Orijinalini görmek için tıklayınız : Emek, Mücadele ve Direniş Cephesi
Türkiye artı eski Türkiye olmayacaga benziyor. Yıllardır sessiz duran emekçiler artık sahaya inmeye karar vermişler gibi görünüyor. Kasım ayında Ankara'da yapılan Emek mitingi bunun son habercisi idi. Aslında 1 Mayıs bunun ilk haberlerini vermişti. Emekçiler tüm yasaklara karşı sokaga çıkamaya karar vermişlerdi, ama engellendiler, gazlandılar ve dövüldüler.
Kasım Ankara mitingi ise katılımcıların miting alanına aranmadan girdigi ilk miting oldu, yıllardan beri. Çünkü arama yapacak olan güçler bertraf edilmişlerdi.
Gün geçmiyor ki kriz ortamında herhangi bir yerde direniş ya da mücadele olmasın. Emekçiler krizin faturasını ödemeyi reddediyorlar ve direniyorlar. Brisa'daki işgal bunun bir ilk örnegi. Önümüzdeki günler sınıf mücadelesinin daha da keskinleşip derinleşecegi günlere gebe gibi görünüyor.
Bu başlıkta emek/ sermaye mücadelesindeki noktaları ve gelişmeleri ele alalım. İlişikteki iletide Bursa halk meclisinin deklarasyonunu yayınlıyorum.
saygılarımla
Bursa Halk Meclisi
Birlikte Başarabiliriz Forumu
Sonuç Deklarasyonu
Bizler, Bursa'da özgürlükten, demokrasiden, emekten, adaletten, barıştan yana olanlar iki gün boyunca; çiftçiler, emekçiler, emekliler, kentli tüketiciler, işsizler, kadınlar ve gençler olarak bir araya geldik. Temel hak ve özgürlükler, hukuk ve adalet, demokrasi ve karar süreçlerine katılım, iktisadi politikalar ve ekonomi, sosyal haklar, ekoloji ve doğal varlıklar, yerel yönetimler ve kentsel yaşam konularında tartışarak Neden Bir Araya Geldiğimizi, Ne Yapacağımızı ve Nasıl Yapacağımızı konuştuk. Doğrudan demokrasi ilkesini gözeterek katılımcı, şeffaf bir tartışma sürecinin sonunda birlikte Bursa Halk Meclisi'nde özgürlükten, emekten, demokrasiden, barıştan yana bir siyasal mücadeleye devam edeceğimizi sizlere beyan ederiz.
Biz emekçiler olarak, ekonomik kriz nedeniyle ülke ve kentimizde yaşanan işten çıkarmalar, örgütsüzleştirmeler karşısında krizin faturasını ödeyenler olmayacağız. Sorunlarımıza birlikte sahip çıkmaktan başka yolumuz olmadığı için bir aradayız. Toplumda emekçilerin sorunlarını tartışacak bir siyasal merkez yoktur. Siyaseti güçlendirmek temel meselemizdir. Siyaset yapmadan sorunların üzerinden gelebilmek mümkün değildir. Biz emekçiler olarak siyasal alana taşıyacağımız bir örgütlenme için bir aradayız.
Biz işsizler olarak; ekonomik kriz, köylülüğün erimesi, ülkede devam eden savaş, özelleştirmeler, teknolojik gelişmeler ve esnek üretim tarzının neden olduğu işsizliğin kısa, orta ve uzun dönemde yol açtığı toplumsal ve bireysel tüm sorunların ortadan kaldırıldığı; işsizler, emekçiler, çiftçiler ve diğer tüm ezilenler arasında ekonomik çıkar çatışmalarının değil ortak mücadele ve dayanışma zemininin kurulduğu; toplumsal dayanışmanın bir sadaka olarak değil, insan onuruna yakışır şekilde, kamu varlıklarının yeniden dağıtılmasıyla sağlanacağı, çalışma hakkının kullanılmasında cinsiyet ve etnik kimlik ayrımcılığının olmadığı bir dünya istiyoruz. Savaşa değil insana bütçe istiyoruz.
Biz emekliler olarak; dünya yaşam standardının altında, fakirlik sınırında yaşıyoruz, bunun değişmesi ve gelişmiş ülkelerdeki emeklilerin yararlandığı sosyal kültürel haklardan yararlanılma ortamının yaratılması için mücadele edeceğiz.
Biz kentli tüketiciler olarak; kar hırsıyla yaşanan üretim ilişkisi içinde doğal varlıklarımızın yok edilme noktasına geldiğinden, eşitlikçi, özgürlükçü, adaletli bir yaşam için sağlıklı ve kolay erişilebilir tüketim araçlarını yaratmak istiyoruz.
Biz çiftçiler olarak, tarımın tahribatına, küçük üreticinin yok edilmesine, GDO'lu ürünlere, yaşamın, toprağın, tohumun patentleşmesine karşı gıda egemenliğinden yana geleneksel, sürdürülebilir polikültürel bir tarımı savunuyoruz.
Biz gençler olarak; Üniversitelerde barınma, gelecek kaygısı, güvenlik, ulaşım gibi sorunlarımıza karşı, demokratik, nitelikli, anadilde, bilimsel, parasız, eşitlikçi, cinsiyet ayrımcılığı yapmayan, din-mezhep ayrımı olmayan, ifade özgürlüğünden yana bir eğitim anlayışında ortaklaşarak bir araya geliyor, hayatın tüm dayatmalarına karşı birlikte bir gençlik hareketi yaratmak istiyoruz.
Biz kadınlar olarak; 'kadın' olduğumuz için ezildiğimiz, yok sayıldığımız, toplumsal cinsiyetle ve bize dayatılan rollerle mücadele etmek amacıyla bir arada olup güçlü bir kadın örgütlenmesi yaratmak istiyoruz.
Kapitalizmin tahribatı, her geçen gün daha fazla hissedilen küresel iktisadi kriz, emperyalistlerin gün be gün belirginleşen şiddetli paylaşım kavgalarının yarattığı bunalımlar boyutlanıyor. Emperyalist politikaların silahlarla sürdürülen biçimi olarak savaşlar gündemden düşmüyor. Dünya da olduğu gibi Türkiye'de de bu yaşananların faturası işçilere, emekçilere, ezilenlere ödettirilmek isteniyor. En temel demokratik hak ve özgürlüklerin, insan haklarının yok sayıldığı, anadillerin yasaklandığı, kültürlerin, kimliklerin inkar edildiği, inançların, inançsızlıkların, farklılıkların ötekileştirilerek baskı ve şiddete maruz kaldığı Türkiye'de yaşayan bizler başka bir dünyanın, başka bir ülkenin olması gerektiğine ve birlikte olduğumuzda başka bir ülkeyi kurabileceğimize inanıyoruz.
Din ve vicdan özgürlüğü bağlamında ele alınacak özgürlükçü laisizmi savunurken, alevi vatandaşların biriken sorunları ile ilgili ayrımcılığa son verilmesi, zorunlu din dersinin kaldırılması, cem ve kültür evlerinin yasal statüye kavuşması, asimilasyon politikalarının son bulması, Madımak'ın müze olması gibi en doğal taleplere ve haklara sahip çıkıyoruz.
