PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Türk Toplumunda Cehaletin Yükselişi


aydoe
05-03-2009, 23:20
Ahmet Cemal'den alıntıdır.

Görüldüğü gibi, ‘iddialı’ bir başlık. Ama bu iddia, birkaç yazıda ele alacağım durumun ‘vahameti’ ile ne yazık ki doğru orantılı!
Başlarken, 2 Şubat Pazartesi tarihli “Radikal”de, sayın İskender Aruoba’nın “200’üncü Yazı, Kitap ve Hamas” başlıklı köşe yazısından bir alıntı yapmak istiyorum; alıntı, yazarın sunduğu bir istatistiği içeriyor: “İngiltere ve Fransa’da toplumun yüzde 21’i, Japonya’da yüzde 14’ü, Amerika’da yüzde 12’si düzenli kitap okurken, Türkiye’de on binde bir kişi kitap okuyor! Vatandaşların ihtiyaç listesinde 235’inci sırada kitap var. (Hemen belirteyim: On yıl kadar önce yapılan başka bir istatistikte, ‘kültürel ihtiyaçlar’ın, Türk halkının ilk 200 kalem ihtiyacından sonra geldiği saptanmıştı; yani halkımız, bu bağlamda on yıldır çok tutarlı bir çizgi izlemekte! A.C.) Necip Türk Milleti günde ortalama 5 saat televizyon izliyor; (O da Discovery Channel veya İz TV falan değil; dizi!) öte yandan kitap okumaya yılda 6 saat ayırıyor. Bir Japon bir yılda ortalama 25, bir İsviçreli 10, bir Fransız 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor. Türkiye’de, -pembe dizi ve dini kitap dışı- okuma alışkanlığına sahip 70 bin kişi bulunuyor. 7 milyonluk Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, 71 milyon nüfuslu Türkiye’de 2-3 bin adet basılıyor. Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’nda kitap okuma sıralamasında Türkiye; Libya, Tanzanya, Kongo ve Ermenistan gibi ülkelerin arkasında, 86. sırada yer alıyor…”
Şimdi bu korkunç istatistik karşısında, ilk tepki olarak şöyle diyebilirsiniz: “Hadi canım! Bu rakamlar aslında belki de kasıtlı! Doğru olamaz yani!” Ama o zaman ben de şöyle derim: Peki, isterseniz bir gün, birkaç gün, hatta birkaç hafta boyunca içinde yaşadığınız topluma ve o toplumun insanlarına biraz ‘eleştirel’ bakın! Bu toplumun, okuyan, dolayısıyla da sürekli bilgilenen ve düşünen toplumlarla herhangi bir benzerliği var mı sizce? En önemli sorunlar söz konusu olduğunda bile kendini düşüncenin rehberliğine değil, tepkisel dürtülerin sürükleyiciliğine bırakan, siyahın ve beyazın dışında renk ve ton tanımayan, en şiddetli tepkilerini düşünmesine engel olanlara karşı değil, fakat kökleşmiş ezberlerini bozmak isteyenlere karşı sergileyen bir toplumun okumayla nasıl bir ilintisi olabilir?
Sayın İskender Aruoba’nın verdiği rakamları başka bir açıdan da yorumlayabiliriz. Örneğin, bir kişinin ortalama 10 yılda ancak 1 kitap okuduğu saptamasına ek olarak, 10 yılda 1 kez yıkanan birine nasıl ‘temiz’ diyemez isek, 10 yılda 1 kitap okuyan insanlardan oluşma bir topluma da ‘okuyan toplum’ diyemeyeceğimizi söyleyebiliriz! Bu sayılar, neresinden bakarsanız bakın korkunçtur, ve böyle bir durum karşısında, her şeyden önce bu sayılar değişmediği sürece, ülkemizde hiçbir olumsuzluğun ortadan kaldırılamayacağını söylemek, temelsiz bir kehanet sayılmamalıdır!
Türk toplumunda cehaletin yükselişinin nedenlerini birkaç yazıda ele alacağım. Bu ilk yazının sonunda, bir noktayı -kim bilir kaçıncı kez!- tekrar vurgulamak istiyorum. Bugüne kadar bana, ne zaman Köy Enstitüleri’nin kapatılışından yakınsam: “Sen de bu toplumdaki bütün olumsuzlukların kaynağını hep o olayda arıyorsun!” diyenleri, bir defa daha düşünmeye davet ediyorum. Çünkü Köy Enstitüleri, tam da toplumumuzu böyle sayılardan korumak için kurulmuş ocaklardı, ve Mustafa Kemal Atatürk’ün toplumuna gösterdiği “çağdaş uygarlık düzeyine erişme” hedefinden anladığı da, hiç kuşkusuz böyle sayılar değildi!

