Orijinalini görmek için tıklayınız : Evreni Algılamak
Evren nedir? Dünya nedir? Algı nedir? Canlı nedir? Canlı nasıl duyumsar? Bilim nedir, nasıl yapılmalıdır? Maddenin amacı nedir? Organik ve inorganik maddenin, uzayın ve enerjinin birbirleri ile bağıntıları ve ilişkileri nedir? İnsanın amacı ne olmalıdır? Nasıl bir yaşam?" sorularını ve aklımıza gelebilecek diğer soruları ve merak ettiğimiz diğer konuları bu başlık altında inceleyelim, ele alalım ve birbirimizle paylaşalım.
Şunu da belirteyim: ben kimsenin çalışmalarıyla dalga geçmem, aşağılamam, küçümsemem ama anlayamadığım ya da bana mantıksız gelen bir yer var ise sorarım veya eleştiririm ve kendi düşüncelerimi açıklarım. Aksine saygı duyarım.
evrensel-insan
08-08-2008, 01:32
Saygideger serdar;
Sen, neredeyse, butun basliklari, burda toparlamaya calisiyorsun anlasilan. Bu konular, zaten basliklar altinda tartisiliyor, ha bu tartismalar bir yere variyor mu? diye soruyorsan, herkes-herzaman oldugu gibi, kendi bakis acisindan dusuncelerini dile getirdigi icin, bu sorunun cevabi, maalesef olumsuz.
Zaten dunyanin da sorunu bu degilmi, olaylara iceriden bakip tum resmi verememek veya verenler olsa bile, boyle bir bakis acisinin varligindan haberdar olmayanlar tarafindan, sanki icerden bakiliyormus gibi degerlendirmek.
Bence onemli olan, bu sorulara verilecek alisilagelmis cevaplar yerine, 21. yuzyilin, gelismislik duzeyine uygun bakis acilarinin verecegi cevaplarin neler olabileceginin farkina varmak. Yoksa, bu sorulari zaten insanoglu, kendini bildi bileli soruyor ve hep alisilagelmis bir tartismanin icinde bogulup gidiyor.
Tabi bu da cok dogal, cunku verilecek cevaplar, belli bir felsefenin belli bir ideolojisine sabit kilinarak veriliyor.Tabiki ideolojilerin baslangic noktalari da farkli oldugundan, ortak bir tanima veya tarife ulasilamiyor.
Neyse, madem actin bu basligi hayirli olsun. Bakalim herkes kendi ideolojisinin bakis acisina gore, neler yazacak? Bekleyelim ve gorelim.:rolleyes:
Saygilarimla;
evrensel-insan
Doğa daima kullanılabilir enerjiyi daha az kullanılabilir enerjiye dönüştürmek ister. Yeni sonuç olarak ısı enerjisine çevirmek ister her türlü enerjiyi. Doğadaki ve evrendeki birçok olay ve olgu bunu gösterir. Bu organik ve inorganik maddelerin kararlı hale geçmeye çalışmalarıyla, soygaz atomlarına benzemeye çalışmalarıyla ilintilidir. "Kullanılabilir enerji"nin azalması entropinin artmasını sonuçlanır.
Örneğin iyonik bağlar kararlı hale geçebilmek için organik atomlar ve moleküller kadar karmaşık gibi görünen organizasyonlar gerçekleştirmezler. Ametaller kendi aralarında kısa yoldan iyonik bağlar gibi kararlı hale(düşük enerjili konuma) geçemezler. Onlar Organize olurlar(yapıları gereği-elektron düzenleri gereği), canlı maddeyi ve canlıları oluştururlar. Bu şekilde soygaz kararlılığına ulaşmaya çalışırlar. Fakat ulaşamazlar. Çünkü güneşten veya başka yerlerden gelen enerji akımları vardır. Canlı madde bu enerjiyi kullanır. Bedensel aktivite ve canlının yaşamını sürdürmesinde kullanılır bu enerjiyi. Canlı her türlü tepkimesini ve biyolojik işlevini gerçekleştirirken de "kullanılabilir enerji"yi kullanır ve bunu ısı enerjisine dönüştürür.
İşte canlılar bu son cümlede yazdığım şeyi, gerçekleştirebilecek şekilde evrimleşmişlerdir. Evrimin temelinde bunlar rol oynar. Doğada bir çok canlının çeşitliliği ve evrimi, besini kullanabilecek şekillere ve kılığa girerek gerçekleşmiştir.
Orgazm olurken ve sevişirken de enerji harcanır bedensel olarak. Bu enerji harcama işlevi üreme amacıyla da birlikte evrimleşmiştir.
Ayrıca besin rekabeti(hareket) için enerji harcanır, vücudun bütün fonksiyonları için enerji harcanır.
Kısacası hayatın amacı enerjiyi harcamak yani kullanılabilir enerjiyi daha az kullanılabilir(kalitesi düşük) enerjiye, yani ısı enerjisine çevirmek midir? Şimdilik böye gözüküyor. Bu da sorgulanmalıdır.
Ama benim kafamı şu meşgul etmiyor değil: niye evren tüm enerjileri ısı enerjisine çevirmek istesin? Bundaki amaç ne? Kararlı hale(düşük enerjili konuma) geçmek gibi görünmektedir önümüzdeki şu anki cevap. Ama öyle mi? Hep bunun tersinin de olabileceğini hayal ve olasılık dahilinde bulundurdum kişisel olarak.
Isı ererjisinin artması da entropinin artmasıyla orantılıdır klasik bilimde.
Evrime neden olan ve onun hızını belirleyen enerjidir. İnorganik halden ilk prokaryotların evrimleşmesine kadar olan süre, mitokondrinin evrimleşmesinden günümüze kadarki olan süreden çok çok daha fazladır. Bunun nedeni oksijenli solunumla enerji kullanma kapasitesinin artmasıdır hücrede.
Benim görüşüme göre çokhücreli özelleşmiş işlevleri olan canlılar da, besine ulaşım ve onu kullanma becerisinin ve işlevinin değişmesi sonucu oluşmuştur ağır ağır. Belki de suyun içindeki organik moleküller hep aynı konsantrasyon ve homojen bir şekilde olsa idi, hep tek hücreli canlılar olacaktı.
Dolayısıyla insan bedeninin, ruhunun, organ fonsiyonlarının ve hücrelerinin işlevlerini ve gücünü belirleyen enerjidir. Doğayı ve evreni anlamak ve algılamak için önce bunlar kavranmalıdır bence.
Mesela insan beyni veya bedeni ile ne kadar çok enerji harcayarak bir şeyi düşünüyorsa, o düşündüğü şey canlıda o kadar yer eder. Ayıca o düşündüğü şeyin aklına yerleşmesi ve kullanımı, enerjinin bedensel veya organsal olarak harcanış biçimine ve şekline bağlıdır.
