Orijinalini görmek için tıklayınız : Kudusi Okkır
Metal ergenekon başlıgına yazmış ve konu önemsenmeden geçmiş. Ben ise bu konuyu ayrı bir başlıga taşımayı tercih ettim ve konunun son derece önemli oldugunu düşünüyorum.
Öz şu, saglıklı olarak cezaevine giren bir kişinin kapıldıgı kanser yüzünden cezaevinden ölüsü çıkıyor.
Bu bir insanlık suçudur ve hesabı sorulmalı sonuna kadar takibi yapılmalıdır. Gönül isterdi ki darbe darbeciler diye yeri gögü inletenler her şeyden evvel bu işin üzerine gitseler di.
Bu olay ilk degildir, öncelikle onun altını çizmek lazım. Anlı şanlı sosyal demokratımız Ecevit'in devri iktidarında cezaevlerinde yaşamları devlete emanet edilmiş onlarca gencin barış operasyonu adı altında cezaevlerinden ölüleri çıktı ve bugüne kadar da hesapları sorulmadı.
Bu ilk cezaevinden sag çıkıp da cenazesi verilen tutuklu ya da hükümlü olayı degil, ancak son olmasını diliyorum. Şimdiye kadar bizlerin ölülerine kimse sahip çıkmadı, devrimcilerin ölülerine itlaf edilen hayvan muamelesi yapıldı, soruşturmalar engellendi, basında yer almadı.
Ama bizler bu suça ortak olacak degiliz. Bizim yaşamımız insanlık için var oldu ve insanlıga adandı. Bu ugurda yaşam ile ölüm arasındaki çizgi zerre kadar düşünülmedi ve nerede haksızlık olursa olsun ölümüne bir mücadele gögüslendi. Tarih bunun tanıgıdır.
Kuddisi Okkır ise bu kahpe düzenin ve 12 Eylül yasalarının herhalde son kurbanı oldu. Yaşamında her halde o yasaların kendi sonunu getirecegini hiç düşünmemişti belki de. Belki de hiç bir zaman cezaevi ölümlerini sorgulamamıştı ama o sisteme kurban oldu.
Onun son kurban olmasını dileyelim ve bu ölümün hesabının tüm sorumlulardan sorulması için elimizden gelen her şeyi yapalım. Bu davanın bireysel olarak da olsa takipçisi olalım. Biz insanız ve insan yaşamının degeri en büyük erdemimiz olmalı. Hele ki devletin koruması diye hürriyeti elinden alınan bir kişi için daha fazla.
Unutmayın demokrasi ve hukuk bir gün herkese, hepimize gerekli olabilir.
saygılarımla
Kudusi Okkır başına gelenler gerçekten çok üzücü,adalet sisteminin hızlı ve düzenli çalışması gerekir.Malesef bu ülkede geç gelen adalet,adalet degildir prensibine dikkat edilmiyor.
Kanser, nedeni henüz net olarak bilinmeyen, hücrelerin bölünme ve büyüme programlarının bozulması ile ortaya çıkan bir süreçtir. Daha teferruatlı bilgi için;
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/aykonu/ay2005/april05/kanser.html bakılabilinir.
Bir kişiye dışarıdan kanser hücresi verilerek hastalık bulaştırılabilinir.
Konu sağlık açısından bakılır ise durum budur.
Hukuki olarak devlet, gözetimi altına aldığı tüm vatandaşlarının her türlü hakkının korumak zorundadır. Sağlık hakkı ve yaşama hakkı başta olmak üzere. Bahsettiğimiz devlet, demokrasi ve hukuku benimsemiş olması ve içselleştirmesi şartı ile!!!
AKHENATON
08-07-2008, 00:41
burda tek sorumlu savcıdır , cezaevinde hastalanan kişilerin tedavi onayını savcı verir.kaldıki bir süredir adalet mekanizması fetullahçıların kontrolüne geçmeye başladı.
gercekisim
08-07-2008, 01:03
Bu olayı görünce içim parçalandı,hala Kuddisi Okkır'ın ölüm döşeğindeki hali gözümün önünden gitmiyor,bu yüzden iki gündür çok üzgünüm ve çok sinirliyim! böyle birşey olamaz! bir insan 12 ay neyle suçlandığını bile bilmeden sağlıklı halde içeri atılıp,ölüm döşeğinde dışarı çıkarılıyorsa ve 3 gün sonra ölüyorsa bunu yapanların,sorumluların hesap vermesi gerekir! bu bir cinayettir! hem de alçakça!
evet gercekisim bu bir cinayettir, ama bu ilk defa gerçekleşmiyor Türkiye de. Özgüllügü sizi ilgilendirdigi için siz ilk defa duydunuz ve kaynagını da anti demokratik 12 Eylül hukukundan alıyor.
saygılarımla
gercekisim
08-07-2008, 01:13
Evet sn.dilaver,biliyorum ki bu bir ilk değil.Ben belki bundan 6 ay evveline kadar bu tür olaylardan pek haberdar değildim,ta ki dini bırakana kadar.Ama artık takip ediyorum ve böyle bir insanlık suçuna sessiz kalmak istemiyorum,dayanamıyorum,gerçekten ne derece üzüldüğümü anlatamam bile. :( daha evvel Van'daki hadiseyi de biliyorum,o da farklı değil. Haksız yere bir insana yapılan bu eziyetin hesabı sorulmalıdır.elbette daha evvel olanların da.
metalheart
09-07-2008, 02:42
Hürriyet Gazetesi...
Adalet Bakanlığı'ndan, Okkır'ın, hastalanma ve tedavi süreciyle ilgili olarak yazılı ve görsel basında çıkan haberler üzerine yazılı bir açıklama yapıldı.
Kuddusi Okkır'ın, “Ergenekon Örgütü” soruşturması kapsamında İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 23 Haziran 2007 tarihli kararıyla tutuklanarak İstanbul H Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna konulduğu anımsatılan açıklamada, tutuklunun, 4 Temmuz 2007 tarihinde Tekirdağ 1 No'lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledildiği belirtildi. Tutuklunun bu cezaevine kabul edildiği 4 Temmuz 2007'deki ilk muayenesinde sağlığına ilişkin herhangi bir şikayetinin olmadığının belirtildiği vurgulanan açıklamada, Okkır'ın tutuklu bulunduğu dönemdeki sağlık durumuna ilişkin şu bilgilere yer verildi:
“Kuddusi Okkır, sağlığıyla ilgili çeşitli şikayetleri üzerine 16 Temmuz 2007 ile 15 Mart 2008 tarihleri arasında 9 kez kurum revirinde muayene edilmiş ve kendisine ilaç tedavisi uygulanmıştır. Aynı tarihler arasında 6 kez de diş tedavisi görmüştür.
Okkır, kurum tabipliğine başvurusu üzerine 19 Mart 2008 tarihinde Tekirdağ Göğüs Hastalıkları Hastanesine sevk edilmiş, yapılan muayenesi sonucunda, 'solda bronşektazi sol maxiller sinüzit' tanısı konularak ilaç tedavisi verilmiştir. Ayrıca kontrol için dahiliye konsültasyonu önerilmiştir.
1 Nisan 2008 tarihinde Tekirdağ Devlet Hastanesi Göğüs Cerrahi Polikliniğine kontrole gönderilmiş, yapılan klinik ve radyolojik değerlendirmede cerrahi patoloji izlenmediği belirtilmiş, KOAH akut atak tanısı ile Göğüs Hastalıkları Hastanesine sevki uygun görülmüştür. 2 Nisan 2008 tarihinde Tekirdağ Göğüs Hastalıkları Hastanesine sevk edilmiş, ancak tutuklunun dilekçe vererek hastaneye gitmek istemediğini belirtmesi nedeniyle anılan hastaneye sevki gerçekleştirilememiştir. 8 Nisan 2008 tarihinde tutuklunun başvurusu olmamasına rağmen kurum tabipliğinde muayenesi yapılmış, kilo kaybı, aşırı derecede halsizlik ve durumunun kritik görülmesi üzerine acilen Tekirdağ Devlet Hastanesine sevk edilmiştir. Hastanede muayene sonucunda majör depresyon tanısıyla ilaç tedavisi verilmiş ve iki hafta sonrasına kontrol önerilmiştir. Ayrıca dahiliye uzmanınca yapılan muayenesi sonucunda ise 'pnömoni' teşhisi konularak hastaneye acil yatırılmasına gerek duyulmamış, antibiyotik tedavisi ile taburcu edilmesi uygun görülmüştür. 18 Nisan 2008 tarihinde Tekirdağ Devlet Hastanesi dahiliye ve psikiyatri polikliniklerinde yapılan muayenesinde, majör depresyon bozukluğu tanısıyla ve intihar riski olduğu belirtilerek acilen Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine ambulans ile sevk edilmiş ve yatışı sağlanmıştır.
