PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Liberalizme Mahkummuyuz?Türkiye nereye Gidiyor?


aydoe
23-10-2008, 19:32
Bence değiliz Cumhuriyet gazetesinde birkaç gün devam edecek olan bir başlıkta konuyu açmak ve tartışmak istiyorum.
Link veremeyeceğimden yazıları alıntılayacağım.


Liberalizme mahkûm muyuz? Cumhuriyet 23.10.2008
Bilindiği gibi, liberalizm deyince, “bireye, onun özgürlüğüne ve kamu yararına sonuçlanacağı için bireysel etkinliklerde özgürlüğe ayrıcalık tanıyan” bir iktisadi kuram anlaşılıyor.
Madalyonun bir de öteki yüzü var: Bireylerin bu iktisadi serbestliği gün gelip tehlikeye düşmesin diye, “devletin bireysel özgürlükler karşısındaki yetkilerini sınırlama” da savunuluyor.
Böylece, iktisadi kuramla siyasal öğreti iç içe liberalizmde. Bu savunma, tarihin belli bir döneminin sınıfsal isterlerine de uygun düşmüş: Avrupa’da, 18. ve 19. yüzyıllarda, orta sınıfın, mutlakiyetçi, devlet düzenlerine ve dinsel dünya görüşüne karşı mücadelesinde biçimlenen dünya görüşünün bir parçası olarak doğmuş. “Evrensel” ve “kaçınılmaz” oluşunun tarihsel çerçevesi bu; ayrıca “pragmatik” ve “yararcı” yanı ağır basan bir görüş.
O yüzden, liberalizmin kapsamlı bir tanımının yapılması bile zor.
Liberalizmin “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” ilkesinin, kapitalist ülkelerde, içerde işçi sınıfını ve emekçi kitlelerini; dışarda da, gerektiğinde emperyalizme başvurup dünya halklarını kanırta kanırta sömürerek nasıl uygulandığı da bilinmez bir şey değil.
Yani homo economicus’un istekleri yerine gelmiştir ama toplumların çektikleri büyük acılar pahasına olmuştur.
Ne var ki, sistemin üstüne kuşku bulutlarını yığacak asıl olay, 1929 Bunalımı’dır. Bunalım, Birleşik Amerika’dan başlayarak kapitalizmi çarpar ve homo economicus’u ölüm döşeğine düşürür. Sistemin mayasında “pragmatizm” var ya, Keynes’in öncülüğünde, kimi dengesizliklere çare bulmak üzere, devletin piyasa ekonomisine karışmasını hakkı gösteren “müdahalecilik” kuramı böyle ortaya çıkar. Kuram birçok ülkece benimsenirse de, zamanla o da yumuşatılır.
1974 bunalımında sonra, Keynesçi politikalar, Şikago’da toplaşan “Yeni İktisatçılar” akımınca eleştirilir: Bu akım, aşırı müdahalelerinden dolayı özellikle devleti sorumlu tutuyor ve dolayısıyla “katıksız bir liberalizme” dönülmesini öğütlüyordu.
80’li yıllardan kalkarak, başta Birleşik Amerika olmak üzere kapitalist ülkeler, işte böyle bir liberalizmi uygulamaya girişirler: İngiltere’de Thatcherizmin uygulamış olduğu budur; Kara Avrupa’sında 1992’de Maastricht Antlaşması’yla taçlanan budur; Avrupa Birliği’ne girişte adaylara dayatılan da bu.
Ayrıca, “yeni liberal ideoloji” önce Birleşik Amerika’dan yol çıkmışsa nedeni de şudur: Bu ideoloji, Amerikan mali sermayesinin çıkarlarına yanıt veriyordu; söz konusu sermaye ise kapitalist hareketlerin dünya çapında serbestlik kazanmasının önündeki bütün engelleri kaldırma arzusundaydı.
Ama asıl dikkat edilmesi gereken şu: “Kaçınılmaz” ve “evrensel” diye propagandası yapılan liberalizmin, gerçekte kapitalizmin çıkarlarına nasıl bağlı olduğu ve ona göre çehre değiştirdiğidir.
Homo economicus, aslında bir soyutlamadan başka bir şey değildir; sermayenin çıkarları doğrultusunda o da kılıktan kılığa bürünmektedir. Ne var ki, şu son değişiklik, eskilere oranla çok daha köklü ve yıkıcıdır. Özetle, küreselleşme olgusuna, iletişim tekniğinin dev olanaklarını da arkasına alarak, liberalizm sahip çıkmıştır. Öyle olunca da, bütün sonuçları ve geleceğe doğru beklentileri kendi felsefesine göre yorumluyor. Bu arada, kafaları şartlandırıp bilinçleri körelterek gözlerin önüne bir duman perdesi çekiyor.
Hayır, liberalizme mahkûm değiliz!
Ve, kapitalizmin kalesindeki çöküşlerle birlikte (Bkz. Mustafa Balbay, “ABD’deki Çöküş ve Küreselleşme”, Cumhuriyet, . 9.2008) “Yeni bir dünya”nın sesleri de geliyor şimdiden...
Özellikle 1998’de Hugo Chavez’in Venezüella Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesiyle beraber Güney Amerika’da ilginç bir hareketlenme başladı. O tarihe değin onlarca yıl neredeyse Birleşik Amerika’nın arka bahçesi gibi görülen Güney Amerika ülkelerinin önemli bir bölümü ABD’ye tavır almaya başladı. Hareketleniş başka yerlere de sıçramıştır ve artık dünya “çok merkezli” diye deniyor; “ABD, bölgede prestij kaybetti” diye söyleniyor. Bu arada, doğrudan Türkiye’ye yollanan ilginç mesajlar da var: “AB’yi bırak, Avrasya’ya bak!” ABD, AB ve küresel tökezleme karşısında, serbest piyasa ekonomisinin bütün dünyada zorlandığı da bir gerçek. Bunalımdan en çok etkilenen ülkeler arasında, Türkiye de yer alıyor.
Bunlar yaşanırken, 7 Ağustos 2008’de önemli bir olay oldu: Gürcistan lideri Saakaşvili’nin aptalca çıkışı Rusya’nın tepkisi ile karşılaştı. Olay, başta ABD olmak üzere, Batı’dan tepkilere yol açtı. Vaktiyle büyük bir güç olan devlet, yarın da kendini saydıracak bir güç olmuşa benziyor.
Rusya yeniden sahnededir!
Gelişmelerin derinliğine eğildiğimizde (bkz. “Lenin’den Putin’e Bir Rus Yüzyılı”, Manière de voir, sy. 100, s.4), Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra dikkatleri ilk çekenler, Boris Yeltsin’in iktidarında olanlardır: Yeltsin, komünizmi mezara gömerken, dizginsiz ve hayâsız bir kapitalizmin de emrini veriyordu. Bu “çağdaşlaşma”yı gerçekleştirmek için, koşulları var mı yok mu bakmadan, IMF’nin iktisadi reçetelerini uyguladı; milyonlarca işçi ve emekliyi sefalete atma pahasına, yeni bir zenginler sınıfı yarattı; ülkenin zenginliklerini yok yere oligarşiye terk etti ve Birleşik Amerika’nın uluslararası stratejisine gelip sokuldu. Yeltsin, ülkede yer yer denetimin kaybolduğu bir miras bıraktı ve dünya düzeninde de alabildiğine zayıflaşmıştı. Ne var ki, arkasından gelenler bu politikayı sürdürmediler. Onların içinde Vladimir Putin’in tavrı önemlidir: Rusya, Batı dünyasına, onun bütün kurallarına tek taraflı olarak baş eğmeli; bu arada, Avrupa Birliği’nin önerdiği enerji düzenine ve Amerikan antimisil şartlarına boyun eğmeli miydi?
Putin, buna karşı çıktı.
Daha önemlisi, Rusya bir “demokrasi” uyguluyordu. Ancak bu demokrasi, kuşkusuz, Batılıların ölçütlerine tamı tamına uygun değildir. Ama şunu da görmeli: Lenin ve Stalin’in kurmak istedikleri toplum, Çarlığın mirası ile çatışıyor idiyse, Sovyetler sonrası rejim de “reel sosyalizm”le zıtlaşıyor. Öte yandan, dışarıdan da, otoriter ve emperyal bir Rus modeli de dayatılmak istenirken Putin ve arkadaşları da, yenileşmiş ve yurtsever anlamda bir sosyal ve siyasal çözümle karşı çıkmak istiyorlar.
Dün büyük bir güç olan Rusya, 21. yüzyılın kutuplarından biri olma davasındadır. Ülke, bu uğurda doğal kaynaklara ve insan zenginliğine sahip; ancak, içerdeki siyasal değişiklikleri gecikmeden gerçekleştirmeden bu davayı kazanamaz. Söz konusu seferberlik dışarıya açılırken, sivil toplumun gittikçe bağımsızlaşmasını gerektiriyor. Çarlık imparatorluğundan Brejnev’e kadar, rejimler, toplumun tepesinde otoriter ve merkeziyetçi bir denetime olan inançtan çöktüler. Bugünkü Rusya’yı yönetenler ise bu çıkmazdan çıkmak istiyorlar.
Çıkmak zorundadırlar da...
Rusya’daki gelişmelerin yolunda olması şu bakımdan da önemlidir: Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile dünyanın “tek kutuplu” bir duruma düşmesi, ABD’nin halk ve sosyalizm düşmanlığına yolları açarken insanlığı da korkunç kayıplara götürmüştür. Yeniden “çift kutuplu”,giderek “çok merkezli” bir dünya, bütün temel sorunları birden çözecek olmasa da insanlığa - en azından - “oh” dedirtecektir.
Rusya ise, bu göreve - görünen - tek adaydır.
Türkiye de, o “oh” diyecekler arasında olacaktır...


Amerikan Hegemonyasi ve kuresellesme </I>
Soğuk Savaş’ın sona ermesi, giderek Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Birleşik Devletler’i, bloklar arasındaki dengeye bağlı baskılardan kurtarır: Artık Amerika’nın, tek evrensel güç olarak, dünyanın himayesi görevini yerine getirmesinin yolu açılmış olur. Ne var ki bu görev, içerde ve dışarda, iktisadî ve siyasal bir canlılığın yeniden kazanılmasına bağlıdır.
Bunun için, Birleşik Devletler’e bir on yıl yetmiştir.
Askerî başarılara, diplomatik zaferler eklenir: Onlara, petrollere el koymak üzere, Irak’a müdahale edip birkaç yıl içinde, bir milleti yok etmek gibi cinayetleri de eklemeli.
Birleşik Devletler’in ekonomik egemenliği bir gerçektir; ve onun eşsiz bir malî ve teknolojik temeli de vardır. Buradan kalkarak, kendisine uygun olacak bir yeni dünya düzeni yerleştirmeye gider. Bunun zorunlu sonucu, öteki ülkelerin ekonomilerinin de liberalleşmesidir; bu anlamda, dünyanın geri kalanına “ödev”ler dağıtabilecektir. Böylece, “liberalizm” ve “küreselleşme” iç içedir. Her ikisinde de, Birleşik Devletler, başta gelen oyuncu ve asıl yararlanan durumundadır.
Gelişmeler, yeni bir dünya için - ister istemez - sorulara da yol açıyor: Küreselleşme kavramı, gitgide dünya çapında bir ekonomiyle bütünleşmeye götüren, malların ve hizmetlerin mübadelesi ile sermaye ve emek akışındaki gelişmeyi belirtse de kapitalist ekonominin dünya çapında genişlemesi söz konusudur. Gelişmenin kültür alanına bir yansıması olarak “internet” de, günümüzde, bir kültür küreselleşmesi değil, kültürel bir örneklik, bir Batılılaşma, dahası bir “Amerikanlaşma” olmakta. Böylece, egemen güç, yani Birleşik Devletler, küreselleşme diliyle, bir başka deyişle İngilizceyle, evrensel deriği birtakım değerleri dayatmış oluyor.
O değerler de şunlar: Demokrasi, bireysel irade, mülkiyet; “ideolojilerin sona erdiği”nde ısrar da onlara dahil!
Sonuç olarak, ortaya çıkan yeni dünya, Amerika Birleşik Devletleri’nin egemenliğinde, deyim yerindeyse “tek boyutlu” bir dünyadır: İktisadî, teknik, siyasal, hatta askeri yönlenişleri Birleşik Devletler’ce çizilen “Yeni Dünya Düzeni”nin dayattığı iş bölümüne uymaları istenir ülkelerden; “ulusal devlet” tarihsel miadını doldurmuştur, ideolojiler de sona ermiştir, hatta “tarihin sonu”dur denir.
Denir ama, onlara karşı söylenecekler de var... 90’lı yılların başında, bulunmaz Hint kumaşıymış gibi göklere çıkarılan Fukuyama adlı bir Amerikalı, “Tarihin sonu geldi; dünya, liberalizmin tek ideoloji olarak egemen oluşu sayesinde sonsuz bir mutluluk çağına girmiştir” yollu bir şeyler yazınca, Fransız yazar Alain Minc de, dayanamayıp Yeni Ortaçağ adlı bir kitap kaleme almıştı ve orada özetle şunları söylüyordu: “Tam tersine, başı boş ekonomilerin, düzensizliğin, yolsuzluğun, mafyaların, din ve mezhep kavgalarıyla etnik boğuşmaların yaygınlaştığı yeni bir Ortaçağ’a giriyoruz”.
Gelişmeler, Alain Minc’ı haklı çıkarmıştır.
İşin üzücü yanı, Samuel Huntington’un 90’lı yıllarda yayımlanan Uygarlıklar Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Oluşmasıadlı kitabında yaptığı gibi, tarih felsefesi havalarıyla ortaya çıkan, geçmişi olduğu kadar geleceği de bir “dinler çatışması”, özellikle de bir “Hilal-Haç çatışması” olarak düşünen kışkırtıcı kalemler görülüyor. Şu olgunun da altı çizilmelidir:
Kapitalist devletin, 1917 Devrimi’nin arkasından, kendi halkına, özellikle de çalışan sınıflara, dikkatlerin başka yönlere çevrilmemesi amacıyla bir ödün olarak verdiği iktisadî-sosyal haklar, daha da genel olarak “sosyal devlet” anlayışı, sosyalist rüzgârların dinmesiyle gerilemekte, “küreselleşme”nin, “özelleştirme propagandası”nın etkisinde kalarak devlet küçülmekte, sonuç olarak eğitimden sağlığa kadar en yaşamsal alanlar denetimden sıyrılıp - liberalizmin erdemleri adına! - özel çıkarlara terk edilmektedir.
Öte yandan, Üçüncü Dünya ülkeleri için, koşulların daha da insafsızlaştığı bir ortamda, devletin öncülük edeceği akıllı uslu bir planlamanın öncülüğünde kalkınmaktan başka çare yoktur. “Miadı” dolduğu söylenen “Ulus-Devlet”, onlara bu bakımdan da gereklidir. Milletlerarası camiada da “Ulus-Devlet”lerden korkmak için bir neden de yoktur. Son olarak şunu da soralım: Liberalizme mahkûm muyuz?

Ayejj
24-10-2008, 00:44
Amerikada başlayan ve yavaş yavaş bütün dünyaya yayılan ekonomik kriz, adı liberalizm olan insanlık dışı soygun düzeninin uzun süre ayakta kalamayacağı yönünüdeki beklentilerimizi kuvvetlendirdi.

AKHENATON
24-10-2008, 01:10
Liberalizm denen ekonomik modeli dünya üzerinde uygulayan gelişmiş ülke yoktur. Gelişmiş ülkelerde Liberalizm hem düşünsel anlamda hemde ekonomik anlamda sınırları anayasaları ile çercevesi belirlenmiştir.

Yurdum insanı işine geldiği noktada liberal olur işine gelmediği noktada ona saldırır, nedir bunlar, konu Kemalist devlet olunca bir bakarsınız herkes liberal takılır, ekonomiye gelince herkes düşmandır.

Herkes önce kendine biz niye dürüst değiliz diye sorması lazım ki , sonra bu tartışmaları yürütelim.

Dünya üzerinde küreselleşme ve bölgeselleşme hareketinin önemli boyutları vardır ki i felsefe ve dinler yoluyla bu güne kadar yönetilen insan oğlu için zamanın sonu gelmiştir. Çıkarılan ekonomik kriz suni bir kriz olup, amacı BOP cevresinde ABD nin kendisisine dünyanın olagan üstü dönemlerinde kendisine güç oluşturabilecek unsurların gücünü azalma opersyonundan başka bir şey olmayıp konuyu 1. dünya savaşından ele alırsak ve bugün BOP projesinin niye 2012 ye endeksli olduğunu düşünürsek yapılan hamlelerin ne olduğunu açıkça anlarız.

İnsanların bu kadar sığ düşünebildiği bir dünyada ABD asla Mısırın düştüğü duruma düşmeyecektir.Yazık ki benim ülkemde puzzle'ın parçalarını birleştirebilen insan sayısı bir elin parmakları kadar az.Herkes düşmüş sağ-sol, kürt meselesine.Dünyanın tek yazgısı ölümdür ve dış kaynaklıdır.Tüm bu hazırlıklar onun içindir.