Bir insan spor yaparken, ne kadar çok enerji harcıyorsa, vücut kendini o kadar çok o yapılan spora adapte eder ve kendi şeklini değiştirir.
Bunları aslında "küçük evrim" olarak değerlendiriyorum ben kendimce.
Birincisi ise havadan bulaşan ve hastalık yaptığı söylenen bakteri sporları ya da kanser yapan amip,hastalık nedeni olan gen gibi gizemli mikroorganizmalar ve makineci kimyasal hastalık bilimi ve onun ortağı mistik fizik genellemeleridir. (Evrenin başlangıcı,big band,hubble galaksi evrimi kuramı gibi)
Günümüz klasik biliminde kanserin nedeni olarak birtakım bakteri veya virüsler gösterilmekte. Benim de hiç bir zaman kafama yatmayan bir konu oldu bu. Ve hiç etkileyemedi beni açıkçası. Önce virüsler ve bakterilerin, normal hücrelere bir-iki gen aktardığı söyleniyor. Daha sonra hücrenin kendisi durduk yere bir mutasyon geçiriyor. Bu mutasyonun neden oolduğu da belirsiz. Son olarak bir nedenle daha hücre mutasyon geçiriyor. Ve sonuç olarak kanser hücresi oluşuyor. Günümüz bilimi kanseri böyle açıklıyor. Güneş ışınlarına dayandırıyor, virüse, bakteriye dayandırıyor. Böyle birkaç basamakta kanserin temel oluşum mekanizması anlatılıveriyor.
Oysa kanser hücresinin genel özelliği nedir? "Hücreler sonsuz denebilecek kadar büyük bir bölünme yeteneğine kavuşmuşlardır." denir. Aslında bununla bedenin kontrolü dışındaki bir hızlı büyüme anlatılır. İkinci olarak kanser hücreleri damarlaşma yeteneğine sahiptir. Bir kere aktarılan bir veya bir kaç gen vücut hücrelerine şu saydığım kansere özgü nitelikleri kazandırabilcek nitelikte olabilir mi? Damar çekiyor, durmadan çoğalıyor. Bunlar birçok protein ve molekülün birlikte sistemaik bir şekilde gerçekleştirebileceği şeyler. Bunun için bir iki gen değil, birçok gen birlikte çalışması gerekir. Birlikte sistematik olarak mutasyon veya değişim geçirmiş olması gerekir. Dolayısıyla da sağlam bir temele oturmuyor bu görüş.
Kaldı ki "gen" kavramının ne olduğu da belli değil. 2000 yılından sonra insan genom projesinin gerçekleştirilmesi sonucunda, "gen" diye birşeyin olmadığı düşüncesi yavaş yavaş önem kazanıyor ve tüm dünyada şu an yayılmakta. Bilim adamları yeni arayışlar içine girmekte. Çarpık ve ayrık gen kavramları ortaya çıkmakta. Bu da gen diye belli bir DNA zincirin varlığını kökünden sarsmakta. "O halde gen ne" sorusunu ortaya çıkarmakta. Gen belli bir bitişik DNA zinciri mi? İnsan Genom Projesinden çıkan sonuçlar öyle çıkmadığını söylüyor.Akisne bu proje gen kavramını çökertiyor... Bu konuda Oktay Sinanoğlu'nun "Hayatın Örgüsü" isimli makalesini okumanızı öneririm. Bu siteye eklemiştim sanırım. İşte burda:
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=6148
Dönelim biz kansere. Bu özelliklerin ben, vücutta kullanılamayan fazladan bir enerji ve organik madde varlığını gösterdiği kanısındayım. Dokular damarlaşmakta yani besin ve oksijen çekiyor. Hücrelerin çoğalma hızı büyük. Aslında bu vücudun var olan enerji ve besini kullanabilmek için doku hücrelerinin, vücuttan bağımsızlaşarak geliştirdiği, bedene göre kötü bir adaptasyon niteliğinde. Bu ne zaman oluyor? Bedenin maddeyi ve enerjiyi kullanma yeteneği kösteklendiği zaman gerçekleşmekte. Bu mekanizmanın kösteklenmesi, dokuları başka bir arayışa sokmakta: o da kanser. Ama aslında doğa kendi işlevini ve kuralını yerine getiriyor.
Reich'in bozulan doku hücrelerinin dirim kabarcıklarına dönüşerek kansere neden olabileceği düşüncesi de aynı çıkışlı olabileceği düşüncesindeyim. Yani bozulan doku hücreleri, harcanması gereken organik madde ve enerji kaynağını oluşturuyor. Doku bozulması da bedenin canlı işlevlerini yitirmesi sonucu oluşuyor.
Benim düşünceme göre, enerji ve enerji yüklü maddeler, canlıya veya dokuya bir değişim, bir evrim, kendini o enerjiyi ve maddeyi kullanabilecek şekilde bir programlama yeteneği, bir adaptasyon yeteneği, canlı tarafından iyi veya kötü bir şekilde algılanabilecek bir değişme kabiliyeti vermektedir. Yani aslında kanser ve evrimin kökeninin aynı olduğunu düşünüyorum. Fakat kanser kendini bir nesil içersinde ortaya çıkarmakta, bedenden bağımsızlaşarak canlı bedene zarar vermekte. Evrim ise bir nesilin dışına taşmakta, canlının bütünlüğüne dönük olup, ona yarar sağlamaktadır.
Şu ilginç görüngü de yakın bir zamanda canlandı kafamda:
Yer yüzünde ilk hücrelerin oluştuğu suyun içindeki homojen besin ortamını düşünelim. Bu su organik besinlerle dolu ve büyük katı halde değil, çözünmüş halde. Tek hücrelilerin oluşması ve yaşaması için ideal.
Bir de biz insanlara veya diğer hayvanlara bakalım. Ne yapıyoruz? Organik büyük katı haldeki besini çiğniyoruz, sonra sindiriyoruz, yani parçalarına ayırıyoruz. Sıvıda yani kanda çözüyoruz ve dolaşım sistemimiz aracılığı ile bütün vücuda pompalayarak hücrelere dağıtıyoruz. Yani çok hücreli özelleşmiş sistemlere ve organlara sahip canlı, ilk defa hayat bulduğu suda, tarihin erken dönemlerinde homojen olarak çözünmüş besinlerle beslenen hücrelerin yaptıklarını yapmaya çalışıyor. Yani kan aracılığıyla besinleri homojen olarak bütün vücut hücrelerine yayıyor.
Bu hem tek hücrelilerde hem de çok hücrelilerde bulunan ortak ve benzer bir işlevdir. Ve kanımca bize canlıların ve canlanmanın temel amacını göstermekte. Yani insan ve hayvan bedeni sanıldığı kadar karmaşık değil aslında, sadece belli bir amacı gerçekleştirmek üzere organize olmakta, ortaklaşmacı bir yapı oluşturmaktadır.
