Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=149)
-   -   ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=2540)

07-08-2006 09:36

ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 


Büyük filozof Herbert Spencer, her birimiz için önemli bir kavram olan aileyi, toplumun ilk canlı birimi olarak tanıtmıştır. Bir ülkede adaletin hüküm sürmesi ve uygarlığın ilerlemesi için yasalar ve düzen ne kadar gerekliyse, bir aile içinde işlerin pürüzsüz bir şekilde yönetilebilmesi ve evde adaletin ve doğruluğun yerleşebilmesi için de belirli kurallara ve düzene ihtiyaç vardır. Böyle olunca, çocuklar disiplinin, düzenin, sorumluluğun, adaletin ve insan haklarını korumanın gerçek anlamını kavrayacaklarıdır. Bunlar olmadan, çocukların eğitiminin temeli, insan âleminin gerçek Eğiticileri olan İlahi Mazharların öğretileri üzerine kurulamaz.

Çocukların eğitiminde büyük etkisi olan bu temel amaç, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de etkili olmaya devam ederek, çocukların kalplerinde insanlığın ve uygarlığın tohumlarını ekecektir. Son yıllarda, toplumsal bir birim olan aile hakkında birçok ayrıntılı çalışmalar yapılmıştır. Uzmanların bu çalışmalardan sonuçlanan düşüncelerinin bazılarına, anne-babalara ilginç geleceğinden, burada yer verilmiştir.

ANNE-BABALAR ARASINDA UYUMUN GEREKLİLİĞİ
“ SİZLER BİRBİRİNİZE KÖTÜLÜK VE KİN DEĞİL,
SEVGİ GÖSTERMEK İÇİN YARATILDINIZ” 2

Her ailede yasaları koyan, yürüten ve hüküm veren anne-babadır. Ailenin küçük ve sınırlı ‘ülke’sinin hudutları içinde bu üç yönetim gücü anne-babaların elinde yoğunlaşmıştır. Çocuklar için sürekli olarak kurallar ve talimatlar çıkarırlar ve bazı eylemlere izin verirken bazılarını da yasaklarlar; çocuklar arasında anlaşmazlıklar çıkarsa, kararı anne-baba verir.

Bu nedenle, anne-babalar çocuklarını yetiştirirken karşılaştıkları her önemli veya ikinci derecede kalan konularda karşılıklı anlaşmaya varmaları için kararlı olmalıdırlar. Çocuklarının eğitimlerini, fiziksel ve ruhsal refahlarının gelişmesini ilgilendiren konularda içtenlikle ve sistemli bir şekilde birbirlerine danışmaları gerekir. İyi bir araştırma ve iyi düşünülmüş cevaplardan sonra, anne-babalar uygun eğitim ruhuyla tamamen bağdaşan kuralları ve talimatları aile içinde yürürlüğe koymalıdırlar. Bu amacı yerine getirecek kabiliyeti kendilerinde bulamadıkları takdirde, daha yetenekli ve bilgili yetkililerin yardımını istemeleri gerekir. Bunlardan sonuçlanan kararları tam bir uyumla yerine getirmeliler. Çocuklarına karşı olan davranışlarında ve evin yönetiminde anne ve baba arasında hiçbir zaman görüş ayrılığı olmamalıdır. Öyle ki, çocuklar belirli bir plana göre yönetildiklerini küçük yaştan görsünler ve anne-babaları arasında düşünce ve fikir ayrılığının belirdiğini sezmesinler.

Eğer annenin ve babanın çocuk yetiştirme görüşleri sürekli birbirine aykırı ise, çocuklarının önünde karşıt fikirlerde bulunarak tartışır ve kavga ederlerse, o zaman çocuklar ilk yaşlardan itibaren anlaşmazlık ve uyumsuzluk içinde büyürler. Aile birliğinin ruhu yok olur ve mutluluk kapıları kapanır. Dolayısıyla, çocuklar doğal olarak iki gruba ayrılırlar biri baba tarafına, diğeri de anne tarafına. Bu gibi durumlarda çocuklara uygun eğitimin verilmesi hemen hemen olanaksızdır.

Eğer çocukların eğitimi ile ilgili düşünce ve görüşlerde uyum yoksa anne ve baba sürekli tartışır, birbirlerinin işine ve sorumluluklarına karışır ve her zaman birbirlerinin kusurunu bulursa; baba, annenin kurallarına ters düşen kurallar çıkarır ve babanın koyduğu kılavuz niteliğindeki ilkelere anne karşı koyarsa; aile bu durumda ise o zaman çocuklar şaşkınlık ve hayret içinde hangi yolu tutacaklarını bilemezler. Dolayısıyla hiçbir tarafın talimatını yerine getiremezler ve inatçı, prensipsiz ve kaygısız bir şekilde büyürler.


Devam edecek

11-08-2006 07:08

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

Konuyu aydınlatmak için bir örnek verelim. On üç yaşındaki genç kız, arkadaşının evine gitmek ister. Kızın babası bunda bir sakınca görmez. Ancak anne, genç bir kızın yalnız başına sokağa çıkmasının olmadığını düşünür. Anne-baba bu sorunu daha önce birlikte görüşmemiştir ve bu nedenle de aynı görüşü paylaşmazlar.
Arkadaşının evine gitmek için genç kız babasından izin ister. Baba; “Elbette gidebilirsin, kızım” diye cevap verir. Bu sırada baba evden çıkar. Genç kız evden ayrılmak üzereyken, anne onu engeller ve babanın verdiği “yersiz” izinden dolayı rahatsız olur. Kızına, “Evden adımını dışarı atamazsın” der. Genç kız buna cevap olarak, babasından izin aldığını söyler. Anne kızarak, “Baban hata etti”, der.
Bu olaylı sahneden sonra kız annesine boyun eğer ve arkadaşının evine gitmekten vazgeçer. Daha sonra akşam vakti, genç kız eve gelen babasını şikâyet yağmuruna tutar ve böylelikle anne-baba arasında tartışma zemini hazırlanmış olur. Sözleri hafife alındığından ötürü baba öfkelenir ve çaresiz, karısıyla tartışmaya başlar. Karısı kendi görüşünü savunmak ve onurunu korumak için susmaz ve düşüncelerini söyler. Böylece durum kavgaya dönüşür.
Bu gibi evlerdeki çocukların karakterlerinin eninde sonunda bozulacağı açıktır, çünkü eğer baba çocukların önünde anneyi küçük düşürür ve açıkça onu kötüler ve onların gözünde değerini düşürürse:
Çocuklar küstah ve saygısız olarak büyürler. Annelerine hükmeder ve sözünü dinlemezler. Tanrı gözünde kendilerini küçük düşürür ve arkadaşlarına karşı rezil olurlar.
Anne, öç almak için, kocası hakkında dedikodu yapar ve onu mantıksızlıkla suçlar ve böylece çocukların babalarına karşı düşmanlık hislerini yerleştirmiş olur. Anne daha sonra kocasının makamını o denli küçültür ki, çocukların babalarına karşı saygılarını daha da azaltır; aldatıcı olur ve babalarını bir zalim olarak tanıtır ve ondan korkmalarını sağlar.
Örneğin; bir gün anne çocuğunu çarşıya götürür ve babaya ait olan para ile ona bir çift ayakkabı satın alır. Babasına bu konuda bir şey söylememesi için çocuğunu uyarır. Eğer baban, sana yeni bir çift ayakkabı satın aldığımı öğrenirse, öfkesinden “ikimizi de öldürür” diye açıklar. Bu gibi durumlarda çocukların babalarına karşı nasıl bir tavır geliştirecekleri açıktır.
Eğer anne-babalar daima birbirlerine karşı geliyorsa, bunun suçsuz çocuklar üzerinde zararlı etkisi olur. Yaşamın en tatlı ve seçkin meyvesi olan anne-baba sevgisinden onları mahrum eder. Bu nedenle, fikir ve görüşte uyum sağlamak aile yaşamının önde gelen sorunlarından birisidir; bu sağlanmadıkça, sükûnet ve kafa rahatlığı olanaksızdır.
Birçok anne-babalar çocuklarına makul olmayan sorular sorar ve onlardan kesin bir cevap beklerler. Örneğin, annenin yanında baba küçük çocuğuna kimi daha çok sevdiğini sorar. Şüphesiz, baba çocuğun kendisini tercih etmesini umar. Çocuk cevap vermekte kararsızdır. Birkaç dakika bir şey söylemez. Eğer babasını daha çok sevdiğini söylerse annesinin kırılacağına ve annesini tercih ederse babasının gücendireceğini düşünür. Bir süre düşündükten sonra, anne ve babasının umutla bekleyen gözlerine bakarak, akıllıca ve kendinden emin bir şekilde, ikisini de aynı derece sevdiğini söyler. Ne yazık ki, akıllıca verilen bu cevap çoğu tecrübesiz anne-babaları tatmin etmez ve birini diğerine tercih etmesi için ısrar ederler. Böylece ikiyüzlülük çocukta kendini gösterir ve zorla (ve belki de fikrine aykırı olarak) kendisine daha çok maddi yararlar sağlayan kişiyi tercih edecektir. Annesine daha fazla sevgi beslediği halde, maddi bakımdan bağlı olduğundan veya öfkesinden korktuğundan babasına, “ Elbette seni daha fazla seviyorum” der. Baba evden dışarı çıkar çıkmaz anne, iyilikbilmez ve vefasız diyerek çocuğu azarlar. Çocuk çok dürüst bir şekilde, “ Anne, şüphesiz seni babamdan daha çok seviyorum, fakat bana yeni ayakkabı satın almazdı” der. Aile içinde çocuklara bu biçimde davranmak çok tehlikelidir ve ahlak ve eğitim açısından arzu edilmeyen sonuçlar doğurur.

