerde kafalarını duvarlara çarparak akli dengelerini yitirmelerine sebep olmuşlar , kimilerini fişlemiş ve geleceklerini resmen yok etmişler , kimilerini de idam sephasına çıkararak asmışlardı .
Artık gençlik susturulmuştu , susturma ki nasıl hem de .
Günümüz gençliğinin siyasetten iyice soğutulup bırakınız dünyayı , kendi burnunun önünde olup bitenlere karşı bile böylesine duyarsız kalması süreci işte böyle başlatıldı .
Darbeden sonraki ilk seçimde , 1983'te , tamamen Amerikan çıkarlarına hizmet eden ve ülkemizi de içine alan Yeşil Kuşak Projesi , iş başına gelen Turgut Özal'la birlikte artık meyvelerini veriyor ve ülke yeni bir kamplaşmanın daha kucağına itiliyordu .
Artık sağ - sol yerine , laik- antilaik vardı .
Bir eli Amerika'da , diğer eli de İslam'da olan Turgut Özal'la birlikte ilk defa , yeraltı örgütlenmesine sahip , fakat gel gör ki asla fırsat bulup da başını kaldıramayan tarikatlar da böylelikle ülke gündemine sokuldu ; öyle ki artık partiler tarafından ayan beyan bir şekilde tarikatlarla al gülüm-ver gülüm türü çıkar ve menfaat ilişkisi içerisine girilmişti . Bu durum Amerika'nın da çok işine geliyordu , zaten istediği de buydu .
O zamanki adı SSCB olan Sovyetler Birliği 1990'lı yıllara gelindiğinde artık resmen dağılmaya başlamış , fakat Amerika ''Yeşil Kuşak'' projesinden henüz vazgeçmemişti . Bu projenin adı , küçük bir rötüş ve hokus pokus yapılarak ''Ilımlı İslam''a çeviriliverdi .
Çevirildi çünkü , Amerika'nın , uzun vadeli devlet stratejisi uğruna büyük maddi yatırımlar yaptığı , her ne kadar karşısında öncesinde olduğu gibi bir blok olmasa da Yeşil Kuşak projesinin boşa gitmemesi ve ABD'nin İslam ülkeleri üzerindeki denetiminin bir şekilde sürdürülmesi gerekiyordu . Ve bu projede Türkiye'ye önemli bir rol biçiliyor , diğer İslam ülkeleri üzerinde etkinlik sağlamak adına ülkemiz bir atlama taşı olarak görülüyordu .
BOP'a da ( Büyük Ortadoğu Projesi ) bu çerçevede bakabilirsiniz .
Dev bir siyasi teşkilata , paraya ve oldukça etkili bir güce sahip olan Nurcu Fetullahçıların bu aşamalara gelmesini de işte ancak bununla açıklayabiliriz .
Ancak Turgut Özal'ın ölümüyle birlikte Anap o eski gücünü de yitirmiş ve Mesut Yılmaz liderliğindeki parti İslami söylemden de vazgeçmişti . Geriye kalan diğer partiler ( DYP , DSP , MHP , CHP ... ) bu projeyi yürütecek kapasitede ve iştahta görünmediği için , o günün şartlarında en uygun parti olarak Refah Partisi görülüyordu .
Sonraki yıllar Refahlı yıllardır .
O sıralar Amerika ne yapıp edip Irak'ı işgal edecekti , ancak Refah Partisi buna ayak diriyordu . Hatta Necmettin Erbakan'ın , şimdinin devrik Irak lideri Saddam'la al takke-ver külah ilişkisi içerisinde olması , çok zayiata uğramadan ülkemizin de gücünden istifade ederek Irak'ı işgal etmek için bir cephe de Türkiye'de açmak isteyen Amerika'nın fevkalede canını sıkıyordu .
Ilımlı İslam adlı bu projeye , Refah da ayak uyduramadığından ve Amerika'yı fevkalede hayal kırıklığına uğrattığından , derhal uygulamaya sokulacak yeni bir senaryo gerekli idi ve devreye sokulmakta da hiç gecikilmedi .
Arandı , tarandı , sorgulandı ve bulundu :
Tayyip Erdoğan ...
Vatanımıza milletimize hayırlı uğurlu olsun !
İşte 28 Şubat süreci böyle başladı , daha doğrusu bu amaçla başlatıldı .
Refah'la birlikte göz göre göre aşındırılan birtakım Cumhuriyet değerlerini yeniden rayına oturtmak isteyen 28 Şubat'ın postmodern generalleri , bilerek veya bilmeyerek ''Ilımlı İslam Projesi''nin değirmenine su taşıyorlardı .
Bu süreçte Tayyip Erdoğan önce eften püften bir sebeple cezaevine yatırıldı , sonra da başbakan olarak Ankara'ya yollandı .
28 Şubat'ta ne amaçlanmıştı , ne oldu .
Şimdi bu bağlamda düşünürsek , makalemin ta başlarında sorduğum soruların yanıtını da vermek artık zor olmayacaktır .
Türk askerinin başına çuval geçirdiği halde tezkerenin hala daha acısını unutmayan Amerika bu sefer de işi gevşek tutabilir mi ?
Ülkedeki iktidarını Amerika'ya borçlu olan Tayyip Erdoğan hükümeti bir kere daha su koyverebilir mi ?
Taşlar birleştirildiğinde , sorduğum gerek en baştaki gerekse şu anki sorulara şimdi daha kolay yanıt verilebilir .
Aydınus