Çok hücrelide bulunan bütün organlar ve sistemler ortaklaşarak bu amaca hizmet etmekteler ve birbirleriyle uyum içinde çalışmaktadırlar. Ve hayvanların gerçek yaşama ortamlarında bir karaciğer ne kadar önemliyse, soluk borusu da o kadar önemlidir aslında. Bir kıl veya parmak ne decere önemliyse, beyin de o derece önemlidir kanımca. Çünkü parmak olmayınca canlı besine ulaşamaz, kıl olmassa canlı üşür, donar ve ölür. Soluk borusu olmassa nefes alamaz. Sinir sistemi olmassa canlı odaklanmış bir bilinçle, iç ve dış dünya arasında bağlantı kuramaz ve daha birçok şeyi yapamaz.
Benzer organlaşma, uyum içinde özelleşme aslında toplumda da mevcut. İnsanoğlunun evrimsel olarak bugünkü durumuna gelene kadar, yaşadığı yerler genelde hep, bitkilerin, ağaçların, yiyeceklerin ve suyun bol olduğu yerler olmuştur. Buralarda kendi doğasına özgü bir yaşam sürmüştür. Gerek besin, gerek cinsel olarak ihtiyaçların karşılamıştır. Fakat bu dönemde ataerkil düzen yoktur. Kadın erkek eşittir ve birçok şey kendi doğal haliyle yürür.
Bu doğal ve eski yaşamda günümüz uygarlığındaki organlaşma, iş bölümünde özelleşme çok belirgin bir şekilde görülmez. Birbiriyle kıyaslayınca hemen hemen yoktur da denebilir. Günümüzde, yapılacak her iş için ayrı bir kurum, ayrı bir örgütlenme vardır. İnsanlar çeşitli meslek dallarında kendilerini özelleştirirler ve o meslekle ilgili özelleşmiş bir iş bölümünde veya kurumda çalışırlar. Devlet sisteminden bir örnek vermek gerekirse, eğitim için ayrı bakanlık, turizm için ayrı bakanlık, maliye için ayrı bakanlık vardır. Örnekleri çoğaltmak mümümkündür. Bu bakanlıkların her birisi de kendi içinde özelleşmiş bölmelere, kollara ayrılırlar. Toplumun her alanında böyledir bu. Bir postahane de dahi birisi gelen mektuplarla ilgilenir, birisi, çaycılıkla uğraşır, birisi temizlikle uğraşır, diğeri gidecek mektuplarla ilgilidir. Kısacası her alanda özelleşmiş, organlaşmış bir toplumla karşı karşıyayız. Tıpkı canlılardaki organların ve sistmlerin özelleşmesi gibi. Peki toplumdaki amaç nedir? Daha doğrusu temel amaç nedir? Besindir, bu amaçtan sonra diğerleri gelir: üreme, daha iyi bir hayat, bir bilgisayar satın almak... Ama ilk başta karnını doyurmak vardır.
Peki toplumu bu özelleşmeye bölmekeşmeye iten nedir? Peki canlı organizmayı çok hücreli özelleşmiş-organlaşmış evrime iten ne idi? Elbette besinleri ortaklaşmacılığa hizmet eden bütün hücrelere, canlılığın ilk evrimleşte olduğu, suda besinlerin çözünmüş-homojen ve bol olarak bulunduğu ortamı canlandırmaya çalışmak, taklit etmek. Peki neden? Çünkü belli bir dönemden sonra sudaki çözünmüş besin azalmaya başladı, besinler belli bir bölgeye topaklanmaya başladı, birikmeye başladı, yani besin homojenliğini yitirdi. Bu olay çok çeşitli biçimlerde, çok çeşitli zamanlarda gerçekleşti elbette. Hücrelerin bu öbekleşmiş besine ulaşması, onu tekrar parçalaması, içine alması gerekiyordu. Ve buna engel olan şeyleri yıkması, onunla mücadele etmesi gerekiyordu. Çok hücreli canlının ortaklaşmacı bir organlaşma, sistemleşme oluşturmasının nedeni bu idi.
Aynı şekilde toplum da öyleydi. İnsan toplumu artık eski doğal yaşantısındaki gibi besini bol, ağacı bol, suyu bol bir ortamda yaşamıyordu. Çünkü yaşam alanlarının hepsi bu özellikte değildi. Çeşitli nedenlerle o ortamdan mahrum kalacaktı. Artı yeni vardığı topraklarda yaşamını sürdürebilmesi için iş bölümü-özelleşme(canlılardaki organlaşma gibi) gerekiyordu. Bu iş bölümü ve özelleşme insanlara kendini zorla kabul ettirecekti. Bu yeni uyum belki de uzunca bir süreyi gerektirecekti. Sıkıntılı bir geçiş dönemi olacaktı insanlar için. Ama yaşam için bu gerekliydi. İlk başlarda hissedilen sıkıntı elbette ilerki zamana göre fazla olacaktı. Aynı şu hücrelerde gözemlenebilen durum gibi:
Biyoteknolojide bir reaktörde büyüttüğümüz hücrelerde, şunu gözlemleriz: Eğer su ve besin ihtiyaçlarını karşılarsak, hücreler birbirlerine zarar vermeden uyumlu bir şekilde çoğalırlar ve yaşarlar. Fakat besin azaldığı zaman hücreler birbirleriyle geçinemezler. Birbirlerini sindirici enzimler salgılayarak öldürürler ve onun parçaları ile beslenirler. Bu kısa zamanlı süreçte besin sıkıntısından hemen hücrelerin özelleşmesini-organlaşmasını bekleyemeyiz elbette. Fakat rekabet ve düşmanlık başgöstermektedir. Fakat insanlar bulundukları zengin ve kendi evrimsel ortamlarından tak diye çöle düşmemişlerdir. Bu yaşaş yavaş kademe kademe bir geçiştir. Ortam zenginliğinde ani bir düşüş olmamıştır. Fakat reaktörde gözlemlediğimiz besin ve oksijen düşüşü kısa sürelidir. Ayrıca uyum sağlayabileceği bir başka besin fırsatı yoktur.
Demek ki toplumda gözlemlediğimiz ve hayvanda gözlemlediğimiz temel amaç ve değişim aynıdır. Bugün hala amazon ormanlarının eldeğmemiş ortamlarında ve bazı besin ve yaşam için uygun bazı adalarda, hala eski insan yaşamına daha yakın yaşam şekillerine sahip, organize olmamış, özelleşmemiş insan toplulukları gözlenebilmektedir. Peki neden çölde, bozkırda, makide bunu gözlemleyemiyoruz günümüzde? Bugün Ortadoğu'da ataerkil düzenin diğer yerlere göre daha bir ilerlemiş olmasının nedeni, gizemciliğin, dinciliğin, vahşetin, savaşın, cinsel ahlakın diğer bölgerdeki toplumlara göre daha bir ileri olmasının nedeni bu, yani besin kıtlığı, kurak iklim koşulları olacaktır muhtemelen diye düşünüyorum. Elbette bu oluşumun çeşitli mekanizma ve çarkları da olacaktır. Ama ben ayrıntıya girmedim.