aydoe
25-10-2008, 15:32
Türkiye başı dik, özgür bir ülke olabilmesi için kalkınmaya odaklanmalı
Sorun kalkınmada
Türkiye’de devletçilik, kapitalizmin zıddı olan bir sistem olarak düşünülmemiş, tersine, kapitalizmi geliştirici bir “yedek güç” olarak ele alınmıştır. Devletçilik politikası, ekonominin temel yapısının kurulması yolunda önemli kazançlar sağlamıştır.
Türkiye’nin 1 numaralı sorunu, “kalkınma”dır. Bu konuda çok düşünmüş ve yazmış olan Öztin Akgüç, bir yazısında, konunun özünü bütün açıklıkla belirtirken şöyle diyor: “Türkiye, kalkınmaya odaklanmalı, kalkınmasını gerçekleştirmelidir. Türkiye’nin bağımsız, başı dik, özgür bir ülke olabilmesi ve yaşayabilmesi için kalkınmaya odaklanması ve kalkınmaya birinci önceliği vermesi gerekir. Kalkınmanın temel öğesi de insandır.” (Bkz. “Kalkınmaya Odaklanmak”, Cumhuriyet, 21.3.2008) Hoca, bu bağlamda sık sık yinelenen bir Çin atasözünü hatırlatıyor: “Planın bir yıllık ise pirinç ek, on yıllık ise ağaç dik, yüz yıllık ise insan yetiştir.”
Ama bu sorunun ciddiliğini fark etmiş miyiz?
Hoca, şöyle diyor: “Biz ne yazık ki, dış güçlerin ayartısına, bazı iç güçlerin de kendi egemen konumlarının bozulmaması için yaptıkları baskılar sonucu, insan yetiştirme sorununu çok geri planlara attık; belki de amaçlar arasından çıkardık.”
“Dış güçler, iç güçler”: Demek ki, kalkınmanın bağımsızlıkla da ilişkisi var.
1838 yılında İngilizlerle imzalanan bir Ticaret Anlaşması, Türkiye’ye bol ödün verirken ülkeyi Batı’nın açık pazarı haline getirecek bir çığır açar. Bağımsız Osmanlı ekonomisinin sömürgeleşme süreci başlamıştır: Türkiye, emperyalizmin boyunduruğunda sömürge tipi, “yarı feodal-yarı kapitalist” bir ekonomi olup çıkar. Osmanlı’nın borçlarını güvenceye bağlamak için de, “Düyunu Umumiye” kurulur (1881). İmparatorluk, 1. Dünya Savaşı’nın sonunda batarken boynunda bu borçların zincirleri de vardır.
1919-1922 yılları, Anadolu’da, başta Mustafa Kemal, emperyalizme karşı bir “Millî Kurtuluş Hareketi” başlar ve zafere ulaşır. Hareket, sonuç olarak, emperyalizmin Türkiye’deki nüfuzuna darbe vuran “millici”, “antiemperyalist” bir atılım olmuştur. Devrimci milliyetçi kadrolar, bir yandan padişah, saltanat, hilafet gibi, emperyalizmin bağlaşığı kimi siyasal organ ve kurumları ortadan kaldırır ve Cumhuriyeti ilan ederken; öte yandan, emperyalizme karşı verilecek asıl mücadelenin “iktisadî bir mücadele” olacağını da biliyorlardı. Ancak, bu mücadelenin yollarının neler olacağı konusunda berrak bir düşünceleri yoktu. Daha doğrusu, o günkü koşullarda, kapitalizmden başka bir sistemin uygulanmasına olanak olmadığına göre, soru şöyle ortaya konabilirdi:
Nasıl bir kapitalizm uygulanacaktı?
“Liberal” mi, “devlet müdahaleciliği”ne açık bir kapitalizm mi?
İzmir İktisat Kongresi’nden (1923), “liberalizm”den yana bir karar çıkar. Ne var ki, özel girişim öncülüğünde kalkınma politikasının başarı sağlamadığı ve sağlayamayacağı çok geçmeden görülür. 1929’da Batı’da kapitalizmin büyük bunalımı da patlak verince, “devletçi” bir politikaya gitmek zorunlu olur. 1923-1931 yılları arasında girişilen “millî müteşebbis” yaratma çabası, sonuçta, yabancı iş çevreleriyle uzlaşmaya yatkın “işbirlikçi bir sınıfın” gelişmesine yol açmıştı. 1950’ye değin sürecek olan dönem, artık “devletçilik yılları” olacaktır.
Ne var ki, hatırlatmalıyız, Türkiye’de devletçilik, kapitalizmin zıddı olan bir sistem olarak düşünülmemiş, tersine, kapitalizmi ve kapitalistleri geliştirici bir “yedek güç” olarak ele alınmıştır. Ancak, öyle de olsa, devletçilik politikası, ülke ekonomisinin temel yapısının kurulması, iktisadî bağımsızlığın sağlanması yolunda önemli kazançlar sağlamıştır. Bunların başında, yabancı ortaklıkların millileştirilmesi ve 5 yıllık kalkınma planları gelir. Ayrıca, özel sermayenin kârlı bulmadığı için kurmaya girişmediği bazı kuruluşlar, fabrikalar -demiryolları gibi- yine devlet eliyle kurulmuştur. Bu arada, Osmanlılardan kalma “dış borçlar”ın da ödenmesi sürdürülmüştür.
Ancak, söz konusu politika, bütün yanlış tutumlarına karşın, dış yardım ve borçlanmalar olmaksızın bir ülkenin kendi kaynaklarıyla kalkınabileceğini, sanayileşebileceğini ispatlamıştır. “Ulusal ekonomi, ulusal sanayi” hedefine - bir ölçüde de olsa - yaklaşılmıştır. Böylece, 1931-1945 yılları arasında uygulanan devletçilik politikası, Türkiye’nin son 150 yıllık yarısömürgeleşme tarihinde, emperyalizme karşı yürüttüğü “en ciddi ve tutarlı başkaldırısı” olmuştur.
Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı ve ertesi, dünya tarihinde olduğu gibi, Türkiye tarihinde de bir dönüm olacaktır.
Türkiye, yeniden “bağımlı ekonomi”ye döner.
İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Türkiye’nin iktisadi ve sosyal tablosu hayli ilginçtir. Siyasal iktidar, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri “asker-sivil bürokrat kadrolar”ın elindedir. Ne var ki, o yıllardan bu yana -bir ölçüde- burjuvalaşmış olan bu kadrolar, toplumda çeşitli sınıf ve zümrelerin muhalefeti ile karşı karşıyadır:
Böylece, iç ve dış zorunluluklar, tek partili dönemden çok partili bir döneme geçişi gerektirmektedir ve “Kemalizm” de bu geçişe engel değildir.
Demokrat Parti, işte böyle bir ortamda doğar (7 Ocak 1946). Ve “ticaret ve maliye burjuvazisinin sözcüsü” olarak, toplumdaki “en geri ve kapitalizm öncesi kesimlerle”, yani tefeci, ağa, şeyh ve dinci ideolojiyle bağlaşıklıklar kurarak, onların sömürü ağı içindeki geniş halk yığınlarını çevresinde toplar ve iktidara gelir (14 Mayıs 1950).
Demokrat Parti’nin iktidar yılları (1950-1960), işte bu sınıf ve zümrelerin çıkarlarının nasıl korunup geliştirildiğinin örnekleriyle doludur.
- Demokrat Parti, “Toprak ağalığı düzeni”ni korumakla, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nu rafa kaldırmakla büyük toprak mütegallibesinin gönüllerini hoş etti. Bununla da yetinmeyerek, Hazine topraklarını büyük çiftçilere peşkeş çekerek tarımdaki sömürü düzenini sürdürdü. Bu yüzdendir ki, toprakların belli ellerde toplanması olayı hızlandı. Gittikçe yoksullaşan, köylü yığınları da selameti “kentlere göç”te buldu. Günümüzdeki kentlerin gecekondu, sosyal mesken gibi dertlerinin kaynağı bu olaydır.
- Demokrat Parti, ticaret ve maliye burjuvazisine ve bunların da arkasındaki emperyalizme olan borcunu da, ticarette devlet müdahalesini azaltmak, yabancı sermayeye ayrıcalıklar sağlayarak özendirmek, onunla tatlı ortaklıkların kurulmasını desteklemekle yerine getirdi. Bunun sonucu, Türkiye’nin yeniden emperyalizme “bağımlı” bir ülke haline gelmesidir. İlerde, bu bağımlılık gitgide artacak; ülke, yeni bir “iflas”ın eşiğine gelecek ve “dış borçlar” kuşaklar boyu sürecektir.
- Demokrat Parti, Cumhuriyet’in en temel ilkesinden, “laiklik”ten “ödün” vermeyi başlatır ve sürdürür.
Sıra, demokratik ve anayasal düzendeki ilke ve kurumları çiğnemeye gelince, iktidardan 27 Mayıs 1960’ta uzaklaştırılır. Bu devrim, çağdaş bir anayasa ve ilkeler getirir. Ekonomi ve sosyal yaşam için de, yeni bir planlama çığırı açar. Ne var ki, bu çığırı hemen uygulamaya geçirmek yerine, tartışmalar “Plan mı, pilav mı?” tartışmasına, “Bu anayasa ile ülke yönetilemez” reddiyesine dökülür; daha başka tartışmalar bir boğuşmaya döner ve 12 Eylül 1980 darbesine varılır.
Türkiye’nin yeni bir dönemi başlar.

aydoe
25-10-2008, 15:33
12 Eylül 1980 ile başlayan Türkiye
12 Eylül’den sonra yapılan ilk genel seçimlerde, ANAP iktidara gelir ve başkanı Turgut Özal azılı bir işçi sınıfı ve sosyalizm düşmanıdır; 12 Eylül’ün laik ve demokratik Cumhuriyet düşmanlığını sahiplenmiştir. Turgut Özal Nakşibendilik ile iç içedir.
Türkiye’de kapitalizm, 60’lı yıllarla girdiği “içe dönük, dışa bağımlı bir genişleme”yle 70’lerin sonunda tam bir bunalıma varır: Devlet, yeniden örgütlenmeyi istemektedir, ama Batı’nın ve yerli özel sermayenin istekleri doğrultusunda bir örgütlenmeyi dayatmaktadır. 1979’da hükümetin aldığı “24 Ocak Kararları” bunu sağlar.
Uygulanması da bir zoru gerektirmektedir.
“Siyasal örgütlenmenin en gerekli olduğu bir dönemde, demokratik kitle örgütlenmesinin en zorunlu olduğu bir dönemde, Türkiye bundan yoksundur. Kararlardan daha acı olan da budur.” (Yalçın Doğan, Sevr’e Dönüş, Cumhuriyet, 4- Şubat 1980)
Beklenen darbe 12 Eylül 1980’de gelir. Sol-sağ çatışması hemen durur. Ve Türkiye, hızla bir hapishaneye döner: Şiddetin hedefi, en başta solculardır. Başta taşınan ideoloji de, “Türk-İslam Sentezi” adına, faşizm ve dincilik karması bir bulamaçtır. Onun vurduğu ise, sadece solcular değil, topyekûn 1924 Devrimi, onun ilkeleri ve kurumlarıdır:
Olan biten, yeni bir anayasaya, 1982 Anayasası’na da yansır: Devrimci hüviyetinden soyunan “Kemalizm”, “Atatürkçülük” adıyla anayasaya serpilmiştir ve resmî söylemde adım başındadır; Cumhurbaşkanlığı da, anayasada tepededir, bütün anayasal sisteme egemendir.
İdeolojide bu başkalaşma, siyasal yaşama ve parlamentoya da yansır: Genel seçimlerde, ANAP iktidara gelir ve başkanı Turgut Özal da -az sonra- cumhurbaşkanı olur. Azılı bir işçi sınıfı ve sosyalizm düşmanıdır; 12 Eylül’ün laik ve demokratik Cumhuriyet düşmanlığını sahiplenmiştir; soyut bir Osmanlı hayranlığında gelip durmuş bir kafa olarak, 1923 Devrimi’ne “Oldu bir kere!” diye bakmaktadır; modernizmi, laik boyutunu umursamadan, dinle uzlaşma aranışı içindedir; din anlayışı da, Müslüman tarikatlar içinde en tutucu ve gerici nitelikteki Nakşibendilik ile iç içedir.
Öte yandan, Demokrat Parti’nin sonlarından başlayarak, özellikle de Adalet Partisi ile sanayileşme Türk ekonomisinin ana hedefi olmuşken, Özal, üretimi değil bir tüketim ithal toplumuna, paradan para kazanmayı esas almaya doğru çevirir gelişmeyi; mağazalar ithal mallarıyla dolup taşarken, - Deniz Kavukçuoğlu’nun deyimiyle - bir “Vitrin liberalizmi” kurar. Bu arada, her türlü siyasal, sosyal ve moral kuralı hiçe sayan bir anlayışla, toplum ve devlet ahlakının canına okur. Gelişmelere tuz-biber eken de budur!
Bu saptırıcı ortamda, sosyal demokratların da gözleri dolduran örnek bir etkileri görülmez; çünkü, aralarında bölünmüşlerdir.
Siyasal bölünmüşlük, istikrarsızlık ve banka rezaletleri: 4 Kasım 2002 seçimlerinin eşiğinde durum budur.
Seçimlerden sonra, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), tek başına hükümet kurmak da dahil, büyük bir çoğunlukla iktidara geçmiştir. Sonucun bir özelliği de şudur: 1950’den sonra, dinci partiler, laik partilerin kimliği altında, onların koltuğunda parlamentoya taşınırken, bu kez, tek başına iktidardadır.
AKP, Refah Partisi’nin yetiştirmesidir. Parti, açık açık söyleyemeyeceğinden, tıynetini yaptıklarından belli eder: Daha ilk günlerden, imam hatiplilerin, türbanın ve -yasaklıları da dahil - Kuran kurslarının yanlısıdır.
Ve devlet örgütünde “kadrolaşma”ya girişir.
Çok geçmeden de, TÜBİTAK’ı ele geçirmek için saldırıya geçer.
Bellidir ki, yeni parti, Cumhuriyet’in temel ilkelerinin başında gelen “laikliği”nin düşmanıdır ve onu yok etmek için bir strateji saptar.
Öte yandan, Avrupa Birliği’ne girmeye talip olur: Bu talipliğin baş nedeni, kendi dinsel kimliğini gözlerden kaçırmaktır. Bir de, ordudan rahatsızlığını rahatça dile getirebilecektir.
AKP’nin kalkınma yolunda tavrı nedir?
Partide yer alanlar, Turgut Özal’ın eğitiminden geçmiştir: Türkiye’yi, devletçiliği terk ettirip başta yabancı sermayeye açmaktır. IMF’nin emri altındadır ve onun koştuğu şartlardan biri de budur. Hemen uygulamaya geçirilir: Ülke, çok geçmeden, üretmeden tüketme cenneti olur. İthalat, ihracatı gerilerde bırakır ve dış borçlar da alır başını gider. Geçmişten kalan bütün devlet fabrikaları da “babalar gibi” satılır.
Yalnız onlar değil, bütün kıyılar, dağlar ve tepeler sermayeye açılır.
Tarım, ithalatın olduğuna göre terk edilir, o da çöker...
AKP o kadar geri ve gericidir ki, İlhan Selçuk’un belirttiği gibi, “Türkiye’de, sermaye -var hızıyla- İslamcılaştırılıyor” (Bkz. Cumhuriyet, 15.7.2008).
Ya hedef alınan insan örneği nedir? Dindar!
“Muhafazakâr” nitelemesi iktidarın yaftası olur; ve çok geçmeden, Birleşik Amerika, Ortadoğu politikasında kullanılmak üzere “Ilımlıİslam” etiketine dönüşür. Birleşik Amerika, bunu yapmaya cüret eder; çünkü AKP, parti ve iktidar olarak kendi eseridir, kucağındadır.
AKP’nin iktidarı boyunca, laikliği çiğneme bir politika olup çıkmıştır...

aydoe
25-10-2008, 15:43
Demokrasinin neresindeyiz?
Ülkemizde demokrasiye doğru yürürken yapılan bütün seçimler, ‘biçimsel demokrasi’ adına ya­pıldı ama bir türlü ‘gerçek demokrasi’miz olmadı, çünkü demokrasimiz, ‘sol’ ve ‘sosyalizm’ yasaklarıyla kuşatıldı.

Ülkemizde demokrasiye doğru yürürken 1946 seçimlerinden başlayarak bütün seçimler, bir “biçimsel demokrasi” adına ya­pıldı ve olan da bir “sandık demokrasisi” olarak ünlendi; böy­lece, “gerçek demokrasi”miz olmadı. Olmadı, çünkü demokrasimiz, “sol” ve “sosyalizm” yasaklarıyla kuşatıldı.
Böyle bir kuşatmada da, bir “demokrasi kültü­rü” yeşerip gelişemezdi. Gelişemeyince de, çağdaşlık ve laiklik bilinci, eleştiri duyarlığı, hukuk üstünlüğü fikri kökleşemedi.
Bugün toplum köklü bir reform ihtiyacında.
Ama kimler bunu gerçekleştirecek, gerçekleştirebilir?
AKP’nin yüzde 47’lik bir oy gücü olsa da, parti, güven ve huzur getirmesi bir yana, toplumu sürgit geriyor (Bkz. Gün­gör Mengi, “Güç Bende”, Vatan, 23.8.2008). Dahası, onun kültüründe bu maya yoktur. Hele hele, AKP’nin iktidarının, Profesör Yaşar Nuri Öztürk’ün ünlü deyişiyle, bir “Allah ile aldatma” olduğu ortaya çıkınca, bu iktidardan gelecekte demokrasi adına bir şeyler ummak beyhudedir.
Beklediğimiz artık muhalefettendir. Öyle olunca da sorun “Na­sıl bir muhalefet” sorusuna dönüşmüştür.
Türkiye’de muhalefet...

Günümüzde, parlamentoda muhalefet, başta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olmak üzere, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve kü­çük birkaç partiden oluşuyor. Son 22 Temmuz seçimlerinde, bü­yük parsa AKP’ye olmak üzere 340 milletvekili, CHP’nin bahtına 112, MHP’ye 71 milletvekili düşmüştür; 27 milletvekili de bağımsız durumda. 550 milletvekilinden oluşan Meclis’te iktidar ezici bir çoğunluğun elinde; muhalefet ise, rakam olarak yetersiz.
Ne var ki, muhalefetin ağırlığı sadece rakamlarla ölçül­mez; önemli olan onun aydınlığı ve vurucu eylemidir: Ta 1950’lerden başlayarak, CHP, başarılı ve ezici bir muhalefetin ör­neğini vermiştir.
Bu örnek, AKP iktidarı yıllarında ise daha çarpıcıdır: 3 Kasım 2002 seçimlerinde, parlamentoya kof, cahil ve Cumhuriyet düşmanı bir çoğunluğu dolduran, onu 22 Temmuz seçimlerinde daha da palazlandıran AKP’nin karşısında, CHP, 1923 Devrimi’nin bir mirası olarak, başta laik Cumhuriyet’e sahip çıkıp susturucu bir muhalefeti başlattı, onu bugün de sürdürüyor.
Anayasa Mahkemesi önünde verilen bir sınavın onurunu da zikretmeliyiz: AKP’nin, çoğunluğuna dayanıp anayasaya aykırı olarak çıkardığı yasalara karşı, yıllar boyunca -unutulmaz Cumhurbaşkanı- Ahmet Necdet Sezer vetoları ile direndi. Ona karşın Meclis’in inatla çıkardığı yasalara karşı, konuyu Anaya­sa Mahkemesi’nin önüne götüren, tek başına CHP oldu ve çok kez semereli oldu çabaları.
Onun parlamentodaki etkinliğini de hatırlatmalı!
CHP’nin, 27 Mayıs’tan sonra yenilikçi rolünü de söyleme­li: 1965 seçimlerinden sonra, Meclis’e, bizde ilk olarak -TİP’le beraber- giren “sosyalizm”e bakıp, CHP, “ortanın solu” hareketini başlatmıştı. İlerici bir tavırdı bu! Bu tavrı, Bü­lent Ecevit, geliştirip pratiğe aktaracak ve ürünlerini topla­yacaktır.
12 Eylül faşizmi, her adımı olduğu gibi, CHP’deki bu uyanışı da çelmeledi: Bütün partiler gibi CHP de kapatıldı. Bir süre sonra partiler açıldığında, Ecevit, Demokratik Sol Parti’yi (DSP) kurarken, Deniz Baykal da yeniden CHP’yi açtı ve başına geçti. Ecevit-Baykal çekişmesi, her iki partiyi de zıt eylem­lere götürdü. Onlara, Murat Karayalçın, Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP) ile katıldı. Bugün, her üçünün birleşip “Sos­yal Demokrat Parti”yi yaratmaları bir ödevdir: Bu birleşme, CHP’nin çatısı altında olursa, daha isabetli olur.
Her üç parti arasında, sürükleyici olan da CHP’dir. Ne var ki CHP: 1) Parti içi muhalefet; 2) Program ve kitlelere verilecek mesaj; 3) Parti liderinin durumu bakımından, büyük eleştirilerin konusudur. CHP’de, parti içi muhalefetin yokluğu söylenir; partinin ideolojisinde büyük savrulmalar yaşanmıştır ve hâlâ yerine oturmamıştır; CHP’de liderlik mücadelesi, bir yarış biçiminde değil, büyük bir çatışma, bir yok etme mücadele­si biçimde geçiyor genellikle (Bkz. Orhan Bursalı, “Parti Gele­neği ve CHP” Cumhuriyet, 24.8.2008).
Hepsinin kaynağında da Deniz Baykal görülüyor.
CHP, bu sorunlardan hızla arındırılmalıdır. Bu olmazsa, partinin geleceğini tehlikeye düşürecek, değil mi?
MHP, parlamentomuzda muhalefetin ikinci büyük partisidir. Ülkemizde, 1960’larla başlayan ilerici ve devrimci gelişmelerin karşısında, sağcı, şoven ve tutucu çevrelerin temsilcisi olarak doğan MHP’nin bir kaynağı da Türk-İslam sentezidir. Bu kan uyuşmasının sonucu olarak MHP, AKP’nin yandaşı olarak yürüdü ve yürüyor.
AKP ile MHP aslında tek partidir

Bir yıl önce, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve türban ile ilgili anayasa değişikliğinde AKP’ye destek veren MHP, son 26 Ağustos 2008 günlü bir basın toplantısında da yeni bir yol haritası verirken, aynı tutucu yönünü belirtiyordu: Bahçeli, üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını laiklik ilkesine aykırı görmüyor; anayasada parti kapatmayla ilgili maddelerin de değiştirilmesi konusunda AKP’ye destek vermeye hazırdı (Bkz. Fikret Bila, “Bahçeli’nin önerdiği Yol Haritası”, Milliyet, 27.8.2008; Bekir Coşkun, “Tek Parti Dayağı”, Hürriyet, 28.8.2008).
- Özetle MHP, AKP’nin muhalefetteki uzantısıdır.
Muhalefette, ayrıca İşçi Partisi, ÖDP, solcular, Kürtler...
Türkiye’de, ciddi bir muhalefete ihtiyaç olduğu bir gerçektir. Özellikle “güçlü bir sol alternatif” beklentisinde herkes görüş birliği içinde.
Partiler ve seçimler