Anadolu Üniversitesi’nde hocalığa yeni başladığım sıralarda, yani bundan yaklaşık 16 - 17 yıl önce, oradaki bir öğretim görevlisinden ibretlik bir olay dinlemiştim.
Bu öğretim görevlisinin hanımı, civar ilçelerden birinin resmi kütüphanesinde görevlidir. Bir sabah işe geldiğinde, kütüphane müdürünün bahçeye balyalar halinde kitap yığdırmakta olduğunu görür. Kitaplar, kırklı yıllarda, o zamanki Tercüme Bürosu tarafından çevrilip Milli Eğitim Bakanlığı -o zamanki adıyla: Maarif Vekâleti- tarafından bastırılmış olan ‘Doğu ve Batı Klasikleri’dir. Bu durumu gören -adına A diyelim- A adındaki hanım görevli, müdüre kitapların neden bahçeye çıkartıldığını sorar. Aldığı cevap, aynen şöyledir: “İçerde raflarda yer kalmadı. Hem bunları artık kim ne yapsın? Yeni kitaplara yer açmak için hepsini attırıyorum!”
Dehşete düşen görevli A, kitapları evine götürüp götüremeyeceğini sorar. Müdürden, halinden memnun olduğunu gösteren bir cevap gelir: “Aman al, ne yaparsan yap!”
Bu, kanımca Türkiye’de cehaletin ellili yıllardan hemen sonra başlayarak nasıl ve hangi nedenlerle yükseldiğini gösteren en tipik olaylardan biridir. Ama sanırım burada, -“hangi nedenlerle yeniden yükseldiğini” demek, çok daha doğru olur.- Çünkü Milli Mücadele’nin kazanılmasından ve Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra bu ülkede başlatılan ikinci topyekûn savaş, cehalete karşı savaştır. Çünkü Osmanlı’nın altı yüz yılı boyunca Rönesans’ın, Aydınlanma Çağı’nın, Fransız İhtilâli’nin ilke ve fikirlerinin, sınıflı toplumun, sanayileşmenin yanından bile geçmemiş bir topluma 20. yüzyılda, yani Batı’da ‘Bilimsel Çağ’ diye adlandırılan bir çağda uygar toplumlar arasında bir yer bulabilmek, ancak böyle bir mücadele ve onun yaratacağı bir kültür devrimi ile erişilebilecek bir hedefti.
Darülfünun’un üniversiteye dönüştürülmesi ile birlikte Batı’nın üniversite kavramının Türkiye’ye gelmesi, Latin harflerine geçilmesi, eğitim birliği ilkesinin kabulü, Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte Almanya’yı terk etmek zorunda kalan dünya çapında bilim adamlarının bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye’deki üniversitelerde çalışmak ve Batılı anlamda üniversite kuruluşuna, yine Batılı anlamda ‘akademisyen’ yetiştirilmesine katkıda bulunmak üzere ülkemize davet edilmeleri, nihayet Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi -Atatürk tarafından oluşturulan özgün yapıları, 12 Eylül faşizminin Atatürk’ün adını ağızlarından düşürmeyen temsilcilerince ortadan kaldırılan- iki kurumun oluşturulması, planlanan kültür devriminin ve bir ‘yeni toplum yaratma’ amacının Atatürk’ün sağlığında gerçekleştirilmiş aşamalarıdır.
Hazırlıklarına Atatürk’ün son yıllarında başlanan ve 1940 yılında, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ve Hasan Âli Yücel’in de Milli Eğitim Bakanlığı dönemlerinde açılan Köy Enstitüleri ile, yine aynı yıl Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde oluşturulan ‘Tercüme Bürosu’, amaçlanan kültür devriminin sonraki örgütlü girişimleridir. Bu arada, Köy Enstitüleri ile Tercüme Bürosu arasında kurulmuş bir tür organik bağın da önemle vurgulanmasında yarar vardır.

aydoe
05-03-2009, 23:31
“Hazırlıklarına Atatürk’ün son yıllarında başlanan ve 1940 yılında, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı ve Hasan Âli Yücel’in de Milli Eğitim Bakanlığı dönemlerinde açılan Köy Enstitüleri ile, yine aynı yıl Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde oluşturulan ‘Tercüme Bürosu’, amaçlanan kültür devriminin sonraki örgütlü girişimleridir. Bu arada, Köy Enstitüleri ile Tercüme Bürosu arasında kurulmuş bir tür organik bağın da önemle vurgulanmasında yarar vardır...”