Eğer aileyi sevgi ve muhabbet sarmış ise, anne-baba tek bir ruh gibi birleşmiş olurlar ve gerçek samimiyet içindedirler; söyleyecekleri herhangi bir söz, verecekleri herhangi bir talimat üzerinde daha önce danışılmış ve aralarında karara bağlanmış ve bu, ailede tam bir birliğin ve gerçek uyumun bulunduğunu gösterir. Ayrılık hükmünün sürdüğü her ailede sonuç karanlıktır. Bu gibi ailelerde çocuklar arasında anlaşmazlık yaygınlaşır ve anne-babalara saygı kalmaz; hüzün, keder, kasvet ve hayal kırıklığı her defasında kendini belli eder; anne-babanın düşünce ve görüşlerinde uyum yoktur ve her biri diğerini bir yabancı gibi görür; kadın düşüncelerini, sözlerini ve yaptıklarını kocasından saklar, kocası da aldığı kararları ve yaptığı faaliyetleri karısından gizler. Kadın onu aleyhinde konuşurken, kocası da onu bir hiç sayar. Çocukların yanında onu küçümser ve hor görür; ikisi de geçimlerini sağlamak ve gelirleriyle masraflarını dengelemekte, kişisel çıkarlarını düşünerek vakitlerini geçirirler.
Demek ki, ailede işlerin sağlam ilkelere dayalı olarak, iyi bir biçimde ve düzenle yönetilebilmesi için anne ve baba eğitimin her konusunda uzlaşmış olup, ayrılık ve tartışmadan sakınmalıdırlar.
Çocuklardan sevgi ve muhabbet ruhu yayılmalı, birlik ışığı kalplerinde ışıldamalı ve aile çevresi bu bağıştan dolayı bir gül bahçesi gibi olmalıdır; çocuklar anne-babalarını saymalı ve aralarında hiçbir ayrılığı sezmemeli ki, büyüdüklerinde insanlık dünyasının gerçek bireyleri olabilsinler.

Devam edecek

12-08-2006 10:23

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

ÇOCUKLUK YILLARI VE ALIŞKANLIĞIN GÜCÜ
ERGENLİK ÇAĞINDAN SONRA BİR İNSANI EĞİTMEK VE KARAKTERİNİ DÜZELTMEK ÇOK ZORDUR. TECRÜBE GÖSTERMİŞTİR Kİ, BU DÖNEMDEN SONRA ONUN BAZI EĞİLİMLERİNİ DÜZELTMEYE YÖNELİK TÜM ÇABALARIN HİÇ BİR YARARI OLMAYACAKTIR. BELKİ BUGÜN BİRAZ DÜZELİR; FAKAT BİRKAÇ GÜN SONRA UNUTACAKTIR VE ESKİ DURUMUNA VE ALIŞKANLIKLARINA GERİ DÖNECEKTİR. DEMEK Kİ, SAĞLAM BİR TEMEL ÇOCUKLUK YILLARINDA ATILMALIDIR. DAL TAZE VE YEŞİL İKEN KOLAYCA DÜZELTİLEBİLİR.
İnsanın çocukluk devresi çok uzundur. Bazı çocuk psikologları çocukların on iki yaşına kadar, diğerleri de 14 yaşına kadar olgunlaşmamış olduklarını düşünürler. Bu yılları çocukluk yılları olarak nitelerler. Şair Hâkim Nizami şöyle diyor:

Bir gün henüz yedi yaşındaydın,
Çiçek gibi çayıra emanet edilmiştin,
Şimdi dört ve on oldun,
Göğe doğru çam gibi uzadın,
Umursamaz olma, oyun zamanı değildir.
Hüner öğrenme günüdür,
Kendini yüceltme günüdür.

Balık, hayatının ilk gününden bağımsızdır ve yardıma ihtiyacı yoktur, fakat insanoğlu çocukları öyle değildirler. Onlar çaresiz, güçsüz ve başkalarına uzun bir süre bağımlıdırlar. Çocukluk devresinin uzun olmasında büyük bir neden vardır ve her eğitici bunun farkında olmalıdır. Şayet anne-babalar konuya gerektiği kadar önem vermezlerse, çok değerli bir fırsatı elden kaçırmış olurlar ve bazı bilgisizliklerinden dolayı, küçük sevgililerini hayatları boyunca mutsuz ve neşesiz kılarlar. Bu gibi anne-babalar, tutum ilkesini ihmal eden insanlara benzerler. Sermaye ve maddi olanaklarını boşuna harcar ve sonunda üzgün ve güçsüz bir şekilde sadakaya muhtaç olurlar.

Çocukluk devresinin uzun olmasının nedeninin, çocuğun fiziksel ve zihinsel yeteneklerinin, eğiticilerin rehberliği altında güçlenmesi, temel eğitiminin sağlanması, çok güç ve çoğu zaman acı ve tatsız olan yaşam mücadelesine gerekli olan övgüye değer nitelikleri elde edebilmesi için bir fırsat olduğu gayet açıktır. Çocuklar gelecekteki yaşam aşamalarına yavaş yavaş hazırlanır ve yaşam mücadelesine cesaretle karşı koyabilir ve kendilerini beklemekte olan toplumun ihtiyaçları ile doğal içgüdüleri arasında uyum sağlayabilirler. Buna ilaveten, fiziksel yeteneklerinin (yirmi beş yaşında) ve ruhani yeteneklerinin (otuz beş yaşında) olgunlaşabilmesi için yeterli kaynakları elde etmiş olmaları gerekir.
Tecrübe ispat etmiştir ki, bir çocuk olgunluk çağına kadar eğiticisinden kolaylıkla öğrenir, fakat o yaştan sonra bir çocuğu eğitmek ve yetiştirmek zordur. Şöyle ki, çocukluk devresini aşıp olgunluğa yaklaşırken, terbiye vermek nispeten çocukluk yıllarından son derece yararlanmalıdırlar. Bu değer biçilmez fırsatı kaçırmamalılar ve bu yılların her saatinin, hatta her dakikasının özel bir amacı olduğunu ve ihmal edilen her çocukluk anının gelecekte bir kayıp olacağını anlamalıdırlar.

Bir gemici tehlikeli bir suyu geçmeye karar verdiğinde, gemisini gerektiği gibi donatmakta zaman kaybetmez. Gideceği yere esenlikle varabilmesi ve kasırgalarda gemisinin büyük dalgalara dayanıp parçalanmaması için, gerekli olan önlemleri alacaktır. Aynı şekilde, anne-babalar değerli çocuklarının hayat gemisini toplumsal yaşamın kabarık denizine doğru çevirdikleri zaman, kurtuluş kıyısına varması için, ilk önce gereken ihtiyaçları hazırlamalı, uzun ve tehlikeli geçiş için gerekli olan şeyleri temin etmeliler.

Bazı anne-babalar çocukluk devresine gereken önemi vermezler. Hiç kimsenin itirazına uğramadan, kendi istek ve eğilimlerine göre vakitlerini geçirmeleri gerektiğine, çocukların anlayış ve görüşlerinin kendi kendine oluşacağına ve toplum içinde ne yapılması ve nasıl davranılması gerektiğini kendi başlarına idrak edeceklerine inanırlar. Bu gibi anne-babalar, yeni bir fidanın bakımı ile ilgilenmeyen, kırpılması gereken dallarını ihmal eden ve ağacın, büyüyüp güçlenirken kendini düzelteceğini umut eden bahçıvandan farklı değildirler. Ünlü Şair Sadi şöyle söylemiş;

Mutluluk,
Çocukluğunda terbiye görmemiş kimseden kaçar,
Düşünün: yeşil dal kılavuzlanabilir,
Fakat kuru dalı yalnız ateş düzeltir.

Devam edecek

14-08-2006 08:36

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

Çocukluk yıllarından en büyük yararı edinebilmek için çocukların sadece okula gitmeleri yeterli değildir. Ayrıca, evde ve toplumda, tam bir bakım sağlanmalı ve zamanları düzenli bir şekilde kullanılmalıdır. Böylece değerli vakitlerinin bir dakikası bile boşa harcanmamış olur. Bazı çocuk psikologları ders araları ve oyun zamanının bile bilimsel araçlarla planlanması gerektiğine inanırlar. Doğal olarak çocuğun oyuna karşı eğilimi vardır. Eğitimci bu doğal eğilimden tam olarak yararlanmalıdır. Böylece çocuğun fiziksel ve ruhani yetenekleri, oyun yolu ile de olsa güçlenir, zamanı boşa gitmez ve yaşamı verimsiz olmaz. Onun amacı hayatın karanlık gecesini aydınlatmak olduğu için, parlak ışığı daima korunacaktır.
İnsanoğlunun yaşamını yöneten alışkanlıkların oynadığı rol, anne-babaların ve eğiticilerin gözlerinden kaçmaması gereken önemli unsurdur. Dikkatle izlendiğinde, “huy edinmiş” deyiminin gerçekte çok doğru olduğu görülür, çünkü insan, hayatının sonunda kadar alışkanlıklarına bağlıdır ve onlardan kopması bir sorun olduğu gibi, çok da zordur.
Örneğin, yıllarca cep saati taşıyan bir kişinin onu kol saati ile değiştirdiğinde, saatin kaç olduğunu öğrenmek için elinde olmadan elini cebine atıp saatini araması olağandır. Değişikliği bildiği halde, neden bu hareketi yapar? Çünkü cep saatine alışmıştır.
Diğer bir örnek: mektup yazmakla meşgulsünüz ve mürekkeplik sağınızdadır. Birkaç satır yazdıktan sonra, mürekkepliği sağ tarafınızdan masanın sol tarafına alırsınız ve yazmaya devam edersiniz. Kaleminizin ucu kuruyunca, eliniz kendiliğinden sağ tarafa doğru uzanır ve kalemin ucu masanın üzerinde takırdayınca hatanızın farkına varırsınız. Hal böyle iken, aynı hatayı birkaç kere tekrarlarsınız, çünkü değişikliği yapmadan birkaç dakika önce sağ tarafa doğru uzanıyordunuz.
Eğer huy edinmenin gücü bu derece hissediliyor ve birkaç dakika içinde bir şeye alışılıyorsa, o zaman şüphesiz, güzel huyları ve davranışları elde etmek için en uygun zaman birkaç yıl süren çocukluk devresidir. Tanınmış filozof John Locke’a göre, çocuğun iç dünyası basit ve temizdir ve öğretmen eğitimi araç edinerek, kalıtım yoluyla geçen niteliklere bakmaksızın, istediği herhangi bir şeyi çocuğun içine işleyebilir. Şöyle bir söz vardır: “ çocukluk yıllarında elde edilen bilgi taş üzerine yapılan oyma işe benzer.”
Çocuklar, emanet edildikleri kişilerin dikkat ve ilgileriyle övgüye değer terbiye öğrenir ve kötü davranışlardan arınırlarsa ve çocukluk yılları da bilgi ve insani mükemmellikleri elde etmekle geçerse, şüphesiz Tanrısal bağışları kazanmış olurlar ve böylece büyüdüklerinde verimli ağaçlar-toplumun yararlı ve ilerici unsurları- olurlar.


Devam edecek...

soro 14-08-2006 11:07

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
okudum.dersimi aldım.

15-08-2006 07:34

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 


ANNE-BABALARIN SÖZLERİ VE DAVRANIŞLARI ÇOCUKLARA ÖRNEKTİR.
SAKININIZ, EY İNSANLAR. BAŞKALARINA İYİ ÖĞÜT VERİP, KENDİLERİ O ÖĞÜTLERİ TUTMAYAN KİMSELERDEN OLMAYINIZ.

Anne-baba olarak, çocuklarınızın öğretim ve eğitimiyle ilgilenmeniz doğaldır. Kötülükten arınmış, iyi huylu ve terbiyeli olarak büyümelerini ve uygar toplumda hak ettikleri yeri ileri görüşlü insanlar olarak almalarını dilersiniz.
Örneğin, çocuklarınızın yalan söylememelerini, dedikodu yapmamalarını ve başkalarını haksız yere suçlamamalarını şüphesiz arzu edersiniz. Dürüst ve güvenilir olmalarını ve dillerini kırıcı ve uygunsuz konuşmalarla kirletmemelerini umut edersiniz. Anne-babalarına karşı saygılı olmalarını ve kısacası, insan âleminin mutluluğu, üstünlüğü ve ilerlemesine neden olan ahlak ilkelerine uymalarını beklersiniz. Hal böyle iken, çok nazik ve önemli bir konuyu anlamak gerekir. Bu arzu, ancak düşünceden eyleme geçtiği zaman gerçekleşebilir. Başka bir deyişle, çocuklarınızın elde etmelerini istediğiniz niteliklere ve kusursuzluklara ilk önce siz sahip olmanız gerekir. Çünkü dünyaca tanınmış eğitimciler anne-babaların söz ve eylemlerinin çocuklar üzerinde büyük etkisi olduğu görüşündeler. Uzmanlar, çocukların ahlak ve davranışlarını anne-babaların tayin ettiği ve annenin nitelik ve meziyetlerinin de daha etkili olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Anne-babaların yaptığı her hareket ve söyledikleri her şey (iyi veya kötü) çocuğun davranışı için örnek olacaktır.
Birçok çocuk psikologları, çocukların davranışlarının birçoğunu taklit yoluyla öğrendiklerine inanırlar. Bu durum çocuklarda o denli kuvvetlidir ki, çocuğun öz benliğini bir aynaya benzettiğimizde, orada babanın, annenin ve ilişki kurduğu kişilerin söz ve hareketlerinin aksettiği görülür.
Bundan anlaşıldığı üzere, anne-babaların yaptığı her hareket ve söyledikleri her söz, çocuğun eğitimini ve terbiye sürecini kesinlikle etkilemektedir. Örneğin, eğer anne-babalar sevdiklerinin dürüst olmasını, dedikodu yapmamasını, dualarını veya diğer dinsel görevlerini ihmal etmemesini, dilini çirkin değimlerle kirletmemesini istiyorlarsa ve eğer bu onların içten arzusu ise, o zaman kendileri aile içinde ve çocuğun önünde yalan ve dedikodudan kaçınmalı.
Örneğin, yalanın kötü olduğunu, yalancının başkaları tarafından küçümsendiğini ve İranlı şairin söylemiş olduğu gibi,
Bir yalan insanı alçaltır,
Bir yalan onun onurunu yitirir;
sözünü devamlı hatırlattığınız halde çocuğun önünde yalan söylediğiniz an ve yalan söylediğiniz anlaşılınca, öğütlerinizin etkisi güneş ışınlarının sabah sisini dağıttığı gibi çocuğun öz benliğinden derhal silinir. Çocuğunuz yalanlarınızda size ortak olursa, eğitim araçları, niteliği taşıyan sözlü öğütleriniz, etkisini daha çabuk yitirecektir.
Örneğin, görevini bilen bir baba çocuğuna yalan söylememeyi öğütlerken bir ziyaretçi gelir. Baba evde olmadığını bildirmek için haber gönderir. Düşünün: verilen bu öğütler çocuğun terbiyesine ne denli yararlı olacaktır. Ruhunda, kalbinde ve vicdanında doğruluk tohumları nasıl ekilecektir?
Anne-babalar çocuklarına söyledikler her şeyi ve onlara gösterdikleri amacı günlük yaşamlarında ilk önce kendileri yansıtmalılar. Aksi halde davranışlarına uymayan ve lafta kalan öğütler zaman kaybından başka hiçbir işe yaramaz.
Çoğu anne-babalar, çocuklarının “ bunları hiçbir zaman anlamayacaklarını” düşünürler. Oysa taklit etme duygusu o denli güçlüdür ki, her şeyi görüp anlamak isterler: anlayış ve kapasitelerine göre her kelimeye takılırlar ve her konuda her şeyi anlamak isterler. Böylesine meraklı yaratığın keskin görüşünden, hareketinden ve dikkatinden hiçbir şey gizli kalmadığı gibi (şüphesiz anlayış seviye ve yeteneklerine göre) zekâ ve kabiliyetinden de hiçbir şey eksik değildir. Etrafındakilere bakar, duydukları ve gördükleri üzerinde düşünür ve incelemelerinden kendi anlayışına göre bir sonuç çıkarır.
Suyu göz önüne getirelim. Ateşin üzerine konar konmaz ısıyı toplamaya başlar ve kaynama noktasına varıncaya kadar ısınmaya devam eder; şöyle ki, bir müddet için ısınır, fakat sonunda kaynar. Aynı kıyaslama çocuklara da uygulanabilir; çocukluk yıllarında gördükleri ve duydukları her şey, belirli zamanda ortaya çıkana kadar, toplanır ve depo edilir. * * * *
Anne-babalar yaptıkları her hareketin ve her davranışın dikkatle izlendiğini ve çoğu zaman duygu ve düşüncelerini açıkça söylemeyen çocukların, kendi zekâ seviyelerine göre her şeyi anladıklarını gayet iyi bilmelidirler. * * * *
Bazen anne-babalar, çocuğun derin uykuda olduğunu ve rahatsız edilmeyeceklerini düşünerek, çocuğun yanında tartışılması uygun olmayan konuları görüşürler. Böylece çocuğu olumsuz yönde etkileyecek ifadelerin onun yanında kullanılmadığını ve bu konuda akıllıca davrandıklarına inanırlar. Ancak sabahleyin çocuk aralarında geçen konuşmaları tekrarladığında, anne, çocuğun uyuyor gibi göründüğünü ve söylenen her sözü işittiğini ve bunları temiz yüreğine kaydettiğini anlar. Olayı ruhuna sindirmiş ve duyduğu sözler üzerinde düşünerek uykuya dalmıştır. Anne-babaların daima uyanık olmaları gerekir. Hareketlerine ve sözlerine devamlı dikkat etmelidirler. Çocukların uyumaları gereken zamanlarda bu tedbirler gevşetilmemelidir. Çünkü onlar anne-babalarının yaptığı her hareketi ve söyledikleri her sözü örnek alacaklardır. Eğer bu sözler ve hareketler mantıklı ve doğru ise, sonuçlar yararlı olacaktır; eğer mantıksız ve yanlış ise, etkileri yıkıcı olmaya mahkûmdur.



Devam edecek

15-08-2006 17:06

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
Değerli *ağabeyim Psiko
yazı diziniz gerçektende çok güzel.
Kendi adıma çok teşekkür ederim...

16-08-2006 08:38

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

NEFSİNE HÂKİM OLMAK
KİŞİ ÖYLE YÜKSEK BİR EĞİTİM GÖRMÜŞ OLMALIDIR Kİ… ÖFKELENİP İFTİRADA BULUNACAĞINA KILICA VEYA MIZRAĞA HEDEF OLMAYI TERCİH EDER.
Çabuk sinirlenen ve genellikle kolay öfkelenen insanlar, söylediklerine ve düşüncelerine hâkim olamadıkları gibi, öfke anında Sadi’nin aşağıdaki öğüdünden de yararlanamazlar:

Konuşmadan önce düşün,
temel, duvarların yapımından önce gelir,
düşünmeden konuşan bir kişi,
cevaplarını çoğu kez uygunsuzca ifade eder.
* * * *
Dolayısıyla, sinir ve kızgınlık anında sert ve kaba sözler söylenir; öyle ki, bunlar normal şartlarda söylenmeyen sözlerdir. İç çalkantı yatışınca ve insanlar üzüntülerini bir yana atıp tekrar sakinleşip toparlanınca yaptıklarından dolayı içtenlikle pişman olurlar, fakat şüphesiz geçmişi değiştirmekte her zaman geç kalınır.

Durumlar eğitim ve terbiye açısından pişmanlık vericidir. Anne veya babanın söylediği birkaç yersiz sözün çocuğun yaşam seyrini değiştirdiği ve onun tümüyle kayıplara karışmasına neden olduğu ne kadar sık görülmüştür.

Anne ve baba ara sıra kötü duyguların ortaya çıktığını ve birbirlerine karşı olan sevgi ve şefkatin yerine yabancılaşmanın yer aldığını düşününüz. Çeşitli nedenlerle kadın, eşi tarafından kırılmıştır ve netice olarak kalbinde öfke birikir. Gerilmiş duyguları eninde sonunda patlar ve kocasına dil uzatarak iftirada bulunur. Bu safhada çocuklar etraflarına birikmiş ve her şeyi dinlemektedirler. Anne, gerçek olmadığını bildiği ve normal şartlarda asla söylemeyeceği düşüncelerini öfkesinden sıralar.

Örneğin, şöyle söyleyebilir; “ Kocam olacak sefil adama bakın. Sağlıklı ve varlıklı, ben ise her zaman mutsuz ve perişanım. Eğer gerçekten insanları suçlarından dolayı cezalandıran bir Tanrı olsaydı, o zaman kocamın bugünkü gördüğünüz halde olmaması gerekirdi ve benim de bir arayanım, soranım veya edenim olsaydı bu perişan duruma düşmezdim.”

Bu ortam içinde halden anlayan bir arkadaşı ona gerçeğin bu olmadığını kızgınlığından dolayı gerçekten düşündüğünü söylemediğini belirttiği zaman, hanım acıyla ve yanaklarından gözyaşları süzülerek hiddetle şöyle cevap verir: “ Öteki dünyaya ve Tanrı’ya inanmak mümkün müdür? Bunların hepsi sadece laf. Eğer Tanrı olsaydı, kocamı cezalandırır ve beni ondan kurtarırdı.”

Yanı başında duran çocuklar bu olaydan dolayı hem rahatsız olurlar hem de üzülürler. Annelerinin sözlerinden çok etkilenirler ve kendilerine annenin söylediklerinin gerçekte doğru olduğunu düşünürler. Açıkça bellidir ki, dinsizliğin ve umursamazlığın tohumları çocukların kalplerine işte bu şekilde ekilir ve bunlar büyüyerek hayal edilemeyecek veya tarif edilemeyecek kadar acı meyveler verir.

Anne, öfkeli duygularından kurtulup sinirleri yatışınca, söylediklerinin gerçekte doğru olmadığını çocuklarına anlatmaya çalışır. Bu girişim olumsuzdur, çünkü sözleri bir tepki oluşturmuş ve öldürücü zehirin etkisi kendini göstermeye başlamıştır.

Sözlerinin çocuklara zararlı olmaması için, anne-babalar öfkelerini en azından çocukların önünde kontrol etmeğe çalışmalıdırlar. “ Sinirlenince, yaptığımız ve söylediğimiz şeyleri kontrol edemiyoruz” demenin yararı yoktur. Çocukların varlığı, anne ve babaya istedikleri gibi hareket edemeyeceklerini hatırlatmalıdır. Kişi, diğerlerinin önünde duygularını kontrol etmeğe çalıştığı gibi, çocukların önünde de kontrol etmesi gerekir.


Devam edecek....

17-08-2006 07:24

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

ÇOCUKLARA VERİLEN SÖZLERİN TUTULMASI
GÜVENİRLİLİK, İNSANLARI RAHAT VE GÜVENLİĞİ İÇİN EN BÜYÜK KAPIDIR. GERÇEKTEN DE HER BİR ŞEYİN DENGESİ ONA BAĞLIDIR. 6

Çocuklara çok küçük yaştan öğretilmesi gereken nitelik, verilen vaatlerin tutulması ve sözlere bağlılıktır. Kişiler toplumda sözlerini tutar ve tüm anlaşmalarına saygı duyarlarsa güven kapıları o toplumun üyelerine ardına kadar açılır; yararlı iş yerleri kurulur ve binlerce zorluklar ve engeller kökünden yok olur.

Yerine getirilmeyen sözlerin sürekli sorun yarattığını, toplumdaki işlerin normal akışını nasıl engellediğini ve ne dereceye kadar günlük işleri karıştırıp, toplumu bozduğunu hepimiz biliyoruz ve görüyoruz. Sözünde durmayanlar hakkında gece gündüz birçok şikâyetler duyulmakta. Ayakkabıcıya bir çift çizme ısmarlarsınız ve size hazır olacağı gün ve saati bildirir. Söylediği günde ve sizin fırsat bulduğunuz daha sonraki günlerde gittiğinizde, “yarına” diyerek sürekli olarak tarihi erteler ve nihayet çizmenizi tamamlanmış olarak alırsınız. Erkek terziler, hanım terziler, saatçiler, gözlükçüler, tüccarlar kısacası, toplumun her kesimi bu öldürücü toplumsal hastalığa tutulmuşlardır.

Bir gün bu hastalıktan kurtulmak istersek, tedavisi için bugünden önlemler almalıyız ve verdikleri söze bağlılığı toplumda yerimizi alacak çocuklarımızın içlerine öyle bir biçimde yerleştirmeliyiz ki, hiç tereddüt etmeden bu alışkanlıktan kaçınsınlar. Bu amaca ulaşmak için en kısa yol şudur: çocuklar, anne-babalarının sözlerinde durmadıklarını veya verdikleri sözden kaçındıklarını hiçbir zaman görmemelidirler. Ne yazık ki, çoğu anne ve babalar bu noktaya gereken önemi vermezler ve çocuklarıyla olan ilişkilerini de yerine getirilmeyen vaatler temeli üzerine kurarlar. Çocuklarına verdikleri sözü tutmaları çok seyrektir. Bu zararlı alışkanlığın temelini, kendi elleriyle, sevgililerinin iç benliğine yerleştirmiş olurlar ve böylece vaatlerini tutmayacak ve sözlerine bağlı kalmayacak bir biçimde büyütürler.

Küçük çocuğun, çarşıya çıkmak üzere olan annesinin hazırlıklarını izlediğini düşünün. Annesiyle gitmek istediği için ağlamaya başlar. Anne onu susturmak için, evde akıllıca oturur ve ağlamazsa ona oyuncak veya yakındaki şekerciden şeker alacağına söz verir. Anne bu vaatlerde bulunurken verdiği sözü unutabileceğini çok iyi bilmektedir. Amacı, çocuğu o an için susturabilmek olduğundan bu yöntemin gerekli olduğunu düşünür. “Saf” çocuk annesinin bu yanıltıcı vaatlerine daha önce de kanmıştı, fakat bir kez daha sözüne inanarak sakin bir kafayla evde kalır. Annesini memnun etmek için gözyaşlarını siler ve mutlu olmak için tüm gücüyle gayret eder. Yapılan anlaşmaya kendi açısından tümüyle bağlı kalarak iyi, terbiyeli, sakin bir şekilde evde oturur. Şeker ve oyuncaklarına kavuşmak için dakikaları sayar. Nihayet uzun bir bekleyişten annesinin ayak seslerini duyar. Nefesi kesilmiş bir halde annesini karşılar. İlk önce elinde bir şey taşıyor mu diye bakar ve “Anne, bana oyuncak ve şeker aldın mı?” diye sorar. Anne derin bir nefes çekerek, ‘Aman Allah! Nasıl da unuttum!” der. Acıklı sahne, annenin riyakârca ortaya koyduğu şaşkınlık gösterisiyle sona erer. “ Ne olduğunu anlatayım. Komşulardan birine rastladım ve konuşmaya daldık ve bütün mesele aklımdan gitti. Bir hata yaptım. Fakat hiç endişelenme! Gelecek sefer çarşıya çıktığımda, onları sana muhakkak satın alırım.”

Çocukluğunda geçen bu gibi olayları hatırlayabilen herkes, bunlardan doğan öfkenin, kızgınlığın ve acı haksızlığın uzun bir süre unutulmadığını çok iyi bilir.

Yerine getirilmeyen bir söze tepkiler değişiktir: bazı çocuklar bağırır, diğerleri sessizce ağlar. Bazıları annelerini, “ Yalan söyleme. Hatırladın fakat para harcamak istemedin” diyerek suçlarlar. Sonuç tüm çocuklar için aynıdır, çünkü her seferinde yerine getirilmeyen sözlerden şu neticeye varırlar: “ anne-babalar vaat ettikleri şeyleri yerine getirmedikleri için, sözünde durmamak kötü bir şey olmasa gerek; çünkü kötü bir şey olsaydı büyükler böyle davranmazlardı” diye düşünürler. (Bu sonuç, okuyuculara bu gibi bir yaklaşımın ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya yardımcı olabilir.)

Bir gün, üç yaşındaki bir çocuk ile dedesi arasında geçen bir konuşmaya tanık oldum. Çocuk pazara giden dedesinden, kendisine bir şey getirmesini çocuksu bir ifadeyle ister. Dedesi, “Sana bir hediye getireceğim” diye söz verir. Geri döndüğünde çocuk parıldayan bakışlarla onu koşarak karşılar. Ve aynı çocuksu ifadeyle: “ Hediyemi getirdin mi? Nerede?” diye umutla sorar. Dede hatalı bir şey yaptığını anladığı halde, kuru bir ifadeyle, “Unuttum” diyerek konuyu kapatır. Çocuk o denli şaşırır ki, onun o hali, elimde olmayarak beni duygulandırmıştır.

Çocuklarla ilgilenen anne-babalar ve diğer kişiler, yerine getirilmeyen sözlerin çocuk eğitimi üzerindeki yıkıcı etkisinden şüphe etmemeliler. Bu haksız hareketlerden sakınmak için tüm yollar denenmelidir. Ya söz verilmemeli veya verilmiş ise kesinlikle yerine getirilmelidir. Anne-babalar çocuğa söz vermeden önce bunu yerine getirip getiremeyeceklerini düşünmelidirler. Eğer sözlerini yerine getirebilirlerse ne iyi, fakat çocukları aldatmak için bunu hiçbir zaman bir araç kullanmamalılar. Çünkü böyle davranmakla iki önemli kusur işlemiş olurlar:

Yaparım dedikleri şeyi yapmamış olurlar.

Çocuğun kalbinde, sözünde durmamak gibi bir kötü alışkanlığın tohumunu ekmiş olurlar; zamanla bu tohum yeşerir, olgunlaşır ve dikenleri birçok soruna neden olur.



Devam edecek....

18-08-2006 08:00

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

DOĞRULULUK, DÜNYA ÂLEMİNİN TÜM İYİLİKLERİNİN TEMELİDİR. DOĞRULUK OLMAZSA,OLMAZ BİR NİTELİKTİR. BU ÖNEMİ NİTELİK İNSANDA OLUŞUNCA, DİĞER ÖNEMLİ NİTELİKLER DE GERÇEKLEŞMİŞ OLUR. 7

“Çocuklardan bıktım” *“Bu çocuklar benim en güzel yıllarımı mahvetti.” “Çocuklarım bana nefes alacak zaman bırakmıyor.”

Anneler görüştükleri veya tanıdıkları kimselere bu gibi şikâyetleri dile getirmekle çocuklarına karşı sabırlarının taştığını herkese bildirmiş olurlar.

Çocukların yaramazlıklarından uzaklaşmak ve rahat etmek için anneler değişik yöntemler kullanırlar. Bunların çoğu kutsal amca aykırıdır ve eğitim yönetmeliklerine ters düşer. Başka seçenekleri olmadığından ve doğru yöntemleri bilmediklerinden bu yöntemlere sarılırlar. Kullanılan yöntemlerden birisi aldatmaktır: anneler bir süre dinlenmek için çocuklarını aldatırlar.

Şu örneği düşünün. Anne sinemaya gitmek ister, fakat küçük çocuğunu birlikte götürmek istemez. Gitmeye hazırlanırken, çocuk annesine nereye gittiğini sorar. “ Kendimi iyi hissetmiyorum, doktora gidip iyileşmeme yarayacak bazı ilaçları vermesi için reçete almam gerekiyor” der. *Çocuk annesinin dış görünüşü yüzünden, parlak bakışlarından ve canlı hareketlerinden-sözlerinden doğru olup olmadığından kuşkulanır. Fakat yine de içinden belki bu kez, bu olasılıkla, doğruyu söylediğini düşünür. Anne gittikten sonra küçük oğlan tek başına kalır. Kendi sınırlı çocuk aklıyla annesinin sözlerini incelemeye ve düşünmeye başlar; onun kırmızı yanakları, parlak bakışları ve mutlu görünüşüyle hasta bir insana kesinlikle benzemediğini, hiç kimsenin bu denli neşeli ve mutlu bir şekilde doktora gitmeyeceğini düşünür.

Sabırsızlıkla annesinin dönüşünü bekler. Eve geç gelmesi ve beraberinde ilaç getirmemesi kuşkularını doğrular.

Çok dikkatlice, ancak tereddütlü bir sesle, “ Anne doktora gittin mi? diye sorar.

Anne, daha önceki yalanlarını kapatmak için diğer yalanlara başvurarak, doktora gidemediğini, çünkü yolda bir arkadaşına rastladığını ve onunla bir süre konuştuktan sonra arkadaşına rastladığını ve onunla bir süre konuştuktan sonra arkadaşının kendisini evine götürdüğünü söyler. Anne olanları anlatana kadar sırrını ağzından kaçırır ve çocuğun önünde rezil olur. Yalanlarının ortaya çıktığını gayet iyi anlar. Bu gibi durumlar şüphesiz çocuklar için zararlıdır.

Bir gün bir çocuk heyecanla bana şu olayı anlattı. Bir anne oğlunu sinemaya götürür, fakat kızına, kardeşinin dişini tedavi ettirmek için dişçiye gideceklerini söyler. Eve döndüklerinde kızı yataktadır ve uyuyor gibi davranmaktadır. Birkaç kez seslenir ve bir cevap alamayınca, kızının derin bir uykuda olduğunu düşünerek öğleden sonrayı oğluyla sinemada geçirdiğini kocasına anlatır. Kız *“uykusunda” her şeyi öğrenir ve sabah olunca annesine, “Anneciğim, dün gece rüyamda kardeşimi sinemaya götürdüğünü ve daha sonra çarşıya çıkarak ona bazı şeyler satın aldığını gördüm” der.Bu tür olaylar çocukların ahlaklarını tahmin edilemeyecek derecede bozar. Ailelerdeki bu alışkanlık kökünden kaldırılmalıdır, çünkü yalan söylemek ve onunla gelen sonuçlar diğer bütün kötülüklerden daha yıkıcıdır. Yalan, büyüklere veya küçüklere, kime söylense zararlıdır.

Anne- babalar çocuklarını öyle bir biçimde yetiştirmelidir ki, yalan söylemeye gerek duyulmasın. Bir şey yapmak istediklerinde veya bir nedenle evden çıkmaları gerektiğinde, olayın gerçeğini söylemeli ve çocukların uygunsuz isteklerine boyun eğmemelidirler. Çocuklarını öyle bir şekilde büyütmeleri gerekir ki hile, sahtekârlık ve kurnazlık aile içinde hiçbir zaman denenmesin.


Devam edecek.....

19-08-2006 09:40

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 


ÇOCUKLARA SAYGI
KİMSE KENDİSİNİ DİĞERİNDEN ÜSTÜN GÖRMESİN. HER AN YARADILIŞINIZI DÜŞÜNÜNÜZ.

SİZLERE SAYGILI OLMANIZI TAVSİYE EDERİM. TÜM ERDEMLERİN EN ÖNDE GELENİ ODUR… SAYGI İLE DONANMIŞ KİŞİ GERÇEKTEN YÜCE BİR MAKAMA ERİŞMİŞTİR.2

Çoğumuza tecrübe göstermiştir ki, çocukların kalpleri doğal olarak çok hassastır. Duyguları naziktir. Farkında olmasak bile, kendilerini ilgilendiren konular üzerindeki görüşlerinin temeli, anlayış güçleridir. Çocukların hassas kalplerini çiçeklerin yapraklarına, duygularının inceliğini ise berrak bir suya benzetebiliriz ve görüşlerinin keskinliği de bize güçlü bir mikroskobu hatırlatır: birincisi kaba bir hareketle solar ve yok olur, ikincisi en ufak bir çalkantıyla kirlenir ve bulanır, üçüncüsü ise keskin görüşlü ve çok dikkatli olmalarını sağlar.

Bazı anne-babalar çocuklarına incelikle, kibarca, şefkat ve muhabbetle davranacaklarına, ne yazık ki onlara karşı sert ve kızgınca davranırlar. Genel olarak toplumun her kesimindeki aileler bu vahim davranışa bir dereceye kadar tutulmuşlardır.

Birçok anne-babalar çocukların saygınlığını küçümserler şöyle ki, onlara tam bir insan statüsü tanımazlar. Bu konudaki açıklamaları şöyledir: çocukların vücutları küçüktür ve fiziksel güçleri gelişmemiştir, bu nedenle duyguları ve beklentileri önemsizdir. Bu hatalı yaklaşım, anne-babaları çocuklarına karşı sertlikle ve saygısızca davranmaya ve yufka yüreklerini incitmeye sevk etmektedir. Bilim ve tecrübe bunun hatalı bir yaklaşım olduğunu çoktan kanıtlamıştır. Anne-babaların bu davranışı yavrularına büyük zarar getirdiği gibi, kendi mevki ve saygınlıklarını da zedeler.

Çocukların duygusallığı, çabuk gücenmeleri ve yufka yürekli olmaları, onların özelliğidir. Fakat aynı zamanda çok bencildirler ve istekleri de tükenmez. En ufak bir merhametsizlik onların nazik ve duygulu yüreklerini kırar ve ruhlarını üzüntüye boğar. Çocuğa saygı gösterilmediğinde ve ona değer verilmediğinde de, çabucak kırılır. Duygularının devamlı kırılması, sinirlerinin gerilip zayıflamasına, onun mutsuz ve kederli olmasına neden olur. Nezaketsizliğe ve incitilmeye alışır. Zamanla, sert sözlerden ve kırıcı hareketlerden etkilenmez ve anne-babaların dediği gibi, nasırlaşır. Aşırı mutsuz olan bir çocuğun üzüntüsü onu fiziksel yönden yorar ve kötü sözlere ve küçümsenmeye karşı duygusuz olur. Bu noktayı açıklamak için bir örnek verelim:

Bir çocuğun sorularına ve isteklerine karşılık, anne sert deyimlerle şöyle cevap verir: ‘Çeneni kapat’, ‘ölünü göreyim’, ‘gözüme görünme’, ‘çok konuşma’, ‘burnunu her şeye sokma’. Bu tür deyimler duymaya alışmamış bir çocuk kırılır ve üzüntüsünden ağlar, çünkü bütün bu sözler onuruna dokunmuştur. Oysa birkaç gün sonra, çocuk bu sözleri duymaya alışır, kızmak ve uyarmak artık onu hiç etkilemeyecektir. Anne, daha çirkin deyimler ve daha kaba ifadeler kullanarak yaklaşımını şiddetlendirmeye zorunlu kalacaktır. Fakat bir zaman sonra çocuk bu sözlere de alışır ve bu, annenin çocuğuna küfretme ve onu küçültmesi düzeyine ulaşır. Bu konuyu daha sonra inceleyeceğiz.

Eğer anne baştan beri çocuğuna karşı saygı göstermiş ve Kutsal Kitaplara uygun olarak, kırıcı ve kötü sözleri söylemekten tümüyle kaçınmış olsaydı, o zaman çocuk, anne-babasının en ufak hoşnutsuzluğundan hatalarını anlayacak ve çirkin davranışına son verecekti. Tecrübeli anne-babalar bunu bildikleri için çocuklarına karşı gerçekten saygılı davranırlar ve onlara şöyle derler: “ Davranışlarını çok beğeniyorum.” “Eğer böyle devam edersen, diğerlerine iyi bir örnek olacaksın.” “Sözünde durduğun için çok teşekkür ederim.” “ Bunu tekrarlarsan annenin ne kadar üzüleceğini biliyor musun?

Şüphesiz, çocukların yaşlarına göre davranmak gerekir, fakat bu kitabın kısalığı nedeniyle konunun ayrıntılarına girmek mümkün değildir. Ancak, eğitimde tartışma götürmeyen temel nokta şudur: çocuklara karşı son derece saygılı davranmalı ve onları kırıcı sözlerin hedefi olmaktan korumak için her çareye başvurmalıdır. Anne-babalar, hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, hiçbir zaman nezaket ve saygınlık sınırını aşmamalılar ve çocuklar henüz küçük ve yeteneksiz diyerek, onların bilgisiz ve duygusuz oldukları sonucuna da varmamalıdırlar. Aksine, duyguları, hisleri ve onurları vardır, çocukluk dünyasının tanıdığı saygınlığa inanır ve ona sıkıca bağlanırlar. Yetişkinler alçaltılmaktan ve hakaret edilmekten nefret ettikleri gibi, çocuklar da aynı şekilde, hakaret edilmekten nefret ettikleri gibi, çocuklar da aynı şekilde, hakaret ve kabalıktan nefret ederler. Bu davranışlar sık sık uygulandığı takdirde, dönüşü mümkün olmayan sonuçlara neden olur.



Devam edecek......

mhmd 19-08-2006 10:32

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
Sn. Psikokemoterapi,
Yazı diziniz müthiş. Okurken şu aklıma geldi. Milli eğitim programının 1. sınıfından itibaren başlayan ve üniversitede bile devam eden bir ders konmalı. Hayatı öğreten, aileyi bilgilendirip eğiten bir ders olmalı. İnanın bu yazı dizinizin her bir paragrafı bir dönemi kapsayabilir. Ve bu ders bence şu an okutulan derslerin en önemlisi olur.
Ayrıca; Sadi’den verdiğiniz örnek müthiş. Kutlarım.

Hatalarımızı cehaletimize bağışlayın.

19-08-2006 17:29

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
Sevgili psikokemoterapi,

Bir eğitimci olarak bu güzel çalışmandan dolayı seni kutluyorum. Bence sıkılmadan her kesin okuması gerekir.
Yanlız bir şey ilave etmek istiyorum. Bence çocuklardan önce anne ve babaların eğitilmesi gerekir. Bu da ancak eğitimle olur.
Ama ülke olarak eğitime önem vermediğimiz düşüncesindeyim.70 li yıllarda uygulanması gereken sekiz yıllık eğitim yeteneksiz ve oy avcısı liderlerimiz sayesinde 90 lı yıllarda ancak uygulanabildi. O da kimilerinin karşı çıktığı silahlı kuvvetlerin zorlamasıyla.
Bu gün ülke olarak tartışmamamız gereken şeyleri tartışıyorsak bu işgüzar liderlerden dolayıdır. Çapsız liderlerden dolayıdır. Halk popülistliğine prim veren liderlerden dolayıdır. Çünkü cahil insanları yönetmek çok kolay. Sürü psikolojisiyle onlar hareket eder.
Sonuç olarak *eğitim...eğitim...eğitim...diyorum. Ama bilimsel bir eğitim... Bu aynı zamanda bir eğitimcinin feryadıdır...Sevgiyle kal dostum...

21-08-2006 08:57

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

Değerli mhmmd;Çok teşekkür ederim,umarım görebilirler.
Sevgili Ezkamo hocam;Şu an bir saptama yapma gereği duydum.İnsanlığın kendisinin geleceği olan çocuklara bakışının ne olması gerektiği ile ilgili.Bir eğitimci olarak katkılarınızı beklemekteyim
Sevgilerimle.....

"Fakat dikkatleri bu görevlere vermenin de ötesinde, karşı karşıya kalınan ve topluma meydan okuyan bir konu vardır: Çocuklarımız ahlaki bakımdan yetiştirilmeli ve insanlığın yaşamına sokulmalıdırlar. Ahlaki tehlikelerle dolu bir dünyada sürüklenmelerine izin verilmemelidir. *

Toplumun mevcut durumunda, çocuklar acımasız bir kaderle karşı karşıyadır. Ülkeden ülkeye milyonlarcası sosyal bakımdan yerlerinden olmuşlardır. Refah veya yoksulluk koşulları içinde yaşasınlar, çocuklar kendilerini anne-babaları ve diğer yetişkinler tarafından yabancılaştırılmış bulmaktalar. Bu yabancılaşmanın kökleri, her yerde insanların kalplerini ele geçiren *özündeki materyalizmden doğan bir bencilliktedir. Çocukların günümüzdeki bu sosyal durumu, çökmekte olan bir toplumun kesin işaretidir; ancak, bu durum herhangi bir ırk, sınıf, ulus ve ekonomik koşulla sınırlı değildir, tümünü kapsamaktadır.

Dünyanın bir çok yerinde çocukların askerler olarak kullanılması, işçi olarak sömürülmesi, fiili köleliğe satılması, fuhuşa zorlanması, pornografi konusu yapılması, kendi tutkularına odaklanmış anne-babalar tarafından terk edilmeleri ve sözü edilemeyecek kadar çok sayıda mağduriyet biçimine maruz kalmalarını görmek kalplerimizi acıya boğmaktadır. Bu gibi birçok dehşet, çocuklarına anne-babaların kendileri tarafından uygulanmaktadır. Ruhani ve psikolojik hasarı tahmin etmek boşadır.

Dünya çapındaki toplumumuz, bu durumların sonuçlarından kaçamaz. Bu durumun farkedilmesi, çocukların ve geleceğin yararına acil ve sürekli çaba için hepimizi teşvik etmelidir.

Çocukların etkinlikleri geçmiş Planların bir parçası olmakla beraber, bunlar ihtiyaca yetmemiştir. Çocukların ve yeni gençlerin *ahlaki eğitimi, toplumun daha da *ilerlemesi *için son derece önemlidir. Bu nedenle, bu eksikliğin giderilmesi zorunludur. Enstitüler, hizmetlerini yerel toplumlara sunabilecek çocuk dersleri öğretmenlerinin eğitimini programlarına muhakkak almalıdırlar. Ancak, çocuklar için ahlaki ve akademik eğitim sağlanması gerekli olmakla beraber, karakterlerini geliştirmek ve kişiliklerini biçimlendirmek için zorunlu olanların sadece bir parçasını temsil etmektedir.

Bireyler ve tüm düzeylerdeki kurumlar, yani topyekün toplum için, çocuklara karşı uygun bir tutum gösterme ve onların mutluluk ve refahı konusunda genel bir ilgi duyma gerekliliği de bulunmaktadır. Bu tür bir tutum, hızla çöken düzeninkinden çok uzak olmalıdır.

Çocuklar bir toplumun sahip olabileceği en değerli hazinedir, çünkü geleceğin umudu ve garantisi onlardadır. Büyük ölçüde,toplumu oluşturan yetişkinlerin çocuklar konusunda yaptıkları veya yapamadıklarıyla biçimlenen geleceğin toplumunun karakterinin tohumlarını taşırlar. Öyle bir emanettirler ki, hiçbir toplum onları ihmal ettiğinde cezasız kalamaz.

Çocuklara karşı sonsuz bir sevgi, onlara davranış tarzı, kendilerine gösterilen ilginin kalitesi, yetişkinlerin onlara karşı davranış ruhu--bunların tümü, gerekli olan tutumun hayati yönleridir. Sevgi, disiplin ve çocukların güçlüklere alıştırılması için cesaret ister, yoksa kaprislerine boyun eğmek veya onları tümüyle kendi istek ve eğilimlerine bırakmak değil. Çocukların, topluma ait olduklarını ve onun amacını paylaştıklarını hissettikleri bir atmosferin sağlanması gereklidir.
Gelişmiş ahlaki ölçütlerine göre yaşamak ve ahlakı kendi koşullarına uygun biçimlerde öğrenmek ve başkalarına da göstermek üzere sevgiyle, fakat ısrarla kılavuzlanmalıdırlar.

Toplumdaki gençler içinde yeni gençler olarak bilinenler, örneğin 12 ile 15 yaşlar arasına girenler bulunmaktadır. Çocukluk ve gençlik arasında bir yerde oldukları ve içlerinde birçok değişim meydana geldiği için, özel gereksinimleriyle özel bir grubu temsil etmektedirler. İlgilerini çekecek, etkinlikler ve hizmet için kapasitelerini biçimlendirecek ve daha büyük gençlerle sosyal etkileşime girdirecek etkinliklere dahil etmek üzere yaratıcı ilgi hasredilmelidir. Sanatın çeşitli biçimlerde kullanılması, böyle bir etkinlik için çok değerli olabilir.

Şimdi de, çocukların yetiştirilmesi için esas sorumluluğu taşıyan ebeveynlere birkaç söz söylemeyi arzu etmekteyiz. Çocukların ahlaki eğitimine sürekli dikkat etmeleri için çağrıda bulunmaktayız. Bazı ebeveynler, bunun topluma münhasır bir sorumluluk olduğunu düşünürler; diğerleri ise, çocukların gerçeği araştırmaktaki bağımsızlıklarını korumak için, inancın onlara öğretilmemesi gerektiğine inanmaktadırlar. Başkaları da, böyle bir görevi üstlenmekte yetersiz olduklarını düşünürler. Bunların hiçbiri doğru değildir.