Parlamento içinde ve dışında, demokratik oyunun önde gelen aktörleri, siyasal partilerdir. Onların sağlıklı bir yapı ve işleyiş içinde olmaları pek önemlidir. Öte yandan, hem toplumda çeşitli görüşlerin parlamentoda temsil edilmesine olanak sağlayacak, hem de sağlam bir Meclis çoğunluğu yaratacak bir seçim sistemi yaşamsaldır.
Bizde, her ikisi de hastalıklıdır.
Gerçekçi bir Seçim Yasası ve demokratik bir Siyasal Partiler Yasası ortaya koymakta eksikliğimiz, bize çok şeyler kaybettirdi ve kaybettirecek.
Gerçekten, siyasal partilerimiz, liderlerin mutlak egemenliği altında nefes alabilen, bir anlamda liderlerin “padişahlık yetkileri” kullanabildikleri otokratik yapılar durumunda. Kimin nereden aday olacağına karar verme yetkisi, ilahi bir hakmış gibi tek bir kişiye, genel başkana aittir.
Böylece adaylar, demokratik bir yarışmadan geçmeden, lider nezdinde taşıdıkları ağırlık ya da sadakatlerinin ödüllendirilmesi sonucu listeye giriyorlar. 1960’lı, 70’li yıllarda AP ve CHP gibi büyük partilerde aday listeleri -büyük ölçüde- bir “önseçim”le belirlenirdi. Türkiye, bugünkü haliyle, 1970’lerin parti içi demokrasi anlayışının hâlâ gerisinde duruyor.
Demokrasi ve siyasetin geleceği adına, kaygılandırıcı gözlemlerdir bunlar.
Siyasal partiler ve seçim yasaları, buna bir çözüm getirmelidir.
Sorunlardan biri de, seçimlerde “baraj engeli”.
Barajın, -yüzde 10 gibi- hiçbir Batılı demokraside görülmeyecek denli yüksek tutulmasının biri açık, biri de gizli iki nedeni vardı: Açık gerekçe, parlamentoya küçük partilerin girişini engellemek, giderek koalisyon olasılığını azaltmaktı; gizli gerekçe ise, Kürt partisinin ve köktendinci küçük partilerin Meclis’e girmelerini önlemekti. Gizli gerekçenin artık geçerliği yok: Köktendinci küçük parti kalmadığı gibi, Kürtlerin -bağımsız ya da ittifaklarla- o çatının altına girmeleri durdurulamaz, nitekim durduralamadı, hem böyle bir önlem gereksizdi de.
Açık gerekçe ise, 3 Kasım seçimleriyle ters bir sonuç vermiş, koalisyonlardan kurtulalım derken, büyük bir seçmen kitlesi parlamentoda temsil edilemez duruma düşmüş; halkın iradesi tam anlamıyla Meclis’e yansıyamamıştır.
Özetle, yüzde 10 barajı engeli, demokrasinin olgunlaşmasını engelliyor hâlâ...
Son olarak, demokrasimizin olgunlaşmasının bir engeli de şu: Milletvekili dokunulmazlığını, “yasama dokunulmazlığı” ile sınırlı olarak değil de mutlak olarak anlamak, siyasetimizi kirletiyor. Rüşvet yiyenler, kamu kaynaklarını savuranlar, hırsızlar dokunulmaz olmamalı. Çare, yargının sistemi denetlemesidir. Bunu sağlamak için de anayasada değişikliğe gitmeli; ama süratle!..

Anayasaya göre Türk demokrasisi
Anayasaya göre, Türkiye Cumhuriyeti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” (2. madde).
Gerçekte Türkiye Cumhuriyeti nedir?
Profesör Emre Kongar, 18 Ağustos 2008 günlü Cumhuriyet’te, “Demokrasi mi, İslamcılık mı, Faşizm mi?” başlıklı yazısında, bu soruya, en başta da bir sosyolog olarak eğiliyor; gerçekleri sergiliyor ve kararı okurlarına bırakıyordu.
Hoca, önce iktidar yanlısı medyaya eğiliyor, oradaki tespitleri sıralıyordu:
O medyaya göre Türkiye küreselleşiyor...
Dünyayla bütünleşiyor...
Avrupa Birliği yolunda emin adımlarla yürüyor...
Reformlar yapıyor...
Daha da çağdaşlaşıyor...
Daha da uygarlaşıyor...
Demokrasiyi daha da geliştiriyor...
AKP iktidarı da bütün bu gelişmelerin öncüsüdür. Ne var ki, Hoca, olup biten gerçeklere eğildiğinde, toplumun ne tür çağdışı ve olağandışı koşulların içine atıldığını görüyor ve isyan ediyordunuz.
Bir yandan da sosyal devlet çökertiliyor...
Hukuk devleti de hak götüre...
Hoca, anayasanın 2. maddesini yeniden tekrarlıyor ve gerçeklere göre, yeni sorular soruyordu: Bu rejimin adı “demokrasi” midir? “Ilımlıİslam” mıdır? “Şeriat” mıdır? Yoksa düpedüz, bildiğimiz “faşizm” midir?
Kararı okurlara bırakıyordu Hoca.
Okurlar, bugün de bu sorularla karşılaşsalar, şu ya da bu soruya yanıt vermede duraksamalar yaşacaklardır: Ülkeyi “ılımlıİslam”a ya da düpedüz “şeriat”a yönlendirmede, açık ya da sinsi örneklerin etkisinde kalacaklardır. Faşizm de, şu ya da bu köşede birden ortaya çıkıp kan döküp kayboluyor; ya da Ergenekon iddianamesinde olduğu gibi, bir mahkemenin bir iddianamesinde sırıtıyor. Okurlar, yanıt verirken, bu olguların etkisinde olabilirler.
Ama, büyük bir kitle, demokrasi konusunda şöyle demekte duraksamayacaklar: “Türkiye’de çağdaş anlamda bir demokrasi yoktur”, Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, hemen herkesin arzusuyla, bir demokrasi kurmaya başladı!.. Ne var ki, deneme, çelmelere, hatta ihanetlere uğrayarak buralara geldik. Vardığımız noktada AKP iktidarı bulunuyor.
Bize en çok zarara malolan bu iktidardan -bir an önce- kurtulmak, başta gelen davamızdır: Demokrasinin geleceğine inanıyorsak, bu davayı kazanmalıyız; kaybedersek, demokrasinin geleceğini de kaybedeceğiz...

KızıL
25-10-2008, 19:01
asla liberalizme mahkum değiliz. Hiçbir ülke hiçbir sisteme mahkum değildir sadece egemen sınıfların egemen olmak için seçtikleri bir tercihdir liberalizm kapitalizm zorunlu olarak dayatılamaz. Ancak bastırılmış halkımız bu gideşata dur diyecekler özellikle türkiyede 80 döneminde ciddi şekilde sindirildiler kitap okumayı değil yakmayı öğreten bir nesil nerde okuyan birini görse anarşik damgası ve hızla gericileştirilen Türkiyemizde bütün bu yapılanlar liberalizmin kontrol altına alma çalışmasıydı. Dinci gericiliği aşılayan ve bilimin önünü kesen bu çabalar kapitalizmin sürekliliği için gerekmektedir. Asıl olan halkın bu duruma dur demesi am aöncelikle kendisini bu bataktan kurtarmalıdır aksi halde evet liberalizme mahkum olunacaktır. Çünkü liberalizm bir özneyle bir öncü partiyle v.s yıkılamaz halkın desteği olmak zorundadır çok özel bir koşula sahiptir Türkiye bizim ülkemizde olan biçok olay dünyanın gelişmiş ülkelerinde olsa kıyametler kopmakta bakınız fransada geçtiğimiz yıllarda bazı özelleştirilme konularında neler olmuştu işçi sınıfı ayağa kalktı! aydınlar yazmaya başladı! öğrenciler üniversite lise işgallaerine girdi! banliyölerde çatışmalar çıktı! sonuç: hükümet geri adım atmak zorunda kaldı!! ve hiçbir taslak hayata geçirilemedi v.s halkın daha fazla siyasete katılması daha fazla biliçlenmesi en çok ihtiyacımız olan şey...

aydoe
26-10-2008, 18:58
Cumhuriyet yurttaşını yaratan eğitim 1950’lerde uğradığı ihanetle içi boşaltılmış bir hal almıştı
Okulu ve toplumu kurtarmak
Eğitimin yaptığı iki şey var: Biyolojik olarak -insana özgü yetilerle- dünyaya gelen insan yavrusunu büyütüp yetişti­rerek topluma kazandırmak; bunun yanı sıra, toplumda maddi ve manevi bir birikimi aktarırken, onu, içinde doğup yetiştiği bir yurdun, giderek bir devletin değer ve idealleri ile donatmak, yani bir yurttaş yaratmak.
İnsan ve yurttaş: Eğitimin eseridir bu!
Ama eğitim, her şeyden önce ulusaldır.
Ya “evrenselin payı”? Her eğitimin kumaşında -şu ya da bu ölçüde- “evrensel”den birkaç renk bulunur; bir eğitimin de­ğeri de elbette bu renklerin çokluğu oranındadır.
Türkiye’de 1923 Devrimi’nin yol açtığı eğitim, Aydınlanma’nın doğrultusunda olarak, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetiştirmek isterken ve “laikliği” de, temelle­rin harcına katarken, evrensel kültürün en önemli sayfalarına gözlerini çeviriyordu; bunun yanı sıra, “ulusallığı” derken de, kendi ülkesinin gerçeklerine yöneliyordu. İslam dünyasında, her ikisi de yeni idiler; ve “yeni bir insan”ın doğuşunun habe­rini veriyordu. O yeni insanlar, yine Müslüman dünyada, ilk kez gerçekleşen laik bir Cumhuriyetin yurttaşları olacaktı.
Cumhuriyet, “yurt sevgisi” üstüne kurulmuştur.
Bunlar, Türkiye’de gerçekleşti, sonra da ihanete uğradı.
1950’lerle başlayan bir ihanet...
1950’lerle başlayan bu ihanetin gizlisi saklısı yoktur artık: Çağdaş dünyada “bağımsız, demokratik ve laik bir toplum” kurmanın kararlılığı ile çok yollar kat etmiş olanların yerine gelenler, ülkemizde, daha ilk günden bu çizgiye ve idea­le karşı çıkmışlardır. Toplumda, emperyalizmle işbirliği içine giren tutucu, giderek gerici sınıf ve zümreler iktidarı ele ge­çirmenin yolunu bulmuş; bağımsızlığın kalelerini emperyalizme teslim ederken, o kalelerden biri olan eğitimi de ona peşkeş çekmişlerdir.
Geriye doğru atılan adımların ve toplumu bir “çözülüş” içine sokmanın da gizlisi saklısı yoktur: Halkevleri’nin ve Köy Enstitüleri’nin kapısına kilit vurmanın yanı sıra, okullara yeniden din derslerinin girmesi; “aydın din adamı” safsatasının eseri olan imam hatip okullarının diriltilip -yüzlerce okul halinde- bir ağa dönüşmesi ve giderek, mesleksel niteliğini kaybedip temel eğitimde bir ikinci seçenek olması; İslam Enstitüleri, her üniversiteye bir caminin yanı sıra, bir ilahiyat fakültesi açılıp sayısının yirmiyi aşması; açık-gizli Kuran kurslarının binlerceye varması, gerçekliğin bir yüzüdür. Bir öteki de şudur: Ülkemizde, okul sayısından fazla cami vardır ve Diyanet Başkanlığı’nın yıllık devlet bütçesindeki yeri, Milli Eğitim Bakanlığı’nınkinin kat be kat üstündedir. Gazeteleri ve televizyonları ile, dinciliğin medyada tuttuğu yeri hatırlatmak bile fazladır.
Gerçek şu ki, bir “din bataklığı” içindedir toplum.
Demokrat Parti’den başlayarak hemen hemen hiçbir parti, ya da dönemi yoktur ki, ülkeyi bu bataklığa itelemekte çabası olmasın. Ama asıl 12 Eylül rejimidir ki, açtığı çığırla, anayasada, liselere kadar “zorunlu” din dersi koyarken, eğitimden ilerici, demokrat ve devrimci aydınları tasfiye etmiş ve dizginleri, tepeden tırnağa gerici, “Türk-İslam sentezi” yandaşlarının ellerine bırakmıştır.
21. yüzyıla işte bu kayıplarla gelip girdik.
3 Kasım 2002 seçimlerinden beri, tablo daha da berraklık kazanmıştır ve AKP iktidardadır: Yurdun başka sorunları karşısındaki tavrı bir yana, eğitimde tam bir karşıdevrimce davranış içindedir. Siyasal İslamcı bir parti olarak, üstelik tek başına iktidarda olmanın verdiği cesaretle, dini sömürüp devlette gitgide kadrolaşırken, laik ve ulusal eğitimde de “tahribat”ta bulunmaktadır. Eğitimde, ileriye doğru adım atma bir yana, gelecek için de bir getireceği yoktur. İçinde, eğitimin de yüzdüğü “din bataklığı”nın kurutulmasını bu iktidardan beklemek ise hiç mümkün değildir.
Her yönünden tehlikelidir bu parti!
Tehlikeliliği, sadece dinci olmasından değil neoliberal ideolojiyi sahiplenmesinden de kaynaklanıyor.

‘Yeni Eğitim’ adına yutturulmak istenen
Şu pek biliniyor: Yeni liberalizm, doğaya ve yaşama ilişkin her şeyi metalaştırıp pazarlarken, belki daha da korkunç olarak “ortaklaşa olmamız gereken”i yıkıyor, “kamusal”la “sosyal”i de, piyasanın emrine veriyor; bu arada, okula bir “işletme” diye bakıp, devlet elindeki eğitime de saldırıyor ve üstünde baskı kuruyor.
Türkiye’de, 1980’li yıllarda uygulanmaya başlanan nooliberal politikalar, sosyal yaşamın tüm alanlarını yıkıp soysuzlaştırırken, eğitimi de bozup “çürütmekte” oluşu da artık ayyuka çıkmıştır; ülkede, bugünkü haliyle, sağlıklı bir eğitim hizmeti verilemez. “Eğitim toplumun geleceğidir” derken, şu doğruların yeniden altını çizmeli: Eğitim hakkı “toplumsal bir hak”tır, eğitim de “kamu hizmeti”dir; eğitim hizmeti, tüm yurttaşlara “eşitçe” sağlanmalı ve söz konusu hizmet de, “kamusal kaynaklar”a dayanılanarak gerçekleştirilmelidir. Öte yandan, “küreselcilik”, “yerelleşme”yleeğitimin “ulusal”lığı ortadan kaldırılmaktadır. Oysa, günümüz dünyasında Türkiye’nin ihtiyacı, evrensel değerler üzerinde yükselen ulusal eğitimdir. Bu, toplumda var olan eşitsizliklerin giderilmesi, ülkenin ekonomik, sosyal, siyasal birliğinin sağlanması için temel zorunluluklardan biridir. Böyle bir eğitim sisteminin hayata geçirilmesi ise, neoliberal özelleştirme politikalarına son verilmesi ve eğitimi tüm halk için kamunun ele alması ile mümkündür.
AKP, aksi görüştedir ve doludizgin yürüyor.
Dış politikada, ABD’nin izinde ve ne koşulla olursa olsun Avrupa Birliği’ne (AB) girmek tutkusuyla çırpınırken eğitimde de dışardan pompalanan neoliberal telkinlere kucak açıyor.
Kimi örnekler, yeterli bir fikir veriyor.

aydoe
26-10-2008, 19:01
Eğitimde bozguna doğru
Son yıllarda üniversite ve lise giriş sınavlarında sıfır alanların yekûnu, eğitimin “sorun” olmaktan “bozgun” olmaya doğru gittiğini gösteriyordu. O sıralarda Profesör İsa Eşme, eğitim sistemindeki çöküşün nedenlerini sıralarken (Cumhuriyet, 31 Temmuz 2004), eğitime kaynak aktarmada cimriliği sık sık değişen eğitim politikalarını, çağdaş olmayan öğretim yöntemlerini gösteriyor ve özellikle, “yetiştirmeci eğitim” yerine “yarışmacı eğitim”in sistemin omurgası olduğunu belirtiyordu.
Ona göre, yarışmacı eğitim, “sınava odaklı” eğitimdir. Bu eğitimde eğitim araç, sınav amaçtır. Bu eğitimde, heveslendirme yok; nedenlere inme, tartışma ve sorgulama, kendini ifade etme, anlama, yaratıcılık, eleştirici düşünme yok. Ne var? Olabildiğince test, sadece o var! Çocuklarımızı, işte bu teste dayalı sistem okullardan soğutmuş, yaratıcılıklarını, sorgulayıcı güdülerini ve özgüvenlerini köreltmiştir.
Sorumlu kim?
Elbette yalnız bu hükümet değil, 1946’dan bu yana yönetime gelen hükümetlerdir; ufku dar politikacılardır; eğitimde sorgulayıcı, araştırıcı yurttaş yerine “itaatkâr kul yetiştirme” hedefini benimseyen zihniyettir.
Profesör Eşme, “Ne yapılmalı” sorusunu şöyle yanıtlıyordu:
1. Bir eğitim seferberliği başlatılmalı;
2. Eğitime kaynak aktarılmalı;
3. Öğretmen yetiştirme daha ciddiye alınmalı;
4. Ezberci eğitim terk edilmeli;
5. Bunun sağlanabilmesi için de, eğitimin başına dini eğitim kökenliler değil, çağdaş eğitimi özümsemiş, eğitimde bilim ve aklın önemine inanmış, üretken, yetenekli eğitimciler getirilmeli;
6. Sınava odaklı eğitimin önlenmesi için ortaöğretim yeniden yapılandırılmalı!
Profesör Eşme’nin söyledikleriyle, “eğitimde reform” konusu daha da yerine oturuyor.
Bir de şunu hatırlatmalı: Eğitim, bir bütündür, reformu da öyledir, kendi içinde bölüp parçalanmamalı, oyuncak sanıp oyalanmamalı; öte yandan, eğitim, toplumun öteki sorunlarından, örneğin nüfusa istikrar getirmekten, sanayide olduğu gibi, tarımda kalkınmadan da bağımsız değildir.
Bu bütünü gözden kaçırmamalı!
Konumuza son verirken ne demeli?