Bu organik bağ, ‘Tercüme Bürosu’ tarafından çevrilmesi sağlanan Doğu ve Batı klasiklerinin o zamanki Maarif Vekâleti’nce bastırılması ve derhal Köy Enstitüleri’nin kitaplıklarına gönderilmesiyle kurulur. Bu durum, aynı zamanda o zamanki Türkiye’de devlet eliyle bir okuma seferberliğinin başlatılması ve sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Başka deyişle, amaçlanan, olabildiğince yüksek sayıda vatandaşa yalnızca okuma ve yazma öğretilmesi değildir; Türkiye’de yaşayan insanların öğrendikleri okuma aracılığıyla Doğu’nun ve Batı’nın düşünce hazineleriyle yoğun bir biçimde ilişki kurmaları da resmi eğitim ve kültür politikasının temel hedefleri arasındadır.
Bu arada Köy Enstitüleri’nde nasıl bir insan malzemesi oluşturulacaktı ve bu insan malzemesi nasıl bir kültürün öncülüğünü yapacaktı gibi soruların en net cevaplarını da, bu kurumların oluşturulmasında birinci derecede rol oynayanlardan biri olan İsmail Hakkı Tonguç’un satırlarında okumaktayız: “...Evet, onların kültürleri bildiğiniz münevverlerinkinden gerçekten ayrı olacak. Onlar hendese davalarını ezberleyerek sınavı verince unutan insanlardan olmayacaklar. Geometri ve diğer bilimlerin ana kanunlarına göre bina ve eşya yapan münevverlerden olacaklar...” (İ.H. Tonguç, Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, Çağdaş Yayınları, İstanbul 1976, 1990). Bu kısacık alıntı bile, Köy Enstitüleri’nin ancak devrim diye adlandırılabilecek bir atılımı, vereceği bilgiler hep unutulmaya yargılı olacak ezberci yöntem’in yerine, ‘yaşayarak ve iş yaparak’, dolayısıyla da tartışarak öğrenmeyi geçirmeyi ne kadar önemsediğini göstermeye yeterlidir. Bu, çok yerinde bir önemsemedir, çünkü insanın verileri kendi zihinsel süreçlerinden, sürekli bilgiyle desteklenen tartışma ve sorgulama aracılığıyla bilgiye dönüştürmesi halinde, bu bilginin bir daha unutulması olanaksızdır.
Kendisi de Köy Enstitüleri çıkışlı olan Pakize Türkoğlu, “Tonguç ve Enstitüleri” başlıklı kitabında bu konuda şöyle diyor: “...öğrenciye en başta kitap okuma alışkanlığını kazandıran, özgür bir tartışma ve öğrenme ortamı yaratan, bir ayağını güzel sanatlar kültürü ve eğitimine dayayan enstitülerde insanın bilgilenmemesi ya da kültürel yönden gelişmemesi olanaksızdı... Bilgi ve kültür boyutu sığ olan bir eğitim değişme yaratamaz. Tonguç’a göre eğitmek, bilgi ve kültür kazandırmak, değiştirebilmektir; yaşamı kolaylaştırıp güzelleştirebilmektir. Gerek enstitü yaşamında, gerekse köylere gidildiğinde bilgi ve kültür bu anlamı kazanmıştır. (Pakize Türkoğlu, Tonguç ve Enstitüleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2004, 2. Basım, s. 262).