Demek ki hücrelerde ve toplumda birbirnine benzeyen işlevler, özellikler mevcuttur diyebiliriz. Sanki tek hücrelilikten çok hücreliliğe geçişle, eski özgür yaşam düzeninden özelleşmiş uygarlığa geçiş birbirine benzermektedir. O halde toplum da bir canlı diyebiliriz. Toplumdaki birçok olgu ve işlev de hücreler ve canlılardakine benzemektedir. O halde birine bakıp, diğeri hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Bunun bir benzerini Oktay Sinanoğlu'nun kitabında okumuştum. Okuduğum yıllarda, mikro ve makro kavramlar arasındaki bağıntıları kafamda onun sayesinde daha da netleştirmiştim. Elektronların atomun çevresinden dönmesinden ve gezengenlerin de başka büyük gezegenlerin çevresinde dönmesi arasındaki benzerlikten bahsediyordu. Aslında bu daima hayatta gördüğümüz bir görüngüydü. Ve bu benzer görüngüleri düşünüyordum da hatta daha önce. Ama o somut olarak kafamda o zaman netleşmişti. Daha sonra Wilhelm Reich'in hayata bakış açısında ve birçok bulgusunda yakaladım aynı şeyi. Aslında hayatın her alanında görebileceğimiz, bilgi sahibi olabilceğimiz birşey bu. İnsan düşündükçe daha sonradan kavrıyor ki, aslında hayat bunlarla dolu.
Doğada hiç bir geometri bizim matematiğimizle ifade edlilemez, buna çok düzenli olduğu sanılan yörüngelerde dahildir, kaldı ki atom altındaki düzensizlikler için matematikten öte felsefe bir yaklaşım açıklama tarzı olarak kullanılmaktadır.
Bu aslında fizik-doğada da farklı değildir, oluşturduğunuz matemetiksel modeller, olasılıklarla ifade edilen bir yaklaşıklık sağlar, gene hiç bir zaman modeliniz doğayla birebir örtüşmez, modelinizin ancak labaratuar ortamlarında bir anlam ifade eder.
Elektron mikroskopla çekilmiş son derece pürüzsüz bir çelik yüzeyin, karmaşık ve düzensiz kristal formlarında olduğuna bakmanızı isterim.
Bunlar pek 6+9=15 le açıklanabicek sayısal modeller değildir. Belki gelecekte analog modeller oluşturabiliriz.
Neyse bir giriş yapmış olayım.
Matematik evrendeki, doğadaki, insandaki olayları ve işlevleri algılamaktan ve bunları simgelere dökmekten başka nedir ki? O halde insan doğayı algıladığı derecede doğadan ve evrenden benzetmeler yaparak, bağ kurarak matematiği geliştirecektir. O halde matematiğin belli bir sınırı yoktur. Görüş açısına, amaca ve işleve göre geliştirilip kurulabilir. İnsan doğayı tastamam algılayamaz, onun için ki zaten oluşturduğu matematiksel modeller doğayla birebir örtüşmez.
Matematik ve doğa denince "Oktay Sinanoğlu" anmakta büyük fayda var. Onun konu hakkındaki bir yazısı: http://www.ogretmenforum.net/matematik_insan_zihninden_mi_yoksa_dogada_mi-t19378.0.html
Not1: Aşağıda yazacağım yazıda, şekil üzerindeki duyusal imge simgeleri, düz yazıdakilerle ufak bir teknik nedenden dolayı farklılık göstermektedir. Şekil üzerindeki büyük harflerin yanındaki "i" ve"k" gibi üzeri ve alt olarak yazılmış simgeler, düz yazıda, normal "düz" olarak alınmıştır. Nedeni, bu forum ortamında harflerin "üzeri" veya "alt" şeklinde yazılamama özelliğinden kaynaklanmaktadır.
Not2: Eklediğim şekilli resimler, üzerlerinde bulunan ünlem işaretine tıklatıldığında net bir şekilde görüntü sağlanabilmektedir.
NLP, TÜRKÇE VE YABANCI DİLLE EĞİTİM ÇIKMAZI!
“NLP” kısaltması, “Nöro Linguistik Programlama” açılımından gelmekte ve Türkçeye çevirirsek,
“Beyin Dilini Programlanması” olarak karşımıza çıkmaktadır. Geniş kapsamlı olarak “Kişiye Özgü
Tecrübelerin Yapısının incelenmesini” konu edinmektedir. Henüz birçok insan tarafından fark
edilememiş bir bilim ve uygulayım dalı olmasına rağmen, faydalanıldığı alanlar oldukça geniştir.
Hemen hemen insan hayatının her alanı ile ilgilenmekte olduğunu söyleyebiliriz. Dünyada birçok
şirket tarafından satış yöntemlerinin geliştirilmesinden, araba sürmenin öğrenilmesine, bir
marangozun çivi çakmak için çekici nasıl kullandığına, bir fizik veya matematik teoreminin nasıl
keşfedildiğine kadar birçok davranış stratejilerinin incelenmesini, değiştirilmesini ve geliştirilmesini
kendisine konu edinmektedir.
NLP, hemen her alanla ilgili olabildiği gibi, dil konusunda da bizlere gelecek amaçlı aydınlatıcı
temel bilgiler verebilmekte, bir inceleme ve araştırma modeli oluşturabilmektedir. Bu yazıdaki
amacımız, temel ve basit inceleme ve araştırma sonuçları hakkında genel tespitlerde bulunmak, bunu
yazımızın el verdiği ölçüde birkaç örnekle açıklamak ve bu yolla daha geniş ve karmaşık tablo
hakkında sizlere Türkçe ve “Yabancı Dille Eğitim” konusunda önemli bilgiler verebilmektir.
NLP, inceleme amaçlı olarak çok geniş ve kapsamlı bir konu olduğu için, bazı temel işlemleri
kavramak adına, burada sizlere temel kavramlar konusunda bazı tanımlamalar ve açıklamalar
yapmayı uygun görüyoruz. Bu kısa yazımızda kullanacağımız kavramlar şunlar olacaktır:
Temsil sistemlerimiz: Duyu organlarımızın her birinin işlevi bir temsil sistemimiz olarak kabul
edilir. 5 adet temsil sistemimiz vardır, bunlar: Dokunma, işitme, koklama, duyma ve tat almadır.
İmge: Dış çevrede veya beyinde üretilen herhangi bir uyaranın bir temsil sistemimiz biçiminde
beyinde oluşturduğu etkidir. Bazı durumlarda imge ve uyaran kelimeleri birbirlerinin yerlerine
kullanılabilmektedir.