Klinik izleme, tetkik ve muayeneleri sonucunda mevcut akciğer rahatsızlığı nedeniyle göğüs hastalıkları servisi bulunan bir hastaneye sevkinin gerektiği belirtilerek, 25 Nisan 2008 tarihinde Bayrampaşa Devlet Hastanesine yatışı yapılmıştır. Burada pnömoni tanısı ile tedavisi sağlanmıştır. 30 Nisan 2008 tarihinde Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinde pnömoni akut böbrek yetmezliği tanısı ile tedavi altına alınmış, yapılan psikiyatri konsültasyonu neticesinde psikiyatri kliniğinde tedavisinin devamı uygun görülerek 1 Mayıs 2008 tarihinde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk edilmiştir.
Burada tedavisine devam edildiği sırada nöroloji konsültasyonu, iç hastalıkları konsültasyonu, göğüs hastalıkları rekonsültasyonu yapılmış, tedavisine Yedi Kule Eğitim ve Araştırma Hastanesinde devam edilmesi uygun görülerek 6 Mayıs 2008 günü buraya sevk edilmiştir. 8 Mayıs 2008 tarihinde Bayrampaşa Devlet Hastanesinde yapılan muayenesinde majör depresyon solda bronşektazi tanısı ile ilaç tedavisi önerilerek ceza infaz kurumuna iade edilmiştir. Ancak kuruma kabulü sırasında yapılan muayenesinde genel durumunun düzelmediğinin anlaşılması üzerine acil olarak Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine (Edirne) sevk edilerek yatışı sağlanmıştır. Durum, Okkır'ın oğluna cep telefonuyla irtibat kurularak bildirilmiştir.
Okkır, 9 Mayıs 2008 tarihinde Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi acil servisinde muayene edildikten sonra mahkum koğuşuna yatırılmış, burada göğüs hastalıkları bölümü başkanı ve doktorları tarafından muayene edilerek tedavi uygulanmıştır. 29 Mayıs 2008 günü kemik iliğinden biyopsi alınmış, 5 Haziran 2008 tarihinde kemik iliği biyopsisi üzerinden yapılan patolojik inceleme sonucu kanser teşhisi konulmuştur. Onkoloji bölümündeki odaların dolu olması nedeniyle 11 Haziran 2008 tarihinde onkoloji bölümü servisine yatırılmıştır.
Trakya Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezinin 30 Haziran 2008 tarihli yazısı ile ekindeki Onkoloji Bilim Dalının raporu, 1 Temmuz 2008 günü saat 09.27'de Kurum Müdürlüğüne faks ile ulaşmıştır. Söz konusu yazı, Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca 1 Temmuz 2008 tarihinde İstanbul 13. Ağrı Ceza Mahkemesine faksla gönderilerek tahliye talep edilmiştir. Aynı gün, tutukluluk halinin mahkemece kaldırılması üzerine Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca, Edirne Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılarak hastanede tedavisi süren Okkır'ın tahliye işlemi gerçekleştirilmiştir.
Bu süreçte yapılan tüm tedavi giderleri devlet tarafından karşılanmıştır.
Ayrıca Bakanlığımız, Okkır'ın ölümüyle ilgili olarak tedavi sürecinde bir aksama olup olmadığı ve sorumluların bir ihmalinin bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla iki müfettiş görevlendirerek soruşturma başlatmıştır.”
yerseniz....
1 Nisan 2008 tarihinde Tekirdağ Devlet Hastanesi Göğüs Cerrahi Polikliniğine kontrole gönderilmiş, yapılan klinik ve radyolojik değerlendirmede cerrahi patoloji izlenmediği belirtilmiş, KOAH akut atak tanısı ile Göğüs Hastalıkları Hastanesine sevki uygun görülmüştür. 2 Nisan 2008 tarihinde Tekirdağ Göğüs Hastalıkları Hastanesine sevk edilmiş, ancak tutuklunun dilekçe vererek hastaneye gitmek istemediğini belirtmesi nedeniyle anılan hastaneye sevki gerçekleştirilememiştir. 8 Nisan 2008 tarihinde tutuklunun başvurusu olmamasına rağmen kurum tabipliğinde muayenesi yapılmış, kilo kaybı, aşırı derecede halsizlik ve durumunun kritik görülmesi üzerine acilen Tekirdağ Devlet Hastanesine sevk edilmiştir.
Demokrasi herkese lazim olur diye diye dilimizde tuy bitti. Ama burnu kaf daginda, kendilerini sistemin asil sahipleri sayan bir yigin Kemalizm iddiali dostumuz bize zamaninda "o dediginiz sey Amerika'nın oyunu" dıyordu. Dun TV'de Kuddisi Okkır'ın esinin ve avukatının Insan Hakları Derneğinde açıklama yaptıklarını gördüm. Halbuki aynı fikir sahibi arkadaşlarımız İnsan Hakları Derneği'nin adını Terörist Hakları Derneği'ne çıkarmışlardı. Bir gün size de lazım olur dediğimizde alay konusu oluyorduk. Teröristleri korumakla, hatta terörist olmakla suçlanıyorduk. Aradan çok zaman geçmedi, daha bir yıl öncesinin tartışmalarına göz atarsanız, bahsetiğim ifadeleri görebilirsiniz.
Bazı arkadaşlarımız, darbeci, otoriter, Kemalist zırhına bürünmüş basının sayesinde ilk olarak cezaevlerini ve Türkiye'de neler oldugunu görmüşler. Bu da önemli bir ilerlemedir elbet. Ama hatırlatmak gerekir ki, bu uygulamalar bizzat korumak için büzük şevkle yazılar döktürdüğünüz devletin sıradan, günlük uygulamalarıdır. Her gün sayısız hukuksuzluk, adaletsizlik uygulanırken, iş kendilerine geldiğinde "aaa, demokrasi diye birşey de varmış" demek, herhalde AKP'nin demokrasiyi "türban özgürlüğü" olarak görmesinden farklı bir zihniyet olmasa gerek. Hehalde bu iki bi-demokrat güç odağı çatışa çatışa sonunda demokrasinin herkes için gerekli bir şey olduğu halk tarafından anlaşılacak. Zaten demokrasi, geliştiği ülkelerde de "bu da iyi birşeymiş" diyerek değil, çatışmaların sonucunda ulaşılmış bir noktadır.
Yukardaki alıntıya gelelim. Kuddusi Okkır, neden hastaneye gitmek istememiş olabilir dersiniz. Onun nedenini bilemiyorum. Bunalıma girmiş, ölmek istemiş de olabilir. Ama ben kendi deneyimimden size birşey söyleyeyim. Ben F Tiplerinde bir yıl kaldım ve ordan hastaneye sevke gitmek bir işkenceydi. Sevklerde ringe binilmeden önce askerler sürekli bir sorun çıkarırdı. Ayakkabını çıkartır, olmadı ağzını açtırır, kıçına bile bakmaya kalkarlardı. Her sevkte, ya gidişte ya dönüşte mutlaka bir olay çıkardı ve jandarmadan dayak yerdik. Sevk sırasında ise ring aracı güneşin altında saatlerce yanar ve aracın açık pencereleri veya havalandırması olmadığı için aracın içinde buğulama olurduk. Ellerimiz kelepçeli olduğu için eğer zaten rahatsızlığı olan birisiyseniz o yolculuk büyük bir eziyet olurdu.