Din oligarşisi’nin bir eseri
Yetiştirmeci yerine yarıştırmacı eğitimin, eğitim sisteminin omurgası haline gelmesi öğrenciyi okuldan soğutuyor.
Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer ile ekibinin yaptığı 18 Ağustos 2007 günlü Milliyet’te bir araştırma, din, dindarlık, laiklik konularında, toplumumuzun gelip durduğu noktayı pek güzel gösteriyordu:
Örnekler şöyleydi:
- Dünyayı ve evreni anlayabilmek için din kitapları mı, yoksa bilimsel buluşlar mı önemli?
AKP’li seçmenlerin yüzde 59’u, MHP’li seçmenlerin yüzde 46’sı ve CHP’lilerin yüzde 1’i yaşadığımız dünyayı ve evreni anlamak için din kitaplarının bilim kitaplarından daha önemli olduğunu düşünüyordu.
4 Din ve dünya işleri kesinlikle birbirinden ayrılmalı mı, yoksa birbirinden ayrılamaz mı?
Seçmenler içinde AKP’lilerin yüzde 47’si, MHP’lilerin yüzde 28’i ve CHP’lilerin yüzde 10’u, “Din işleri ile dünya işleri birbirinden ayrılamaz” diyordu.
4 Ramazan ayında, lokantalar/yemek yenen yerler, gündüz açık mı kalmalı yoksa iftara kadar kapanmalı mı?
AKP’lilerin yüzde 53’ü, MHP’lilerin yüzde 30’u, CHP’lilerin yüzde 12’si, “kapalı kalmalı” diyordu.
4 Pek çarpıcı bir soru: Bir kadının plajda, havuzda mayoyla dolaşması günah mıdır?
AKP’ye oy verenlerin yüzde 83’ü “günah” diyor; bu oran, MHP’lilerde yüzde 63, CHP’lilerde yüzde 14 idi.
Araştırmada ayrıca şu iki sonuç: Her 4 seçmenden biri, Türkiye’nin AB’ye tam üye olup olmadığını bilmiyordu.
Tüm seçmenlerin yüzde 60’ı da, cumhurbaşkanının dindar olmasını önemli buluyor; yüzde 48’inin gönlünden geçen ad da Abdullah Gül’dü!
İşte 22 Temmuz seçmeninin davranış ve tercihlerini gösteren araştırmadan çıkan sonuçlar!
İktidar partisini yüzde 48 oyla öne çıkaran AKP’li seçmenlerin kafası pek güzel belli oluyor. Gerçi ta 1950’lerden gelen çaba boşa çıkmamış, ama çarpıcı olan “dinci oligarşi”,en başta eğitimi ele geçirirken, bütün bir topluma da el koymuştur; onu yaparken de, o eksik, özürlü ve yoz “çok partili düzenimizle”, demokrasiyi de ele geçirmiştir.
Peki ne yapmalı?
Toplumu da, okulu da kurtarmak...
Temel iki sorunumuz var: İktisadi ve sosyal kalkınmamızı gerçekleştirerek çağımızı yakalamak ve onun içinde, saygın bir toplum olarak yer almak; öte yandan, yalnız yasalardan oluşan bir sistem olarak değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak demokrasiyi kurmak, özgürlüğün nimetlerinden yararlanmak.
Her ikisi de birbirine bağlıdır bunların.
Ve her ikisini de gerçekleştirmek, yeni bir insan yetiştirmemizi gerektiriyor.
Bu insan, bireysel kurtuluşa değil, toplumsal kurtuluşa inanan; ilerlemeye ve geleceğe yönelmiş, geriye değil ileriye bakan; aklın ve bilimin öncülüğünü kabul etmiş, öyle olduğu için de sistemli düşünen, tartışan ve yaratan; barışa, emeğe, insan haklarına, hoşgörüye, demokratik değerlere baş köşede yer veren insan olacaktır.
Çağımızın fethine de bu insanla çıkacağız!
Ne var ki, yurdumuzda yürürlükteki düzen, bu idealin karşısındadır. Bu bir düzen de değil, ahtapottur aslında: Kimi kollarıyla, insanlarımızın boğazını sıkar ve toplumu onlar için bir cehenneme çevirirken; kimi kollarıyla, okuldan üniversiteye değin eğitim ve öğretimin bütün ocaklarını da kuşatmış, çocuklarımızın ve gençlerimizin çevresine karanlığın duvarlarını çekmiştir. Gittikçe boğucu hale gelen bu ortamda, genç kuşaklar, aydınlık yarınları yaratmanın bilgi ve becerilerini kazanamadıkları gibi, demokrasinin en sağlam güvencelerinden biri olan demokratik bir politik kültürü de özümseyemez durumdadırlar. Toplum bir cangıla dönmüş, okul anlamını yitirmiştir bir bakıma.
Toplumu da okulu da kurtarmak gerekiyor.

aydoe
27-10-2008, 23:03
İtilmek ve ikinci sınıf görülmek kadının doğasından değil tarihten gelen bir durum
Kadınların savaşı sürüyor
Kadın sorunu “cinsel” bir ayrımcılığa dayanır, dünya çapındadır ve hep günceldir. Nerede olursa olsun, erkeklerle kadınlar arasında güdülen derin eşitsizlik, bir vesileyle patlak verir. Ülkesine göre, kadınların çalışma yaşamında ya da eğitim olanaklarından yararlanmada açık bir eşitsizlik ya­şanır; ya da siyasal iktidarı kadınlarla erkeklerin eşitçe paylaşmaları yolunda -kadınlar aleyhine- bir “temsil edil­meme” durumu vardır. Daha da vahim olanı, kimi toplumlarda kadınların, korkunç bir cinsel açlığın, bu arada dinmez bir şiddetin sultasında yaşamasıdır: Aile içi şiddet, töre cina­yetleri...
Her iki cinsin statüleri arasındaki farklılığın, kimi zaman iddia edildiği gibi, fizyolojik dayanakları var mı?
Artık biliyoruz, kadının doğasından değil, tarihten ge­len bir durumdur bu itiliş; tarih boyunca, “kozmolojiler, dinler, boş inançlar, ideolojiler, edebiyatlar”, yarattıkları kadın imgesiyle, böylesi bir itilişi hazırlayıp durmuşlar­dır. “Kadının doğası”, “ebedi kadın” diye bir şey yoktur; cinsler arasındaki farklılıklar toplumların yarattığı gerçekliklerdir, doğadan gelmezler.
Ve “kadın olarak doğulmaz, kadın olunur”!
Öte yandan, kadınların tarihi, genel tarihten olduğu gibi erkeklerin tarihinden de ayrılmadan, her iki cinsin eşitliğine doğru ağır ağır yürümüş bir tarihtir; 19 ve 20. yüzyıllardan beri yaşananı da bir devrimdir. Kadınlar, hâlâ sömürülüyor dövülüyor, ırzına geçiliyorsa da, kayıtsız­lığın ya da boyun eğmenin çağı bitmiştir. Kadınların devrimi gerçekleşmiştir; ona karşı çıkmak mümkün değildir.
Türkiye de bir “Kadınlar Devrimi” yaşamıştır...
Batı’da “Kadınların Devrimi”ne, özellikle kadın-erkek eşitliği gerçeğine, gecikerek de olsa Türkiye de katılmıştır; ve bu, Batı’daki “Aydınlanma”nın -akılcı ve laik- devriminin, sonunda Türkiye’ye ulaşmasının bir sonucudur. Bu süreçte, kesin ve radikal adımları atan da, bağımsız, laik ve demokratik Cumhuriyet olmuştur. Söz konusu uyanışı yaşayan, bütün Müslüman dünyada tek ülke de bizimkidir.
Ne var ki Türkiye’de, yarım yüzyılı aşan bir süredir, laik ve demokratik devrime karşı güçler, başta da İslamcılar, kadın-erkek eşitliğine direniyor; “kadın sorunu”nun çözümünü yokuşa sürüyorlar. Böyle bir ortamda, Cumhuriyet Aydınlanmasının kadınların davasına açtığı ufukları, özellikle de Medeni Yasa Devrimi’ni her zaman savunmalıyız. Öte yandan, ülkemizde, kadın özgürlük hareketinde, 1980’lerle başlayan ve Avrupa’daki rüzgârlara duyarlı değişiminin getirdiği zenginliğe de sahip çıkmalıyız!
Gerçekten, Türkiye’de o yıllarda tartışmalar, çetin koşullarda yapılmıştır: 70’li yıllarda, ülke, bir tür savaş içindeydi; 80’li yıllara girdiğimizde ise, bu savaş, sonunda bir faşizm getirmişti: 12 Eylül 1980’de, ülkede, insan hak ve özgürlükleri ortadan kaldırılıyordu; sol düşünce korkunç bir darbe yiyor ve sağcı, dahası şeriatçı düşünce ve güçlere -iktidara kadar- bütün kapılar açılıyordu. Türkiye’de, bu koşullarda, kadın hareketi ve feminist düşünce yeni ve değişik bir ivme kazanmış ise, başta kadınların direnişi ve yaratıcılıkları rol oynamıştır; hepsi de, çağdaşlaşma ideolojilerinden yola çıkıyorlar ve birbirlerini tamamlıyorlardı. Sonunda, korkulan da başa geldi: Kasım 2002’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara geçti. “Muhafazakârlık”ın altında dinci/şeriatçı bir ideoloji; liberalizm altında da, ulusal birikimi tasfiye ve bireyci kazanç bulunuyordu; “muhafazakârlıkla uyutup liberallikle soymak” da çok geçmeden gerçekleşti.
Böyle bir iktidarın, kadın hareketimizin, 1980’lerde gerçekleştirdiği değişimi daha ilerilere götürmesi, ilerici ve geleceğe açık yürüyüşüne omuz vermesi düşünülebilir mi?
Ayrıca hatırlatmalı: Ülkemiz, kahredici çelişkiler içinde. Kabaran yoksul kitleye, gitgide çoğalan işsiz milyonlar eklenmiştir. Ekonominin sürekli büyüdüğü haberleri bu insanları doyurmuyor. Bir de, aşırı nüfus artışı ve köylerden kentlere akan denetimsiz göç korkutuyor. Böyle bir ortamda, yükün ağırlığını taşıyacak olanlar kadınların omuzları değil midir?
Tarım kesimindeki kadınların derdine, kentlerde başkaları ekleniyor.

aydoe
27-10-2008, 23:10
KIZLARI OKULA BAŞLATMAKLA BİTMİYOR...
Cumhuriyet devriminin, milli eğitimde açtığı çığırı biliyoruz. Cumhuriyet, 1940’lara kadar olan dönemde, erkeklere de kadınlara da elinden geleni yapmıştır. Sonraki yıllar ise bir sapma yıllarıdır ve sonucu da şudur: Kadınların eğitim olanaklarından yararlanmada bir eşitsizlik açıktır. Bu eşitsizlik ise, sınıfsal, bölgeler ve kır-kent arası farklılıklardan geliyor; onlara tutucu ideolojilerin etkilerini de katmalı, iktidarların bugüne değin gideremedikleri eğitimde cinsel eşitsizlik, kırsalda, özellikle de Doğu’da ve Güneydoğu’da korkunç boyutlardadır ve günahını da başta kız çocuklar çekmektedir. Kız çocuklar ise, her yönden yalnız ulusal değil uluslararası bir sorundur: O sorun ise, çocuk emeğinin ekonomik olarak sömürülmesini yok etmekten, kız çocuğu toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunlar hakkında eğitmeye kadar uzanıyor; kız çocuğunun statüsünü yükseltmek için aileyi güçlendirmek de gündemde. Bu sorumluluk ve yükümlülüklere bakıp Türkiye’yi ne denli çetin görevlerin, beklediği açık değil mi?

Kadınların verdiği emeği de hatırlamalı
Toplumumuzda kadın, ailenin içinde olsun ya da olmasın, açık bir sömürünün, korkunç bir cinsel açlığın, bu arada dinmez bir şiddetin sultası altındadır. Kadın, kaçma ile de kurtulamıyor; “töre cinayetleri”, kendisini arayıp buluyor ve insanlığı da aşağılıyor. Olayların incelenmesinde erkeklere çıkarılan “zimmet” gerçekten korkunçtur. Bu zimmete karşı ceza yasalarının söyleyeceği vardır, ama bir noktaya kadar! Olsun, cezanın yıldırma gücüne başvurmak da gerekiyor. Özellikle “töre cinayetlerini” -yürürlükteki sistemle- birkaç yıllık bir infaz hikâyesiyle kapamak iğrençtir. Öte yandan, “aile içi şiddet”, elbette Türklere özgü değildir; ama bunu söylemekle yetinmemeli. Nitekim, sorunun temellerine indiğimizde, toplumumuzda aksayan kimi nedenleri de hemen buluyoruz. Örneğin, çocukların ailede gördüklerini daha sonra kendi eş ve çocuklarına karşı uyguladıklarını söyleyen uzmanları tanıyoruz (Bkz. Hürriyet, 24 Ocak 2006). Özetle, aile içi şiddet çoğu kez, çocukken aile içinde yaşanan şiddetten kaynaklanıyor. Böylece, eğitimi aileden başlayarak sorgulamak gerekmiyor mu?
Kadınların verdiği emeği de hatırlamalı: Kadınlar, ne koşullarda ve ne pahasına çalışmaktadır ülkemizde? Kalkınmayla birlikte, kadın, hem eğitim olanaklarına daha kolay ulaşabilmekte, hem de edindiği donanım sonucu ekonomik özgürlüğünü kazanma şansını yakalamaktadır. Ne var ki, öğrenim düzeyi yükseldikçe iş bulma olanakları artsa da, evlilik, kadınlar için sosyal güvence ve statü kazandıran bir kurum olma niteliğini bugün de korumakta; dolayısıyla, evlendikten sonra çalışmama hâlâ yüksektir. Bu arada, yürürlükteki öğretim sistemi, iş yaşamının ihtiyaç duyduğu nitelikte emek sunulmasını engellemektedir. Öte yandan, kentleşmeyle birlikte kadının ev dışı dünyayla bağlantısı artıyorsa da: Kadının birincil görevinin eş ve anne olması; kadınların gebelik, doğum nedeniyle süreli izin kullanmaları; eve olan aidiyetlerinin yüksekliği; çalışma yaşamının çocuklara ayrılan zamanı kısıtlaması biçimdeki değer yargıları geçerliliğini korumaktadır.
Türkiye gibi gelişme yolundaki ülkelerde kadın, ne olursa olsun, ülkenin kalkınmasında “potansiyel bir güç”tür.
Profesör Türkel Minibaş, son eserinde (Bu Kez Düşmanın Adı: Terör, 2005, s. 539-554), kadınlar için şu konuların da altını çiziyor: Küreselleşme, demokrasi ve kadınları etkiliyor; kadın emeğinin gücü gittikçe kendini belli ediyor. Ne var ki, küreselleşmenin gözü kadın emeğinde. Böyle bir ortamda, dikkat etmeli: Kadınlar, bu kez de küreselleşmeye kurban olmasın! Yaşamsal bir uyarı değil mi?
Dava, kızları okula başlatmakla bitmiyor.
Bunun yanı sıra, Cumhuriyet’i kuranların, kadınların eğitimine devrimlerin temeli olarak baktıklarını; kız çocuklara, eğitimlerinin her aşamasında insan oldukları bilinci verildiğini biliyoruz. Kadınların, her alanda etkin olmaları özendiriliyor; başı dik, eğitim görmüş, meslek sahibi “yurttaş kadın” simgesi işleniyordu ders kitaplarda. Ne var ki 1945’ten başlayarak, ders kitaplarında başı dik, eğitimli hatta bilim dünyasına hazırlanan kadın görünmez olur; onların yerine görünen, artık bilgisiz, mesleksiz, tüketici ve sürekli ev içi alanda dolanan tiplerdir. Bunun gibi, ders kitaplarında aydınlanmacı, laik, halkçı, bağımsızlıktan yana kişiler yer almaz olur; düşünen, tartışan, araştıran “bağımsız kadın ve erkek” imgesinin yerini, inanan ve boyun eğen insanlar alır. Cumhuriyetin kazanımlarından bu denli uzaklaştığımız bir noktada, ülkemizin yarım kalmış Aydınlanmasının tamamlanması için eğitimde ciddi adımlar atmak elbette var. Yapılacak işler arasında ders kitaplarının yeniden yazdırılması da yaşamsal değil mi?

İktidarı eşitçe paylaşma...
Son bir konu, erkeklerin kadınlarla iktidarı eşitçe paylaşmalarına gelince... Batı’da, kadınların siyasal haklarını elde etmeleri, ilk aşamada, seçme ve seçilme açısından eşitsizliğin kaldırılması olarak başladı ve 20. yüzyılın ilk yarısında başarıyla noktalandı. Ne var ki, Batı’da bile, kadınlar eğitim, meslek seçimi ve çalışma olanakları açısından daha iyi koşullara sahip olsalar da; gerek özel, gerek kamu kesimlerinde, yönetimin yukarı katlarına gelemedikleri gibi, siyasal yaşamda da pek bir varlık göstermiyorlar.
Özetle, kadınlar için, İskandinav ülkelerinin dışında bir “temsil edilmeme” gibi bir olay vardır ve onu aşma konusu tartışılıyor; engelin giderilmesi ise, başta demokrasinin yeniden kurulmasında ve eğitimden geçiyor. Batı ise, “cinslere eşit temsil” olanaklarını arıyor ve “kota uygulaması” da bulduklarından biridir.
Türkiye’de bu tartışmaların içindedir. “Kota” denen, partilerin seçimlerde, anayasal ve yasal olarak, kadınlara ayırmak zorunda oldukları -yüzde 25 ya da 30’luk- bir pay, bir kontenjan. Bu fikir, Türkiye’de, siyasal partilerden çok, sivil toplum kuruluşları arasında yer buldu ve kökleşiyor.
Ancak siyasal partiler de uyanmalıdırlar: Atatürk Türkiye’si -kuşkusuz- daha ileriydi; Türk demokrasisinin bu alanda eksikliğini de kapatması, parlamentomuza yeni bir kimlik kazandıracak ve bir canlılık getirecektir. Son olarak, 3 Kasım 2002 seçimlerinden çıkan “kadınsız ve kasvetli bir Meclis”, bir “Maçolar Meclisi”ne getirmiştir. Getirmedikleri, başka nedenlerin yanı sıra, bu niteliğinden de ileri gelmiyor mu?
Kadınsız demokrasi olmaz!
“Türban”a gelince... Çağdaş dünyada kadın-erkek eşitliği artık tartışma dışıdır ve kadına da yaraşır. Onu sarıp örtme bahaneleri ile, türban, kadına karşı düpedüz bir hakarettir.
Türkiye’de, 1923 Devrimi laik Cumhuriyeti yaratırken -belki- başta kadına verdiği yerle sentezini tamamlar. Türban ise, işte bu senteze karşı girişilmiş -ve yıllardır süren- genel saldırının bir parçasıdır; gerici anlamda da, bir “politik simge”dir kuşkusuz. Avrupa Birliği’ne girmek “aşk”ıyla tutuşmuş AKP’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı karşısındaki tavrı, gericilik ve çelişmelerle dolu olmuştur. AKP’nin “türban açmazı” sürüyor...
İşte kadın sorununda gelip durduğumuz nokta!
Her şeye karşın söylemeli, Türkiye’de kadın hâlâ “ikinci sınıf”; olumlu önlemlerin hayata yansıması için de, bir “zihniyet değişimi”nin hızlanmasından başka çare yoktur.
Bu zihniyet değişimi de kendi kendine gerçekleşecek değildir; verilecek mücadelede erkeklerin payı da önemlidir.
Ancak, yolları açacak olan, kadınların bilinçlenmesidir. Türkiye’de de kadınlar, kadınlarımız, bu uğurda, ne olursa olsun savaşıyorlar...

