PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : 1 Mayıs'ta CIA,Gülen parmağı ve ağaların savaşı


hamiahausa
12-04-2009, 12:50
CIA,GÜLEN PARMAĞI VE AĞALARIN SAVAŞI

Fethullah Gülen,ABD'den Türkiye'ye dönmüş haberleri geliyor.

İşe bakın ki tam da 1 Mayıs zamanı.
Demek ki ABD'nin Gülen'den istifade etmeye ya ihtiyacı kalmadı ya da başka gerekçeleri var.
Belki de düzen değişikliği hazırlanmış olmalı.
Ne malum belkide ABD,AKP'den vazgeçmiş olabilir.Sayın başbakan oyuna geliyordur da haberi yoktur.

Son zamanlarda yaptığı yaklaşık tüm konuşmalara adeta düzeltme yapmaya başlamasını neye yorumlarsınız?

Başbakanın zeka problemi olmadığına göre çevresince kandırılma problemi yaşıyor olamaz mı?


Polisin içinde F tipi yapılanmanın izlerini 1 Mayıs olaylarında açıkça görüyoruz.Bu benim kendi düşüncemdir.Başkasını bağlamaz.

Bakalım bazı olaylara...
Bugün F.Altaylı haber programında polislerin sicil numaralarının söküldüğünü ve bu emri kimin verdiğini sorguladı.
Şehir dışından gelen polislerin sicil numaraları sökülmemiş.Buna acaba içişleri bakanı ne der bilinmez.
Fatih Altaylı diyor ki,savunmada onlar henüz yeni mezun,kadroları yok diye savunacak olurlarsa daha vahim bir hata olur diyor.
Peki neden bu yöntem uygulandı?
Bir duyumdan deyil ancak şahsi düşüncemden dolayı şöyle bir açıklamsı olabilir.
CIA'nın elemanları da acaba F tipi polislerle birlikte işin içindemiydi?
Gizlenebilmenin en iyi yollaından biri de budur.Zira bir Türk polisinin,bir Türk vatandaşına böylesine hunharca davranmasını başka nasıl açıklayabilirsiniz ki?

Farkında iseniz,Türbanlı kimseye rastlanmıyor.

Ya da çok az sayıda var ancak görünmüyor.
Sivil giyimli polisin yerde yatan kadına vumasını dikkatle izleyin.Başı açık bir kadın.
Başka sivil bir polis ise,turist olduğuna bakmaksızın başı açık,biraz da yazlık giyimli olduğu için kadına ve adama saldırıyor.Büyük ihtimalle F tipi yapılanmanın cenahından biri.
Hadi tüm bunlar göz yanılgısı diyelim.Peki hastaneye atılan göz yaşartıcıya ne diyeceksiniz?

Doktorlar bugün pankart açmış.

"Savaşta dahi hastanelere dokunulmaz"diyorlar.Pes yani pes.
Vali beyin açıklamasına kargalar dahi inanmazken biz nasıl inanalım?

Bunlar Türklerden nefret ediyor.

Türk milletinin düşmanlarını bir şekilde şerefli Türk Polis teşkilatının içine sızdırmış olamazlar mı?
CIA'nın tıpkı 12 Eylül öncesi operasyonlarını andırıyor.Solcunun da,sağcının da CIA ajanı olduğu günleri.
Peki polis kamerasını izlediniz mi?
Polis kamerasından gördüklerimiz ibret vericidir.
Saldırganların nasıl davrandıkları belli.
Ancak ne hikmet ise onlara önlem olacak hiçbir polis etrafta görünmüyor.
Polsi bu görüntüleri haklı olduğunu anlatmak açısından görsel medyaya vermiş ancak unuttuğu birşey var.
Bu saldırganlara hiç bir polisin müdahale etmediğini gizlemeyi unutmuşlar.
Tabii ki bunların yanında şerefli Türk polisine yakışan görüntülerde bol miktarda var.
Lakin soruşturma konusu olacak olayların örtbas edilmemesi toplumun vicadanındaki yaranın sarılması için elzemdir.

Bakanlar kurulu zaten cemaatler,Tarikatler kurulu gibi olduğundan bunun soruşturmasının ucu kendilerine dokunacaktır.
Göreceksiniz ki bu soruşturma yapılmayacak ya da hiçbir sonuç alınamayacaktır.

Şimdi sendikaların hatalarına bakalım.
Aslında 1 Mayıs olaylarında Gülen'ci polislerin,belki de CIA ajanları ile işbirliği tahminlerimin de ötesinde konuşulması gereken kısmı da sendikalar kısmıdır.
1978-1979 yıllarında YOL-İş sendikası üyesiydim.
Emekli olacağım son 4 yılda ise Türk-metal iş üyesiydim.
Yani sendikacılığı biraz bilirim.
Özellikle de Türk-metal sendikasını.
Erdemir'in özelleştirilmesine karşı çıktıkları dönemde,Erdemir çalışanlarını sokağa dökerek "Erdemir namustur,satılamaz"sloganlarını işçilere söyletirken,aynı anda sendika üst yönetiminin de Erdemir'i satın almaya talip olanlara nasıl gizlice Erdemir'i gezdirildiğini de bilirim.İşçi sokakta slogan atarken sendika,üst yönetimi olması muhtemel yeni patronlarının gözüne girmekle uğraşmaktaydı.

Sokak kaynamaya başlayınca Sayın Tayyip Erdoğan,Mustafa Özbek'e hitaben,"kendine gel,ağzımı açtırma,o serveti nasıl yaptığını açıklarsam sesin soluğun kesilir"mealinde bir açıklama yapınca herşey bir anda bitivermişti.
Daha sonra OYAK Erdemir'i alınca da yine aynı Mustafa Özbek şöyle diyordu.
"Kaptan köşkünde OYAK olduğu sürece bizim için sorun yok"
Bu ne anlama geliyordu dersiniz?

Yine satıştan yaklaşık bir yıl evvelinde Erdemir yönetimine bir teklifle giden Türk-metal sendikası şöyle bir karar aldırılmasına sebep olmuş idi.
Fazla mesai yapanlar bu yaptıkları mesailerden feragat edeceklerdi.Ama sadece işçiler.Memurlar.Üst yönetim ha keza,ne yaptığını ancak kendileri biliyor.Yıl sonunda aldıkları sarı zarflarla kardan hisse...

Dikta rejimlerde,Cunta yönetimlerde dahi görülmeyen bir olgudur bu.
Tüm şefler,müdürler,en alt yöneticilere kadar işçiye baskı yapılmış ve bunun firesiz sağlanması için gereken tüm etmenleri kullanmışlardı.
Bende bunun yasal olmadığını,yapılması gerekiyor ise sendikanın yaptığı kesintilerden bir miktarının Erdemir'e bağışlanması gereğini söyledim.
Çünkü,o dönemde yönetim kurulu üyelerinin altlarına son model makam otomobilleri sipariş verilmiş idi.
Demek ki Erdemir'in böyle bir ekonomik bunalım içinde olmadığı belli idi.
Bana da baskılar arınca,genel müdürlüğe bir dilekçe ile başvuruda bulundum.
Bunun yasal olmadığını anlattım.
Yapacağım fazla mesailerden kesinti yapılmasını istemiyor olduğumu beyan ettim.

Bu dilekçem üzerine herkes ibret olması için benim işten atılacağımı bekledi.
Ancak öylebirşey olmadığı gibi,idari kadrolarda çalışıp fazla mesailerini alnlarda bu matbu dilekçe vermeyenler gibi mesailerini aldılar.
Sendikasından ya da işyeri yönetiminden çekinmeden,yasların verdiği hakları sonuna kadar savunan sanıyorum ki 12 bin personelden sadece 5 kişi imişiz.
Bunu da sonra öğrendim.

İşte sendikalar budur dedirten olayı anlatmaya çalışmamın başkaca sebeplerine gelince şunları sıralayabilirim.


Benim de emekli olmadan evvel,çalışırken bize verilen bir kitapçıkta,Türk-İş sendikasının kendi yayınında yaklaşık şöyle deniyordu.


İşçilere sendika hakkını,Menderes ve İnönü çekişmeleri verememiş,askeri darbe ile verilmiştir.
Hem İnönü,hem Menderes,muhalefette iken sendikal hakların verilmesini istiyor ancak her ikisi de iktidar oldukları dönemlerde bu taleplere kulak tıkıyorlar.
Sonunda askeri darbe ve sendika hakkını veren de askerler oluyor.
Bu çok acı bir durumdur denmekteydi.


Şimdi kitapçık yanımda değil.Arayıp bulmam gerkiyor.Neyse biz bakalım sendikal faaliyetlerin tarihine.
Bu konuda kapsamlı yazılar mevcut olduğundan detaylara girmeyeceğim.
Dileyenlerin bakabimesi için kaynak göstermek yeterli olacak.


TÜRKİYE'DE SENDİKALAR NASIL DOĞDU VE GELİŞTİ?
Detaylı bilgi için bakınız.
http://www.bisohbet.com/form/arsiv-baslik6710.0.html
----------
Sendikal faaliyetlerin gelişimi için bakınız..
http://www.antikapitalist.net/makale/turkiye/72.htm
---------
1961 Anayasası için bakınız...
http://www.anayasa.gen.tr/1961anayasasi.htm

1961'de Sendika Kurma Hakkı nasıl düzenlenmişti?
MADDE 46.- Çalışanlar ve işçiler izin almaksızın, sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler.

İşçi niteliği taşımıyan kamu hizmeti görevlilerinin bu alandaki hakları kanunla düzenlenir.

Sendika ve sendika birliklerinin tüzükleri; yönetim ve işleyişleri demokratik esaslara aykırı olamaz.


20.9.1971 tarih ve 1488 sayılı Kanunla aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:
MADDE 46.- İşçiler ve işverenler, önceden izin almaksızın, sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler. Bu hakların kullanılışında uygulanacak şekil ve usûller kanunla gösterilir. Kanun, devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün, millî güvenliğin, kamu düzeninin ve genel ahlâkın korunması maksadıyla sınırlar koyabilir.

Sendikalar ve sendika birliklerinin tüzükleri; yönetim ve işleyişleri demokratik esaslara aykırı olamaz.

Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı
MADDE 47.- İşçiler, işverenlerle olan münasebetlerinde, iktisadî ve sosyal durumlarını korumak veya düzeltmek amacıyla toplu sözleşme ve grev haklarına sahiptirler.

Grev hakkının kullanılması ve istisnaları ve işverenlerin hakları kanunla düzenlenir.

Şimdi de sandikal şema çıkartalım.

1 İsçi sendikaları
1.1 DİSK'e bağlı sendikalar
1.2 Türk-İş'e bağlı sendikalar
1.3 Hak-İş'e bağlı sendikalar
2 Memur sendikaları
2.1 Memur-Sen'e bağlı sendikalar
2.2 BASK'a bağlı sendikalar
2.3 KESK´e bağlı sendikalar
2.4 Türkiye Kamu-Sen'e bağlı sendikalar
2.5 Hürriyetçi Kamu-Sen'e bağlı sendikalar
2.6 Anadolu Kamu-Sen'e bağlı sendikalar
3 Bağımsız Sendikalar

22 BİN AİLE SÜPER ZENGİN
Akbank'ın Özel Bankaciliktan sorumlu Genel Müdür Yardimcisi Fikret Önder, “Yapilan arastirmalara göre Türkiye'de 'süper zengin' diye tanimlanabilecek 22 bin aile var. Bunlarin servetleri 100 milyar dolari asiyor .

Türkiye'deki 'özel bankacilik' birimleri bu paranin 15 milyar do* larini yönetiyor.“dedi.
Dünyada 10 milyon 'süper zengin' ailenin 37.2 trilyon dolar serveti bulun* duguna dikkat çeken Önder, söyle konustu: “Bu servetin yüzde 50'si Private Banking hizmeti alir. Bu servetin yüzde 64'ü ABD, Japonya,Almanya, Ingil* tere ve Fransa kaynaklidir. Son yillarda Çinli zengin sayisinin arttigi gözle* niyor. Biz Türkiye'de 500 bin dolar tasarrufa yönlendirebilecegi varligi olani potansiyel müsteri görürüz. Örnegin, 2 milyon dolarlik kendi evinde oturan birisi tek basina bu varligi ile

bizim müsterimiz olamaz. Ama oturdugu eve ek olarak 500 bin dolarlik bir evi daha varsa o zaman müsterilerimiz arasina gi*rebilir.” Fikret Önder,Türkiye'deki 22 bin “süper zengin” ailenin 100 milyar dolari aşan servetinin 60-70 milyar dolarini “ her ihtimale karşı ” yurtdisinda tuttugunu söyledi.


HAK-İŞ Genel Başkanı Salim USLU
108 kurucu üyeli,Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı kurucu üyesidir.
Bakınız bir yazısında Yazar Yıldırım KOÇ neler diyor.
Kaynak:
http://www.suvaridergi.org/content/view/737/77/


Bugün yapılması gereken işlerden biri, Türkiye'de hangi kuruluşların ve kişilerin, Avrupa Birliği'nden, ABD'den, Rusya'dan, Çin'den, İsrail'den,başka herhangi bir yabancı devletten hangi ad altında olursa olsun nasıl bir menfaat temin ettiğinin belirlenmesidir. Bugün para alan yarın

buyruk alır. Daha sonra da bu kuruluşların ve kişilerin ulusal çıkarlarımız konusunda izledikleri çizgiye bakmak gerekir.

DİSK, Avrupa Komisyonu'ndan önce 150 bin Euro aldı.

Daha sonra,DİSK,HAK-İŞ ve KESK,üyesi bulundukları Avrupa Sendikalar Konfederasyonu

aracılığıyla Avrupa Komisyonu'nun 1 milyon Euro'luk bir eğitim projesini aldı ve "eğitim yaptı".

Bu kuruluşların Kıbrıs konusundaki tavrı nasıldı? Sözde Ermeni soykırımı iddialarına karşı nasıl bir tavır aldılar? Emperyalistlerin Türkiye'de azınlık yaratma çabalarına karşı ne yaptılar?

Soros, emperyalist güçlerin bir parçasıdır. Soros'un Türkiye'de oluşturduğu Açık Toplum Enstitüsü'nün Danışma (Yönetim) Kurulu'nda HAK-İŞ Genel Başkanı Salim Uslu da vardır. Soros'tan para alanlar arasında DİSK'e bağlı Dev Maden Sen de bulunmaktadır. Soros'un kaynak

aktardığı önemli bir kuruluş ise, Tesev'dir. Bu kuruluşların milli davalarımız konusundaki tavrı nedir?

Amerikan emperyalistleri 1960'lı yıllarda TÜRK-İŞ'e bağlı sendikalardan yüzlerce sendikacıyı ABD'ye götürmüşler, gezdirmişlerdi. Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı'nın (CIA) denetimindeki Asya Amerika Hür Çalışma Enstitüsü (AAFLI) 1972 yılından 1993 yılına kadar TÜRK-İŞ'le yakın bir işbirliği içinde çalışma yapmıştı. Amerikan istihbaratının araçlarından biri olan Pathfinder Vakfı da benzer bir çalışma gerçekleştirmişti. Bütün bu yıllar boyunca TÜRK-İŞ'in ülkemizdeki Amerikan üs ve tesislerine karşı sessiz kalmasında bu ilişkiler etkili olmuş muydu acaba?

DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ile ve Referans gazetesinde yayınlanan röportajda şöyle demişti.
"Miami'de ev alan sendikacılar da var”İşçi parasıyla saltanat süren sendika ağalarının en bol olduğu Türk-İş Konfederasyonu birkaç gün sonra bir açıklama yayınlayarak, Süleyman Çelebi'yi kasıtlı davranmakla suçlamış idi.

Hava-İş Genel Başkanı Atilay Ayçin ve Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın başta olmak üzere bazı sendikacılar, konfederasyon yönetiminin tam tersine, Çelebi'nin açıklamalarına destek vererek sendikalarda mali şeffaflaşmanın zorunluluğuna vurgusunu yapmışlardı.
Referans gazetesinde Jale Özgentürk tarafından kaleme alınan ve 12 Eylül günü yayınlanan bir yazıda,kimi sendika yöneticilerinin parmak ısırtan mal varlıklarının sınırlı bir dökümü yapılıyor. Yazıda öncelikle Çelebi'nin “Miami'de ev alan sendikacılar da var” sözüyle kastettiği
kişinin bundan iki yıl kadar önce ölen eski Çimse-İş Genel Başkanı Tamer Eralan olduğu belirtiliyor. 2002 yılında kendisi hakkında açılan bir soruşturmada Tamer Eralan'ın “Çankaya'da 200 bin dolar değerinde daire,Çankaya Yıldız'da 150 milyar lira değerinde, Turgut Reis Caddesi'nde 3 daire, Ankara Eryaman'da 4 daire, Dikmen ve Sıhhiye semtlerinde 2'şer ev, Antalya'da 1, Alanya'da 6 yazlık ev, 2002 model özel yapım Cherokee,Miami 'de villa, 2.3 trilyon lira nakit para” sahibi olduğu belirlenmiş.

Fakat soruşturma geçirmesine ve bunca mal varlığının ortaya çıkmasına rağmen kendisine Türk-İş içerisinde bu nedir diye soran olmamış, hatta kendisi yeniden Çimse-İş başkanlığına seçilmiş.
Eralan'ın dudak uçuklatan mal varlığı bir sendika üyesinin ihbarıyla ortaya çıkmış.

Jale Özgentürk'ün yazısında başka bazı sendika yöneticilerinin mal varlıklarına ilişkin de olarak da bilgiler veriliyor.

“Cengiz Teke-Haber İş: Ankara'da villası var. Villasının bahçesini sendikadan çiçeklendirdi. Yolsuzluk dolayısıyla görevi bırakmak zorunda kaldı.

Zeki Polat-TEKSİF: Oğlu tekstil fabrikası ortağı.

Ali Akcan-Haber İş: Kooperatif ve oteli var.”


Bu konudan söz edip de yıllardır metal işçilerinin sırtında bir sülük gibi yaşayan Türk Metal Genel Başkanı Mustafa Özbek'i anmamak mümkün değildir. Zaten Jale Özgentürk de öyle yapmış ve Türk Metal Sendikası ile sendikayı bir patron gibi yöneten Mustafa Özbek'in mal varlıklarına dair bazı bilgileri de yazısına eklemiş. Buna göre sendikanın toplam kaynakları 1 milyar dolara yaklaşıyor. Ayrıca “Sendikanın Ankara ve Girne'de 2 süper lüks oteli var. Özbek tesisleri olarak anılan bu tesislerden başka eski bir metal işçisi olan Özbek, kişisel olarak da villaları, arazileri, tesisleriyle Ankara'nın en zenginleri arasında yer alıyor.”

Türk Metal Sendikası'nın 32 yıldır değişmez başkanı Mustafa Özbek, hem sendika dışı işleriyle hem de siyasi faaliyetleriyle en çok tartışılan isim. Ulusalcıların en büyük finansörü durumundaki Özbek, televizyon kanalı, otelleri ve gaz dolum tesisinin yanı sıra onlarca gayrimenkule sahip. Kendi anlatımıyla fakir bir ailenin çocuğu olarak işçiliğe başlayan Özbek, sendika başkanlığı döneminde büyük bir servet edindi. Ankara'nın en zenginlerinden biri olduğu belirtiliyor. Özbek'in Cumhuriyet Gazetesi'nin yüzde 40'lık hissesine de sahip olduğu öne sürülüyor. Sık sık siyasi konuşmalar yapan Özbek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a ağır eleştiriler yöneltiyor. Sendikanın yaklaşık 276 bin üyesi bulunuyor.

---------
Salih KILIÇ
Türkiye'nin en büyük işçi konfederasyonu olan Türk-İş'te Bayram Meral'in milletvekili olması ve yerine Salih Kılıç seçilmişti.
Kılıç, sendikacılara yöneltilen eleştirilere malvarlığı listesini açıklayarak yanıt verdi. Kılıç'ın malvarlığını Hürriyet'e ‘‘Ankara Mesnevi Sokak'ta oturduğum evim var. Memleketim Adapazarı'nda 80 metrekare kooperatif evim var. Bir de Altınoluk'ta 90 metrekare yazlığım var’’ diye açıkladı.

Kılıç, halen 2.5 milyar lira maaş aldığını, ancak bu maaşının Ocak 2003'ten geçerli olmak üzere (o tarihte)enflasyon oranında artacağını bildirdi.


Bayram Meral ise şöyle:

TÜRK-İŞ'in CHP'den Ankara Milletvekili olan eski Başkanı Bayram Meral,kendisinin ve iki oğlunun malvarlığıyla sık sık gündeme geliyordu.

Meral, Hürriyet'in, ‘‘Mal varlığınızı açıklar mısınız’’önerisini,‘‘Spekülasyon olur’’ gerekçesiyle geri çevirdi.

Meral,artık bir partili olduğunu belirterek,malvarlığını ancak parti kararıyla açıklayabileceğini söyledi.

Meral'in, tespit edilebilen mal varlığı ise şöyle: Ankara'nın en gözde alış-veriş merkezlerinden biri olan Karum'da bir işyeri. Gaziosmanpaşa Korukent'te bir villa. Ayvalık'ta biri eşine kayıtlı 2 villa, 2 arsa ve bir daire. Bursa'da bir ev. İstanbul Levent'te bir daire.

Ankara-Eskişehir Yolu üzerinde değerli iki arsası bulunan Meral'in, iki oğluna tekstil fabrikası satın aldığı da basına yansımıştı.

Dev sendika binaları, bazı sendikaların sahip oldukları bol yıldızlı oteller, lüks konutlardan oluşan kooperatifler, sendika yöneticilerinin pahalı zevkleri, yönetici eşlerine ve çocuklarına tahsis edilen makam araçları 'saltanat' iddialarının en büyük kanıtı. Mehmet Tıraş, eski Türk-İş başkanı ve CHP milletvekili Bayram Meral'in Ankara'da 1 milyon 50 bin dolar ödeyerek iki dükkan aldığını belirtiyor. Tıraş, fakir bir ailenin çocuğu olarak hayata atılan Türk Metal Sendikası'nın başkanı

Mustafa Özbek'in dudak uçuklatan servetine dikkat çekiyor. Sendikaların karşı çıktığı AB'de ise durum bizimkinden hayli farklı. Toplanan aidat üyelere açıklanırken Türkiye'de sendika yöneticiliğini cazip kılan 'hizmet ikramiyesi' AB'de söz konusu değil.
---------
Sendikaların olağan dışı dönemlerde üstlendiği rol de dikkat çekiyor.

12 Eylül'de Anayasa referandumuna destek veren Türk-İş, 28 Şubat sürecinde de DİSK ile birlikte dönemin hükümetine yönelik muhalefetin ön saflarında yer aldı. Silahsız kuvvetler olarak lanse edilen '5'li çetenin' içerisinde yer alan iki konfederasyon, Necmettin Erbakan'ın kurduğu hükümetin görevden uzaklaştırılması için yoğun çaba sarf etti.

Sürecin sonunda 18 Haziran 1997'de Refahyol hükümeti istifasını verdi.

26 Haziran 1997'de ise sendikalar üzerindeki devlet denetimi sessiz sedasız kaldırıldı. Bu durum, 'sendikalar 28 Şubat'a verdiği desteğin karşılığını mı?' sorusunu akla getiriyor.
Kısaca,şeffaf bir denetim mekanizması zorunlu oluyor.Belkide en iyisi,bağımsız malî müşavirlerin dahil olacağı ağır bir denetim mekanizması olacaktır.

-----------

Peki 28 Şubat demişken bir de 28 Şubat ile özdeşleştirilen Çevik Bir paşa var idi.

Demokrasiye balans ayarı yapan meşhur demokrat,laik insan.
Acaba nerede,ne yapıyor dersiniz.

İşte bakınız o halde...

Çevir Bir'den Haremlik-Selamlık Tesis
28 Şubat'ın en etkili komutanlarından Çevik Bir Kazdağları’nda dev bir termal sağlık tesisinin danışmanı oldu.Ortakları arasında AKP’lilerin de bulunduğu tesis isteyene harem-selamlık da hizmet verecek.

Devamı için bakınız...
http://www.stratejikboyut.com/news_detail.php?id=7292
-------------
Peki tüm bunları neden anlattım.
Altta yazacaklarımla ne alakası var diyenler olacaktır.
İşte ülkemizde sahnelenen oyunun perde arkasını görebilmek adına bunları ortaya koymaya çalıştım.
Sivil toplum örgütleri adına yapılanların nekadar sivil olduğunu görmek açısından.
Sendikalar da dahil olmak üzere STK'ların büyük çoğunluğu emperyalizmin isteği doğrultusunda bazen din,bazen etnik kökler gibi unsurları kullanmaktan hiç çekince duymamktadırlar.
Bunların tüm sorumlusu da emperyalizm denen sömürü düzeninin efendileridir.
Örnek olarak Buş(Bush) denen zat.
Neden sürekli din üzerinde konuşmaktadır.Neden sürekli özgürlüklerden bahseder gibi yaparak işgalci kimliğini gizlemktedir hiç düşündünüz mü?
Dostlar,efendiler,ey milletimin mümtaz evlatları!
İyi biliniz ki sömüre düzeninin kurucuları her dönemde olduğu gibi şimdilerde de inançlarınızı kullanmakta hiçbir sakınca görmemektedirler.
Kutsala dönüş projesi adı ile yaptıkları tezgah,kutsal olarak bildiğiniz hiç bir unsuru içermez.

İslam ve Kur'an dahil,laiklik anlayışı bile kapitalist kültüre göre yorumlanmaktadır.

Bir istihbaratçı olan George Orwellin 1984 isimli kitabında belirtildiği üzere, medyayı kontrol eden beyinleri kontrol eder. Beyinleri kontrol eden ise, toplumları kontrol eder demektedir.

Başka bir görüşe bakalım.
Graham E.Fuller şöyle diyor.......

hamiahausa
12-04-2009, 12:51
Başka bir görüşe bakalım.
Graham E.Fuller şöyle diyor.
ABD' nin ortadoğu CIA uzmanı GRAHAM FULLER' in 30 yıl önce ,Amerikan senatosuna verdiği ve kabul edilip düğmeye basılan tasarısında diyorki:

ABD nin ileride , islam ülkeleri ve Rusya Türk Cumhuriyetleri coğrafyasına hakimiyet sağlayabilmesi için en kestirme yol,Türkiyenin şeriata dayalı sisteme itilerek islam ülkelerinde birnevi lider duruma getirilmesidir.

Ilımlı islam ve islam Türk sentezi şuuru yerleştirilerek milli bağlar zayıflatılmalıdır. Önümüzdeki en büyük engel Atatürkün Milliyetçilik ve Laiklik ilkeleridir.

Ve ekliyor : Türkleri kurbağa gibi haşlayalım.

Bu görüş ne yazık ki Buş tarafından da kabul görmüş ve sistem aynen uygulamaya devam etmektedir.
Özeyleyecek olursak üç kutsal kitabı kontrol eden dünyayı kontrol eder düşüncesi islam dininin de kontrol edilmesini Türkiye'yi kullanarak başarma niyetleri ortadadır.

Bunun adına da ılımlı islam denmektedir.
Yakın zamanda Japonya'yı da ılımlı islam modelinde görürsek hiç şarırtmamak gerkir.
Bu konuda CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in bir konuşması akla geliyor.
Diyor ki:'ABD'li, AB ülkeleri hatta Japonya da bu durumdan şikayetçi. Bazı Japon çevreler bize ?Türkiye kökenli 10 civarında İslami okul açıldı. Bunların muazzam parası var, paranın nerden geldiğini bilmiyoruz' diyor. Japon makamları bu konuyu kaygıyla izlediklerini söylüyorlar. Rusya'da bazı okullar kapatıldı. Bu gelişmeler, laik demokrasi açısından son derece kaygı verici bir durumdur.
Yabancılar da artık bu konuyu çok ciddi şekilde dile getirmeye başladı.

Oradaki milletvekilleri ısrarla bu konuya vurgu yapmaya başladılar.

Amerikan düşünce kuruluşları AKP dönemindeki İslamlaşma faaliyetleriyle ilgili raporlar yayınlamaya başladılar.'


Bakınız yakın anlamlar çıkartabileceğimiz başka bir örnek daha vereyim.

Tarihçi Thomas Dunk diyor ki:
Türkiye üye olacaksa, Japonya da olsun!’
AB’nin bugünkü durumunu, ilk kurulduğu yıllarda alınan kararlarla değerlendiremeyiz. Avrupa’nın sınırlarını konuşmamızın zamanı geldi.Türkiye’nin sadece Marmara bölgesi Avrupa’da, büyük bir kısmı ise Asya’da. O zaman Japonya’yı da AB’ye ye alalım, tüm kriterlere uyuyor!

Türkiye, mevcut hali ile AB tarafından hem ekonomik, hem de siyasi hem de kültürel olarak hazmedilemez. Aile içi şiddet, namus cinayetleri,zorla evlendirme ve Türkiye’nin sürekli olarak Ermeni soykırımı ile ilgili iddiaları reddetmesi gibi meseleleri, Avrupa kabullenemez.


Ayrıca son zamanlarda Japonların Moğollardan geldiği söylemleri de sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır.Bu da dikkat çekicidir.

1920’de kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm İslam dünyası için bir model oluşturamadığı görüşü ABD başta olmak üzere batılı bazıkarar odaklarında nedense giderek güçlendi ve böylece Türkiye’de ılımlı İslam modeli desteklenmeye başlandı.
ABD’nin son yıllarda bölgede giderek güçlenen radikal siyasi İslam’ıönlemek için “ılımlı demokratik İslam“ modelini uygulamaya soktuğu yolunda Türkiye’de yaygın bir görüş var. Bunun için de en uygun ülkenin Türkiye olduğu düşünülüyor.