Peki hastaneler nasıldı derseniz, o da başka bir hikaye. Eğer mahkum koğuşu olan bir hastane yoksa, durum felakettir. Hastanede sürekli bir eliniz yatağa kelepçeli olarak yatarsınız. Kapıda asker durur. Ota, boka, herşeye karışır. Tuvalete gitmek için çavuştan izin almanız gerekir. Hastane cezaevinden daha büzük bir işkenceye dönüştürülür.
Belki Kuddusi Okkır'ın koşulları bizlerden daha iyiydi. Ne de olsa biz yaşaması bile gereksiz olan devlet düşmanı hainlerdik. Eh, "hain" olmak belki de anlamaya başlamanın ilk adımıdır. Kuddusi Okkır'ın ölümünün suçunu AKP'ye, savcıya falan yükleyip, aynı adalet ve ceza sisteminin sürmesini isteyenler için sorun yok. Hasbelkader egemenliği tekrar ele geçirirlerse aynı sistemi sürdüreceklerdir. Ama bu arada belki birileri bu sorunun bir partiden, bir savcıdan değil de bizzat devletin kendisinden kaynaklandığını anlar, bu da bize kar olur.
Takvimler 28 Kasım 2007’yi gösteriyordu. Kozan’da yaşayan Tevhide Kütük isimli bir kızcağız, bir makale yarışmasında ödül kazanmıştı. Tören günü ödülünü türbanıyla almak isteyince Kozan Kaymakamı’nın ve Garnizon Komutanı’nın uyarılarıyla kürsüden indirildi.
Hatırlarsınız, Türkiye karıştı.
Bütün dinci gazeteler bu olayı “büyük bir özgürlük sorunu” olarak sundu.
Olayın gazetelere yansımasının hemen ardından Başbakan Erdoğan ve eşi telefona sarılarak Tevhide’yi ve ailesini aradılar.
Üzüntülerini ilettiler.
“Sorumlular hakkında gerekli işlemler yapılacak. Bu haksızlıklar bir gün mutlaka bitecek” diye moral verdiler. Tevhide’nin ve ablasının tüm eğitim masraflarını üstlenmeyi vaat ettiler.
Sadece Tevhide mi?
Hangi genç kız türban yüzünden sorun yaşadığını söylese, Başbakan mutlaka telefon edip gönlünü aldı!
Aradan yedi ay geçti.
Bu kez Edirne’den gözü yaşlı bir kadın görüntüsü belirdi televizyon ekranlarında.
Bu kadın, eşi Kuddusi Okkır’ın 12 ay önce Ergenekon Çetesi’nin finansörü olmak iddiasıyla tutuklandığını...
Hakkındaki iddianamenin bir türlü mahkemeye sunulmadığını...
Bu süreçte kansere yakalandığını...
Ama hastanelerde bir türlü teşhis konulamadığını...
Ölümünün yaklaştığı kesinleşince de serbest bırakıldığını haykırıyordu!
Bu feryatlardan sadece üç gün sonra da eşini kaybetti o kadın...
Adı Sabriye Okkır’dı.
Beş kuruşu olmadığı için, “terörü finanse etmekle” suçlanan kocasının hastane parasını ödeyememiş, cenazesini memleketine belediyenin tahsis ettiği arabayla götürebilmişti.
Büyük bir haksızlığa uğradıklarını, eşinin başına gelenlerin insanlık suçu olduğunu söylüyordu...
***
Ne ilginçtir ki onun telefonu hiçbir zaman çalmadı.
Ne türbanlı kızların “hızır acil servisi” Başbakan aradı onu; ne de onun çok duygusal eşi...
Cumhurbaşkanı’ndan da ses çıkmadı, Meclis Başkanı’ndan da...
Hepsi, o çok kullandıkları sözü hayata geçirmeye soyunmuştu adeta:
“Gözleri var ama görmezler, kulakları var ama duymazlar...”
Üzüntülerini iletmediler.
“Sorumlular hakkında gerekli işlemler yapılacak” demediler.
“Bu haksızlıklar bir gün mutlaka bitecek” diye moral vermediler.
“Paraya ihtiyacınız var mı” diye sormadılar.
Böylece “örtünme hakkı”na verdikleri önemi, “yaşama hakkı” na göstermediklerini kanıtladılar...
Bu ülkenin insanlarını “bizden olanlar ve olmayanlar” diye böldüklerini, “Herkesi kucaklamak” gibi bir dertlerinin olmadığını gösterdiler.
***
İşte bu yüzden bundan sonra hiç kimse bana bu iktidarın, “haktan ve özgürlükten yana” olduğunu söylemesin...
Küfrederim!
*****
BİR ÖNERİ!
Bütün hastanelerin koridorlarına asılan ve eliyle “sus” işareti yapan hemşire fotoğrafını bilirsiniz...
İşte; Ergenekon soruşturması kapsamında tutukluyken, kahrından kanser olarak hayatını kaybeden Kuddusi Okkır’ın bu son fotoğrafı da bütün ağır ceza mahkemelerinin duruşma salonlarına asılmalı.
Asılmalı ki hâkimler, savcılar; yargıladıkları sanığın “ölümlü bir insan” olduğunu akıllarından çıkartamasın!
Bu öneriyi Adalet Bakanı’nın takdirlerine sunacağım da...
Aldırır mı bilmem?
******
Mustafa Mutlu - Vatan gazetesi
galapagos
09-07-2008, 23:28
sayın dilaver
barış operasyonlarında isyan eden esir alan hertarafı yakıp yıkan mahkum teröristlerle kuudusi okkırı bir tutmamak gerekir sen şimdi ölüm oruçlarına katılanlarıda sayarsın?
ben olaya çok üzüldüm hastanedeki son hali berbattı belliydi öleceği ama sapla samanı karıştırmamak gerekir
meaculpa
10-07-2008, 00:23
Sabriye Okkır İHD'de Açıklama Yaptı, Basına "Şimdi mi Aklınıza Geldi?" Dedi
Haberin devamı için ;
http://bianet.org/bianet/kategori/bianet/108180/sabriye-okkir-ihdde-aciklama-yapti-basina-simdi-mi-akliniza-geldi-dedi
Ne zaman işleme konulacak da ne zaman yanıtlanacak bu davanın sonucu acaba , ayrıca karar ne olacak yada daha sonraki uygulamalar için bir değişiklik yaratıp da Sabriye Hanımın uğraşları da yerini bulacak mı ?
sen şimdi ölüm oruçlarına katılanlarıda sayarsın?
galapagos
adam/kadın hayatı üzerine pazarlık yapyor. Benim açımdan buna saygı duymak yaraşır, sizce nasıldır bilmiyorum..
İnsan hayatından daha degerli bir şey var mı.
saygılarımla
arada ne fark varmis galapagos? Olum orucculari insan degiller miydi? Kuddusi Okkir da teror orgutune uye olmakla suclaniyordu, olum orucculari da. Terorse hepsi teror degil mi? Yok eger sucsuzsa ayni sey bahsettigin olum orucculari icin de gecerlidir. Ben sana yuzlerce ornek gosteririm, daha terorun ne oldugunu bile bilmeden teror orgutu uyesi sifatiyla iceri atilan.
Birakin artik bu cifte standardi, insan haklari herkese lazim. Bu hakki once karsitlariniza taniyacaksiniz ki, kendiniz icin de istemeye hakkiniz olsun.