Pakize Türkoğlu’nun yazımda sözünü ettiğim “Tonguç ve Enstitüleri” başlıklı kitabında, gerçek etkinliğini 1935-1946 yılları arasında sergileyen ve Cavit Orhan Tütengil’in deyişiyle “Halk tabanında bir Rönesans” hareketi yaratan Köy Enstitüleri’ne ait bazı sayılar var. Bu yazımın yayımlanışı, yol arkadaşı İsmail Hakkı Tonguç’la birlikte Köy Enstitüleri’nin kurucularından olan ve 26 Şubat 1961 tarihinde ölen Hasan Âli Yücel’in ölüm yıldönümüne rastlıyor. Anısı önünde saygıyla eğilerek sözünü ettiğim sayılardan bazılarını veriyorum.
Köy Enstitüleri’nin kısacık ömrüne 21 enstitünün kuruluşu sığdırılmış. Ayrıca, bu girişim başladığında ülkemizde 6 bin olan öğretmen sayısı 16 bine çıkmış. Okur sayısı ise -bu sayıyla, sadece okuma yazma öğrenenler değil, fakat kitap okumayı yaşamlarının olmazsa olmazları arasına katanlar kastedilmektedir!- 5 binden 17 bine fırlamış! Şimdi, bu sayılar karşısında, aklıma şöyle bir soru geliyor: Köy Enstitüleri zamanındaki, katık torbasının içinde bir de Sofokles‘in “Antigone”sini taşıyan ve okuyan, köyünde Sabahattin Eyuboğlu ile Shakespeare’in “Macbeth”ini tartışabilen, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, Goethe’nin “Faust”unu seyrettikten sonra, köyünde bu eser hakkında arkadaşlarıyla fikir alışverişine giren, tohumları asırlardır kanında kaynayan halkoyunlarını oynamakla yetinmeyip her birinin kökenini ve kültürel bağlamdaki türlü anlamlarını incelemeyi de eğitiminin doğal bir parçasına dönüştüren enstitü öğrencisinden, aynı ülkede günümüzün örneğin Bilge Karasu denildiğinde duraklayan, tiyatro bölümünün ‘yetenek sınavı’nda “Muhsin Ertuğrul kimdir?” sorusuna: “Sanırım Tepebaşı‘nda özel tiyatro işletiyor!” diye cevap verebilen ortalama üniversite öğrencisine uzanan yolun sorumluları kimlerdir? Bu topraklarda geçen yüzyılda, Milli Mücadele’nin hemen ardından başlatılan ve eşine dünya kültür tarihinde bile pek kolay rastlanamayacak bir kültür seferberliğinden sonra, ortalama Türk insanının on yılda ancak bir kitap okuduğu bir gelişmenin (!) altında, kimlerin imzaları vardır?
Hemen belirtme gereğini duyuyorum: Bu sorulara, belki bugüne kadar hiç başaramadığımız kadar açık cevaplar bulma ve verme yürekliliğini göstermediğimiz, tıpkı bugüne kadar yapageldiğimiz üzere, sanki böyle sorular gündemimizde yokmuşçasına, ‘evrenselleşme’, ‘uygarlaşma’, ‘demokratlaşma’, kısacası, ‘insanlaşma’ peşinde koştuğumuz sürece, içinde onyıllardır yaşadığımız o acınası kozanın dışına çıkabilmemiz, bu ülkede cehaletin yükselişini durdurmamız da mümkün olmayacaktır!
Avusturyalı yazar Manés Sperber’in eşsiz tanımıyla, ‘gerçek, hiçbir yalana benzemeyen bir şeydir!’ Bizlerse, Milli Mücadele’nin doğal devamı olarak tarih sahnesine getirmeyi başardığımız Köy Enstitüleri’ni, Halkevleri’ni, Tercüme Bürosu’nu kapatmayı ‘başardığımızdan’ bu yana, yani onyıllardır, hiçbir gerçeğe benzemeyen yalanlarla ilerlemenin umarsız adımlarını atmaktayız.

Epey zaman önce, Ali Kırca’nın kendisiyle yaptığı unutulmaz bir televizyon söyleşisinde, rahmetli Attilâ İlhan, ortaokul yıllarını anlatırken şöyle demişti: “O yıllarda herhangi bir sınavdan kırık not almak, biz öğrenciler için yalnızca derslerle sınırlı bir olay değildi; böyle bir durumla karşılaştığımızda, kendimizi adeta vatanımıza karşı bir göre-vi yerine getirmemişiz gibi suçlu hissederdik! Ama bu, doğaldı, çünkü o zamanlar Atatürk vardı! O zamanlar Cumhuriyet vardı!”
Attilâ İlhan’ın ancak bir vecize diye nitelendirilebilecek bu söylemi, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, o şimdi ‘Türk Aydınlanması’ diye özlemle andığımız kuruluş döneminin hangi ideoloji ile biçimlendiğini göstermek bakımından çok önemlidir. Bu sözlerin en az bunun kadar önemli bir ikinci özelliği ise, bir dersten kırık aldığında bu olayı vatanına karşı görevleri bağlamında tartışma konusu yapma gereği duyan bir gençlikten, bugünün bir sınavda yüz üzerinden yirmi, otuz alan ve “ama benim sınavım başarılıydı!” diye bu sonuca karşı çıkan ortalama üniversite gençliğine uzanan yolu kimlerin döşediği gibi kahredici, fakat gerekli bir soruya kaynaklık etmesidir.
Bu sorumluluk konusuna geçmezden önce, bir noktayı çok açık ve seçik göz önünde tutmakta yarar var. Bu yazı dizisinin ilk bölümünde belirttiğim gibi, insanları ortalama on yılda bir kitap okuyan, yine ortalama iki, üç binlik kitap basım sayısıyla, yedi buçuk milyon nüfuslu bir Azerbaycan’ın bile çok gerisinde kalan bir ülkede, önce bu oranlar tartışılmadan ve bunların değişmesi için çok ciddi önlemlerin üzerinde durulmadan yapılacak her düşünsel ve sanatsal tartışma, ancak acı bir alay olabilir. Ve bu okuma oranlarına -dolayısıyla da böyle bir cehalet düzeyine!- sahip bir ülkenin ‘her şeye rağmen’ sanatta ve düşüncede kayda değer bir varlık sergileyebileceğine inanmak, yanılsamaların gerçekten en korkuncu olur. Sıkça alıntıladığım bir yabancı ressam, sanatta bilgi ile yeterince beslenmeksizin, sadece teknik ve ilham aracılığıyla bir yere varabilmenin olanaksızlığını, şu iki sözcükten oluşma söylemiyle cehalette direnenlerin yüzlerine çarpmıştı: “Bilmeden, göremezsiniz ve gösteremezsiniz!”
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ortaya çıkan, “Türk Aydınlanması” diye adlandırdığımız altın sayfaları yakın kültür tarihimize ekleyen ve ilerde göreceğimiz gibi, bugünkü ortalama Türk aydınından çok farklı olan aydınlar, nasıl bir ideolojinin rehberliğinde ve hangi nitelikleri gerekli görerek yetişmişlerdi? Bu soru ve ondan kaynaklanabilecek karşılaştırmalar, konumuz açısından yaşamsal önem taşımaktadır, çünkü bugünkü yükselen cehaletimiz, birincil olarak o ‘doğru’ aydınların ardından gelen, doğru yolları şaşırarak ve küçümseyerek, içinde yaşadıkları topluma hızla yabancılaşan, giderek o toplumun bütün hallerine karşı ‘körleşen’, ve son noktada bir inanılmazı başararak, kendilerini içinden geldikleri toplumdan olmadıkları, olmamayı başardıkları(!) ölçüde ‘aydın’ saymaya başlayan ‘yanlış’ aydınların ya da gafiller kuşaklarının eseridir!