aydoe
02-11-2008, 16:50
Kürt sorununu yeniden düşünmek
Demokrasimizin bir temel sorunu da “Kürt sorunu”dur. Büyük bir gecikmeyle fark ettiğimiz bu sorunu, uzun bir süredir, kâh üstünde düşünerek, kâh dövüşerek yaşıyoruz. Ne var ki, gerçekçi çözümler özgür bir tartışma ortamının eseri olabilir; bunu sağlamadıkça, daha da önemlisi, çözümler soyutta bırakılmayıp yaşama geçirilmedikçe, demokrasimiz “topal” olmaktan kurtulamayacak.
Bütün bunları hayat dayatıyor.
Ama her şeyden önce, niçin böyle bir sorun var?
Tarihten gelen ortaklık ve bütünlük
Kürtler, Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda yaşayan; 15 milyon dolayında nüfuslarıyla bu bölgelerde çoğunlukta olan bir halktır. Söz konusu topraklar, ilk kez Selçukluların kullandıkları bir deyimle, “Kürdistan”ın bir parçasıdır; Kürdistan ise siyasal değil coğrafi bir gerçeklik olarak, dört devlet, Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında bölünmüş durumda. Öte yandan, Kürtlerin, İsa’dan önceye çıkan bir tarihi, ayrı bir dili ve özgün bir edebiyatı vardır. “Önasya’da yaşayan Türk asıllı bir kavim” ya da “dağlı Türk” gibi kimi -asılsız ve şoven- iddialara karşın Kürtler Türk de değiller; nasıl ki Türkler de Kürt değildir (Bkz. özellikle şu son iki eser: Naci Kutlay, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler, Perî Yayınlar, İstanbul, 2002; Hasan Cemal, Kürtler. Doğan Kitapçılık, İstanbul, 2003).
Öyle de olsa, Anadolu’nun o eşsiz mozayiğinde, onu daha da göz alıcı kılan apayrı bir renktir bu halk. Türklerle ilişkileri söz konusu olduğunda da türkülerimize kadar ortak olduğumuz, dahası kız alıp kız verdiğimiz bir halktır Kürtler; böylesi bir iç içe geçişin ve “bütünleşme”nin başka bir örneği de yoktur tarihte.
Bütün bunlara karşın, ne olmuştur tavrımız onlara?
Pek yakın tarihlere değin, -Türkiye’de- hemen bütün iktidarlar, Kürtlere karşı “ikiyüzlü bir politika” izlemiş; Kürtlerin varlığı resmi planda yadsınırken uygulamada tam tersi bir yol tutulmuştur. Gerçekten, bir yandan Kürtlerden vergi ve asker alır, seçimlerde oyu istenirken öte yandan Doğu’da yaşayan yurttaşlar ulusal bütünlüğe karşı bir konumda gösterilmiş ve kuşku ile bakılmıştır kendilerine; bu tutum, ırkçı ve bölücü politikalara haklılık sağlayan, bölgeye yönelik iktisadî, askeri, kültürel, eğitim ve güvenliğe değin bütün siyasetlere damgasını vuran bir bakış açısına, bir toplumsal değer yargısına yol açmıştır.
Bunun örnekleri uzun bir liste tutar...
Bu örneklere bakıp sorulabilir: Kimdir bölücü? Bizzat Türk burjuvazisi, onun yönetimi değilse kim?
Cumhuriyet’in ilanından 15 ay sonra patlak vermiş bir ayaklanmanın, Şeyh Sait Ayaklanması’nın (1925) ve onu izleyen başkaldırıların genç Cumhuriyet yönetiminde yol açtığı kaygılar elbette önemlidir. Ancak, bunların sorumluları yakalanıp cezalandırıldığına göre, ayrıca bütün bir halkın sürgit “lanetli” olarak görülmesinin anlamı ne? Hele çok partili döneme geçtikten sonra, aynı ikiyüzlülüğü sürdürmenin anlamı nedir? Demokrasi bir bütündür ve tüm ülkede geçerli olmak zorundadır. Demokrasi gerçekten var idiyse, Kürtleri onun dışında tutmanın anlamı neydi?
İkiyüzlülük, ama niçin, ne adına?
Hem bölücülük yapmak, hem de bölücülük suçlamalarıyla Doğu’daki yurttaşlara karşı sürekli bir düşmanlık ortamını yaratma politikasının altında yatan, şu olmuştur: Türkiye’de demokrasi yaşamını “tehdit” altında tutarak “sınırlı” kalmasını sağlamak! Bunun en çarpıcı örneği, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kapatılmasının gerekçesidir. Gerçekten, TİP hakkında, hemen “bölücülük” iddiasıyla, Anayasa Mahkemesi’nde dava açılır; ve parti 12 Mart faşist darbesinin arkasından kapatılır. Parti kapatılırken TİP’li yöneticiler de iki suçlamadan mahkûm oluyorlardı, “Komünist” idiler ve “Kürtçülük” yapmışlardı!..
12 Mart’ın arkasından 12 Eylül askeri müdahalesi de yine büyük ölçüde, demokratik yaşamın zayıf halkasını oluşturan Kürt ulusal demokratik hareketinin üstüne basarak gerçekleştirilmiştir: “Ülkenin bölünme tehlikesi” teması, milliyetçi şoven duyguların egemen olduğu bir toplumda, hemen her kesimde yankı bulmuş ve faşist darbe kamuoyunda “haklılık” kazanmıştır. Bütün bu olup bitenlerden çıkarılacak dersler nelerdir?
Doğu’yu ve Güneydoğu’yu kalkındırmak
ORTAK DERSLER
Başta şu: Kürt sorunu çözülürse, sadece Kürtler için çözülmüş olmayacak; demokrasiyi bir güvenceye bağlayacağından, Türkler için de çözülmüş olacak.
Türk ve Kürt demokratlarının ortaklaşa gerçeğidir bu!
Burada, sosyal demokratlara daha da önemli görevler düşmektedir, Kürt sorunu söz konusu oldukça, Türkiye “sağ”ının tutumu nedir, ne olabilir, bunu bilmek için kâhin olmaya gerek yoktur; bir bölümü, bir “eşkıya” edebiyatını uzun bir süre daha sürdürmeye soyunurken bir bölümü soruna, din ve inanç açısından yaklaşacaktır, nitekim öyle oluyor. Burjuvazinin sosyal demokrat kanatları ise konuya, mümkün olan gerçekçilikle bakmalıdırlar; en başta da şu -çok kez şoven ve kaba- milliyetçi alışkanlığı terk etmeliler!
Aynı şeyi niçin Kürtlerden de beklemeyeceğiz?
Çünkü, 80 ve 90’lı yıllarda PKK’nin bir sığ, ufuksuz ve hesapsızca davranışının maliyeti, Kürt-Türk 30 bin ölüdür.
Bu acıları yeniden yaşayamayız!
Ama her şeye karşın sormuş da olalım: Kimdi asıl yaratıcısı o kanlı terörün? Yeniden hatırlatalım: Türk aydınları gibi Doğulu aydınlar da 1960’lı yıllarda demokrasiye büyük umutlarla ve içtenlikle sarılmışlardı. Ne var ki, TİP’in getirdiği demokrasi anlayışının desteksiz bırakılması; arkasından, Kürt sorununu yok sayan bir demokrasi anlayışının yaygınlık kazanması, sonra da 12 Eylül rejiminin düpedüz ırkçı, faşist ve vesayetçi tavrı, bu aydınların bir bölümünü umutsuzluğa, giderek terörcü savrulmalara itmiştir. Özetle, Türk burjuvazisi, ektiklerini biçmiştir Doğu’da!
Ama onca acılara sarıp sarmalayarak şunları da öğretmiştir olan biten: Ne yönden gelirse gelsin, ne adına olursa olsun, terörün sağlayacağı hiçbir şey yoktur. Öte yandan, Kürtler ve Türkler arasında bir birlik olacaksa, “sevgiye, eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir birlik” olacaktır! Bu beraberlik üstelik mümkündür ve Kürt sorunu, çözülmez bir sorun değildir. Ama nasıl?
Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK terörünün sona ermesiyle, Kürt sorunu gündemden düşer gibi oldu; ne var ki, Irak savaşıyla, sorun yine güncellik kazandı ve çözülünceye kadar da gündemde kalacağa benzer. Şunu da görmek gerekir: Kürtlerin mücadelesi, PKK’nin kişiliğine indirgenip bir terör olayı olarak gösterilmeye çalışılmıştır; oysa sorun PKK’den önce vardı, PKK sahneden çekilse de sorun varlığını sürdürecek. PKK’nin sahneden çekilişi ise bir süreç içinde olacaktır; siyasetçiler, devletin ilgili birimleri, medya ve aydınlar bu süreci doğru okumalıdırlar (Bkz. Ruşen Çakır, “PKK’nin Direnç Noktası”, Vatan, 8.9.2008).
Bir gerçek de şudur: Kürt sorununu çözmek, aynı zamanda Türkiye’de demokrasiyi sağlığına kavuşturmak, onu sağlam temeller üzerine oturtmakla eşanlamlıdır. Böylece, her iki sorun, etle tırnak gibi birbirine bağlıdır: Kürt sorunu çözülmeden özgürlükçü bir demokrasinin kurulması mümkün olmadığı gibi, çağdaş bir demokrasi kurulmadan da Kürt sorunu çözülemez (Bkz. özellikle Tarık Ziya Ekinci, Vatandaşlık Açısından Kürt Sorunu ve Bir Çözüm Önerisi, Küyerel Yayınları, İstanbul, 1997; Demokrasi, Çokkültürlülük ve Bir Yargısal Serüven, Küyerel Yayınları, İstanbul, 1999).
Önümüzde açılan dönem de altın değerindedir...
Özgürlük ve kimlik
Başta özgürlükler ve “kimlik sorunu” geliyor. Anayasadan kaynaklanan şu acayiplikler sırıtıyordu: “Kanunla yasaklanmış herhangi bir dil”le düşünce açıklaması ve yayım yasaklanmıştı (m. 26, 28). Burada kastedilen, aslında Kürtçe idi ve elbette bir ilkellikti; çünkü dil, yasaklama kaldırmaz. Bu, anayasa değişiklikleri sırasında kaldırılıp atılırken “ölüm cezası” ayıbı da -ilke olarak- hukukumuzdan temizlenmiştir.
Bir de bütün ülke çapında eğitim konusunda dil konusu önemlidir: Üniter yapılı devletlerde, eğitimde, tek bir dil kuralı uygulanır. Örneğin Fransa’da, doğusunda, Alsace ve Lorraine için de eğitim dili Fransızcadır. Türkiye’de de bu kural adına Türkçe olacaktır. Ama bu kural, Kürtçenin başka alanlarda kullanılması ve eğitimini dışlayamaz, dışlamamalı. Hem, bu konuda çoğu sorunlar, Avrupa Katılım Ortaklığı Belgesi ile gündeme girmiştir.
PKK terörü savsaklanmaya gelmese de teröristlere bir “eve dönüş” kapısı daha açmak da önemini sürdürüyor.
Öte yandan, sayısı 100’ü aşmış üniversitelerimizden birinde, örneğin Diyarbakır’da, bir Kürt Etüdleri Enstitüsü gösterebilir misiniz? Ya da bir üniversitenin tabelasında Kürt kültüründe yeri olan birinin adı niçin yoktur? Ahmedi Hani, üç yüz yıl önce yaşamış çok ünlü bir Kürt şairidir; Ağrı ilinde doğmuştur. Ağrı Üniversitesi’ne onun adı neden verilmez de “İbrahim Çeçen Üniversitesi” olur? Kimdir bu İbrahim Çeçen?
Ama sadece bunlar da yetmez: Doğu ve Güneydoğu, kalkınmayı ve gönenci de bekliyor...
Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusu, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına karşın, ülkenin “mahrumiyet bölgesi”dir; dün öyleydi, bugün de böyledir.
Bu “mahrumiyet”i rakamlara vurmak mümkün.
Ama asıl önemlisi, nedenler ve çıkış çareleri...
Cumhuriyetin kalkınma politikasında, ağırlığın batıya ve Marmara bölgesine verilmesi, nedenlerin başında geliyor, öyle de olsa, 1927 sanayi sayımında, Diyarbakır, iller arasında 7. sırada idi; 1997 sıralamasında 57. sıraya düşer. Arada uzun yılların ihmalleri yer alıyor. Bu savsaklamalar, yoksulluğa yol açarken bir gün teröre de kaynaklık edecekti elbet. Gerçekten, Doğu’nun ve Güneydoğu’nun olduğu kadar, bütün bir ülkenin belini kıran, sosyal ve ekonomik dengesini altüst eden, PKK terörü olmuştur. Bilanço korkunçtur: 30 bin insan ölmüş, 100 milyar dolar heba olmuştur.
Bütün bunlara, Irak’a Amerikan saldırısının ekonomimize vurduğu darbeleri de eklemeli.
Ancak, bir şeyler de yapmak gerekiyor.
Sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kalkındırılması için değil, bütün bir ülkeyi etkileyeceği için de bir şeyler yapmak. AKP hükümeti, gelişmelerin yeterince bilincinde midir?
Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan insanların iş ve aş sorunu “inşallah ve maşallah”la çözülemez. Devletin, bu bölgelerde fabrika kurması, işyeri açması ise imkânsız; çünkü parası yok! Yabancı sermaye ve ülkenin batısında oluşan sermaye de bu bölgelerde gelip yatırım yapmaz. Bu durumda, tek çözüm, bölgedeki girişimcileri desteklemek, bölge halkını yatırıma ve üretime yönlendirmektir. Yatırım ve üretim de sadece fabrika kurarak olmaz; tarımsal yatırım ve üretim de sanayi yatırım ve üretimi kadar önemlidir.
Acıdır, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hayvancılık ve tarımsal üretim ölmüştür; kör topal da olsa, Doğu ve Güneydoğu insanına iş ve aş sağlayan sistemi biz kendimiz çökerttik!
Şimdi, hemen yapılması gereken, bu sistemi yeniden kurup işletmek olmalı! Bunu yapacak olan da devlettir, hükümettir. Sistem, ayakları üzerine tekrar dikildiğinde, Doğu ve Güneydoğu insanını hem yatırıma hem üretime itecektir. Sıradan teşviklerle de yetinmemeli!
Umut verici başlangıçlar da görüyoruz...
Bu arada, GAP’ı hızla bitirip üretime açmalıyız!
Böylece, Doğu’yu ve Güneydoğu’yu kurtaracak ve yolları açacak olan, daha büyük çapta üretim etkinlikleridir. Daha şimdiden bir “ulusal dava” boyutlarına bürünen bu konunun üzerinde ne kadar durulsa yeridir.
Öte yandan, Türkiye’deki demokratik açılıma, Türkiye’nin Kürtleri de yardımcı olmalıdırlar: Doğru düzgün işleyen bir demokrasinin “inşa”sına katılma; bir de, kuracakları partilerin, “Kürtlerin partisi” olmaktan çıkıp bütün Türkiye’ye açılmaları... Bu son halde, “milli birlik ve beraberlik” daha da gelişecek, “ülke bütünlüğü” ve “üniter devlet” ilkeleri güç kazanacaktır.
Günümüzde, Anayasa Mahkemesi’nde davası olan Demokratik Toplum Partisi’ni de (DTP) işte bu ilkeler adına kapatmamalı. DTP kapatılırsa, sevineceklerin başında -hiç kuşkusuz - PKK olacaktır...

aydoe
02-11-2008, 17:00
Kemalizmin aydınlanma ve çağdaşlık yolunda ilerleme çabaları 1950’lerde engellenmeye başlandı
1923 Devrimi bitmedi, sürüyor
Türkiye Cumhuriyeti, 20. yüzyılın başlarında bir devrim koşullarında doğdu ve gelişti. Yeni devletin ve toplumun sorunları ve bekledikleri de, Atatürk’ün eseri olan Kemalizme esin verdi ve onun tarafından yoğruldu. Kemalizm de açıktı; laikliği, bağımsızlığı ve çağdaşlığı savunuyordu.
Gerçekten, Atatürk’ün ülkeyi uygarlık ve aydınlanma yolunda ilerlemeye yönelik çabaları, -Erdal Atabek’in kaleminden- üç hedefte özetlenmiştir: 1. Türkiye’yi ulusal bir devlet-millet yapmak; 2. Laik cumhuriyeti her türlü iç ve dış etkiye karşı korumak; 3. Siyasal-ekonomik-kültürel bağımsızlığı kurmak ve korumak (Bkz; “Atatürk’e Karşıt Olmak, Cumhuriyet, 21.7.2008).
Ne var ki Kemalizmin bu ülküleri, en başta laik cumhuriyetle ilgili düşüncesi, ülkenin 1950’lerde demokrasiye adım attığından başlayarak, sadece İslamcılarca değil, bizzat Demokrat Parti (DP) iktidarı tarafından çiğnenmeye başlar.
Hazindir anlatması, deneyelim...
Demokrat Parti’nin giriştiği tasfiye
Belki çok az partiye nasip olan olağanüstü koşullar içinde doğan ve iktidara gelen (14 Mayıs 1950) DP’nin başındaki Adnan Menderes’in Meclis’te okuduğu ilk hükümet programı, bir “karşıdevrim kudurganlığı” içinde, “millete mal olmuş/olmamış devrimler” tartışmasını başlatır.
İlk yapılan da anlamlıdır: 17 Haziran 1950’de “Arapça ezan yasağı” kaldırılır. “Türkçe ezan”, aslında pek gecikmiş bir yenilikti ülkemizde. Arapça ezan yasağı, uluslaşma bilincinin din alanına da yansımasının bir örneğiydi: Halkların, ibadetlerini kendi dillerinde yapmaları yolunda verdikleri kavga, Batı’da ta 16. yüzyılda başarıya ulaşmıştı; Türkiyeli Müslüman ise, Kutsal Kitabını, kendi dilinde okuması, duasını kendi dilinde yapması şöyle dursun, anlamadığı bir dille ibadete çağrılıyordu.
Ne var ki, yenilik sürmez; ümmetçi kafanın zaten karşısında olduğu bu yasak, DP iktidarının ilk hedefi olur ve kaldırılır. Arkası çorap söküğü gibi gelecek ve çok geçmeden, din dersleri de ders programları arasına alınacaktır; onu, laik eğitime darbeler indirmek üzere, başka önlemler izleyecektir.
Onlar arasında imam hatip okullarını zikretmeli; onların yanı sıra, Kuran kursları, İslam enstitüleri, ilahiyat fakülteleri, yeni camiler, yetmedi mescitler... Özellikle 1970’lerin ortalarından başlayarak, 80’lerde ve 90’larda, iktidardaki partilerce yarışmaya döndürülür bütün bunlar. Pek bilinir olup çıkmıştır: Ülkemizde, okul sayısından fazla cami vardır ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yıllık devlet bütçesindeki yeri, Milli Eğitim Bakanlığı’nınkinin kat ve kat üstündedir. Dinciliğin medyada tuttuğu yeri hatırlatmaya gerek var mı?
Gerçek şu ki, bir “din bataklığı” içindedir toplum...
Unutulmamalı: DP iktidarı (1950-1960), yalnız laik eğitimde gericiliğe verilmiş ödünlerle yetinmedi; daha başka yanlışlar da yaptı ve kötü tohumlar ekti. Gerçekten, kendisine bırakılanlar arasında, önemli bir eğitim mirası ve özellikle -“yeni yeni kökleşen”- bir eğitim felsefesi bulunuyordu. Yapması gereken neydi? En başta, devrimle demokrasiyi uzlaştırmak ve oradan yola çıkıp, halkı uyara aydınlata, eğitimi daha ileri menzillere götürmesi elbette! DP’nin iktidarı boyunca görülen ise şu oldu: Ekonomideki tutumunun bir yansıması olarak, eğitimde ciddiyetsizlik, plansızlık ve hesapsızlık; oya bağlı kısa vadeli kaygılar, popülizm, gösterişe dönük politikalar; ama hepsinden önemli olarak da, eğitimde felsefesizlik! Eğitimde devraldığı kazanımlara sahip çıkmak bir yana, düpedüz yıkıcılığa da gitti: Halkevleri ile Halkodaları’nın ardından (1952), Köy Enstitüleri’ni kapatmakla yaptığı budur ve bir geleceği yok etmiştir. DP, bunları yaparken, emperyalizmin içerdeki uzantıları ile işbirliği içindeydi; dış politikada yamaklığını üstlendiği emperyalist dünyadan eğitimde de etkilendi. Özetle DP, bütün bunlarla, çağdaş eğitimin daha da çiçeklenişine bağlanan umutları söndürürken, eğitim ve kültürde bir çözülmeye yol açtı.
27 Mayıs Devrimi, 1960’ta, “1923 Devrimi bitmedi” haykırışıdır; bir uyanışı başlatır ve ardında çağdaş bir anayasa bırakır çekilir.
Arkasından, çok geçmeden bir kaos başlar.
Özellikle 12 Eylül darbesi, 23 Devrimi’nin daha korkunç bir tasfiyesine girişir. Anayasa adına bir polis tüzüğü çıkarır ve en başta sola karşı sayısız cinayetin arasından, iktidarı sağcı, dinci bir iktidara bırakır. Arka arkaya koalisyonların arkasından iktidara AKP gelip oturur. Onun altı yıllık iktidarı ise açık seçiktir: Emperyalizmin emrindedir; doğayı umursamaz, sanayiyi “babalar gibi” satar; türban deyip halkı ikiye böler ve bir yaşam biçimi olan laikliği adım başında çiğnediği için, sonunda Anayasa Mahkemesi’nin kararı ile alnına “battal” damgası vurulmuş bir haldedir.
Şaşkın, kızgın ve umutsuzdur...
Gelip durduğumuz noktada, Atatürk’ün ülkeyi uygarlık yolunda ilerlemeye yönelik üç hedefi ne durumdadır?
Erdal Atabek’in kalemini izleyerek yanıtlayalım:
1. Türkiye’yi ulusal bir devlet-millet yapmanın yerine, ülke, Balkanlar ve Kafkasya gibi, “dinsel-etnik çizgilerle” bölünmek, parçalanmak isteniyor;
2. Laik cumhuriyeti her türlü iç ve dış etkiye karşı korumanın yerine, Amerika’nın “ılımlıİslam modeli” projesinde olduğu gibi, laik cumhuriyeti ortadan kaldırıp “din eksenli bir cumhuriyet” yapmak revaçtadır;
3. Siyasal-ekonomik-kültürel bağımsızlığı kurmak ve korumak yerine, ülke, Amerika ve Avrupa Birliği gibi, küresel güçlere bağımlı kılınarak emperyalist sömürüye sunmak isteniyor.
Oyun açıktır, aktörler ortadadır, taraflar bellidir.