Sunu cok iyi biliyorum ki, bu darbe tezgahlarinin, teror saldirilarinin vb. arkasinda olan devlet burokrasisi icin insanlarin hayatinin zerre kadar onemi yoktur. Kuddusi Okkir'i one cikarmalarinin nedeni de insan hayatina onem verdiklerini gostermek degil, insanlari aldatmaktir. Bunun adina timsah gozyasi deniyor. Cocuklarini yeyip, sonra da sahte gozyasi dokerler. Bu ilkel ideolojileri ve cikarlarindan dolayi da her zaman insanlar arasinda ayrim yaparlar. Birileri insandir, digerleri ise her turlu seyi hakederler. Bunu da irkci, milliyetci, darbeci ve her tarafindan riyakarlik akan ideolojilerine uygun sekilde islerler. Bu cirkefligi artik gorun ve insanlari ideolojinize, cikariniza gore ayirmayin. Mahkum mahkumdur. Devletin elindedir ve hepsi ayni haklara sahiptir. Daha demokrasinin d'sini ogrenmeden, hukuk'un h'sini bilmeden bizlere biorsey ogretmeye de kalkmayin. Ogrenin ki bilesiniz, anlayin ki insanlasasiniz.
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Kuddusi Okkır’ın cezaevinde kanser olup yaşamını yitirmesi gazetelerin manşetlerine taşınırken, cezaevlerinde kanserle mücadele eden çok sayıda siyasi mahkum sessiz sedasız ölümü bekliyor...
Ergenekon soruşturması kapsamında 2007 yılının Haziran ayında tutuklanan Kuddusi Okkır, kansere yakalandı. Adalet Bakanlığı, 1 Temmuz’da Okkır’ın sağlık sorunlarını gerekçe göstererek, tahliyesine karar verdi. Okkır, önceki gün tedavi gördüğü Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Okkır’ın rahatsızlığı ve ölüm haberi gazetelerde eleştiriyle sunulurken, CHP Lideri Baykal da tepki gösterdi. Adalet Bakanlığı’nın, Okkır’ın ölümü üzerine soruşturma başlatması, gözleri cezaevlerindeki diğer kanser hastalarına çevrildi. Okkır kadar şanslı olmayıp sessiz sedasız hayatını kaybedenlerin yanı sıra, halen cezaevlerinde ölümü bekleyen ve tahliye talepleri reddedilen çok sayıda kanser hastası bulunuyor.
ZAVAR ÖLÜM DÖŞEĞİNDE
Odak Dergisi Yazı İşleri Müdürü Erol Zavar, 2001 yılında eski Ankara 2 No’lu DGM tarafından Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs suçundan müebbet hapis cezasına mahkum oldu. Sincan F Tipi Cezaevi’ne konulan Zavar, bir süre sonra mesane kanseri oldu. Zavar’ın üç ayda bir sistoskopi tetkiklerinin yapılması gerekiyordu. 3 yıl boyunca yapılamayan tetkikler ilk kez 2004 yılında sağlanabildi. Bu durum Zavar’ın, hastalığının ilerlemesine neden oldu. 2004 yılından bu yana yaklaşık 20 ameliyat geçirdi. Sağlık sorunları bununla da sınırlı kalmadı. Cezaevinde bulunduğu sırada başlayan migren, tüberküloz, menisküs, kalp ritm bozukluğu, kronik akciğer hastalığına da yakalanan Zavar’ın 2007 yılında da safra kesesi alındı.
3 AYDA BİR AMELİYAT
Erol Zavar’ın üç ayda bir yapılan tetkiklerden sonra hemen her defasında ameliyata alınması zorunlu. Ameliyattan sonra ise kanama ve ağrıları devam ediyor. Kontrol için hastaneye sevk edilen Zavar, burada da insani olmayan koşullarda tutulduğunu söylüyor. Zavar, Sincan F Tipi Cezaevi’nde 3 kişilik koğuşta iki mahkumla beraber kalıyor. Rahatsızlıkları nedeniyle günlük ihtiyaçlarını ve yaşamını sağlayamıyor. Zavar’ın avukatları bu gerekçelerle 2007 yılında Adalet Bakanlığı’na başvurarak, CMK uyarınca müvekillerinin tahliyesini talep etti. Erol Zavar’ın eşi Filiz Zavar da Cumhurbaşkanlığı’na başvurdu. Ancak başvurulardan bir sonuç alınamadı. Zavar’ın arkadaşları ve yakınları tarafından oluşturulan Erol Zavar’a yaşam hakkı koordinasyonu 9 yıldır basın açıklamaları ve eylemlerle arkadaşlarının durumunu gündeme getiriyor, başvurularda bulunuyor.
AYNUR’UN TEDAVİSİ YAPILMIYOR
Cezaevinde kanserle mücadele eden mahkumlardan biri de Aynur Epli. Epli, 1994 yılında yasa dışı örgüt üyeliğinden müebbet hapis cezasına mahkum oldu. Önce Sivas Cezaevi’ne kondu, buradan Siirt Cezaevi’ne gönderildi. 14 yıldır cezaevinde tutulan Epli, 2007 yılında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne başvurdu. Mide rahatsızlığı tespit edilen Epli’ye tedavi görmesi gerektiği belirtildi. Epli’nin tedavi için yaptığı başvurular ise cezaevi tarafından reddedildi. Epli’nin başvuruları bazen “Hastanede randevun yok” denilerek, bazen de güvenlik gerekçesiyle rededildi. Epli, 2007 yılı sonunda yeniden hastaneye gidebildiğinde kendisine bağırsak kanseri teşhisi konuldu.
DİLEKÇESİ KAYBOLDU
Epli, hastaneye yakın olduğu için bu kez Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ne sevk edilmek istendi. Sevk talebinin sonucunu soran Epli önce “Yollamayı unuttuk”, sonra “Dilekçen kayboldu” yanıtını aldı. Epli, E Tipi Cezaevi’ne henüz sevk edilebildi. Ancak tedavisi için gerekli teçhizat ise sadece Ankara’da bulunuyor. İnsan Hakları Derneği, geçtiğimiz günlerde Epli’ye destek için Türkiye’nin çeşitli yerlerinden Siirt Cezaevi’ne mektup yolladı. Yapılan basın açıklamalarında da Epli’ye destek verildi. Epli, rahatsızlığının, hastanenin talebi olmasına karşın cezaevi idaresi tarafından sevk yapılmaması nedeniyle ilerlediğini anlatıyor.
ÖLÜMÜ BEKLİYORLAR
Siirt E Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan iki mahkum da ölüm döşeğinde. Ali Çekin, 77 yaşında. Okuma yazma bilmeyen Çekin, şu anda “yatalak” durumda. Cezaevindeki tutuklu arkadaşlarının Çekin’in durumuna dikkat çekmek için İHD Genel Merkezi’ne gönderdiği mektupta Çekin’in sağlık durumu şu şekilde anlatılıyor: “Gözleri ve tüm vücudu limon sarısına dönüşmüş durumda. Derisi adeta kemiğe yapışmış, kaslarının tümü erimiş, zaruri ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak durumda. An be an eriyor. Eğer acil bir girişimde bulunulmaz ise bu haliyle cezaevinden sağ çıkamayacak.”
AÇLIĞA DE TERK EDİLDİ
Ali Çekin’in cezaevinden tahliye olması için İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan rapor alması gerekiyor. Ancak, şu anda “yatalak” durumda olan Çekin’in cezaevi aracıyla İstanbul’a götürülmesi mümkün değil. İlgili resmi kurumlar ambulans tahsis etmediği için Çekin’in rapor için Adli Tıp Kurumu’na nakli de yapılmıyor. Ağızdan beslenemeyen Ali Çekin ancak serumla beslenebiliyor. Cezaevi revirinin kapalı olduğu günlerde , serum bulunmayınca hasta tutuklu Çekin, bir de “açlığa” mahkûm ediliyor.
3 YIL FELÇLİ GEÇTİ
Siirt E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan İnayet Mete ise 13 yıldır cezaevinde. Mete, gözaltı sırasında gördüğü işkenceler nedeniyle 3 yılı “felçli” olarak yatakta geçirdi. Mete’nin İHD’ye gönderdiği mektuba göre, “koroner ve miyokardit kalp hastalığı, polinöropati, bel fıtığı, boyun fıtığı, omurilik zedelenmesi, karaciğerde siroz, hiperlipidemi, yüksek kolesterol, yüksek trigliserid, mide ülseri, hemoroit, gravitasyonel egzama, kronik egzama” hastalıkları bulunuyor. Bu hastalıklara ilişkin olarak Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin çeşitli bölümlerinden alınan raporlarda tetkik ve tedavi önerileri yer alıyor.