Çalışma ve yaşam alanlarının iç içe geçmişliği, bir bireyin birden fazla kimliği taşıması nedeniyle de, farklı mücadele zeminlerini, taleplerini ortaklaştırarak ve bugün ülkedeki demokratikleşmenin önündeki en büyük engel olan Kürt sorunundaki çözümsüzlük karşısında, demokratik çözüm için güçlü bir iradeyi hep birlikte oluşturacağız, hep birlikte başaracağız.
Egemenlerin bizlere dayattığı demokrasi anlayışına karşın emekçi halkın hak ve özgürlüklerini öne çıkaracak bir demokrasi anlayışının hayata geçirilmesini, herkesin dil, din, ırk ayrımı olmaksızın siyaset yapma hakkı ve siyasal yaşamı sorgulayarak, seçilmişleri geri çağırma ilkesinin hayata geçirilmesini savunuyoruz.
Özgür ve demokratik bir ülke yaratmanın bir parçası olarak tüm toplumsal kesimlerin kendi bakış açıları ile yürütecekleri mücadeleleri güvence altına alacak bir hukuksal mekanizma oluşturabilmek için bir araya geliyoruz.
ABD'de finansal düzeyde başlayan krizin karşısında kapitalizmin kendini yeniden örgütlemesinin bir parçası olmamak için biz emekçiler, sınıfsız bir dünya için başka bir ekonomi demek için bir araya geliyoruz.
Neoliberal politikaların karşısında her geçen gün yok edilen yaşama hakkımıza, eğitim hakkımıza, sağlık hakkımıza, çalışma hakkımıza, çevrenin korunması gibi bir çok sosyal hakkımıza sahip çıkmak için bir araya geliyoruz.
Mevcut yerel yönetim anlayışıyla rant aracı haline getirilmiş belediyeciliğin yarattığı çevre sorunları, yetersiz kentsel hizmetlerin karşısında özgürlükçü, demokratik bir sosyal belediyecilik anlayışını hakim kılmak için bir araya geliyoruz.
Yerel seçimlere yönelik kentimizde ortak bir yerel seçim sürecini birlikte örerek Özgürlükçü, Eşitlikçi, Demokratik bir Bursa Mümkün diyoruz.
Bursa Halk Meclisi
18 Aralık 2008
Bence yanlış yol. Ayrıca ki, tarih bu yolun çıkmaz yol olduğunu sanıyorum kanıtladı ve hala da kanıtlayacak gibi görünüyor. Sokaklardaki, koşuşturmacalardan bahsediyorum. Ne kadar çok koşuştururlarsa o kadar çok pataklanacaklar gibi gözüküyor. Peki sokakta koşuşturmayla her hangi bir yasayı değiştirme olanağımız var mı veya her hangi bir toplumsal düzeni? Fransız ihtilali örneğin, gene sadece tabandan kaynaklanarak gerçekleşmedi. Diğer yandan Krallık devrildi de ne oldu? Yerine sermaye geldi. Bence daha beter oldu. Dönelim bizim emekçilere, işçilere başlarında sermaye olduğu sürece, daha ne kadar dayak yiyerek haklarını savunacaklar? Şu ana kadar umut verici bir mücadele yöntemi gibi gözükmedi bu. Sonsuza kadar bu şekilde, bu pozisyonda karşılarında polis, asker, bir de zırhlı tank... Otoritenin(öz-düzenlenmenin) olduğu toplumsal düzende daima sınıf farklılıkları vardı. Ayrıcalıklı insanlar vardı. Çünkü yapısı bunu gerektirmekte idi: eşitsizlik. Otoritenin ve ayrıcalıklı insanların, iş bölümünün ve komutanların var olduğu bir toplumsal düzenin var olmasını gerektiren neden ne idi peki? Peki, ilkel eşitlikçi, özgür kavimlerden ataerkil düzenin türemesine neden olan etken ne idi?
Geçenlerde bir sayfada ilkel kavimlerde savaş esnasında, toplumun geçirdiği ilkel otoriter(pre-otorite) evrimi anlatan bir yazı alıntılamıştın hatırlarsın belki sevgili dilaver?
Peki, temel sorun o zaman: can güvenliği, açlık, sıkıntı, stres faktörleridir. Bütün savaşların ve vahşetin ardında da nereden bakılırsa bakılsın açlık ve geçim araçlarının eldesi sorunu görebiliriz.(gerek günümüzde, gerek onbinlerce yıl önce...)
Stres, yani temelde açlık, doğal ihtiyaçların karşılanması sorunu, insan yığınlarını canlılara has bir öz-düzenlenme devinimine götürmüştür. Bu ise, iş bölümüne, sınıf farklılıklarına, ayrıcalık anlayışlı hırsızlığa götürmüştür insanları. Bunların toplamından ise, devamlı bir önder, bir yönetici-lider vasıflı insanlara ihtiyaç eğiliminin belirdiğini görürüz: bu bir devlet, bir kapitalist, bir iş-yeri müdürü veya bir devrimci askeri lider olabilir. Temel de hepsi aynı ruhsal çarkın ürünüdür.
İnsanlar kurtarıcılara ihtiyaç duyarak kendi özgürlüklerini sağlama yolundaki bütün girişimleri hüsrana uğrayacaktır bu yüzden. Bazı zaferler elde edilse de kalıcı olmayacaktır. Sermaye ve sınıf farkları örgenleşmiş, otoriteye boğulmuş, iş bölümüne dağılmış toplumsal düzende daima olacaktır. Sermaye daima kendisini büyütmek, diğer sermayeleri yer-küre faunasından yok etmek isteyecektir! SADECE BEN!
İnsanlar doğa üstü birşey bekliyor! Ama aslında ihtiyaçları olan şey doğada mevcut. Ama sadece doğada. Yapılması gereken şey, bundan onbinlerce, yüzbinlerce yıl önceki toplumal düzene geri dönmek olmalıdır. Bu ise ancak o koşullardaki, geçim araçlarının elde ediliş olanaklarının yeniden yaratılması ile olacaktır. Bu gerçekleştiği taktirde canlıdaki "ben" ve "mülkiyet" sorunları da otomatikten belli bir geçiş süreci içerisinde kalkmış olacaktır. İnsanlar geçim araçlarını nasıl başka insanlardan bağımsız bir şekilde elde edebilme gücüne ve yeteneğine sahip sahip olurlarsa, o derece özgür olacaklardır, tıpkı, binlerce sene önceki gibi.