Buzdağının görünen yüzünde...
Türkiye’de laiklik karşıtı olarak gördüklerimiz, sadece buzdağının görünen bölümüyle ilgilidir. Öyle de olsa, devrimin öngördüğü önlemler yasalarda yaşıyor.
- Örneğin tarikatlar, DP’den başlayarak sağcı partilerce kollanmış, semirtilmiş ve bugün bir “oligarşi” olarak, iktidarlara yön vermektedir. Oysa 30 Ekim 1925 tarihli ve 677 sayılı bir yasa ile yasaklanmıştır tarikatlar. Öyle de olsa, bu yasa, şu anda fiilen “yok”tur; bunun en büyük kanıtı ise, İstanbul’daki Fatih/Çarşamba bataklığıdır, bir yenisi de Beykoz’da çıban evresindedir. Bir de Anadolu’yu düşününüz! Sivil toplum örgütü olmamaları bir yana, demokrasi için tehlikeli sayılan tarikat ve cemaatlere (Bkz. Özdemir İnce, “1950’den Bu Yana Tarikatların İntikamı”, Hürriyet, 26.8.2008; “Demokrasinin Önündeki En Büyük Engel: Tarikatlar”, Hürriyet, 27.8.2008), ne zamana kadar hoşgörü gösterilecek?
* Kuran’ın yetişkinlere seslendiği iyi bilinir; peki, körpe beyinlerin yıkandığı Kuran kurslarının yerine çağdaş yollar niçin aranmaz?
* İmam hatip okullarını kapatmakta geciktik; yerleri artık düz liseye bırakılmalı. İmam ve hatip ihtiyacı varsa, İlahiyat Fakülteleri neye durur?
* Sayıları 25’i aşmış İlahiyat Fakülteleri de göze batıyor. Neye hazırlıktır bu yarış?
* Türkiye’de 67 bin okul, 85 bin cami bulunuyor. Bu oransızlık utandırıcı değil mi? Hem camilerde halkın dolandırıldığı da ortaya çıktı. Bir cami yapmak için, Milli Güvenlik Kurulu’ndan karar çıkarmak noktasına mı vardık?
* Son olarak, Diyanet Başkanlığı laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumudur. Onu fetva kurumu olmaktan çıkarmak ve yeniden örgütlendirmek gerekmiyor mu?
AKP’nin maskesi düştü; “liberal demokrat”ların, ve “İkinci Cumhuriyetçiler”in de...
Bir kez daha hatırlatalım: Laikliğin geçerli olmadığı bir İslam toplumunda demokrasi rafta kalır; laik eğitimin bulunmadığı bir eğitim düzeninde de inanç özgürlüğü yoktur.
Çağımızın hatırlatmalarıdır bunlar...
Ama laiklik için olduğu gibi, demokrasimizin sağlığı için de güvence, sağ değil, sol partiler ve iktidardır. Ancak, solu da yeniden düşünmeliyiz...

aydoe
23-02-2009, 22:33
Halkoyuyla ‘kravatlı padişah’ rejimi geliyor..

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=11.11.2007&Newsid=224547&Categoryid=4&wid=131

Fehmi Koru açıkladı: Muhalefet eden yanar!

http://haber.gazetevatan.com/haber.vatan?detay=Fehmi_Koru_acikladi_Muhalefet_ed en_yanar&Newsid=224471&Categoryid=4&wid=131

kaanuni
21-11-2011, 22:35
Liberalizm zaten budur murtedcim.

üff, devamlı liberalizm tanımı, tartışması mı yapacağız insanlara. ne alakası var liberalizm'in dinle? Mehmet Baransunun bu aksiyonu liberalliğinden değil yobazlığından yapıyor. Yani yobazlığı liberalliğini bastırmış, veya adam hiç bir zaman gerçekten liberal olmamış, en azından sosyal anlamda. Ekonomik anlamda da liberalliğin dinle alakası yok, liberterlerin gözde yazarlarından Ayn Rand ateisttir mesela.

marcos
21-11-2011, 22:55
üff, devamlı liberalizm tanımı, tartışması mı yapacağız insanlara. ne alakası var liberalizm'in dinle? Mehmet Baransunun bu aksiyonu liberalliğinden değil yobazlığından yapıyor. Yani yobazlığı liberalliğini bastırmış, veya adam hiç bir zaman gerçekten liberal olmamış, en azından sosyal anlamda. Ekonomik anlamda da liberalliğin dinle alakası yok, liberterlerin gözde yazarlarından Ayn Rand ateisttir mesela.

Liberterlik ile liberallik aynı şey değildir.

Nasılki en despotik düşünce taraftarları arasından da istisnai olarak farklı hatta kendi varlığının karşıtı düşüncelere müsamahalı insanlar çıkarsa arada bir liberaller arasından da böyleleri çıkabilir.Oysa liberterlik öyle değildir.Liberterlik vikiye göre:

Liberteryenizm, özgürlük yanlısı birçok kavramın geniş bir yelpazesi. Devletin olabildiğine küçülmesi ve insanlara ahlaki kısıtlama yapılmaması gerektiğini savunur. Liberteryenlerin belirli bir ilkesi veya ilkeler bütünü yoktur. Sağ Liberteryenizm, Sol Liberteryenizm, Paleoliberteryenizm gibi farklı düşünceler savunulabilir.
Liberalizmden (http://tr.wikipedia.org/wiki/Liberalizm) farkı daha fazla özgürlükçü ve bireyselci yapıya sahip olmasıdır. Anarko-kapitalizm (http://tr.wikipedia.org/wiki/Anarko-kapitalizm) ile Anarşi (http://tr.wikipedia.org/wiki/Anar%C5%9Fi) arasında özgürlük yanlısı bir tavır sergiler.
Etimolojik olarak İngilizce'deki authoritarian yani otoriter (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Otoriter&action=edit&redlink=1) kelimesinin karşıtı olarak oluşmuştur.

Vikiye liberalizm yazın vede liberterlikle karşılaştırın.Siyahlaştırdığım yer konusunda uzun uzun düşünün.

kaanuni
21-11-2011, 23:14
Liberterlik ile liberallik aynı şey değildir.

Nasılki en despotik düşünce taraftarları arasından da istisnai olarak farklı hatta kendi varlığının karşıtı düşüncelere müsamahalı insanlar çıkarsa arada bir liberaller arasından da böyleleri çıkabilir.Oysa liberterlik öyle değildir.Liberterlik vikiye göre:

Liberteryenizm, özgürlük yanlısı birçok kavramın geniş bir yelpazesi. Devletin olabildiğine küçülmesi ve insanlara ahlaki kısıtlama yapılmaması gerektiğini savunur. Liberteryenlerin belirli bir ilkesi veya ilkeler bütünü yoktur. Sağ Liberteryenizm, Sol Liberteryenizm, Paleoliberteryenizm gibi farklı düşünceler savunulabilir.
Liberalizmden (http://tr.wikipedia.org/wiki/Liberalizm) farkı daha fazla özgürlükçü ve bireyselci yapıya sahip olmasıdır. Anarko-kapitalizm (http://tr.wikipedia.org/wiki/Anarko-kapitalizm) ile Anarşi (http://tr.wikipedia.org/wiki/Anar%C5%9Fi) arasında özgürlük yanlısı bir tavır sergiler.
Etimolojik olarak İngilizce'deki authoritarian yani otoriter (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Otoriter&action=edit&redlink=1) kelimesinin karşıtı olarak oluşmuştur.

Vikiye liberalizm yazın vede liberterlikle karşılaştırın.Siyahlaştırdığım yer konusunda uzun uzun düşünün.

Bana wikipediadan ders mi vereceksiniz? Liberal amerikada merkez solculara verilen isim. Daha solunda progresivler yer alır. Liberterler ekonomik anlamda sağdadırlar. Liberaller ve liberterler genelde sosyal konularda birbirlerine yakındır ama ekonomik anlamda sadece serbest piyasa ekonomisini merkezi planlamaya yeğlemelerinde anlaşırlar. Liberaller genelde serbest pazar temelli karma ekonomiyi savunur. İngilterede ve almanyadaki liberaller veya liberal demokratlar Amerikadaki liberterler ile aynı görüştedir. İsterseniz bir de ingilizce wikiyi okuyun.

Türkiyedeki liberaller liberter do olabilir sadece sosyal anlamda liberal olabilir. de olabilir. Şahsen ben mesela liberteryanizmin Chile'de iflas ettiğini, ve efficient market hipotezinin dogmalaştığını düşünüyorum. Netekim liberterler hristiyanlar müslümanlar ve koministler gibi uygulamalarının başarısızlığını gerçek iskoç yanılımı (http://en.wikipedia.org/wiki/No_true_Scotsman) ile savunmaya kalkarlar. Ben sosyal demokrat, veya amerikan tabiri ile progressive'im ama liberal etiketinin de sosyal anlamda, yani düşünce, vicdan, ifade özgürlüğü, cinsel haklar ve uyuşturucu, intihar gibi kurbansız suçların yasallaştırılması konusunda, çekinmem. İster social libertarian dersiniz ister liberal az çok aynı anlama geliyor.

marcos
21-11-2011, 23:30
Liberallik liberterlik meselesi daha önce uzun uzun tartışılmıştı.Tartışma bu forumda olmadıysa forumları karıştırıyor olabilirim.Bu forumda yapıldıysa bi ara bulup linkini bu sayfaya koyacam.

Neyse konuyu dağıtmayalım çok hastayım akçiğerlerime birşey olmuş neyse başka bir gece istersen konuya devam ederiz.

kaanuni
21-11-2011, 23:40
Neyse konuyu dağıtmayalım çok hastayım akçiğerlerime birşey olmuş neyse başka bir gece istersen konuya devam ederiz.

Bence de dağıtmayalım. Geçmiş olsun.

bodos
22-11-2011, 11:43
marcos cehalete gerek yok
liberteryenliğin uç noktası anarko-kapitalizmdir

ama liberteryenlerin çoğu o kadar aşırıya gitmez.. minarkizm isterler, yani devlet polislik yapsın başka işe de karışmasın çünkü sivil girişim, piyasa güçleri herşeyi halleder.. liberteryenlikte özel mülkiyet esastır, komunizme taban tabana zıttır, bireycilik esastır

türkiyede ise liberal kelimesini hem liberteryenler için hem de avrupa tarzı gerçek sosyaldemokratlar için kullanıyorlar.. liberal kelimesinin anlamı ülkeden ülkeye değişir zaten, amerikada da sosyaldemokratlara liberal denir

ahmet altan ve mehmet altan sosyaldemokrattır
sevan nişanyan liberteryendir
besim tibuk liberteryendir
murat belge sosyaldemokrattır ya da sosyalisttir
etyen mahcupyan sosyaldemokrattır ya da merkezcidir

aradaki farkı anlayalım

TurkceRap
22-11-2011, 17:03
marcos cehalete gerek yok
liberteryenliğin uç noktası anarko-kapitalizmdir

ama liberteryenlerin çoğu o kadar aşırıya gitmez.. minarkizm isterler, yani devlet polislik yapsın başka işe de karışmasın çünkü sivil girişim, piyasa güçleri herşeyi halleder.. liberteryenlikte özel mülkiyet esastır, komunizme taban tabana zıttır, bireycilik esastır

türkiyede ise liberal kelimesini hem liberteryenler için hem de avrupa tarzı gerçek sosyaldemokratlar için kullanıyorlar.. liberal kelimesinin anlamı ülkeden ülkeye değişir zaten, amerikada da sosyaldemokratlara liberal denir

ahmet altan ve mehmet altan sosyaldemokrattır
sevan nişanyan liberteryendir
besim tibuk liberteryendir
murat belge sosyaldemokrattır ya da sosyalisttir
etyen mahcupyan sosyaldemokrattır ya da merkezcidir

aradaki farkı anlayalım




Arkadaş sanırım ideolojiden bağımsız olarak (liberter) kavramından bahsediyor,
Liberteryenlikten değil.

bununla beraber; Ben de Liberteryeb görüşlere sahip biri olarak iletinize katılmakla beraber küçük bir düzeltme yapmak isterim müsadenizle.

öncelikle bildiğim kadarıyla Besim tibuk tayfası klasik Liberallik çizgisinde bildiğim kadarıyla ama Besim Tibuk'un kendisinin Liberteryen olduğuna dair bir beyanatı varsa onu ben bilmiyorum.

Liberteryenlikteki Minarch-Ancap konusundaki tartışmaysa artık Liberteryenler için çok önemli bir konu olmas gerek, zaten ister minark, ister ankap görüşte olsun devletin sosyal evrimle birlikte ortadan kalkmasından hiç kimse şikayet etmeyecektir, çünkü iki görüşü de savunanlardevlet mekanizmasının varlığının bugün insanlığın başındaki talihsizliklerin kaynağı olduğunu bildiği için LiberteLiberteryen görüşleri savunur.

özetle hepimiz serbest piyasa kapitalizmini savunuyoruz, Tabi Sosyalist arkadaşların iddia ettiği şeyi değil tabii.

Ek olarak polisin özelleşmesinde aşırı birşey yok zaten hali hazırda özel güvenlik hizmeti veren birsürü şirket var.

Bu arada sosyalist görüşlü forumdaşlarımız keşke elleri değmişken incir çekirdeğini doldursalardı bari, gene birşeyler jargon parçalamaktan, Eski söylemlerle dolu yazılardan öteye gitmemiş, malesef...

bodos
22-11-2011, 19:14
turkcerap, besim tibuk konusunda niye öyle dedim, çünkü bildiğin gibi kendisi LDP yani liberal demokrat partiyi kuran kişidir.. bu parti de amerikan liberteryen partisine falan benzeyen bir parti.. yani liberteryen çizgideler işte, ben öyle biliyorum

"klasik liberal" ve "liberteryen" zaten aynı şey değil mi? liberal ismini abd'de sosyaldemokratlar çalınca bunlar da liberteryen demeye başladılar kendilerine

"liberter" de sanırım anlamsız bir kelime.. türkler icat etmiş sanırım.. zamanında da "ate ve ateist farklı iki şeydir" diye ortada dolaşan adamlar vardı biliyorsun

marcos
22-11-2011, 21:20
marcos cehalete gerek yok
liberteryenliğin uç noktası anarko-kapitalizmdir

ama liberteryenlerin çoğu o kadar aşırıya gitmez.. minarkizm isterler, yani devlet polislik yapsın başka işe de karışmasın çünkü sivil girişim, piyasa güçleri herşeyi halleder.. liberteryenlikte özel mülkiyet esastır, komunizme taban tabana zıttır, bireycilik esastır

türkiyede ise liberal kelimesini hem liberteryenler için hem de avrupa tarzı gerçek sosyaldemokratlar için kullanıyorlar.. liberal kelimesinin anlamı ülkeden ülkeye değişir zaten, amerikada da sosyaldemokratlara liberal denir

ahmet altan ve mehmet altan sosyaldemokrattır
sevan nişanyan liberteryendir
besim tibuk liberteryendir
murat belge sosyaldemokrattır ya da sosyalisttir
etyen mahcupyan sosyaldemokrattır ya da merkezcidir

aradaki farkı anlayalım

Daha önce bu konular tartışıldı ben sonlandırdığım bir tartışma olarak görüyordum.

Sizler önünüze bir kitap alıp a senin söylediklerin burada yazmıyor diyorsunuz.

Liberterliğin uç noktasının ne olmadığını beyanmı etmişim kardeşim yazmadığım şeyler üzerine eleştiri getirmesen sencede daha doğru olmazmı.

Şunuda söyleyeyim ki ön yargılar kırılsın bende liberterim hemde sadece teorik anlamda değil pıratiğe döken bir liberter.

Brian
22-11-2011, 21:58
Ben libertarianismi kabaca left libertarianism ve right-libertarianism olarak yani sol ve sağ olarak ikiye ayırıyorum.

Sol-libertarianism için bak:

http://en.wikipedia.org/wiki/Left-libertarianism

Sağ için bak:

http://en.wikipedia.org/wiki/Right-libertarianism

Sol-libertarianism kabaca olabilecek en geniş düzlemde herkes için özgürlüğü, eşitliği vb. savunur.

Right-libertarianism yani sağ libertarianism en özgürlükçü görüş olarak kendini tanıtsa da uygulamada daha çok patronların, sermaye, güç ve mülk sahiplerinin özgürlüğünü savunmak durumunda kalacak görüştür. Bu görüşte patronlar için gerekirse günde 12 saat bile itiraz etmeden çalışmak zorunda kalan insanların durumu özgürlüğün gereği diye kolaylıkla görmezden gelinecektir. Kısaca patronlar, sermaye ve güç sahipleri vb. en özgür olanlar olacaktır. Kalanlar ise belki biz de ilerde patron olabiliriz diye kendini avutacaktır.

bodos
22-11-2011, 22:05
herkes için "özgürlüğü eşitliği vb" savunamazsın

siz bu kavramları sadece ezberden okuduğunuz için ve aslında anlamadığınız ve üzerinde düşünmediğiniz için böyle tekerleme gibi sayıp döküyorsunuz

eşitlik derken eğer bahsettiğin herkesin yasa önünde eşit olması değil de herkesin eşit zenginlikte olması ise, bunu sağlamanın tek yolu özgürlüğü yok etmendir

çünkü insanları özgür bırakırsan ve bunlar kendi aralarında ticari ilişkilere girerlerse zenginlikte eşitlik diye birşey olmaz, çünkü ticaretin kime ne getireceği belli olmaz

senin dediğin "sol liberteryenlik" sadece bildiğimiz komunizmdir, ama nasıl diyorlar ya "sosyalizm aşamasından sonra devlet buhar olup uçacak, ama komunist toplum kendi kendine işleyecek" işte odur

yani devlet olmadan yine de insanların şirinler gibi laylaylom ortaklaşa üretip tüketmesi olayı

bu dediğin tabi anca çizgi filmlerde olur

Brian
22-11-2011, 22:19
herkes için "özgürlüğü eşitliği vb" savunamazsın

siz bu kavramları sadece ezberden okuduğunuz için ve aslında anlamadığınız ve üzerinde düşünmediğiniz için böyle tekerleme gibi sayıp döküyorsunuz

eşitlik derken eğer bahsettiğin herkesin yasa önünde eşit olması değil de herkesin eşit zenginlikte olması ise, bunu sağlamanın tek yolu özgürlüğü yok etmendir

çünkü insanları özgür bırakırsan ve bunlar kendi aralarında ticari ilişkilere girerlerse zenginlikte eşitlik diye birşey olmaz, çünkü ticaretin kime ne getireceği belli olmaz

senin dediğin "sol liberteryenlik" sadece bildiğimiz komunizmdir, ama nasıl diyorlar ya "sosyalizm aşamasından sonra devlet buhar olup uçacak, ama komunist toplum kendi kendine işleyecek" işte odur

yani devlet olmadan yine de insanların şirinler gibi laylaylom ortaklaşa üretip tüketmesi olayı

bu dediğin tabi anca çizgi filmlerde olur

Ludwig;

Bak ne yazdım iyi bak:

Olabilecek en geniş düzlemde herkes için özgürlüğü, eşitliği...

Ama kapitalizmi o kadar dogmatik biçimde savunuyorsun ki evrende kapitalizmin dışında bir olanak görmüyorsun.