TEDAVİ İÇİN HASTANEYE GİDERKEN KALP KRİZİ GEÇİRDİ
Hasta tutuklu İnayet Mete’nin, tedavi için ayda 3–4 kez Diyarbakır’daki Dicle Üniversitesi Hastanesi’ne gitmesi gerekiyor. Hastane sevkleri de Mete için tam bir işkenceye dönmüş durumda. Mete, 11 Temmuz 2007 tarihinde hastaneye sevk edilirken, yolda ring aracında kalp krizi geçirdi. Acil olarak hastaneye yatırılan Mete, 1 ay hastanede tedavi gördü.
SESSİZ SEDASIZ ÖLDÜLER
Epli ve Zavar hastalıkla mücadele ederken, Şemsettin Kurt isimli mahkum, akciğer kanseri tanısı konulduktan sonra cezaevinde ölüme terk edilmişti. Şemsettin Kurt, 1992 yılında yasa dışı örgüt üyeliği suçundan tutuklandı. 5 yıl cezaevinde kalan Kurt, 1997 yılında tahliye edildi. 7 çocuk babası olan Kurt, 2003 tarihinde eski İstanbul DGM tarafından yeniden tutuklandı. Bayrampaşa Cezaevi’ne konulan Kurt’a akciğer kanseri teşhisi kondu. 1 yıl tedavi gören Kurt’un durumu ilerledi. 2004 yılında Kurt’a 3 aylık ömrü kaldığı söylendi. Kurt, “Çocuklarımın yanında ölmek istiyorum” diyerek, tahliyesini istedi ama talebi reddedildi. Kurt, 2005 yılının şubat ayında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığında, kanser bütün vücuduna yayılmıştı. Serbest bırakıldıktan 2 ay sonra ise yaşamını kaybetti.
TAHLİYESİNDEN 1 AY SONRA ÖLDÜ
Murat Dil de yasa dışı örgüt üyeliğinden 1996 yılında 33 yıl hapse mahkum oldu. 1999 yılında Gebze Cezaevi’ndeyken rahatsızlandı. Buradan Bayrampaşa Cezaevi’ne sevk edildi. Haseki Hastanesi’nde tahlilleri yapılan Dil’e, 2000 yılının haziran ayında karaciğer kanseri teşhisi kondu. Dil, hastaneye götürülüp getirilirken uğradığı muameleyi “onur kırıcı” bulduğunu belirterek, hastaneye gitmeyi reddetti. Giderek kilo vermeye başladı. Kendisini ziyaret eden annesine, cezaevi arkadaşları “Murat rejim yapıyor” diye anlattı. Aile çok geçmeden çocuklarının rahatsızlığını öğrendi. Önce Adalet Bakanlığı’na, ardından Cumhurbaşkanlığı’na CMK 399’dan yararlanabilmek başvuruda bulunuldu. Dil, 9 Haziran 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’nden tahliye oldu, 6 Temmuz 2000 tarihinde ise yaşamını yitirdi.
galapagos
10-07-2008, 16:32
sayın dilaver ve sargon
verdiğiniz örnekler kesinleşmiş cezası bulunan terörsitler içindir ki müebbet hapis cezasına çarptırılmış biri bunlar kuddusi okkır daha iddanamesi olmayan suçu kesinleşmeyen cesası bilinmeyen biri belkide mahkemede salıverilecekti !
İHD derneğini bana anlatmayın bunlar insan hakkı değil terörist hakkını koruyup kollayan dernektir birkaç üyeside sırf bu yüzde ayrılmıştır
hiçbir terör olayını lanetlemez ama öldürülen teröristlerin hepsinden sonra basın açıklaması anayasa veya avrupa insan hakları mahkmelereine başvururlar terör mağduru olan kimin yanında olmuşlardır?
hatta hatırlarım pkk nın iç hesaplaşması sonucu öldürülen bir terörösitin arkasından bile sessiz kalmışlardı pkk dan tepki çekmemek için o yüzden kurunun yanında yaş yanmasın diğerlerini aynı safa koymayın terör mağdurlarına yazık yarın bu sizde olabilirsiniz oturduğunuz kafede bomba patlayabilir bunları düşünün örnek verirken
galapagos, o kadar şartlanmışsın ki, belki de söyleyeceğim hiçbirşeye inanmayacaksın. Ben cezaevlerinde hiç de kesinleşmiş cezası olmayan, hatta eğer öldürülmeselerdi birkaç hafta yada ay içinde çıkarılacak olan çok insan tanıdım. Birisinden daha önce bahsetmistim. Adı Aziz Dönmez'di. Yanıbaşımda öldü. Onu öldüren kurşun, silahsız az sayıda insanın üzerine elindeki makineli ile yürüyerek yaklaşan bir jandarma robokop idi. Öldüğünde 19 yaşında idi. Bir başka genç çocuktan bahsedeyim. Sadece sempatizan biriydi ev muhtemelen kısa süre içinde çıkacaktı. F tipi cezaevinde gardiyanlar odaya girdiğinde ayağa kalkmak zorunluydu, biz de ayağa kalkmama eylemi yapıyorduk. Gardiyanlar kolumuza yapışıp ayağa kaldırarak sayım alıyorlardı. Bu çocuğu kaldırırken sert davranmışlar. Sandalyeyle birlikte kaldırıp kafası üstü yere atmışlar. Hastaneye giderken aynı ringdeydik ve çocuk adını bile söyleyemiyordu. Dünya ile tüm ilişkisi kesilmişti. Ailesinin cezaevi yönetiminden şikayetçi olmaması karşılığında rapor verildi ve dışarı çıkarıldı. Ölmedi ama hayatı bitti. Ağır hasta oldukları halde cezaevine alınan ve durumu kötüleşen insanlar da tanıdım. Bunların bir kısmı ceza aldı, bir kısmı ceza falan almadan çıktı, ama büyüyen hastalıklarını yıllarca taşıdılar. Sen bilmeden konuşuyorsun. Seni konuşturan şey ne yazık ki bildiğin, gördüğün şeyler değil, inançların. Bu inançta insan haklarına saygı diye birşey yok. Yokedilmesi gereken düşmanlar düşüncesiyle bu ülkeye yarar değil zarar veriyorsunuz. İnsan Hakları Derneği insan haklarını savunmuyorsa, siz kurun bir tane bakalım, ne kadar anlıyorsunuz insan haklarından. İnanıyorum ki, sizi böyle düşmanlar yaratmaya iten ideoloji insan hakları gibi şeyleri ağzına bile almak istemeyecektir.
Senin bilmediğin birşey daha söyleyeyim. Cezaevlerinde tedavi göremeyecek durumda olan insanların tahliye edilmesi, hatta Cumhurbaşkanı tarafı tarafından kalan cezalarının affedilmesi üzerine bir kanun var. Bu kanun da, diğer bütün kanunlar gibi suç ayrımı gözetmeksizin uygulanmak üzere çıkarılmıştır. Kişinin ceza almış olması yada olmaması, nasıl bir davadan yargılandığı falan gibi şeyler burda belirleyici değildir. Sağlıklı bir sistem insan haklarına dayalı olur. İnsan haklarını aşağılık bir şeymiş gibi gören insanların yönettiği bir sistemde ise doğal olarak hiçbir hukuk olmayacaktır.