Burada ise, büyüyen sermayeye nasıl engel olunabilceği sorusu ortaya çıkar? Bu ise üretim gücünün-kontrolünün ve dağıtımının ana-malcıdan alınarak tek tek bireylerin eline vermekle çözülebilecektir. Bu gücü kapitalistin eline veren kimdir? Mühendistir. O halde ondan almasını bilen de o olacaktır. Büyük ölçekte üretim yapmak ve bunları elektronik cihazlar ve makinelere bağlamak, sanayi devriminden bu yana, sermaye gücünü daima kapitalistin lehine çevirmiştir. Bu bulguya karşı benimsenebilecek temel mühendislik anlayışı ise, üretim ölçeğini küçültmek, fakat üretim birimlerini çoğaltmak, gerekirse, tek tek tüm bireylerin eline vermek olmalıdır. Dİğer önemli nokta ise, tasarlanan geçim araçlarının az sayıda bireylerce imal edilebilir olması, ve gene bireylerce başka bireylere iş konusunda bağımlı kalmadan onu kullanıp, işletebilmelidir. Tıpkı bir meyve ağacından bir meyveyi koparmak gibi, bundan binlerce ve yüzbinlerce yıl önceki ilişkiler de benzerlik bakımından aynen bu şekilde saf ve temiz değil miydi?
O halde ben konuyu şuraya bağlamaktayım: sadece tabandan gelebilecek, fakat en etkili, en kalıcı, adım adım başarılar elde edildiği taktirde geriye dönüşümü zor olan, garantili, en akılcı direniş ve mücadele yolu bir mühendislik devriminden ve yahut anlayışından geçmektedir.
yucemanitu
20-12-2008, 03:05
Bu başlık için Dilaver'e teşekkür ederim. Şu an Türkiye 'de sınıf mücadelesi bayağı zor çünkü sınıf mücadelesi kazanılmış mevziler üzerinden ilerler ülkemizde henüz kazanılmış mevzi pek yok. Pek çok Avrupa ülkesinde çalışma saatlerinin düşürülmesi için kan aktı orada işçilerin durumu Türk işçisinden daha rahatsa bunu mücadele geleneğine borçlular. Zor kazanılan şey daha kıymetli oluyor belki de. Burada bir sınıf mücadelesi bu kadar çetin geçmedi. Şu an sol geçinen kimi gruplar da ilginç bir şekilde bir işletmenin yabancılara satılması durumunda kıyameti koparırken yerli bir kodamanın aynı durumdan faydalanmasına seslenmiyor. Coni'nin sömürmesi kötü de Ali'nin sömürmesi iyi sanki. Dahası devlet kapitalizmi sanki sosyalizmmiş gibi algılanıyor. Aslında gerçekten bu sitede daha önce bir yerde gördüğüm okuduğum bir yazı vardı sahibi bağışlasın hatırlayamıyorum (kimin yazdığını) önce zihinlerde bir devrim gerek diyordu. Bu doğru bunun için de bazı mevzileri mücadele ederek söke söke kazanarak sınıfın kendi gücünün farkına varmasının yanı sıra adam akıllı bir eğitici önder güç gerek. Kahraman değil önder diyorum. Bizde ise genelde kahraman bekleme geleneği var bu Asyatik geçmişimizden olduğu kadar bunun da etkisiyle şekillenmiş resmi eğitimimizin başarısından ve ananelerimizden kaynaklanıyor. Ama şimdi durumlar farklı bıçak kemiğe dayandı artık miting alanına beraber gidenler birlik oldular mı üstlerinin aranmayacağını da öğrendi kitleleri coşturup beyinleri bulandıran vatan, millet, Sakarya edebiyatının sahipleri de bir yandan şehit ailelerine büyük bir onura kavuştuklarını söylerken diğer taraftan kendi oğullarını askerden kaçırırken maskeleri düştü. Bugün birlik olup istedikleri takdirde üstlerini aratmayanlar yarın birlik olup her şeyi durdururlar bir Alman işçi marşında diyordu: "Güçlü kolun isterse eğer tüm makineler durur!" Saygılarımla.
Sevgili Serdar
İlkel komünal toplumları pek de anladıgını zannetmiyorum. İlkel toplumlar yokluk temelinde eşitlikçi idiler. Yoktu ve eşit idiler, bu dogaldı, başkası da düşünülemezdi. Ama şimdi var ve sorun bölüşümün yeniden örgütlenmesinde.
Özel mülkiyet ilkel topluma göre bir ilerleme idi, ilerlemenin motoru idi. Başka türlü bugüne varılamazdı, ama şimdi var ve bu özel mülkiyet üretici güçlerin önünde engel. Bunu iyi kavramak gerekiyor.
İnsanlar özel mülkiyetin ilk aşamalarında ilkel toplumdan daha tok idiler.
Ayrıca sınıf mücadelerini ve de Fransız Devrimini hiç kavramadıgını düşünüyorum. Bir de kavranmayan şu var, bunu açmak istiyorum.
İnsanlar kurtarmak için mücadele etmezler, kurtarılmak için mücedele ederler ve kurtarıcı olan tek sınıf, kendisi ile birlikte diger sınıfları yok edebilecek tek sınıf üretici sınıftır.
Şöyle açayım. Mücadele bir bölüşüm mücadelesidir. Peki neyi bölüşeceksin; üretenlerin ürettiklerini. Yani üretici olmazsa bölüşüm de olmaz. O halde üretici üretimine, ürettigine sahip olabilirse adil bir bölüşüm de olabilir. Gerçekte bir tek de böyle olabilir.
Senin mühendislerinin de bu üretim mücadelesinin ne kadarını kontrol edebildigini hesaplayarak sonuca varabilirsin gibime geliyor.
Soru şudur. Mühendisleri çek, üretim olur mu.
Peki işçileri çek üretim gerçekleşir mi. İşçi olmadan, ya da emek olmadan bir şey yapabilmek mümkün mü.
Teknoloji diyeceksen o teknolojiyi de yaratan emek tir. Demek ki emek ve emekçiler tek degiştirici güçtür. Sen emek ve emekçileri ter koktukları için, cahil oldukları için, sana göre ilkel oldukları içim küçümseyebilirsin, ama saban olmadan, kazma olmadan, balyoz olmadan ne yazık ki hala üretim yapılamıyor. Mühendis ise bu çarkta sadece bir vida olabilir.
Tarihin bir tek devindiricisi olmuştur; sınıf mücadeleleri. Ve şu anda da onun gelişmesine, keskinleşmesine tanık oluyoruz. Sınıflar artık homurdanıyor ve tarih hep sokaklarda yazılmıştır. Salonlarda kaybedilmiştir o ayrı, ama sokaklar ve sokaklar.
Örnek mi Yunanistan'a bak. Sınıflar mücadelesini orada hissedebilirsin.
saygılarımla
İlkel kominal toplumlar yokluk içinde falan değildi. Bunu neye dayandırıyorsun? Neye göre yokluk, günümüze göre mi? O zamanki şartlar, insanın temel ihtyaçlarını bağımsız ve özgürce karşılayabilmesi için idealdi. Emek ve çalışma gerektirmiyordu: avcılık ve toplayıcılık vardı. Ağaçtan birşey koparıp yemek için kimse kimseden sorumlu değildi. Kimsenin de kimseyi zorlamasına gerek yoktu.