Oysa ki asıl mesele,ılımlı bir islam modeli ile,emperyalizmin tüm dinleri aynılaştırmak,benzerleştirmek modelidir.
Böylece tek dinli bir dünya düzenine doğru gidiş olacak ve bu dinlerin tek yöneticisi de emperyalizmin efendileri olacaktır.
Graham E.Fuller'e göre bunun Türkiye ayağında başarılabilmesi için Cumhuriyetin ve Atatürk'ün dinsiz gösterilmesi gerekmekteydi.
Zaten Buş dahi,laiklik nedir ki?Laik olunur mu?Ya ianançlı olunur ya laik(ona göre inançsız demek oluyor)olunur.
Bu söylemin sanırım ki sayın Erdoğan'ın söylemi ile aynı olduğunu görmektesiniz.

Başka deyişle,teolojik sekülerizmin dini bilgi ve düşünce üzerinde yol açtığı sorunları Muhammed İkbal asılna özetlemiş sayılır.
Muhammad Iqbal, “Knowledge and Religious Experience”, The Reconstruction of Religious Thought in Islam, Lahore 1996.
İkbal'e göre,islam rasyonel bilgi süreçlerine bağlı olarak anlaşılamıyor.Ancak Cumhuriyet siteminde rasyonel bilgi süreçlerine bağlı olarak anlaşılmaktadır anlamında yorumlar getirmektedir.
İkbâl, William James’in, mistik tecrübenin sıradan rasyonel bilinçlilikten farklı olmasının normal bilinçliliğin kesintiye uğraması anlamına geldiği şeklindeki düşüncesini eleştirmektedir: Iqbal, a.g.e., s. 15;Bilinç-bilinçdışı ilişkisini temel alan psikoanalitik perspektife karşı dinî tecrübenin bilinçlilik açısından anlamı için bk. W. W. Meissner, Psychoanalysis and Religious Experience, New Haven 1984, s. 205-210.

Sıkıcı olduğunun farkındayım.lakin bu yazının da bu şekilde devam etmesinin zorunlu olduğuna inanıyorum.
Özetle,inançları birey hayatından çıkartıp,devlet hayatına sokmak amacı ılımlı isalmın en temel davranışı olmaktadır.
İslam ile Türklerin arasındaki kadim bağların kopartılabilmesi için bu şatrttır,elzemdir.

Toplumu dönüştürmek için siyaset yapılır hale gelmiştir.
Bunda ne yazık ki yaklaşık tüm STK'lar olduğu gibi,sendikalar da bu yöntemleri benimsemkte hiç bir sakınca görmemektedirler.
Bu uygulamaya yaklaşık olarak söylemin düzeni,söz ve eylemin uygulanması gibi yaklaşımlarla bazı açıklamalar da getirilmiştir.
Buna kısaca Aristocu siyaset denmektedir.

Söze bağlı eylem teşkil edilir,Toplum dönüştürülür,cemaatleşme artar.
Hatta öyle ki cemaat liderleri parti liderlerinden daha esnek hale gelmiş,duruma göre daha kıvrak söylem ve davranışlarda bulunmaktadırlar.Taktiksel açıdan çok zengin bir yelpazede dururlar.Din bilgileri çok zengindir,iyi hatiptirler,etkileyici olmayı bilirler,insanları nasıl kullanacakları konusunda iyi eğitilmiş donanımları zenginleştirilmiştir.

Bu konuda başka bir isimden de bahsetmek gerekir.
Frankfurt okulu olarak da bilinen Eleştirel Teori geleneğinin son kuşak temsilcisi olan Habermas,eleştirel teorinin temel akidesi olan Aristocu siyaset anlayışındaki,iyi ve adil bir hayatın araştırılması sorunsalını öne çıkaran siyasal teoriyi anlatmaya çalıştığı “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” adlı çalışması, burjuva siyasal kamusunun kapitalist modernlik döneminde gördüğü olumlu işlevi açıklarken,bu olumlu siyasal kamunun,kamusal güç odaklarınca nasıl ortadan kaldırıldığın,Siyasetin bilimselleştirilmesinin reddini,statükonun hizmetindeki bilim ve teknolojinin ideoloji olarak eleştirisini,bütün bilimsel girişime nüfuz eden pozitivizmin engellenmesini, Habermas’ın epistemolojik ve politik ilk dönem metinlerindeki ilkesel görevlerinin açıklanmasını hatırlamakta fayda vardır..

Habermas eleştirel bir toplum teorisi kadar,eleştirel bir bilgi teorisi kurulması gereğine inanmıştır.Bakınız.(HABERMAS, 1998: 216-318)

Tüm bu bilgilerin ışığında şu iki ana unsuru göz ardı etmemek zorundayız.
Emperyalizmin iki ana hedefi vardır.
1-Bağımsızlık ruhunu yok etmek.
2-İslam'ın emperyalizme karşı olan duruşunu ortadan kadırmak.

Buradan anlaşıldığı gibi emperyazlim aslında radikal islama karşıdır.
Zira islam'ın kaynağı değiştirilmezdir.Bu da devletlerin ortadoğu'da radikal islamı kullanabileceği anlamına gelmekte bu da islam'ın sömürüye karşı olan duruşu nedeniyle emperyalizmin işine gelmemektedir.
Emperyalizm,Laik devlet istemez.Din devleti ister.

Çünkü din devletinin kurallarını değiştirmek bir dini liderin elindedir.
O kabul etmez ise değiştirilir ya da yok edilir.

Ancak cumhuriyet,Laik sitem,Ulus devlet yapısı tek lidere bağlı olan şeyler değildir.

Burada Tayyip erdoğan'ın "Lakikliğin teminatı benim"sözleri de bunun bir dışa vurumudur.
Yani Emperyalizmin talimatlarını tek lider olarak uygulayamıyor olması kendisinde bir sıkıntı yaşatmakta olduğu için,farkındasızlık içerindeki dışa vurumundan başka birşey değildir.

Emperyalizmin en önde gelen maşalarından olan Buş'un en büyük düşmanının kim olduğunu biliyormusunuz?

Thomas Jefferson (1743-1826),Amerikan bağımsızlığının mimarlarından ve 'Kurucu Babalar' adıyla anılan Amerikan siyasal sisteminin kurucuların sayılan Thomas Jefferson dur.

Peki Buş neden Thomas Jefferson'a düşman olsun ki?

Aydınlanma döneminin seçkin düşünürleri arasında sayılan Jefferson,"Bağımsızlık Bildirgesi"ni kaleme alan en önemli şahsiyet olmuştur.
Bakınız şimdi sizlere bir olay ile bunu açıklayacağım.

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan,21 Eylülde,'ABD'de İncil'in ruhu,burada laiklik hassasiyeti'başlıklı bir yazı yazdı.
Şöyle diyor: 'Türkiye'de adına laiklik hassasiyeti denen şey bazen zıvanadan çıkıyor ve insanı resmen çıldırtacak boyutlar kazanıyor. Amerika'nın kurucu babalarından Thomas Jefferson, Amerikan Anayasası'nın ruhunu İncil'in oluşturduğunu söyler.Peki,aynı şeyi biz söyleyebilir miyiz? Mesela Türkiye'nin Anayasası'nın ruhunu Kuran oluşturur,İslam oluşturur diyebilir miyiz? Diyemeyiz.Böyle bir şey söyleyen adama Türkiye'de hayatı zindan ederler!'demekte hiç bir sakınca görmüyor.


Oysa ki bildiği ancak milleti uyutabileceğini sandığı yazısı baştan sona hatalarla dolurdur.
Tabii ki öyle olmak zorundadır.
Aksi halde Buş'un ABD'sin de adama hayatı zindan ederler.Dediği gibi Türkiye'de değil.

Bir deistten bahsedeceksiniz ancak saçmalayacaksınız.

Üstelikte utanmadan,inandığın din sana yalanı yasaklamış iken.Tabii ki ılımlı islam yasaklamışmıdır bilemem.

Oysa ki Thomas Jefferson,hayatı boyunca dinin devlet yapısı üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak için çalışan biri olmuştur..
Amerikan Anayasası'nın hiçbir yerinde Tanrı, Hıristiyanlık, İsa ya da İncil'den söz edilmez. Hatta Anayasa'nın 6. maddesinde devlet görevleri için yapılan sınavlarda dine ilişkin soruların yer alması yasaklanmıştır.
Din ile devlet arasında bir duvar örülmesi gerektiğini söyleyen bir Jefferson'dan bahsedeceksiniz türlü yalanları da peşine ekleyeceksiniz,'Hıristiyanlığın doğuşundan itibaren milyonlarca masum insan yok olmuş,işkence görmüş,hapse atılmış ve çeşitli cezalara çarptırılmıştır.Tüm bu baskıların sonucundaysa bütün dünyada çürümüşlüğü ve hataları gizleyebilmek için insanların yarısı aptala çevrilmiş,diğer yarısı ise iki yüzlü insanlar haline gelmiştir'.diyen bir Thomas Jefferson'dan bahsederken keşke bazı şeyleri de araştırsaydı gülünç olmaktan kurtulurdu.

İşte ABD bu demek istemiyorum.Çünki oradaki dostlarımdan biliyorum ki onlar da tıpkı bizim halkımız gibi sömürülüyorlar,çile içinde yaşıyorlar.
Demokrat partili Cimi Karter'ın insan haklarını savunma sloganlarından bu yana ne yazık ki Beyaz saray insan haklarının savunmasını değiştirmiş ve 1950’lerde dünyada sadece 4 milyon olan,Müslümanları düşman olarak kabul eden Evangelistler bu gün 300 milyon olan ABD nüfusunda 100 milyonu bulmuş durumdadır.

Özetle Atatürk'ü sevmeyen,dinsiz ilan edenler tıpkı kendi ülkelerinde de Thomas Jefferson için aynı şeyi yapmışlardır.
Ancak biz Türk milleti buna sala izin vermeyeceğiz.

Sonuç olarak:
Huntington'ın ortalığı kasıp kavuran meşhur "Medeniyetler Çatışması" tezi dikkat çekicidir.

Huntington bu görüşünde demokrasinin sadece Hristiyanlıkta olabileceğini de belirtmiş olduğunu unutmayalım.
İşte sendikalar,partiler,her çeşit toplum yönetim sistemleri,kısaca Toplum Mühensiliğinin kullandığı argümanlara dikkat etmek zorundayız.
Saygı ile...
Ahmet Dursun
Not:Kuzey Irak demek Kürdistan demektir.Neden?
Bakınız Huntington ne demiş.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=311.msg427#msg427

hamiahausa
12-04-2009, 12:54
İSTANBUL'DA İKİ KERE, İKİ İLGİNÇ GÜN
Kurtuluş Savaşı benzetmesi düşman olmadığı için enteresan! Önce sıcak paralar ve Londra bankerleri, sonra IMF gelir. Daha sonra da Başkan'ın Adamları!.. Sonra, her şey yeniden başlar. Daha sonra, yine sıcak paracılar gelir! Öykü yeniden başlar. Ve hep öyle sürer gider.

Soros'un adamları, Mart 2001'de, Kemal Derviş'le görüşünce Türkiye medyasından ses çıkmaması şaşırtıcı değildi. Yeni dünya düzeninin 'hık' deyicilerinin yanı sıra, "faiz haramdır," "kahrolsun sermaye," "kahrolsun emperyalizm" diyenler de, artık sivilleşmişlerdi. "Sivil" toplumcuların Soros-severliklerini bir yana bırakıp, 1999 yılına dönelim.

Yayın ortamında "mega speculator" olarak sunulan George Soros, 20 Haziran 1999'da, Sabancıların konuğu olarak, İstanbul'da 2 gün geçirmişti. G. Sabancı'nın eşliğinde, zamanın TÜSİAD başkanı E. Yücaoğlu ve eski başkan H. Komili ile yat gezisine çıkan Soros ile yakın görüşenlerden İ. Alaton, eşinin KEDV1 adlı örgütüne parasal destek aramıştı.

Soros'un Sabancı Center (Türkçesiyle 'Sabancı Merkezi')'de verdiği konferansa, ünlü işadamları, hazinenin eski bürokratları, bankaların üst düzey yöneticileri ilgi göstermişti. Soros, "Open Society"adını verdiği projesini, yani Türkiye'de de, vakıflarla, derneklerle uzun süredir yaşama geçirilmeye çalışılan "açık toplum" yönlendirme işini anlatmıştı. Soros ayrıca, Türkiye'nin AB'ye girebilmesi için Balkanlarda yeni bir oluşumun içinde olması gerektiğini belirtmişti. Bununla da yetinmemiş; ABD'yi dünya polisi olmakla, IMF'yi basiretsizlikle suçlamış ve Türkiye'ye sıkı bir akıl vermişti:
"Sosyal devlet derseniz, ekonominiz yıkılır. (..) Kürt sorununu çözmelisiniz!" Soros, salonlardaki ilgi karşısında coşup, NATO Genel Sekreteri ile
görüştüğünü belirtip, faizlerin düşürülmesini' önermiştir. Önermekle kalmamış, bu konuda "IMF ile T.C devleti arasında görüşmelerin sürdüğü"nü bildirmişti.

"HIT AND RUN CAPITALISM" VE AÇIK TOPLUM ÜNIVERSITESI
Deneyimli devlet adamı rolünde konuşan Soros, hiçbir ülkede bu denli saygınlık kazanmamıştır. Türkiye'nin önde gelen yöneticileri, Merkez Bankası bürokratları, işadamları, profesörler, kendisini ilgiyle dinlemektedirler. Açıklamalarına bakılırsa, Soros sanki IMF'nin de üstündedir. Suçlar göründüğü IMF'nin kendi önerilerini karara bağladığını ima etmektedir.

Ulusal para piyasalarını altüst etmesiyle ünlenen Soros'a, sevgi göstermek, 'sivil' olanların bileceği iştir. Ama, Soros, Türkiye'nin para politikasına değinince, salonlardaki heyecan da artmış olmalı. Seçkinler, Soros ve bağlantılılarının piyasalarda oynadığı oyunlara, Batı dünyasında "hit and run capitalism (vur ve kaç kapitalizmi)" denildiğini bilmiyor olamazlardı. Aksini düşünmek, 'globelleşme' düşkünlerini küçümsemek, onları dünyadan habersiz sanmak olur. Soros'un şirketleri aracılığıyla, Türkiye'de çoktan işbaşı yaptığını, bir çok şirketin hisselerine sahip olduğunu, öncelikle onu dinlemekte olanlar bilmiyor olamazlardı.

Soros ile eğitim işbirliği Sabancı Üniversitesi'ne nasip olur. Soros, Orta Avrupa Üniversitesi ile Sabancı Üniversitesi ortak girişimin mütevelli heyeti başkanlığına getirilir. Orta Avrupa Üniversitesi, George Soros'un "açık toplum" misyonuna uygun elemanlar yetiştirmek üzere, 1989'da eski Yugoslavya'nın Adriyatik kıyısındaki Dubrovnik kentinde oluşturulan Inter-University Centre örgütü öncülüğünde kuruldu. 1991'de, Prag'da 100 öğrenciyle başlayan eğitim, şimdi 40 ülkeden 829 öğrencisi ile Budapeşte ve Varşova şubeleri ile sürdürülüyor. Öğrencilere sonsuz liberal iktisadi örgütlenme ve ulusal devletlerin sonladığı belletiliyor.