İnsan Hakları en çok "teröristler" için gereklidir elbette. Çünkü böyle bir gerekçeye sığınan devletler ve onların yöneticileri bu insanlara her türlü aşağılık şeyi yapmayı kendilerine hak bulurlar. Senin savunduğunu anladığım bir takım otoriter düşünceli ideolojiler de onların bu işkenceleri yapmalarına olanak sağlamış olurlar. İsrail'de Filistin gerillalarına her tür işkenceyi yapmak meşrudur, ABD'de Guantanamo diye bir yerde aynı şey geçerlidir, Türkiye'de terörist yada bölücü dediğiniz insanlara herşeyi yapabilirsiniz. İşte bu aşağılık ideolojik propagandadan dolayı insan haklarına en çok ihtiyacı olan teröristlerdir. Çünkü terör suçlarının cezası bellidir. İdeolojik bindirmelerle ikinci bir suç vermeye kimin hakkı var? Eğer cezalar az geliyorsa artırılmasını isteyebilirsiniz. Ama zaten Türkiye dünyada bu suçlara en ağır cezaları veren ülkelerden biridir. Türkiye'de yasadışı örgüt üyesi olmanın cezasının 12.5 yıl olduğunu duyunca Avrupa ülkelerindeki insanlar apışıp kalıyorlar. Bir de bu suçların sizin gibi ikinci savcı ve yargıçlarını eklemek gerekiyor. İşkence insanlık suçudur deniyor ama, sizin zihniyetinizdeki insanlar işkencenin meşrulaşmasının toplumsal dayanağını oluşturuyorlar. Çünkü bir insan terör dahi işlemiş olsa ona işkence yapılmamalıdır diyemiyorsunuz, bunu savunamıyorsunuz. İşte İnsan Hakları Derneğini de bu yüzden sevmiyorsunuz. Çünkü İHD evrensel hukuk değerlerini savunuyor.
Nasıl ki bu sitede islamcıların evrensel değerlere sahip olmamalarından, ortaçağ zihniyetiyle hareket ettiklerinden muzdarip oluyorsak, milliyetçi ve ulusalcıların da aynı şekilde bir ortaçağ zihniyetiyle hareket ettiklerini görüyorum. Ne evrensel değerler tanınıyor, ne demokrasi, ne insan hakları. Eğer ilkel bir toplumda, herkesin birbirinin kafasını gözünü yardığı bir tür orman kanunu çerçevesinde yaşamak istemiyorsak, eğer modern bir Türkiye'ye ve çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak istiyorsak, herşeyden önce sizlerin bu ortaçağ kafasını atmanız gerekiyor.
evrensel-insan
11-07-2008, 01:24
Saygideger arkadaslar;
Toplumun yasadigi, Kuddusi Okkir olayi; gestapo yontemiyle topluma yasatilmis siyasi iktidarin isledigi bir cinayettir.
Saygilarimla;
evrensel-insan
galapagos
11-07-2008, 03:03
saygıdeğer sargon
evet haklısın bu anlattıklarını bilmiyordum ben gazete internet ve türkieyede yeni oluşmaya başlayan çevremin sayesinde edindiğim bilgilerden hareket ediyorum bu anlattıklarını bilmiyordum ozaman cezaevlerini bu konunun dışında tutalım tam hakim olmadığım bi konuda ideolojik olarak ısrar etmek anlamsız ama forumlar neden var biz neden tartışıyoruz herkes fikrini söylerken karşıdanda birşeyler öğrenebilsin diye bu yüzden bizzat yaşayarak verdiğin bilgiler içinde ayrıca minnetarım
gelelim ihd ve teröristlere
şimdi diyorsunki onlara en çok lazım insan hakkı bi alttaki konudada dilaver demokrasi istemiş onlar için
bir dakika arkadaşlar neredeyse adamlar mağdur acınacak durumda gibi bir ortam oluştu burda sen silahını al dağa çık cafeye bomba koy masumlar ölsün yaralansın sonrada demokrasi iste insan hakkı iste
peki soruyorum o öldürülen ve yaralanan masum insanların demokratik hakkı ve insan hakları nerede kim savunacak onları yine sizmi ihd mi?
sargon sen anılarını anlattın bende birşey söyleyeyim benim en yakın 2 arkadaşım sultanahmetteki kapalıçarşı bombalamasında yaralandılar onların günahı neydi ölebilirlerdide hiçbir politik görüşleride yoktur yazık değilmiydi onlara?
madem birşey için savaşıyorsun git askeri birliklere savaş aç yap hadi ama yapmıyor uzaktan roket, mayın ve kalleiçe sivil halk hedef alınıyor şimdi soruyorum bunun neresine insan hakkı neresine demokrasi koyabiliyorsun hadi olduki ekledin bu sivil masum halkınki nerede olacak?
galapagos
11-07-2008, 03:06
dilaver ve sargon din konusunda oldukça beğenerek takip ettiğim yazılarınız/yorumlarınız var ama bu politik arenada nerde hangi çizgide ayrılıyoruz anlamıyorum dilerim en kısa zamanda bir ortak akılda buluşuruz
galapagos
Kavranılmayan şey suç ve ceza kavramları. Bir kişi suç işliyorsa zaten yakalandıgı takdirde cezalandırılıyor. Cezası toplumdan tecrit edilmek ve hatta ıslah edilmek. Nitekim cezaevinden erken tahliyeler olur, iyi hal yüzünden. Ya da iyi halli mahkum yarı açıklara gönderilir, hatta arada sırad da evine izinli gönderilir. Yani cezanın da amacı hatadan dönüp tekrar topluma adapte olabilmesidir. Eskiden 50 kişinin üzerindeki işletmelerde eski hükümlü çalıştırma zorunlulugu vardı şimdi galiba ya kaldırdılar ya da kaldıracaklar.
Modern hukukun neresinden bakarsanız bakın suç ve ceza bu tarzda ele alınır. Bir de işkence insanlık suçu olarak kabul edilir ve hiç kimse işkenceyi savunamaz. Hukuk bu.
Şimdi benim derdim sadece ve sadece hukuku uygulayabilmektir. Kanunlara uyulmasını saglamaktır. İşte İslamdaki kısasa kısas ile modern hukukun ayrımı burada ortaya çıkar. Sen ise farkında isen kabile hukukunu savunmaktasın. Bir insan terörist de olsa, hain de olsa, katil de olsa insandır. Suç işlemişse kanuna göre cezasını verirsin ve cezasını da insanca bir ortamda çekmesini saglarsın. Onu zaten cezalandırmışsındır ve bunun ötesi ise işkencedir.
Diger bir konu ise hukukun herkese bir gün lazım olacagı gerçegidir. Şu teröristtir bu canidir diye farklı kıstaslar ve farklı uygulamalar gerçekleştirirsen yarın aynı şey senin başına da gelebilir ve ses çıkaracak kimse bulamazsın. Solu yoketmek için çıkarılan % 10 barajı bugün Akp nin anayasa degişikligine gitmesine yol açtı. Dün başkasını vurmak için çıkardıkları yasa bugün kendilerine ters döndü ve memleketi huzursuz etti.
Bugün terörist diye yakalananı insan görmüyorsun ve bu da senin düşünsel yapından kaynaklanıyor. Yarın başka biri de aynı şeyi dinsiz diye sana uygulayabilir. Bunun sonu yoktur. Ama elimizde kesin uygulanacak kural ve ilkeler var ise o zaman korkmaya da gerek yoktur.
saygılarımla
Ümraniye soruşturması kapsamında tutuklanan ve tahliye edildikten sonra hayatını kaybeden Kuddusi Okkır’ın eşi Sabriye Okkır, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül ile yaptığı görüşmede, eşinin ölümünde cezaevi idaresinin herhangi bir sorumluluğunun olup olmadığının ortaya konulmasını istedi.
Komisyondan yapılan yazılı açıklamaya göre, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül bugün Kuddusi Okkır’ın eşi Sabriye Okkır ile görüştü.
Sabriye Okkır’ın talebi doğrultusunda yapılan görüşmede, Okkır’ın avukatı Devrim Taş da hazır bulundu.
Görüşmede, Sabriye Okkır, Ümraniye Soruşturması kapsamında tutuklu bulunan eşinin durumuna ilişkin olarak 4 Haziran 2008 tarihinde komisyona verdiği dilekçe hakkında şimdiye kadar neler yapıldığını ve bundan sonra neler yapılacağı hakkında bilgi istedi.
Sabriye Okkır, görüşmede ayrıca, Zafer Üskül’den, öncelikle eşinin ölümünde cezaevi idaresinin herhangi bir sorumluluğunun olup olmadığının ortaya konulmasını istedi.