Bir kere aç insanlardan oluşmuş bir toplumun komünal yaşam sürmesi nasıl olabilir? Aç insan çalar, çalamazsa yıkar. Hele hele, çok eski zamanlardan(yüzbinlerce yıl öncesinden) bahsediyoruz ki, o zamanlarda açlık içindeyken çalmaması, topluluk içinde anlaşmazlık çıkmaması ve dolayısıyla kominal yaşam sürülmesi imkazdırdır. Onların komünal yaşam sürmemelerinin nedeni açlık değildir. Hayatlarını sürdürebilmeleri için yapmaları gereken işlerin basit, saf ve doğal olmasıdır.
Bu dediğinin ancak günümüzde olabilir, olsa olsa. İnsanları bu yola ancak, açlık içindeyken bastırılmış saldırganlık ve çalma güdüleri itebilir. Bunun tersi nasıl olacak, izah et anlayalım.
Üretim fazlası diyorsun. Üretim fazlası demek, herkes hakkına düşeni alır ve de ortada artan vardır demektir. Şu anda dünyada var olan sorun, üretim fazlasının paylaşamamak değildir. Bir taraf hepsini yerken, öbür taraf ise tamamen açtır. Sadece Türkiye'de insanların %80'i kronik açlık çekmekte. Bir sürü insan açlık sınırının altında yaşamakta. Senin o dediğin fazlayı hayal dahi edememektedirler.
Herkesin temel ihtiyacının karşılandığı bir toplumda, üretim fazlası da en adaletli bir biçimde dağıtılır. Doğalbilimsel bir olgudur. Aslan, sırtlan sürülerinde bile böyledir, tek hücrelilerde de. Fakat eğer, açlık ve geçim sıkıntısı başgösterdiği an, birbirleriyle anlaşmazlığa düşer, ya birbirlerini dışlarlar, ya da birbirlerini yerler. Dolayısıyla bir komünal yaşam görülmez.
Ne zaman ki, insanlar emek gücüne muhtaç ve çalışmak zorunda kaldı, işte o zaman iş bölümüne ayrılmış birbirine bağımlı otoriter yapılar oluşturmaya başladılar.
Eğer illaki, yoklukta insanların bir arada kardeşçe yaşadıklarını söylüyorsan, bunun nedeni, dış tehlikenin varlığı olmalıdır. İlkel toplumlarda insanları küçük insan kümeleri halinde birleşmeye iten nedenlerden birisi de bu olmuştur.
Gelelim devrime. Sokaklarda görüşülen hesap nedir? Bunu açalım peki. Kiminle hesap görüşüyorsun? Polisle, askerle mi? Bir tarafda halk, bir taraf da polis. Bu mu olsun istiyorsun? İkisi de toplumun bir parçası. İkisi de kardeşlerimiz. Bu ne bu aklını kaçırmış insanlık. Hesap görüşülecek yer, meclis bahçesi bari olsun demeni beklerdim. Polis, işini yapmak zorunda. Asker de. Seninle karşı karşıya gelecek ve asıl karar verme yetkisinden sorumlu kişiler de, villasındai köşkünde, kös kös oturacak. O sokakta vurştuğum insan benim kardeşim, komşum, aynı mahalleden, aynı şehirden bir hemşerim ya. Sen kimle çatışıyon ya. Polis birşeyi düzeltemez ki! Aç kalma korkusuyla işini bırakmak da istemez. Sana da katılamaz. Nasıl olacak bu, sokakta hesap görüşmesi?
Yüzyıllardır aynı slogan, aynı katılaşmış donuk düşünceler! "Tek yoool devriiiiim!", "devrim çok yaaaakın!", "haydi sokaklara!". Peki olan ne, değişen ne? Daha doğrusu kalıcı olan ne? İki kardeş, birbiriyle barışık olması gereken iki yapı(güvenlik güçleri ve halk) ve gene "bilinçaltı", "ben" ve "anlak"ı birbirine karşıt güdülerle ve düşüncelerle donatılmış bir sinir ve akıl hastası gibi, çıkmaz bir yolun içine girmiştir. Burada çıkmaz yolun içine girmiş şey, ise toplumdur. Yapılması gereken şey, bu yapılar arasında barışın ve birliğin kurulmasıdır. Asıl sorun başkadır.
Senin anlamadığın bir nokta da, canlı sistemlerin(gerek toplum, gerek popülasyonlar, gerek tek hücreliler), elde edilen ve gözlenen değişimlerin devrimden değil, evrimden geldiğidir. Devrimi cansız maddeler, mesela, makineler-elektronik cihazlar yapar. Fakat canlı sistemler makine gibi değildir. Eğilip bükülebilir. Esnektir, belli bir sert darbeye karşı belli bir toleransı vardır. Elde ettiği kazanımlar ve değişimler çok uzun bir geçmiş süreci kapsar. VE o canlı sistemi de elde ettiği bu kazanımları yönlendirir.
Ama ben sana dedim ki, toplumdaki bütün bireyi, kendi kendine yetebilecek düzeyde üretken yapalım. Bunun koşullarını oluşturalım. Elbette, bu koşulların oluşumu da, söylemeye gerek bile yok, belli bir süreci kapsayacak, yava yavaş, ama daha güvenli ve kazançlı olacaktır. İşte bu evrimdir, devrim değildir. Devrim sert darbedir, fakat canlı sistemler, darbelere belli bir dereceye kadar toleranslıdır. Denizin içindeki bir balığı direk alıp karasal bir ortama maruz bırakırsak bu balık yaşayabilir mi? Bu sorunun cevabını sana bırakıyorum sevgili dilaver! Peki herkesi, nasıl üretken kılabiliriz? Bu da geçim araçlarının daha basit kullanışlı formlarının tasarlanmasıyla olacaktır. VE geçim aracı kaynağını doğadan almalı, yenilenebilir olmalıdır. Dolayısıyla burada mühendislerin öneminden bahsettim. Sen ise, mühendisi bir vidaya yakıştırdın.
Canlıyı evrimi yönetir, cansız maddeler ise devrim kurallarına göre çalışır. Aldıkları enerjiyi ya yansıtırlar, ya yanarlar, ya da patlarlar. Evrimi anlayamayan devrimcilerin kaderidir bu! En büyük evrim karşıtlığı da görünüşte, evrimci-Darwinci görünüp-sanıp da uygulama da akıl yürütmede bundan uzak olunması olsa gerek.
Geçim araçlarının yeniden tasarlanması(ki bu bir bilincin oluşmasıyla, evrimsel bir süreci kapsayacaktır.) giderek daha fazla kişinin üretken ve başka insanlardan bağımsız kılınmasıylı sağlayacaktır. Bu ise, polise ve diğer güvenlik güçlerine ve toplumun daha başka yapılarına bir rest, işini bırakabilme cesareti, sırtını dayayaca bir duvara dayayabilme gücü sağlayacaktır. İşte bu süreç başladığ vakit, Yavaş yavaş(bu da bir evrimsel süreci kapsayacak) otoriter yapılar çözülme-dağılma sürecine girecektir.