Avrupa Üniversitesi konseyinde ünlüler bulunuyor: ABD Büyükelçisi D. M. Bilinken, Georges de Menil, Yehuda Elkana, Albert Fuss, Roger Hazewinkel, T. Lantos, K. Marton, P. E. Mroz, P. Nadosy, M. Nimetz, L. Robbins, J. Edwin Mroz ve John Brademas. J.E. Mroz, EIW (East West Institute) kurucu başkanıdır. EIW (Doğu Batı Enstitüsü), glasnost günlerinde Moskova'da yürütülen "poject democracy" operasyonunda oldukça etkindi. Mroz, Türkiye'deki TESEV ve ARI adlı derneğe sık sık konuk olmuştu.

O.A. Üniversitesi konseyindeki en tanıdık kişi, 2001'e dek, NED'in başkanlığını yapan ABD senatosundaki Yunan kliği şefi, Onassis vakfı başkanı J. Brademas'dır. Türkiye 1974'de, Türklerin katledilmesinin önüne geçmek üzere, Kıbrıs'a askeri müdahalede bulununca, ABD senatosunda alınan karar gereği Türkiye'ye karşı ambargo uygulanmaya başlanmıştı. İşte o ambargo kararının alınmasını sağlayan grubun lideri Brademas idi.

Brademas, Kemal Derviş'in Türkiye'ye getirilişinin hemen ardından, TESEV yönetimince, İstanbul'a çağrılmış ve Boğaziçi Üniversitesi'nde Yunanistan'ın ve Avrupa Birliği'nin Kıbrıs tezlerini yayma olanağını bulmuştu. Sabancılar'ın 'ortak girişim' le başlattıkları üniversite işte böylesine değerlidir. Sabancı-Soros eğitim imzalaşmasının ve konferansın ardından Soros, geceyi C. Boyner, B. Karaçam ve B. Eczacıbaşı ile 'Ulus29' eğlence merkezinde geçirdi. 21 Haziran sabahında, İ. Alaton, Vedat Alaton ve Quantum'un Türkiye temsilcisi Philip Haas ile yapılan kahvaltının yararı ayrı bir konu... Ne ki, G. Soros'un, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK)'na, "kartondan kaplan" demesi ve SPK'nın suskunluğu akıllarda kalacaktır. 2001 yılı para piyasası yıkımından sonra, tarihinin en büyük çöküşüyle karşılaşan Türkiye'ye, Washington'dan hükümet ortağı olan K. Derviş'in, ABD Büyükelçisiyle özel yemekteyken arabada açık kalan telefon defterindeki

"Soros " satırı da hep anımsanacaktır. Ünlülere iktisat ve siyaset dersleri veren George Soros kimdir? Nereden nereye gelmiştir? Dünya onu nasıl bilir? Bunları salt halkın değil, devlet yönetimine geçenlerin ve geçmeyi düşünenlerin de bilmesi gerekir. Amerika'dan transfer edilen yeni tişörtlüler ve şortlular zaten biliyorlardır.

"HIT AND RUN (VUR VE ÇAÇ)"
Soros'un kimleri temsil ettiğin anlayabilmek için, birkaç operasyona göz gezdirmekte yarar var. 1993 Mart'ında, Soros'dan sızan habere göre Çin, büyük miktarda altın alacaktır. Sızıntıyı altına hücum izler. Altın fiyatı % 20 yükselir. Bu arada, George Soros ve dostu Sir James Goldsmith'in ellerindeki altınları gizlice sattıkları söylenir. Altına hücum edenler aldanmışlardır.

Haziran 1993'de London Times Financial editorü A. Kaletsky, Soros'dan aldığı mektuptan söz eder. Soros, "Down with the D-Mark (Alman Markı yerin dibine)!" demekte ve ellerindeki Alman tahvillerini satıp, yerine Fransız tahvilleri alacaklarını bildirmektedir. Mark sallanır, Fransa'da tahvil yükselir. İşlem tamam, kazanç da kazançtır.

"Vur-kaç kapitalizmi"nin en önemli kuralı, denetimden kaçınmak için, ABD'de vakıf ağı kurmaktır. Zaten Amerika'nın ne kadar kartel ailesi varsa, onların o kadar vakıf içinde vakıfları, "think tank" leri vardır. Rockefeller ailesi, bu işin öncüsüdür.

Kişisel paralar ve mallar, vakıflarda, fonlarda, hisse senetlerinde, yabancı bankalarda, yabancı devlet tahvillerinde gezdirilir. Büyük paralar ülkelere girip, çıktıkça, çöküntüler oluşması o denli kolaylaşmıştır. Giriş-çıkış, sahibine kazandırırken, ABD ve Batı Avrupa'ya da siyasal çıkarlar sağlamaktadır.

KÜRESELLEŞMENIN ÖNÜNDEKI ENGELLERIN KALDIRILMASINDAN AMAÇ, IŞTE BU DOLAŞIMIN VE YIKIMIN ÖZGÜRLEŞMESIDIR.
Devlet adamları ve entelektüel dünya ile ilişki kurmanın en kestirme yoluysa, 'Cemaatler' oluşturmaktır. 1980'lerin sonlarında, Sovyet ülkesine demokrasi ihraç etmekte olan NED'in en büyük destekçisi Soros, Risa Gorbaçov ile "Cultural Initiative Foundation" adlı bir vakıf kurdu.

Kısa süre sonra, Gorbaçev bir oldu bittiyle devrildi. Boris Yeltsin, "Project democracy" eylemi sonucunda, tankın üstünden devlet başkanlığı koltuğuna atladı. Soros, yeni Rusya'ya yardımcı olmak için Harvard'lı Prof. Jeffery Sachs'ı devreye soktu. Rus ekonomisine "şok terapisi" uygulandı. Soros, bu işleri şöyle anlatır: "Bir grup iktisatçıyı Sovyetler Birliği'ne yönelttim. Polonya'da birlikte iş yaptığım J. Sachs çok iştahlıydı. Sachs, İtalya'dan Romano Prodi ve IMF'den David Finch'i önerdi. Ben de IMF'den Stanley Fischer'i, Dünya Bankası'ndan Jacob Frankel'i, Harvard'dan Larry Summers'ı ve İsrail merkez bankasından Michael Bruno'yu önerdim."

ŞOK TERAPI KIME YARAR?
Rusya'da sanayi kredileri, "Şok terapi 1992" ile durduruldu. Devlet kendi şirketlerini birdenbire parasız bıraktı. Sonuç: Denetim dışı enflasyon, Rus sanayisi ile birlikte Rublenin çöküşü... Ve dostlardan Marc Rich kolları sıvadı. Rusların alüminyumunu yok pahasına satın alıp, damping fiyatla Avrupa'ya sattıktan sonra, Sibirya petrolünün dış satımını ele geçirdi.

İlginç bankalar kenti Zug (İsviçre)'un kralı Rich, 33 milyar dolarla, 27 ülkede iş çevirmektedir. Türkiye, "Marc Rich" adını 2001 başlarında öğrendi. FBI, İsviçre'de şatoda yaşayan Rich'i bir türlü bulamamaktadır. Eski Federal Savcı R. Giuliani'nin, Rich için düzenlediği, 1982 soruşturma dosyasındaki 51 suçun özeti, silah ticaretinde kaçakçılık ve 48 milyon dolarlık vergi kaçırmaktır. ABD tarihinin en büyük kaçakçılığıdır bu. Arananlar listesinin en önemli ilk on kişisi arasındadır Rich. Rich, hızlı bir tüccardır. Soros, ABD'yi Kosova nedeniyle Sırbistan'ı bombalamaya kışkırtırken, Rich, ambargoyu delerek Sırbistan'a petrol satmıştır. Rehine bunalımı döneminde petrol karşılığında İran'a silah satan Rich, yine ambargoyu delerek Irak petrolünü pazarlamıştır. Rich, metal borsasının en önemli aktörüdür. Romanya'da rafineri sahibi olan Rich'in büroları İspanya'da, fabrikaları Avustralya, Sardunya ve Batı Virginia'dadır. Rich, nikel, kurşun, çinko, kalay, krom, magnezyum, bakır ve kömür piyasasına egemendir.

Zamanın İsrail Başbakanı Ehud Barak, Rich bağışlansın diye, Clinton'a iki kez telefon eder. MOSSAD başkanı Shavit ise, mektubunda, Rich'in geniş ilişkileriyle, önemli işler başardığını belirtir. İsrail'deki vakıflar da, ABD Başkanı'na mektup yollarlar. İsrail'deki "Marc Rich Foundation" adlı vakfı ve "The movement For Quality Government" adlı kuruluşu, Michal Herzog yönetmektedir. Michal Herzog, Ehud Barak'ın hükümet sekreteri Yitzhak Herzog'un eşiydi. Yitzhak Herzog, eski devlet başkanı Chami Herzog'un oğludur. Chami Herzog ise Çin ve Kazakistan gezilerini Shaul Eisenberg'in özel uçağıyla yapacak denli samimi ilişkiler içindedir. Ayrıntılar biraz bunaltıcı olmakla birlikte, ülkemize dek gelip, 'açıklık' ve 'ahlaklı' yönetim önerenlerin niteliğini bilmek bakımından önemli olmalı. Küçük bir ayrıntı daha eklemeliyiz.

FBI ve Interpol tarafında aranan en önemli adam konumundaki Marc David Rich'in eşi, ABD'de ünlüdür. Denise (Eisenberg) Rich, bir yandan Sister Sledge, Bette Midler, Celin Dion gibi şarkıcılara güfte yazarken, öte yandan Akev'den ayağını kesmemiştir. Manhattan ve Akev (ABD Başkanlık Sarayı, Whitehouse) sosyetesinin seçkini Bayan Rich, Demokratik Parti'ye 500.000 doların üstünde, Hillary Rodham Clinton'un Başkanlık Kütüphanesi projesine ise 450.000 dolar yardımda bulunmuştur. Hillary Clinton, senatörlük seçimlerini kazandıktan kısa bir süre sonra teşekkür etmek ve İsrail'e desteğini göstermek üzere Telaviv'e gitmişti. Öte yandan, M. D. Rich'in avukatı ve lobicisi Jack Quinn, önceleri Akev müşavirliği ve daha sonra, Clinton'un yardımcısı Al Gore'un personel şefliğini yapmıştır.

Bunca olumlu ilişkilerden sonra, hem İspanya, hem de İsviçre vatandaşı olan Marc David Rich ve suç ortağı Pincus (Pinky) Green, Clinton tarafından bağışlanan 141 kişi arasına girerler. Ne ki, Rich, başkanların bağışladığı ne ilk ne de son kişidir. Rusya'da, Soros ve ekibinin önerisiyle uygulanan şok terapiden kazançlı çıkan ikinci dost, Shaul Eisenberg'dir. Eisenberg, Özbekistan'da tekstil işine girer. Özbek yönetimi işin farkına varınca, Eisenberg'e yasak koyar. EIR'de yazan Eighdal, bu yasaklama sonucunda, MOSSAD'ın Orta Asya planlarının büyük darbe aldığını belirtmektedir.

Eisenberg, becerikli ve deneyimlidir. Kore'de 1961 hükümet darbesinden sonra, diktatör Park, 'temiz toplum' için gerekli işleri bitirir bitirmez, iki numaralı darbeci General Kim Jong Pil, KCIA (Korean CIA)'yı kurar. Sıra, kirli işlere gelmiştir. Yeni yönetimin has adamları, Unification Church tarikatının kurucusu Sung Myung Moon ve ABD'de yönetimle rüşvetli ilişkiler kurup para sızdıracak olan Tonsung Park'dır. K.J.Pil, Japon sermayedarlarıyla da işbirliğine girişir. Eisenberg, Japonların büyük iş adamları ile K.J.Pil arasında arabuluculuk yapar. Hem şirketler, hem Pil, hem de Eisenberg kazanır. 1979'da Çin ile İsrailli silah üreticileri arasında ilk ilişkiyi de, Shaul Eisenberg kurmuştur. İsrail 1990'da, Orta Asya'ya Eisenberg ile girer. Merkezi Telaviv'de bulunan büyük holding şirketinin sahibi Eisenberg, Mart 1997'de Pekin'de ölmüştür.

Soros'un "şok terapisi" içinde adını verdiği adamlardan Fischer, Türkiye'ye yabancı değildir. Türkçe yayın yapan, Amerikan demokrasisi ithalatçısı, ülkelerde açık bilgilendirme ağı kurucusu televizyonlarda, sınırsız özgürlük düşüncesini yayan eski solcu, yeni ultra-liberal parlak iktisatçılar, Fischer'den 'arkadaşımız' diye söz ederler; Fischer ile mektuplaştıklarını açıklamaktan çekinmezler.

ULUSAL SISTEMLER NASIL ÇÖKERTILIR? HEP AYNI OYUNLA!
Yeni yeni, "açık toplum" olan, her şeyini para piyasasına emanet etmiş, plan ve programlı üretimi unutmuş, serbest piyasa oyuncularının "vur-kaç" hünerlerinden habersiz ülkelerde, bu tür oyuna, "iktisadi kriz" deyip geçerler. Oyuna gelenlerin ulusal paraları, beş para etmez olur; sanayi ve ticaret yıkılır. Taiwan'da, Endonezya'da, Meksika'da, Arjantin'de, Malezya'da oynanır bu oyun. Ne ilginç rastlantıdır ki, ülkelerin ulusal piyasaları yıkılırken, yolsuzluk savları yükselir, etnik ve dinsel sürtüşmeler çatışmalara döner ve "project democracy" yollarında, para krallarının yeni dünya düzenine uyumlu yönetimler gelir iktidara. Ayarlı medyada, 'smart boys (parlak çocuklar)' olarak nitelendirilenlerin, derin derin piyasa değerlendirmeleri yapanların, denetim dışılığı, "vur-kaç" özgürlüğünü, "devlet küçülsün" ya da "yolsuzluklar önlensin" gibi, sade suya tirit, bilgiççe değerlendirmelerle sundukları yayınlarda yer almayan işleyişin adımları yalın ve basittir.

1. Mega-Banker olarak pohpohlanmış Soros ve yandaşları, hisse/tahvil almaya başlar. Onun bir şeyler bildiğinden emin olan ötekiler de, Soros'u izler. Bu arada, dış sermayeli televizyonlar her yarım saatte bir piyasa haberi geçerken, yorumlarını da eksik etmezler.

2. Gelirleri daralmış olan küçük yatırımcılar alışa geçerler. Medya "piyasalar hareketlendi, hükümetin şu, IMF'nin bu anlaşması sonuçlanıyor" propagandasını yükseltir. Fiyatlar ve alışlar daha da yükselir.

3. "Vur ve Kaç" bankerleri, ikincilere satarlar ve katlayarak kazanırlar.

4. "Vur ve kaç" operatörü, topladığı parayı dolara çevirir ve aracı bankasından ülke sınırları dışına çıkarır. Para, yıkılacak yeni bir piyasa, altüst edilecek bir ulusal pazara yönelir.

5. IMF ülkeye gelir, tıpkı Soros'un buyurduğu gibi,"devleti küçültün" der. Ulusal üretim boğulur. Dış borç taksitlerinin tahsili için para piyasasının, güvensizlik ortamında ağır yaralar almış banka düzeninin, yani toplam olarak devlet düzeninin sürdürülebilmesi için, yeni borçlanma olanakları için yeşil ışık beklenir.

6. Yeşil ışık, tıpkı Soros'un buyurduğu gibi siyasal isteklere bağlanır. Buna direnecek yönetimler varsa, demokratik ve liberal (!) ortam hazırlanarak yıkılır.

7. Yıkıma uğratılan ülkeye dönülür. Yıkılan iktisadi ortamda, birdenbire değer yitiren şirket hisseleri, ham maddeler, ihraç ürünleri bir-iki misli değerlenmiş olan dolar karşılığında satın alınır.

İşlerin güvenlik içinde yürütülmesi için, iki koşulun yerine gelmesi gerekiyor. İlki, geniş bir bilgi ağından ince bilgilerin toplanması. İkincisi, yapılan işlerin şöyle ya da böyle sert tepkilerle sarsılmaması. Her iki gereksinim ise, çok geniş bir dostluk çevresi gerektirir. Geniş çevrenin oluşabilmesi için, akademisyenlerden, hayır dernekleri ve vakıflara, iş adamlarından, bankacılara, insan haklarını gruplarına, siyasal partilere ve doğal olarak, sesli- yazılı-görsel yayın ortamına bağlanan bir ağ kurulması zorunludur.
AÇILMA ÖRNEĞI : MALEZYA'DA ÇÖKÜNTÜ

(AŞAĞIDA YAZILANLAR ÇOK AMA ÇOK ÖNEMLİDİR.)
"Açık toplum" ve IMF'nin serbest piyasa kuralları sürerken, Malezya'da kısa süreli bir işlem sonucu para piyasası çöker. Devlet yönetimi, olayın farkına varır ama, iş işten geçmiş, "sıcak para" diye bilimsel ve iktisadi bir ad verilen vurgun para, Malezya'dan yeni vuruşlar için başka ulusal pazarlara yönelmiştir. Parası çöken Malezya yönetimi, dış sermayeye en az bir yıl ülkede kalma koşulu getirir, IMF'den ülkeyi terk etmesini ister. Bu konu ABC televizyonunda görüşülür.
ABC News Nightline programında Ted Koppel sorar: "Kolayca anlaşılabilir kavramlar kullanalım. Şimdi siz, Malezya'nın parasını tahrip ederek kazanç elde ettiyseniz, bu durumda (Malezya'dan) alıp götürmüş olmuyor musunuz?" G.Soros, yanıtlar: "Tam da öyle değil; çünkü bu benim eylemimin amaçladığı bir sonuç değildir. Ve bir (piyasa) katılımcısı olarak sonuçları hesap etmek benim işim değildir. Bu piyasanın doğasında var."
Öyle ya, ulusal paranın çöküşü de, Soros'un kazancı da serbest piyasa düzeninin bir sonucudur. Bir ülkenin ulusal iktisadı yıkılmış, parası yerle bir olmuş; milyonlarca kişi işsiz kalmış, ulusal devletin borçları bir anda katlanmış, çocuklar yoksulluk yükünün altında ezilmiş, ülkede etnik sürtüşme başlamış, kimin umurunda?

Malezya'daki "vur-kaç" işini, kendi "açık toplum" ahlakına yakışır biçimde açıklayan Soros, Türkiye'ye gelecek ve bunca ticaret kokan sözünü unutup, "Malezya'daki ekonomik çöküntüden, Mahathir'in söylediği gibi siz mi sorumlusunuz?" sorusuna, "Hayır bu Malezya yönetiminin suçudur" diyerek; karşısındakinin nabzına göre şerbet verecektir. Bundan daha doğal ne olabilir ki?! Adamın adı "Speculator."

"TEMIZ TOPLUM"BIR 'AÇIK TOPLUM' MASALI MI?
Aslında, Soros'a şükran duyulmalı. Üçüncü ülkelerde, "vur-kaç" düzenine "küreselleşme" ya da "serbest piyasa ekonomisi" diyerek bilimsel kılıflar üreten liberallerin, yeni düzencilerin, "London School of Economics" eğitimli dünya bankası memurlarının, vakıf ve "think tank" uzmanlarının saatler süren gevezelikleri yanında, Soros'un sözleri daha anlamlı, daha açık ve yaptığı işe uygundur. Kısaca, gerekiyorsa vurulacaktır..

Bu arada, IMF'nin sınır dışı edildiği Malezya'da kampanya başlar. Devlet yönetiminin en uç noktalara dek yolsuzluğa battığını ilan edilir. Liberal bir gazete çıkmaya başlar. Gazete, "temiz toplum- açık toplum" kampanyası açar. Şiddet gösterileri yükselir. Yönetim, iktisadi düzeni rayına oturtmaya çabalarken, gazeteden kışkırtıcı yayınların durdurulması istenir. Gazete kışkırtmayı sürdürür. Gazete yöneticisi gözaltına alınır. İstenen olmuştur.
Bilumum NGO'lar harekete geçerler.

Para kaynağının % 44'ünü A.B'den, geri kalanını Soros Vakfı, Ford Vakfı gibi sınır tanımayan"sivil" örgütlerden alan RSF (Sınır Tanımayan Gazeteciler) örgütü, Mahathir'i diktatör olarak ilan eder. Aynı NGO'lar, bizdeki adlarıyla "STÖ"ler, Malezya'nın soyulmasına, iktisadi düzenin 'vur ve kaç' işleriyle sarsılmasına ses etmemiştir. Bu arada, iyi günlerde, Malezya ile işbirliği gösterileri yapmaktan, geri kalmamış olan Türkiye'nin ünlü İslamcılarından, protonculardan bir tekinin bile sesi çıkmaz!

En önemli açıklamayı da, Malezya yönetimi yapar: İçerdeki muhalefet yayınlarının Soros'dan gelen parayla desteklendiğini açıklar. George Soros ise, Başbakan Mahathir Bin Muhammed'i Nazilikle suçlar.

GEORGE SOROS DIYOR KI: "ULUS DEVLETLER GEREKSIZDIR."
Soros, yoktan varolmuş bir dahi midir? Yoksa, CNN'in Türkçe yayınında Ş. Alpay'ın belirttiği gibi, New York'da garsonluk yaparak mı yükselmiştir? Yanıtları aramak gerekiyor. Avrupa'nın aristokratları ve hanedanları, erklerini yitirmiş görünmektedirler. Ama, onlar, dünya egemenliklerini, açıktan görünmeyen, özel parasal çıkar ilişkileriyle, siyasal bağlantılarla birbirine kenetlenmiş yönetim düzeniyle sürdürürler. İşin odağında Londra bankerlerinin oluşturdukları : "Isles Club" bulunur. Kulübün en büyük üyesi Rothschild ailesidir. Soros, işte bu ailenin elinde piyasacı olmuştur.

Oysa Soros, sermayesinin kaynağını ilginç bir öyküyle anlatmaktadır. 1944'de, Budapeşte'de, Nazi işgali başlayınca, Tivador Soros, "Oğlum" der, "işgal yasa dışıdır. Şimdi olağan (yasal) kurallar işlemez." Ve baba Soros, sahte kimlikler düzenler. George, Nazilerin bakanlığında işe başlar. Yahudi mallarını devir alır. George'un sermayesi oluşur. "Adam olacak çocuk.." deyişine uygundur bu öykü. Çünkü Soros, Nazilerle çalışırken, daha 14 yaşındadır. Bu noktada, hemen belirtelim ki, Sorosseverler bu öyküyü beğenmezlerse, kendileri bir öykü üretebilirler.

George Soros, 1947'de "London School of Economics" sınıflarında, Britanya Aristokrat Sosyetesi'nin önde geleni Sir Karl Pope ve ülkemizdeki ultra-liberallerin de hayranlığını kazanmış olan, Friedrich von Hayek'den "açık toplum" u öğrenir. Soros'a göre ulusal devletler zararlıdır ve savaşların kaynağıdırlar. Öyleyse ulus devlet yıkılmalıdır. Soros'un tarihsel örneği de yabana atılacak türden değildir. Şöyle der: "19. Yüzyılda, dünyada, global bir Britanya İmparatorluğu ve bir düzen vardı." Öyleyse, Britanya imparatorluğunun çağdaş bir türü olarak, yeni bir dünya imparatorluğu, küresel devlet kurulmalı, düzen sağlanmalıdır. Ulusal kimlikli ne denli devlet varsa, para imparatorluğunun kölesi olacak; çok etnikli, mozaik içinde mozaik düzenine dönüşecek. Gerisini getirmeye gerek yok. Akıllılar yönetecek ve düzen kurulacak. 'Yeni düzen' kime çalışır? Bunun yanıtının önemli bir bölümü, Soros'un yetişme ve gelişme sürecinde bulunabilir.

SIZINKI "AÇIK TOPLUM" YA ONLARINKI?..
Soros, 1956'da Amerika'ya gider. Singer & Friedlander, F.M. Mayer & Co. ve Wertheim & Co. aracılık firmalarında çalışır. 1961'de Amerikan vatandaşı olur. Arnhold & S. Bleichroeder, Inc'de, J. Rogers ile birlikte 'portföy' yöneticisi olur. Bu firmada Rothschildler'in yatırımları bulunmaktadır. Bu banka, 1969'da Rogers ile ortaklaşa kuracakları Quantum şirketinin işlerini Citibank ile birlikte üstlenecektir.

1969'da Rogers ve Soros, Arnold & Bleichroeder'den ayrılırlarken, bazı yatırımcıları da yanlarına alırlar. OECD raporlarında "uyuşturucu parasının yıkanma merkezi" olarak nitelenen, vergi cenneti Curacao (Hollanda Antilleri)'da kayıtlı bir şirket kurarlar: Quantum Fund N.V. Soros'un ilk yatırımcıları hanedanlardır. 5 Kraliçe Elizabeth'in ve 90 bireysel yatırımcının paralarının Quantum ile işletildiği ileri sürülmektedir. Soros, şirket yöneticileri arasında görünmez. Yöneticiler, İsviçre, İtalya ve İngiltere vatandaşıdır. Soruşturmalara karşı bağışıklık böyle sağlanır. Soros'un "Soros Fund Management (NewYork)" şirketi, Quantum'u danışmanlık örtüsü altında yönetir.

SOROS'A ILK SERMAYEYI VEREN
George Karlweiss, Baron Edmond de Rothschild'in temsilcisi ve Banque Privee S.p.A (Lugano)'nın sahibi ve Rothschild Bank AG (Zürich) in yöneticisidir Quantum'un ve ilişkili bankerlerin oluşturduğu ağı görebilmek için, yöneticilerini ve bağlantılarını bilmek gerekiyor.

Richard Katz: Rothschild S.p.A (Milan)'nın başkanı ve London N.M. Rothschild and Sons bankasının yönetim kurulu üyesidir. Bankayı Evelyn Rothschild yönetir.

Nils O. Taube: Quantum'da Baron Jacob Rothschild'in St. James Place Capital adlı şirketini temsil eder.

J. P. Rothschild, Fransız piyasa oyuncusu Sir James Goldsmith'in ortağıdır.

Lord William Rees: St. James Place Capital'in yönetim kurulu üyesi ve London Times yazarı.

Alberto Foglia: Banca del Ceresio (Lugano)'da yöneticidir. Bu bankaya, 1980 sonrasında, mafya ilişkilerini kapsayan ve "Pizza Connection"adı verilen soruşturmada rastlanır. Foglia, 1993'de bir akşam üzeri Quantum' dan ayrıldı ve ertesi sabah Brezilya Ulusal Bankası başkanlığına getirildi.

Thomas Glaessner: ABD Federal Reserve (ABD merkez bankası) uluslararası finans bölümü'nde 5 yıl çalıştıktan sonra, Dünya Bankası'nda Doğu Asya ve Güney Amerika finansal risk sorumlusu oldu. Glaessner, Soros Fund Management LLC'de, Quantum Emerging Growth ve Quantum Fund'da yeni pazarlarda döviz stratejileri, portföy yöneticiliği yaptı. Ocak 2000'de Soros'dan ayrıldı. Dünya Bankası'na döndü ve gelişen pazarlarda banka politikasını oluşturmaya başladı.

Beat Notz: Geneve Banque-Worms'ün ortağı; borsa şirketi Albertini and Co. İle çalışır.

Isodoro Albertini: Aracı şirket, Albertini and Co.(Milano)'nun sahibidir ve "Tanrının Bankerleri" ağında önemli bir yere sahiptir........

hamiahausa
12-04-2009, 12:56
Isodoro Albertini: Aracı şirket, Albertini and Co.(Milano)'nun sahibidir ve "Tanrının Bankerleri" ağında önemli bir yere sahiptir.

Edgar de Picciotto : Lübnan asıllı, Portekizli Musevidir. Yine Lübnan asıllı Musevi Edmond Safra'nın ortağıdır. Safra, ABD-İsviçre- Türkiye ve Kolombiya eroin-kokain para trafiğine yardımcı olduğu gerekçesiyle soruşturuldu. Safra, aynı zamanda, Republic Bank of N.Y'un yöneticisidir. Bu banka, Rus mafyasının milyonlarca dolarının, Federal Reserve'den Moskova bankalarına transferine aracılık etti. De Picciotto'nun bankası Union Banque Privee, daha sonra, American Express Bank ile ortak oldu. De Picciotto, 1990 sonrasında American Express Bank S.A Genova' nın yönetim kuruluna girdi. Yönetim kurulunda, ABD eski güvenlik uzmanı, Dışişleri eski bakanı H. Kissinger da bulunmaktadır.

De Picciotto, aynı zamanda, Venedikli Carlo de Benetti'nin ortağıdır. Benetti, Olivetti şirketinin başkanlığından uzaklaştırılmıştır. De Picciotto ve Benetti, Societe Financiere de Geneve adlı 'yatırım holding'in yönetim kurulu üyesidirler. De Benetti, 1980'lerin başlarında, İtalya'daki Banca Ambrossiano'yu batışa sürüklediği için soruşturulmuştur. O zamanlar, bankanın başkanı, De Picciotto'nun eski ortağı Calvi'dir. Roberto Calvi, Papa suikastından sonra, 1982'de Londra'da Blackfair köprüsünde boynundan asılı olarak bulunur.

Polise göre bu tipik bir P2-Mason locası infazıdır.

"ROTHSCHILD AND SONS" / ROTCHILD VE OĞULLARI
Soros'un ilk işvereni, Quantum'da yöneticilerle temsil edilen hanedanların bankeri Rothschild and Sons'u bilmek, işin temeline inmek demektir. Lord Rothschild, Amerikan bağımsızlık savaşının önderi George Washington'a karşı savaşan İngiliz hükümetini finanse etmekle başlar büyümeye. Lord, 1917'de İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour'a İsrail devleti kurulmasını talep eden deklarasyonu hazırlattırır ve daha sonra İsrail devletinin kuruluşunu destekler. İşlerinin en önemlisi, altın ticaretidir. Altının borsa fiyatı, Londra'da altın ticareti yapan beş banka tarafından belirlenir.

Bunların başında da ailenin bankası gelir. Örtülü işlerin transferleri, 19 yıl boyunca BCCI adlı banka tarafından yönlendirilmiştir. Reagan döneminde İran'a roket satışı (Irangate) örgütlenmesinin sorumlusu Yb. Oliver North, BCCI'yi kullanmıştır. BCCI yöneticisi Suudi istihbaratı eski başkanı Şeyh Kemal Adham'dır. Zamanın CIA yöneticisi de, George Bush'dur. Bush'un yardımcısı ve Akev Siyasi Direktörü Edward (Ed) Rogers, Ağustos 1991'de görevinden ayrılır ve "Rogers and Barbour" şirketini kurar kurmaz, Arabistan'da Şeyh Adham ile 600.000 dolarlık ABD temsilciliği sözleşmesini imzalar.

BCCI'nin yöneticilerinden Alfred Hartmann, İsviçre'nin üç büyük bankasından biri olan, Union Bank ile BCCI'nin 1976'da kurdukları, Banque de Commerce et de S.A.'nın murahhas azasıdır. Hartmann, aynı zamanda Zürich Rothschild Bank AG yöneticisi ve Londra'da N. M. Rothschild and Sons'un yönetim kurulu üyesidir. İsviçre'de daha 16 şirketin yönetim kurulu üyesi olan Hartmann, Rus mafyası ile ilişkili olduğu belirtilen Nordex şirketi ile iş yapan, silah tüccarı Helmut Raiser'in iş ortağıdır. Raiser, Quantum yöneticisi Picciotto'nun arkadaşıdır. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komitesi Başkanı Henry Gonzales, 8 Haziran 1993'de bu işlerin siyasi boyutunu vurgular ve Bush ve Reagan yönetimi döneminde Adalet Bakanlığı'nın BCCI'yi soruşturma taleplerini sürekli geri çevirdiğini açıklar. Gonzales, bu savsaklamayı, bankanın Irak yönetimiyle ilişkilerine bağlar.

Hartmann, Banca Nazionale del Lavoro'nun da yönetim kurulu başkanıdır. Bush yönetimi, 1990-91 müdahalesinden az önce, Georgia Banca Nationale del Lavoro aracılığıyla, Irak'a gizlice milyarlarca dolarlık kredi açmıştır. BNL, ABD'de "Bağdat'ın bankeri" olarak adlandırılıyordu.

Senatör Gonzales haksız da sayılmaz. Kissinger Associates şirketi, Haziran 1991'e dek, BCCI ile çalışan BNL'nin danışmanlığını yapmıştır. Hatta, Kissinger, Haziran 1989'da, iş adamları heyetiyle Bağdat'a dek gitmiş ve Saddam Hüseyin'e uluslararası borç almasını önermiştir. Irak'ın, İran savaşında aldığı borçları bir biçimde ödemesi gerekmektedir. Yalnızca BNL aracılığıyla Irak'a verilen borcun toplamı 4 Milyar dolardır. Bir milyar dolar, Irak'a askeri teknoloji satan örtü şirketlerine verilmiştir. Ne ki, Reagan'ın Irak'a 1983'den başlayarak verdiği CIA desteği artık sona ermektedir. Şimdi ödeme zamanıdır. Ödemenin şekli 1991'de açıklığa kavuşur ve Kuveyt'i işgale özendirilen Irak'ın tepesine çullanan ABD, tahsilatın tümünü gerçekleştirir.

Soros'un önemli adamlarından Kanadalı gayri-menkulcü Paul Reichmann, önceleri Olympia-York noteridir. Macaristan doğumlu bir Musevi olan Reichmann, Soros'un gayrimenkul fonu, Quantum Realty'nin ortağı ve aynı zamanda İngiliz-Kanada yayın grubu "Hollinger" şirketinin yönetim kurulu üyesidir. Henry Kissinger ve İngiltere Dışişleri eski Bakanı Lord Carrington da, Hollinger'ın yönetim kurulu üyeleridir. Lord Carrington, aynı anda, Kissinger Associates (New York)'in de, yönetim kurulu üyesidir.

Hollinger, Kanada'da London Daily Telegraph ile İsrail'de yayınlanan Jerusalem Post gazetelerinin sahibidir. Bu gazeteler, İsrail'in bölgesel egemenlik politikalarını destekleyen yayınlar yapar. Hollinger'in bir başka ünlü yöneticisi de, Richrad Perle'dir.

Deneyimli istihbaratçı Perle, 2001 yılında, Pentagon'da Savunma Politikası Yönetimi (Defence Policy Board )'nde görevlendirilmiştir. Soros ile başlayıp, Londra'da Rothschildler'e, sonra, New York'a ve Washington'a uğrayıp, İsviçre-İtalya sınırında, Lugano'daki İtalyan mafyasının, eroin-kokain paralarını dolaştıran bankalara geldik. Yeri gelmişken, Lugano'dan, Quantum yöneticisi Picciotto ile ilginç bir ilişkiye de değinelim. Picciotto'nun bankası Union Banque Privee, bir çok kez para aklama soruşturmasına uğramıştır. "İsviçre Bağlantısı" soruşturmasını yöneten Miami Savcılığı'na göre, bankanın yöneticisi Jean Jacques Handalı ile bazı görevliler, Kolombiya- Türkiye kokain-eroin örgütlerinin paralarını aklamaktadır.

Eski güvenlikçilerden Kissinger ve Brezinski ile Soros, Ukrayna- Amerika Konseyi'nde birlikte bulunmaktadırlar. Ukrayna'nın büyük çelik sanayisinin el değiştirmesi konuyu renklendirmektedir. Ne demişti Soros? "ABD dünya polisliği yapıyor, IMF basiretsizdir." Demişti ama, nereye baksak, Soros'u ABD'nin eski güvenlik şefleriyle yan yana görüyoruz.

Şimdi, bu karmaşık ilişkilerin yaratacağı bulanıklıktan ve bulantıdan biraz ayrılarak, bildik topraklara dönmeliyiz.

KRALIYET BANKERI VE "HÜKÜMETLE IYI MÜNASEBETLER"
Özellikle 1990'dan sonra ARI-TESEV gibi "sivil" örgütlerle ilişkilerini geliştiren "açık toplum" örgütlerinin kurucusu George Soros, Türkiye'den eksik olmaz. Türkiye para piyasasında Quantum'un yanı sıra "Turkish Growth Fund" adlı şirket de iyi iş tutar.

Şirket "Türk" adını almıştır ama, merkezi Lüksemburg'dadır. Şirketin yatırım danışmanı "Alliance Capital Management L.P" New York'ta, idari temsilcisi "Brown Brothers Harriman SCA" Lüksemburg'dadır. Adı "Türk" merkezi dışarda şirketin yönetim kurulu başkanı Dave H. Williams, başkan yardımcısı Nicholas H. Baring'dir. Yönetim kurulu üyeleri arasında iki de, T.C vatandaşı bulunmaktadır: Ahmet Çullu ve Cem Duna.

AŞAĞIDAKİ BÖLÜMLER ÇOK ÖNEMLİ
Quantum şirketinin yönetimiyle başlayan bağlantılarda adı geçen Nicholas H. Baring, işte burada karşımıza çıkmış bulunuyor. Ufkumuzu yenileyelim:

P2 Masonlarının bankeri Calvi'nin iş ortağı ve Quantum'un yönetim kurulu üyesi De Picciotto'yu London Barings Bank'ın İsviçre'deki banka yönetimine getiren kişi, Nicholas Baring'dir. Baringler, yüzlerce yıl İngiliz Kraliyet ailesinin özel bankerliğini yapmışlardır. London Barings Bank, 1995'de batmış ve yıkama merkezi olduğu ileri sürülen Dutch ING Bank tarafından devir alınmıştır. Bu denli ünlünün yönettiği "Turkish" şirketin piyasaya girişi de heyecan vericidir. Firmaya verilen destek-haber yorumlarından en önemlisi Wall Street Journal'da yer almıştır. J. M. Dorsey imzalı yazıda, "Türkiye'de 'İslamcı' finans şirketlerine ordunun isteği doğrultusunda baskı yapılmasına karşın, "İhlas Holding'e dokunulmadığı ve Turkish Growth Fund, George Soros'un Quantum Emerging Growth Partners, New Frontier Emerging Opportunities (Bahama) şirketlerinin İhlas Finans Kurumu A.Ş'den hisse aldıkları belirtilir.

Askeriyenin baskısından söz edilmesine karşın, bu şirketlerin riske girmelerinin nedeni daha da ilginçtir. New Frontier sözcüsü Philip Haas, "İhlas Finans' ta çok büyük bir gelişme var," diyerek makul ve mantıklı bir yanıt verirken, Alliance Capital'in yöneticisi Sanem Bilgin, "İhlas Finans'ın hükümet içinde çok iyi münasebetleri var. İslamcı diğer şirketler kadar radikal değil," diyerek, piyasa işlerinde iç ilişkilerin önemini açığa vurur. "Hükümet içi münasebetler" piyasa işlemlerine yansımıyordur kuşkusuz.

DÜĞMEYE KIM NE YAPTI?
Türkiye'de birazcık ulusallıktan, birazcık bağımsızlıktan söz edildi mi, hemen "Yabancı sermayeye ihtiyacımız var! Amman ha, dikkatli olalım, küstürmeyelim" sözleri ortalığa dökülür. Oysa, bu yabancı- severlerin büyük bir tutkuyla bağlandıkları yabancı sermaye, Türkiye'de üretime falan katılmaz. Soros ve ortakları, Haziran 1998'de yatırım yaparlar ama, aradan iki ay geçmeden satıp savıp, yabancı paraya çevirip çeker giderler. Elbette bu onların geri gelemeyeceği anlamını taşımaz. 2001 Ocak sonuna dek, gelip giderler.

Bu arada ulusal para çöker. Değer kaybı, % 200-300'e ulaşır. Son gidiş ciddi sonuçlar doğurur. Başbakan B. Ecevit, "Sanki düğmeye basmışlar gibi" der ama, yine de, Dünya Bankası'nın adamını Türkiye'ye getirir. Tarihte görülmemiş bir iş olur ve koalisyon hükümetine tek kişilik bir siyasi ortak gibi sokulur.

ABD savunma Bakan yardımcısı, Endonezya operasyonlarının unutulmaz adamı Wolfowitz'in "yakın arkadaşım, iyi memurdur" dediği K. Derviş, 24 Ocak 1980'den bu yana uygulanan politika sanki IMF programının ürünü değilmiş gibi, IMF ile neredeyse ayda bir program yapar! Kemal Derviş, Nisan 2001'de Dışişleri Bakanlığı'ndan hiçbir görevlinin bulunmadığı yemekte, ABD Büyükelçisi ile buluşur. Ne ki, büyük talihsizlik, telefon defterini otomobilin arka koltuğunda açık bırakmıştır. TV kameramanı sayfaya odaklar objektifini ve defterdeki "Soros" satırını kaydeder. Açık sayfanın gereği sonra anlaşılır. K. Derviş, 11 Nisan 2001'de, iki adamla daha buluşur:

Quantum'dan Anthony Richter ve Aryeh Neier. Richter, 1988 yılında Soros'a katılmıştır. OSI'nin 1988'den bu yana, Orta Avrasya Projesi müdürüdür. Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu'da vakıf işlerini yürütmektedir. Richter, Eurasia Net' in kurucusu ve Central Eurasia Forum başkanıdır. Richter, Sovyetler Birliği ve Türkiye hakkında güvenlik konularını işlemektedir. A.Richter,patronu Soros gibi, ABD dış politikasını yöneten seçkinler kulübü CFR'nin üyesidir.

Aryeh Neier ise,çok dalda oynar.12 yıl, Human Rights Watch yöneticiliği ve 8 yıl American Civil Liberties Union direktörlüğü yapan Neier, 1993'de OSI (Açık Toplum Enst.)' nin başkanlığına gelmiştir. Neier, Soros'un önemli paralarla desteklediği "drug legalization (Narkotik ilaçların yasallaştırılması)" projesinin yönetmektedir......

hamiahausa
12-04-2009, 12:56
Aryeh Neier ise,çok dalda oynar.12 yıl, Human Rights Watch yöneticiliği ve 8 yıl American Civil Liberties Union direktörlüğü yapan Neier, 1993'de OSI (Açık Toplum Enst.)' nin başkanlığına gelmiştir. Neier, Soros'un önemli paralarla desteklediği "drug legalization (Narkotik ilaçların yasallaştırılması)" projesinin yönetmektedir.

Bakan K.Derviş'in, George Soros'un iki adamıyla neler konuştuğu açıklanmaz ama, ulusal paranın yerle bir olmasının faturası, birkaç bankacıya ve her zaman olduğu gibi köhnediği ileri sürülen devlete kesilir. "Vur ve kaç" kapitalistlerinden söz eden olmaz. Para piyasasını sallayan transferler açıklanmaz! Görüşmelerin içeriğinden ulusa bilgi verilmez. Türkiye'nin iktisadi ve siyasi egemenliğini tersyüz eden yasalar, dünyanın hiçbir ülkesinde görülmedik bir hızla birbiri ardına geçirilir. Aylık dış borç ödeme günleri yaklaştıkça, yeni borç gerekir. Yeni borç için IMF onayı gerekir. Onay için T.C'nin yasalarının değiştirilmesi gerekir.

Ve hızla "açık" toplumlaşılır. Her şey, Soros'un dediği gibi gelişir. 'Sosyal' devletten vazgeçilir. Soros'un, 1999 Haziran'ında, büyük iş adamlarının, hazine bürokratlarının karşısında buyurduğu gibi artık "Kürt sorunu çözülecek" tir.

"OPEN SOCIETY (AÇIK TOPLUM)" VE ILGINÇ ILIŞKILER
"Açık toplum"un özellikle, Doğu Avrupa ve eski Sovyet ülkelerinde "project democracy" operasyonunun para kanalı olarak örgütlendiği, eğitim, yardım, özgür(!) medya girişimlerini kullandığı bilinmektedir. Balkan ülkelerinde hayli iş başarılmıştır. Yugoslavya'nın parçalanması sürecinde muhalefete milyonlar akıtılmıştır. Akıtılan milyonların sonucunu, Hırvatistan Cumhuriyeti Devlet Başkanı Franjo Tudjman'ın Hırvatistan Demokratik Birlik Partisi grubundaki, 7 Aralık 1996 konuşmasında arayalım.