Strateji: Temsil sistemlerinin dizilmesiyle oluşmuş duyusal dizgelerdir. İçsel(beyin) ve
dışsal(çevresel) ortamdan gelen temsil birimlerinden(uyaran, imge) oluşur.
Davranış: Temsil sistemlerimizin, bir biri ardına dizilmesiyle programlanmış bir hareketi temsil
eder. Dış(çevresel) ortama yapılan bir hareketi simgeler.
Model: İnsan davranışı ile çevresi arasındaki etkileşimde bazı temsil sistemi kalıplarını tespit
etmek ve bu şekilde insan davranışını, daha etkili, verimli ve tutarlı bir şekilde elde etmek veya
değiştirmek üzere sistemleştirmektir. O halde temsil sistemlerimiz kendi davranış modellerimizin
yapısal birimlerini oluşturmaktadır diyebiliriz.
Temsil sistemlerimizin kısaltmalarını burada: İ, işitsel; G, görsel; D, dokunsal; K, kokusal
olarak yapmaktayız.
TOTE: Biz insanlar, hayatı duyu organlarımız ile gelen uyarılar sayesinde algılar, merkezi sinir
sistemimizde değerlendirir ve gerekli değişikliklere uymak ve var olan farklılıkları ortadan kaldırmak
amacıyla, beynimizde(içsel ortamımızda) veya çevresel ortamda birtakım düzenlemeler yaparız. Bu
düzenlemeler TEST ve İŞLEM basamakları olmak üzere iki aşamadan oluşurlar. Herhangi bir temsil
sistemimiz biçiminde dış dünyadan veya içsel dünyamızdan hissettiğimiz bir imge, içsel dünyamızda
daha önceden kodlanmış(saniyeler, dakikalar, aylar veya yıllar öncesinden) bir başka imge ile
karşılaştırılarak(sınayarak) bir TEST işlemi gerçekleştirir. Eğer TEST işlemi sonucu iki imge arasında
uyuşma söz konusu bu farklılık ortadan kaldırılmış demektir. Uyuşma söz konusu değilse daha
önceden verilen imge ile tekrar karşılaştırmak üzere başka bir imge üretmek için EYLEM işlemi
yapacaktır, ta ki bir uyuşma(benzeşim) söz konusu olana ve sistem olumlu bir his hissedene kadar.
Bu düzenlemeler(TEST + İŞLEM) sergilenen bir davranış veya izlenen bir strateji olarak NLP’de TOTE
olarak isimlendirilir. Müziğe yeni başlamış birisi için bir tek notayı çalmak, çok zor bir davranıştır.
Fakat, müzisyenin becerisi arttıkça bir melodiyi çalmak onun için git gide kolaylaşır. Artık melodiyi
çalmak basit bir davranış haline gelmiştir. Bu, içsel(beyin) ve dışsal(çevresel) dünyada, temsil
sistemlerimizden gelen ve gönderilen uyaranların (imgelerin) ve tepkilerin birbiri ardına dizilmesinden
oluşmuş, karmaşık bir etkinlik dizisi halini almıştır. Bu davranış artık TOTE haline gelmiştir.
Sinestezi: Temsil sistemi imgelerimizin(duyu organlarımızın beyinde canlandırdığı etki)
birinden bir diğerine aktarılmasıdır. Bir temsil sistemindeki etkinliğin başka bir temsil sisteminde
etkinlik başlatması da sinestezinin başka bir tarifidir. Müzik dinlerden, güzel bir ortam hayal etmek
veya bir otobüs resmi gördüğümüzde aklımızda onun motorunun gürültüsünün canlanması buna
örnek olarak verilebilir. Sinestezi işlemi insanda anlam yaratma işlevinin büyük bir kısmını
oluşturmaktadır. Stratejiler ve davranışlar dediğimiz düzenli temsil sistemleri dizilerinin varlığı buna
dayanmaktadır. Bu, bu diziler arsasındaki bir nevi bağ gibidir. Bir imge, bir diğerini veya birkaçını
başlatabilir. Bilme, seçme ve iletişim kurma gibi karmaşık sistemlerimizin kökeninde temsil sistemi
etkinliklerimizin bu şekildeki ilişkileri yatmaktadır. Dolayısıyla insanların sahip olduğu becerilerin ve
yeteneklerin de temelini bu bağlar oluşturmaktadır diyebiliriz. Günümüz NLP uzmanlarının çoğunun
çalışma alanı, bu tür sinestezi bağları ile birbirlerine bağlanmış temsil sistemlerimizin içsel ve
çevresel etkileşmeler dizinsinden oluşan davranış stratejilerini analiz ederek, bunları tekrar
düzenleyerek ve sistemleştirerek başvurulabilecek yararlı bir çalışma modeli oluşturulmasını
kapsamaktaktadır.
Yukarıda anlattığımız bir TOTE’ye ait genel süreci şekil-1’deki gibi şekilselleştirebilmekteyiz.
Dış dünyaya(çevreye) veya iç dünyamıza karşı göstermiş oluğumuz davranış, tepkiler veya işlemler,
duyu alıcıcılarımız(reseptörlerimiz) ile aldığımız uyaranların beynimizde oluşturduğu imgelerin, daha
önceden hayalini kurduğumuz imgeyle karşılaştırılarak(sınanarak) bir uyuşma elde edip
edemediğine dayanmaktadır. Bu düzenlemeler(TEST + EYLEM) sonucunda, ne zaman ki bu
uyuşmazlık ortadan kaldırıldı, vücut o esnada kendinde “tamam oldu” şeklinde bir karar almaktadır.
Geri besleme(Şekil-1’deki yukarı ok yönü), EYLEM işlemi sonucu üretilen imgenin tekrar TEST
edildiğini gösterir. Uyuşmazlığın var olması sonucundaki hareket, organizmanın aşağı ok yönünde
gerçekleştirdiği eylemi temsil etmektedir. Soldaki ve sağdaki yatay oklar ise sırası ile vücudun duyu
alıcıları oluşturduğu direk(EYLEMSİZ) imgeyi ve uyuşma sonucunda vücudun kendisinde “tamam
oldu” şeklinde aldığı kararı simgelemektedir.
http://img383.imageshack.us/img383/5870/denemetp1.png (http://imageshack.us)
Radyomuzun veya teybimizin sesini ayarlarken bu türden bir TOTE gerçekleştiririz(şekil-2).
Dış dünyadan aldığımız işitsel imgeler(İşitsel temsil sistemi) beynimizde, hayalini kurduğumuz ses
seviyesinin imgesi ile bir takım test ve karşılaştırma işlemlerine tabii tutulur. Bu karşılaştırma
sonucunda, sesin, az veya çok olduğuna beynimizce karar verilir. Bu bir uyuşmazlığın göstergesidir.
Bunun sonucunda bizler tekrar sesi biraz daha açar veya kapatırız(EYLEM işlemi). EYLEM’den elde
ettiğimiz yeni imgenin karşılaştırılması sonucunda istediğimiz uyuşma sağlanana kadar bu
döngü(TEST + EYLEM) organizma tarafından tekrar ettirilir. Uyuşmanın gerçekleştiği vakit, döngü
kesilir, beyin kendisine “tamam, oldu” şeklinde bir mesaj verir ve süreç çıkış pozisyonuna geçer. Bu
mekanizma TOTE’lerin genel çalışma prensibini bir örnek olarak gösterilebilir. Bu radyo örneğindeki
TOTE mekanizması, bu ve buna benzer birçok davranış stratejileri için uyarlanabilir.
NLP’de bir TOTE sürecinin genel çalışma mekanizması hakkında bir fikir sahibi olduktan
sonra, TOTE’leri dil açısından incelemek üzere temsil sistemlerimizi biraz daha ayrıntılı bir şekilde
tanımlamamız gerekecektir.
Gd : Dış dünyadan gelen görsel bir uyaranın beynimizde oluşturduğu imge, görsel dışsal imge.
(“G”nin üzerindeki “d” harfi “dışsal” kelimesinin kısaltmasıdır.)
Gi : İç dünyamızda(beynimizde) canlandırdığımız görsel imge, görsel içsel imge. (“G”nin
üzerindeki “i” harfi içsel kelimesinin kısaltmasıdır.)
İd : Dış dünyamızdan(çevreden) gelen işitsel imge, dışsal işitsel imge.
İi : İç dünyamızda(beyinde) canlandırdığımız işitsel imge, içsel işitsel imge.
Gik : Bir dış uyaran sonucu algıladığımız görsel dışsal imgenin içsel dünyamızda(beynimizde)
oluşturduğu imge.(“k” harfi kurgulama” kelimesinden ileri gelmektedir.)
Gia: Kurgulanan görsel içsel imge ile karşılaştırılmak üzere beynimizde çok daha önceden
görerek, bir dışsal uyaran sonucu anımsadığımız görsel içsel imge. (“a” harfi “anımsama”
kelimesinden ileri gelmektedir.)
Benzer şekillerde diğer temsil sistemlerimiz için Ki, Kd, Dd ve Di ‘yi de sırasıyla içsel ve dışsal
koklama ve içsel ve dışsal dokunsal imgeleri için kurgulanan ve anımsanan formları olmak üzere
tanımlayabiliriz.
http://img383.imageshack.us/img383/1149/adsz2wj1.png (http://imageshack.us)
Bu paragrafta anlatılanları şekil-3 üzerinden düşünelim. Bu sefer yukarıdaki ayrıntılı
tanımlamalar üzerinden bir TOTE şeması karşımızdadır. Bu şema yazıldığı gibi okunamayan bir dili
yeni yeni okumaya ve yazmaya başlayan bir öğrencinin TOTE mekanizmalarını göstermektedir.
Öğrencimiz bu dili okumayı ve yazmayı iki farklı şekilde eğilim göstererek öğrenebilir: birincisi görsel
imgeleri kullanmaya eğilim, ikincisi ise işitsel(fonetik) imgeleri kullanmaya eğilimdir. Elimizdeki
öğrencimizin görsel imgeleri kullanmaya eğilim gösteren bir kişilik yapısına sahip olduğunu farz
ediyoruz. Bu kişilik yapısındaki çocuk, dış dünyadan telaffuz edilen bir kelimeyi, birinci aşamada
kendi iç dünyasında Gik olarak kurgulamaktadır. Bu sinestetik işlem sonucu oluşan kurgusal görsel
imge, test(sınama) aşamasında anımsanan görsel imge ile karşılaştırılmakta ve beyin tarafından,
eğer bir uyuşma(benzeşim) söz konusu ise “tamam, oldu” şeklinde değerlendirilmektedir. Eğer
uyuşma yani benzeşim söz konusu değil ise çocuk eylem aşamasına geçmekte, sözcükleri heceleri ile
teker teker telaffuz ederek beyninde içsel görsel bir imge kurgulamaya çalışmaktadır. Bu şekilde
kurgulanan içsel görsel imge, daha önceden çocuğun beynine yerleşmiş anımsanan görsel içsel imge
ile tekrar bir sınama/karşılaştırma testine tabii tutulmakta, eğer ikisi arasında bir uyuşma(benzeşim)
gerçekleşirse “tamam, oldu” şeklinde bir iç sinyal üretilmekte ve sistem çıkış pozisyonuna
geçmektedir. Bu döngü ta ki bu olumlu dokunsal his oluşturulana dek sürmektedir. Olumlu his
beyinde içsel dokunsal bir his (Di+) olarak hissedilmektedir. Bu şekilde sistemin çıkış pozisyonuna
geçmesi, o sözcüğün çocuk tarafından kavranılması anlamına gelmektedir. Çocuk artık bir başkası
tarafından sesli olarak telaffuz edilen o sözcüğü anlamıştır ve bir kâğıda yazmaya veya başka bir
yerde kullanmaya hazırdır.
Şekil-4 İşitsel(fonetik) eğilimli kişilik yapısına ait bir öğrencinin TOTE mekanizmalarını
göstermektedir. Bu öğrencimiz ise dışarıdan telaffuz edilen sözcüğün kulağına doğru gelip
gelmediğine bakarak bir sınama işlemi gerçekleştirmektedir. Başka bir deyişle, dışsal imgenin
beyinde oluşturduğu içsel imge, daha önce(saniyeler, dakikalar, aylar veya yıllar önceden) kendisine
telaffuz edilen sözcüğün sesi ile karşılaştırılmaktadır. Bu karşılaştırma/test aşaması olumsuz olarak
değerlendirilirse, öğrenci genel bir TOTE sürecindeki gibi EYLEM aşamasına(aşağıdaki kutu)
geçmektedir. EYLEM aşamasında fonetik öğrenci, sözcüğü içsel veya dışsal(kendi telaffuz ederek) olarak önce hecelerine ayırarak ve daha sonra(görsel imge oluşturmak için başarısız olursa) gerekirse
harflerine ayırarak kelimenin(kelimenin bütün görüntüsü) içsel görsel bir imgesini oluşturmaya
çalışacaktır. Bu içsel görsel imge yardımıyla, daha önce(saniyeler, dakikalar, aylar, yıllar önceden)
dışsal olarak telaffuz edilen(kelimeyi bütün halinde) sözcükle, test aşamasında karşılaştırılmak
üzere, içsel işitsel bir imge üretir. Genel bir TOTE sürecinde olduğu gibi bir benzeşim/uyuşma sonucu
“tamam, oldu” sinyali ile sonuçlandırılır. Aksi halde, yani benzeşim/uyuşum oluşmazsa, bu döngü
içsel dünyamızda olumlu dokunsal bir his (Di+) oluşturulana dek EYLEM işlemi gerçekleştirmeye
devam eder. Oluşturulan bu olumlu içsel dokunsal his, o sözcüğün çocuk tarafından kavranıldığı
anlamını taşımaktadır. Sistem çıkış pozisyona geçer ve çocuk bundan böyle, anladığı bu sözcüğü bir
kâğıda yazabilir, kafasındaki başka düşüncelerle veya cümlelerle ilinti kurmakta kullanabilir veya
konuşarak bir başkasına aktardığı bir cümle içerisinde kullanabilir.
Burada önemli olan ve dikkat etmemiz gereken nokta, beynimize gelerek ilk hissettiğimiz veya
çeşitli işlemler sonucu ürettiğimiz içsel imgenin, beyinde çok çok daha öncelerden(saniyeler, günler,
yıllar öncesinden veya çocukluktan) yer edinmiş bir benzeri imge ile karşılaştırılmasıdır. Bu noktaya
yazının ilerleyen kısımlarında değinmek üzere dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Ek olarak, bir kafa
karışıklığına yer vermemeksizin, şunu da belirtmeliyiz: uygun bir uyuşma sonucunda kafa içersinde
hissedilen his, yalnız dokunsal içsel olumlu(Di+) olmamakla birlikte, işitsel içsel olumlu his, görsel
içsel olumlu his ve algılayan organlarımıza bağlı olarak tatsal içsel olumlu his şeklinde de
hissedilebilir.
http://img383.imageshack.us/img383/6463/adsz3iz3.png (http://imageshack.us)
Buraya kadar NLP’nin temelini teşkil eden genel bir TOTE sürecinin okuma ve yazmayı
öğrenmekte ve yeni yeni kelimeleri tanımakta olan küçük bir çocuğa uyarlanmış şeklini gördük. Bu
tür temel süreçlerin, insan hayatında yer alan birçok olay, olgu, davranış ve düşünce şeklinin temel
birimlerini ve taşlarını oluşturduğunu açıkça söyleyebiliriz. Gerçek hayat, bunların birbiri içine
geçmiş, birbiri üzerine katlanmış ve birbirleri ile etkileşerek şekillenmiş daha karmaşık davranış,
düşünce ve öğrenme stratejilerini içermektedir. Bu stratejiler bundan sonra bu çocuğun hayatı
boyunca kullanacağı temel stratejiler olacaktır. Elli yaşındayken bir kitabı açıp, okuduğunda, karısı
ve çocukları ile konuştuğunda, bir üniversitede eğitim gördüğü süreç içerisinde hep bu türden
mekanizmaları temel alan daha karmaşık mekanizmaları veya stratejileri kullanacaktır. Temel
olgular ve mekanizmalar ise bizleri, daha karmaşık sistemleri anlamamızda, kontrol etmemizde ve
gelecek üzerinde düşünmemizde yarar sağlarlar. Hem bu nedenlerden dolayı, hem de yazımızın
kısalığı gereği en temel noktaları ele aldık.
Burada çocuğumuz için okunduğu gibi yazılamayan bir dili esas aldığımızı tekrar belirtelim. Bu
tür bir dil için şu yargıda bulunabiliriz. Dikkatlerinizi şekil-4’deki EYLEM karesinde bulunan (Gi
)görsel içsel imgesinden yararlanma zorunluluğuna çekelim. Bu zorunluluk okunduğu gibi yazılan
dillerde ve özellikte Türkçede yer almaz. Nedenine gelince Türkçe sözcükler, hem işitsel hem de görsel olarak aynı şekilde harflerine ve hecelerine ayrılmaktadır. Bunun sonucu olarak işitsel eğilimli kişilik
yapısına sahip kişilerde görsel imge canlandırma ihtiyacı belirmez. Onun için okunduğu gibi
yazılamayan dillerin fonetik(işitsel) açıdan olumsuz bir özelliğe sahip oldukları görülmektedir.
İkinci olarak bazı okunduğu gibi yazılamayan dillerde, bazı sözcüklerin telaffuzları aynı olsa
bile yazılışları farklı olabilmektedir. Buna İngilizcede yer alan “there”, “their”, “they’re” kelimeleri
örnek olarak gösterilebilir. Böyle kelimeler dışsal olarak telaffuz edildiğinde beyinde ilk oluşan imge
üçünde de aynı olacaktır. Dolayısıyla hangi kelimelerin kastedildiği konusunda bir kafa karışıklığı
kendini gösterecektir. İfade edilen cümlenin anlaşılabilmesi için cümlenin geri kalanında büyük bir
açıklık, netlik kendini hissettirmek zorundadır. Yoksa cümle net olarak anlaşılamaz. Bu da o dili
konuşan kişiye diğer bir olumsuz özellik olarak yansıyacaktır. Bu tür bir olumsuz özellik okunduğu
gibi yazılan dillerde gözlenmez. Fakat bütün dillerde ortak olarak sesteş kelimeleri görebiliriz. Bu
tür kelimeler de içsel ortamda aynı imge ile hissedilirler ve yukarıda üç kelime örneğinde
değindiğimiz gibi cümlenin gidişatına göre kendilerini belirginleştirirler. Bunun yanında şuna da
değinmekte fayda vardır. Türkçe gibi birçok dil, bu sorunu aşmak amacıyla kendini inceltme işretleri
ile doğal olarak bir geliştirme yoluna götürmüştür.
Kelime hazinesinde hem görsel(kelime görüntüsü) hem de işlevsel bakımdan benzer
kavramların yakınlığı NLP açısından faydalı bir özellik olarak görülebilmelidir. Şöyle ki: Her bir
kavram veya varlık için birbirinden farklı kelimeler, hem görsel hem işitsel açıdan ekonomik değildir.
Diller tarihsel gelişim sürecinde bu sorunu bağlantılı anlamları olan kelimeleri birbirlerinden türeterek
aşmaya çalışmışlardır. Genel olarak bu, anımsanan kelimelerin çağrışımlarını kolaylaştırarak, onları
birbirine bağlamıştır. “TOTE”lerin “Test” aşamasında belirgin bir akıcılık ve hız kazanmasını
sağlamıştır. Bu özelliğin Türkçede bir hayli gelişmiş olduğunu görmekteyiz: isimden fiil, isimden isim,
fiilden fiil ve fiilden isim yapım ekleri ile görsel(kelime görüntüsü) açıdan birbirine benzeyen, belirli
özellikte kelime türetebilmek mümkündür. Okunduğu gibi yazılan dillerde, bu özellik, işitsel açıdan
da, o dile daha da üstün bir avantaj sağlamaktadır.
Ses birimleri harfleri oluştururlar. Harfler kelimeleri ve kelimeler de cümleleri dile getirirler.
Cümleler bizlerin hayatta kullandığı temel ifade birimlerimizdir. Bir olayı, olguyu veya düşünceyi
anlatırken bir veya genellikle de birden fazla cümleyi kullanırız. Bir cümleyi kavramak veya
anlamak, tıpkı okuma ve yazmayı yenice öğrenmekte olan çocuğun izlediği stratejide kullandığı
mekanizmaya benzer. Bir kelimeyi anlamak veya öğrenmek, o kelimenin çok çok daha
öncelerden(belki günlerce, belki yıllarca veya dakikalarca önceden) duyulmuş veya görsel olarak
algılanmış bir benzeri yoluyla karşılaştırılması ile gerçekleştirilir. Bu karşılaştırma sonucunda bir
uyuşum/benzeşim söz konusu olmalıdır. Aksi taktirde canlının birtakım EYLEM işlemleri yaparak bir
benzeşme sağlamaya çalıştığını söylemiştik. Aynı çalışma prensibi anlatım birimlerimiz olan cümleler
içinde geçerlidir. Bir cümleyi kavrayabilmek, öğrenebilmek için o cümlenin anlattığı olay/olgu, çok çok
daha öncelerden kavramış olduğumuz benzer başka bir olay/olgu ile karşılaştırılması ve beyinde
“tamam, oldu” şeklinde bir sinyalin hissedilmesi yolu ile gerçekleştirilir. Yeni doğmuş bir sincap
yavrusu, bir dalın kenarındayken önündeki boşluğun neyi ifade ettiğini bilemez. Bir adım atarak
oradan düşer ve düşünce bunun bilincine varır. Hayatının ilerleyen dönemlerinde bir kayanın veya
başka bir ağacın dalı üzerinde oturup dinlenirken önündeki yükselti farkını sezmeyi başarır, daha
önceden yaşadıklarıyla bunu karşılaştırır/sınar, bu onu tecrübe edinmiştir artık ve oradan
atlayamaz. Bir toplantıda oturup bir konuşmacıyı dinlediğimizde, televizyonun karşısına geçip
haberleri açtığımızda, bir kaza mekânında bir görgü tanığı olarak polise bir şeyler anlattığımızda,
daha önceden benzer hareket ve olaylar için beynimizde canlandırarak kurduğumuz cümlelerin
benzerlerini bu olaylar için uyarlarız, beynimizde kurgularız veya bir başkasına anlatırız.
Hayatımızın her anında birçok kez bu türden mekanizmalar gerçekleştiririz.
Cümleler birleşirler, bir fizik problemini, bir hikâyeyi, bir romanı ve bir düşünce sistemini veya
düşünce ağını oluştururlar. Bir düşünce sisteminin, bir felsefenin, bir bilim dalının kavranabilmesi,
tıpkı kelime ve cümlelerin temel mekanizmalardaki şekline benzer. Bireyin daha öncelerden edindiği
tecrübelere, edindiği öğretilere, bakış açılarına ve bilgilerine dayanır. İki düşünce sistemi bir araya
gelerek, karşılaşarak başka bir düşünce sistemini doğurur. Bir bilim dalı başka bir bilim dalı ile
karşılaştırılarak veya ona uyarlanarak başka bir bilim dalının kavranılmasını veya ortaya atılmasını
sağlar. Doğada var olan bir olgu bir roman anlayışı ile karşılaşarak bir destan veya bir bilim kurgu
romanı yazar. Bir bilgi birikimi, bir öğreti ve bir tecrübe birleşerek ve karşılaşarak bir uçağı tasarlar.
Bütün bunlar birleşerek bir fikir akımı ortaya atar ve milyonları peşinden sürükler.
Bir önceki paragraftaki bakış açısını, konumuz olan “Yabancı Dil ile Eğitim” anlayışının
bilimsel üretkenlik ve bilginin öğrenilmesi konumuna uyarlarsak, ne denli bir çıkmazın içine
girildiğinin farkına anca varabilmiş oluruz. On, yirmi, otuz yılın öğrenilmiş bilgi birikimi, edinilmiş
düşünceleri, fikir akımları, tecrübeleri, olayları, olguları kendi ana dilimizi oluşturan sözcüklerle ve bu
sözcüklerden oluşmuş cümlelerle kodlanmıştır beynimize, dünyayı tanımaya başladığımız ilk andan
itibaren. Bütün bunların arkasından başka bir dilden sözcüklerle ve onlardan oluşmuş cümlelerle,
bilimi, doğayı ve insanı tanımaya çalışmak, anlamaya çalışmak, herhangi bir makineyi veya aleti
tasarlamak, hayal gücünü kullanmak imkânsızlaşmıştır artık. Edinilen bilgiler kalıcı değildir ve
herhangi bir bilgiyi de öğrenmek zorlaşmıştır. O dilde düşünerek doğayı sezinlemek, yapısını
sezinlemek için onlarca ve bir hayat boyu yerleşmiş içsel, beyinsel kodları söküp atmak ve yerine o
dilinkini yerleştirmek gerekir. Zamandan geriye dönülemez artık. Önümüzdeki yol, kuleyi inşa etmek
için geçmişte atmış olduğumuz temellere geri dönmektir.
Bu düşüncelerimiz siz de ve bizde, o yabancı dile duyduğumuz düşmanlığı değil, saygıyı dile
getirmelidir. O dil bizim beyinlerimizde sağlıklı bir şekilde işlevlerini yerine getiremez çünkü getirmesi
için gereksinim duyduğu kodlar yoktur. Bu şekilde hem anadilimize, attığımız temele haksızlık, hem
de öğrenmeye çalıştığımız yabancı dil hak ettiği saygıyı göremez. Onun da hakkı bu değildir. Bu
durumda yabancı bir dildeki bir bilgiyi kullanabilmek ve öğrenebilmek için çeviriler yapma amaçlı bir
dil öğrenme stratejisi geliştirilerek, ihtiyaç duyulan bilgiler kendi ana dilimize çevrilmeli ve bu şekilde
faydalanılmalıdır.
Bugün Türkiye’de ve dünyada dil konularında içinden çıkılmaz hatalar yapılmakta, bu
konudaki yanlış düşünceler toplumların bilinçlerinde dolaşmaktadır. Bu konulardaki temel bilinç
düzeyi oldukça düşüktür. Yapılan hatalar toplumları ekonomik ve kültürel yönden zarar görmesine ve
o toplumda çok ciddi yaralara yol açmaktadır. Diller bizim beyinlerimizde dolaşan yaşamı
yönlendiren ve onun tarafından yönlendirilen kodlardır. Onlara gelmiş olan bir zarar, bizlere ve on
binlerce yıllık geçmişimize gelmiş demektir. Dilinize sahip çıkmanız dileğimle!
Yazan: Serdar