Şimdi, taa ilk başta yazdıklarımdan üretim fazlası olgusunu önemsiz bulduğum gibi bir sonuca da varmanı istemem. Buradaki sorun, üretim fazlasını değil, temel ihtiyaçlarını asgari ölçüde dahi karşılayamamaktadır. Ama yeni geçim araçları düzeninde, herkesi bağımsız, hür, kendi kendine yeter kılmak mümkündür. Bu gerçekleştiği vakit, kimse kimsenin kölesi olarak bir fabrikada veya bir dairede çalışmak istemeyecek, kendi hayatını kurmak isteyecektir. Aynı evrimsel süreçte ise(otoriter toplum dağılırken), içşçinin değeri ve önemi artacak, işçi ücretleri kaçınılmaz bir şekilde artacaktır da. Ama sonuçta baskıcı toplumun son kalıntıları dahi dağılacaktır. Bu dediğim olgu, gökten düşme, bir olgu değil, doğada, canlılarda ve geçmişimizde var olan bir olgudur. Yapmamız gereken şey geçmişe geri dönmektir.
Sorun şudur: Tok ve ihtiyaçları karşılanmış insan çalmaz, paylaşımcıdır. Fakat bu olanaklardan yoksun, güdüleri toplum tarafından bastırılmamış, kuzu haline getirilmemiş, sağlıklı bir insan bunları gerçekleştirebilmek için muhakkak çalacak, savaşacak ve yıkacaktır. Dolayısıyla eski insanlar(güdüleri bastırılmamış toplum) açlık ve yokluk içinde komünal bir yaşam oluşturamazlar. Asıl sorulması gereken soru günümüz insanlarının çoğu açken, geri kalan %99'luk aç kesimin niye çalmadığıdır.
Lastik-İş Sendikası Kocaeli Şubesi Başkanı Hasan Hüseyin Çakar, yaptığı açıklamada, sendikanın genel başkanı Abdullah Karacan ile sendikanın merkez ve şube yöneticileri olarak İstanbul'da Sabancı Center'da işveren temsilcileriyle yaklaşık 2 saat süren toplantıda biraraya geldiklerini belirterek, başka işçi çıkarılmaması şartıyla 17 Aralık Çarşamba günü başlattıkları "üretimi durdurup işyerini terketmeme" eylemine son verme kararı alındığını söyledi.
Bugün itibarıyla 64 işçinin iş akitlerinin feshedildiğini öğrendiklerini ifade eden Çakar, toplantıda, akitleri feshedilen işçilerin geri alınması yönünde bir karar çıkmadığını bildirdi.
Çakar, "Biz eylemi iş akitleri feshedilen işçilerin geri alınması için başlattık. Gönül onların yeniden işe alınmasını isterdi ama olmadı. Taleplerimiz o yöndeydi ve çıkarmalar devam ediyordu. İşveren, üretim durduğu için bundan sonraki çıkarmaları da tazminatsız yapacağını tebliğ etmişti. İşveren, fabrikada 9 gün üretimi durdurma kararı aldı" dedi.
Çakar, "Bu sürenin 7 günü yıllık izinlerden düşülecek, 2 günü ücretli izin olacak. Üretim ise 29 Aralık Pazartesi günü saat 00.00'da tekrar başlayacak. Toplantıda, eylemde geçen sürenin ücretlerinin ödenmesi ve işten çıkarılmalara son verilmesi kararları alındı. En az kayıpla anlaşma sağlandı" diye konuştu.
saygılarımla
sevgili Serdar
BU başlık bu tartışmaların yeri degil. Demokrasi ve Komünizm başlıgınde bu konuyu oldukça ayrıntılı irdeledigimi zannediyorum, dilersen o başlıkta düşüncelerini dile getir. Emek ve direniş cephesini bölmeyelim. :D
saygılarımla
Bahsedilen konular birbiri içine geçik, hiç birisinin diğerinden kesin çizgilerle ayrılan sınırları yok.
http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/111494/umraniyede-simter-iscileri-fabrikayi-isgal-etti
http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/111498/binlerce-eczaci-meslek-haklari-icin-hukumete-karsi-yurudu
saygılarımla
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=52685
saygılarımla
"Sermayenin Kriz Fırsatçılığı ve Emekçilerin Tutumu" Paneli yapıldı
Bursa Halk Meclisi'nin düzenlediği "Sermayenin Kriz Fırsatçılığı ve Emekçilerin Tutumu" Paneli Ördekli Kültür Merkezinde yoğun kar yağışına rağmen 24 Aralık Çarşamba günü gerçekleşti. Bursa Halk Meclisi ve konukların katılımıyla yapılan Panele yaklaşık 250 kişi katıldı. Yürütme Kurulu adına konuşan DİSK Bursa Bölge Temsilcisi Ayhan EKİNCİ Bursa Halk Meclisinin 22 Ağustos tarihinden bu yana oluşum sürecini özetledi. Ve ardından sözü Panelin Oturum Başkanı KESK Bursa Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Candan COŞKUN'a bıraktı.
"Sermayenin Kriz Fırsatçılığı ve Emekçilerin Tutumu" Paneline, Araştırmacı-Yazar Gaye YILMAZ, Ekonomist-Yazar Mustafa SÖNMEZ, Araştırmacı-Yazar Temel DEMİRER, Birleşik Metal İş Sendikası Genel Başkanı Adnan SERDAROĞLU ve KESK Genel Başkanı Sami EVREN katıldı.
Gaye YILMAZ, konuşmasında krizin tarihçesine değinerek bugün sermayenin krizden çıkış olarak eğitim, sağlık, ulaşım, su/enerji ve belediye hizmetlerine yöneldiğini ve bu alanlardaki özelleştirme sürecinin hızlanacağını belirtti.
Temel DEMİRER, Bu krizin kapitalizmin krizi olduğunu, kapitalizmin ise değiştikçe aynı kalan şeyin bizatihi kendisi olduğunu söyledi.
SÖNMEZ: Bu kriz bize yeni bir dünya kurmanın fırsatıdır
Mustafa SÖNMEZ ise 2009 yılında dünyada ekonomik açıdan bir küçülme yaşanacağını, 2010 yılında ise ayağa kalkacağını söyledi. Sönmez, krizin finans alanında patladığını beraberinde merkezdeki reel sektöre sıçradığını ama en çok çevre ülkeleri tehdide aldığını belirtti. Bu krizin farkının küresel olduğunu dolayısıyla kaçacak yer olmadığını vurguladı. SÖNMEZ, "Kapitalizmin ömrünü insanlığı çürüterek sürdürdüğünü belirtip kapitalizmi ancak emek hizaya getirebilir. Antikapitalist olmanın yetmeyeceğini sosyalizmi talep etmek gerektiğini hatta hayalin ötesinde bir gerçeklik olarak görmek durumundayız" dedi. Krizden çıkış için servet vergisi, bütçenin adil dağılması ve çalışanların söz sahibi olduğu bir çözüm paketinin hazırlanması gerekir diye vurguladı.