Soros'un Hırvatistan toplumuna sızdığını belirten Tudjman, "açık toplum" örgütlenmesini şöyle özetliyordu: "..çalışmalarının içine 290 ayrı kurumu ve yüzlerce insanı almışlardır. Parasal desteklerle, liselilerden gazetecilere, üniversite profesörlerine ve akademisyenlere, kültürel, ekonomi, bilim, adalet ve edebiyat çevrelerinin tümündeki her sınıftan ve her yaştan insanı kandırdılar. Açıkça söylüyorlar: Görevleri, mülkiyet ve devlet yapılarını bağışlarla değiştirmek. Hatta açıkça belirtiyorlar ki, onlar için gazetecileri ve ötekileri çeşitli Amerikan, BBC ve benzeri (kurumların) burslarıyla
yetiştirmek yeterli değildir. Fakat bu (yetiştirilen) kişilerin parasal (ve) teknik yönden desteklenmeleri gereklidir." Tudjman'ın, açık toplumcuların parasal ve teknik destekleriyle varılmak istenen aşamayı belirten sözleri daha da açıklayıcıdır:

".. (Amaçları) Hırvatistan'daki mevcut otoritenin yerini alacak, kendilerine yandaş bir çevre yaratarak, yaşamın tüm alanlarında denetimi ele geçirmektir. Enerjilerini ve etkilerini medya ve kültür dünyası üstünde yoğunlaştırıyorlar. Özetle Hırvatistan'ın düzenini karıştırmak üzere devlet içinde devlet yaratmaya çalışıyorlar." Tudjman, şaşırmış gibi görünüyor. Nasıl şaşırmasın ki, sonradan Hırvatistan sınırları içinde kalacak olan Dubrovnik'de 1989'da yapılan Avrupa Üniversitesi kurma toplantılarının ilk görünümünü demokrasi atılımı sanmışlardı. Daha sonra Sırbistan'ın Hırvatistan'a askeri saldırısını hoş gören Batı Avrupa, Hırvatistan'a gecikmeli destek vermiş, bu arada Bosna, ateşe ve kana bulanmıştı. O zamanlar, ülkesinin, bağımsız ve onurlu bir devlet yönetimine kavuşacağını ve yeniden planlı bir dönemle, adım adım ilerleyen demokratikleşmeyle gelişeceğini uman Tudjman, birkaç yılda, iplerin açık toplumcular çevresinde kümelen güdümlü toplulukların eline geçtiğini görüvermişti.

Bu arada, ulusal sanayilerinin yok pahasına yabancıların eline geçmesini dış sermayenin demokratik katkısı olarak görürken, birdenbire ülkenin kültürel, bilimsel ve iktisadi yaşamı yabancının denetimine girivermişti. Her şey, hoş bir ortamda sessizce gerçekleşivermişti. Bu öyle derinden etkili ve hızlı bir süreçtir ki, en katı Marxistleri bile bir anda Open Society sözcüsü yapıvermişti.

Oysa, 1980'li yıllarda Hırvatistan'da esen rüzgar, kültürel bağımsızlık, merkezi yönetimin finansal denetiminden ve merkezi planlamadan kurtulmak istemleriyle içten içe gelişmişti. Bu "de- santralizasyon" düşüncelerini kendi üretimleri sanan Hırvat aydınları ve politikacıları, önce ulusalcılık ateşiyle canlanmışlardı ama, sonrasında, ulusal neleri varsa hepsinin yabancının eline geçtiğini görmüşlerdi. Böylece, dış pazarlarda Yugoslav sanayi ürünleriyle rekabetten yılan Batı şirketleri de, derin bir soluk almışlardı.

Devlet merkezlerine paralel bir devlet yaratmanın birinci koşulu, merkezi zayıflatmak. Merkezi zayıflatmanın yolu, etnik milliyetçiliği önce kültürel alanda kışkırtmak. Soros'un büyük paralar yatırdığı Human Rights Watch (HRW) gibi örgütlerin raporlarıyla merkezi devlet yıpratılırken, iç muhalefetle doğrudan bağlar oluşturmak. Ve sonuç, aynen Tudjman'ın, biraz geç kavradığı gibi, ulus devletin yıkımı, vur-kaç parasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır.

PEKI TÜRKIYE'DE NE OLUYOR?! AÇILMA ÖRNEKLERIYLE BIR BÖLÜM
Türkiye'de de başka bir yol izlenmiyor. Soros'un HRW direktörü Neier'in Türkiye turu boşuna gitmemiştir. Soros'un da buyurduğu üzere, "Kürt sorunu" açık toplum yollarında çözülecektir. Yüzlerce milyon dolarla desteklenen H.R.W'un katkılarıyla çözülecektir! Soros'un parasal kanalı, insanlık namına çalışma adı altında, "Project Democracy" operasyonunda, toplumları ayrıştırma projelerine destek sağlarken, ulus devletleri de açtıkça açmaktadır. Ne var ki, Soros'un Kürt sorununu çözmek için elinden geleni ardına koymadığı da bir gerçektir. Bir belgesel yapılmış.Tanıtımında şu satırlar yer alıyor:

"The Untold Story of US Weapons & Two Million Refugees in Kurdistan (İyi Kürtler, Kötü Kürtler: Birleşik Devletlerin Silahları ve Kürdistan'da İki Milyon Göçmenin bilinmeyen öyküsü) ..Kaliforniya'da yaşayan bir Kürt-Amerikan ailesinin Türk-Kürt iç savaşı içindeki insanlık öyküsünü anlatmakta ve Birleşik Devletler'den müttefiki Türkiye'ye silah transferini ve askeri yardımı araştıran" Bu belgeselin yapımcısı ve yönetmeni, Kevin McKiernan'a "Soros Foundation" tarafından 40,000 Dolar ödenmiştir. Soros tarzı açıklığın sonucunda, Türkiye'de anayasa değişiklikleri hızla geçirilmiştir. Bunlar yetmez, "project democracy"nin sonuna dek gitmek gerekir. Temmuz 2001'de, emekli Koramiral A. Kıyat ve İ. Alaton, NTV'ye çıktılar ve halkın ek vergilere karşı gösteriler yapmasını, yolları kapatmasını, ve yeni bir devlet kurulmasını önerdiler. Ne var ki, halk bu çağrıya uymadı. Halk, "Alaton ve Kıyat yürüyecekse kendileri yürüsün, herkesin vergi derdi kendine" diye düşünmüş de olabilir.

ARI ve ABD Cumhuriyetçi Parti örgütü IRI, iki yıl süren Anadolu çalışmalarının sonunda, 12-13 Mayıs 2001'de, gençleri, İstanbul'da topladılar. ARI lideri Kemal Köprülü, yeni bir cephe açtıklarını, liseli gençleri de işin içine kattıklarını açıklayıp, ekledi: "Bu sistem iflas etti.. Ankara'dakilerin sizden korkmalarının bir sebebi de, eğer siz meydanlarda yürürseniz hükümet üç günde düşer. İşçi ve memur haklarını satın alıyor. Ama sizin istediğiniz geleceğiniz."


TESEV, Sabancı Holding ve TUSİAD yöneticisi Can Paker, "Amerikanın yerine ben olsam, partiler yasası çıkmadan (Türkiye'ye) parayı vermem," diyerek, ekmeğini yediği ülkeye gözdağı verilmesini önerdi. Derviş'le birlikte Yeni Demokrasi Hareketi (sonra Partisi)'ni kuran Cem Boyner, Kıbrıs sorununun hemen çözülmesini isterken, "Vatan sadece harita değildir" diyerek, vatan sınırı ile fabrikasının dış duvarını karıştırdı.
TÜSİAD HEYETI, ABD'DE, NED BAŞKANI, AMBARGOCU BRADEMAS'A TÜRKIYE ANAYASASINDA ÖNGÖRDÜKLERI DEĞIŞIKLIKLERI IÇEREN BIR RAPOR SUNDU VE M.G.K'NUN KALDIRILMASINI ISTEDI.
Brademas, TESEV tarafından İstanbul'a getirildi ve Kıbrıs tezlerini savunma olanağını elde ederken, Türklere demokrasi dersleri verdi.

Denizli Genç İşadamları Derneği (DEGIAD)'nin konuğu olan ABD Büyükelçilik memuru Halberg, işyerlerini dolaştı ve "Derviş hakkında ne düşünüyorsunuz? Siyasi durumu nasıl görüyorsunuz?" gibi sorular sordu. Denizliler tepki göstererek bu girişimleri kınadılar. Derviş, Denizli gezisini bir ay erteledi ama, kısa süre sonra Denizli'ye geldi. Derviş'in Polonya asıllı, Kanada vatandaşı eşi, "yılın anası" ilan edildi.

Ve sonra: İsveç misyonunun ulusal devletin anlamsızlığını belirten kitapçık dağıtması. Alman 'Stiftung' örgütlerinin iç politikayı yönlendirmeye yönelik girişimleri, Orient enstitüsünün mezhep araştırmaları, Fethullah Gülen adına Georgetown Üniversitesi'nde, Fuller ve Harris gibi, eski istihbaratçıların da katıldığı konferans düzenlenmesi, aynı üniversitede Erbakan'a ödül verilmesi. Kürt siyasal tarihi saptırıcısı M. Von Bruniessen'in İstanbul dersleri,egemenliğe aldırmadan iç politikayı yönetme-yönlendirme girişimlerinde bulunan A.B elçisi K. Fogg'a devlet yönetimince sahip çıkılması... Daha sonra, Fogg'un aynen Brademas gibi, Denktaş'ın devre dışı bırakılmasını istemesi. 8 Haziran 2002'de Washington'da yapılacak "Iraqi Kurts" konferansına TESEV yöneticisi eski elçi Samberk'in katılacağının açıklanması...


Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın "Ulusal program hayata geçtikçe, Cumhuriyetin lafzıyla ayakta duran nice saltanat yerle yeksan olacaktır" ve "Avrupa'ya giden yol Diyarbakır'dan geçer" dedikten 8 ay sonra, A.B'ne girmek için "Alevilerden yardım" istediğini açıklayarak, laikliğe son derece uygun (!) davranışlarda bulunması. Yardım ve dostluk adı altında sürdürülen misyonerlik etkinliklerinin yerleşik düzene geçmesi. Yunan tezleri savunucularının, Pontus girişimcilerinin eksik olmayan ziyaretleri ve Bağımsızlık savaşının ve cumhuriyetin kuruluş merkezi I.Meclis binasının girişine, ABD'de kaçakçılıkla suçlanan tütün karteli "Philip Morris" adının yazılması ve ilanihaye...
İKINCI 2 GÜN: ASKER IHRACATI VE REFORM IÇIN KRIZ - KRIZ IÇIN REFORM
Halkın suskunluğunu, politikaların kabullenildiğine yormanın aldatıcılığı, kısa süre sonra anlaşılmaya başlanacaktır. 27 Şubat 2002'de, Türkiye'nin bir hayli borçlu olduğu Dünya Bankası'ndan bakanlığa getirilişinin yıl dönümünde ODTÜ'nde konuşan Kemal Derviş'e bir genç bayan, "Siz hep masal anlatıyorsunuz! Masal!.." deyiverdi.


Ve George Soros, 1-2 Mart 2002'de, yine G. Sabancı'nın konuğu olarak geldi. Önce Bebek'deki "OSIAF" irtibat bürosu elemanlarıyla Kafkasya- Asya-Ortadoğu işlerini kapalı olarak görüştü. CNN'in Türkçe yayınında, bir tür aklama programında konuştu. Programda, Dünya Bankası ve IMF eleştirmeni, yardımsever, insanlık timsali olarak gösterilen George Soros, "Başka ülkelerde parayı ben veriyorum ama, burada önemli 'think tank' örgütleriyle birlikte para koyacağız" dedi ve önemli işler başardığını belirterek övdüğü TESEV ve bazı "sivil" toplumcularla birlikte, Türkiye'de eğitime katkı koyacağını açıkladı.

Ne rastlantıdır ki, aynı günlerde "Turkish media"da, İstanbul'da Avrupa Üniversitesi kurulmasının gerekliliği anlatılmaktaydı. Tevhid- i Tedrisat kanunu ve misyoner okullarının kapatılması, "açık toplum"a zaten uymazdı! Ama Soros, ikinci 2 günlük ziyaretinde, Sabancı Üniversitesi salonunda daha önemli bir açıklama yaptı: "Türkiye asker ihraç etmelidir!" Acaba kimin adına ve nereye? Soros kapalı toplantılarını gerçekleştirirken, Kemal Derviş de, "Annem Alman, babam Arnavut, annemin annesi Alman, annemin babası da Hollandalıdır. Babam iyi bir Osmanlıydı. Ben iyi bir Türkiyeliyim" gibi bir açıklama yaptı. Yalnızca iktisattan sorumlu olduğu sanılan, Devlet Bakanı, böyle köken açıklamaları yapma gereğini neden duyar, bilinmez. Ama, onun bir yıl önce yaptığı açıklama daha da ilginçti:

"Ancak Türkiye gerek tarihi gerekse coğrafyasıyla küreselleşmeye özel olarak hazır. Arnavutlar, Bosnalılar, Çeçenler, Gürcülerle aynı şekilde Kürtler de Türk halkının bileşenlerinden birini temsil etmektedir.Türk halkı etnik bir mozaiktir ve gücünü çeşitliliğinden almaktadır. Yarının en büyük sınavı Cumhuriyete bağlılığı ve ayni ulusa ait olma duygusunu koruyarak bu çeşitliliği geliştirmektir." Derviş'in "kriz nasıl olsa gelecekti" demesini, 1990 öncesini 'es' geçişini ve masal içinde masal anlattığını saptayan öğrencinin, açık görüşlülüğünü akılda tutmakta yarar var. K. Derviş, dışardan gelen her adam gibi, yaban ellerde daha açık konuşuyor. İngiltere'de, Oxford Üniversitesi'nde kriz sayesinde reform yapıyoruz, demekten kendini alamadı. Reformların siyasi-parasal sonuçları Derviş'in etnik açıklamalarında ve şu sözlerinde görülüyor:

"Önümüzdeki on yıl çok daha iyi geçecek. A.B üyeliği burada anahtar öneme sahip. Türk (Türkiyeli demeyi unutmuş) insanında Avrupa ailesine mensubiyet isteği büyük." Ne ki, George Soros, Derviş gibi mensubiyet ruhuyla konuşmuyor; doğrudan konuya giriyor. Soros'un, CNN'in Türkçe yayınında, Türkiye'deki bunalımın uzun süreceğini ve suçun kötü yönetime ait olduğunu belirten sözlerini de unutmamalıyız. Soros'un dünya
bankasına ve IMF'ye karşıymış gibi gösterilmesinin, ünlülerce yere göğe sığdırılamayışının anlamını da... Ve elbette, George Soros ile Kemal Derviş' in aynı otelde kaldıklarını da! Şimdi, masalcının yerine George'u tercih etsek mi?! Ne de olsa, George Soros, ABD ve Londra bankerlerinin yolunda yürüyen "açık" sözlü bir adamdır. 2000 yılında, Peru'da, devlete karşı sokak gösterilerini bir milyon dolarla desteklemekten geri kalmayan George, vururken de açık vuruyor. Vurduğu yerden ses getiriyor! Ama, Türkiye'den ses gelmiyor. Neden mi? Yanıtını, 1996 yılında, pek çok Türk'e de burs veren Carnegie Vakfı'nda yaptığı konuşmasında, zamanın ABD Dışişleri müsteşarı Strobe Talbott şöyle veriyor: "Demokrasiler (ülkeler), ticaret ve diplomaside güvenilir ortaklar olmalıdırlar ve Amerikan çıkarlarına uyumlu savunma ve dış politika izlemelidirler!"

Uyumluluk her zamanki gibi, en önemli koşuldur. Parada, pulda, kültürde, dilde, demokraside, etnik mozaikte, mezhepçilikte uyumluluk esastır. Uymazsan ne olur?

Önce piyasa oyuncuları ve Londra bankerleri, sonra IMF gelir. Daha sonra da, Başkan'ın adamları!.. Sonra, her şey yeniden başlar. Daha sonra, yine oyuncular gelir! Öykü yeniden başlar. Ve hep öyle sürer gider, ta ki, sınırlar silinene ya da akıl başa devşirilinceye dek! Bir küçük olasılık daha var. Belki de, akıl başa devşirilir ve altmış yıldır yürünülen bu karanlık yoldan dönülür. Belki bir ulus, bu dönüşün başını çekebilir!

Not: Özetle belirtmek gerekir ki, "Vur-kaç kapitalist" düzenini, dinsel-mistik tekil bir örgüt düzeyine hapsetmek, dünyanın başına sarılan, organize siyasi-finansal-devletsel suç örgütünün, emperyalist devletlerin gerçek yüzünü örteceği gibi, özünde 'üstün ırk' sapkınlığına (ırklar arası hayali- hiyerarşik dizinlemeye) hizmet eder, hedef şaşırtır, ulusları 'cemaat' korumasına iter. Oysa emperyalizm dediğiniz, bir çete sistemidir.
Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/4849679/

hamiahausa
12-04-2009, 13:04
AKP'nin kurulus surecinde Tayyip Erdogan'a ABD'den gonderilen gizli bir belge ya da bir memorandum vardi ve bu gizli belgeyi 3 Kasim 2002 secimlerinden cok once, 26 Agustos 2001 tarihli Buyuk Kurultay Gazetesinde 16. sayfadaki "Yazit" sutununda "Mr. Tayyip Erdogan'i urperten belge" baslikli yazida kamuoyuna acikladik.

O tarihten sonra defalarca gundeme getirmemize ragmen, Erdogan konuyla ilgili en kucuk bir aciklama bile yapamadi!

Memorandum belgesini ele gecirdigimiz zaman, Erdogan'in ne cevap verdigini ogrenmeye calistik.

Cevabi AKP'nin program ve tuzugunde bulduk!

AKP'nin Genel Baskani Tayyip Erdogan, kendisine gonderilen memorandumda belirtilen kuresellesmenin sehir devletleri planina uyacagini, parti programinda ortaya koymustu.

Dunyayi yonetmeye soyunmus elit (CFR), milli devletleri parcalamak istiyordu. Bunun icin de "şehirleşme" adi altinda eski Yunan tarzi sehir devletleri modelini gundeme getiriyorlardi.

Tayyip Erdogan'a soylenen, bu politikaya uymasi halinde, destek gorecegiydi. Erdogan da buna uymus ve kuresellesmenin sehir devletleri planini, parti programi haline getirmisti.

Recep Tayyip Erdogan'a New York'tan gonderilen memorandumda belirtilen Turkiye'nin sehir devletlerine ayrilmasi plani, AKP Program ve Tuzugu'ne hemen hemen ayni ifadelerle geciriliyordu.

Bakkalli adli lobi sirketi vasitasiyla Erdogan'a New York'tan gonderilen memorandumda:

"Ankara, yerel yonetimlere otonomi vermek ve milli hukumetin fonksiyonlarini yerel duzeyde merkezi olmaktan cikarmak zorundadir. Dunya, butun hukumetlerden bunu istemektedir. Bu memoranduma gostereceginiz ilgiden dolayi takdirlerimizi sunariz..."deniliyordu..

AKP"ye memorandum gonderen Sirket, ABD'nin eski Turkiye Buyukelcilerinden Abramovic tarafindan yonlendiriliyordu.
Abramovic de bir CFR uyesiydi.
Memorandumdaki dunya, hangi dunyadir, o belli degildi ama, bunu kuresellesme politikalarini ABD vasitasiyla butun dunyaya dayatan guc merkezi olarak degerlendirmek gerekir.

Once kanton modeli olarak programina alan AKP, bu talepleri, "devlet reformu" adi altinda uygulamaya ve kuresel guclere verdigi sozu tutmaya basladi. Turkiye'nin 80 yillik yonetim yapisinin degistirilmesi icin dugmeye basildi.

2003 Nisan ayinda cikan haberlerde
"Adalet, Maliye, Milli Savunma, Icisleri ve Calisma Bakanliklari disindaki tum bakanlik ve bagli kuruluslarin tasra teskilatlari kaldirilacak..."deniliyor ve merkezle tasranin birbiriyle olan irtibati kesilmek isteniyordu.

Aksam muhabiri Ercan Yavuz'un haberine gore, Isvicre Kanton Modeli ile Italyan Birlik Modeli ornek alinarak hazirlanan Kamu Yonetimi Reform Tasarisi'nda da egitim, saglik, din hizmetleri İl Ozel Idareleri'ne devrediliyordu...

Yani bu hizmetler merkezi devlet otoritesinden kopariliyordu.
Not:Hatırlayınız,Eyalet Ya da bölgesel kalkınma ajansları altında konuyu özetlemiş idim.A.Dursun
Bakınız:
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=312.0
Devletin taşradaki en ust duzeyde temsilcisi olan valiler, mevcut tasarida Icisleri Bakanligi'nin elemani konumuna getiriliyordu.

Valilerin bircok yetkisi Il Ozel Idareleri ve belediyelere veriliyordu.

Habere gore, Istanbul icin ayri bir statu olusturulurken, Moskova ve New York kentlerindeki uygulama esas alinacakti.

Diger illerde kapatilan il teskilatlari Il Ozel Idaresi'ne baglanirken Istanbul'da belediyeye devredilecekti.

Istanbul'a tasrasi olmamasi ve Anadolu-Rumeli yakasi olarak iki parcadan olusmasi da dikkate alinarak ozel bir statu verilecekti.

Adalet Bakani ve Hukumet Sozcusu Cemil Cicek, tasarinin henuz netlesmedigini soyluyor ama bu bilgileri kamuoyuna kendisi sizdirdigina gore, tepki gelmezse, AKP hukumetinin, butun bunlari gerceklestirmeyi planladigi anlasiliyordu...

Elbette, bu curumus devlet yapisi degismeliydi...
Ancak, asil ariza devlet sisteminden ziyade, sistemin planli-programli olarak bazi zumrelerin, cetelerin eline gecmis olmasinda aranmaliydi.

Isvicre Kanton Modeli veya Italyan Birlik Modeli gibi sozde degisimler, ihtiyactan cok, kuresel dayatmalarin eseri olarak gundeme getirilmekteydi.

Butros Gali acikca soylemisti. Turkiye cografyasini Rio Tinto sirketi ile stratejik isbirligi yaparak paylasan AMDL adli sirketin raporunda bu durum acikca belirtiliyor, "Turkiye Federal Devleti" deniliyordu.

Eski BM Genel Sekreteri Butros Gali, Istanbul'daki Habitat Toplantisi'nda, donemin Cumhurbaskani Suleyman Demirel yanı başındayken "Turkiye Federal Cumhuriyeti" ve "Istanbul Federe Devleti" gibi ifadeler kullanmisti.

Iste AKP'ye uygulatilmak istenen kanton modeli, Butros Gali'nin o zamanlar"Dunya 200 devletli olmaktan 2000 devletli, hatta 5000 devletli bir yapilanmaya dogru gidiyor"diye dile getirdigi CFR planinin urunuydu ve Erdogan'a gonderilen memorandum bunun acik belgesiydi...

Zaten belgeyi gonderen Bakkalli adli lobi sirketinin arkasinda ABD'nin eski Ankara Buyukelcisi Morton Abramovic vardi.

AKP'ye uygulatilmak istenen kanton modeli, ayni zamanda, Sevr Antlasmasi'nda Pontus ve Kurdistan olarak cizilen bolgelerde, AMDL sirketine verilen maden ve petrol arama imtiyazi ile ilgileniyordu.

AMDL sirketinin, Internet'te kendi yayinladigi maden arama imtiyazi aldigi bolgeleri gosteren haritalarla, Kürt ve Yunan sitelerindeki Kürdistan ve Pontus olarak gosterilen haritalar bire bir aynidir!

Turk insani, Turk Milleti'ne mensubiyet bilincini kaybetsin diye yedi duvel ugrasiyor. TUSIAD ve bagli medyasi bu projeleri aciktan destekliyor... TUSIAD, ayrica ders kitaplarini da degistirerek bu yonde adimlar atiyor.
Milli Egitim Bakanligi Talim Terbiye Kurulu Baskani, daha once "yerel tarih arastirmalari" adi altinda Rockefeller Vakfi'nin mali destegiyle Osmanli donemi azinlik tapularini da arastiran Tarih Vakfi'nin Baskani Orhan Silier ile birlikte ders kitaplarinin degistirilmesi uzerine televizyonlarda canli yayinlara katiliyor!

TURK-IS Baskanlar Kurulu'nun 4 Nisan 2003 gunlu toplantisinda alinan karar da soyleydi:

"TURK-IS Baskanlar Kurulu, Mahalli Idareler Reformu adi altinda, Turkiye Cumhuriyeti'nin uniter devlet yapisini ve merkezi idareyi ciddi bicimde zayiflatmaya, sosyal devlete buyuk darbe indirmeye, bircok bakanligin tasra teskilatini ortadan kaldirmaya, calisanlari sozlesmeli personel statusune gecirmeye ve Köy Hizmetleri Genel Mudurlugu'nu ortadan kaldirmaya yonelik olarak hazirlanmis kanun tasarilarinin temelden degistirilmesini talep etmektedir."

CHP Genel Baskani Deniz Baykal, "Iktidarda yorunge kaymasi var, eyalet sistemi hazirliklari var" diye 23 Nisan resepsiyonuna uyari amaciyla katilmayacagini acikliyor ve bu tepkiler sonucu sozde reform tasarisi bir sure icin askiya aliniyordu.

Hazirlanan Yerel Yonetim Reformu Taslagi'nda, 58. Hukumet Programi'na atifta bulunuluyor ve
"Avrupa Yerel Yonetimler Ozerklik Sarti'nda belirtildigi gibi merkezi idarenin gorev ve yetkileri tek tek belirlenecek ve bunun disinda kalan tum gorevler yerel yonetimlere birakilacaktir"deniliyordu.
Taslagin esaslarini, dogrudan Recep Tayyip Erdogan cizmisti! Butun bunlar, taslagin girisinde ifade ediliyordu.

Sozde reform taslaginda, belediye baskaninin gorevleri sayilirken kolluk hizmetlerinden bahsediliyordu...

"Idari kolluk" denilmiyor, Belediye Zabitasi ile ilgili 58. maddede,
"Zabitanin bir kismi guvenlik elemani olarak gorevlendirilebilir"ifadesi kullaniliyordu.

Belediye Zabitasi'na "genel veya ozel kolluk kuruluslari" ile isbirligi yapmasindan bahsediliyor, ayrica Il Ozel Idaresi'ne de zabita teskilati ve ozel guvenlik teskilati kurma gorevi veriliyordu!

Anlasiliyordu ki Erdogan, henuz, 81 devlete 81 ayri polis teskilati kuramayacagini bildigi icin, bu isi zabita ile baslatmayi dusunuyordu!

Sonradan bu ifadeler tamamen yok edildi ve bir cerceve yasa taslagi hazirlandi.

Asil niyet kamuoyundan saklanmak isteniyor, bu sebeple adim adim hareket etmek yontemi benimseniyordu.
Dolayisiyla, taslaktaki bu maddeler, cerceve tasariya konulmadi.
Tasari ise, vatandasi musteri olarak goren bir zihniyetle hazirlanmisti ve "kucuk adimlar stratejisi" ile reform surecini bir sekilde baslatmayi ongoruyordu.

Zaten, bu husus, tasarida da ifade ediliyor. Biz yeniden AKP programina donelim:

Erdogan, once AKP Program ve tuzugunde, sonra 58. hukumet programinda, nihayet Yerel Yonetimler Reform Taslagi'nda kuresel orgutlerin taleplerini yerine getiriyordu... Parti programinin 41'inci sayfasinda, zaten ozel egitim kurumlari ile iyice sakatlanmis bulunan egitimde Tevhidi Tedrisatin kaldirilacagi, kuresellesme odaklarinin sehir devletleri plani geregi gibi, fakat asama asama uygulanacagi su ifadelerle belirtilmekteydi:

"Temel egitim hizmetlerinin verilmesi, pilot uygulamalarla merkezi idarenin tasra birimlerine ve yerel yonetimlere aktarilacaktir"
Reform Taslagi'nda da bu ilkelerin geregi yerine getiriliyordu...
Ancak, tepkiler uzerine meclise sevk edilen tasarida, bundan vazgecildi ve cumhurbaskaninin bir takim itirazlarina ragmen tasari meclisten gecirildi.

CFR,Trilateral Komisyon ve Bilderberg.Bakınız...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=355.0

Titan
13-04-2009, 23:10
hamiahausa (ahmet dursun),

İlk sayfayı ikiye bölüp yazsaydın daha iyi olurdu, gelen yorumlara göre diğer sayfaları da bölerek yazabilirdin, her ne kadar anlam bütünlüğü kaybolmasın diye yazmış olsan da uzun metinleri takip etmek güç olabiliyor. Yazıların için teşekkürler...

pante
13-04-2009, 23:30
Sn. Hamiahausa;
Öncelikle hoşgeldiniz.


ABD savunma Bakan yardımcısı, Endonezya operasyonlarının unutulmaz adamı Wolfowitz'in "yakın arkadaşım, iyi memurdur" dediği K. Derviş, 24 Ocak 1980'den bu yana uygulanan politika sanki IMF programının ürünü değilmiş gibi, IMF ile neredeyse ayda bir program yapar! Kemal Derviş, Nisan 2001'de Dışişleri Bakanlığı'ndan hiçbir görevlinin bulunmadığı yemekte, ABD Büyükelçisi ile buluşur. Ne ki, büyük talihsizlik, telefon defterini otomobilin arka koltuğunda açık bırakmıştır. TV kameramanı sayfaya odaklar objektifini ve defterdeki "Soros" satırını kaydeder. Açık sayfanın gereği sonra anlaşılır. K. Derviş, 11 Nisan 2001'de, iki adamla daha buluşur:

Quantum'dan Anthony Richter ve Aryeh Neier. Richter, 1988 yılında Soros'a katılmıştır.

Bakkalli adli lobi sirketi vasitasiyla Erdogan'a New York'tan gonderilen memorandumda:

"Ankara, yerel yonetimlere otonomi vermek ve milli hukumetin fonksiyonlarini yerel duzeyde merkezi olmaktan cikarmak zorundadir. Dunya, butun hukumetlerden bunu istemektedir. Bu memoranduma gostereceginiz ilgiden dolayi takdirlerimizi sunariz..."deniliyordu..


Bunlar ciddi iddialar.
Olabilirliği de mümkün iddialar.
Ama komplo teorisi hüviyetinde kalmaması için kaynak-belge şart.
Aksi takdirde Ergenekon safasatalarından ne farkı kalır?