Konuyu haftaya sürdüreceğiz.

evrensel-insan
05-03-2009, 23:45
Saygideger aydoe;

Gelen agamiz, giden pasamiz.
Vardir bir bildikleri
Benim aklim ermez
Ben eylemciyim, teorisyenlerimiz ayri
Saci uzun, akli kisa
Okuyupta ne olacaksin, adam mi olacaksin?
Ben bilmem, .... bilir.
Dusun dusun, agrisin basin!
Sen, ...... den daha iyimi bileceksin.
Yarim aklinla, her ise karisma

Babasinin oglu-kizi, abisinin kardesi, amcasinin yegeni, Amca, emmi, dayi, yenge, emmoglu, nine, teyze,bacim, birader, Tarih ogretmeni, ..... okulu muduru, muhasebeci, mudur, esnaf, bakkal amca, v.s.

Gordugun gibi, ne kadar; biey olabilmekten ve dusunmekten uzak bir toplumuz. Cehalet ayip degil; cahil kalmak ayiptir. Tabi bahane cok.
Ben isciyim
Vaktim yok
Ne gerek var, okumaya

Ama, sira dizilere gelince; herkes degil vakit bulmak; gerektiginde vakti yaratir bile. Topluma once kendi olmayi, sonrada; bilginin onemini ogretmeliyiz. Belki de birey olabilmek icin en guzel atasozu; Her koyun kendi bacagindan asilir. Yani, bacagini kurtaramayan koyun, asilmaktan da kurtulamaz.