EVREN: Türkiye Halk Meclisini kuralım
KESK Genel Başkanı Sami EVREN, Bursa Halk Meclisini önemli bir deneyim olarak ele almak gerektiği, emekçi kesimlerin ve diğer toplumsal mağdurların kendini ifade edeceği bir politik zemin lazım dedi. CHP'nin emekten, demokrasiden, özgürlükten yana olmadığını vurgulayan EVREN, bu sürece dur diyecek bir politik gücün gerektiğini söyledi.
SERDAROĞLU: Mücadeleyi ortaklaştıralım
Birleşik Metal İş Sendikası Genel Başkanı Adnan SERDAROĞLU, yerel birlikteliklerin önemini vurgulayarak konuşmasına başladı. SERDAROĞLU işverenlere seslenerek aynı gemide olduğumuzu yeni mi farkına vardınız, öyleyse neden gemiden ilk bizi atıyorsunuz diye sordu. Gelir dağılımında OECD'nin 2007 rakamlarına göre sondan ikinci sırada olduğumuzu belirten SERDAROĞLU, 2007-2008 arasında dolar milyarderi çıkaran ülkeler arasında da ön sırada olduğumuzu söyledi. Otomotiv sektörünün önde gelen firmalarının 2008 yılında önemli derece kar ettiğini, kriz söylentisi ile de ilk önce emekçilerden vazgeçtiklerini belirtti. Mücadeleyi ortaklaştırmaya çağrı yapan SERDAROĞLU, herkesi metal iş kolundaki eylemlerle, grevlerle dayanışmaya çağırdı.
Panelin sonunda Bursa Halk Meclisi, Bursalıları 11 Ocak Pazar günü Fomara Meydanında saat:13.00'deki "İşten Atılmalara Son" Mitingine çağırdılar.
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=52711
saygılarımla
Ankara TGB'den Zam Protestosu
Türkiye Gençlik Birliği Ankara Şubesi 27 Aralık Cumartesi günü AKP'nin ve Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı zamlara karşı kitlesel bir basın açıklaması gerçekleştirdi. TGB Ankara Şube Merkezi'nden Büyükşehir Belediyesi'nin bina yürüyen gençlere halk alkışları ile destek verdi. Büyükşehir Belediyesi önünde yaptığı açıklamada TGB Ankara Şube Başkanı Utku Reyhan şunları kaydetti:
''Ülkemizde son 1 yılda emekçinin, öğrencinin belini büken, onları sadaka ekonomisine muhtaç bırakan iktidar ve onun yerel yönetimlerdeki şubelerinin icraatları açık.
Bu süreçte;
Fabrikalar kapanıyor, işşizler ordusu büyüyor, zamlar arka arkaya geliyor… Doğalgaza %80, elektriğe %60, ulaşıma, ekmeğe, harçlara bulabildikleri her şeye zam. Ama sıra öğrenci kredilerine geldi mi %10, asgari ücretlinin maaşına geldi mi %4; yüzdeler birden düşüveriyor.
AKP'nin cici çocuğu İ. Gökçek'in borçları kapatılırken; Citigroup'un borçları silinirken, Deniz Feneri aklanırken, halk zamlarla ve işten çıkarmalarla köşeye sıkıştırılıyor.
Halka emekçiye kemer sık denirken; para babalarının, hortumcuların nasıl krizden kurtarılacağına kafa yoruluyor. İktidar bununla da yetinmiyor, halkla dalga geçer gibi doğalgaz indirimleri yapıyor.
İ. Melih Gökçek'in son açıkladığı doğalgaz indirimi 0,000544 YTL'dir. Yüzsüzlüğün bu kadarına pes demekten başka geriye bir söz kalmıyor.
Peki, kim bütün bu yolsuzlukların sorumlusu? Yanıtı, biz, gençler, emekçiler hep beraber veriyoruz: Başta AKP ve onun da arkasında tüm dünyaya kendi yarattığı krizin faturasını ödeten ABD'dir. AKP'nin Ankara Şubesi İ. Melih Gökçek'tir.
O Melih Gökçek ki, ''ODTÜ'yü yıkacağım'' diyerek bizleri kahkahalara boğmuş, neredeyse dişlerini fırçalayanın bile yataklara düştüğü kendisine göre şifalı olan Kızılırmak Suyu'nu tam 21 gün boyunca gizlice Ankaralı'ya içirtmiştir. Halk tüm bunları hafızasına kazımış ve AKP ile Gökçek'e notunu eğer aday olursa yerel seçimlerde vermeye hazırlanmaktadır
Erdoğanlar'ın, Güller'in, Gökçekler'in ve daha nice AKPli'nin çocukları sefahat içerisinde yaşarken, Gemicik üzerine gemicik, şirket üzerine şirket alırken, Ankara'da başta üniversiteliler olmak üzere tüm öğrenciler okumak adına attığı taklalarla adeta olimpiyat madalyaları hak etmektedir.
Ailesinden gelen 250 YTL ile kirasını ya da yurt parasını ödeyip, faturalarını yatırmaya çalışan, gelen %80'lik zamlara karşı kombilerini birkaç derece daha aşağıya indiren, tüm bunların yanında bir de ders kitaplarını edinerek akademik bir etkinlikte bulunmaya çalışan biz öğrenciler, olimpiyat madalyasını Jamaikalı büyük atlet Usain Bolt'tan bile daha çok hak etmektedir.
Biz Atatürk Gençliği'nin zamlara ve hayat pahalılığına karşı mücadelesi kararlılıkla devam edecektir. Atamızın Ankara'ya gelişinin yıldönümü olan bu güzel ve anlamlı günde Ankara'yı Gökçekgillerden kurtarmak için elimizden geleni yapacağız.''
***
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Yurtsever Cephe tarafından yüzlerce emekçiyle gerçekleştirilen eylemde doğalgaz ve elektrik zamlarının geri alınması istendi.
soL (HABER MERKEZİ) Yurtsever Cephe tarafından Saraçhane'deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde gerçekleştirilen eylemde doğalgaz ve elektrik zamlarının geri alınması istenerek AKP ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi protesto edildi.
Bini aşkın emekçi ve öğrencinin katıldığı protesto eyleminde "Zamlar Geri Alınsın" pankartı taşınırken, "Zamların Koçbaşı Tayyip'in Topbaş'ı", "AKP'yi Durduracağız", Zamlar Geri Alınsın", "AKP'nin Ampulü Patlayacak" sloganları atıldı. Eylemde taşınan "AKP'yi Durdur Soygundan Kurtul", "Tayip Topbaş'ı Al Da Git", "Tayip Zammını Al Başına Çal" dövizleri dikkat çekti. Kadınlar yanlarında getirdikleri boş tencerelerle ritim tutarak slogan attı.
Eylemde Yurtsever Cepheliler adına yapılan konuşmada yüzlerce emekçinin Büyükşehir Belediyesi önünde buluşmasının sebebi olarak %52 zamlanmış elektrik faturaları, %82 zamlanmış doğalgaz faturaları gösterilirken "Hayatımızı kriz teslim aldı. İşsizimiz, işten çıkarılanımız, işsizlikle tehdit edilip azına rıza gösterenlerimizin sayısı arttı. Sesimizi çıkarmadıkça, gemi sahibi olanlara, yumurta tüccarlarına, otoyol ve viyadük ihaleleriyle halkın kanını emenlere, arazi rantçılarına, deniz fenercilerine, AKP'nin yandaşlarına paralar aktı da aktı" denildi.