Komisyon Başkanı Üskül ise Sabriye Okkır’ın başvurusunun hemen ardından komisyonun konuyu gündemine aldığını bildirdi.
Komisyonun, 26 Haziran tarihli toplantısında da güdeme gelen başvuru hakkında, toplantıda Anayasa uyarınca yargılama sürecinde olan bir konu hakkında Komisyonun doğrudan müdahalesinin mümkün olmadığı görüşünün hakim olduğunu ifade eden Üskül, Okkır’ın tahliyesinin ardından ilgili sağlık kurumlarından ve Adalet Bakanlığından bilgi talep edildiğini hatırlattı.
Üskül, gerek Adalet Bakanlığı müfettişlerinin gerekse Türk Tabipler Birliğinin (TTB) yapacağı incelemelerin ardından Komisyonun insan hakları ihlali iddiasını inceleyeceğini ve bir ihmal varsa Komisyonun yetkileri çerçevesinde üzerine düşeni yerine getireceğini kaydetti.
CHP KONUYU MECLİS’E TAŞIYOR
Sabriye Okkır ve avukatı CHP Merkez Yönetim Kurulu (MYK) Üyesi Mesut Değer’i de ziyaret etti ve destek istedi. Okkır, Değer’e “Bizi sahipsiz bırakmayın, hakkımızı arayınö mesajı verdi.
Sabriye Okkır’ın avukatıyla birlikte kendisini ziyaret ettiğini belirten Değer, CHP’nin devam eden bir davaya müdahale edemeyeceğini söyledi. Sabriye Okkır’ın eşinin durumuyla ilgili bir takım bilgi ve belgeleri kendileriyle paylaştığını anlatan Değer, şunları söyledi:
“Kuddusi Okkır yürütülen bir soruşturma nedeniyle tutuklandı ve hayatını kaybetti. Burada insan hakları ihlali var mı yok mu, biz ona bakacağız. Kuddusi Okkır 16 Temmuz 2007 15 Mart 2008 tarihlerinde tedavi olmuş. Okkır’a cezaevinde antibiyotik tedavisi uygulanmış. Bunun yanı sıra ‘intihar riski’ var diyerek Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne gönderilmiş. Orada 3-5 gün kalıyor. Burada doktorlar Okkır’ın akciğer rahatsızlığına dikkat çekiyor. 6 Mayıs ile 11 Haziran 2008 tarihleri arasındaki süre önemli. Bu tarihler arasında Haseki, Yedikule, Tekirdağ, Edirne hastaneleri ve kurun doktoru tarafından muayene ediliyor ve rapor veriliyor. 5 doktorda Okkır’ın akciğer rahatsızlığı olduğunu tespit ediyor. Daha sonra Bayrampaşa’da başka bir doktor muayene ediliyor. Burada ise ‘sağlığı iyi’ raporu veriliyor. Bu doktorun verdiği rapor nedeniyle avukatların tutukluluk halinin sona erdirilmesi talebi reddediliyor. Sağlık sorunu nedeniyle tutukluluk halinin kaldırılması gerekiyordu. Burada hukuki bir ihmal var mı onu inceleyeceğiz. Okkır’ın, bu rahatsızlığına karşın ‘delillerin karartılmasını önlemek’ için tutukluluk haline karar verilmiş. Ailesi bundan şikayetçi.”
CHP’li Değer, Kuddusi Okkır’ın eşi Sabriye Okkır mağdur olduğunu, kendilerinin sahipsiz bırakılmamasını ve haklarının aranmasını istediğini söyledi. Belge ve bilgileri inceleyeceklerini ifade eden Değer, konunun Meclis gündemine de taşınacağını belirtti.
OKKIR: AİHM'YE BAŞVURABİLİRİM
Temaslarından sonra gazetecilere açıklama yapan Okkır, eşi ile ilgili mücadeleye yeni başlamadığını belirterek, bu mücadele sırasında yalnız bırakıldığını söyledi. Medya kuruluşlarının da eşi ölene kadar kendisine destek olmadığı savunan Okkır, "Adalet Bakanı bugüne kadar bu konuyla ilgili bir şey söyledi mi? Sistemde bir tıkanıklık yaşandı, bunu kabul edin. Bir özür dileyin, ne yapabiliriz deyin, bugüne kadar bu yapılmadı. Bizim talebimiz budur" dedi.
8 Mayıs 2008 tarihli Bayrampaşa Cezaevi’nin bir raporu bulunduğunu belirten Okkır, söz konusu raporda "Tutuklu aspirinini alabilir F tipine gönderilebilir" ifadesinin yer aldığına dikkat çekti. Sabriye Okkır, ortada 6-7 tane doktor raporu bulunduğunu kaydederek, "Bu raporların içerisinde sadece bir tanesi tutuklunun kuruma iade edilebileceği yönünde. Bu da Bayrampaşa Devlet Hastanesinin raporu. Birileri bir şekilde bu raporu yayınlamış, birileri buna talimat vermiş. Adalet Bakanı bu rapora ulaşıyor, diğerlerine ulaşamıyor mu?" dedi. Okkır, söz konusu rapora dayanılarak eşi Kuddusi Okkır'ın İstanbul'dan uzaklaştırıldığını savundu. Okkır, umudunun kalmaması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurulacağını söylediğini ifade etti.
ozgur_beyin
11-07-2008, 15:33
adam hemkasa hemde cıbır.bende bukasalığını anlamadımsavcı bunu nasılaçıklar merak ediyorum
sevgili galapagos
elbetteki teror saldirilarinda olen, yaralanan insanlar icin hepimiz uzuluyoruz ve teroru ben de lanetliyorum. Bunu kim yaparsa yapsin. Biraz saglikli dusunen herkesin bu konuya boyle yaklasacagina eminim. Bazi gozu donmus insanlar, "onlar bizim halkimizi katlediyor, bizim de saga sola bomba koyup onlari oldurmek hakkimizdir. Savasta boyle seyler olur" falan diye dusunuyor olabilirler elbette. Ancak boyle sacma sapan dusunceleri kendimize baz alip da, madem savas istiyorlar, biz de kural mural tanimayiz diye yaklasamayiz. Bu karsilikli vahset uygulamak anlamina gelir ki, hicbir cagdas devlette boyle bir sey kabul edilemez. Bu anlayisin en cok zarar verecegi sey o ulkenin halki olacaktir.
Teror saldirilarinin kurbanlarini analim ve unutmayalim. Daha da onemlisi bu teror saldirilarinin gercek faillerini ortaya cikaralim. Terorun her turune de siddetle karsi cikalim. Bunu ister PKK yada baska bir orgut yapsin, ister devlet yada istihbarat orgutleri yapsin, ister El Kaide yada bir takim islamci orgutler yapsin. Ne yazik ki medya araciligiyla oyle bir hava yaratiliyor ki, teror lanetlenmiyor aslinda, terore karsi intikam yeminleri edilerek yeni teror ortamlari icin zemin hazirlaniyor surekli. Bu devlet carki da boyle donup duruyor. Bu teror carkini durduracak olan sey ise ideolojik sartlanmalari, intikam yeminlerini, inanctan gozu donmuslukleri durdurmak ve her cagdas ulkenin ihtiyaci olan sagduyu, evrensel insan haklari ilkeleri ve hukuk zemininde isleri halletmeye calismaktir.