Saygilarimla;
evrensel-insan

aydoe
19-03-2009, 23:08
“Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ortaya çıkan, ‘Türk Aydınlanması’ diye adlandırdığımız altın sayfaları yakın kültür tarihimize ekleyen ve, ilerde göreceğimiz gibi, bugünkü ortalama Türk aydınından çok farklı olan aydınlar, nasıl bir ideolojinin rehberliğinde ve hangi nitelikleri gerekli görerek yetişmişlerdi?”
Bu soru, ‘Türk Aydınlanması’nı gerçekleştiren aydınların, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleri temelinde hangi doğru misyonla yola çıktıklarını, onların ardından yetişen ve günümüzde ne yazık ki etkinliği ellerinde bulunduran yanlış aydınların ise nerelerde gaf yapıp, bu toplumun yeniden cehaletin pençelerine düşmesine katkıda bulunduklarını kavrayabilmek bakımından çok önemlidir.
Azra Erhat, ilk basımı 1996 yılında Cem Yayınları arasında çıkan ve torunu Gülleylâ’ya uzun bir mektup şeklinde yazılmış olan “En Hakiki Mürşit” başlıklı anılarında, Atatürk’ün cehalete karşı açtığı savaşı belgeleyen çeşitli alıntılara da yer vermiştir. Bu alıntılar, Azra Erhat’ın da ömrünün sonuna kadar yaratıcıları arasında yer aldığı, kısa ömürlü ‘Türk Aydınlanması’nın aydınlarının nasıl bir ideolojiyle biçimlendiklerini çok açık göstermektedir.
Atatürk, 6.XII.1922’de şöyle demiş: “...Hayatı içtimaiyemizin (toplumsal hayatımızın) en büyük düşmanı olan cehil vesaire gibi sebepler milletimizi fakir ve zayıf düşürmekten hâli kalmamış ve kalmıyacaktır. - ...Milletimizin istidat ve kabiliyetini azamî derecede inkişaf ettirmek ve memleketimizin bilcümle menabii kuvvet ve servetten (bütün kuvvet ve servet kaynaklarından) azami surette istifade ederek esbabı zaafımızı (zayıf olmamızın sebeplerini) izale etmek için bundan böyle hiçbir fırsat ve vakti fevt etmiyerek (kaçırmayarak) çalışmaya mecburuz.”
Atatürk’ün 27.X.1922’de, Bursa’da, öğretmenlere şu seslenişi ise, cehaletle savaşmaktaki kararlılığının tam ifadesidir: “...Her şeyden önce cehli izale etmek (gidermek) lâzımdır. Binaenaleyh maarif programımızın, maarif siyasetimizin temel taşı cehlin izalesidir... Bu izale edilmedikçe, yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir.”
Gazi, 21.III.1923’te öğretmen ve öğrencilere, en büyük düşmanın kim olduğunu şöyle gösterir: “Bu, cehildir; milleti kendi benliğine sahip yapmayan, milleti asırlarca kendi hakkında gafil bulunduran hep bu cehildir...”
Özellikle son alıntı, cehaletin, yani bilgisizliğin etkilerini çok açık ortaya koyması bakımından önemlidir. Atatürk’e göre cehalet, milleti kendi benliğini kavrayıp sahiplenmekten alıkoyan, kendi hakkında yüzyıllarca gaflet içersinde yaşamasına yol açan bir kötülüktür. Bu saptama, adına kültür tarihi dediğimiz bilimsel alanın mutlak nitelikte bir gerçeğidir: Kendi benliğinden yeterince haberi olmaksızın yaşayan bir millet, örneğin kimlik belgesini kaybetmiş bir insandan çok daha vahim bir durumdadır. Çünkü toplumsal ve ulusal benlik, hiçbir belgenin yeniden çıkartılmasıyla eksikliği giderilebilecek bir benlik değildir; ancak, bugünden geçmişe yönelik ve tarih bilincinin rehberliği ile yürütülecek bir araştırmayla kavranabilecek bir benliktir.
Bu durumda, kendini “aydın”, yani bilgisiyle ve birikimiyle “doğruyu yanlıştan ayırabilen” diye nitelendiren kişinin birincil görevlerinden biri de, her şeyden önce kendini “buralı” olmadığı ölçüde değil, fakat “buralı olmayı” çıkış noktası alabildiği ölçüde aydın saymayı öğrenmesidir!