Konuşmada ekonomik krizin faturasının emekçilere çıkartıldığına değinilirken Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "aynı gemideyiz" sözleri protesto edildi. Konuşmada "Biz bu masalı dinlememeye karar verdik. Bu yüzden başka çare yok zamlar geri alınacak. Kimse bize "devlet batar, ülke çöker" demesin. Bir şeycik olmaz. Biz ülkemizin kaynaklarını, zenginliklerini iyi biliyoruz. Batarsa AKP batar. Giderse AKP gider. O da gitsin zaten" denildi. Bastıran sağanak yağmura gönderme yapılarak "AKP yağmur duasıyla gelmişti. Şimdi istedikleri oldu ancak yağmur bizi mücadelemizden alıkoymayacak, zamlar geri alınacak" denildi.
Eylemde Yurtsever Cepheli Emekçi Kadınlar üyesi Tekel işçisi Birgül Zöngür, yaptığı konuşmada kendisinin İzmir'den geldiğini ifade ederek ailesini, zamları protesto etmek için memleketinde bıraktığını geleceği adına başka çaresi olmadığına değindi. AKP iktidarının zamlarla emekçilerin hayatını kararttığını ifade eden Zöngür, ısınamadan ödemek zorunda kaldığı iki yüz liralık doğalgaz faturasını ve nasıl hesaplandığını bilmediğini söylediği yüz liralık elektrik faturasını göstererek gıda fiyatlarındaki artışla emekçilerin evlerine yiyecek dahi götürmekte zorlandığına dikkat çekti.
Zöngür'ün ardından konuşan Tuzla'da yaşayan emekçi Kemal Bulut konuşma yaparak 60 yaşında olmasına rağmen zamları protesto etmekten çekinmediğini söyledi. Bulut eyleme katılan gençlerin çoğunluğuna değinerek kendisi olmasa bile mücadelenin devam edeceğinden emin olduğunu söyledi.
Eylemde İsrail'in dün 300 Filistinlinin ölümüyle sonuçlanan saldırısı protesto edildi. İsrail'in Filistin halkına çocuk yaşlı demeden ölüm saçtığına dikkat çekilirken saat 14.00'da İsrail Konsolosluğu'nda gerçekleştirilecek eylemin duyurusu yapıldı. Yapı Kredi Plaza'daki Konsolosluk önünde gerçekleştirilecek eyleme herkes davet edildi. Eylem yapılan konuşmaların ardından sona erdi.
Sınıf mücadelesini şartları emekçilerin önüne degişik örgütlenmeler koyar, dahası bunu zorlar. Türkiye'de 80 sonrasında emekçiler ve onların öncüleri şiddetle bastırılmış, yok edilmiş ve ülke 28 senedir uyuyan bir karanlık içine gömülmüştür. Bu olgu ideoljik olarak bir taraftan ötekileştirme politikaları ile toplumun laik/antilaik olarak bölünmesine diger taraftan milliyetçi, ırkçı egilimlerle de desteklenmiştir.
Aslında gerçek düşman olan kapitalizm gözlerden gizlenmeye çalışılmaktadır. Ekonomik olarak sürekli borçlandırma yoluyla insanlar olmayan paralarını harcamaya teşvik edilmişler ve düzene göbekten bagımlı hale gelerek korku içerisinde yaşar hale getirilmişlerdir. Artık daha fala saklanamayan kriz patlama noktasına gelerek emekçi cephede aklı selime dogru yol alınmasını teşvik etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki önümüzdeki dönem her yerde cephe tibi birlik örgütlenmelerinin yaygınlaşacagı bir dönem olacaktır. Yerel birlikler bir mücadele platformu olarak önümüzdeki döneme damgasını vuracak gibi gözükmektedir. Birlikte başarabiliriz şiarı altında BUrsa'da, İzmir'de bu tür örgütlerin adımları atılıyor. İlişikteki ileti de Beykozlular'dan geliyor :
BEYKOZ HALK BİRLİĞİ SEÇİMLERDE “BİZ DE VARIZ” DEDİ!
Aralarında DTP Beykoz İlçe Örgütü, ÖDP Beykoz İlçe Örgütü, SHP Beykoz İlçe Örgütü, TKP Beykoz İlçe Örgütü, ESP, EKENEK Kollektivitesi, Sosyalist Yürüyüş, Eğitim-Sen Beykoz Temsilciliği, SES Beykoz Temsilciliği, İTO Beykoz Temsilciliği, TÜKODER Beykoz Şubesi, Halkevleri Beykoz Şubesi, Kars-Ardahan-Iğdır İlleri Derneği ile bağımsız yurttaşların da bulunduğu ve bir süredir çalışmalarını forumlar şeklinde düzenlenen toplantılarla sürdüren Beykoz Halk Birliği, bugün Paşabahçe Meydanı’nda gerçekleştirdiği bir basın açıklaması ile yerel seçimlere bağımsız adaylarla katılacaklarını açıkladı.
Öğlen saatlerinde Paşabahçe Meydanı’nda bir araya gelen 100’ü aşkın Beykozlu yurttaşın da destek verdiği basın açıklamasını Beykoz Halk Birliği adına ÖDP Beykoz İlçe Başkanı Emrullah Kandemir okudu.
“29 Mart 2009 yerel seçimlerine Türkiye kriz ortamında giriyor. Kapitalizmin merkezi ABD'de başlayan kriz, dünya çapında yayılıyor. Krizin kaynağı halk kitlelerini yoksullaştıran, neo-liberal politikaları uygulayan aşırı kar hırsına dayanan kapitalizmdir” denilen açıklamada, “yıllardır IMF'ye bağlı politikaları uygulayan Türkiye’nin ekonomik krizden en çok etkilenecek ülkelerden” olduğu, krizin etkilerinin şimdiden işten atmalar, düşük ücretler ve artan zamlarla görüldüğüne vurgu yapılarak, “uluslararası sermayenin politikalarını baştan beri köklü bir biçimde uygulayan AKP hükümeti bu krizin sorumluluğuna ortaktır. AKP hükümeti bu krizin yükünü emekçilere, geniş halk kesimlerine yıkmayı amaçlamaktadır” denildi.
İktidar ve düzen içi muhalefet partilerinin birbirlerinden farklı çözümler sunmadıklarının Beykoz’da da durumun farklı olmadığının belirtildiği Beykoz Halk Birliği’nin açıklaması şöyle devam etti:
“Yıllardır hepimizin canını acıtan işsizlik ve barınma sorunu başta olmak üzere bugüne kadar yerel yönetime gelenler, ya sadece laf ürettiler, ya da evlerimizi yıktılar. Siyaseti meslek edinmiş samimiyetsiz politikacılar, elimiz kolumuz bağlı diye hepimizin geleceğini bağladılar. Yasa SİT alanı ilan edilen yerlerde 1 yıl içerisinde koruma imar planları yapılmalı derken, onlar ya onyıllarca bunu yapmadılar, yaptıklarında da Beykozluların 3 te 2 sini yok saydılar. Yok saydıkları, yıllarca alın terleriyle Beykoz’u Beykoz yapan emekçilerdi.