Demişsin ki:çünkü insanları özgür bırakırsan ve bunlar kendi aralarında ticari ilişkilere girerlerse zenginlikte eşitlik diye birşey olmaz, çünkü ticaretin kime ne getireceği belli olmaz

O zaman isteyen istediğini yapsın, isterse dünyanın tüm kaynaklarını ele geçirsin diğerleri de oturup buna baksın mı diyeceğiz, böyle bir şey olabilir mi? Herhalde olur diyorsun, ticaretin gereği diyorsun.

Senin mantığınla köleliği de, köle devletini de ticaretin gereği diye savunabiliriz.

Komünizm hayali bir sistem değildir. Kapitalizmin ezeli, ebedi olmadığı gibi.

İnsanlar avcılık döneminde binlerce yıl boyunca bir tür komün hayatı (ilkel komünizm diyorum ben buna) yaşadı...Tam bir eşitlik yoktu ama bu derece de bir eşitsizlik yoktu. Zaten tam bir eşitliğin olmasına gerek yok. Kabul edilebilir düzeyde bir eşitsizlik olabilir belki ama bir kişi 80 milyar dolar kazansın diğeri açlıktan ölsun bunun kabul edilebilir bir tarafı yok...

Bir kişinin 80 milyar dolar servet sahibi olması ne demek yahu? Adam kral gibi yaşayacak. Parası yüzünden insanlar ona krala itaat ettikleri gibi köle, kul olacak? Nasıl özgürlük bu, kafa mı geçiyorsun? Parası olanın gücü olanın özgürlüğü bu.

Senin mantığınla totaliter bir dünya kolaylıkla kurulabilir. Bir avuç zengin dünyanın tüm kaynaklarını kolaylıkla ele geçirebilir. Ve o devlet aslında köle devleti olur ve bir avuç zengine hizmet eder. Totaliter bir düzen kolaylıkla kurulabilir. Neyi savunduğunu ve sonuçlarını bilmiyorsun... Veya yine savunduğun düzen dünya kaynaklarını (enerji, petrol vb.) hızla tüketip ciddi bir silahlanma vb. çevre sorunları, küresel ısınma kendisini kolaylıkla yok edebilir. Ki saten bu yolda dört nalla hızlı biçimde yol almaktasınız.

bodos
22-11-2011, 22:25
yüz kere bu tartışmalarda dedik ki "kölelik" lafını mecazi olarak "köle gibi çalışıyoz ya" lafının ötesine götürme sahtekarlığını yapmayın

bu lafın kullanılmasına mecaz yaptığınız için izin veriyoruz.. her seferinde istismar ediyorsunuz

kölelik kurumu kaldırıldı ve bir daha geri gelmeyecek

ticaret belli sınırlar içinde yapılır, kadın alıp satanlar da var, o da bir ticaret ama bu legal değil.. hiçbir zaman da olmayacak

dediğin "tüm dünyanın kaynağı üç beş kişinin eline geçecek" lafını da senin matematik yapabilme özrüne veriyorum

Brian
22-11-2011, 22:27
yüz kere bu tartışmalarda dedik ki "kölelik" lafını mecazi olarak "köle gibi çalışıyoz ya" lafının ötesine götürme sahtekarlığını yapmayın

bu lafın kullanılmasına mecaz yaptığınız için izin veriyoruz.. her seferinde istismar ediyorsunuz

kölelik kurumu kaldırıldı ve bir daha geri gelmeyecek

ticaret belli sınırlar içinde yapılır, kadın alıp satanlar da var, o da bir ticaret ama bu legal değil.. hiçbir zaman da olmayacak

dediğin "tüm dünyanın kaynağı üç beş kişinin eline geçecek" lafını da senin matematik yapabilme özrüne veriyorum

Sahtekarlık yapan sensin.

Kaynaklar birine geçerse geçinmek için köle gibi çalışmak zorunda çalışırsın bu kadar basit.

Senin yaptığında bu kaynakları, mülkü, önemli şeyleri vb. şeyleri zorla veya türlü yollarla ele geçirip diğerlerini zorla çalıştırmaya mecbur etme.

Tüm insanlar keyfinden mi çalışıyorsun sanıyorsun?

Siz köle düzenini savunuyorsunuz, özgürlük maskesi altında...

bodos
22-11-2011, 22:27
ilkel komunizm dediğin gibi 50-100 kişilik mağarada yaşayan gruplar için mümkün.. bugün nüfus durumumuz ve ihtiyaçlarımız biraz farklı...

Brian
22-11-2011, 22:33
ilkel komunizm dediğin gibi 50-100 kişilik mağarada yaşayan gruplar için mümkün.. bugün nüfus durumumuz ve ihtiyaçlarımız biraz farklı...

Ama bu yine tümden sol libertayanizmi haksız ve önemsiz kılmaz.

Yazdığı tekrar yazıyorum:

Olabilecek en geniş düzlemde herkes için özgürlüğü, eşitliği...


Bu düzende nüfus, teknolojinin oluştuğu düzen vb. dolayı şimdilik komünist bir düzen olmayabilir. Bu konuda haklı olabilirsin.

Ama unutma şimdilik....

bodos
22-11-2011, 22:35
Sahtekarlık yapan sensin.

Kaynaklar birine geçerse geçinmek için köle gibi çalışmak zorunda çalışırsın bu kadar basit.

Tüm insanlar keyfinden mi çalışıyorsun sanıyorsun?

ne kaynağı olum... bill gates'in elinde ne kaynağı var mesela.. yerin altından su mu çıkartıp satıp zengin olmuş?

tüm insanların da niye çalıştığını sana açıklayayım, sanırım sana küçükken bazı şeyleri anlatmamışlar:

biliyorsun insan yemek yemeli, ve soğuktan korunmalı, bunun ötesinde bir ton ihtiyacı daha var, duvarına sürmek için plastik boyadan banyosundaki tırnak makasına kadar

o halde ihtiyaçlarını edinmek için birşeyler yapmak durumunda.. çünkü allah malesef aramızda değil ki gelip ihtiyacımız olan şeyleri şapkadan çıkartıp versin?

o halde oturup kendi bostanında kendi domatesini tavuğunu yetiştirip kendine fare derisinden de ayakkabı yapabilirsin, domuz yağından da yağ lambası yapar yakarsın...

ya da, diğer insanlarla koordine şekilde daha verimli bir üretim yapılır, aynı bugün piyasa dediğimiz olayda olduğu gibi, böylece sen piyasaya kattığın değere eşit değerde mal ve hizmeti (ki diğer insanların katmış olduğu değerlerdir) almaya hak kazanırsın.. böylece yaşar gidersin

ama sen diyorsun ki.. "ya ben çalışmak için mi doğdum ya".. "hayat bu mu yea".. "bakıyorum ferrari araba canım çekiyor, fıstık gibi sarışınlar da var, onlar da canım çekiyor"... bu da hayatın acı tarafı.. git annene babana de ki "ne diye beni dünyaya getirdiniz, insan olarak bir dolu ihtiyacım ve arzularım var ve bunları sağlamak için bir sürü çalışıp didinmem lazım, iş mi bu ya, sonunda da ölüp gidecem, ne anladım bu işten?"

Brian
22-11-2011, 22:54
ne kaynağı olum... bill gates'in elinde ne kaynağı var mesela.. yerin altından su mu çıkartıp satıp zengin olmuş?

Bill Gates bunları yaparken sen yanında mıydın? Gördün mü nasıl yaptığını?

Bill Gates buluşlarını yaparken (yaptıysa ve bir yerlerden çalmadıysa) tek başına yapmadı zaten. Her şeyden önce diğer tüm insanların buluşlarından faydalandı. Yani tek başına Bill Gates her şeyi filan yapmış değil. Daha önceki tüm insanların yaptığı çalışmalardan faydalanarak bir yere vardı...Ama sen herhalde her şeyi o yaptı, o yarattı sanıyorsun. Bill Gates olmasa bile bir başkası çıkıp onun yaptıklarını farklı şekillerde yapardı, bu kadar abartma...

tüm insanların da niye çalıştığını sana açıklayayım, sanırım sana küçükken bazı şeyleri anlatmamışlar:


İnsanlar çalışmasın demedim. Ama birileri Ferrari binecek, köşeyi dönecek diye diğerlerinin günde 12 saat çalışmasına gerek yok. Bana senin veya senin gibilerin Ferrarisinden (Gerçi küresel ısınma ve çevre sorunlarından dolayı bana ne dememem gerekir, biliyorum. Neyse bu da başka bir konu).....Ferrari ve mülk çok galiba, sarışınlardan da vazgeçmiyorsun anlıyorum senin veya sizin gibilerin derdini. Ama insanların çoğu senin gibi değil mesele bu..

Neva
22-11-2011, 22:58
herkes için "özgürlüğü eşitliği vb" savunamazsın

siz bu kavramları sadece ezberden okuduğunuz için ve aslında anlamadığınız ve üzerinde düşünmediğiniz için böyle tekerleme gibi sayıp döküyorsunuz

eşitlik derken eğer bahsettiğin herkesin yasa önünde eşit olması değil de herkesin eşit zenginlikte olması ise, bunu sağlamanın tek yolu özgürlüğü yok etmendir

çünkü insanları özgür bırakırsan ve bunlar kendi aralarında ticari ilişkilere girerlerse zenginlikte eşitlik diye birşey olmaz, çünkü ticaretin kime ne getireceği belli olmaz

senin dediğin "sol liberteryenlik" sadece bildiğimiz komunizmdir, ama nasıl diyorlar ya "sosyalizm aşamasından sonra devlet buhar olup uçacak, ama komunist toplum kendi kendine işleyecek" işte odur

yani devlet olmadan yine de insanların şirinler gibi laylaylom ortaklaşa üretip tüketmesi olayı

bu dediğin tabi anca çizgi filmlerde olur

Fazla hayali bir senaryo.. Hani icinde yasiyor olmasak neyse..

Ozgurlugu kisitlamaya gerek yok, her bireye esit mesafede olabildigince ozgurluk taniyabilirsiniz. Idari bazda da vergilendirme usuluyle, ortalama gelirlerin ipini elinizde tutarsiniz.

Oturun bir ara vaktiniz oldugunda, bazi G8 ulkelerinde vergi sistemi nasil isler okuyun. Taxpayer'lik ne denli onemli bir kavramdir bu tip ulkelerde bir inceleyin.

Vergi zamani geldiginde, barajin altinda kalan kisilerin devletten odeme aldigini, barajin ustune cikan kisilerin ise devlete uste ayrica para odedigini, aradaki dengesizligin de, sirketler bazinda ulkeye ekstradan kamuya hizmet sektorune destek karsiliginda, devlet tarafindan vergi indirimi yonelimi ile yok edildigini goreceksiniz.

bodos
22-11-2011, 23:05
neva o dediğine sosyaldemokrasi deniyor.. modern batı sosyaldemokrasisi piyasa karşıtlığını da bırakalı çok oluyor

sen bana ders vereceğine burada açıktan komunizmden bahseden adamlarla uğraş

bunlar diyor ki "süper bir fikrimiz var, hem de daha hiç denenmedi, bu kadar insan aslında yanılıyor, bizim sistemimiz uygulansa fıstık gib olur herşey"

böyle diyorlar, işte bir tanesi burada az önce daha yazmış, buyur anlat kendisine

Neva
22-11-2011, 23:54
neva o dediğine sosyaldemokrasi deniyor.. modern batı sosyaldemokrasisi piyasa karşıtlığını da bırakalı çok oluyor

sen bana ders vereceğine burada açıktan komunizmden bahseden adamlarla uğraş

bunlar diyor ki "süper bir fikrimiz var, hem de daha hiç denenmedi, bu kadar insan aslında yanılıyor, bizim sistemimiz uygulansa fıstık gib olur herşey"

böyle diyorlar, işte bir tanesi burada az önce daha yazmış, buyur anlat kendisine

Sayin bodos;

Siz kavram karmasasi icindesiniz. Biri kalkip humanizmden de samimiyetle bahsetse, ona da komunist yaftasi yapistiracaksiniz.

Benim kimseye ders vermek haddim degildir. Ancak varolan kavramlari carpitarak sunuyorsunuz muhtemelen pratik eksiliginden.. Tartisilan konu Liberalizm ve sayin Brian'in ornekledigi alt dallari, sizse komunizm'e cevirdiniz konuyu. Kendi icinde yasadigima mi inanayim, sizin soylemlerinize mi?

Bu yaftalamaya yonelik onyarginizi birakirsaniz, konu iceriklerine daha fazla vakif olacaginizi dusunuyorum. Size karsit fikirde farkli pencereden durum degerlendirmesi yapan herkes istisnasiz komunist degildir.

Kaldi ki burasi ozgur bir platform, herkes kendi oz dusuncesini kurallara uygun sekillere dile getirmekte ozgurdur. A.B.C.D.... ideolojisine sahip olmasi kimseyi ilgilendirmez.

bodos
23-11-2011, 00:15
neva, istersen bizzat brian'a sor bakalım onu yanlış mı anlamışım.. belki de sen sandığın kadar bu konulara hakim değilsindir

Neva
23-11-2011, 00:20
neva, istersen bizzat brian'a sor bakalım onu yanlış mı anlamışım.. belki de sen sandığın kadar bu konulara hakim değilsindir

Guncel bir konuda fikir beyan edebilmek icin, ille de konuya derinlemesine hakim olmak gerekmez.

Kendisi burada oldugunda, kendiniz sorarsiniz. Basitce bir seyi sormak icin gereken medeni cesarete sahipsinizdir saniyorum. Site olarak uyeler arasi elcilik hizmeti vermemekteyiz. Ozur dileriz.

TurkceRap
23-11-2011, 10:59
Sayin bodos;

Siz kavram karmasasi icindesiniz. Biri kalkip humanizmden de samimiyetle bahsetse, ona da komunist yaftasi yapistiracaksiniz.

Benim kimseye ders vermek haddim degildir. Ancak varolan kavramlari carpitarak sunuyorsunuz muhtemelen pratik eksiliginden.. Tartisilan konu Liberalizm ve sayin Brian'in ornekledigi alt dallari, sizse komunizm'e cevirdiniz konuyu. Kendi icinde yasadigima mi inanayim, sizin soylemlerinize mi?

Bu yaftalamaya yonelik onyarginizi birakirsaniz, konu iceriklerine daha fazla vakif olacaginizi dusunuyorum. Size karsit fikirde farkli pencereden durum degerlendirmesi yapan herkes istisnasiz komunist degildir.

Kaldi ki burasi ozgur bir platform, herkes kendi oz dusuncesini kurallara uygun sekillere dile getirmekte ozgurdur. A.B.C.D.... ideolojisine sahip olmasi kimseyi ilgilendirmez.



Hani Tartışmanıza müdahil olmak değil amacım, Keza Bodos'un düşünceleri de kendisini bağlar, ama Bryan dostumuz zaten bildiğim kadarıyla daha önce Sosyalist çizgide olduğunu dile getirmişti, yanlış da hatırlıyor olabilirim tabii.

TurkceRap
23-11-2011, 11:25
Bodos yazdı: "ticaret belli sınırlar içinde yapılır, kadın alıp satanlar da var, o da bir ticaret ama bu legal değil.. hiçbir zaman da olmayacak"

Neden olmasın? mesela bir kadın dilerse senin deyiminle (kendini satamazmı) gerçi şu an buna cevap verebilecek durumda değilsin, ama umarım bu durum geçicidir ve gelince yazarsın (Şahsî algılama belki ne demek istediğini yanlış anlamış olabilirim).

Brian
23-11-2011, 13:19
Ben libertarianismi kabaca left libertarianism ve right-libertarianism olarak yani sol ve sağ olarak ikiye ayırıyorum.

Sol-libertarianism için bak:

http://en.wikipedia.org/wiki/Left-libertarianism

Sağ için bak:

http://en.wikipedia.org/wiki/Right-libertarianism

Sol-libertarianism kabaca olabilecek en geniş düzlemde herkes için özgürlüğü, eşitliği vb. savunur.

Right-libertarianism yani sağ libertarianism en özgürlükçü görüş olarak kendini tanıtsa da uygulamada daha çok patronların, sermaye, güç ve mülk sahiplerinin özgürlüğünü savunmak durumunda kalacak görüştür. Bu görüşte patronlar için gerekirse günde 12 saat bile itiraz etmeden çalışmak zorunda kalan insanların durumu özgürlüğün gereği diye kolaylıkla görmezden gelinecektir. Kısaca patronlar, sermaye ve güç sahipleri vb. en özgür olanlar olacaktır. Kalanlar ise belki biz de ilerde patron olabiliriz diye kendini avutacaktır.


Benim ne olduğumdan ziyade burada yazılanlar üzerinden bir tartışma yaparsak daha sağlıklı olur diye düşünüyorum.

Yukarıda görüldüğü gibi "left libertarianism" söz ettim. Ve "left libertarianism" birçok düşünceyi barındıran görüş. Oradan bir ölçüde komünizme doğru da gidebilirsiniz ama gitmeyebilirsiniz de....Gitme zorunluluğunuz yok bence.

Bodos benim niyetimin o olduğunu düşünmüş olmalı ki yukarıdaki sözümle ve bununla ilgili olmak zorunda olduğunu düşündüğü komünizmle ilgili bir şeyler söz etti. Ben de bazı sözlerine cevap verdim. Çünkü bir ölçüde çarpıtma içerdiğini düşündüm.

Yani meseleye gelirsek. Sayın Neva'ya hak veriyorum: yazılanlar üzerinden tartışma yapmakta fayda var.

spartacus
23-11-2011, 16:29
Liberalizm doğası gereği(modernite ve feodal koşullarda zemin bulan) 19. Yüzyıl sonrası nostalji olmuştur. Geriye bir şey kalmıştır, O'da piyasa üzerinden pragmatist bir biçimde kullanılan serbestlik ilkesidir... Yani ve kısaca, sosyal bir çözümleme, demokratik bir içerik, özgürleşme vb. tümü de sosyal alandan izole edilmiş, geriye adını anmak vasıtasıyla salt maddi çıkara dayalı formüllerle, liberalizm isminin kullanımı kalmıştır... Yeni liberalizm ile feodal sistemdeki asıl liberalizm aynı şeyler değildir. Kaldı ki salt bireye dayalı toplumsal çözümlemeler ahmakça ya da insanları ahmak yerine koyan, bir avuç cennet hayatı yaşarın bir çeşit manipülasyonu, aldatmacasıdır denebilir.