Cumhuriyetin kuruluşunun ardından yetişen ve ne yazık ki çok kısa ömürlü olabilen ‘Türk Aydınlanması’nı gerçekleştiren aydınlarımızın nitelikleri üzerinde durmaya başlamıştım.
Onlardan sonra, kabaca yetmişli yıllardan başlayarak kendini belli edecek ve giderek etkinlik kazanacak ‘alıntı aydınlarından iyi ayrılabilmeleri için, kuruluş döneminin ‘imece aydınlarının niteliklerinin iyice belirginleştirilmesi gerekiyor. Çünkü ileride sözünü edeceğim ‘alıntı aydınları, kısa ömürlü ‘Türk Aydınlanması‘nın ardından bu ülkede cehaletin ve bağnazlığın yeniden ortaya çıkışına önemli(!) katkılarda bulunacaklardır.
Önce Azra Erhat’a ilişkin bir anı. Yıllar önce Azra Erhat’ın Teşvikiye’deki evinde bir akşamüstü. Karşılıklı çay içiyoruz. Birkaç defa: “Azra Teyze, bir şey soracağım… diye söze başlayarak hümanizme ilişkin dolaylı ve dolaysız sorular soruyorum. Amacım, bana hümanizmi onun anlatmasını sağlamak. Fakat niyetimi çabuk anlıyor: “Evladım, ben hümanizmi sana nasıl anlatayım ki şimdi? Hümanizm, benim yaşama biçimim. İnsanın yaşama biçimi olacak kadar kendine mal ettiği bir şeyi anlatması çok güçtür!”
Aradan yıllar geçtikten ve -ne yazık ki!- çok farklı aydınları da tanımak zorunda kaldıktan sonra, ‘Azra Teyze’nin o akşamüstü söyledikleriyle aslında bütünüyle kendi aydınlar kuşağını anlatmış olduğunu anlayacaktım. Azra Erhat’ın yanı sıra, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, Orhan Burian …ve daha niceleri. Hayır. Onlar, anlatan kişiler değildiler. Ve hele anlattıklarının itirazsız ezberlenmesini isteyen kişiler hiç değildiler. Onların, ancak eylemleri için gerekli gördüklerinde bir şeyler anlatırlardı -yani, eylemlerinin tamamlayıcısı olarak. Ama eylem, aydınlatma eylemi, hepsi için hep ön planda geldi. Kısacası, anlatmayı değil, fakat hep açıklamayı gerekli gördüler- bu toprakların insanları, yüzyıllar sürmüş koyu bir cehaletin ardından, nihayet kendileri üzerinde düşünmeye başlasınlar, Sokrates’ten iki bin beş yüz yıl sonra, o büyük düşünürün: “Üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir!” özdeyişini kendi hayatlarında somutlaştırabilsinler diye!
Ve burada sözü, Azra Erhat’ın ardından Orhan Burian’a, kısacık hayatına kabarık sayıda denemeyi, eleştiriyi ve sonradan Vedat Günyol’un sürdüreceği “Yeni Ufuklar” adlı o küçük boyutlu, fakat aydınlanmanın ışıklarını bir prizmanın gücüyle bu toplum için yoğunlaştıran dergiyi sığdıran Orhan Burian’a getirmek istiyorum. Burian’ın 1953 yılında o dergide çıkan “Köylüyü Aydınlatma” başlıklı yazısında kısa ama çok anlamlı bir cümlesi var: “Köylü traktörü ne için istiyorsa, kitabı da onun için istediği gün, okumaktan bir fayda görmüş olacaktır…“
Bu cümlenin, kültür tarihimizin kısa bir döneminde egemen kılınan bir aydınlanma felsefesini dile getirdiğini söylemek, kanımca kesinlikle bir abartma sayılmamalıdır. Çünkü bu cümle, öngörülen aydınlanmanın hedefini göstermektedir: Köylü, traktörü tarlasını daha verimli kılmak için ne kadar istiyorsa, kitabı da kafasındaki düşünceleri üretken kılmak amacıyla o kadar isteyecek, gerekli görecek kıvama getirilmelidir!
Sizce de Orhan Burian’ın bu yazdığı ile, Azra Erhat’ın “Hümanizm benim yaşama biçimim..” deyişi arasında çok yakın bir ‘akrabalık’ yok mudur?

aydoe
26-03-2009, 20:29
“...kabaca yetmişli yıllardan başlayarak kendini belli edecek ve giderek etkinlik kazanacak ‘alıntı aydınları’ndan iyi ayrılabilmeleri için, kuruluş döneminin ‘imece aydınları’nın niteliklerinin iyice belirginleştirilmesi gerekiyor. Çünkü ileride sözünü edeceğim ‘alıntı aydınları’, kısa ömürlü ‘Türk Aydınlanması’nın ardından bu ülkede cehaletin ve bağnazlığın yeniden ortaya çıkışına önemli(!) katkılarda bulunacaklardır...”

Azra Erhat, “Osmanlı Münevverinden Türk Aydınına” başlıklı incelemesini (Can Yayınları, Düşünce Dizisi, İstanbul 2002) ‘aydın kimliği’ ile hesaplaşmaya ayırmıştı. 6 Eylül 1982’de aramızdan ayrıldığında ilk bölümünü tamamlamış olduğu bu eser üzerinde çalışıyordu.
Erhat, “Mustafa Kemal Osmanlı Münevverini Tartışıyor” başlıklı birinci bölümde, bu konuyu Mustafa Kemal’den geniş alıntılarla işlemişti. Bu bağlamda, Gazi’nin 20 Mart 1923 tarihinde Konya’da verdiği demeç, konumuz açısından özellikle önemlidir. Toplumumuzda eskiden beri süregelen aydınlar-halk kopukluğunun ele alındığı bu demeçte, şu satırlara rastlıyoruz: “...İslâm âlemi iki sınıf ayrı heyetlerden mürekkeptir. Biri ekseriyeti teşkil eden avam, diğeri ekalliyeti (azınlığı) teşkil eden münevveran (aydınlar). Bozuk zihniyetli milletlerde ekseriyeti azime (büyük çoğunluk) başka hedefe, münevver denen sınıf başka zihniyete maliktir...” Mustafa Kemal, bu iki kesim arasında tam bir zıtlığın ve -birbirlerine karşı- muhalefetin bulunduğunu saptadıktan sonra, Osmanlı’da aydınların halkı kendi hedeflerine yöneltmeyi başaramadıklarını belirtir ve şöyle der: “Bunda muvaffak olmak için münevver sınıfla halkın zihniyeti ve hedefi arasında tabiî bir intibak (uyum) olmak lazımdır. Yani sınıfî münevverin (aydınlar sınıfının) halka telkin edeceği mefküreler (idealler), halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalıdır...”
Mustafa Kemal, bizde durumun böyle olmadığını, incelemelerimize zemin olarak; “kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi ananelerimizi, kendi hususiyetlerimizi ve ihtiyaçlarımızı...” almadığımızı belirterek dile getirmekte, aydınlarımızın “belki bütün cihanı, bütün milletleri” tanıdığını, ama bizi tanımadığını söylemektedir. Bu arada aydınlarımızın ulusumuzu mutlu etmek için, başka uluslar ne yapmışsa onu yapalım dediklerini, ancak her toplumun yapısının ve koşullarının ötekilerden farklı olması nedeniyle, böyle bir teorinin hiçbir devirde başarıya ulaşamadığını önemle vurgulamış ve Azra Erhat’ın kitapta altını çizdiği şu sözleri söylemiştir: “Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından (ilerlemelerinden) istifade edelim, lâkin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz ...halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok ve daha ziyade münevverlere teveccüh eden (düşen) bir vazifedir...” Gençlerin ve aydınların bu bağlamda ne yapmaları gerektiği de aynı konuşmada şöyle belirtilmiştir: “Gençlerimiz ve münevverlerimiz ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını evvelâ kendi dimağlarında iyice takarrür ettirmeli (açığa kavuşturmalı), onları halk tarafından iyice kabilî hazim (hazmedilebilir) ve kabilî kabul (kabul edilebilir) bir hale getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır...”
Milli Mücadele’nin ardından onun kadar önemli bir başka mücadeleyi, ‘çağdaşlaşma’ mücadelesini kazanma zorunluluğuyla karşılaşan Türk toplumunun ihtiyaç duyacağı aydınların nitelikleri, bu sözlerle eksiksiz belirtilmiştir.

devam edecek

elcihanaferin
27-03-2009, 01:56
Aydoe bu yazı dizisi için çok teşekkürler. Ben de katkıda bulunmak istedim.

İstiklal Savaşı sonrasında Anadolu feci vaziyetteydi, bir yıkıntı idi. Halk çok fakir, gündelik yaşıyordu. Medeni aletleri ve hiçbir birikimi olmadan tabiatla boğuşur vaziyetteydi. Atatürk buradaki mücadelesini de önceden planlamıştı. Devlet parasızdı. Dışardan hiç yardım almadan yeni Cumhuriyetle ne yapabildiyse yaptı. Sabırsızdı. Devrimler hep tepeden inme yapılarak halka benimsetilmeye çalışılmıştır. Ekonomi vs yorumlara bırakarak, kültür ve eğitime gelelim:

Tam hatırlamıyorum ama, İstiklal savaşı sonrasında Türkiye'de okuma yazma oranı %3-4 gibi olmalı. Kadın okur yazarlığı ise yüzdeyle ölçülmüyor, yüzbinde ile ölçülüyordu. Atatürk'ün en önemli atılımları eğitimde oldu. Atatürk düşünen bir insandı. Yapacaklarını önceden planlamıştı. Eğitim hususunda pek çok yasa çıkarıldı. Tevhidi tedrisat kanunu çok önemli tabii ama bunun dışında da pek çok yasa var. Yeni üniversite açılması, yurt dışına her konuda öğrenci gönderilmesi, harf devrimi bunlardandır. Devamı tercüme bürosu, köy enstitüleri ile geldi. Bunlar bir araya gelirse bütünlüğü görülür. Bu bütünlük tamamen insanımızın görgülü, bilgili ama en önce de düşünen ve sorgulayan insan olmasıdır. Zaten bu yüzden yobazların nefretini almıştır. Sorgulayan insan olmak din tabusunun yıkılması anlamını taşır. Esas eğitim atılımı aslında bu amaca yönelik olmuştur.

Onun "Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir" demesi de bu yüzdendir. 1937 Meclis açış nutku da bunu gösterir: "... bu prensipleri gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğtuya yaşamdan almış bulunuyoruz."

Maalesef bu aydınlanma süreci kısa sürdü. Artık eğitim, sorgulamaktan ezberlemeye geçti. Bu geri gidişi başlatan DP yöneticilerini tarih ait bulunduğu yere oturtacak tabii.