“Yasa ve AB normları, yerleşim planları, o yerleşim yerindeki halkın onayı alınmadan yapılamaz derken, onlar, düğün salonuna topladıkları birkaç yüz kişiye –üstelik söz hakkı bile vermeden- ancak üst düzey mesleki eğitim görmüşlerin anlayabileceği kavramlarla nutuklar çektiler, sonrada o toplantıları halkın onayı gibi sundular. Aslında hepimizi yıllarca kandırdılar.
“Kandırdılar, çünkü temsil ettikleri kesimler öyle yapmalarını buyurmuştu. Kandırdılar, çünkü halktan yana çözüm üretebilecek cesaretleri yok. Kandırdılar,… Çünkü bu hem kolaylarına geldi, hem de onlar için daha karlıydı.”
Yurttaşların sık sık “rantçı değil halkçı belediye”, “Yaşasın Beykoz Halk Birliği”, “ormanına suyuna, kentine sahip çık”, “barınma hakkımız engellenemez” sloganlarının atıldığı ve “Beykoz’da Ezilenlerin Sesi Beykoz Halk Birliği”, “Yağma ve Talana Karşı Halkçı Belediye”, “Söz Yetki Karar Beykoz Halkına”, “Sadaka Değil İş İstiyoruz”, “Üçüncü Köprü Değil Toplu Taşıma”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Kentsel Dönüşüm Değil Barınma Hakkı” yazılı pankart ve dövizlerin açıldığı basın açıklaması şöyle devam etti:
“Beykoz Halk Birliği, işte tüm bu anlayışların tam karşısında olanlarca, bu sorunların halkçı çözümleri de var demek için ve bu çözümleri hayata geçirmek için kuruldu. Birkaçyüz kişilik toplantıları “halka sorduk işte” demek için düzenleyenlere inat, Beykoz’daki onbinlerce yurttaşın her birinin sözünü söyleyip kararını bildirebileceği demokratik bir belediyecilik mümkündür demek için kuruldu. Derdine çözüm bulabilme umuduyla defalarca görüşme isteyip de alamayınca kendisini belediye kapısında yakmaktan başka çare bulamayan yurttaşımızı unutup, halkla iç içeyiz diyenlere karşı, Beykoz bundan sonra mahallelerden yönetilsin demek için kuruldu. Belediye işlerini özelleştirip, asgari ücretle köleleştirilmiş işçiler üzerinden –havadan- para kazananlara karşı, insanca yaşanabilir bir çalışma düzeni için kuruldu Beykoz Halk Birliği.”
Öncelikli sorunlarını barınma, işsizlik, sağlık ve eğitim olarak açıklayan Beykoz Halk Birliği, şu ana kadar yapılmış planları çöpe atacağını belirterek, “Beykoz’da yaşayan ve yıllarca alın terleriyle Beykoz’u Beykoz yapan her yurttaşın barınma hakkının sağlanması ve sonsuza kadar garanti altına alınmasından” başka bir çözümü kabul etmeyeceğini belirtti.
Beykoz’un kaynaklarını Beykoz’da yaşayan her yurttaşın sağlık ve eğitim de eşitliğini sağlamak için kullanacaklarını açıklayan Beykoz Halk Birliği, Beykoz Halkının gerçek temsilcisi olarak 29 Mart 2009 yerel seçimlerine bağımsız adaylarla gireceklerini, Beykoz Halk Birliği adaylarının tamamının Beykoz’da yaşayan ve yıllarca alın terleriyle Beykoz’u Beykoz yapan her yurttaşın katılıma açık önseçimlerle belirleneceğini belirterek, tüm Beykoz Halkını Beykoz Halk Birliği içerisinde yer almaya ve desteklemeye davet etti.
Bir hafta önce de gene Paşabahçe Meydanı’nda İsrail’in Gazze’ye saldırısını ve Filistinlileri katletmesini protesto eden Beykoz Halk Birliği üyeleri, bugünkü basın açıklamasının ardından da Filistin Bayrakları açtılar. İsrail’in Gazze’de halen devam eden katliamını bir kez daha protesto eden yurttaşlar “Filistin Halkı Yalnız Değildir”, “Kahrolsun ABD, İşbirlikçi AKP”, “Siyonist İsrail, Filistin’den Defol” sloganları atarak, Filistinlilerle dayanışma gösterdiklerini ortaya koydular.
saygılarımla
http://img234.imageshack.us/img234/1920/68014720iz3.jpg (http://img234.imageshack.us/my.php?image=68014720iz3.jpg)
http://img234.imageshack.us/img234/68014720iz3.jpg/1/w597.png (http://g.imageshack.us/img234/68014720iz3.jpg/1/)
Adamlar veremle mücadele eder gibi mücadele ediyorlar.
Üyelerden bir de para alıyorlarmış. "Allahları ve insanlık şerefleri üzerine yemin ederim." yazmışlar. Lakin bu dernek 1950'lerde kurulmuş, 60'larda kapanmış.
Bilginize
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=52882
saygılarımla
Sevgili kadınlar,
Emine Arslan'ın direnişinin 206. gününde DESA Beyoğlu mağazasının önündeyiz.
Bildiğiniz gibi mahkeme kararinda , Emine Aslan'in ve Düzce den 4 işçinin sendikal nedenlerle işten çıkarıldığına ve işe iade edilmelerine karar verilmişti...
İsverenin ilk cevabi cok cabuk geldi..işveren kriz gerekçesi ile düzcede 23 işçiyi işten çıkardı. bunlardan 4 tanesi sendika uyesi..
Sendika düşmanı olmadığını söyleyen Desa patronunun ikinci cevabı da gecikmedi. İşe iade ile sonuçlanan mahkeme kararlarını temyize gönderdi.
Bir kez daha ortaya çıktı ki Desa patronu sendikayı ve direnen işçileri fabrikada istemiyor. Biz kadınlar Emine Arslan ve direnen diğer işçiler sendikalı olarak işe dönene kadar boykota devam ediyoruz.
Tüm kadınları desa iscileri ile dayanismaya çağırıyoruz.
24 ocak cumartesi saat.13.30 de beyoğlu desanin onundeyiz.
Halep Pasajı Girişi-No:140 (Beyoğlu Sinemasının olduğu pasaj, Atlas Pasajının karşısı)
Sevgiler.
Desa Direnişiyle Dayanışma İstanbul Kadın Platformu
http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/112219/fransada-1-milyon-kisi-krize-karsi-sokaga-cikti
Hürriyetin haberinde sokaklardaki insan sayısı 1.600 bin kişi olarak verilmiş. Darısı başımıza.
saygılarımla
http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=3917&pid=19
saygılarımla