Sosyal demokrasi günümüz liberalizmi ile bağdaşmaz-nostaljikçileri ve aslında adı liberal, kendisi deforme sosyal-demokrat olanları ayrı tutuyorum-. Bir kere sosyal bir içerik taşımakla o ancak 19 yüzyıl ve evvelinde kalmış liberal görüşlerle bağdaşır... Feodalite bireyden sözetmek mümkün değilken(tabi özgür bireyleri kısaca hakim bir avucu dışta tutuyoruz) elbetde bireyin önemi, birey olabilmeyi kazanmak çok önemlidir. Bu gün kapitalizm koşullarında, insan birey olabilmeyi başarmıştır. Şimdi esefle karşılanan biz olma, sosyal olma, toplumsal özgürlük, fırsat eşitliği!, eşitlik ve özgürlük, adalet, toplumsal bileşenlerin doğal ifadesi, kısaca insan yadsınır hale gelmiştir(seçkin birey yüceltilmiş-ayrıştırılmış, diğeri; ötekileştirilmiş-insan yadsınmıştır.). Liberalizm misyonunu tamamlamıştır ve günümüz koşullarında gerekli olan biz diyebilmektir -ki bu ancak sosyalizmle, sosyal demokrasi ile mümkün. Belirli bir toplumsal farklılığı kazanmış, ekonomik olarak hayli büyük imkanlara sahip olmuş bir avucun, diğerlerini ötekileştirmesine dayalı günümüz yeni-liberalizmi ahmakçadır, dahi keçidir(filizleri yer ve dünyanın geleceği bu keçilere bırakılamaz, fazla değil 1 yüzyıl sonra keçilerin kar-servet hırsı dünyayı yaşanılmaz bir çöle çevirecektir). O düzeyde ahmaklaştırma yaratırki, bir yerde 10 kişi ölür, gece gündüz dizler dövülür, başka bir yerde milyon insan ölür(3. dünya ülkesidir) doğru düzgün haberi bile yapılmaz-buradan kastım bakış açısının getirdiği sonuçtur. Yani kim insan-birey görülüyor, kim görülmüyor ortadadır-.
Bir avucun dışında kalan insanların talepleri, yaşam istemleri, istençleri olmayacak mı? Kaldı ki özünde hayatı yaşanabilir kılan ve yaratan bu ötekidir -ki bir avucun(burjuvanın) maddi ve manevi gücü, ötekileştirdiği insanlara, onların omuzlarına dayanır. Klişe kelimeler haline gelmiş, sosyalizm, yok komünizm gibi lafazanlıkların bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Zira liberalizmde, sosyalizmde özünde aynı temelden ortaya çıkmışlardır. Birisi ait olduğu dünyanın değişimiyle(feodal) misyonunu tamamlamıştır(yerini statüko ve daha fazla, daha kaliteli, engelsiz sömürü istemi, neo-liberalizme bıraktı), diğeri ise hala sürüyor.
Benim için demokrasi -> evet maddi gücüm var, benim için özgürlük -> evet maddi gücüm var, benim için yaşam standardı-> maddi gücüm var, benim için adalet -> maddi gücüm var.... ya öteki için? İşte bu noktada günümüz neo-liberalizmi ötekini insan olarak görmez. Amerikan pragmatizmi(liberalizmi) tamamen Berkeleycileşmiştir. Yani duruş açısı temelinde tersin geri feodaliteye dönüş gerçekleşmiştir, her şey ben'ime bağlı, her şey ben'imin bir parçası, benden başka hiç bir gerçek var değil!(işte günümüz liberalizmi)... Not: İşin ekonomik ve aslında günümüz liberalizminin ekonomik temelde sömürü ve daha fazla verim yollu kullanıma sahip olduğuna değinmedim, kısaca salt düşünsel zemini konusunda görüşlerimi dile getirdim. Bunun dışında günümüz neo-liberalizmi verimli bir sömürü sistematiğine ve bu durumun(statüko) korunmasına dönüktür.

TurkceRap
23-11-2011, 17:11
Liberalizm doğası gereği(modernite ve feodal koşullarda zemin bulan) 19. Yüzyıl sonrası nostalji olmuştur. Geriye bir şey kalmıştır, O'da piyasa üzerinden pragmatist bir biçimde kullanılan serbestlik ilkesidir... Yani ve kısaca, sosyal bir çözümleme, demokratik bir içerik, özgürleşme vb. tümü de sosyal alandan izole edilmiş, geriye adını anmak vasıtasıyla salt maddi çıkara dayalı formüllerle, liberalizm isminin kullanımı kalmıştır... Yeni liberalizm ile feodal sistemdeki asıl liberalizm aynı şeyler değildir. Kaldı ki salt bireye dayalı toplumsal çözümlemeler ahmakça ya da insanları ahmak yerine koyan, bir avuç cennet hayatı yaşarın bir çeşit manipülasyonu, aldatmacasıdır denebilir.

Sosyal demokrasi günümüz liberalizmi ile bağdaşmaz-nostaljikçileri ve aslında adı liberal, kendisi deforme sosyal-demokrat olanları ayrı tutuyorum-. Bir kere sosyal bir içerik taşımakla o ancak 19 yüzyıl ve evvelinde kalmış liberal görüşlerle bağdaşır... Feodalite bireyden sözetmek mümkün değilken(tabi özgür bireyleri kısaca hakim bir avucu dışta tutuyoruz) elbetde bireyin önemi, birey olabilmeyi kazanmak çok önemlidir. Bu gün kapitalizm koşullarında, insan birey olabilmeyi başarmıştır. Şimdi esefle karşılanan biz olma, sosyal olma, toplumsal özgürlük, fırsat eşitliği!, eşitlik ve özgürlük, adalet, toplumsal bileşenlerin doğal ifadesi, kısaca insan yadsınır hale gelmiştir(seçkin birey yüceltilmiş-ayrıştırılmış, diğeri; ötekileştirilmiş-insan yadsınmıştır.). Liberalizm misyonunu tamamlamıştır ve günümüz koşullarında gerekli olan biz diyebilmektir -ki bu ancak sosyalizmle, sosyal demokrasi ile mümkün. Belirli bir toplumsal farklılığı kazanmış, ekonomik olarak hayli büyük imkanlara sahip olmuş bir avucun, diğerlerini ötekileştirmesine dayalı günümüz yeni-liberalizmi ahmakçadır, dahi keçidir(filizleri yer ve dünyanın geleceği bu keçilere bırakılamaz, fazla değil 1 yüzyıl sonra keçilerin kar-servet hırsı dünyayı yaşanılmaz bir çöle çevirecektir). O düzeyde ahmaklaştırma yaratırki, bir yerde 10 kişi ölür, gece gündüz dizler dövülür, başka bir yerde milyon insan ölür(3. dünya ülkesidir) doğru düzgün haberi bile yapılmaz-buradan kastım bakış açısının getirdiği sonuçtur. Yani kim insan-birey görülüyor, kim görülmüyor ortadadır-.
Bir avucun dışında kalan insanların talepleri, yaşam istemleri, istençleri olmayacak mı? Kaldı ki özünde hayatı yaşanabilir kılan ve yaratan bu ötekidir -ki bir avucun(burjuvanın) maddi ve manevi gücü, ötekileştirdiği insanlara, onların omuzlarına dayanır. Klişe kelimeler haline gelmiş, sosyalizm, yok komünizm gibi lafazanlıkların bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Zira liberalizmde, sosyalizmde özünde aynı temelden ortaya çıkmışlardır. Birisi ait olduğu dünyanın değişimiyle(feodal) misyonunu tamamlamıştır(yerini statüko ve daha fazla, daha kaliteli, engelsiz sömürü istemi, neo-liberalizme bıraktı), diğeri ise hala sürüyor.
Benim için demokrasi -> evet maddi gücüm var, benim için özgürlük -> evet maddi gücüm var, benim için yaşam standardı-> maddi gücüm var, benim için adalet -> maddi gücüm var.... ya öteki için? İşte bu noktada günümüz neo-liberalizmi ötekini insan olarak görmez. Amerikan pragmatizmi(liberalizmi) tamamen Berkeleycileşmiştir. Yani duruş açısı temelinde tersin geri feodaliteye dönüş gerçekleşmiştir, her şey ben'ime bağlı, her şey ben'imin bir parçası, benden başka hiç bir gerçek var değil!(işte günümüz liberalizmi)... Not: İşin ekonomik ve aslında günümüz liberalizminin ekonomik temelde sömürü ve daha fazla verim yollu kullanıma sahip olduğuna değinmedim, kısaca salt düşünsel zemini konusunda görüşlerimi dile getirdim. Bunun dışında günümüz neo-liberalizmi verimli bir sömürü sistematiğine ve bu durumun(statüko) korunmasına dönüktür.




Spartacus kendini hiç güncelleme olurmu, paragraf kasmaya devam et belki kastığın paragraflar bigün bir işine yarar.

Neva
23-11-2011, 20:03
Hani Tartışmanıza müdahil olmak değil amacım, Keza Bodos'un düşünceleri de kendisini bağlar, ama Bryan dostumuz zaten bildiğim kadarıyla daha önce Sosyalist çizgide olduğunu dile getirmişti, yanlış da hatırlıyor olabilirim tabii.

Sayin TurkceRap;

Guzel soyluyorsunuz da bundan bize ne?

Elbette herkesin dusuncesi kendini baglar, buna diger arkadas ve sayin Brian da dahil.

Kendisinin konuya iliskin astigi ilk mesaj hala durmakta. Zahmet olmayacaksa donup okuyun.

Mumkun mertebe tarafsiz gozle konuya katilmak isteyen kisiler ne olacak? Onlari da illa ki alip bir kaliba sokmak, birseyci yapmak zorunda miyiz?

spartacus
24-11-2011, 17:47
Spartacus kendini hiç güncelleme olurmu, paragraf kasmaya devam et belki kastığın paragraflar bigün bir işine yarar.

İlizyonu bir tarafa bırakın. Günümüz neo-liberalizminin, sosyo-politik alanda değerlendirmeleri nedir? Sistem, günümüz dünyasının durumu, toplumların yaşam biçimleri, hayat standartları, işleyiş, kaynağı vb üzerine değerlendirmeleri nedir? Oraya buraya demokratikleştirme adına bomba yağdırmanın stratejik alt yapısının, papaz rolüyle oluşturulması gayreti-rolü dışında, dünya hakkında ne söylemi var? Kısaca dün gayet güzel analiz ettiği feodal dünyayı, bu gün nasıl analiz ediyor? Kendi kişisel çıkarları-dürtüleri, megaloman duygularıyla yarattıkları meta ve benlik fetişzmini şöyle bir kenara bırakıp Dünya diye bir gezegenin varlığından ve kendinden başka canlıların da yaşadığından haberdar olabiliyorlar mı?(olmadığı ortada, insan hayatının bir tırnak ojesi kadar değeri yok.). Sorun olduğunu düşündüğü bir şey var mıdır?(daha fazla verimlilik-sömürü- kar gibi taktik-ekonomik unsurları bir yana bırakalım! Bir görüşün bir ilkesini ekonomik alanda uygulamak sizi liberal yapmaz, bu tarz istismar-angajeler sahtekarcadır ve düşünsel bir zemin oluşturmazlar.). Buyur paragraf kas, belki içinden iğne ucunun yarısı kadar da olsa dişe dokunur bir şey buluruz..


Hem her konu başlığını sosyal demokrasi dezenformasyonu, sosyalizm anti-propagandasına, sirke çevirecek, hemde ciddi ve anti-propaganda merkezli olmayan bir iki başlıkda liberalizmin dünü, bu gününe değinildiğinde rahatsız olacaksınız! Feodal aristokrasinin görevini, bu gün liberalizm lafzı ve istismarı ile yapacaksınız, ama kimse bu konuda görüş belirtmeyecek öyle mi? Neden? Geçelim, Megaloman biçimde benim çıkarım demeyi, feodalite ve modernite döneminde birey olabilme-özgürlük- mücadelesiyle aynı şey mi sanıyorsunuz? Günümüz aristokrasisinin(lafda megaloman liberal, megaloman liberteryen), liberalizm, demokrasi, sosyal demokrasi söylemi-lafzı ve istismarı üzerinden oluşturduğu statükoyadır söylemlerim-aksi taktirde liberalizmi modernite ve aydınlanma çağından yalıtamayacağımız, günümüz megolamanlarına heba edilemeyecek bir değer olarak görüyorum-. Yarası olan gocunur... Günümüz dünyası gerçeği; nasıl ki feodalite de birey olmak temelinde yükselmiş ise, bu gün biz olmaya evrilmiştir. Bu gün liberalin, liberteryenin vs kendisine liberal vs diyebilmesi için, kriteri biz olmalıdır, aksi taktirde liberal falan değil sahtekardır. (bunun dışında ise gerçek liberalleri ayırmıştım ve onlara bu kriterlerlerden temelli nostaljikçiler demiştim.)

TurkceRap
29-11-2011, 16:49
İlizyonu bir tarafa bırakın. Günümüz neo-liberalizminin, sosyo-politik alanda değerlendirmeleri nedir? Sistem, günümüz dünyasının durumu, toplumların yaşam biçimleri, hayat standartları, işleyiş, kaynağı vb üzerine değerlendirmeleri nedir? Oraya buraya demokratikleştirme adına bomba yağdırmanın stratejik alt yapısının, papaz rolüyle oluşturulması gayreti-rolü dışında, dünya hakkında ne söylemi var? Kısaca dün gayet güzel analiz ettiği feodal dünyayı, bu gün nasıl analiz ediyor? Kendi kişisel çıkarları-dürtüleri, megaloman duygularıyla yarattıkları meta ve benlik fetişzmini şöyle bir kenara bırakıp Dünya diye bir gezegenin varlığından ve kendinden başka canlıların da yaşadığından haberdar olabiliyorlar mı?(olmadığı ortada, insan hayatının bir tırnak ojesi kadar değeri yok.). Sorun olduğunu düşündüğü bir şey var mıdır?(daha fazla verimlilik-sömürü- kar gibi taktik-ekonomik unsurları bir yana bırakalım! Bir görüşün bir ilkesini ekonomik alanda uygulamak sizi liberal yapmaz, bu tarz istismar-angajeler sahtekarcadır ve düşünsel bir zemin oluşturmazlar.). Buyur paragraf kas, belki içinden iğne ucunun yarısı kadar da olsa dişe dokunur bir şey buluruz..


Hem her konu başlığını sosyal demokrasi dezenformasyonu, sosyalizm anti-propagandasına, sirke çevirecek, hemde ciddi ve anti-propaganda merkezli olmayan bir iki başlıkda liberalizmin dünü, bu gününe değinildiğinde rahatsız olacaksınız! Feodal aristokrasinin görevini, bu gün liberalizm lafzı ve istismarı ile yapacaksınız, ama kimse bu konuda görüş belirtmeyecek öyle mi? Neden? Geçelim, Megaloman biçimde benim çıkarım demeyi, feodalite ve modernite döneminde birey olabilme-özgürlük- mücadelesiyle aynı şey mi sanıyorsunuz? Günümüz aristokrasisinin(lafda megaloman liberal, megaloman liberteryen), liberalizm, demokrasi, sosyal demokrasi söylemi-lafzı ve istismarı üzerinden oluşturduğu statükoyadır söylemlerim-aksi taktirde liberalizmi modernite ve aydınlanma çağından yalıtamayacağımız, günümüz megolamanlarına heba edilemeyecek bir değer olarak görüyorum-. Yarası olan gocunur... Günümüz dünyası gerçeği; nasıl ki feodalite de birey olmak temelinde yükselmiş ise, bu gün biz olmaya evrilmiştir. Bu gün liberalin, liberteryenin vs kendisine liberal vs diyebilmesi için, kriteri biz olmalıdır, aksi taktirde liberal falan değil sahtekardır. (bunun dışında ise gerçek liberalleri ayırmıştım ve onlara bu kriterlerlerden temelli nostaljikçiler demiştim.)



Önce kavramları öğren gel, savunulan şeyleri yanlışlayacak birikimin olsun, ondan sonra paragrafta kasarız, sayfa da, ama önce sen bir yeni çıkan yamaları yükle, bir güncelleme yap, ondan sonra konuşuruz...

Ha bak sadece imzamdaki linklere bir gözatman bile iyi bir başlangıç noktası olabilir.

TurkceRap
29-11-2011, 17:59
Bana wikipediadan ders mi vereceksiniz? Liberal amerikada merkez solculara verilen isim. Daha solunda progresivler yer alır. Liberterler ekonomik anlamda sağdadırlar. Liberaller ve liberterler genelde sosyal konularda birbirlerine yakındır ama ekonomik anlamda sadece serbest piyasa ekonomisini merkezi planlamaya yeğlemelerinde anlaşırlar. Liberaller genelde serbest pazar temelli karma ekonomiyi savunur. İngilterede ve almanyadaki liberaller veya liberal demokratlar Amerikadaki liberterler ile aynı görüştedir. İsterseniz bir de ingilizce wikiyi okuyun.

Türkiyedeki liberaller liberter do olabilir sadece sosyal anlamda liberal olabilir. de olabilir. Şahsen ben mesela liberteryanizmin Chile'de iflas ettiğini, ve efficient market hipotezinin dogmalaştığını düşünüyorum. Netekim liberterler hristiyanlar müslümanlar ve koministler gibi uygulamalarının başarısızlığını gerçek iskoç yanılımı (http://en.wikipedia.org/wiki/No_true_Scotsman) ile savunmaya kalkarlar. Ben sosyal demokrat, veya amerikan tabiri ile progressive'im ama liberal etiketinin de sosyal anlamda, yani düşünce, vicdan, ifade özgürlüğü, cinsel haklar ve uyuşturucu, intihar gibi kurbansız suçların yasallaştırılması konusunda, çekinmem. İster social libertarian dersiniz ister liberal az çok aynı anlama geliyor.



Sevgili Kaanuni, Öncelikle iletilerinizle bizi birçok zahmetten kurtardığınız için Teşekkür ederim.

Keza ben bu forumda bazı insanlara birşeyleri tekrar tekrar anlatmak zorunda kalmaktan yoruldum, ama onlar ezber bozmamaktan yorulmadılar, onun için görüşünüz ne olursa olsun bu forumda sizin gibi retorik değil, bilgisini konuşturan insanlarla yapılan tartışmaları kendi adıma bir kazanım olarak görüyorum.

Yukarıda yazdığınız tanımlar doğrudur, fakat, Şili'yi bu konuda örnek göstermek doğru değil, Pinochet dönemi faşist bir diktatörlüktü, bir an için öyle bir diktatörlüğün hüküm sürdüğü bir yerde yaşadığınızı düşünün ve de öyle bir yerde serbest piyasa şartlarının oluşup oluşamayacağını.

insanlar serbest piyasa diye dozajı azaltılmış karma ekonomilere diyorlar, halbuki bizim savunduğumuz serbest piyasa bu değil.

Mesela, bu verdiğiniz örneğe benzer olarak Somaliyi örnek vermeye kalkıyorlar, Somali de devletmi yok? bir de olmasın, savunulan şey bumudur, ilkel, eğitimsiz kabile toplumlarının ister devletli
, ister devletsiz oluşturduğu düzenden ne olur?

Neyse konumuza dönecek olursak bu başlık ölü doğmuş bir başlık zaten, 90 yıldır reel sosyalizmi eskaza ıskalamış hantal devletçiliğin hükümüt sürdüğü bir yerde yaşıyoruz Halâ birileri, Yok Türkiye Liberalizme mahkummu bilmem ne boş boş konuşuyor, ılımlı faşizm kardeşim, ne Liberalizmi...

Neva
22-12-2013, 00:03
İlizyonu bir tarafa bırakın. Günümüz neo-liberalizminin, sosyo-politik alanda değerlendirmeleri nedir? Sistem, günümüz dünyasının durumu, toplumların yaşam biçimleri, hayat standartları, işleyiş, kaynağı vb üzerine değerlendirmeleri nedir? Oraya buraya demokratikleştirme adına bomba yağdırmanın stratejik alt yapısının, papaz rolüyle oluşturulması gayreti-rolü dışında, dünya hakkında ne söylemi var?

Hicbir soylemi yok maalesef.

postalmarx
22-12-2013, 00:25
Hicbir soylemi yok maalesef.

Çok ilginç adamsın Neva. Ben ne yazsam gidip o konuyla alakalı eski bir başlığı güncelliyorsun, bana bir ima gönderiyorsun. Keşke kendin de bir iki fikri entelektüel olarak doyurucu şekilde tartışmaya kabil olabilsen de eski tartışmalara atıf yapmak yerine kendin fikirlerinle çıkıp birşeyler çiziktirsen.

Bir kere anlaman gerekir ki liberal demokrasi ile bu yukardaki tartışmadaki anlamıyla "neo-liberalizm" elmayla armut gibi farklı iki şeydir. Biri bir siyasi ideolojidir diğeri ise bir ekonomik doktrindir.

Liberal demokrasi neo-liberalizmi olduğu gibi sosyaldemokrasiyi de alternatif ekonomik yaklaşımlar olarak içinde barındırır. Demokrasiyi "liberal" olarak belirtmemizin sebebi de kendine "halk demokrasisi" diyen bazı dikta rejimlerden farkını belirtmektir. Mesela Kuzey Kore de bugün kendine demokrasi demektedir. Atatürkçüler de Atatürk'ün bir demokrasi kurduğunu sanmaktadır vs.

Neo-liberalizm denilen ekonomik doktrini savunmadan da insan liberal demokrasiyi savunabilir.

Neva
22-12-2013, 00:39
Çok ilginç adamsın Neva. Ben ne yazsam gidip o konuyla alakalı eski bir başlığı güncelliyorsun, bana bir ima gönderiyorsun.

Siz kendinizi fazla onemsiyor olmayasiniz? Yukardaki tartismayi size soran oldu mu ki, ogreten adam moduna girdiniz?

Ciziktirdiklerimizi okuyunuz.