Bu arada son derece hizli bir sekilde kendi bakis acini sorgulamayi basardigin icin seni kutlamak istiyorum. Bu yaptigin seyi binlerce insan yapamiyor, hatta gercekler gozlerinin onunde yasansa bile bir ise yaramiyor. Ideolojiler ve dinler insanlarin gozunu kor ediyor. Bundan sonra cok daha saglikli tartismalar yapacagimiz seklinde bir dusunce olustu bende. Eline, fikrine saglik.
galapagos
13-07-2008, 10:00
sevgili galapagos
elbetteki teror saldirilarinda olen, yaralanan insanlar icin hepimiz uzuluyoruz ve teroru ben de lanetliyorum. Bunu kim yaparsa yapsin. Biraz saglikli dusunen herkesin bu konuya boyle yaklasacagina eminim. Bazi gozu donmus insanlar, "onlar bizim halkimizi katlediyor, bizim de saga sola bomba koyup onlari oldurmek hakkimizdir. Savasta boyle seyler olur" falan diye dusunuyor olabilirler elbette. Ancak boyle sacma sapan dusunceler "sargon"
duymak istediğim bu idi işte başka söze gerek yok bir akıl yolunda birleşebileceğimizi biliyordum aklın yolu bir....
sayın galapagos
Sargon'un söylediklerine katılmayan hiç bir arkadaşımız oldugunu zannetmiyorum. Terörü hepimiz lanetliyoruz. Savaşın da haksız bir savaş oldugunu iddia ediyoruz. Ancak benim gibi düşünenler bu savaşta taraf olmak istemiyorlar, savaşın dışında kalarak savaşan tüm tarafları eleştiriyorlar. Olaya din, milliyet, devlet bakışından degil de insanlık açısından bakmaya çalışıyorlar ; böyle baktıgınız zaman ise her iki tarafta da insan oldugunu görürsünüz.
Ancak savaşta taraf olanlar ise bu yaklaşım ihanet olarak degerlendirip hemen yaftalarla suçlamaları hazırlıyorlar. Kırıcılık da bu suçlamalardan kaynaklanıyor ve sertleştikçe çözümsüzlüge dogru sürükleniyor.
saygılarımla
evrensel-insan
13-07-2008, 17:53
Saygideger dilaver;
Olaya din, milliyet, devlet bakışından degil de insanlık açısından bakmaya çalışıyorlar ; böyle baktıgınız zaman ise her iki tarafta da insan oldugunu görürsünüz.-dilaver
Bu ne kadar guzel bir cumle; ustelik olaya bu acidan bakmak isteyenlerin olmasida, sevindirici. Hele hele bu cumlenin sana ait olmasi bence, hepsinden de onemli. Umarim, bu temel senin her konuya bakis temelin olur. Pek umudum yokya, neyse:)
Saygilarimla;
evrensel-insan
BİA Haber Merkezi - Siirt
01 Ağustos 2008, Cuma
Nilüfer ZENGİN (http://www.bianet.org/yazarlar/59/nilufer-zengin)
Siirt savcılığı şu anda Siirt Cezaevi'nde bulunan77 yaşındaki Hediye Çekin'in 29 Temmuz'da ölen eşi Ali Çekin'in cenazesine katılmasına izin vermedi.
Çekin ailesinin avukatı Abdülhakim Gider, bianet'e "Hediye Çekin'in ruh halinin de sağlık durumu kadar kötü olduğunu, cezaevinde kendisiyle görüşmek için bile koğuştan çıkamadığını" söyledi.
Gider, Hediye Çekin'in tahliye edilmesi için gerekli işlemleri başlattı.
Ali Çekin 2006'da girdiği Siirt Cezaevi'nden, çok hasta bir biçimde, tahliye edilmesi için rapor almak üzere getirildiği İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde 29 Temmuz'da öldü. (http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/108719/ali-cekin-77-yasindaydi-kanserdi-tahliye-edilmedi-siirt-cezaevinde-oldu)
Ali Çekin, Hediye Çekin
Ali Çekin ve eşi Hediye Çekin Siirt Eruh'a bağlı Yüzbaşıoğlu köyünde yaşarken 2000'in başlarında köy boşaltma operasyonları sırasında köyleri yakılmş, önce Erenkaya köyüne, bir yıl sonra da Siirt merkeze göç etmişler.
Çocukları yok, birinci ya da ikinci derece akrabaları yok, kimseleri yok, okumaları yazmaları yok, Türkçe'leri yok,
Beş-altı koyunları varmış, biraz da konu komşunun yardımıyla geçinmeye uğraşıyorlarmış...
Haziran 2006'da "PKK'ye yardım ve yataklık suçu"ndan hüküm giymişler.
İHD Siirt Şube Başkanı Vetha Aydın "Ali Çekin'in cezaevine girdikten sonra rahatsızlıklarının başladığını, hastaneye gitmeyi talep ettiğini" söyledi.
Arkadaşlarının mektubu
Çekin ancak üç ay önce Siirt Devlet Hastanesi'ne götürülüyor, hastaneye gitmeden önce randevu alınmadığından kah uzman doktor bulunmuyor, kah saatler uyuşmuyor, bir doktoru görmesi zaman alıyor.
Ne Aydın ne de avukat Gider Çekin'in üç ay önce yani Mayıs'a kadar ne olduğunu bilmiyor. Avukatları Gider "Biliyorsunuz, bu işler uzun sürer, cezaevinde hasta olursanız, büyük ihtimalle ölürsünüz" diyor.
Çekin'in koğuş arkadaşları İHD'ye "Gözleri ve tüm vücudu limon sarısına dönmüş durumda. Derisi adeta kemiğe yapışmış, kaslarının tümü erimiş, zaruri ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak durumda. An be an eriyor. Eğer acil bir girişimde bulunulmaz ise bu haliyle cezaevinden sağ çıkamayacak" diye mektup yazıyorlar.
Bu arada Ali Çekin Diyarbakır'da Dicle Tıp Fakültesi'ne sevk ediliyor, karaciğer kanseri teşhisi konuluyor, orada Çekin'e tahliye edilmesi gerektiğine dair bir rapor veriliyor, Siirt Cezaevi'ne geri getiriliyor.
Ölümünden 8 gün önce
Mektup üzerine İHD, Tutuklu ve Hükümleri Yakınları Birliği (TUYAB), Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Dayanışma Derneği'yle (TUHAD-DER) birlikte önce Haziran'da bir çağrı yapıyorlar sonra 16 Temmuz'da Meclis İnsan Hakları Komisyonu'na mektup gönderiyorlar.
Mektupta "Hapishanede tutulmaması gerektiği yönünde doktor raporları olup da Adalet Bakanlığı tarafından tahliye edilmeyenler" arasında Ali Çekin'in adı geçiyor.
Çekin ölümünden 8 gün önce İstanbul'a getiriliyor, Adli Tıp'tan "tahliye" raporu almak için ve ölüyor.
Aydın "Hediye Çekin'in yüksek tansiyonu olduğunu, şeker hastası olduğunu, kapalı yerde kalmaktan ötürü nefes darlığı çektiğini var, mide rahatsızlığı olduğunu, sağlığının kötü olduğunu" söylüyor, tansiyon ilaçlarını düzenli içip içemediği bilinmiyor.
"Yardım ve yataklık"tan 3 yıl 9 ay
Avukat Gider Ali-Hediye Çekin'in yargılanma sürecini şöyle anlattı:
"2005'te evlerinde PKK üyesi iddiasıyla hüküm giyen bir kadın bulunuyor. Ali Çekin o sırada evde yok, Hediye Çekin hakkında dava açılıyor. Kadın ifadesinde 'evlerinde misafir olduğunu, sokakta kaldığı için onu eve aldıklarını' söylüyor ancak mahkeme ifadeyi inandırıcı bulmuyor. Kadın Abdullah Öcalan'dan gelen mesajları Türkçe'den Kürtçe'ye çevirmekle suçlanıyor. Kadın PKK'ye üyelikten 10 yıl, Çekinler "PKK'ye yardım ve yataklıktan 3 yıl 9 ay hapis cezası veriyorlar."
"Üyelikten cezaya çarptırılan kadın Kürtçe bilmediğini söylüyor. Hediye Çekin de Türkçe bilmiyor. Kadın kendilerine Ali Çekin'in yardımcı olduğunu söylüyor. Bunun üzerine o da yargılanıyor."
Gider Ali ve Hediye Çekin'in okur yazar olmadığını, gariban insanlar olduğunu söylüyor, onlara biri 'bu kadını misafir etmeniz gerek' dediğinde itiraz edecek halleri yok, ne olduğunu bile anlamamış olabilirler."
Çekinlerin dosyasını Yargıtay onamış, örgüt üyeliğinden yargılanan kadının da cezası onanmış, avukatları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuş.