PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Diyarbakır Cezaevi ve Gerçekler


dilaver
25-07-2008, 22:26
Yeni nesiller Diyarbakır Cezaevini bilmezler. Eskiler de hatırlamazlar. Ama Nazi faşizmini aratacak olayların yaşandıgı yerdir Diyarbakır Cezaevi. İnsanlıgın ezilmeye çalışıldıgı yanısıra insan onurunun da dik tutulmaya çalışıldıgı bir yerdir. İnsanlar yaşamları pahasına kendilerini yakarak direndiler. Unutturulmaya çalışılan bir süreçtir. Hatırlatmak ise boynumuzun borcudr. Unutulmamalıdır, devamlı belleklerde taze kalmalıdır ki bir daha bu tarz şeyler yaşanmasın :

Esat Oktay, biz tutuklulara yemek vermiyordu, açlık ve susuzluktan verem hastalığına yakalanıyorduk.

Dr. Orhan Özcanlı biz veremlilerin balgamlarını tahlil için toplar, matfağa götürüp yemeklere karıştırır ve o gün bol miktarda yemeği bütün koğuşlara dağıttırırdı.

Bir araştırma yapılırsa 1983 Yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki veremli sayısı, bütün Türkiye’deki veremli sayısı kadar olduğu anlaşılacaktır ve bu da Dr. Orhan Özcanlı’nın ’başarı’sıdır.

Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutuklulara bok yedirirdi. Dr. Orhan Özcanlı ise; ekmeğin üzerine krem deterjan sürdürerek yedirmeyi, toz detarjanı suya katarak içirtmeyi tercih ederdi.

Ve Cellat Esat`in suratına bakıp şu esprisini de yapıyordu:
„Komutanım, siz ağızlarını pisliyorsunuz, ben temizliyorum. Sizinki bir anlık midelerini bulandırır, benimkinin ne yapacağını git onlara sor!“

Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutukluları aç bırakmaktan zevk alırdı. Dr. Orhan Özcanlı ise; susuz bırakmaya bayılırdı.

Diyarbakır sıcağında, yazın ortasında vanadan suyu keserdi; beş veya altı gün tek damla su akmazdı. Tutuklular ardarda düşer bayılırdı. Koğuş gardiyanları Dr. Orhan Özcanlı`ya koşarlardı. Koğuş kapısına kadar gelen Dr. Orhan ile gardiyan arasında tiyatro başlardı.

Doktor Orhan: (yerde yatan tutuklulara bakar)

- Yavrum ne oldu bunlara?
- Komutanım bilmiyorum, hastalar!
- Vah vah vah! Ayaklarından çekip koridora çıkarın yavrum.
Gardiyanlar baygın olan tutukluları tek tek ayaklarından çekerek koridorda üst üste atarlar.

Tiyatro devam eder.

“Yavrum bu adamlar susuz, bidonarla su getirin!”

Bidonlarla taşınan sular tutukluların üzerine dökülür, koridorda beş santim derinlikte su yükselir, baygınlar yavaş yavaş ayılır, dökülen suları kana kana içer ve herkes Doktoru alkışlayınca tutuklular içeri alınırdı.

Benim bir arkadaşım vardı. Adı Fevzi Yetkin`di.

Fevzi`nin arka dişlerinden biri ağrıyor, bu yüzden gece gündüz inliyordu.

Gardiyanlar alıp götürdüler. Dış salonda hangi dişinin ağrıdığını sormuşlar.

Fevzi ağrıyan dişini göstermiş, “hayır” bu dişin ağrımıyor, sağlam bir dişini işaret ediyorlar.

“Bu dişim ağrıyor diyeceksin !”diyorlar.

Sürükleyip Dr. Orhan Özcanlı’nın yanına götürüyorlar. Onun gözlerinin önünde.
Çenelerini yumrukluyorlar. Dr. Özcanlı da diyor ki:

„Bağırma yavrum, burası mahrumiyet bölgesi, uyuşturucu iğne yok ki“

Ve yumruk darbeleriyle Fevzi Yetkin`in çeneleri uyuşturulunca Dr. Orhan`a teslim edilir.

„Hangi dişin ağrıyor yavrum?“ diyen Doktor Orhan`a Fevzi ağrıyan dişini gösterir.

Dr. Orhan „Hayır yavrum o dişin değil bu dişin ağrıyor; benim kadar mı bileceksin!“

Diyor ve Fevzi`nin sağlam dişini çekerek eline verince koğuşa gönderiyor.

Fevzi bu dişini koğuşta betona sürterek zar haline getirmiş, onunla uzun süre tavla oynamıştı.

Bir ara aynı koğuşta karşılaştık; bu öyküyü bana anlattı ve cebinden zarı çıkardı; aynı zarla ben de tavla oynadım..
-------------------------------------------

Esat Oktay Yıldıranı ve onun arkasındaki devlet ve ordu gücünü tüm nesillerin tanıyabilmesi için tanıklıkları buraya asacagım. İgrenenler bu başlıga hiç bakmasın. Bunlar ve daha kötüleri bu ülkede yaşandı. Bunların yaşanmamasını umanlar ise takip etsin.

saygılarımla

dilaver
25-07-2008, 22:30
hiçbir görevlinin ceza almadığı bu dehşet süreciyle ilgili duyduklarını 1987'de bir kez de yaşayanlardan dinlemek isteyen yazar aziz nesin'le ilgili bir anekdotu, iki yılını bu cezaevinde geçiren nuri sınır şöyle aktarıyor:

"aziz nesin, 'çocuklar' dedi, 'bu cezaeviyle ilgili çok şey söylendi, ancak siz orada yaşadınız, sizden dinlemek istiyorum.' 28 olay anlattık. aziz nesin çok dalmıştı, pencereden yağan karı seyrederken bir ara dönüp baktı ve şunu söyledi: 'yahu çocuklar, kendi hayal dünyamı çok geniş biliyordum. ama kürtlerinki daha çok genişmiş.' aziz nesin, bizim anlattıklarımıza inanmadı."

işte tanıklardan birinin, "durduğumuz yerde 16 saat diz çökerek bütün sesimizle ırkçı-turancı marşlar söylüyorduk" diye özetlediği 'türkiye'nin aushwitz'inden günlük yaşam manzaraları:

haluk yıldızhan (diyarbakır doğumlu): gözaltından gelenleri genel olarak sinema salonuna değil de, o zaman 37 olarak adlandırılan, daha sonra 36 adını alan hücrelere götürürlerdi. burada, "banyolu mu televizyonlu koğuş mu istersin?" diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülür, günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi.

osman karavil (diyarbakır doğumlu): koridorda sıra dayağından geçirildikten sonra hücrelere dağıtıldık. tek kişilik bu yere yedi kişi sığdırıldık. askerler göründü, 'ellerinizi uzatın' dediler. hücrenin, kapı ve penceresinden ellerimizi uzattık. yoruluncaya kadar dövüp gittiler. bu dayaklar, tahminen her yarım saatte bir tekrarlandı. sonra hücre dayağı düzenine geçildi. günde üç fasıl, sabah, öğlen, akşam...

k.y. (diyarbakır doğumlu, 16 yaşında tutuklandı): bana cop sokmaya çalıştılar, çok direndim, kafamı duvarlara vurdum, kendime büyük zarar vereceğimi gördüler, benden vazgeçtiler. ama arkadaşlarımdan yaklaşık 200-250 insana cop soktular. aslen ermeni olan garabet demircioğlu arkadaşımız vardı. maşallahlı sünnet elbisesi giydirerek, törenle sünnet ettirdiler, ismini de ahmet olarak değiştirdiler.

nazif kaleli (şanlıurfa doğumlu): üzerinde 40 çivi olan bir sopa vardı, onunla vuruyorlardı. bir tane 'kuzu' dedikleri sopa vardı, bir de 'koç'. biz her zaman copu tercih ediyorduk. cop korkunç acıtıyordu, ödem oluşturuyordu, ama daha sonra geçiyordu. ancak sopalar kemikleri eziyordu.

cevdet baran (diyarbakır doğumlu): bişar akbaş adında bir arkadaş vardı. gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu, hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve "çık" dedi. bişar'ın yanına götürdüler. onu karın içine yatırmışlardı ve bana dediler ki, "ağzına işeyeceksin."
"yapmıyorum" demedim. "gelmiyor komutanım" dedim. beni dövmeye başladı. epey dövdü, karın içinde sürdürdü, tabanlarıma vurmaya başladı. ne yaptıysa "gelmiyor" dedim. sonunda beni de bişar'ın yanına yatırdı.

hasan daş (mardin doğumlu): hücreler kötü, koğuşa gitsem rahat ederim, diye düşünüyordum ki, 6'ncı koğuş'a götürdüler. gardiyan geldi, 'yeni gelenler öne çıksın' dedi. elinde bir değnek, değneğin adı haydar.
bana, 'kaç gün hücrede kaldın' dedi. 'bir ay' dedim. 'atatürk'ün gençliğe hitabesini ve andımızı da mı ezberleyemedin?' 'hayır, okumam-yazmam yok komutanım' dedim. haydarla bayıltıncaya kadar dövdü. 53 tane marş ezberledim. her bir kelimesi için yüz ellinin üzerinde cop yedim desem, asla mübalağa olmaz
----------------

bu tanıklıklara devam edecegim. Derdim bu igrençliklerin başlık olarak her yerde yer almazı ve bugün 78 liler derneginin takipçisi oldugu Diyarbakır gerçeginin herkes tarafından ögrenilmesi. Bu süreç bilinmezse Pkk da anlaşılmaz.

saygılarımla

dilaver
25-07-2008, 22:34
mehmet ece (van doğumlu): bir gün gardiyan çağırıp dövdükten sonra ağzıma cop sokup "dişle" dedi. copu dişlediğimde hızla çekti ve önden iki dişim kırıldı. kırılan dişlerimin kökleri kaldı. bir hafta sonra yüzüm, gözüm balon gibi şişti. aynı gardiyan, "niye yüzün şiş" diye soruyordu.
"ranzadan düşerken dişlerim kırıldı komutanım" diyordum

mehmet emin kardeş (mardin doğumlu): dövüyorlar, muhakkak dövdüğü kişinin bir tarafını da kırıyorlardı. "ne oldu sana" diyorlar, "ranzadan düştüm komutanım" diyorduk. herkese avuç avuç bok yediriyorlardı, bu çok sıradandı. 23'üncü koğuş'ta y.a. adında bir arkadaşımız vardı. herkesin gözü önünde ona cop soktular. cop sokma, bok yedirme çok adettendi.

paşa akdoğan (diyarbakır doğumlu): tıraş kremini, kalın çizgiler şeklinde yüzümüze sürdüler, sonra upuzun ince bir ip getirerek, "tren yapacağız" dediler.
herkesin kamışına ip bağladıktan sonra "koş" dediler. koşuyoruz ama en ufak bir şekilde geride kalmak herkesi gerdiriyordu ve aynı zamanda hep birlikte oturup hep birlikte kalkmak zorundaydık. bir süre o şekilde koşturup yat-kalk yaptırdılar. sonra alt hücrelere indirdiler. banyo dedikleri de lağımdı. köpeği öyle alıştırmışlardı ki, tekmil vermediğin zaman saldırırdı. üzerimizdeki elbiseleri parçalardı ve hiçbir şekilde ona karşı bir şey yapamazdık.

selahattin bulut (mardin doğumlu): kapı açılıp karavanayı içeriye getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. "verdiğim yemeğin hakkını istiyorum" derdi, ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana dek döverdi. o işkence döneminde günde üç öğün, kanlı karavana yerdik. diş macunu, deterjan, çöp gibi şeyleri yediriyorlardı. cezaevine türkçe bilmeyen ziyaretçi alınmazdı. türkçe bilmeyen nenem, dilsiz taklidiyle görüşe girdi. ağzından bir kelime çıkmadı. sadece hıçkırıyor, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. ben çıkmadan da öldü.

behlül yavuz (diyarbakır doğumlu): bir gün, "sizi hamama götüreceğiz" dediler. iki ayda bir yarım kova soğuk su bize ya düşüyor ya düşmüyor. bu hamam nereden çıktı diye endişelenmeye başladık. hamama gittik, "soyunun" dediler. herkes çırılçıplak soyundu. "su dök", biraz su döküldü. "sabun sür", sabun sürüldü.
"su dök", biraz su döküldü ve "giyin, çık dışarı" dediler. o ıslak ve sabunlu halimizle, atlet ve külotları giydik. büyük koridorda, "tek kol sıra halinde dizilin" dediler. o koridor, dayaklar nedeniyle hep kan ve irindi. birinci sıra kaba kirleri sildi, ikinci sıradakiler arta kalan ince tabakayı siliyorduk, üçüncü sıra da tertemiz siliyordu ve o halde bizi koğuşa geri getirdiler. o pislikle yatmak zorundaydık. her taraf kan ve irindi. aşırı bir bitlenme vardı. sekiz saat sürekli dayak yiyorduk. dayak yemediğimiz yemek aralarında ve molalarda da birisi atatürk'ün nutukları ve yaşamını okur, biz de tekrarlardık.
HAMİT KANKILIÇ:Öyle bir vahşet ki...

26 Haziran 1980 yılında Diyarbakır Cezaevi'nde başlayan zor yıllar; Aydın, Bursa, Çanakkale, Eskişehir ve son olarak tekrar Bur-sa'da devam etmiş. Tam 20 yıl sürmüş cezaevi süreci. Ölümlere tanıklık etmenin verdiği zorlukla konuşuyor Hamit Kankılıç. O günleri tekrar yaşıyormuş gibi anlatıyor. Diyarbakır deyince nefesini tutuyor, o süreç Kankılıç'ta o kadar derin yaralar bırakmış ki, nereden başlayacağını düşünüyor uzun uzun...
12 Eylül öncesinde girdim cezaevine. O zaman Diyarbakır Cezaevi yoktu. Askeri cezaevine konuldum. Sonrasında adli tutuklular için yapılan Diyarbakır Cezaevi'ne getirildim. Yıl 1980'di. Hatta darbe olmuştu ve biz 12 Ey-lül'ü cezaevinde radyodan öğrenmiştik. Tabi sonrasında yapılan işkenceler vs... başladı. Tüm bu işkenceler yaşanırken de açlık grevi sürecine girdik. Öyle bir sistem ki insanlığından çıkartılmak için her şeyi yapıyorlardı.
Ben 35. koğuşta kalıyordum. Tabii o kadar çok ölümlere tanıklık ettim ki; bunları anlatmak bile sanki o günlere tekrar götürüyor beni. Açlık grevi çözüm olmadı ve ölüm orucu sürecine girildi. O ara 28. günde Ali Erek ölüm orucunu bıraktı ama uygulamaları da kabul etmedi. Bir gece mide sancısından kıvranırken ve çığlık atarken bir anda sesi kesildi, öldürülmüştü. Biz bunu biliyoruz.
Cemal Kılıç adlı yurtsever bir köylüye İstiklal Marşı'nı zorla söyletmeye çalıştılar, ezberlemeyince onu da öldürdüler. Bu şekilde
ölümler o kadar çok oldu ki, hangi birini dile getireyim... Mahkemelerde dile getirilmesine rağmen mahkeme sorumluluk kabul etmiyor ve sonuçlanmıyordu. Hiç unutmuyorum 21 Mart günüydü çok yoğun önlemler alınmıştı, hiçbirimiz ne olup bittiğini bilmiyorduk. Ta ki yemek sırasında öğrenene kadar. Evet Mazlum Doğan şehit olmuştu, üstelik tek başına kaldığı hücrede. Bunun ardından 33. koğuşta kalan Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin, Eşref Anyık olayı protesto etme için kendilerini ateşe verdiler.
Mahkeme süreci devam ediyordu, tekrar mahkemeye çıkıldı. Yine sorunlar anlatıldı, ancak mahkemeden hiçbir ses çıkmadı. Kemal Pirler bu olaylar üzerine ölüm orucunu başlattığını söyledi ve ölüm orucunun 54. gününde hayatını kaybetti. Ölüm orucu sürecinde Kemal Pir'le birlikte Akif Yılmaz, Ali Çiçek ve M. Hayri Durmuş da hayatını kaybetti.
Dedim ya öyle bir vahşetti ki insan, insan olmaktan ve nefes almaktan utanıyordu.


saygılarımla

dilaver
25-07-2008, 22:38
YILMAZ SEZGİN: 'Celladım bile yaşamasın'

6 Mayıs 1980'de PKK davasından tutuklandıktan sonra Diyarbakır Cezaevi'nde kalmış Sezgin. 20 yıl süren cezaevi sürecini anlatırken göz yaşlarına hakim olamıyor. 17 yaşında girdiği cezaevinde görmediği zulüm kalmamış. Tıpkı Diyarbakır Cezaevi'nde kalan diğer tutuklular gibi... "Koridorlarda işkence sesini duyduğunuzda ölmek istiyorsunuz, o sese tahammülünüz kalmıyor" diye anlatıyor Yılmaz Sezgin.
Cezaevine girdiğimde 17 yaşındaydım. İlk girdiğimde okuma yazma bilmiyordum, hayat daha da zordu. Çok yoğun işkence vardı. İdeolojik olarak bir şey bilmiyordum, sistemi de tanımıyordum. Sadece Kürt olduğum için harekete sempatim vardı.
O yoğun işkencede her şeye teslim olmayı dayatıyorlardı. Kendi kurallarına uydurmak istiyorlardı. Orada yatan insanların kendi insanlıklarını unutmalarını istiyorlardı. İnsani değerden tamamen uzaklaştırmak ve kendi kimliklerinden soyutlamak istiyorlardı.
İşkence sesini duyduğum zaman uyuyamıyordum. Bazen ölmek istiyordum. O sese tahammül kalmıyor. Diyarbakır her yönüyle vahşetti. İnsanlığa ait olmayan her şey vardı. Oradaki politikalar Kürtleri bitirmeye yönelikti. Ziyarete gelindiğinde sadece 'mercimekler nasıldı' diyebiliyorduk. Bu talimat verilmişti. Babam ziyaretime geldiğinde, nasılsın oğlum diyordu, ben sadece 'mercimekler nasıldı' diyordum. Nasılsın sorusunu karşılığı bu mu olmalıydı? Kim istemez babasıyla ya da annesiyle uzun uzun sohbet etmek, sarılmak, sesini duymak... Kim istemez ki? Bize bu çok görüldü.
Ama tüm yaşanılan işkenceye rağmen de güçlü bir direniş vardı. Bir bardak su bile paylaşılırdı, işkenceyi ve ölümü göze alarak paylaşılırdı.
Bazen öyle anlar yaşardık ki, ölsek de kur-tulsak derdik, ama arkadaşlarla karşılaşırdık, 'biraz daha dayan' diyerek birbirimizi telkin ederdik. 'Bitecek bu günler' derdik, gözlerimizle anlatırdık, boğazımıza düğümlenen özlemi hissederdik birbirimizin... Birbirimizden güç alırdık.
Güç ala ala yaşadık. Yoksa iki gün bile dayanamazdınız. İnsan olmayı unutuyorsunuz çünkü, unutturuluyor size.
Ben derdim ki "Buradan çıkarsam, bunlar yanlarına kalmayacak. Aynı şeyleri ben de yapacağım düşmanıma!" Ama şimdi hiç öyle düşünmüyorum. Celladımın bile benim yaşadığımı yaşamasını istemem. İnsan insana nasıl yapar bunları?
Çok şey yaşadık ama en basiti; 'Kürt değil Türküm diyeceksin' dayatmasıydı. Ben bunun için çok işkenceden geçtim.
Yoğun işkence sırasında annene ve babana küfür edilse de 'emret komutanım' diyorsun. 60 kişi çırılçıplak birbiri üzerine bindiriliyordu, makata joplar sokuluyordu. Banyo vaziyeti alıyorsun, sabun yok, tazikli suyla ıslatılıyorsun.
Daha sonra dışarı çıktığında sağlı sollu askerler tarafından yat kalk emir komutası veriliyordu. Bir sürü insan intihara zorlandı o süreçte. Ölüm orucundaki arkadaşlara bile her türlü işkence yapıldı.
Şimdi bakıyorum, Diyarbakır denilince sevgi, paylaşım, direnç geliyor aklıma. Hayat geliyor, yaşamın zorluğu, ince bir ip üzerinde nasıl yaşanılır, o geliyor... Ve tüm bunların yanında yaşama nasıl sıkı sıkı tutunduğum geliyor.
Bu basın açıklamasında olmalıydı herkes. Bu artık bilinmeli, bunlar Türkiye'de yaşandı. 12 Eylül'de yaşanılanları sormak istiyorlarsa aydınların ya da 'ben insanım' diyen herkesin bu projeye destek vermesi gerekiyor.

TÜRKİYE 78'LİLER GİRİŞİMİ SÖZCÜSÜ:
CELALETTIN CAN: Diyarbakır vahşetini toplum hâlâ bilmiyor

DİYARBAKIR Cezaevi'nde aslında insanların doğuştan gelen özelliklerine yani kişilik özelliklerine yüklenildi. Diyarbakır Cezaevi, Kürt sorununu artıran bir yerdi. Diyarbakır Cezaevi'nin en temel özelliği Kürtlerin tüm kesimlerini hapsetmesidir... Aydını, hukukçusu vs. Kürtçe yasak, konuşacağın dil yok, Diyarbakır Cezaevi'nde kendini öyle bir inkar et ki; yarın sokağa çıktığında kendinden öyle utan ki politikası vardı.
Her yöntem uygulandı. Ebu-Garip Diyarbakır'dan sonra gelir. Çıplak birbirine bindirmeler, sistematik işkence vs... Ama Diyarbakır öyle bir yer ki direnişin de kalesi olmuştur. Diyarbakır'da yaşanan vahşeti toplum bilmiyor. Toplumu bilinçlendirmek gerekiyor. Duyanlar şaşırıyor, bizim adımıza işlenmiş bir suçtur diyor ve özür diliyor. Diyarbakır gerçeğini Türkiye toplumuna anlatmak ve hesap sormak gerekir. Diyarbakır Cezaevi'ni anlamak Kürtleri anlamaktır. Bizler özür borçluyuz Kürtlere.
Kürtler ve Türkler, vicdan sahibi olan herkes, Diyarbakır gerçeğini aydınlatmak için kurulan komisyona destek vermeliler.

saygılarımla

dilaver
25-07-2008, 22:39
Diyarbakır AskeriCezaevi'ndekaçyıl yattınız?

Üç yıl yattım.
Hangiyıllar arasında?
1981'de girdim, 1984'te tahliye oldum. Diyarbakır Cezaevi'ne girdiğimde 20 yaşındaydım.
Hangi suçtan mahkûmdunuz?
Biz sülale olarak seyitiz ve ben zengin bir ailenin oğluyum. O dönemde eğlence içinde yaşıyordum. Hiçbir siyasi faaliyetim yoktu. Zaten ben yakalanmadan önce de siyasi değildim, yakalandıktan sonra da olmadım. Ama tabii Cizreliyim ve 12 Eylül 1980'i orada yaşadım, nasibimi aldım. Bizim bölge eskiden beri KDP'liydi. Ailem de öyleydi. Haliyle benim de Barzani'nin partisine sempatim vardı ve 'KDP'liyim' diyordum. KDP nedeniyle arandım, sınırda yakalandım ve ceza yedim. Mardin'de 78 gün sorguda tutuldum. Oradan Diyarbakır'a götürüldüm ve mahkemeye çıkarıldım, tutuklandım.
PKK ile herhangi bir ilişkiniz olmuş muydu?
Olmadı. Ben hiç PKK'lı olmadım ve PKK'lı da değilim. Üç yıl boyunca hep tek başıma mahkemeye çıkarıldım ben.
Hasan Cemal'le 'Kürtler' isimli son kitabı üzerine yaptığımız konuşmada, Hasan Cemal bana 'Eğer biz gazeteciler, Diyarbakır Cezaevi'ni, insanlığa karşı işlenen suçların yaşandığı korkunç bir mekân olarak o dönemde tam sergileyebilmiş olsaydık, Türkiye'de belki bazı şeyler değişirdi. Ama biz orada yaşananları kıyısından köşesinden anlattık' dedi. Aslında o dönemde Diyarbakır Askeri Cezaevi'yle ilgili pek çok söylenti vardı. Siz, Diyarbakır Cezaevi'ni tek bir kelimeyle anlatmak isteseydiniz hangi kelimeyi kullanırdınız?
Cehennem... Biz sorgularda günlerce hiç kıpırdamadan tabutların içinde gözlerimiz bağlı dikine tutulduk. Falaka, elektrik verme, soğuk duş hepsini yaşadık. Sabahtan akşama işkence gördük, geceleri bir battaniye içinde koğuşun önüne bırakıldık. Meğer bunlar ne kadar demodeymiş. Biz esas vahşeti Diyarbakır Cezaevi'nde yaşadık. Halbuki, yakalanmadan önce, işkencenin sorguda yapıldığını, cezaevine konulduktan sonra koğuşların rahat olduğunu sanıyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde ise sorgu işkencehanelerini özledik.
Günlük hayat nasıldı orada?
Akşama kadar eğitim vardı. Sabah koğuşun içinde yüz kişi sıraya tutuluyorduk. Esas duruşta askeri marşlar söylüyorduk. 60'tan fazla marş ezberlemiştik. Eksik ya da yanlış söyledin diye, bu marş söylemeler dayaksız geçmiyordu. Her koğuşta mutlaka muhbirler ve gözetleme delikleri vardı. Birbirimizle konuşamıyorduk, oturamıyorduk. Hep ayaktaydık. 24 saat dayak vardı. Her an, gecenin 12'si, sabahın üçü, dördü, koğuşa bir bölük asker baskın yapabiliyordu. Haydar denilen kalaslarla, coplarla, su borularıyla dövülüyorduk. Öğleden sonraları, gardiyan bize 'Eğitime hazırlanın' komutu veriyordu. İşte o zaman herkeste korkudan tuvalete gitme ihtiyacı doğuyordu.
Niye?
Dışarıdaki beton avludaki eğitimden canlı dönemeyeceğimizden korkuyorduk. Çünkü bu eğitimler işkenceyle yapılıyordu. Avlunun ortasında bir kapak vardı. Oradan hapishanenin ya da mahallenin lağımı akıyordu.
Anlamadım...
Her birimiz tek tek o lağım suyunun içine indiriliyorduk. Lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde yatan herkes yaşadı bunu. O pisliği içmedim, yemedim diyen gururu yüzünden yalan söylüyordur. Bir de avluda sırtüstü yatırılıyorduk. Bacaklarımızı yerden on beş santim yukarıda tutuyorduk. Bacağı düşen dayak yemek için sıraya giriyordu. Kıştı, bir hafta boyunca gece o beton avluda suyun içinde yatırıldık. İhtiyacımızı suyun içinde yapıp, ısınmaya çalışıyorduk. Her koğuşta hoparlör vardı. Her gün cezaevinin amiri olan yüzbaşının konuşmasını esas duruşta bir saat dinliyorduk. Hasta biriydi. Yedinci Kolordu Komutanı'nın adamıydı. Oradan kendisine cezaevi için öldüren türden adamlar seçiyordu. Bunlar, bu vahşeti yaptıktan sonra nasıl yemek yediler, akşamları çocuklarını nasıl okşadılar insan bunu asla anlayamıyor.
İşkence görmemiş kimse var mıydı hapishanede?
Yoktu. İtirafçılar dahi işkenceyi gördü. Elimde sigara söndürme izini görüyorsunuz. Yumurtalık bölgemde de sigara, kibrit söndürdüler. Mahkemede bir hemşerime tebessüm ettim diye bir gardiyan elime beş milimlik çivi çaktı. Copu ısırtıp, tekmeyle vurdular ve sonra ağzımdan dişlerimi copla birlikte çıkardılar. Ağzıma soktukları copu sağa sola döndürdüler, gördüğünüz gibi ağzımı bir yanından yırttılar. İnsanoğlunun bunları nasıl yapabildiğini hâlâ kavrayamıyorum. Gözümün önünde öyle çok olay oldu ki. Ölümler, işkenceler... Abbas Çelik diye bir köy sahibi vardı. Oğluyla birlikte içerideydi. Oğluna soktukları copu çıkartıp babanın ağzına veriyorlardı. Sonra babaya soktuklarını oğlunun ağzına veriyorlardı. Batmanlı Veli Gürgen adlı bir genci de babasıyla getirdiler ve babasının gözünün önünde işkenceyle öldürdüler. Tayyip Erdoğan'a, belediye başkanlığı döneminde danışmanlık yapan gazeteci Altan Tan'ın babası Bedii Tan'ı da bir gardiyan işkenceyle öldürdü. Bedii Tan, işadamı Felat Cemiloğlu'nun ortağıydı. İkisi de bizim koğuştaydı.
Bedii Tan nasıl öldürüldü?
O, yüzünde devamlı tebessüm olan biriydi. Yaşlı olmasına rağmen, işkence yapıldığında bağırmıyor, yalvarmıyor, işkence yapanların gözlerinin içine bakıp tebessüm ediyordu. Bu tavrı, onları kızdırdı. Çok dayak yedi ve yatağa düştü. Yatağa düşünce gardiyan, 'Onu bana getirin' dedi. Götürdük. Bedii Tan
ayakta duramıyordu. Kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi. Duvara tutunarak güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan'ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Bedii Tan öldükten sonra koğuşa bir hâkim yüzbaşıyla asteğmen geldi. Bize, 'Bedii Tan koğuşa gelmeden önce ishale yakalanmıştı. Bağırsak enfeksiyonundan öldü' diye bir ifade imzalattılar. Biz ise aramızda anlaştık. Kim mahkemeye ilk çıkarsa bu cinayetle ilgili suç duyurusunda bulunacaktı. Mahkemeye ilk ben çıkarıldım ve 'Bizim koğuşta cinayet işlendi' dedim. Diğer arkadaşlar da suç duyusunda bulundular. Gestapo lakaplı o gardiyan sonra mahkûm oldu. Ben o ifadeden sonra bayılıncaya kadar dövüldüm.
Sürekli işkence ortamında yaşamanın insan üzerindeki ruhsal etkileri neydi?
İnsanın cezaevi dışındaki yaşamı hafızasından siliniyor. Eskiden tabaklı ve sürahili bir sofrada oturduğundan bile kuşkuya düşüyorsun. Annenin, babanın, kardeşlerinin yüzünü hatırlayamıyorsun. Tamamen cezaevine ait
oluyorsun. Ben bu vahşeti 23 yıl önce yaşadım. Orada insanlar öldü, hayatta kalanların çoğu ise hastalandı. İnsanların duyarsızlığından hâlâ korkuyorum.
Niye hâlâ korkuyorsunuz?
Böyle bir vahşet tekrar yaşandığı takdirde gene sessiz kalacaklarından ürküyorum. Bakın, cezaevinde kendisine tekmil verdiğimiz bir 'Komutan Co' vardı. Benim cezaevindeki ilk aylarımdı ve hücrede kalıyordum. Gündüzleri hücrenin içinde esas duruşta marş söylüyorduk. Nefesim o gün pislikten kesilmişti ve çömelmiştim ki, Komutan Co'nun sesi geldi. Komutan Co hücrelerin önünde geziyor, oturanı görünce havlıyordu. O bir kurt köpeğiydi ve biz ona 'komutanım' diye tekmil veriyorduk. Gardiyan bize onu , 'İşte komutanınız' diye tanıtmıştı. Komutan Co'ya tekmil vermemiz emredilmişti.
Her an işkenceye uğrayabileceğini bilmenin, çevrede sürekli işkence edilenleri görmenin yarattığı dehşet duygusuyla nasıl baş edebiliyordunuz peki?
Bunu, onurlu kalmanın bir bedeli olarak görüyorduk. Çünkü karşındaki kişi, senin insanlığını elinden almak istiyordu. Sen de insanlık onurunu korumak için direniyordun.
Orada, normal hayatın dışında bir hayat sürüyordunuz. Bir insanın algılamakta zorluk çekeceği şartlarda yaşıyordunuz. Bu, gerçeklik duygunuzu nasıl etkiliyordu?
Yaşadıklarımızıngerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk tabii. Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, ' Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız' desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dahil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre'de biliyorsunuz kabir ziyareti cumalarıdır' diyordu. Gardiyanların da Zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Bu durum uzun sürdü ve ona yaşadığımızı bir türlü ispat edemiyorduk. Bir gün mazgal açıldı ve 'Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor' dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, 'Biz yaşıyoruz...!'
Peki o yaşadığına inandı mı?
Hayır. 'Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum' diye ağladı. Sonradan onunla birlikte tahliye olan gençten öğrendik ki, onları Siirt'teki sivil cezaevine götürmüşler. 'Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime inanırım' demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Genç, Salih Amca'nın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih Amca'ya vermiş. Salih Amca, hanımına 'Ben sağ mıyım, ölmedim mi?' diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih Amca, içerideki vahşeti görünce, oradan sağ kurtulacağına inanamadı. Sağ kurtulduğuna inandığında ise buna kalbi dayanmadı.
Diyarbakır Cezaevi'ndeki mahkûmlardan dördü kendilerini koğuşta yakmıştı. Kimdi o dört kişi?
Ferhat Kortay, Necmi Önen, Mahmut Zengin, Eşref Anyık. 1981'in sonlarında itirafçılık başladı. İtirafçılar ayrı koğuşa kondu, onlara işkence yapılmadı. Onlar, spor yapıp, televizyon seyrediyorlardı. İtirafçıların sayısı da her gün artıyordu. Bu dört kişi, itirafçılara ve işkenceye karşı eylem yaptılar.
Onlar kendilerini yaktığında siz orada mıydınız?
Aynı koğuştaydım. Ferhat Kortay hemşerimdi, elektrik mühendisiydi, samimiyetimiz vardı. Sabaha karşı saat üç sularında koğuşta müthiş bir patlama oldu. Bir arkadaş alevlerin üstüne su döktü. Alevlerin içinden bir ses geldi. 'Bu bir yangın değil, eylem. Kahrolsun işkence, kahrolsun vahşet' dedi.
Alevler küçüldüğünde biz o dört insanı kafa kafaya vermiş gördük. Ben Ferhat Hoca'nın başucuna gittim. Eğildim, 'Hocam bir şeyler söyle'dedim. Dişleri kenetlenmişti. Tıslar gibi bir sesle zorlukla, 'Bana türküyü söyle' dedi. 'Sevdalım' adında çok sevdiği Kürtçe bir aşk türküsüydü bu. Ben ağlayarak türküyü söylemeye başladım. Beni teselli etmek ister gibiydi. Ağlamamam için bana tebessüm etti. Tebessüm ederken yanaklarından etler dökülüyordu.
Hapishaneden çıktıktan sonra neler hissettiniz? Hapishanenin sizin üzerinizde bıraktığı etki neydi?
Tahliyeden bir hafta sonra askere alındım. Askerlik psikolojik tedavi oldu. Çünkü orada da elbiseler cezaevindekiyle aynıydı. Fakat muamele farklıydı. İşkence, ölüm, hakaret yoktu. Askerde bana hiç görev verilmedi, hiç baskı yapılmadı. Ama ben yine de kendimden nefret ediyordum, yaşadıklarımı haykırmak istiyordum, haykıramıyordum.
Hapishaneden çıktıktan sonra psikolojik tedavi gördünüz mü?
Maalesef. Neler yaşadığımı bir ben, bir de ailem bilir. Normal insan gibi yürüyebilmek için bir hafta çalıştım. Tuvalete bile nizami adımlarla gidiyordum. Anneme babama emredersiniz diyordum. Sokağa çıktığımda herkesin beni gözlediğini sanıyor, gizlenmeye çalışıyordum. Beni, iki arkadaşım kolumdan girip sokakta yürütüyordu.
Diyarbakır Hapishanesi'nde yaşananlar Güneydoğu'daki olayları nasıl etkiledi sizce?
Ben siyasi biri değilim. Bu konularda birikimim yok. Ama 12 Eylül, Kürt sorununa herkesin dikkatini çekti, bu sorunu dünyaya duyurdu. Cezaevindeki vahşet olmasaydı, Kürt meselesi bu ülkede bu kadar erken açığa çıkmazdı. Diyarbakır Cezaevi'ndeki insanları birer militan haline getirdiler. Bunların yüzde 80'den fazlası dağa çıktı. İnsanın oradaki vahşeti gördükten sonra normal yaşama dönmesi çok zordu. 'PKK hareketi 1984'te patladı' derler ya, bu tarih, Diyarbakır Cezaevi'nden ana tahliyelerin olduğu tarihtir.
Aradan uzun bir zaman geçti. Hapishanenin izlerini hâlâ içinizde taşıyor musunuz?
Evet. Ama tuhaftır konuşmak, anlatmak da istiyorum. Benim dile getirdiklerimin siyasetle bir ilgisi yok. Ben ülkemizde geçmişte yaşanılan bir vahşeti anlatıyorum. Bugün 43 yaşındayım, Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hayattan kopuyorum. İçimdeki fren boşalıyor, bağırmak, ağlamak, haykırmak istiyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. Kalabalık bir ailem ve dost çevrem var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum...

dilaver
25-07-2008, 22:42
Esat Oktay Yıldıran 1988 senesinde İstanbul Ümraniye de bir otobüs içerisinde öldürüldü. O gün ve takip eden günler dogunun her yerleşkesinde halaylar çekildi, kutlamalar yapıldı, tiyatro oyunları sergilendi.

Ancak Esat Oktay bunları emir almadamn mı yaptı, kendi inisiyatifi ile mi yaptı. Ona bunları yaptıran güç ne idi.

Arkadaşlar insan iseniz bunları sorgulayacaksınız.

Gerisi sizin yaşamınıza devam etme yönünüzü gösterir. Yarın böyle bir ortamla siz ve sizden gelecek nesillerin karşılaşmamasını istiyorsanız tercih sizin.

saygılarımla

AKHENATON
25-07-2008, 22:56
sayın dilaver , asmayıp beslersek bu tür yakınmalar normal değilmidir.

dilaver
25-07-2008, 22:58
sayın dilaver , asmayıp beslersek bu tür yakınmalar normal değilmidir.

Akhenaton , dürüstçe konuş sen bu yapılanları, yaşananları onaylıyor musun. Onayladıgın, asmak kesmek isteginden belli oluyor. Ama bari bu soruya net cevap ver.

saygılarımla

AKHENATON
25-07-2008, 23:10
sayın dilaver , asmayıp beslersek bu tür yakınmalar normal değilmidir.

Akhenaton , dürüstçe konuş sen bu yapılanları, yaşananları onaylıyor musun. Onayladıgın, asmak kesmek isteginden belli oluyor. Ama bari bu soruya net cevap ver.

saygılarımla

sayın dilaver , size mertçe ve içeriye girip çıkmış bir kişi olarak cevap yazıyorum, ve PKK ' lıların kaldığı koğuşla bitişik onların kullandığı bahçede her gün beraber olan bir kişi olarak yukarıda yazılanların hepsi yalan.

Buna neden yalan dediğimi , yazıya anti tezle değil bizzat yaşayan biri ve cezaevi ortamında kişilerin ağızlarından dinlediğim anılarımla cevap veriyorum. Öncelikle cezaevinde kimse kimseye karışmaz , sen pkk lısın sen dhkc'lisin diye kimse gelip baskı yapmaz, yapıyor diyen yalan söyler ahlaksızlık yapar.Bugün cezaevlerinde pkk lıların koğuşuna özgür gündem gazetesi gelir.İstedikleri her şeyi alırlar.

Ceza evlerinde isyan çıkarıp isyanı bastırma çabalarını din kitabı gibi anlatmak pek yakışık alır bir düşünce değil.Kalsik söylemler cezaevlerinde baskı ve F tipleri meselesidir, isyan karşısında devleti,n çiçek atmasını bekleyemezsiniz heralde , F tipi olayıda içeriyi bilen biri için cennettir.Feodal düzende örgütlenme yapmak içerisini istedikleri gibi yönetmek için çıkarılan bu uydurma yazıları , politik kimliğimi bir kenara koyarak tarafsız bir kişi olarak yanlış buluyorum.Çünkü gerçekle alakası olan şeyler değil.

dilaver
25-07-2008, 23:15
Akhenaton, Diyarbakır gerçegini yaşayacak ya da bilecek yaşta mısınız merak ediyorum. Sıradan cezaevleirnde yatmak marifet degil. Ama yalan dediginiz şey TC gerçegi. Açılan davalara 78 Vakfının girişimlerine bir göz atın. Gene de soruma cevap deil bunlar. Siz hayal ya da degil, yukarıda yazılanlara karşı tepkiniz ne.

saygılarımla

AKHENATON
25-07-2008, 23:34
Akhenaton, Diyarbakır gerçegini yaşayacak ya da bilecek yaşta mısınız merak ediyorum. Sıradan cezaevleirnde yatmak marifet degil. Ama yalan dediginiz şey TC gerçegi. Açılan davalara 78 Vakfının girişimlerine bir göz atın. Gene de soruma cevap deil bunlar. Siz hayal ya da degil, yukarıda yazılanlara karşı tepkiniz ne.

saygılarımla


Öncelikle TC ' de tüm ceza evleri standart kanunlarla yönetilir benimde farklı iki ceza evi deneyimim vardır, ve bunlardan biri PKK nın kaldığı bayrambaşa B4' ün üstüdür.

İsyanlara karışmış insanların anlatımlarını bizzat kendi ağızlarından dinlemişimdir. Öncelikle kimse her hangi bir isyan yokken , sen kürtsün sen busun şusun diye içeride bir ayrım olmaz, ama sen tutup ayaklanma çıkarırsan devlet cebir kuvvetini kullanacaktır, bu cevir kuvveti uygulamayı belirli hikayelerle anlatmat sadece kürtçü sitelerde klasik moda yazılardan biri , sizin konuya tarafsız ve objektif yaklaşmanızı isterdim, ama sizde üzerinizdeki gömleği çıkarmadan yazıyorsunuz.

Ve ben bunları size yazarken , Dünya üzerinde sadece Türkiyede olan bir suçtan içeri girmiş bir insan olarak, yani isyan etmesi gereken ben olarak yazıyorum.Ülke içinde teröristlik yapıp anayasal hükümlere karşı işlenen suçlarda insanlar böyle doğmalar uyduruyorsa bunun için yorum belirtmeyim , biraz sert olacak çünkü

Yukarıdaki yazınızın en tipik çürütmesi evsiz yurtsuz insanların kasten suç işleyerek cezaevine girmeleridir.Szin anlattığınız bir durum söz konusu olsa kimse bu işe kalkışmaz.

dilaver
25-07-2008, 23:40
Akhenaton,

Bu soruma cevap olmadı. Siz Diyarbakır Cezaevi gerçegi ile yüzleşebilecek bir yaşta mısınız. Sizin 84 dediginiz senesinde o zaman yayınlanan gündem dergisinde Diyarbakırın gerçegi yazıldı. Bulabilirseniz okuyun. O zamanlar Pkk da yoktu. Gene şayet dilerseniz yukarıda anlatılanları yapan bir ordu nasıl bir ordudur. Farzedin ki gerçek. Ya da diyin ki sanal ve sanal cevap verin.

Siz bu tarz eylemleri onaylıyor musunuz. Kavradıgım kadarıyla onaylıyorsunuz. Yoksa yazdıklarımı okuyan normal bir insanın tepkisi isyan olurdu. Ama siz asla tel in etmiyorsunuz ve kıvırıyorsunuz. Onaylar mısınız yukarıdaki tarzdaki olayları.

saygılarımla

AKHENATON
25-07-2008, 23:48
Akhenaton,

Bu soruma cevap olmadı. Siz Diyarbakır Cezaevi gerçegi ile yüzleşebilecek bir yaşta mısınız. Sizin 84 dediginiz senesinde o zaman yayınlanan gündem dergisinde Diyarbakırın gerçegi yazıldı. Bulabilirseniz okuyun. O zamanlar Pkk da yoktu. Gene şayet dilerseniz yukarıda anlatılanları yapan bir ordu nasıl bir ordudur. Farzedin ki gerçek. Ya da diyin ki sanal ve sanal cevap verin.

Siz bu tarz eylemleri onaylıyor musunuz. Kavradıgım kadarıyla onaylıyorsunuz. Yoksa yazdıklarımı okuyan normal bir insanın tepkisi isyan olurdu. Ama siz asla tel in etmiyorsunuz ve kıvırıyorsunuz. Onaylar mısınız yukarıdaki tarzdaki olayları.

saygılarımla

Bakınız sayın dilaver ;

Cezaevlerinde isyan çıkarmadan kimse kimseye baskı yapmaz, ister diyarbakır olsun isterse edirne , bunu söyleyen yalan söyler, şuan bile o bölgelerde gardiyanlar tanırım.

Sizin ısrarla kavrayamadığınız , kavramak istemediğiniz konu , her isyanın bir şekilde bastırıldığı olup hep isyan çıkarıp içeride kafa tutatcaksınız hemde gül atılmasını bekleyeceksiniz , Litfen bu kadar çocuk olmayalım, adı üstünde orası cezaevi , özgürlüklerin son verildiği belirli kanunların işlendiği yerdir. Ceza evinde gardiyanı günde iki kere görürsünüz , sorun olmadıkçada askeri görme şansınız yoktur, yani yazıyı yazan içerilerden birinden önce bilgi alsın sonra yazsın, çünkü içeriyi bilen biri olarak oldukça komik oluyor.

dilaver
25-07-2008, 23:58
özgürlüklerin son verildiği belirli kanunların işlendiği yerdir.

Yukarıda verdigim örnekler bu kanunların uygulanması mıdır. Siz yukarıda yapılanları onaylıyor musunuz. Siyasi suçlu ile adi mahkum ayrımını bilir misi niz.

Boşverin her şeyi yukarıda yapılanları onaylıyor musunuz. Bir devlet bir insan bunu yapabilir mi. Buna cevap verin.

saygılarımla

dilaver
26-07-2008, 00:29
Sayın Akhaneton

Anladıgım kadarı ile sizde de İslamcılarda oldugu kadar yalnızca tebligat var, sorulara cevap yok. Başka bir başlıkta da elitistleri nasıl seçeceginiz sorusunu sormuştum ve o andan itibaren kaybolmuştunuz. Bu her halde Türk ırkçılıgının genel bir özelligi.

Neyse dogru ya da yanlış, sorumu tekrar edeyim. Yukarıda yapılanları onaylıyor musunuz. Bu İnsnalar Türk devletini yıkmak için bile olsa böyle bir davranışa reva görülebilir mi. Sizce Türk devletini yıkmakla yargılanan insanlara bok yedirilmeli mi.

Marifet uzay sendromları yaratıp spekülasyonlar üzerinde çirtik çalmak degil akhenaton. Marifet bu sorulara cevap vermekte.

saygılarımla

kandahar
26-07-2008, 00:33
Bana da anlatılanlar aşırı abartılı geliyor. Tıpkı Aziz Nesin gibi "Kürtler'in hayal gücü benden genişmiş" diyorum. 12 Eylül'de Ülkücüler de içeri alınmıştı. İşkence-dayak olaylarını hepsi doğrular fakat böyle fantastik işkenceleri sadece Kürtler-Komünistler anlatıyor. Tabii siz şimdi "Ülkücüler'e farklı muamele yapmışlar demek" dersiniz.:D

Öte yandan Akhenaton'un işaret ettiği nokta da önemli. Dünyanın her yerinde cezaevi isyanları sırasında birçok tutuklu ölür. Mesela Brezilya'da bundan birkaç yıl önce tek bir isyanda yaklaşık 300 kişi ölmüştü. Bir diğer başlıkta Sargon amcanın edebi bir üslupla anlattığı Ulucanlar gibi bir isyanda ise sadece 11 kişi ölmüş. Şimdi kalkıp "insan hayatını rakamlarla kıyaslıyorsun, ha bir ha üç yüz ne farkeder" türünden duygusal hücumlar yapmasın. Ben sadece bilimsel verilerden hareket ediyorum. Demek ki cezaevinde isyan çıkınca birilerinin ölmesi olayın doğal neticesiymiş; objektif aklın varacağı sonuç bu.

Bir de tartışılmışken cezaevlerinin örgütlerin oteline dönüşmesini tasvip ediyor musunuz onu da öğrenelim. Çünkü cezaevleri dünyanın her yerinde, adı üstünde ceza verilmesi içindir; 60 kişilik koğuşlarda komün hayatı yaşanması, keyfince takılıp eğlenmek için inşa edilmiyor bu yerler. Sürekli olarak devlete suç bulurken mensuplarının hayatlarını hiçe sayıp sadece örgütsel politikalar uğruna ölümlerine sebep olan örgütleri de eleştirmenizi beklerdim ayrıca bu kadar yazı arasında.

dilaver
26-07-2008, 00:37
Kandahar

Fantastik ya da degil, yahu siz nasıl insanlarsınız. Daha dogrusu insan olmayı biliyor musunuz. Burada anlattıklarrım dogru ise önce onları kına. Şerh koy, dogru olması halinde kınıyorum de, sonra mahkeme kayıtlarına gelelim.

Yahu siz gerçekten insanlıgın ne oldugu hakkında, insan hakları evrensel beyannamesi hakkında en ufak bir bilgiye sahip misiniz.

Kandahar, burada yazılanlar gerçek ise bunu yapanları lanetliyor musun onu söyle.

saygılarımnla

sargon
26-07-2008, 01:42
Akhenaton, söylediklerinden anladığım şu. 1980'li yıllarda askeri cezaevlerinde kalmamışsın. Bu yıllarda diğer askeri cezaevlerinde de inanılmaz uygulamalar vardır. Bu cezaevlerine asker dediğin gibi sadece arama yada operasyon için girmez, bütün gardiyanlar askerdir. 90'lardaki sivil cezaevlerinde ise koşullar uzun mücadeleler sonrasında, bir miktar kamuoyu desteği ile değişti. Daha rahat koşullar sağlandı mahkumlara. Halbuki 12 Eylül döneminde askeri cezaevleri bir cehennemdi. Bu dönemin sayısız tanığı vardır ve ortada bir inanma-inanmama sorunu da kalmamıştır. Bu cehennemlerin en berbatı da Diyarbakır askeri cezaevi idi. Sen inançlarının gözlüğünden bakarak hiçbirşeyi görmeyebilirsin. Ama tarih bunların hepsini gördü ve senin gibi "asmayalım da besleyelim mi" kafalı faşistleri yargıladı. Bu yargılama elbette bir gün resmi prosedüre de aktarılacak ve bütün bu katliamların, işkencelerin hesabını yapanlar verecekler.

Kandahar'ın söylediklerine gelirsek, dışardan bakıp da Brezilya'da 300 kişi ölmüştü, Ulucanlar'da 10 kişi ölmüş gibi değerlendirmeler yapmak büyük bir hatadır. Brezilya'daki isyan tamamen farklı bir şeydi. Orda çok büyük cezaevlerinde oldukça güçlü mafya örgütlenmeleri vardı. Cezaevinin kontrolü tamamen mafyanın eline geçmişti. Ulucanlar'da ise, eğer sadece direnişe katılan erkekleri sayarsak 60-70 kişiye karşı yapılan bir operasyon vardı. Bunlardan 10'u operasyondan ölü çıktı. Ayrıca Ulucanlar aşırı sert bir operasyon zaten önceden planlanmıştı. Daha önce başka cezaevlerinde de operasyonlar yapılmış ve bunlarda en fazla 2-3 kişi öldürülmüştü. Ulucanlar'da bizzat ölümler istendi ki ibret olsun. (Yani Akhenaton gibi düşünenler operasyonu yönetiyordu. Tabii buna düşünce denirse) Yani operasyonu yapanlar operasyonun şiddetini istedikleri gibi ayarlayabilirler. Örneğin 19 Aralık operasyonlarında Bayrampaşa operasyonu sadece birkaç saatte bitti ve çoğu kadın olmak üzere 12 mahkum öldürüldü. Kadınların koğuşuna kimyasal bomba atıldı ve birçok kadın bu yüzden öldü. Halbuki çok daha büyük bir direnişin olduğu Ümraniye'de, çünkü mahkum sayısı çok daha fazla idi, operasyon 4 gün sürdü ve 4 kişi öldü. Yani Ümraniye'ye normal, Bayrampaşa'ya ultra bir operasyon yapıldı. Bunun amacı da lider statüsündeki insanların çoğunun Bayrampaşa'da olması idi.

Cezaevlerinin otele dönüşmesi kısmı ile ilgili konu da tamamen medyanın kontrgerilla-Ergenekon kaynaklarından beslenmesinin bir örneğidir. Eğer bir gün cezaevinde girerseniz oteli görürsünüz. Umarım bu forumda aklınız başınıza gelir de böyle şeyleri yaşamazsınız. Cezaevlerinde koşullar 90'lı yılların ortalarına doğru düzeldi. Daha doğrusu zaten olması gereken biçime geldi denebilir. Elbette burda başka bir sorun ortaya çıkıyordu. Çünkü bazı örgütler de gerçekten Kandahar'ın dediği gibi kendi otoritelerini uygulamaya çalışıyorlardı. Bunun için cezaevi idaresinin dışında ikinci bir otorite mekanizması oluşmuş oluyordu. Toplam 4 cezaevinde kaldım. F tipini saymazsak, ki burda zaten izolasyon gerçekleşmişti, diğer 3 cezaevinden 2'sinde örgütlerin bu tür uygulamalarına şahit oldum. Bu konularda özellikle DHKP/C çok sert uygulamalar içindeydi. Bunu güvenlik gerekçesiyle yapıyorlardı ama bence kabul edilemez şeylerdi. İnsanlar zaten ceza çekiyorlar, ikinci bir cezayı uygulamaya kimsenin hakkı olamaz. Bu tür durumlardan dolayı bağımsız koğuşlar oluşturuldu cezaevlerinde. Örgüt uygulamalarını kabul etmeyenler bu koğuşlara geçiyorlardı. Gerçekten çirkin olayların dışında asıl olarak uygulama sosyal bir dışlama idi. Aslında bence bu fiili yaptırımlardan daha da kötü birşeydir. Böylece Kandahar'ın çok istediği örgütlerin kendi yaptırımlarına ilişkin konuya da bir miktar girmiş oldum. İsterse başka ayrıntılar da verebilirim. Yani göüldüğü gibi bunları söylemekten kimse kaçıyor değil. Açıkçası eğer burası devrimci bir platform olmuş olsaydı, örgüt yaptırımlarına karşı on kat sert değerlendirmeler yapardım. Ancak amacın devletin çirkinliğine toz kondurmayıp, teröristler edebiyatı yapmak olduğunu düşündüğüm için daha fazla yazmayı gereksiz buluyorum. Burda asıl olan şey devletin cezaevlerinde yaptığı baskılar, işkenceler ve katliamlardır. Örgütlerin bir dönem için uyguladıkları baskılar ve bence insanlık dışı olan uygulamalar talidir, esası teşkil etmez. Bunlardan yara almış olan insanlar da elbette insan hakları ihlal edilmişlerdir, ama insan haklarının baş düşmanını yani devleti unutturmak için bunu gündeme sokmaya çalışmak en hafif kelimeyle bir gaflettir.

kandahar
26-07-2008, 02:11
Kandahar, burada yazılanlar gerçek ise bunu yapanları lanetliyor musun onu söyle.


Her türlü haksızlığıa karşıyım. Buna insan öldürenlerin cezaevlerinde yaşatılması da dahildir.

kandahar
26-07-2008, 02:14
Sargon amcanın son iletisinden de şunu anlıyorum; evet bu kadar insanın ölmesi doğru değil fakat cezaevlerinde örgütsel yapılanmalar ve politikalar olmayasaydı bu operasyonların olması için de bir sebep olmayacaktı.

Squall
26-07-2008, 02:37
Buna insan öldürenlerin cezaevlerinde yaşatılması da dahildir.

İdama karşı değilim diyosun yani..=)

kandahar
26-07-2008, 02:43
İdama karşı değilim diyosun yani..=)

Tabii ki değilim. İdam tutarlı, insani ve mantıklı bir cezadır.

AKHENATON
26-07-2008, 02:54
özgürlüklerin son verildiği belirli kanunların işlendiği yerdir.

Yukarıda verdigim örnekler bu kanunların uygulanması mıdır. Siz yukarıda yapılanları onaylıyor musunuz. Siyasi suçlu ile adi mahkum ayrımını bilir misi niz.

Boşverin her şeyi yukarıda yapılanları onaylıyor musunuz. Bir devlet bir insan bunu yapabilir mi. Buna cevap verin.

saygılarımla


yahu sayın dilaver , girmediğiniz ortam hakkında biraz bilgi sahibi olup yazarsanız bence bu sizin açınızdan faydalı olur, cezaevi kapısından geçen herkes aynı şartlarasahiptir, adi suç veya siyasi suç cezaevi kapısından gecene kadardır ve sadece yatış süresini belirler.Size PKK lılarla beraber kaldım diyorum daha ne diyeyim.Bayrampaşa B4 alt katta kalırlar , gidin teyit isteyin.

AKHENATON
26-07-2008, 03:00
Sayın Akhaneton

Anladıgım kadarı ile sizde de İslamcılarda oldugu kadar yalnızca tebligat var, sorulara cevap yok. Başka bir başlıkta da elitistleri nasıl seçeceginiz sorusunu sormuştum ve o andan itibaren kaybolmuştunuz. Bu her halde Türk ırkçılıgının genel bir özelligi.

Neyse dogru ya da yanlış, sorumu tekrar edeyim. Yukarıda yapılanları onaylıyor musunuz. Bu İnsnalar Türk devletini yıkmak için bile olsa böyle bir davranışa reva görülebilir mi. Sizce Türk devletini yıkmakla yargılanan insanlara bok yedirilmeli mi.

Marifet uzay sendromları yaratıp spekülasyonlar üzerinde çirtik çalmak degil akhenaton. Marifet bu sorulara cevap vermekte.

saygılarımla


Öncelikle açmış olduğunuz bu başlıkta hiç bir siyasi kimliğimle yazmıyorum, onu yapan sizsiniz , amacınız gerçeği bulmaktan öte demagoji yapmak,

gelelim bu cezaevleri masallarının altına , BOP projesi çift ayaklıdır bunlardan biri TC nin kğçültülmesi diğeri ise bu plan çerçevesinde Türklerin Kürtlere şiddet uyguladığı yaygarası yapılarak , Türk devletine Güney Afrika modeli benimsetmektir.

Tüm yazılan bu cezaevi masallarının altındaki düşünce budur = güney afrika modeli.

Fakat buna ne emperyalizmin maşası kürtlerin nede başkasının gücü yeter , artık herkesin ayaklarının yere basması gerekir.Temelsiz ve mesnetsiz teori ortaya atarak teze anti tez ile bir noktada sentezin olamayacağı konulardır bunlar.

AKHENATON
26-07-2008, 03:09
Akhenaton, söylediklerinden anladığım şu. 1980'li yıllarda askeri cezaevlerinde kalmamışsın. Bu yıllarda diğer askeri cezaevlerinde de inanılmaz uygulamalar vardır. Bu cezaevlerine asker dediğin gibi sadece arama yada operasyon için girmez, bütün gardiyanlar askerdir. 90'lardaki sivil cezaevlerinde ise koşullar uzun mücadeleler sonrasında, bir miktar kamuoyu desteği ile değişti. Daha rahat koşullar sağlandı mahkumlara. Halbuki 12 Eylül döneminde askeri cezaevleri bir cehennemdi. Bu dönemin sayısız tanığı vardır ve ortada bir inanma-inanmama sorunu da kalmamıştır. Bu cehennemlerin en berbatı da Diyarbakır askeri cezaevi idi. Sen inançlarının gözlüğünden bakarak hiçbirşeyi görmeyebilirsin. Ama tarih bunların hepsini gördü ve senin gibi "asmayalım da besleyelim mi" kafalı faşistleri yargıladı. Bu yargılama elbette bir gün resmi prosedüre de aktarılacak ve bütün bu katliamların, işkencelerin hesabını yapanlar verecekler.

Kandahar'ın söylediklerine gelirsek, dışardan bakıp da Brezilya'da 300 kişi ölmüştü, Ulucanlar'da 10 kişi ölmüş gibi değerlendirmeler yapmak büyük bir hatadır. Brezilya'daki isyan tamamen farklı bir şeydi. Orda çok büyük cezaevlerinde oldukça güçlü mafya örgütlenmeleri vardı. Cezaevinin kontrolü tamamen mafyanın eline geçmişti. Ulucanlar'da ise, eğer sadece direnişe katılan erkekleri sayarsak 60-70 kişiye karşı yapılan bir operasyon vardı. Bunlardan 10'u operasyondan ölü çıktı. Ayrıca Ulucanlar aşırı sert bir operasyon zaten önceden planlanmıştı. Daha önce başka cezaevlerinde de operasyonlar yapılmış ve bunlarda en fazla 2-3 kişi öldürülmüştü. Ulucanlar'da bizzat ölümler istendi ki ibret olsun. (Yani Akhenaton gibi düşünenler operasyonu yönetiyordu. Tabii buna düşünce denirse) Yani operasyonu yapanlar operasyonun şiddetini istedikleri gibi ayarlayabilirler. Örneğin 19 Aralık operasyonlarında Bayrampaşa operasyonu sadece birkaç saatte bitti ve çoğu kadın olmak üzere 12 mahkum öldürüldü. Kadınların koğuşuna kimyasal bomba atıldı ve birçok kadın bu yüzden öldü. Halbuki çok daha büyük bir direnişin olduğu Ümraniye'de, çünkü mahkum sayısı çok daha fazla idi, operasyon 4 gün sürdü ve 4 kişi öldü. Yani Ümraniye'ye normal, Bayrampaşa'ya ultra bir operasyon yapıldı. Bunun amacı da lider statüsündeki insanların çoğunun Bayrampaşa'da olması idi.

Cezaevlerinin otele dönüşmesi kısmı ile ilgili konu da tamamen medyanın kontrgerilla-Ergenekon kaynaklarından beslenmesinin bir örneğidir. Eğer bir gün cezaevinde girerseniz oteli görürsünüz. Umarım bu forumda aklınız başınıza gelir de böyle şeyleri yaşamazsınız. Cezaevlerinde koşullar 90'lı yılların ortalarına doğru düzeldi. Daha doğrusu zaten olması gereken biçime geldi denebilir. Elbette burda başka bir sorun ortaya çıkıyordu. Çünkü bazı örgütler de gerçekten Kandahar'ın dediği gibi kendi otoritelerini uygulamaya çalışıyorlardı. Bunun için cezaevi idaresinin dışında ikinci bir otorite mekanizması oluşmuş oluyordu. Toplam 4 cezaevinde kaldım. F tipini saymazsak, ki burda zaten izolasyon gerçekleşmişti, diğer 3 cezaevinden 2'sinde örgütlerin bu tür uygulamalarına şahit oldum. Bu konularda özellikle DHKP/C çok sert uygulamalar içindeydi. Bunu güvenlik gerekçesiyle yapıyorlardı ama bence kabul edilemez şeylerdi. İnsanlar zaten ceza çekiyorlar, ikinci bir cezayı uygulamaya kimsenin hakkı olamaz. Bu tür durumlardan dolayı bağımsız koğuşlar oluşturuldu cezaevlerinde. Örgüt uygulamalarını kabul etmeyenler bu koğuşlara geçiyorlardı. Gerçekten çirkin olayların dışında asıl olarak uygulama sosyal bir dışlama idi. Aslında bence bu fiili yaptırımlardan daha da kötü birşeydir. Böylece Kandahar'ın çok istediği örgütlerin kendi yaptırımlarına ilişkin konuya da bir miktar girmiş oldum. İsterse başka ayrıntılar da verebilirim. Yani göüldüğü gibi bunları söylemekten kimse kaçıyor değil. Açıkçası eğer burası devrimci bir platform olmuş olsaydı, örgüt yaptırımlarına karşı on kat sert değerlendirmeler yapardım. Ancak amacın devletin çirkinliğine toz kondurmayıp, teröristler edebiyatı yapmak olduğunu düşündüğüm için daha fazla yazmayı gereksiz buluyorum. Burda asıl olan şey devletin cezaevlerinde yaptığı baskılar, işkenceler ve katliamlardır. Örgütlerin bir dönem için uyguladıkları baskılar ve bence insanlık dışı olan uygulamalar talidir, esası teşkil etmez. Bunlardan yara almış olan insanlar da elbette insan hakları ihlal edilmişlerdir, ama insan haklarının baş düşmanını yani devleti unutturmak için bunu gündeme sokmaya çalışmak en hafif kelimeyle bir gaflettir.

yahu sargon, işine geldiğinde hümanistsin işine gelmediğinde katliamı meşru kılıyorsun , buda benim kürtler hakkındaki düşüncelerimin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor.

öncelikle ceza evine bu devlet yoldan geçeni değil , kanunlar karşısında suç işleyen kişileri koyar.senin bunu görmezden gelip içerideki suç işleyen arkadaşlara arka çıkman hümanizmi sadece maske olarak kullandığının kanıtı ve delilidir.

Yazının en başında sadece gözlemlerimi ve siyasilerle kaldığımı vurgulamama rağmen olayı sol sağ mücadelesine çekmek oldukça yanlış zaten soluda böyle mahvedip dincileride böyle başa getirmedinizmi.Bu ül sol sağ değil , Türkiyeye dayatılmak istenen düşüncelerin emperyalist etnisite ayağıdır.

Siz demekki bir otorite falan olsanız , ceza verdiğiniz insanların ayaklanmasında onlara çiçek atacaksınız, yada herkes istediği suçu işlesin ne gerek var cezaevine diyeceksiniz, yazınızdan çıkan sonuç bu. Öncelikle cezaevlerinin tatilköyü olmadığını kavrarsanız eğer bir takım sorularınıza cevap bulursunuz ,

o yılllar için moda söylem bu tür yazılardır , peki ya bugün, bugünde F tipi konusu , işin ilginci f nin ne olduğunu insanlar bilse girip yatacaklar..:D:D

AKHENATON
26-07-2008, 03:11
Tabii ki değilim. İdam tutarlı, insani ve mantıklı bir cezadır.


Bugün 3 askeri öldürmüşler , bırakın idamı yakalandığı yerde parçalara ayrılmalı.İdam insana verilen cezadır.

dilaver
26-07-2008, 17:12
bırakın idamı yakalandığı yerde parçalara ayrılmalı.İdam insana verilen cezadır. Akhenaton

Allah'a ve Resûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azab vardır. (MAİDE SURESİ (http://www.kuranfihristi.net/suregoster.php?sureno=5) / 33)

Sizin söylediginiz ile Maide 33 ün farkını bana açıklayabilir misiniz. Siz İslamiyete neden karşı çıkıyorsunuz anlamış degilim. Aranızda ne fark var. Kuranı bence baş ucu kitabı yapmanız gerekiyor.

saygılarımla

metalheart
26-07-2008, 17:45
yazmadan önce
insanlık dışı herşeye karşı olduğumu belirteyim.
ne devlet,ne çete, ne şahıs eliyle.
ne cezaevinde ne de dışarıda....

yazıda benim dikkatimi çeken noktalar...
* daha ortada pkk yok deniyor.fakat anlatanlardan biri 1980 de pkk dan dolayı tutuklandım diyor...
*sonra bunları yorumlamadan pkk'yı anlayamayız deniyor...

tekrar belirteyim...
suçu olan insan adilce yargılanır,cezasını çekmek üzere hapse konulur...

ayrıca burada tekrar ceza hukukunu da gözden geçirmemiz gerekiyor...
amaç toplumdan soyutlanan bu insanların tekrar topluma kazandırılmaları mıdır ???
yoksa toplumdan izole edip, eğer tekrar dışarı çıkma şansı varsa çıktığında eskisi gibi ne yaparsa yapsın mantığı mıdır...??

konumuza dönersek...
bu yazıların tamamının gerçek olduğunu varsayarsak , pkk' nın haklı olduğu sonucuna mı ulaşmalıyız ??

yoksa ben mi farklı anladım ????

dilaver
26-07-2008, 17:55
Metal

Orada pkk yok dan kastım, şimdiki gibi bir pkk olmadıgıdır. Elbette pkk vardır, çünkü 78 de kurulmuştur. Ancak o zamanki Pkk Türkiye devrimci hareketi içerisinden tecrit olmuş, sevilmeyen faşist muamelesi gören, genellikle tecrit olmuş, Dogu da belli bölgelerde o zamanki KUK hareketinin ve Özgürlük Yocuların tabanlarına mafyavari bir biçimde oynayan bir harekettir.

Diyarbakır Cezaevi sürecinin Pkk nın 84 örgütlenmesine çok büyük katkıları vardır. Özellikle kendilerin Nevruz ateşi ile protesto için yakanların bu cezaevi direnişleriin ivmelenmesinde de çok büyük rolü vardır. Pkk nın güç kazanmasının en büyük sebeplerinden biri de Diyarbakır da oluşan bu nefrettir.

İçeride yaşananların dışarıya yansımalarını ve bu anlayışa paralel olarak dışarıda yapılanları da degerlendirirsen ne demek istedigimi anlayabilirsin.

Yazılarımdan ve yazdıklarımdan bana ait olmayan sonuçları çıkartmaktan vaz geçin. Benim anlatmak istedigim o vahşet sürecinin unutulmaması ve her ne adına olursa olsun böyle insanlık dışı olayların bu topraklarda asla bir daha vuku bulmamasıdır.

Nefret eken öfke biçer. İnsanların neler yaşadıklarını bilirsen bu savaşın neden bitmedigini ve Pkk nın neden yok edilemedigini de anlarsın. Yoksa Abd işbirlikçisi demekle bir yere varılamaz.

Bu anlayış hala devam etmektedir, onun için de her gün gençler ölmektedir.

saygılarımla

metalheart
26-07-2008, 18:07
ben sana ait olmayan bir sonuç çıkartma peşinde değilim...
soruyorum
verilecek cevap varsa yazılır tartışırız.
yapılanlar varsa en başta dediğim gibi cezalarını çekmelerini istemek insanlık görevimizdir.

nefretin sonucu pkk güç kazandı, büyüdü....
gene kilit noktası aynı yer değil mi?
sen yazmışsın nefret eken öfke biçer diye....

her önüne gelen nefret etmeye başlarsa, öfke kusmaya başlarsa sonumuz ne olur ????

yanlışa yanlışla cevap verilmeye kalkılırsa ne olacak ????

Nefret eken öfke biçer. İnsanların neler yaşadıklarını bilirsen bu savaşın neden bitmedigini ve Pkk nın neden yok edilemedigini de anlarsın. Yoksa Abd işbirlikçisi demekle bir yere varılamaz.

Bu anlayış hala devam etmektedir, onun için de her gün gençler ölmektedir.

senin bu yazından ne anlamalıyız ...
ben sonuca varmıyorum ....
sen söyle ....

dilaver
26-07-2008, 18:20
pkk diger şeylerin yanısıra nefretin bir ürünü oldu. Şimdi ise aynı nefret farklı boyutta toplum içerisinde sürdürülüyor ve toplum uzlaşmaz kamplara bölünmeye çalışılıyor. Devletin görevi uzlaştırmak olmalı, devlet bu amaçla kuruldu aslında. Sınıfları uzlaştırmak için ama sonra egemenin elinde baskı aygıtı oldu.

Şİmdi demokratik diye adlandırılan devlet mekanizmalarında böyle bir zorlama var. Yıllar sonra da olsa devlet üzerinde emekçilerin bir baskısı söz konusu, bizde ise tam ters.

Her meseleyi de Pkk ya baglamak gerekmiyor. O yıllarda en fecisi Diyarbakırda olmak üzere çok ciddi insan hakları ihlalleri, nazileri aratacak uygulamal vardır. Bunlar olmuştur, ama amaç bundan sonra her ne için olursa olsun asla yaşanmamasıdır. Toplum olarak o bilince sahip olunup takip edilmesidir. Ancak bu başlıga yazanların bazılarının yazdıklarını gördügümde bu kadar genç beyinlerin bu kadar nefretle dolu olmasını da anlamakta zorlanıyorum. Ve de utanıyorum.

12 Eylül görevini çok iyi yapmış anlaşılan.

saygılarımla

kandahar
26-07-2008, 18:58
Ben PKK'nın neden ve sonuçları üzerine tartışmadan, hala bu Diyarbakır Cezaevi olayının abartıldığını düşünüyorum. İşkenceler bütün cezaevlerinde vardı ama Diyarbakır'da olanları öyle bir anlatıyorlar ki bir mahkumlar üzerinde acayip deneyler yapan Nazi Dr. Nimdok eksik hikayelerde. Bir diğer dikkatimi çeken nokta da bu tarz iddiaları sıradan mahkumlardan değil de hep PKK'lılardan ya da Kürtçüler'den duymamız. Sonuçta milletle kanlı bıçaklı olmuş, insanlara kurşun atmış insanların ifadelerini ne derece objektif ve güvenilir bulabiliriz?

dilaver
26-07-2008, 19:16
http://www.haberpanorama.com/news_detail.php?id=1818

saygılarımla

oncugenc
26-07-2008, 19:47
küba.. venezuella... türkiye... neden ? neden en kötü hapishaneler burada? tabii ki the times'a göre... ???

kandahar
26-07-2008, 19:53
Dilaver amca biz işkenceyi onaylamıyoruz, olduğunu da biliyoruz. Fakat verdiğin bağlantı da dövme, sürükleme falan diyor, hayır madem hak arayacaksınız "bok yedim" diyerek hak mı aranır? Dövüldük, tırnağımız söküldü, falakaya yatırıldık desinler, böyle abartmaya ne gerek var. Velev ki doğru olsun, gene de kimse inanmaz buna.

dilaver
26-07-2008, 20:24
1989'da cizre'nin yeşilyurt köyünde tsk tarafından köy halkına dışkı yedirilerek işkence yapılmasına dair görülmüş dava.

memurin muhakemat kanunu (http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=memurin+muhakemat+kanunu) nedeniyle türkiye'de dava konusu olmadığı için köylüler konuyu aihm'ye taşıdı. mahkeme 1994'te türkiye'yi 'kötü muamele', 'işkence' ve 'dışkı yedirme' yüzünden mahkûm etti. her bir mağdura da 300 bin fransız frangı ödenmesine karar verdi. aihm kararının, türkiye'nin mevzuatının da demokratik olmadığını ortaya çıkarması üzerine, türkiye yasada düzenleme yaptı. bu dava güneydoğu'da benzer işkence davalarının da açılmasına yol açtı.

Bak bu dava Diyarbakırdan çok daha sonra. Adam bok yemese gidip bok yedim der mi. İlginç insanlarsınız vesselam.

Diyarbakır cezaevinde olanlarla ilgili hala takipçiler var. 78 liler girişimi bu işin peşini bırakmıyor. 78 liler girişimi ise bir kürt örgütü degildir.

http://arsiv.sol.org.tr/index.php?yazino=10957

saygılarımla

Bora4p
03-08-2008, 05:21
Ilk üc yaziyi okudum sonra bosver dedim, tipik kürt sizlanisi, neymis Türkiye'nin Auschwitzi. Yanlis anlama bu yaptiklarini inanmiyor ve dogru buluyor degilim. Korumasiz insanlara yapilan kötü bir sey. Ama sanki polis ve gardiyanlar Türk Mahkumlari el üstünde tutuyormusda sadece kürtlere iskence yapiyormus gibi bir anlatim var. Kürtlerinde sorunu burada. Bu ülkede bir sürü yanlis var ama kürtlerin bunlari sadece kendilerine yapiliyor gibi göstermek acizlik.

-InVi-
03-08-2008, 08:22
Degerli Dilaver,
sorun Cezaevleri degil...sorun o cezaevlerini hangi deger yargisi ile yönetildigi.....
Cezaevleri mahkuma "ceza"vermek icin mi vardir ( Türkiyde galiba kabul görülen genel mantik bu ( idi ) ) yoksa orada (adil bir sekilde ) yargilanmis ve özgürlükleri ellerinden alinarak cezalandirilanlarin orada tekrar topluma kazandirma dair bir islevi mi olmali ( genelde bati avrupada oldugu gibi ).
Mahkumlarin bir birine askeri bir disiplin icinde ideolojik ders verdigi Cezaevleride,
Devletin Cezaevlerine tank ve toplar ile saldirmasi da "a la turca" cezaevi tipi olmali....

Dün Hükümet Bakanlarindan Mehmet Ali Sahin bir konusmasinda, Gece Yarisi Express filimine ( senaryo geregi biraz abartili sahnelerin olmasi ile birlikte ) "sahip" cikti....ve Filimin asil genel elestirisini yerinde buldu....ve Cezaevlerin konumu ve islevi hakkinda Devletin yeni politikalar üretmekte oldugunu söyledi.

Diyarbakir cezaevindeki kabul edilemez sartlarinin PKK Terör örgütü yönetimince, magdur Siyaseti malzemesi yapip, ve kendi terörlerinin gerekcesi olarak kabul ettirmek istemeleri ise etik bulmuyorum

Nebenbuhler
03-08-2008, 10:41
arkadasim..rahat durana kimse birsey yapmaz..ben kalkip birilerine silah zoru ile bu cografyada ben senden önceden beri yasiyorum buralarda kendi ülkemi kurmak istiyorum dersen..ki diyorsun o zaman katlanacaksin..kürtleri irkindan dolayi kimse ikinci sinif bir vatandas görmemistir,..su an ister tesadüfen ister hak ederek olsun bu topraklarda türkler varsa bu birseyi degistirmez her hangi bir baskasida olabilirdi simdi türkler var düsman onlar..pkk marxist leninist düsünceyle yola cikti simdi leslerine "sehit" diyorlar..gercek maksatlari elbette gün yüzüne cikacakti..gercek olan onlarin kürt milliyetcileri olmasi..seyh said gibi..seyh said basörtüsünü bahane ederek isyan etti..tüm PKK lilar seyh saidi bir kürt büyügü kabul ederler..marxist leninist birisi basörtüsü yasagina karsi cikan birini idol olarak görüyor..burdan anlasiliyorki ortakliklari var oda kürtdistan kurma hayali..ben kimsenin haksizliga ugramisni istemem ister kürt ister türk ama surda elini vicdanina götürüp türklerin sucunu bana anlatsinlar..desinlerki cumhurbaskani basbakanmi cikti kürtlerden milletvekillerimi var ...amerikada o kadar zenci varken daha yeni bir siyahi baskan adayi cikti..fransa ingilterede durum farkli degil..kimler fasist devlet türkiyemi?yoksa bizi sikayet ettikleri o devletlermi?..bir dava ideolojiyi kullanarak gercek emellerine ulasmak isteyenler..baska türlü kiskirtamiyor o milleti onlara bakin evlerinizi basiniza yakiyorlar is kurmanizi engelliyorlar okullarda egitiminiz engelleniyor dogru dürüst meslek egitimi verilmiyor size kasitli olarak diyemiyorlar..bugün almanyanin yabancilar yasasini alin elinize bir okuyun bakin,bize her firsatta nasil insancil olmamiz gerektigini zirvalayanlarin kendilerinin ne kadar o degerlere saygili oldugunu görün..kimse kimseyi kandirmaya yeltenmesin..milliyetcilik dürtüsüdür PKK yi yönlendiren birde marxist leninist olarak yola cikmislardi..ama artik gercekler ortaya cikti..hocalar türedi propoganda yapan..eeee büyük kitleye seslenmek istiyorsan kendi degerlerine de karsi cikacaksin yerine göre..bunu yapanlardan herseyin beklenecegide asikar ortada..syg..

AKHENATON
03-08-2008, 13:39
Sayın Akhaneton

Anladıgım kadarı ile sizde de İslamcılarda oldugu kadar yalnızca tebligat var, sorulara cevap yok. Başka bir başlıkta da elitistleri nasıl seçeceginiz sorusunu sormuştum ve o andan itibaren kaybolmuştunuz. Bu her halde Türk ırkçılıgının genel bir özelligi.

Neyse dogru ya da yanlış, sorumu tekrar edeyim. Yukarıda yapılanları onaylıyor musunuz. Bu İnsnalar Türk devletini yıkmak için bile olsa böyle bir davranışa reva görülebilir mi. Sizce Türk devletini yıkmakla yargılanan insanlara bok yedirilmeli mi.

Marifet uzay sendromları yaratıp spekülasyonlar üzerinde çirtik çalmak degil akhenaton. Marifet bu sorulara cevap vermekte.

saygılarımla

sayın dilaver siz önce yadıklarımı anlama çabası içine girseniz olay çözülecek ama , yapmayıp size göre tek doğru olan kafanızdaki yanlış düşüncenin teyit edilmesini bekliyorsunuz.

bakınız öncelikle yanlarında yaşadığını Türkleri hala tanıyamamışsınız, Türkler iiçin en kutsal değer Toprağıdır, ve siz Türk devletini yıkmaya çalışan birisine bu yapılanlar revamıdır diyorsunuz , bana kalsa bırakın bunları yapmayı kafalarını bile kopartırım.Nasıl siz sağa sola mayınlar döşeyip suçsuz insanları katleden bir görüşü savunuyorsanız Türklerinde tek kutsalı topraktır.

ha diğer uzaylı konusumu , açıklayamadığınız sapienste uzaya çamur atmayın.

Türk devletini yıkmaya çalışmanın tek cezası idam olmalı, bu kadar açık ve nettir bu konu.

AKHENATON
03-08-2008, 13:42
bırakın idamı yakalandığı yerde parçalara ayrılmalı.İdam insana verilen cezadır. Akhenaton

Allah'a ve Resûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azab vardır. (MAİDE SURESİ (http://www.kuranfihristi.net/suregoster.php?sureno=5) / 33)

Sizin söylediginiz ile Maide 33 ün farkını bana açıklayabilir misiniz. Siz İslamiyete neden karşı çıkıyorsunuz anlamış degilim. Aranızda ne fark var. Kuranı bence baş ucu kitabı yapmanız gerekiyor.

saygılarımla

sayın dilaver müsait olduğunuzda biraz Türk tarihi okumanızı tavsiye ediyorum, çünkü Türk sosyolojisi hakkında zerre bilginiz yok, sadece pkk yayın organlarının düşüncelerinden başka.vermiş olduğunuz o ayetleri bu topraklara servis edenler kürtlerdir.

diğer bir kürtçü takiyeniz , yazının başında yazdığım 3 tane gencecik insanın öldürülmesini atlayıp , cümleden cımbızlama yapmanız.bu düsüncelerinizdeki samimiyetin bir göstergesidir.

AKHENATON
03-08-2008, 13:50
Her meseleyi de Pkk ya baglamak gerekmiyor. O yıllarda en fecisi Diyarbakırda olmak üzere çok ciddi insan hakları ihlalleri, nazileri aratacak uygulamal vardır. Bunlar olmuştur, ama amaç bundan sonra her ne için olursa olsun asla yaşanmamasıdır. Toplum olarak o bilince sahip olunup takip edilmesidir. Ancak bu başlıga yazanların bazılarının yazdıklarını gördügümde bu kadar genç beyinlerin bu kadar nefretle dolu olmasını da anlamakta zorlanıyorum. Ve de utanıyorum.





sayın dilaver biz her meseleyi pkk ya bağlamıyoruz, pkk zincirde sadece bir halka , biz daha çok sevr isteyen kürtlere ve onların devemı olan pkk ya bağlıyoruz, Biz toplum olarak bilinçli ve bize düşmen olanı tanıyan insanlarız, bu iş sizin sandığınız gibi hümanist takiyeleri ile kürdistan hayalleri ile yanıp tutuşan bir halkı gayet iyi biliyoruz, sizin bilmediğiniz ise herkesin herşeyi bildiği.

LifeOwneR
03-08-2008, 13:53
Sebep ne olursa olsun İnsanlık onuru diye bir şey var. Yapılan Bu rezilliği TÜm insani duygularımla kınıyorum.. Bunları Yapan, yapılmasına müsade edenlerin insan olmasından dolayı insanlığımdan utanıyorum !
saygılarımla

AKHENATON
03-08-2008, 13:56
Sebep ne olursa olsun İnsanlık onuru diye bir şey var. Yapılan Bu rezilliği TÜm insani duygularımla kınıyorum.. Bunları Yapan, yapılmasına müsade edenlerin insan olmasından dolayı insanlığımdan utanıyorum !
saygılarımla

onurlu insan sağa sola mayınlar ve patlayıcılar döşeyip 17 kişiyi öldürmez, okul önlerine patlayıcı yüklü araçlar bırakmaz,

siz önce neye kınama getireceğinizi bir tespit edin, o patlamalarda ölenlerden biri sizin ailenizden olsa idi ne yapardınız acaba.

Onursuz insanlara onlar gibi davranmalısınız ki onurlu insanlar seçilebilsin.

Onursal Bedirhan
03-08-2008, 15:23
Osmanlı döneminde kürtler ve osmanlı iyi anlaşıyordu çünkü milliyetçilik yoktu Darü'l-sulh yönetim hakimdi.. ama Atatürk ve sonrası dönemde ülke içinde milliyetçilik hakim olmuştur. Bediüzzaman said nursi bile bu sebepten Atatürk ile ters düştü bkz. (http://www.islamiyet.biz/risale-i-nur-k%FClliyat%FD/72128-meclis-k%FCrs%FCs%FCnde-bir-mola.html) Milliyetçilik güzel bişey insanın kendi ülkesini sevmesi ülkesi için iyi şeyler yapması güzel. ama ülke içindeki diğer etnik kökenlerin varlığını dilini kabullenmemek ırkçılıktır. kısacası ülkemizde milliyetöilik diye adlandırılan olay aslında ırkçılıkla benzer özellikler taşımakta. kısa ör: nihal atsız'ın vasiyetine bakılabilir.
NİHÂL ATSIZ'IN VASİYETİ

Yağmur Oğlum!

Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.

Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır.

Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.

Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarın ki düşmanlarımızdır.

Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içer(de)ki düşmanlarımızdır.

Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.

Tanrı yardımcın olsun!

Nihâl Atsız
4 Mayıs 1941 kısaca şöyle söylenebilir. islamiyet ırkçılığı yasaklamaktadır. bu gibi ırkçı olayların islamiyette yeri yoktur.
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kim itaatten çıkar, cematten ayrılır (ve bu halde ölürse) cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Kim de körü körüne çekilmiş (ummiyye) bir bayrak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gadablanır veya asabiyete çağırır veya asabiyete yardım eder, bu esnada da öldürülürse bu ölüm de cahiliye ölümüdür. Kim ümmetimin üzerine gelip iyi olana da, kötü olana da ayırım yapmadan vurur, mü`min olanlarına hürmet tanımaz, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o benden değildir, ben de ondan değilim." (Ravi: Ebu Hüreyre Hadis No : 1729)Arkadaşın biri bir ayet eklemiş kuran öldürmeyi emrediyor demiş. ama islam adına öldürün demiştir hadiste. hem türkler hem kürtler müslüman ise o zaman ortada şehit olacak ölümü hakadecek bir olay yoktur. İslam ülkesi içinde başka bir dini müslüman olan ırkın varlığını kabullenememe tam tersine ülkede bağilik çıkartmak olur.

bağilik için detay (http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=321)

Bora4p
03-08-2008, 17:56
Atatürk milliyetciligiyle N. Atsiz'in milliyetciligi arasinda fark var. Atsiz Atatürk'ü yetersiz bulmus, hareket düzeyine varacak elestirilerde bulunmustur.
Osmanli zamaninda milliyetcilik sadece Türklerde yoktu. Ötekilerde milliyetcilik olmasa ayaklanip kendi devletlerini kurmazlardi. Osmanlinin topraklari cumhuriyet zamaninda degil. Ümmetci olan Osmanli zamaninda dagilmistir. Bir önceki yazida tipik ümmetci avunmasidir.

dilaver
03-08-2008, 18:12
Osmanli zamaninda milliyetcilik sadece Türklerde yoktu

Bakalım öyle miymiş :

1913 yılında İstanbul’da bulunan Nuri Dersimi okulda yaşadığı bir olayı anlatmaktadır: “İstanbul’da Üniversite gençleri arasında artık bir millet çatışması baş göstermişti. Okulda dershaneye girdiğimizde, dershanenin büyük siyah tahtasına tebeşirle çok büyük yazıyla “Ne Mutlu Türküm Diyene” “Yaşasın Türk” sloganının yazıldığını görüyorduk. Bu durum karşısında biz de teneffüs saatlerinde dershaneye girerek aynı tahtaya; “Yaşasın Kürt ve Kürdistan”, “Ne Mutlu Ben Kürdüm Diyene” yazılarını yazmak zorunda kalıyorduk.”
Dr. Nuri Dêrsimi, Hatıratım,Doz Yayınları, İstanbul 1997, s. 31

Buna benzer bir olayla da Celadet Ali Bedirhan kaşlılaşmıştı. Celadet, Yusuf Akçura ve İsmail Ganspereveski’nin İstanbul’da verdikleri bir konferansa arkadaşlarıyla beraber katılmıştı. Ganspereveski’nin yaptığı uzun konuşma “Herkes Türktür, Türkiye’de Türkten başka milli unsur yoktur” anlayışından ibaretti. Bu olaydan etkilenen sadece Celadet Bey olmayacaktır. Onunla beraber konferansa katılan başka halklardan gençler arasında da etkiye neden olacaktır.Fakat Türklük tezinin anti-tezini oluşturacaktı. Celadet Bey’in Mustafa Kemal’e hitaben yazdığı mektupta söylediği gibi “bu ocaklar[Türk Ocakları] size Türkçü yetiştirdiği kadar bize de Kürtçü yetiştiriyordu” demektedir Bkz: Emir Celadet Ali Bedirhxan, Bir Kürt Aydınından Mustafa Kemal’e Mektup, Doz Yayınları, İstanbul 1992

Bu arada Ne Mutlu Türküm Diyene sloganının da Atatürk'ten önce var oldugunu bulmuş oluyoruz.

saygılarımla

Bora4p
03-08-2008, 18:32
Bakalım öyle miymiş :

1913 yılında ....
1913 YILINDA! O zaman hala Osmanli varmiydi, yoksa enkazimi kalmisti.

AKHENATON
03-08-2008, 19:39
kısaca şöyle söylenebilir. islamiyet ırkçılığı yasaklamaktadır. bu gibi ırkçı olayların islamiyette yeri yoktur.


sünni ideolojide Türk milliyetçiliğinin olması eşyanın tabiatına aykırıdır, adı üstünde sünni arap ırkçılığı demektir.


Arkadaşın biri bir ayet eklemiş kuran öldürmeyi emrediyor demiş. ama islam adına öldürün demiştir hadiste. hem türkler hem kürtler müslüman ise o zaman ortada şehit olacak ölümü hakadecek bir olay yoktur.


herkes kendi kutsalı için öldürüyorsa ortada ne ırkçı nede faşist vardır.İslamiyetin kendi adına öldürmesi arap ırkçılığı değilmidir.

kandahar
03-08-2008, 21:28
Osmanlı döneminde kürtler ve osmanlı iyi anlaşıyordu çünkü milliyetçilik yoktu Darü'l-sulh yönetim hakimdi..

Osmanlı döneminde bir anlaşma varsa bunun Dar-ul Sulh'le falan alakası yoktur. Sebep Kürtler'in olduğu bölgelerde Alevi Türkler'in ezilmesi için Şafii Kürtler'e beylik ve yetki verilmesidir. Bu Alevi Türkler çok ciddi baskılara da uğramış bir kısmı Kürt kimliğini benimsemiş bir kısmı ise başka bölgelere göç etmiştir. Hal böyledir fakat buna rağmen 19. yy'da dahi Kürt isyanları vardır.

Atatürk ve sonrası dönemde ülke içinde milliyetçilik hakim olmuştur.Atatürk milliyetçiliği ırka dayalı değildir. Bilmediğiniz şeyler hakkında atıp tutmayın. Kaldı o dönemde bahsettiğiniz Nihal Atsız tarzında ırkçı bir yönetim olsa Kürtler rahatlıkla toptan imha edilebilirdi ve o dönemin şartlarında hiçbir tepki de görmezdik.

Bediüzzaman said nursi bile bu sebepten Atatürk ile ters düştüDeli Said'den mi bahsediyorsun? Ona kalsa Abdülhamid'le de ters düşmüştür, "İki Mekteb-i Musibet'in Şahadetnamesi" adlı bir risale duydun mu? Duymadın. Zaten duysan böyle pestenkerani laflar etmezsin.

Milliyetçilik güzel bişey insanın kendi ülkesini sevmesi ülkesi için iyi şeyler yapması güzel. ama ülke içindeki diğer etnik kökenlerin varlığını dilini kabullenmemek ırkçılıktır. kısacası ülkemizde milliyetöilik diye adlandırılan olay aslında ırkçılıkla benzer özellikler taşımakta. kısa ör: nihal atsız'ın vasiyetine bakılabilir.Türkiye'de Türk kimliği vatandaşlık kimliği olarak benimsenmiştir. Sebepleri de ortadadır. Nüfusun ezici çoğunluğu Türk'tür, devleti kuranlar da Türk'tür, orduyu oluşturanlar da. Bir Kürt "Kürt kökenli Türk vatandaşıyım" diyemiyorsa bu devletin hatası değil kendi ırkçılığının ve kabileciliğinin neticesidir. Nasıl ki her İngiliz ister Hint ister Asya kökenli olsun "British" sayılıyorsa Türkiye vatandaşlarına da Türk denir. Bunu kabul etmeyen, Türk vatandaşı olmak istemeyen de kendisine başka bir vatan bulmak zorundadır. Verdiğiniz Atsız'ın vasiyeti ise gene tamamen alakasız, bir kere Nihal Atsız'ın vasiyeti devlet politikası değildir, kaldı ki 44'te Nihal Atsız diğer Türkçüler'le birlikte işkenceye alınmış, tabutluklara girmiştir.

Bakalım öyle miymiş :

1913 yılında İstanbul’da bulunan Nuri Dersimi okulda yaşadığı bir olayı anlatmaktadır: “İstanbul’da Üniversite gençleri arasında artık bir millet çatışması baş göstermişti. Okulda dershaneye girdiğimizde, dershanenin büyük siyah tahtasına tebeşirle çok büyük yazıyla “Ne Mutlu Türküm Diyene” “Yaşasın Türk” sloganının yazıldığını görüyorduk. Bu durum karşısında biz de teneffüs saatlerinde dershaneye girerek aynı tahtaya; “Yaşasın Kürt ve Kürdistan”, “Ne Mutlu Ben Kürdüm Diyene” yazılarını yazmak zorunda kalıyorduk.”

İmparatorluk içinde milliyetçiliğe en son kapılan etnik grup Türkler olmuştur. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. İttihatçılar bile "ittihad-ı osmani" adlı ne idüğü belirsiz bir Osmanlıcılık politikası güdüyorlardı, hükümetlerinde Yahudi, Ermeni, Kürt bakanlar vardı. Bahsettiğiniz olay devletin resmi politikasıyla alakası olmayıp şartların etkisiyle gelişen bağımsız ve belki gelişmesi de zorunlu milliyetçilik hareketleri idi.

Buna benzer bir olayla da Celadet Ali Bedirhan kaşlılaşmıştı. Celadet, Yusuf Akçura ve İsmail Ganspereveski’nin İstanbul’da verdikleri bir konferansa arkadaşlarıyla beraber katılmıştı. Ganspereveski’nin yaptığı uzun konuşma “Herkes Türktür, Türkiye’de Türkten başka milli unsur yoktur” anlayışından ibaretti. Bu olaydan etkilenen sadece Celadet Bey olmayacaktır. Onunla beraber konferansa katılan başka halklardan gençler arasında da etkiye neden olacaktır.Fakat Türklük tezinin anti-tezini oluşturacaktı. Celadet Bey’in Mustafa Kemal’e hitaben yazdığı mektupta söylediği gibi “bu ocaklar[Türk Ocakları] size Türkçü yetiştirdiği kadar bize de Kürtçü yetiştiriyordu” demektedirKonferansın tarihini de verin bir zahmet. Çünkü Türkçü akımların Türkiye'de etkin hale gelmesi diğer etniklerin milliyetçi hareketlerinden önce değil sonradır. Sanki Türkler milliyetçilik yapmış da çaresiz ve masum Ermeni, Rum ve Kürtler bunun üzerine milliyetçiliğe sarılmış gibi bir anlam var da, bu da kitabı yazan Kürt'ün kendi ırkçılığının yansımasından başka bir şey değil. Çükü tarihi tamamen çarpıtıyor. Türk Ocakları meselesine gelince; evet Türk Ocakları milli uyanış için çok önemli bir görev görmüştür. Zaten bütün etnikler Türkler'in milliyetçi olmasından rahatsız olur, bu da olayın doğası gereğidir. Çünkü Türk uyanırsa milliyetçi Rum, Ermeni, Kürt mukavemet görecektir. Dolayısıyla "bu ocaklar[Türk Ocakları] size Türkçü yetiştirdiği kadar bize de Kürtçü yetiştiriyordu" yarım akıllı bir Kürtçü'nün Atatürk'ü kendince etkileme çabasından başka bir şey değildir. Hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.

AKHENATON
03-08-2008, 22:15
Nuri Dersimi okulda yaşadığı bir olayı anlatmaktadır:

Celadet Ali Bedirhan kaşlılaşmıştı. [/FONT]


[/FONT]

tarihle uyuşmayan örneklemeleriniz ve verdiğiniz isimler sadece gülümsetiyor, acaba bunlara siz inanıyormusunuz..:D:D

Onursal Bedirhan
03-08-2008, 22:17
Sevgili kandahar senin kadar tarihi bilmiyorum. ama şunu unutmamak gerekirki Türkiyenin topraklarının kurtarılmasında kürtlerin desteğinin büyük önemi vardır. Kürtlerde osmanlı döneminde milliyetçilik yapmadı. yapmış olsaydılar bölünme döneminde türklerle beraber olmaz, kendilerine bir ülke çıkarmak için uğraşırlardı.

Onursal Bedirhan
03-08-2008, 22:23
işte insanlar dinsiz oldumu böyle kedi köpek gibi birbirini tırmalar. birde dinlerden özgürlük diyorsunuz bırakın siz dinlerden özgürlüğü. iyiki din var. yoksa insanlar bir birine parmak sokar. 3 tane dinsiz forumda bir birimizi çekemiyoruz. (ben hariç, ben müslümanım :D )

Diyarbakır cezaevinde o işkenceleri yapanlarında dini imanı yok. ırkçılık yapanında dini imanı yok kürt olsun türk olsun hiç farketmez.

son noktayı koydim.:p

AKHENATON
03-08-2008, 22:27
Türkiyenin topraklarının kurtarılmasında kürtlerin desteğinin büyük önemi vardır.



Somut örnek ver bana , lise tarih kitabı anlatımlarını bırak, Türkler bugün tarih sahnesinde geride kaldıysa tek sebebi emperyalizmin maşası kürtlerdir.

AKHENATON
03-08-2008, 22:29
Diyarbakır cezaevinde o işkenceleri yapanlarında dini imanı yok. ırkçılık yapanında dini imanı yok kürt olsun türk olsun hiç farketmez.

milletin üzerine kurşun yağdıranın var , cezaevi persınelinin yok ha, birde kırmızı halıyla karşılama yapsalardı siz çok iyi adam öldürdünüz diye..:rolleyes:

-InVi-
03-08-2008, 23:50
Diyarbakir Cezaevi Basligi olmus Kürdlerin bu topraklar üzerindeki konumu basligi :)

Türkiye Cezaevlerindeki durumlar....Türkiyenin tarih icinde hangi "Cezaevi Kültürü" hangi dönemde hakim oldugu.....Diyarbakir cezaevindeki yasanan üzücü olaylarin sadece o cezaevinde yasanip yasanmadigi....Cezaevlerinde iskence gören hic mi bir ülkücü, milliyetci,muhafazkar, turanci, dinci, yobaz, müslüman, ateist, yok mu ? bunlarin haklarini kim savuncak ?
Biraz bunlar üzerine kafa yorsak ?
Gerci secilmis bir Basbakanini asan bir Hukuk anlaysinda Cezaevleri Politikasi da üc asaga bes yukari farkli olmaz diye düsünüyorum..

Not : Benim anlamadigim, Tabulari yikmak adina cikilan bir hayat yolcugunda.....insanlarin kendilerine bu Tabu-Boslugunu dolduracak iceriksiz tabular yaratmasini......

dial_ektik
04-08-2008, 14:07
Diyarbakır cezaevine ilişkin yazılanlar gerçektir.O dönem bu cezaevini diğerlerinden ayıran tamamına yakınının kürt kökenli mahkum ve tutuklulardan oluşmasıdır.Ülkenin başka yelerinde de
pkk ve kürt tutuklu ve hükümlüler olmasına rağmen oralarda vahşetin dozu içlerinde türk ve sağ kökenliler olması nedeniyle bu kadar yüksek değildir.Mamak ta 81-84 arası bulundum A blok
ta d.bakıra yakın şeyler olsada o dozda olmadı,nedenininde; karıştır-barıştır politikası nedeniyle sağ ve islam tandanslı tutuklu ve hükümlülerinin de bundan zarar göreceği,bununla birliktede sol da olsanız kürt"bölücülüğü"kadar tehlikeli olmadığınız!olarak algılanmasına bağlıyorum.

Burada aşağılık işkence savunucularının yanıtlaması gereken soru şudur;Siz kendinizi yenilmez,bu devranın da dönmez olduğunumu sanıyorsunuz.Bu dünya kendini yenilmez sanan ne roma lar,ne hun lar,ne abd ler gördü- görüyor.Birgün devran döndüğünde düşman belledikleriniz sizin çocuklarınızı,torunlarınızı cezaevlerine sokup aynı şeyleri yapmalarından
hayvanca ve mazoşist bir zevkmi alacaksınız.Bu olamaz biz yenilmeyiz demeniz tarihteki örneklere baktığımızda boş bir hezeyandır yalnızca.

Serdar
04-08-2008, 21:14
Kürtlerin emperyalizmin maşası olduğunu anlaşılmışsa, suçlunun emperyalizm olduğu ve Kürtlerin olmadığı da anlaşılmışsıdır. Kürtlerin kurtuluş savaşında birşey yapmadığını çıkıp günümüzde vurgulamakla amaç nedir? Farzetki kanıtladın böyle bir şeyi, herkes aynı bilince sahip değil, hemen düşman kesiliverir birsürü insan Kürtlere. Emperyalizmin amacı da Kürtlere "siz Kürtsünüz, devlet kurmalısnız, siz ayrı bir milletsiniz" düşüncesini aşılamak değil mi?

Bir milleti suçlu kılmak da ne demek? Bir milletin bütün fertlerini kötülemek, suç atmak demek değil midir bu? İtalyanlardan kafası dengesiz bir fert gelir ,Türkiye'ye bir bomba patlatır, al , İtalyan milleti kötüleni verir. Bir kaç insan yüzünden, hatta bunun sayısı bin olsun, onbin olsun, bunu bir millete mal etmek ne demek? Herşeyden önce herkes bir insan. Akılla bağdaşık bir yanı var mı?

Emperyalizmi görüp de, emperyalizme hizmet etmek demektir, Kürtlere çıkıpta kurtuluş savaşında savaşmadılar demek. Sorun onu bunu kötülemekle çözülecek bir sorun da değil.

Ayrıca işin bir de şu boyutu var, aşağıda David İcke'in bir yazısındaki gibi:

DAVID ICKE’IN “MATRIX’İN ÇOCUKLARI” İSİMLİ KİTABINDAN, “ÖLMEK İÇİN SAVAŞA GİDEN ASKERLER ORDUSU” SAVAŞA HAZIRLANIRKEN, HATIRLANILMASI GEREKEN ÇOK UYGUN BİR ALINTI

Yazan: David Icke


“Matrix’in Çocukları”, sayfa 403-404’den alıntı (yazan: David Icke)

... Hükümetler, sizin üzerinde konuşmak için hiç bir söz hakkına sahip olmadığınız yasaları yürürlülüğe koyarlar ve bunu “politikacılar” için geçerli olan, oy veren kuklaların sayesinde elde ettikleri Parlamento ve Kongre’deki çoğunlukları sayesinde yaparlar. Böylece, kanun yapma hakları ile her istedikleri yasayı yaratabilirler. Bu gerçekleştikten sonra, sahnede daha fazla kuklalar, yani sınır-kapı koruyucuları belirir.

Onlara polis ve askerler deriz. Onlar yaptıklarında sebep aramazlar, yapmaları gerekeni ya yaparlar ya da ölürler. Düşünmek için ödenmezsiniz, yalnızca kanunu uygulamak ve emirlere uymak için ödenirsiniz.

Biz sizi, vücutlarınızı ve tetiği çekecek olan parmaklarınızı kullanmanız için ödüyoruz, beyinleriniz için değil, asker. Şimdi ATEŞ ET! EMREDERSİNİZ, EFENDİM! Bu kadar trajik olmasa, aslında komik olurdu. Küçük oğlanlar, başka insanların hayatları pahasına askerleri oynatmakta:

Hey asker, yalnızca dün vardığın bir ülkede bir sürü ceset yığını bıraktın, onlar sana ne yapmıştı?

Onlar düşmandır, Efendim.

Onlara daha önce hiç konuştun mu?

Tabii ki hayır, Efendim.

Kanlı bir diktatörü savunmak için [ya da Seçkinlerin yok etmek istediği hedefe] senin ordunun gönderilmesi ile ölen bu insanların tıpkı senin gibi olmalarını; aileleri, çocukları ve istekleri ile daha iyi bir hayat yaratmaya çalıştıklarını göz önünde bulunduruyor musun?

Hayır Efendim

Girdiğin bu ülke hakkında daha önce herhangi bir şey okudun mu?

Hayır Efendim

Peki o zaman düşman olduklarını nereden biliyorsun?

Komutanım söyledi Efendim

Ona kim söyledi?

Onun komutanı söyledi, Efendim

Tüm bu yığının üstünde, esas emir veren kim?

Başkan, Efendim

Peki Başkan’a kim emir verir?

Tabii ki halk, Efendim, bu demokrasidir

Bu halkın içerisinden kaç tane insan sana o insanları öldürmeni söyledi?

Ee, bir tanesi, Efendim

Peki kimdi o?

Komutanım Efendim

Ona kim söyledi?

(Yukarıya bakınız)

VEYA, HENRY KISSINGER’İN SÖYLEDİĞİ GİBİ: “ASKERLER, YALNIZCA, DIŞ POLİTİKADA PİYON OLARAK KULLANILAN, AHMAK, BEYİNSİZ HAYVANLARDIR”

Serdar
04-08-2008, 21:34
Böylece bir sürü insan, boşu boşuna yok yere ölür.

Serdar
04-08-2008, 21:36
Ama AKHENATON'un kedi resmini çok sevdim.

dilaver
14-09-2008, 18:05
http://www.sesonline.net/goruntu/iskence_foto.jpg







[/URL]



[URL="http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=52047"]http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=52047 (http://www.sesonline.net/)

Cuntacılar Diyarbakır Cezaevi'nde insanlık onurunu ayaklar altına aldı

[Sesonline] 12 Eylül faşist askeri darbesi ile birlikte işkence önceki dönemlere göre çok daha yaygın ve sistemli olarak uygulanmıştır. Bu dönemde, okullar, Kuran kursları, Balık unu fabrikaları, Et Balık Kurumu tyesisleri ve hatta camiler bile işkencehane haline getirilmiş ve bu amaçla kullanılmıştır. Diyarbakır Cezaevi'nde gerçekleştirilen ve tüyler ürperten çeşitli işkence ve zulüm uygulamalarından bazıları şöyle:
» FALAKA: Yaygın ve devamlı uygulanan bir işkence yöntemidir. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir çubuk v. aletlerle vurularak gerçekleştirilir. Bu yöntmle el ve ayak tabanları patlar, kaba yerler ezilir, morarır, tırnaklar düşer, sökülür. El ayak gibi yerler kırılarak gerekeirse sakat bırakılır.

» KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılır. Eğitimli köpeğin ilk kaptığı yer cinsel organ bölgesidir.

» ZİNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır. Tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla koşturulur. Zincir tam gerilince her iki tutuklu da yere düşer.

» AYAKTAN ASMA: Tutuklunun tek ayağına zincir bağlanır. Zincir yüksek bir yere asılır. Tutuklu bayılıncaya dek askıda kalır.

» GERME: Tutuklunun bir bacağı merdive trabzanına bağlanır. Diğer bacağı da açıkta bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanır. KApı kapatılır. Tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öylece kalır.

» TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınır. Gardiyan 'tepe ol' komutunu verince tüm tutuklular üst üste binerler. Bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar. 'İstiklal MArşı'nın 10 kıtası okutulur.

» KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular 6 kişilik daire oluşturrlar. Bunların üzerine 3-4 kat olacak şekilde diğer tutuklular çıkarılır. Gardiyanın 'yıkıl' komutuyla kule oluşturan tutuklular kendilerini yere bırakır.. Tutukluların çeşitli yerlerinde kırık, çıkık ve incinme meydana gelir...

» LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyuna kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklular atılır ve pislik yedirilir.

» COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokar.

» TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altında zorla tecavüz ederler. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyularak birbirlerine tecavüz etmeleri için zorlanır.

» BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyularak tk sıra halinde banyoya sokulurlar. Banyoda sabun kullanılmaz. Kışın hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılır. Daha sonra tutuklular koridorlara çıkarılır ve yat-sürün" komutuyla yerlerde süründürülür.

» GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatlerde tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dyak atarlar.

» İŞEME: Havalandırmad bir tutuklunun yere yatması istenir. Diğer tutuklular ise, yerde yatanın yüzüne, ağzına işetilir.

» BOK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardır. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanır. Bu çukurdan tutukluların avuç avuç "bok" alıp yemeleri istenir...



» İşkence uygulamalarına ilişkin bilgiler için, 12 Eylül 2008 günü İstanbul'da gerçekleştirilen Vicdan Mahkemesi'nde konuşan tanıkların anlatımlarına ve Dr. Gazi Çağlar tarafından yayına hazırlanan, Belge Yayınları'nca yayınlanan "12 Eylül yargılanıyor / Askeri rejime karşı uluslararası mehkeme" adlı kitaptan yararlanılmıştır.

dilaver
22-01-2009, 22:33
http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=44042

saygılarımla

cigi
22-01-2009, 23:18
http://www.haberpanorama.com/news_detail.php?id=1818

saygılarımla

Sevgili dilaver,

4. sayfa da verdigin linkde bugün (22 Ocak 2009) tarihli sayi cikiyor. Bir de sen kontrol edermisin? Olmuyorsa o sayiyi bulalim ve o sayfadaki yazina ekle.

Bu insanlik disi davranislarda bulunanlari lanetliyorum. Bir tek Diyarbakir cezaevi yoktu ki. Meshur olmus polis emniyet müdürlüklerinin bazi sube bölümleride vardi, bilirsin.

O tarihlerde yasanilan acilarin bir daha hic yasanilmamasi dilegimiz. Ne acili ve vefali kusakmisiz anlamadim. Hala bizler cirpiniyoruz, tartisiyoruz, oraya buraya saldiriyoruz.

Gelecek kusaklar bunlari yasamasinlar diye.

Sevgiler.

dilaver
22-01-2009, 23:27
Sevgili cigi

O linkte ne yazdıgını ben de unuttum şimdi. :D

O siteden arattıgım zaman konumuzla ilgili şu linke ulaştım :
http://www.haberpanorama.com/author_article_detail.php?id=438

Ancak orda da sistemde bir arıza yüzünden gösterilemiyor diyor. Başlıgın ismi Diyarbakır Cezaevi, Kürtler ve 12 Eylül annedersem. Gene de çalışır umuduyla buraya almayı faydalı görüyorum.

saygılarımla

cigi
23-01-2009, 00:48
Sevgili dilaver,

Haklisin oranin sistemi arizali ve arama motoruda calismiyor. Umarim verdigin linkle benim verdiklerim örtüsür.

http://www.haber1.com/haber/20070912/Diyarbakir-Cezaevinde-12-Eylul-iskenceleri.php

http://www.yeniaktuel.com.tr/tur101,166@2100.html

http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=12998

http://www.aktuelbakis.com/news/3968.html


http://arsiv.sol.org.tr/index.php?yazino=14177

Sanirim bu kadar yeter.

4. sayfa 33. baslik 26-07-2008 yazi yazmamisin sadece link vermisin.

Sevgiler

BASKALTURK
23-01-2009, 04:25
Diyarbakir cezaevi pkk'nin fabrikasi ve palazlandigi yerdir.O cezaevinden tahliye olanlarin %99 u daga cikmistir.Kendilerince hakli sebepleri olan bu insanlar! yesil darbeci (12 eylul) fasistlerin yonlendirmelerinin kurbani olmuslardir.

dilaver
27-03-2009, 21:53
http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=3438

Bir tanıklık da burada. Gerçi TKP 12 Eylül'de diger devrimci hareketler kadar ezilmedi ama gene de önemli diye düşünüyorum.

ETÖ davasını küçümsemiyorum. Ama darbelere ve darbecilere karşı çıkılacaksa her şeyden evvel Diyarbakır Cezaevi öncelikle yeni nesillerin beynine kazınmalıdır, elbette 12 Eylül ile birlikte.

saygılarımla

bakuba
03-04-2009, 15:30
http://www.ozgurluk.org/kitaplik/webarsiv/vatan/vatan_arsiv/images/foto57/ismet.jpg




Türkiye’de işkence sistemli bir devlet politikasıdır
ULUCANLAR’DA YAŞANAN VAHŞET
BUNU BİR KEZ DAHA KANITLAMIŞTIR
26 Eylül’de Ulucanlar Hapishanesi’nde bir vahşet yaşandı.
Bu Nazilere rahmet okutacak türden bir vahşetti.
Gecenin bir yarısında devrimci tutuklulara bombalarla, silahlarla, kimyasal gazlarla saldırdı devlet.
Bunlar yetmedi.
İtfaiye araçları da hazırdı. Yangın köpüğü, tazyikli su, itfaiye kancası herşey hazırdı, herşey düşünülmüştü.
İşkenceciler devletin tüm kurumlarıyla organize çalışıyorlardı.
Birkaç gün öncesinden rahat rahat çalışabilecekleri tüm “marifet ve meziyetlerini” sergileyebilecekleri mekanı da tespit etmişlerdi: Hapishanenin hamamı.
İşkenceciler koğuşlardan sağ aldıkları devrimci tutukluları hamama getirip kendi deyimleriyle “tezgaha” yatırıyorlardı.
İşlerini öyle becerikli yapıyorlardı ki, işkenceyle on tutukluyu katlettiler, onlarcasını sakat bıraktılar.
Alışkındı elleri elektrik manyetosunu çevirmeye, kafaları duvara çarpa çarpa, kalaslarla vura vura parçalamaya...
Yıllardır yapa yapa uzmanlaşmışlardı.
Ulucanlar’daki vahşette “rutin” işkencelerin dışında yeni yöntemlerini de sergilediler.
Neşterdi vücudu kesen.
Asitti vücudu yakan.
Hızar makinesiydi boğaz kesen.
26 Eylül’de Ulucanlar’da devlet yaptıklarıyla ülkenin işkence cenneti olduğunu bir kez daha gösterdi...
26 Eylül Ulucanlar Katliamında bulguları tıbbi raporlarla da doğrulanan 20 ÇEŞİT İŞKENCE YÖNTEMİ uygulanmıştır.
İşte Ulucanlar’da tesbit edilen işkence yöntemleri;
(Bunlar, yapılan otopsi, yaralıların ilk muayene tutanakları ve anlatımlarından çıkarılan sonuçlardır)
1-Kaba dayak
2-Kanca, sopa, demir çubuk, odun ve dipçikle dövme
3-Kafayı duvara ve zemine vurma
4-Yerde cam kırığı üzerinde sürükleme
5-Bıçakla vücut kesikleri ve delikler açma
6-Sabit odun hızarı ile kesme tehdidi
7-Haya burma
8-Haya ve vücuda elektrik verme
9-Neşter ve şırınga ile kimyasal maddeler sürme
10-Boğaza, göz ve ateşli silah yaralarına yabancı madde sokma
11-Yaralı ve kırık bölgelere vurma
12-Vücut üzerinde sigara söndürme
13-Bıyık yolma
14-Kalp üzerine düzenli aralıklarla yumruk atma
15-Kimyasal madde ve ateşle yakma
16-Kelepçeyi aşırı derecede sıkma
17-Penseyle vücudun muhtelif yerlerini sıkıştırarak çekme
18-Tükenmez kalem ve benzer malzemeyle çıplak vücut üzerine deriyi yırtacak şekilde yazı yazma
19-Ölen arkadaşlarının cesetlerine basmaya zorlama
20-6 saatten 30 saate kadar çıplak, ıslak ve kelepçeli tutma
Belgelerle İşkence
Katliam Sonrası İlk Tutanaklardan İşkence
ÖNDER GENÇASLAN: (...) Haricen sol gluteal bölgede üst dış kadranda 0,8 cm çapında etrafında vurma halkası bulunan 1 adet ateşli silah çekirdeği yarası, göğüs ön yüz solda ksifoit solunda el ve abrasyon elle yoklamakla altında 1 adet mermi çekirdeğine ait kitle sağ krista ilikada ekimetik çizik burun ve ağızda kan bulaşığı burunda ekimoz, sol dirsek arkada sol bilekte sol uyluk üst yanda etrafları eritemli demarkasyon gösteren zeminleri nekret yanık sahaları tesbit edilmiş olup...
HABİP GÜL(NEVZAT ÇİFTÇİ): (...) haricen alt çene altında oval kesik yarası, batında ksifoit göbek arasında median stürlü 2.5 cm lik ameliyat inzizyonu, sağ ön kolda dış yüz sütürlü düzensiz ateşli silah mermi çekirdeği yarası, aynı ön kol iç kenarda 0, 5 cm çapında ateşli silan mermi çekirdeği yarası, sağ uyluk disital ön yan yüzde ateşli mermi çekirdeği yarası sağ diz üzerinde sıyrıklı ekimoz, bacakta parşömen, sırtta sağ alt bölümde arka koltuk altanda 10. aralıkta sütürlü ateşli silah mermi çekirdeği yarası, sağ koltuk altında ekimozlar tesbit edilmiş olup....
İSMET KAVAKLIOĞLU: (...) her iki periortabital ekimoz ve ödem, alt üst dudaklarda yüzde, alt çenede boyunda yaygın ekimoz, sırtta sağ ve solda belde her iki lomberde sağ koltuk altında, sağ ve sol uyluk ön ve yan yüzlerde sol bacakda ... bölgelerde yaygın ekimozlar, göğüs ön yüz solda altıncı aralıkta parasiternal 0,8 cm lik ateşli silah mermi çekirdeği yarası....
ÜMİT ALTINTAŞ: (...) sağ uyan üste oplik 4X3 cm lik içinden kas görünen düzensiz açık yara, göğüs ön yüz sağda meme altında ve perine solda ekimoz perine solda arkada hemetom tespit edilmiş olup....
Otopsi Raporlarında İşkence
MORG 797:
İsmet Kavaklıoğlu:... yapılan Adli Otopsi sonunda ölümün KÜNT KAFA VE GENEL VÜCÜT TRAVMASINA MARUZ KALMIŞ KİŞİDE ÖLÜMÜN AV TÜFEĞİ SAÇMA TANESİ YARALANMASI SONUCU SOL AKCİĞER VE KALP DELİNMESİNDEN GELİŞEN İÇ KANAMA İLE SUBDURAL HEMATON VE BEYİN ÖDEMİNDEN .... ileri geldiği...
MORG 795:
Zafer Kırbıyık:.. yapılan Adli Otopsi sonunda ölümün AV TÜFEĞİ ŞEVROTUN YARALANMASINA BAĞLI 6.BOYUN OMURU KIRIĞI İLE KAREKTERLİ TREKER ÖZEFAGUS YARALANMASI İLE MEDULLASPİN YARALANMASINDAN GELİŞEN MEDÜLLAR ŞOTTAN ileri geldiği...
Morg 789:
Ahmet Savran:... yapılan Adil Otopsi sonunda ölümün ATEŞLİ SİLAH MERMİ ÇEKİRDEĞİ YARALANMASINA BAĞLI KAFA KUBBE VE KAİDE KEMİKLERİ ÇOK PARÇALI KIRIKLARI İLE KAREKTERLİ BEYİN KORTÜZYONU VE KAFATASI İLE KOLUN DELİNMESİNDEN GELİŞEN İÇ KANAMADAN ileri geldiği...
Katliamı Yaşayan Tutsakların Anlatımlarından İşkence
Aşağıdaki anlatımlar Ulucanlar katliamından sağ kurtulan devrimci tutukluların daha sonrasında avukatlarına gönderdikleri suç duyurusu dilekçelerinden alınmıştır.
“ŞAH DAMARINI KESTİK”
“...Aşağı yukarı 300 metrelik bir asker, polis, özel tim koridorundan tekme, tokat, cop darbeleri arasında hapishanenin hamamına getirildim. Burada da işkence devam ediyordu. Burada İsmet Kavaklıoğlu’na işkence yaptıklarını gördüm. 5-6 kişi durmadan vuruyordu. Bir özel timin elindeki rambo bıçağını İsmet Kavaklıoğlu’nun boğazına dayadığını gördüm. Aynı özel tim “Şah damarını kestik” diyordu...” (Veysel Eroğlu-Ermenek Hapishanesi/Karaman)
“İSMET’İN KAFASINI KALASLARLA PARÇALADILAR”
“...Hamama geldiğimizde beni üst üste duran arkadaşların üzerine attılar. Birinin; ‘tamam bu da geberdi’ dediğini hatırlıyorum, bayılmışım. Kendime geldiğimde vücuduma darbeler gelmeye başladı. Kafama, kollarıma, bacaklarıma ve sırtıma aralıksız olarak kalas, demir çubuk ve coplarla vuruyorlardı. Bütün vücudum ezilmişti, tekrar bayıldım. Kendime tekrar geldiğimde bazı isimler duymaya başlamıştım. İşkenceciler aramızda önceden belirledikleri isimleri arıyorlardı... ...İşkencecilerin aradıkları isimlerin bazıları; İsmet Kavaklıoğlu, Cemal Çakmak, Habip Gül, Sadık Türk, Erdal Gökoğlu, Halil Can Doğan’dı. Bu arkadaşlardan İsmet Kavaklıoğlu’nun bütün vücudunu ezdiler ve kafasını kalaslarla parçaladılar. Daha sonrada cezaevi odunluğuna götürdüler, sonra ne oldu bilmiyorum. Habip Gül de havalandırmada vurulduktan sonra hala sağdı.” (Murat Güneş / Aydın Cezaevi)
“VÜCUDUMUZDA SİGARA SÖNDÜRÜLÜYOR”
“...Vücudumuzda sigara söndürülüyor, vücudumuzdan çeşitli parçalar kesiliyor, özel sopalarla dövülerek özel hedef seçilen devrimci tutuklulardan o ana kadar öldürülmeyenler aranıyor, bulunduğunda da ayrı konuluyor, öldürmek amacıyla yoğun işkenceye tabi tutuluyordu...” (Barış Gönülşen/Erdal Gökoğlu/Sadık Türk/ Cem Şahin)
“ÇÜRÜYE ÇÜRÜYE ÖLECEKSİN”
“... Dipçik dürtüleriyle hafiften kendime geldiğimde iki üç kişi tepemdeydi ve beni ‘hadi hastaneye’ deyip odunluğa götürdüler. Yalnızca don vardı üzerimde. Odunluğun orta yerindeki talaşların üzerine fırlattılar ve içeride beni bekleyen dört-beş kişilik ekip tekmelemeye başladı. Soru soruyorlardı. ... cevap alamayınca “Dans et ****** çocuğu” deyip ayak diplerime ateş ettiler.
Ellerinde traş kabına benzeyen bir tas vardı. Bir de kelebek türü bir bıçak vardı ellerinde. Bıçağın benim olduğunu ve bir askerin ayağından çıkardığını söylüyorlardı. Bıçağın ucunu o suya batırıp batırıp kurşun yarasının içene sokuyorlardı. Sırtıma da bıçağın ucuyla küçük bir kesik attılar. Sonra çok yavaş geldi ki ellerindeki sıvıyı tümden bacağımdaki ve kafamdaki yaraya boca ettiler, ‘çürüye çürüye öleceksin’, bağırışları eşliğinde. Ardından küfürler savurarak beni kaldırdılar. Biri odun hızarını çalıştırdı. Kafamı masaya koydular. Boğazımı yavaş yavaş hızara yaklaştırıyorlardı. (...) Ardından ‘öyle hemen kurtuluş yok’ deyip hızarın bıçağının boğazıma temas etmesine 4-5 cm kalınca durdular. Tekrar talaşların üstüne attılar. Bu zaman dilimi içerisinde -tam hatırlayamıyorum çünkü birkaç kez bayılmıştım- İsmet’in sesini duydum. Silah soruyorlardı ısrarla. İsmet ‘hayır’ diyor ya da cevap vermiyordu. Sonra İsmet’in bağıran sesini duydum en son: ‘Silah milah yok yeter artık.’ Ardından küfürler ve silah sesi geldi ve İsmet’in sesini o günden sonra bir daha hiç duymadım.” (Halil Doğan- İskenderun Cezaevi)
“AĞIR YARALILARA HÜCREDE 25 GÜN İŞKENCE DEVAM ETTİ”
“(...) Sabah akşam sayımlarında gardiyanlar hücrelere giriyor ve işkence yapıp çıkıyordu. İlk birkaç gün hücrelerde 3 veya 4 kişiydik. Ama cezaevi müdürleri eşliğinde bizlere, işkence yaparak 2’şer 2’şer ayrı hücrelere attılar. İşkenceler daha da yoğun halde sürmeye devam etti. Sayımlarda hücrelerde birkaç kişinin olduğu bilinmesine rağmen çivili sopalarla, anahtar kollarıyla, kapı kilitleriyle saldırıyorlardı.” (Filiz Uzal- Ulucanlar Cezaevi)
“(...) En basit insani ihtiyaçlarımız dahi karşılanmıyordu. İçinde bulunduğumuz durumu ve 26 Eylül günü yaptıkları katliamı protesto etmek için açlık grevine başladık. Hücrelerdeki sayımız bilinmesine rağmen her gün 2 kere gardiyanlar tarafından sayım bahanesiyle saldırıya uğradık, 25 gün boyunca bize hücrelerde işkence yapıldı.
İşkence çeşitleri:
tBayıltıncaya kadar dövme,
tKafalarımızı duvara, ranzaya vurma,
tÇivili sopa, süpürge ile kafalarımıza vurma,
tRanzanın ikinci katından aşağı atma,
tYataklarımıza su dökme,
tBelimizin ve karnımızın üzerine çıkıp çiğneme,
tRanza ile duvar arasına sıkıştırma (ranzaları üzerimize birkaç kez iterek)
tSigara verip çakmak vermeme,
tŞeker vermeme ya da akşam verip sabah sayımında yere dökme
tSözlü taciz, küfür, hakaret,
tSularımızı kesme,
tÇay verip demlenmesine izin vermeme ya da bir gün verip ertesi gün yasaklama,
tİnsani bütün ihtiyaçlarımızın karşılanmaması,
tAvukat görüş hakkımızın, dolayısıyla savunma hakkımızın engellenmesi,
tHaftalarca aile görüşü yaptırmama,
tBütün haklarımızın gasp edilmesi (gazete alımı, haberleşme, giyecek ihtiyaçlarımızın karşılanmaması vb. )” (Sevinç Şahingöz- Ulucanlar Cezaevi)
“AKAN KANLARIMIZ GÖL OLMUŞTU”
“...Hepimiz de istisnasız yaralıydık ve akan kanlarımız hamamın ortasında küçük bir göl oluşturmuştu (...) hamamdaki işkence 7-8 saat devam etti... Bu arada bir assubay kulağımın arkasında sigara söndürdü ve eliyle bıyıklarımı yoldu... Yine bir asker koridorunun içinden coplar, tekmeler eşliğinde hamamdan çıkarıldım. O esnada hapishanenin 1. kısım giriş kapısının önünde 4 arkadaşımızın çırılçıplak cesedini yolun ortasına dizmişlerdi. Ancak cesetler tanınmayacak durumdaydı. Ve kimi arkadaşlarıda bu cesetlerin üzerine zorla bastırmaya çalıştıklarına da tanık oldum...” (Cem Şahin/ E Tipi Hapishane BURDUR)
TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu Raporunda İşkence
“...
Adli Tıp Kurumu’ndan alınan raporlar ve bu raporlar üzerine komisyonumuz tarafından görevlendirilen adli tıp uzmanının yorumu ceset ve yaralılardaki darp izlerinin sopalarla vurma ve sürüklenme olduğunu ortaya çıkarmıştır... Raporlarda şişle yaralanan tek bir güvenlik elemanı yok. Hem olaylara katılanlar, hem de dışında kalan ve olayı gören hükümlüler yoğun şekilde dövme ve işkence yapıldığını (sopalarla, coplarla vurma, tekme-yumrukla vurma, yerlerde sürükleme, yaralıların üzerinde gezme) gibi ifade etmişlerdir. Yine cesetlerde ve yaralı hükümlülerde alev yanığı olmayan yanık izlerine rastlanmıştır. Adli Tıp uzmanları bu yanık izinin alev yada haşlanma yanığı olmadığı; dehidrate bir yanık olduğu ve sülfirik ya da nitrik asitle olabileceğini bildirmişlerdir. Ayrıca cesetlerde hem kurşun yarası hem da yaygın darp izleri bulunmaktadır. Bütün bunlar olayda amacını aşan şiddetin kullanıldığı işkence edildiği kuşkusunu doğurmaktadır...” (4 Mart 2000 Milliyet ) Buraya kadar anlattıklarımız devletin sadece Ulucanlar’da uyguladığı işkencelerdir.
Biz burada bir hapishanede bir günde yapılanları anlatmaya çalıştık.
Ancak ülkemizde hergün, her saat bu anlatılanların daha binbir çeşidi karakollarda, emniyet müdürlüklerinde, Terörle Mücadele Şubelerinde, resmi ve resmi olmayan birçok devlet kurumunda yapılmaktadır.
Çünkü Türkiye’de işkence bir devlet politikasıdır.




İSMET BENİM İÇİN BU DÜNYANIN GÖREBİLECEĞİ EN İYİ İNSANLARDAN BİRİ İDİ. YAŞADIĞIM SÜRECE HEP SEVGİ İLE ANACAĞIM.

bakuba
03-04-2009, 15:34
Yukardaki yazı Özgürlük org dan kopyalanmıştır.

Bunlara sebep olan anlayışı ve kişleri nefrekle yadediyorum.

KızıL
06-04-2009, 00:39
zindanlarda insanlığın en büyük utançları yaşandı.. kendileri hiç insan olamadı nice insanların hayatını yok eden zorbalık vardı...

dilaver
22-08-2009, 21:45
Bugünkü medyada Dirabakır Cezaevi'nin kapatılacagı ve okul olacagı düşüncesi tarım bakanı tarafından açıklandı.

Yıllar sonra bir gerçek daha açıkça ortaya kondu. Bir suçi bir insanlık ayıbı devletin en yetkili agızları tarafından kabullenilmiş oldu.

Diyarbakır cezaevinin konumunun ne kadar önemli oldugu ve insanlarda ne yaralar bıraktıgı ortadadır. Pkk yı yeşerten nedenlerden biridir. Kürt açılımı içinde yer almıştır, ancak bu yeterli degildir.

Bu cezaevinde yaşananlar en yetkili agızlar tarafından açıkça ortaya konmalıdır. Diyarbakır Cezaevi bir müzeye dönüştürülmelidir. İnsanlık ve İşkence Müzesi. Unutulmamalı, unutturulmamalıdır.

Bu bile insanlık onurunun işkenceye karşı her zaman galebe çaldıgının bir örnegidir. Türkiye'de bir daha asla yeni Diyarbakırların olmaması için, yeni işkenceler olmaması için o cezaevinde insanlık onurunu her şeyin üstünde tutan insanlara karşı görevimiz vardır. Orada can verenlere, işkenceye ugrayanlara karşı sorumlulugumuz vardır. İnsanlıga karşı sorumlulugumuz vardır.

Daha da ileriye gidilmeli ve 12 Eylül de yargılanmalıdır.

saygılarımla

Averroes
22-08-2009, 22:49
Bir zamanlar bir cezaevinde...

1981-84 yılları arasında 34 tutuklunun öldüğü, yüzlerce kişinin ise sakat kaldığı diyarbakır cezaevi'nde dehşete tanık olanlar anlatıyor...

Alıntı:
Esat Oktay, biz tutuklulara yemek vermiyordu, açlık ve susuzluktan verem hastalığına yakalanıyorduk.

Dr. Orhan Özcanlı biz veremlilerin balgamlarını tahlil için toplar, matfağa götürüp yemeklere karıştırır ve o gün bol miktarda yemeği bütün koğuşlara dağıttırırdı.

Bir araştırma yapılırsa 1983 Yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki veremli sayısı, bütün Türkiye’deki veremli sayısı kadar olduğu anlaşılacaktır ve bu da Dr. Orhan Özcanlı’nın ’başarı’sıdır.

Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutuklulara bok yedirirdi. Dr. Orhan Özcanlı ise; ekmeğin üzerine krem deterjan sürdürerek yedirmeyi, toz detarjanı suya katarak içirtmeyi tercih ederdi.

Ve Cellat Esat`in suratına bakıp şu esprisini de yapıyordu:
„Komutanım, siz ağızlarını pisliyorsunuz, ben temizliyorum. Sizinki bir anlık midelerini bulandırır, benimkinin ne yapacağını git onlara sor!“

Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutukluları aç bırakmaktan zevk alırdı. Dr. Orhan Özcanlı ise; susuz bırakmaya bayılırdı.

Diyarbakır sıcağında, yazın ortasında vanadan suyu keserdi; beş veya altı gün tek damla su akmazdı. Tutuklular ardarda düşer bayılırdı. Koğuş gardiyanları Dr. Orhan Özcanlı`ya koşarlardı. Koğuş kapısına kadar gelen Dr. Orhan ile gardiyan arasında tiyatro başlardı.

Doktor Orhan: (yerde yatan tutuklulara bakar)

- Yavrum ne oldu bunlara?
- Komutanım bilmiyorum, hastalar!
- Vah vah vah! Ayaklarından çekip koridora çıkarın yavrum.
Gardiyanlar baygın olan tutukluları tek tek ayaklarından çekerek koridorda üst üste atarlar.

Tiyatro devam eder.

“Yavrum bu adamlar susuz, bidonarla su getirin!”

Bidonlarla taşınan sular tutukluların üzerine dökülür, koridorda beş santim derinlikte su yükselir, baygınlar yavaş yavaş ayılır, dökülen suları kana kana içer ve herkes Doktoru alkışlayınca tutuklular içeri alınırdı.

Benim bir arkadaşım vardı. Adı Fevzi Yetkin`di.

Fevzi`nin arka dişlerinden biri ağrıyor, bu yüzden gece gündüz inliyordu.

Gardiyanlar alıp götürdüler. Dış salonda hangi dişinin ağrıdığını sormuşlar.

Fevzi ağrıyan dişini göstermiş, “hayır” bu dişin ağrımıyor, sağlam bir dişini işaret ediyorlar.

“Bu dişim ağrıyor diyeceksin !”diyorlar.

Sürükleyip Dr. Orhan Özcanlı’nın yanına götürüyorlar. Onun gözlerinin önünde.
Çenelerini yumrukluyorlar. Dr. Özcanlı da diyor ki:

„Bağırma yavrum, burası mahrumiyet bölgesi, uyuşturucu iğne yok ki“

Ve yumruk darbeleriyle Fevzi Yetkin`in çeneleri uyuşturulunca Dr. Orhan`a teslim edilir.

„Hangi dişin ağrıyor yavrum?“ diyen Doktor Orhan`a Fevzi ağrıyan dişini gösterir.

Dr. Orhan „Hayır yavrum o dişin değil bu dişin ağrıyor; benim kadar mı bileceksin!“

Diyor ve Fevzi`nin sağlam dişini çekerek eline verince koğuşa gönderiyor.

Fevzi bu dişini koğuşta betona sürterek zar haline getirmiş, onunla uzun süre tavla oynamıştı.

Bir ara aynı koğuşta karşılaştık; bu öyküyü bana anlattı ve cebinden zarı çıkardı; aynı zarla ben de tavla oynadım..


ceza alan olmadı
hiçbir görevlinin ceza almadığı bu dehşet süreciyle ilgili duyduklarını 1987'de bir kez de yaşayanlardan dinlemek isteyen yazar aziz nesin'le ilgili bir anekdotu, iki yılını bu cezaevinde geçiren nuri sınır şöyle aktarıyor:
"aziz nesin, 'çocuklar' dedi, 'bu cezaeviyle ilgili çok şey söylendi, ancak siz orada yaşadınız, sizden dinlemek istiyorum.' 28 olay anlattık. aziz nesin çok dalmıştı, pencereden yağan karı seyrederken bir ara dönüp baktı ve şunu söyledi: 'yahu çocuklar, kendi hayal dünyamı çok geniş biliyordum. ama kürtlerinki daha çok genişmiş.' aziz nesin, bizim anlattıklarımıza inanmadı."
işte tanıklardan birinin, "durduğumuz yerde 16 saat diz çökerek bütün sesimizle ırkçı-turancı marşlar söylüyorduk" diye özetlediği 'türkiye'nin aushwitz'inden günlük yaşam manzaraları:

banyolu mu tv'li mi?
haluk yıldızhan (diyarbakır doğumlu): gözaltından gelenleri genel olarak sinema salonuna değil de, o zaman 37 olarak adlandırılan, daha sonra 36 adını alan hücrelere götürürlerdi. burada, "banyolu mu televizyonlu koğuş mu istersin?" diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülür, günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi.

yoruluncaya dek dayak
osman karavil (diyarbakır doğumlu): koridorda sıra dayağından geçirildikten sonra hücrelere dağıtıldık. tek kişilik bu yere yedi kişi sığdırıldık. askerler göründü, 'ellerinizi uzatın' dediler. hücrenin, kapı ve penceresinden ellerimizi uzattık. yoruluncaya kadar dövüp gittiler. bu dayaklar, tahminen her yarım saatte bir tekrarlandı. sonra hücre dayağı düzenine geçildi. günde üç fasıl, sabah, öğlen, akşam...


devam edecek...

Averroes
22-08-2009, 22:51
garabet'e sünnet

k.y. (diyarbakır doğumlu, 16 yaşında tutuklandı): bana cop sokmaya çalıştılar, çok direndim, kafamı duvarlara vurdum, kendime büyük zarar vereceğimi gördüler, benden vazgeçtiler. ama arkadaşlarımdan yaklaşık 200-250 insana cop soktular. aslen ermeni olan garabet demircioğlu arkadaşımız vardı. maşallahlı sünnet elbisesi giydirerek, törenle sünnet ettirdiler, ismini de ahmet olarak değiştirdiler.

koç mu kuzu mu?

nazif kaleli (şanlıurfa doğumlu): üzerinde 40 çivi olan bir sopa vardı, onunla vuruyorlardı. bir tane 'kuzu' dedikleri sopa vardı, bir de 'koç'. biz her zaman copu tercih ediyorduk. cop korkunç acıtıyordu, ödem oluşturuyordu, ama daha sonra geçiyordu. ancak sopalar kemikleri eziyordu.



'ağzına işeyeceksin'

cevdet baran (diyarbakır doğumlu): bişar akbaş adında bir arkadaş vardı. gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu, hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve "çık" dedi. bişar'ın yanına götürdüler. onu karın içine yatırmışlardı ve bana dediler ki, "ağzına işeyeceksin."
"yapmıyorum" demedim. "gelmiyor komutanım" dedim. beni dövmeye başladı. epey dövdü, karın içinde sürdürdü, tabanlarıma vurmaya başladı. ne yaptıysa "gelmiyor" dedim. sonunda beni de bişar'ın yanına yatırdı.

kelime başı 150 sopa

hasan daş (mardin doğumlu): hücreler kötü, koğuşa gitsem rahat ederim, diye düşünüyordum ki, 6'ncı koğuş'a götürdüler. gardiyan geldi, 'yeni gelenler öne çıksın' dedi. elinde bir değnek, değneğin adı haydar.
bana, 'kaç gün hücrede kaldın' dedi. 'bir ay' dedim. 'atatürk'ün gençliğe hitabesini ve andımızı da mı ezberleyemedin?' 'hayır, okumam-yazmam yok komutanım' dedim. haydarla bayıltıncaya kadar dövdü. 53 tane marş ezberledim. her bir kelimesi için yüz ellinin üzerinde cop yedim desem, asla mübalağa olmaz.

copu dişlettiler

mehmet ece (van doğumlu): bir gün gardiyan çağırıp dövdükten sonra ağzıma cop sokup "dişle" dedi. copu dişlediğimde hızla çekti ve önden iki dişim kırıldı. kırılan dişlerimin kökleri kaldı. bir hafta sonra yüzüm, gözüm balon gibi şişti. aynı gardiyan, "niye yüzün şiş" diye soruyordu.
"ranzadan düşerken dişlerim kırıldı komutanım" diyordum.

'ranzadan düştüm'

mehmet emin kardeş (mardin doğumlu): dövüyorlar, muhakkak dövdüğü kişinin bir tarafını da kırıyorlardı. "ne oldu sana" diyorlar, "ranzadan düştüm komutanım" diyorduk. herkese avuç avuç bok yediriyorlardı, bu çok sıradandı. 23'üncü koğuş'ta y.a. adında bir arkadaşımız vardı. herkesin gözü önünde ona cop soktular. cop sokma, bok yedirme çok adettendi.

köpeğe tekmil

paşa akdoğan (diyarbakır doğumlu): tıraş kremini, kalın çizgiler şeklinde yüzümüze sürdüler, sonra upuzun ince bir ip getirerek, "tren yapacağız" dediler.
herkesin kamışına ip bağladıktan sonra "koş" dediler. koşuyoruz ama en ufak bir şekilde geride kalmak herkesi gerdiriyordu ve aynı zamanda hep birlikte oturup hep birlikte kalkmak zorundaydık. bir süre o şekilde koşturup yat-kalk yaptırdılar. sonra alt hücrelere indirdiler. banyo dedikleri de lağımdı. köpeği öyle alıştırmışlardı ki, tekmil vermediğin zaman saldırırdı. üzerimizdeki elbiseleri parçalardı ve hiçbir şekilde ona karşı bir şey yapamazdık.

'kanlı karavana yedik'

selahattin bulut (mardin doğumlu): kapı açılıp karavanayı içeriye getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. "verdiğim yemeğin hakkını istiyorum" derdi, ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana dek döverdi. o işkence döneminde günde üç öğün, kanlı karavana yerdik. diş macunu, deterjan, çöp gibi şeyleri yediriyorlardı. cezaevine türkçe bilmeyen ziyaretçi alınmazdı.
türkçe bilmeyen nenem, dilsiz taklidiyle görüşe girdi. ağzından bir kelime çıkmadı. sadece hıçkırıyor, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. ben çıkmadan da öldü.

çıplak koridor temizliği

behlül yavuz (diyarbakır doğumlu): bir gün, "sizi hamama götüreceğiz" dediler. iki ayda bir yarım kova soğuk su bize ya düşüyor ya düşmüyor. bu hamam nereden çıktı diye endişelenmeye başladık. hamama gittik, "soyunun" dediler. herkes çırılçıplak soyundu. "su dök", biraz su döküldü. "sabun sür", sabun sürüldü.
"su dök", biraz su döküldü ve "giyin, çık dışarı" dediler. o ıslak ve sabunlu halimizle, atlet ve külotları giydik. büyük koridorda, "tek kol sıra halinde dizilin" dediler. o koridor, dayaklar nedeniyle hep kan ve irindi. birinci sıra kaba kirleri sildi, ikinci sıradakiler arta kalan ince tabakayı siliyorduk, üçüncü sıra da tertemiz siliyordu ve o halde bizi koğuşa geri getirdiler. o pislikle yatmak zorundaydık. her taraf kan ve irindi. aşırı bir bitlenme vardı. sekiz saat sürekli dayak yiyorduk. dayak yemediğimiz yemek aralarında ve molalarda da birisi atatürk'ün nutukları ve yaşamını okur, biz de tekrarlardık.

'ölebilirim' dedi, öldü

cemşit bilek (12 eylül döneminde diyarbakır'da siyasi dava avukatı): müvekkillerimiz mahkemede hazırolda duruyordu. konuşma hakları yoktu. sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. kafalar sıfır numara tıraşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakarak, put gibi durmak zorundaydılar. ölümü de göze alarak kalkıp konuşanlar oluyordu. rahmetli necmettin büyükkaya, geldiği son duruşmada ayağa kalktı, söz istedi. "bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim, haberiniz olsun, beni sürekli tehdit ediyorlar. sonra 'yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti' türünden düzmece bir tutanak da tutarak beni öldürebilirler. ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim" dedi. ve gerçekten de bir sonraki mahkemeye gelmeden öldürüldü.

Diyârbakır cezaevi olayı kaçınılmaz olarak şu sonucu ortaya çıkarıyor: 12 eylül cezaevlerinde yaşananlar hakkında birçok tanıklıklar, yığınla kitaplar, raporlar, belgeseller, türküler varken ve aslında sıcağı sıcağına -tüm baskılara rağmen- kamuoyuna iletilmişken ve bütün bunlar türkiye genelinde yaygınken diyârbakır cezaevi nam-ı diğer "cehennem" hakkında çok az bilgi kamuoyuna paylaşılmış. halbuki diğer cezaevlerinden kat be kat fazla işkence yaşanmış cehennem hakkında daha çok bilgi olmalı ve paylaşılmalı değil mi?

sorunun cevabını vermeden kendi hayatıma dair iç burkan bir detay vereyim istiyorum. kendimce amatör bir biçimde, "köken"inin yurdışına kaçma plânları yapıldığı 12 eylül faşizmi hakkında yazılmış ne kadar kitap varsa topladım, özellikle amnesty international'ın (uluslararası af örgütü) döneme ait raporlarını inceledim, elimden geldiğince gazete küpürlerini karıştırdım; ama bir konuda tıkandım. konu cehennemdi. sadece "eksik halka" olmasından değildi; çocukluğuma ait bir hatıra da: tanıdığımız aklî dengesini yitirmiş bir adam vardı. sonradan kendisinin sağlığının bozulmasındaki nedenin cehennemde geçirdiği işkencelerden dolayı olduğunu bir şekilde öğrendim. evet, tanıdıklarımız arasında birçok kişinin işkenceden geçirildiğini, kötü muamelelere maruz kaldığını biliyorum, bazılarını da birincil ağızdan dinledim ama bu adam farklıydı. babam, "işkence gördü" diyordu lâkin ayrıntısını öğrenemedim. "fark ne olabilir?" diye düşünürken kaynaklarımdan birinde bir tanıklığa rastladım. ve o zamana kadar, "tanık" olmadığım bir şekilde dehşete düştüm... ben, okuduklarımdan "artık beni şaşırtacak bir şey olamaz" derken yarıda bıraktım, soluğum kesilmişti.

insanlar, cehennemde insanlıktan çıkarılmıştı. ve bunlar tamamen bilinçli, sistematik ve kontrollü bir şekilde yapılmıştı. demek istediğim, üç beş subayın, birkaç savcının marifeti değildi. 12 eylül'de amaçlanan neyse o yapılmıştı; eksiği yok, fazlası vardı. ve içimiz yana yana kabul etmeliyiz ki, zekice (!) bir eylemdi bu: insanlıktan çıkarıldığı için, buradaki işkencelerin anlatılması olanaksızdı, bir otosansür vardı, bireyleri utanç duygusu kaplamıştı. aslında utanması, yerin dibine geçmesi gereken bu faşist düzendi ama öyle "başarılı" bir oyun sahneye konmuş, fiziksel baskı bir yana öyle psikolojik travmaya uğratılmıştı ki, bunlar anlatıl(a)mazdı.

bir de, anlatıcı insanın muhatabı olması gerekir. dediğim gibi, şahsen ben ne örneğin bir dönem basında gündeme oturan selim dindar'ın söyleşisini ne de başka tanıklıkları okuyabildim, yapamadım, içim kaldıramadı... biliyorum, bu şekilde davranmakla büyük saygısızlık yapıyorum hatta ahlakî açıdan suç işliyorum ve bunun savunması da yoktur ama ben duyduklarıma bile katlanamadım. bir de kurbanların hâlini düşününce kahroluyorum. aziz nesin'in cehennem hakkındaki malum sözü de bu bağlamda bakılmalıdır. elbette gördüğü işkenceleri büyük bir cesaretle anlatan bireyleri öncelikle kutlamak gerekir. bu, takdire şayân bir davranıştır.

Murat belge'nin dediği gibi 12 eylül sona ermedi. bu dönemle hesaplaşılmıyor, cesaret yok. unutarak, içe atarak, "delirerek!" geçirilmiş onca yıl. yüzleşilemedi. yüzleşilemediği için anayasasıyla, kanunlarıyla, kurumlarıyla, ertuğrul özköşk'üyle her gün yaşı.........

-sus asc!! vatanın onca derdi var bir de doğruluğu şüpheli tanıklıklarla mı uğraşacağız!? hem kenan paşa geldi de terörü bitirdi! şükranlarını sunacağına kusuyorsun! bir kere de vatanın için iyi şeyler söyle be adam!!

Şehrim benim, sende kaldı tüm düşlerim


devam edecek...

Mutezile
22-08-2009, 22:53
Daha da ileriye gidilmeli ve 12 Eylül de yargılanmalıdır.

Çok geç kalındı. Yine de yapılmalı bu yargılama. Devletin verdiği koruma, varsa makam aracı, maaşı falan hepsi derhal kaldırılmalı. Bu millet faşizan despotları beslemek zorunda değil.

Ama 90 yaşından sonra muhteremin parmaklıklar arkasına konmasında fayda görmüyorum..Erbakana yapıldığı gibi cezasını evinde çekebilir. Ortalıkta da fazla dolaşıp göze batmamış olur..

Ayrıca 12 eylülden bir kaç hafta önce ABD'ye neden gittiğini, orada neleri görüştüğünü de açıklanması sağlanmalıdır 'Netekim'in...

Averroes
22-08-2009, 22:54
GÜLŞEN İŞERİ

Bundan tam 25 yıl önceydi yıl 1982; Diyarbakır Cezaevi'nde, insanlığa karşı olan tüm askeri darbelerin tarihsel karanlığında, işkencenin karanlık odalarında, insan kişiliği ve kimliği, yine insanlar tarafından yok ediliyordu.
2 Nisan 1984 tarihinde Genelkurmay Başkanlığının; "53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı" ile ilgili açıklamaları, alevler, ölüm askıları ve çeşitli hastalıklar yazan 'ölüm raporlarının soğukluğunda yalanlanarak, mezarlıklara doğru, sessiz bir çığlığın geri dönüşü gibi akıp gidiyordu.

İlk ölümdü Mazlum Doğan, Diyarbakır zindanında. Dayatılan itirafçılığı ve işkenceleri protesto için 1982 yılında 20 Mart'ı 21'e bağlayan gece tek kişilik hücresinde kendini asarak intihar etti. Ve ardından... Bu ülkenin cezaevlerinde ve Diyarbakır Cezaevi'nde de insanlar ölüyordu. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin kendilerini yakarak. 12 Eylül 1980-Mart 1984, ağır, sistematik, yaygın ve sürekli işkencenin uygulandığı binlerce mağdurun tanıklığında.
Açlık grevi başlatılmış, ses çıkmayınca da ölüm orucu sürecine girilmişti. 45 gün süren ölüm orucunda Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek yaşamlarını yitirmişler; Cemal Arat (02.03.1984), Orhan Keskin ise ölüm orucu sırasında idarenin baskı ve işkenceyi sürdürmesi sonucu ölmüşlerdi.
12 Eylül darbesi tüm demokrasi güçlerine karşıydı ama Kürtlerin payına daha ağır olanı, olağanüstü vahşet düştü. Ağır sansür; "görme, duyma ve konuşma" diyordu. Bu durum,
Türkiye toplumunun yaşanan vahşetten haberdar olmasını engelledi.
Bugün cumhuriyet tarihinin en derin kırıl-malarıyla seçime gidiliyor. Demokrasinin evrensel yolculuğuna çıkarken, toplumun tüm kesimlerine saçılmış yaralar, kanamaya devam ediyor. Bu sebeple Türkiye 78'liler Girişimi tarafından kurulan bir komisyonla Diyarbakır Cezaevi gerçeği uzun yıllar sonra gündeme taşındı. 'Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu' kuruldu geçtiğimiz günlerde. Yaşayanlar ve hayatını kaybedenlerin aileleri bir araya geldi ama onlar 'ben insanım' diyen herkesi bu komisyonda görmek istiyor.
Yaşayanlar ve onların aileleri, uzun yıllar Diyarbakır Cezaevi'de kalan Hamit Kankılıç, Yılmaz Sezgin içerdeki vahşeti, aileler Fevzi Doğan ve Kamil Kırman dışarıda nasıl mücadele ettiklerini anlattılar. Diyarbakır vahşetini anlatmak ne kadar zor olsa da, sözcükler boğazlara düğümlense de...

"YASAYANLAR ANLATTI"

HAMİT KANKILIÇ:Öyle bir vahşet ki...

26 Haziran 1980 yılında Diyarbakır Cezaevi'nde başlayan zor yıllar; Aydın, Bursa, Çanakkale, Eskişehir ve son olarak tekrar Bur-sa'da devam etmiş. Tam 20 yıl sürmüş cezaevi süreci. Ölümlere tanıklık etmenin verdiği zorlukla konuşuyor Hamit Kankılıç. O günleri tekrar yaşıyormuş gibi anlatıyor. Diyarbakır deyince nefesini tutuyor, o süreç Kankılıç'ta o kadar derin yaralar bırakmış ki, nereden başlayacağını düşünüyor uzun uzun...
12 Eylül öncesinde girdim cezaevine. O zaman Diyarbakır Cezaevi yoktu. Askeri cezaevine konuldum. Sonrasında adli tutuklular için yapılan Diyarbakır Cezaevi'ne getirildim. Yıl 1980'di. Hatta darbe olmuştu ve biz 12 Ey-lül'ü cezaevinde radyodan öğrenmiştik. Tabi sonrasında yapılan işkenceler vs... başladı. Tüm bu işkenceler yaşanırken de açlık grevi sürecine girdik. Öyle bir sistem ki insanlığından çıkartılmak için her şeyi yapıyorlardı.
Ben 35. koğuşta kalıyordum. Tabii o kadar çok ölümlere tanıklık ettim ki; bunları anlatmak bile sanki o günlere tekrar götürüyor beni. Açlık grevi çözüm olmadı ve ölüm orucu sürecine girildi. O ara 28. günde Ali Erek ölüm orucunu bıraktı ama uygulamaları da kabul etmedi. Bir gece mide sancısından kıvranırken ve çığlık atarken bir anda sesi kesildi, öldürülmüştü. Biz bunu biliyoruz.
Cemal Kılıç adlı yurtsever bir köylüye İstiklal Marşı'nı zorla söyletmeye çalıştılar, ezberlemeyince onu da öldürdüler. Bu şekilde
ölümler o kadar çok oldu ki, hangi birini dile getireyim... Mahkemelerde dile getirilmesine rağmen mahkeme sorumluluk kabul etmiyor ve sonuçlanmıyordu. Hiç unutmuyorum 21 Mart günüydü çok yoğun önlemler alınmıştı, hiçbirimiz ne olup bittiğini bilmiyorduk. Ta ki yemek sırasında öğrenene kadar. Evet Mazlum Doğan şehit olmuştu, üstelik tek başına kaldığı hücrede. Bunun ardından 33. koğuşta kalan Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin, Eşref Anyık olayı protesto etme için kendilerini ateşe verdiler.
Mahkeme süreci devam ediyordu, tekrar mahkemeye çıkıldı. Yine sorunlar anlatıldı, ancak mahkemeden hiçbir ses çıkmadı. Kemal Pirler bu olaylar üzerine ölüm orucunu başlattığını söyledi ve ölüm orucunun 54. gününde hayatını kaybetti. Ölüm orucu sürecinde Kemal Pir'le birlikte Akif Yılmaz, Ali Çiçek ve M. Hayri Durmuş da hayatını kaybetti.
Dedim ya öyle bir vahşetti ki insan, insan olmaktan ve nefes almaktan utanıyordu.

YILMAZ SEZGİN: 'Celladım bile yaşamasın'

6 Mayıs 1980'de PKK davasından tutuklandıktan sonra Diyarbakır Cezaevi'nde kalmış Sezgin. 20 yıl süren cezaevi sürecini anlatırken göz yaşlarına hakim olamıyor. 17 yaşında girdiği cezaevinde görmediği zulüm kalmamış. Tıpkı Diyarbakır Cezaevi'nde kalan diğer tutuklular gibi... "Koridorlarda işkence sesini duyduğunuzda ölmek istiyorsunuz, o sese tahammülünüz kalmıyor" diye anlatıyor Yılmaz Sezgin.
Cezaevine girdiğimde 17 yaşındaydım. İlk girdiğimde okuma yazma bilmiyordum, hayat daha da zordu. Çok yoğun işkence vardı. İdeolojik olarak bir şey bilmiyordum, sistemi de tanımıyordum. Sadece Kürt olduğum için harekete sempatim vardı.
O yoğun işkencede her şeye teslim olmayı dayatıyorlardı. Kendi kurallarına uydurmak istiyorlardı. Orada yatan insanların kendi insanlıklarını unutmalarını istiyorlardı. İnsani değerden tamamen uzaklaştırmak ve kendi kimliklerinden soyutlamak istiyorlardı.
İşkence sesini duyduğum zaman uyuyamıyordum. Bazen ölmek istiyordum. O sese tahammül kalmıyor. Diyarbakır her yönüyle vahşetti. İnsanlığa ait olmayan her şey vardı. Oradaki politikalar Kürtleri bitirmeye yönelikti. Ziyarete gelindiğinde sadece 'mercimekler nasıldı' diyebiliyorduk. Bu talimat verilmişti. Babam ziyaretime geldiğinde, nasılsın oğlum diyordu, ben sadece 'mercimekler nasıldı' diyordum. Nasılsın sorusunu karşılığı bu mu olmalıydı? Kim istemez babasıyla ya da annesiyle uzun uzun sohbet etmek, sarılmak, sesini duymak... Kim istemez ki? Bize bu çok görüldü.
Ama tüm yaşanılan işkenceye rağmen de güçlü bir direniş vardı. Bir bardak su bile paylaşılırdı, işkenceyi ve ölümü göze alarak paylaşılırdı.
Bazen öyle anlar yaşardık ki, ölsek de kur-tulsak derdik, ama arkadaşlarla karşılaşırdık, 'biraz daha dayan' diyerek birbirimizi telkin ederdik. 'Bitecek bu günler' derdik, gözlerimizle anlatırdık, boğazımıza düğümlenen özlemi hissederdik birbirimizin... Birbirimizden güç alırdık.
Güç ala ala yaşadık. Yoksa iki gün bile dayanamazdınız. İnsan olmayı unutuyorsunuz çünkü, unutturuluyor size.
Ben derdim ki "Buradan çıkarsam, bunlar yanlarına kalmayacak. Aynı şeyleri ben de yapacağım düşmanıma!" Ama şimdi hiç öyle düşünmüyorum. Celladımın bile benim yaşadığımı yaşamasını istemem. İnsan insana nasıl yapar bunları?
Çok şey yaşadık ama en basiti; 'Kürt değil Türküm diyeceksin' dayatmasıydı. Ben bunun için çok işkenceden geçtim.
Yoğun işkence sırasında annene ve babana küfür edilse de 'emret komutanım' diyorsun. 60 kişi çırılçıplak birbiri üzerine bindiriliyordu, makata joplar sokuluyordu. Banyo vaziyeti alıyorsun, sabun yok, tazikli suyla ıslatılıyorsun.
Daha sonra dışarı çıktığında sağlı sollu askerler tarafından yat kalk emir komutası veriliyordu. Bir sürü insan intihara zorlandı o süreçte. Ölüm orucundaki arkadaşlara bile her türlü işkence yapıldı.
Şimdi bakıyorum, Diyarbakır denilince sevgi, paylaşım, direnç geliyor aklıma. Hayat geliyor, yaşamın zorluğu, ince bir ip üzerinde nasıl yaşanılır, o geliyor... Ve tüm bunların yanında yaşama nasıl sıkı sıkı tutunduğum geliyor.
Bu basın açıklamasında olmalıydı herkes. Bu artık bilinmeli, bunlar Türkiye'de yaşandı. 12 Eylül'de yaşanılanları sormak istiyorlarsa aydınların ya da 'ben insanım' diyen herkesin bu projeye destek vermesi gerekiyor.



SON

dilaver
22-08-2009, 23:05
Çok şey yaşadık ama en basiti; 'Kürt değil Türküm diyeceksin' dayatmasıydı. Ben bunun için çok işkenceden geçtim.

Pek çok şeyi açıklamıyor mu bu cümle. Neden bugün bu haldeyiz bilmem düşünebilen var mı.

Ne mutlu Türküm diyene başlıgı ile birlikte okuyun bence.

saygılarımla

Averroes
22-08-2009, 23:16
Diyarbakır Cezaevi halen Diyarbakır'ın merkez Bağlar ilçesinde adli suçlular için "hizmet vermektedir." Bu aralar duvarlarına "Bir okul bir cezaevi kapatır" özlü sözler yazıyorlar. Yakın tarihiminizin bütün genetik kodları o cezaevinin karakutularında saklıdır. Toplumsal infialin bu denli az olmasının tek nedeni duvarların konuşamama özelliğinden kaynaklanmaktadır.



Selamlar

dilaver
22-08-2009, 23:27
Yahu

İlginci de bu. Orası okul mu olur.

Adamın babasını orada öldürmüşler, işkenceden geçirmişler. Adamın oglu orada egitim görecek.

O çocuk kalkıp demeyecek mi. Benim dedem burada öldü, şkence gördü. Ben burada nasıl egitim görürüm diye.

Orası kesinlikle müze olmalı. Numune olmalı. Dünyaya örnek olmalı.

saygılarımla

Averroes
22-08-2009, 23:38
Kesinlikle katılıyorum,

Aushwitz'i okul yapın, olmadı Guantanamo'yu yapın, ama Diyarbakır Cezaevi müze olmalıdır.
Ziyaretçilerin tükürmesi serbest olmalıdır.



Selamlar

dilaver
23-08-2009, 15:33
Yazılı Basın Açıklaması;

Diyarbakır Cezaevi ya “Utanç Müzesi” yapılmalı, ya da yerle bir edilip, yerine Faşizme karşı direnişin, yiğitliğin ve kardeşliğin anıtı dikilmeli…
22 Ağustos 2009 tarihli basında hükümetin Diyarbakır Cezaevi’yle ilgili kararını anlatan bir haber mevcuttu. Hükümetin ‘Kürt Açılımı’ kapsamında sürece destek verecek ilk somut projesinin Diyarbakır’ın Bağlar semtinde bulunan ve 12 Eylül darbesi ile işkence ve zulümle gündemden düşmeyen Diyarbakır Cezaevi’nin kent dışına taşınması kararı olduğunu yazıyordu gazeteler. Haberde cezaevinin yerine Anadolu Lisesi, iki ilköğretim okulu, bir anaokulu ve iki spor tesisinin yer aldığı büyük bir eğitim kampusu inşa edileceği belirtiliyordu. Konuyla ilgili olarak Tarım Bakanı Mehdi Eker’in "Milli Güvenlik Kurulu'nda bu çalışmaların sürdürülmesi yönünde tavsiye kararı alındı. Biz de üzerimize düşeni yapacağız. Diyarbakır Bağlar Cezaevi'ni şehrin dışına taşıyoruz" dediği yazıyordu.

12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğü’yle yakın tarihimizdeki en önemli vahşetlerden birinin yaşandığı Diyarbakır Cezaevi’nin kapatılması ve yerine bir “eğitim kurumu” yapılması kararı hesabı sorulmamış ama er ya da geç emekçi halklarca sorulacak olan bir kirli tarihi sümenaltı etme düşüncesinden başka bir şey değildir. MGK’nın tavsiye kararıyla Hükümetin cezaevini kent dışına taşıma ve en büyük insanlık suçları işlenen o yere ‘eğitim kurumu’ inşa etme kararıyla, orada işledikleri suçların unutulacağını sanıyorlarsa yanılıyorlar.

O zulüm merkezini devrimcilerin mezarı haline getiren ve adları lanetle anılan 12 Eylül’ün faşist generallerini, Kemal Yamakları, Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıranları unutmadığımız gibi, Diyarbakır Zindanı’nda alçakça, işkencelerle aramızdan çekip alınan, katledilen yüzlerce kardeşimizi de unutmadık. Öyle bir vahşettir ki Diyarbakır Cezaevi, sözcükler anlatılmasına yetmemektedir. Orada yaşananları insan aklının alması mümkün değildir. Orası ölümün her şeyi belirlediği, yaşayanların ölümü kurtuluş saydıkları bir yerdir!
Ama bütün bunların sorumluları hala aramızda dolaşmakta, hala bu vahşetin hesabını vermeden mutlu/mesut ve hatta “vatansever” hayatlarını sürdürmektedirler. Hatta o zalimane davranışların altında imzaları olanlar, bugün ‘Kürt Açılımı’na soyunmuş gözüküyorlar.
Ve bütün bunların olduğu, bu insanlık dışı mekânın içine “eğitim” için çocuklarımız konulacakmış! Kürt halkının tümünün acısını duyduğu, neredeyse her ailenin bir veya birkaç ferdinin katledildiği, zulmedildiği, yok edildiği bu işkence yuvasında nasıl bir “eğitim” amaçlanmaktadır? Yoksa unutturma planlarının bir parçası olarak mı düşünülmektedir bu girişim? Çocuklarımızı katlettiğiniz Diyarbakır Cezaevi’ne çocuklarımızı hangi biçimde olursa olsun bir kez daha sokmanıza izin vermeyeceğiz.

Bizden o ölüm zindanlarından yankılanan sesleri unutmamızı, kalaslarla döve döve öldürdüklerinizin acılarını ve cellâtlarını unutmamızı, öldürdüklerinizin yaşanmamış hayatlarını, ana ve babalarının gözyaşlarını, çocuklarının yoksunluklarını unutmamızı mı istiyorsunuz! Biz onların acılarını ve ölümlerini aldık, hayatlarımıza kattık ve asla unutmayacağız!
Bu vahşetin sorumluları cezalandırılana dek, cezalandırıldıklarında bile, insanlık adına sonsuza dek, vahşetin diğer adı olan Diyarbakır Cezaevi’ni unutmayacağız! Diyarbakır Cezaevi kapatılmalıdır! Diyarbakır Cezaevi ya “Utanç Müzesi” yapılmalı, ya da yerle bir edilip, yerine orada yaşanan vahşeti hiç unutturmayan ama halkların kardeşliğine elini uzatan bir anıt yapılmalıdır. Faşizme karşı direnişin, yiğitliğin ve kardeşliğin anıtı…
Ama ne yaparsanız yapın; hiçbir güç “Diyarbekir Vahşet ve Ölüm Zindanları”nı öfke ve nefretle düşünmemizi, orada hayatlarını verenleri onurla anmamızı, duyduğumuz öfke ve nefretin her zaman halkların kardeşliği ve barış için bir mücadele kararlılığı olarak, zulmü titreten, halklara yoldaş olan bir çığlık olmasını engelleyemeyeceksiniz!

Devrimci 78’liler Federasyonu

boğaziçi
26-08-2009, 17:12
80 de olanlarin(cezaevi olsun,sorgulananlar, evi arananlar olsun) kurtlere yonelik yapilmis gibi anlatilmasina karsiyim.(benim babam kurt degildi. o donemdeki kurt arkadaslarinin da bugun ki pkaka nin izinde kurt milliyetcisi olmadigini da soyluyor ))kurt milliyetciligi yaparak sanki iskencelerin kurtlere gibi yapilmis gibi anlatilmasina karsiyim. birtek bu cezaevimi var iskence yapilan. bugunun sorumlusu kenan evren dir.

dilaver
26-08-2009, 21:25
yahu bogazici yapmayın

Bu kadar gözünüzü gerçeklere kapamayın. Ben bu siteye gökten zembille gelmedim. O dönemin sınıf mücadelesi içinden geldim ve ne Kürt'üm ne de Kürt milliyetçisi. O dönemde Kürt milliyetçisi akımlar da vardı. Daha dogrusu ayrı örgütlenmeyi savunan gruplar vardı. Rızgari, Tekoşin, Kawa, Denge Kawa, Özgürlük Yolu, Pkk, Kuk şu anda hatırlayabildiklerimden bir kaçı. Ayrıca benim mensubu oldugum siyasi çizgi de birlikte örgütlenmeyi savunurdu. Ama tüm devrimci hareketin ortak tutumu şu idi. Ukkth, yani Kürtlerin ayrı devlet kurabilme hakkı. Bunu kimse tartışmazdı bile. Devrimci hareket içinde bu konuda en ufak bir fikir ayrılıgı bile yoktu.

O dönem işkence bir yaygınlıktı. Elbette her cezaevinde aşırı ölçüde işkence yapıldı. Ama esas olarak Kürt tutuklu ve hükümlülerin kaldıgı Diyarbakır cezaevinde yapılanlar bugün artık dünya vahşet literatürüne geçmiş durumdadır. Her şeyden evvel Diyarbakır cezaevini anlamadan, kavramadan Pkk nın neden dogdugunu ve neden bu kadar geliştigini de anlayamazsınız. Ama siz gene kafanızı kuma gömmeye devam edin. Ve Diyarbakırı yok sayabilmek için elinizden geleni yapın, ama başaramazsınız.

İnsan olan, insanlık onuru olan bir insan Diyarbakır'ın karşısına bir alternatif getirmeyi düşünemez bile.

saygılarımla

dilaver
26-08-2009, 22:22
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=53883

saygılarımla

LifeOwneR
27-08-2009, 06:09
bu email kampanyasının bir yaptırımı varmıdır sayın dilaver?

dilaver
27-08-2009, 12:27
email kampanyaları anca kamuoyu oluşturabilir. Herhangi bir yaptırım gücü de yoktur.

saygılarımla

dilaver
13-09-2009, 17:47
http://yurttas.tv/diyarbakir

saygılarımla

-InVi-
13-09-2009, 19:49
Diyarbakir Cezaevindeki insanlarin orasina burasina "jop" sokan askeri zihniyet,
yillar sonra kendisini toplumsal hayat'da kimin nerde olup olmasi gerektigi hakkinda ileri geris konusmaktan ve toplumsal hayata baski uygulamaktan geri kalmamis,
asil görevi ülke sinirlarini savunma ve terrörist ile mücahadele olmasi gereken askerin,
ülkeyi yönetenler ile ugrasmis....ülke savunmasi üzerine kafa yormaktan ziyade, laiklik hakkindaki bagnaz görüslerini topluma dayatmisdir.....

Diyarbakir Cezaevi okul mokul degil,
Buna izin veren, göz yuman devlet icindeki statükocu aygitin lanetlendigi mekan olmalidir...

kafasikarisik
13-09-2009, 20:35
O askeri zihniyet bunları neden yapmıştır?
Sadece Türklüğü zorla kabul etirmek için mi?
Başka şeyleri de kabul ettirmek için mi?

Kardeşimdir, kardeşindir alnı secdeye gelen!

Bu duvar yazısı Diyarbakır cezaevinde en sık karşınıza çıkan duvar yazısıdır.

Sayıları bir hayli olan küçük yaştaki tutsaklar “Çocuk Koğuşu”nda bir araya toplanmış, başlarına da İslamcı hava korsanları eğitmen verilerek onlara dini eğitim yaptırılırdı. Ramazanda oruç tutmaya, namaz kılmaya zorlanırlardı. Koşu yaptırıldıktan sonra tek sıra yanaşık düzen içeri alınan çocuklara “birbirinizin kıçına sürtündünüz, cenabet oldunuz!” diye gusül abdesti almaya gönderilirlerdi. Cezaevi komutanının koğuşlarda “sünnet” muayenesi yaptırıp, sünnetsiz çıkan kafir ve Ermenileri sünnet düğünü ile ödüllendirmek istediği günlerdi bunlar.

12 Eylül bir Türk-İslam sentezcisi cuntadır.

http://www.birgun.net/writer_2004_index.php?category_code=1186602960&news_code=1092327972&year=2004&month=08&day=12

Üzerinde üniforması ile mitinglerde Kuran ve hadis okuyan Evren Paşa.
Zorunlu din derslerini anayasa koyan cunta.
Anayasa referandumu öncesi dinciler-tarikatlar ile ittifak eden "cennetlik" Kenan paşa.

Dinciler hadi minnettardırlar bu duruma deriz de, solcu olduğunu iddia edenler 12 eylül mahsülü dincilere kanat takmakla meşgüller, işte bu anlaşılmaz.

Molloch
13-09-2009, 22:14
ülkeyi yönetenler ile ugrasmis....ülke savunmasi üzerine kafa yormaktan ziyade, laiklik hakkindaki bagnaz görüslerini topluma dayatmisdir.....Gericilerin böyle sahte liberal, sahte demokrat görüşleri ağızlarına sakız yaparak "asker laikliğini" eleştirmeleri artık iyice bayatladı. Bu ülkede Alevi köylerine zorla cami inşa eden, solculara akıl almaz işkenceler yapan, Imam Hatipler'i kuran, zorunlu din derslerini ekleyen, nüfus cüzdanlarına din hanesini ekleyen zihniyet Kenan Evren zihniyetiydi. Ağızlarından köpük saçarak Alevi aydınlarını diri diri ateşe veren zihniyetin paşasıydı Kenan Evren. AKP de zaten 12 Eylül'ün devamıdır.

Islamcılar tabii kendilerini mazlum göstermek için şimdiki askere yüklenip duruyorlar, üstelik TSK şu anda darbeci bir çizgide olmamasına rağmen. Öyle ya, aşağılık kompleksinden kurtulamayan Islamcılar kendi kendilerini masum olduklarına ikna etmek için hep böyle "Öcülere" ihtiyaç duyuyorlar.

Islam konusundaki bağnaz fikirlerini topluma dayatan ve istemediği insanları dışlayan, ötekileştiren muhafazakar faşist AKP çok cici, çok demokrat, çok şeffaf zaten.

güneşinzaptıyakın
14-09-2009, 11:22
Yaşanan faşist kıyım uzaktan bakınca sayılar ve sözcüklerden ibaret olarak algılanıyor insanlar tarafından, işkence'den geçmeyen halden anlamıyor malesef ve hala bazı altta kaln bir kaç faşist için herkesin işkencecesi kendine mantığı bir şeylerin değişmediğini gösteriyor. İnsan'ın yapabileceği en aşağılık şeydir işkence. Diyarbakır cezaevi'nde 12 Eylül faşist rejiminde yaşananlar elbette tutukluların kimliği ve cezaevinin coğrafi konumu nedeniyle Kürt'lere yönelik bir işkence ve kıyım olarak yaşanmasına yol açmıştır. O dönemde Askeri cezaevlerinde alanen yapılan baskı ve işkence, sivil cezaevlerinde daha gizli ama retotik olarak yapılmaktaydı. O dönemde Diyarbakır cezaevinde askerlik yapmış birisinden dinledim yapılan işkenceleri, en keyif aldığı işkence sanırım değişik boyda şişeleri yan yana dizip tutukluları üzerine oturmaya zorlamalarıdır. Şahsen tanığım işkenceye yaşadım ve Buca'da bir çok arkadaşımdan dinledim işkencenin bin bir türünü, ama Diyarbakır gerçek bir cehennem olarak var oldu bu topraklarda. Yaşanan işkence, baskı ve dayatma elbette hesap verecek bir gün. Yaşananları bağırarak, yazarak ve gün be gün topluma hatırlatarak unutulmasını önlemek elbette bir zorunluluktur ama toplumun vicdanına bu olanları anlatmak aynı zamanda alkış tuttukları ve onay verdikleri rejimin vahşetine ortak olduklarını hatırlatmaktır...

Not: Konunun başında yazan akineton ve avanesini bu sitede görmek beni şaşırtmadı, bahsi geçen grup kafatasçı ırkçı bir gruptur, sistematik ve burada görüldüğü üzere aynı tarzda manevralarla bir siteye girip ortalığı bulandırmayı amaçlarlar. Uyku hapı adı taşıyan kişi sözcüleridir, içlerinde iki bayan vardır, genelde taktik olarak bir yada iki kişiyi arkalarında site içinde bırakırlar sözcü olarak. Amaçları yazılanları saptırmak, siteyi ele geçirmek yada işlemez hale getirmektir genelde. Ben bunları Mısır'lı olarak adlandırıyorum, genelde çoğunluğu antik Mısır'lı isimleri kullanırlar, Mısır ile ilgili dini yazılar asarlar siteye.

dilaver
14-09-2009, 19:25
Bugün Diyarbakır'da basına dagıtılan bildiri :


BASINA VE KAMUOYUNA



Bir süre önce (21 Ağustos 2009), Tarım Bakanı Mehdi Eker, hükümetinin “Kürt Açılımı” çerçevesinde ilk adım olarak, tarihte ve hafızalarda Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi olarak bilinen, işkenceleri, vahşeti ve zulmüyle İngiliz The Times gazetesinin bile “Dünyanın En Kötü 10 Cezaevi” arasında sıraladığı -ki bize göre birincisi olan- Diyarbakır Zindanının yıkılıp yerine okul ve spor kompleksi yapılacağını açıkladı.



Bu açıklama belki içinde iyi niyetli bir yaklaşım barındırsa bile özünde, tamamen geleneksel ve sorunların halı altına süpürülmesi anlayışı ve unutma-unutturma kültürünün bir parçası olduğu görüşündeyiz.



Sanılır ki, bu cezaevi yıkılıp yerine okul yapılırsa, o cezaevinde yaşayanlar kendilerine yapılan vahşeti, işkenceleri, zulmü, baskıyı, dayağı, falakayı, 5’e 10 kalasları, copları, coplarla bazı tutuklulara yapılan tecavüzleri, insanları daha fazla aşağılamak için kimilerine zorla yedirilen fareleri, pislikleri, en insani ihtiyaçları (yemek, uyumak, sigara, ziyaret) bile işkence aracı olarak kullanan mantığını; “eğitim” adı altında yapılanları; “yürüyüş kararı” ile saydırılan “Her Türk Asker Doğar”, “Ne Mutlu Türküm Diyene”leri; okuma yazması olmayanlara bile zorla ezberlettirilen 50’den fazla ırkçı marşları; ırkçı slogan ve resimleri; velhasıl bir bütün olarak insanlık dışı cezaevini ve o cezaevinde dayakla, coplarla, kalaslarla öldürülen yaşlı genç onlarca insanımızı, canlarımızı unutmamız mümkün mü?



Bu işkenceler ve vahşet dursun diye bedenlerini ateşe verenleri, işkenceyi protesto etmek için kendini asanları, bu zulüm çarkı daha fazla devam etmesin diye, bu vahşet son bulsun diye genç yaşta ölüme meydan okuyarak ölüm orucu sonucu ölenleri, sakat kalanları, delirenleri unutmamız mümkün mü?



Eğer tarihi hafızalardan unutturarak silmek amaçlanıyorsa bunun büyük bir yanılgı olduğunu söyleyebiliriz. Toplumlar tarihleriyle ancak yüzleşerek; korkuları, acıları ve utançlarıyla hesaplaşarak barışabilir. Marifet, bunca şeye tanık olmuş, onlarca insana mezar olmuş, bir döneme damgasını vurmuş bir cezaevini yıkarak unutturmak değil; marifet bir daha tekrarlanmamasını sağlamak için aksine koruyarak hatırlatmaktır.



Eğer devlet, bu politikasından vazgeçecekse, eğer yeni açılımlar yapmak istiyorsa bunu olmamış gibi varsayarak değil, aksine insanların yaşadıklarına saygı gösteren, onların taleplerine uygun davranmalıdır. O zaman açılımların bir anlamı olur. Dünyada geçmişiyle hesaplaşanlar bu sorunu böyle hallediyor. Almanlar Nazi Kamplarını, Macarlar Terör Evini ziyarete açarak yaralarını sağaltıyor.



Bizler de geçmişimizle, tarihsel mekânları, tarihi belgeleri yok ederek değil, onları koruyarak, bir daha tekrarlanmaması için koruyarak insanlığın hizmetine sokabiliriz.



Bu amaçla: Sırf birilerinden intikam almak için değil, toplumsal adalet ve barışın sağlanması için, İşkence ve vahşete maruz kalmış, işkence görmüş, yaralanmış, sakatlanmış, ağır travmalar yaşamışların, işkence sonucu ölenlerin anısına saygı için, Orada yaşananların bir daha tekrarlanmaması için,“Kürt Açılımı” için,“Demokrasi Açılımı” için,



Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi fiziki yapısıyla “Demokrasi ve İnsan Hakları Müzesi” ne dönüştürülmesi gerekir.

Kamuoyunu bu insani talep doğrultusunda duyarlılığa davet ediyoruz.

Bu talebimizin yerine getirilmesi dileğiyle…



Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi Tutuklularından
Nuri Sınır, Haluk Yıldızhan, Cabir Yolbaş, Erdem Gencan, Hasan Dağtekin, M. Can Azbay, İsfendiyar Eyüboğlu, Recep Maraşlı, Mesut Baştürk, Nezir Çetin, Faruk Altun

adanalioglu
07-11-2009, 12:52
bunlar gerçekten doğrumu ? yoksa bol keseden abartmamı. buna hiç bir canın normal kalacağına inanılırmı.

güneşinzaptıyakın
07-11-2009, 14:02
Burada anlatılanlar, yaşananların sadece bir kısmıdır.

necip12
08-11-2009, 02:41
bunlar gerçekten doğrumu ? yoksa bol keseden abartmamı. buna hiç bir canın normal kalacağına inanılırmı.

Emin ol hepsi doğru eksiği var fazlası yok ama yine de benim aklım almıyor diyiyorsan eğer, farklı birçok kaynaktan araştırabilirsin
Eğer, sen nerden bliyorsun bunları diye bir soru aklına gelirse, onu da cevapliyim 23 yıl o, şehirde kaldım kudurmuş faşistlerin neler yaptığını yapabileceğini biliyorum

adanalioglu
09-11-2009, 12:38
bunlar insanlıktan nasibini almamış hayvanlar o zaman. birinin bir köpeğe tekme vurduğunda içimiz sızlıyor onunda bir can taşıdığı acı çektiği aklımıza geliyor. peki bunları yapanlara ne demeli. yinede ben bir insanın bir insana bunları yapacağına inanasım gelmiyor. çünkü inanırsam insan olduğumdan utanırım

pervane
11-11-2009, 04:01
Bugün 12 eylül döneminde henüz dünyada olmayan bir yakınım ile birlikte Diyarbakır cezaevinde geçmişte yaşananları da konu alan diziyi izliyorduk.
Adı üzerinde dizi abartıyorlar abarttıkça diye bir yorum getirdi, gerçek değildir bu kadarı değilmi dedi tıpkı adanalioğlu gibi! bir nesil sonrasının bizlerden ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. hem sevindim o dönemi yaşamdıkları için hem üzüldüm kötülüklerden bihaber olduklar ve insanın en son ineceği noktayı tahmin dahi edemedikleri için. Tarih unutmuyor..

dilaver
11-11-2009, 22:27
BASINA VE KAMUOYUNA


Genelkurmay genel sekreteri tümgeneral Ferit Güler’in ”TSK ne uzun yıllar hizmet eden personele karşı tek taraflı akıldışı iddialar gündeme gelmektedir. Bu kapsamda bir dizi ile ilgili olarak medyada yer aldığı şekilde RTÜK tarafından bazı kararlar alındığı bilinmektedir. Yayın kuruluşlarının insanların kişilik haklarına özen göstermesi, o kişi ve ailelerini de düşünerek duyarlı bir yayıncılık yapması herkes gibi bizim de beklentimizdir” şeklinde haftalık bilgilendirme toplantısında bir açıklaması olmuştur.

Sayın General; kola içer misiniz kola… Hani uzun ince şişeleri var… Hatta biraz boğumlu… 30 yıl önce belki bizde içerdik… Ama otuz yıldır içmiyoruz… niye biliyor musunuz..” uzun yıllar hizmet eden personelleriniz” üzerine oturttuğu için..”herkes gibi bizimde beklentimiz” vardı .bu insanlık suçlarını işleyenler yargılanır diye ama olmadı… ve siz hala onları koruyorsunuz.. İşkence yapmak kadar işkencecileri korumak da suç dur. Siz bu suçu işlemeye devam ediyorsunuz..


Sayın General; Mamak’tan, Metris’ten, Diyarbakır’dan yükselen işkence çığlıkları hiç kulağınıza ulaşmadı mı? Duyma probleminiz mi var… Bu ülkenin geleceği ipotek altına alındı, zenginlikleri peşkeş çekildi, bilim adamları, aydınları, öğrencileri cezaevlerinde işkence hanelerde yok edildi… Bunları yapan Kenan Evren ve arkadaşları için herhangi bir soruşturma açtınız mı? Dünyanın en zengin on generali arasında bulunan Tahsin Şahinkaya için bu kadar zenginliği nasıl yaptı diye sordunuz mu…darbecileri korumayın.. darbe yapmak kadar darbecileri korumak da suç dur..siz bu suçu işlemeye devam ediyorsunuz..


Sayın General: Albay Raci Tetik’te sizin personeliniz.. Mamak’ta cezaevi müdürlüğü yaptı.. onun döneminde tabutluklardan, hücrelerden yükselen çığlıklar sevinç çığlıkları mıydı?. İlhan Erdost’un, Mustafa Yalçın’ın nasıl öldürüldüğünü biliyor mu sunuz… Albay Raci Tetik ve Yüzbaşı Tuna Akut hakkında herhangi bir soruşturmanız kovuşturmanız var mı? Metris cezaevindeki işkencelerden sorumlu Binbaşı Adnan Özbey, Binbaşı Fehmi Koçhisarlıoğlu, Binbaşı Muzaffer Akbayır, yzb. Ömer Kavlak, üstgm. Yalçın Demirel hakkında bir soruşturmanız oldu mu? Ya da Diyarbakır cezaevindeki işkence ve ölümleri lütfedip araştırdınız mı..Tutuklulara insan dışkısı yedirmek, fare yedirmek ne kadar insani … Cop sokmanın tecavüz etmenin tarafımı olur… Tek taraflı akıldışı diyene kadar araştırma zahmetine girdiniz mi... Bütün bunların sorumlusu başta Orgeneral Kemal Yamak, cezaevi Komutanı Esat Oktay Yıldıran, Mevlüt başçavuş ve diğer personeller hakkında ne yaptınız.. kamuoyuyla paylaşırsanız bizde öğrenmiş olacağız..

Sayın General: 1981 Haziranında Gaziantep cezaevinde idam edilen Veysel Güney’in hala mezarını bulamadık… Cenazeyi ailesine teslim etmek için alan ve bilinmeyen bir yere gömen yüzbaşı Burhan Erdem de sizin personeliniz… Devletten hala maaş alıyor… Orduevlerinden faydalanıyor… Hala askeri lojmanlardan faydalanıyor… 28 yıldır oğlunun mezarını arayan bir annenin feryatları sizi hiç rahatsız etmiyor mu?.. Kardeşlerine, arkadaşlarına ziyaret edebilecekleri bir mezar taşını çok mu gördünüz… Yüzbaşı Burhan Erdem’i bulup mezar yerini ailesine açıklamayı düşünüyor musunuz…Yoksa, ”tek taraflı akıldışı iddialar’ söylemine devam mı edeceksiniz..


Sayın general: 12 Eylül darbecileri işledikleri suçlardan korunmak için Anayasaya geçici 15. maddeyi koydurdular… Nasıl geçici ise 29 yıldır hala geçmedi… Bu madde onların suçlarını örtmüyor ki…. Bunların hepsi uzun yıllar TSK ne hizmet etmişler. Halka ve demokrasiye karşı suç işlemişler… Ve yargılanmamışlar… Bunların yargılanmasını engellemek başta insanlık suçudur… Yaşananların milyonda birine dokunan bir televizyon dizisine gözdağı vermeniz, kaynağını ve gücünü 12 Eylül darbesinden alan RTÜK’ü yönlendirmeniz, basın ve yayın kuruluşlarını ince bir üslupla uyarmanız işlenen suçları yok edecek mi… Yoksa sizde mi bu suçları ve suçluları olumluyorsunuz… Peki, bizlerin ve ailelerimizin kişilik hakları yok mu?

Darbecileri korumayın… İşledikleri suçlardan dolayı yargı önüne çıksınlar… Herkes gibi bizimde beklentimiz budur…
10 Kasım 2009



DEVRİMCİ 78 LİLER FEDERASYONU

saygılarımla

En el hak
12-11-2009, 12:39
BASINA VE KAMUOYUNA


Genelkurmay genel sekreteri tümgeneral Ferit Güler’in ”TSK ne uzun yıllar hizmet eden personele karşı tek taraflı akıldışı iddialar gündeme gelmektedir. Bu kapsamda bir dizi ile ilgili olarak medyada yer aldığı şekilde RTÜK tarafından bazı kararlar alındığı bilinmektedir. Yayın kuruluşlarının insanların kişilik haklarına özen göstermesi, o kişi ve ailelerini de düşünerek duyarlı bir yayıncılık yapması herkes gibi bizim de beklentimizdir” şeklinde haftalık bilgilendirme toplantısında bir açıklaması olmuştur.

Sayın General; kola içer misiniz kola… Hani uzun ince şişeleri var… Hatta biraz boğumlu… 30 yıl önce belki bizde içerdik… Ama otuz yıldır içmiyoruz… niye biliyor musunuz..” uzun yıllar hizmet eden personelleriniz” üzerine oturttuğu için..”herkes gibi bizimde beklentimiz” vardı .bu insanlık suçlarını işleyenler yargılanır diye ama olmadı… ve siz hala onları koruyorsunuz.. İşkence yapmak kadar işkencecileri korumak da suç dur. Siz bu suçu işlemeye devam ediyorsunuz..


Sayın General; Mamak’tan, Metris’ten, Diyarbakır’dan yükselen işkence çığlıkları hiç kulağınıza ulaşmadı mı? Duyma probleminiz mi var… Bu ülkenin geleceği ipotek altına alındı, zenginlikleri peşkeş çekildi, bilim adamları, aydınları, öğrencileri cezaevlerinde işkence hanelerde yok edildi… Bunları yapan Kenan Evren ve arkadaşları için herhangi bir soruşturma açtınız mı? Dünyanın en zengin on generali arasında bulunan Tahsin Şahinkaya için bu kadar zenginliği nasıl yaptı diye sordunuz mu…darbecileri korumayın.. darbe yapmak kadar darbecileri korumak da suç dur..siz bu suçu işlemeye devam ediyorsunuz..


Sayın General: Albay Raci Tetik’te sizin personeliniz.. Mamak’ta cezaevi müdürlüğü yaptı.. onun döneminde tabutluklardan, hücrelerden yükselen çığlıklar sevinç çığlıkları mıydı?. İlhan Erdost’un, Mustafa Yalçın’ın nasıl öldürüldüğünü biliyor mu sunuz… Albay Raci Tetik ve Yüzbaşı Tuna Akut hakkında herhangi bir soruşturmanız kovuşturmanız var mı? Metris cezaevindeki işkencelerden sorumlu Binbaşı Adnan Özbey, Binbaşı Fehmi Koçhisarlıoğlu, Binbaşı Muzaffer Akbayır, yzb. Ömer Kavlak, üstgm. Yalçın Demirel hakkında bir soruşturmanız oldu mu? Ya da Diyarbakır cezaevindeki işkence ve ölümleri lütfedip araştırdınız mı..Tutuklulara insan dışkısı yedirmek, fare yedirmek ne kadar insani … Cop sokmanın tecavüz etmenin tarafımı olur… Tek taraflı akıldışı diyene kadar araştırma zahmetine girdiniz mi... Bütün bunların sorumlusu başta Orgeneral Kemal Yamak, cezaevi Komutanı Esat Oktay Yıldıran, Mevlüt başçavuş ve diğer personeller hakkında ne yaptınız.. kamuoyuyla paylaşırsanız bizde öğrenmiş olacağız..

Sayın General: 1981 Haziranında Gaziantep cezaevinde idam edilen Veysel Güney’in hala mezarını bulamadık… Cenazeyi ailesine teslim etmek için alan ve bilinmeyen bir yere gömen yüzbaşı Burhan Erdem de sizin personeliniz… Devletten hala maaş alıyor… Orduevlerinden faydalanıyor… Hala askeri lojmanlardan faydalanıyor… 28 yıldır oğlunun mezarını arayan bir annenin feryatları sizi hiç rahatsız etmiyor mu?.. Kardeşlerine, arkadaşlarına ziyaret edebilecekleri bir mezar taşını çok mu gördünüz… Yüzbaşı Burhan Erdem’i bulup mezar yerini ailesine açıklamayı düşünüyor musunuz…Yoksa, ”tek taraflı akıldışı iddialar’ söylemine devam mı edeceksiniz..


Sayın general: 12 Eylül darbecileri işledikleri suçlardan korunmak için Anayasaya geçici 15. maddeyi koydurdular… Nasıl geçici ise 29 yıldır hala geçmedi… Bu madde onların suçlarını örtmüyor ki…. Bunların hepsi uzun yıllar TSK ne hizmet etmişler. Halka ve demokrasiye karşı suç işlemişler… Ve yargılanmamışlar… Bunların yargılanmasını engellemek başta insanlık suçudur… Yaşananların milyonda birine dokunan bir televizyon dizisine gözdağı vermeniz, kaynağını ve gücünü 12 Eylül darbesinden alan RTÜK’ü yönlendirmeniz, basın ve yayın kuruluşlarını ince bir üslupla uyarmanız işlenen suçları yok edecek mi… Yoksa sizde mi bu suçları ve suçluları olumluyorsunuz… Peki, bizlerin ve ailelerimizin kişilik hakları yok mu?

Darbecileri korumayın… İşledikleri suçlardan dolayı yargı önüne çıksınlar… Herkes gibi bizimde beklentimiz budur…
10 Kasım 2009



DEVRİMCİ 78 LİLER FEDERASYONU

saygılarımla


Bu aşağılık yaratağın bana hatırlattığı tek şey,cehennemi yeryüzüne kurmuş ve oda bu cehennemin baş zebanisi olmuş olması

Bu insan musvetesinin adının geçtiği her ortamda midem bulanıyor ve benim aklıma dilime gelen her kelime insanlığın utanç duyduğu en aşağılık adam olduğuyla alakalıdır . Lanet olsun o tanrıya ki böyle bir alçağı ana rahmine düşürmüş!

hala tüm bunların yalan olduğunu söyleyen faşistler iyi dinleyin...

Diyarbakır Cezaevi, The Times gazetesi tarafından 29 Nisan 2008'de 'Dünyanın en kötü 10 cezaevi' arasında gösterildi. Cezaevi'nin on binlerle ifade edilebilecek kadar mağduru var.

Bunlar arasında 16 mayıs 1982 tarihinde Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık kendilerini yakarak hayatlarına son verirken,

Mazlum Doğan, Kemal Pir, Bedii Tan, Necmettin Büyükkaya, Remzi Aytürk gibi isimler ya kendini astı, ya açlık grevinde öldü ya da tekme ve yumruklarla öldürüldü.

Esat oktay Yıldıran 22 Ekim 1988 tarihinde, İstanbul Kısıklı'da bir belediye otobüsünün içinde, kafasına sıkılan üç kurşunla öldürüldü. Tetiği çeken kişi tetiği çekmeden önce Yıldıran'a, cezaevindeki işkence mağdurlarından olan ve ölüm orucunda yaşamını yitiren, "Laz Kemal" olarak bilinen Kemal Pir'in selamları olduğunu söyledi.

dilaver abim,
bilmem hatırlarmısın, abdurahman sevgat
namı diğer keşe
komşumdur kendisi
bazen yanıma gelip çayımı içer,ve o kötü anıları istemeyerekte olsa benim ısrarımla paylaşır ve anlatır,


.................................................. ....................................

Mende sığar iki cihân, men bu cihâna sığmazam
Cevher-i lâmekân menem, kevn ü mekâna sığmazam

Cân ile hem cehân menem, dehr ile hem zemân menem
Gör bu latifeyi ki men, dehr ü zemâna sığmazam

En'el - Hak

dogruluk
12-11-2009, 14:04
bunlar gerçekten doğrumu ? yoksa bol keseden abartmamı. buna hiç bir canın normal kalacağına inanılırmı.

bunlar sadece yaşananın sadece küçük bir göztergesi show da bu kalp seni unutur mu diye bir dizi var. gerçek olaylardan kurgulanarak yayınlanıyo diyarbakır ve benzeri olayları anlamak için güzel bir çalışma

GÖK.BÖRÜ
18-03-2010, 01:35
Bunlar uydurma.Fakat böyle giderse gerçeğe dönüşecek.

saroz
18-03-2010, 11:25
Bunlar uydurma.Fakat böyle giderse gerçeğe dönüşecek.


Tüm anlatılanların uydurma olduğuna dair kanıtın nedir?

Gerçek olduklarına dair, yüzlerce kanıt olduğunu biliyormusun?

saroz
27-03-2010, 13:08
Diyarbakır Cezaevi müze olsun teklifi


Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis, verdiği kanun teklifinin gerekçesinde, Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nin 12 Eylül darbesi sonrası askeri yönetime devredildiğini hatırlatarak, 12 Eylül’de 650 kişi kapasiteli olmasına karşın 5-10 misli mahkumun cezaevinde bulundurulduğunu söyledi.

Binlerce kişinin insanlık dışı işkence ve uygulamalara maruz kaldığını belirten Halis, “Nazi uygulamalarını aratan uygulamalar burayı adeta cehennemin yeryüzü tezahürü haline getirmiş, dünyanın en kötü 10 cezaevi arasında ilk sıralamaya sokmuştur” dedi.

Cezaevinde 34 kişinin yaşamını yitirdiğini, onlarcasının sakat kaldığını ya da ömür boyu sürecek hastalıklarla cezaevinden çıktığını belirten Halis, 24 Eylül 1996’da mahkumların kötü yaşam koşullarına ilişkin tepki gösteren mahkumlardan 10’unun, ateşli silah ve kalaslarla öldürülmüş onlarcasının ağır yaralı olarak kurtulduğunu söyledi.

Halis, cezaevinin “İnsan Hakları ve Özgürlük Müzesi” yapılmasının, Türkiye’nin toplumsal ihtiyaçları ve demokrasi için bir cevap olacağını belirtti.

Madımak oteli ve Diyarbakır cezaevi insan hakları ve özgürlük müzesi yapılmalı ve yaşananlar unutturulmamalıdır.

saroz
13-04-2010, 16:15
Unutmak, işkenceciye ve vahşete ödül, halka cezadır.


http://www.facebook.com/home.php?#!/video/video.php?v=114515595230624&ref=mf

dilaver
16-04-2011, 20:55
[Seonline] DİYARBAKIR- 12 Eylül 2010'da gerçekleşen Anayasa paketinin yüzde 58 oyla kabul edilmesinin ardından savcılıklara yapılan 'suç duyuruları' sonrası 12 Eylül soruşturmaları peş peşe geliyor ve davaya dönüşüyor. Kenan Evren ve darbeciler hakkında dava hazırlıkları sürer, görevden alınan 'Şemdinli Olayı Savcısı' HSYK tarafından görevine iade edilirken, son olarak da, '12 Eylül faşist askeri darbesi'nin sembol mekanlarından biri olarak tarihe geçen Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan insanlık suçları yargıya taşındı, savcılık soruşturma başlattı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak Diyarbakır Cezaevi'nde yatmış 700 kişinin \"1980-1988 yılları arasında bize işkence yapanları bulun\" taleninde bulunan suç duyurusu işleme konuldu. Başsavcılık, işkencecilerin adını iki bakanlığa sordu.

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=56115 (http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=56115)

saygılarımla