“kız ve erkek çocuğu yetiştirmeye tüm gayretle çalışmak, babaya ve anneye bir görev olarak emredilmiştir” diye demiş ve “bu konuyu ihmal ederlerse, amansız Rabb'ın huzurunda sorumlu ve kınanmaya layık olacaklardır” diye eklemiştir. Ebeveynler, eğitim düzeylerinden bağımsız olarak, çocuklarının ahlaki gelişimini biçimlendirmek için önemli bir * makama *sahiptirler. * *Çocuklarının * ahlaki * karakterini * şekillendirme * yeteneklerini küçümsememeleri gerekir. İnsanlığa hizmet ruhları, bağnazlıktan yoksun olmaları ve dedikodunun aşındırıcı etkilerinden arınmış olmalarıyla bilinçli bir biçimde yarattıkları ev ortamı sayesinde vazgeçilemez bir etki yaparlar.

Her anne ve babanın sorumluluğu, insanlığın çok değer verdiği, ebeveyne kendiliğinden itaat etmeye neden olacak biçimde hareket etmektir. Şüphesiz, evdeki çabaların yanısıra, anne-babalar toplum tarafından sağlanan çocuk derslerini de desteklemelidirler. Çocukların, kendilerini acı gerçekler konusunda, yukarıda anlatılan korkuları doğrudan yaşayarak veya medyanın önüne geçilemeyen selleri vasıtasıyla bilgilendiren bir dünyada yaşamakta oldukları da unutulmamalıdır. Çökmekte olan bir toplumun oluşturduğu bu kasvetli manzaranın aksine, bu çocuklar daha iyi bir geleceğin simgeleri olarak parlamalıdırlar.

Anne baba ve çocuklar yarın

22-08-2006 07:24

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 


SERT DAVRANIŞLARDAN KAÇININIZ

HENÜZ GELİŞMEDİĞİ İÇİN ÇOCUĞU ELEŞTİRMEMELİ VEYA BASKI ALTINDA TUTMAMALIDIR: ÇOCUK SABIRLA EĞİTİLMELİDİR.3

Bir anne bebeğini emziriyor. Her şeyden habersiz annesinin koynuna sokulmuş bu bebek sevgi ve şefkatten başka bir şey beklemez. Öyle olur ki, zayıf çocuk mide sancısından sütünü alamaz. Ağlayıp kıvranırken, bu ufak meleğin annesi sinirlenir. Bebeği döver ve incitir ve ağlaması uzun bir müddet devam ederse onu tek başına bir köşeye bırakır.

Çocuk konuşma çağına gelmiştir. Çocuksu tavırlarıyla bitmez tükenmez sorular sorar ve annesinden ayrılmak istemediğinden, onu her yerde gölge gibi takip eder. Annenin sabrı tükenmek üzeredir. Çocuk evi altüst edip dağıtınca, anne sinirlenir ve her şeye karıştığı için onu cezalandırır.

Büyükler hep beraber oturmuş konuşuyor, gülüyor ve öyküler anlatıyorlar. Aralarında oturan bir çocuk konuşmaları dikkatli bir şekilde izlemektedir. Tartışılan konuları anlayamadığı için arada bir büyüklerin sözlerini keserek bir şeyin açıklanmasını veya tekrarlanmasını ister. İşe yaramadığını ve toplantılarında veya bundan dolayı toplumda yeri olmadığını düşünen büyükler onu o denli küçümser ve incitirler ki aralarından uzaklaşmasına neden olurlar. Terslenen çocuğun yufka yüreği kırılır ve hassas ruhu kararır. Elinde olmadan bir köşeye çekilir ve yüksek sesle ağlamaya başlar; gelecekte bu tür toplantılardan da uzak duracaktır.

Bu gibi ailelerin çocukları mutlu ve neşeli olacaklarına, çocukluk yıllarını genellikle mutsuz ve umutsuzluk içinde geçirirler ve devamlı bir şekilde acı ve karamsar duygular içindedirler. Bazı küçük çocukların etrafı mutlu yüzlerle, gülmelerle, doğal kır manzaralarıyla, pınarlarla, dağlarla, tarlalarla, çayırlarla ve ormanlarla çevrilidir; sergilere, kültürel kuruluşlara giderler ve eğitici ve ilginç kitaplar okurlar. Gülümseyen gözler, sevgi dolu bakışlar, şefkatli davranış ve tatlı sözlerden başka bir şey görmezler; denenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış yöntemlerle ve en iyi beceriyle eğitilir, uyarır ve düzeltilirler. Diğer çocuklar ise, anne-babalarından ve karşılaştıkları kişilerden kırıcı hakaret ve şiddetten başka bir şey görmemiş olmaları çok üzücüdür; yürüyüş yapmak veya koşmak için güvenilir bir yerleri olmadığı gibi yaşlarına uygun özel kitapları ve filmleri elde etme olanakları da yoktur. Bu çocuklar karanlık ve dar hücrelerde tutuklular gibidir ve gardiyanları kötü huylu ve asık suratlıdır.

Bu gibi durumlar, çocukların bedenlerine ve akıllarına tehlikeli ve zararlı olduğu gibi topluma zayıf, hasta, sinirli, kötü huylu, karamsar, fiziksel ve ruhsal yönden birçok eksiklikleri olan kişileri yetiştirir. Bu kişiler, toplumu yavaş yavaş perişanlığa doğru sürükleyerek, sonunda onun yok olmasına neden olurlar.

Dolayısıyla, çocuklarla ilgilenen anne-babalar, eğiticiler ve diğer kişilerin dikkat etmeleri gereken noktalar şunlardır:

Küçük çocukların da duyguları vardır. Düşünce ve zihinsel yeteneklere sahiptirler. Ancak bu yetenekler gelişme safhasında olduğundan büyüyüp olgunlaşabilmeleri için becerikli bahçıvanın eğitimine ihtiyacı olan taze bitkilere benzetilebilirler. Onları hiçbir zaman incitmemeli, köklerini balta ile parçalamamalı, bıçakla gövdelerini yaralamamalı veya dallarını ve yapraklarını zorla koparıp dört bir tarafa saçmamalıdır.

Çocuğun kalbini bir hiç için kırmak, onu önemsemeyerek bir kenara itmek ve nedensiz yere gücendirmek- bunların hepsi ciddi hatalar olup ağır suçlardır: Anne-babalar, çocuklarının üzüntüden gözyaşı dökmelerine hiçbir zaman razı olmamalıdır.

Çocuklar, anne-babaları tarafından kırılıp, eziyetlerine hedef olduklarını düşünüyorlarsa, anne ve babalarına karşı sevgi ve muhabbetleri yavaş yavaş intikam ve nefrete dönüşür; ailenin temeli zayıflar ve birlik yapısı çöker. Çocukların duygularına önem vermemek, aile yapısını sarsan en büyük kuvvettir.

Anne-babalar çocuklarını eğitmek ve kusurlarını düzeltmek istiyorlarsa, bilimsel ilke ve yöntemlerden yararlanmalılar ve şiddet ile zorbalığın tek çözüm yolu olduğu inancına bir an bile yenilmemeliler.

Çocukların eğitim yılları, mümkün olduğu kadar neşeli, tatlı söz, sevgi ve şefkatle geçmelidir. Neden onları ağlatalım veya mutsuz ve karamsar kılalım? Tatlı gülüşler, çınlayan kahkahalar, mutlu ve neşeli yüzler, yaşlı gözlere, iç çekmelere, inlemelere ve acı çığlıklara tercih edilmez mi? Masum çocuklarımızın üzüntülerine neden olmayacağımıza ve onları mutlu, neşeli insanlar olarak yetiştireceğimize söz verelim.



Devam edecek.....

22-08-2006 10:56

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
Sevgili Ezkamo hocam;Şu an bir saptama yapma gereği duydum.İnsanlığın kendisinin geleceği olan çocuklara bakışının ne olması gerektiği ile ilgili.Bir eğitimci olarak katkılarınızı beklemekteyim.


Sevgili psikokemoterapi,

Sen bu yararlı çalışmana devam et. Bu konu başlı başına araştırılması gereken bir konu. Biliyorsun biz bilimsel eğitimden yanayız. Çocuğun eğitimi de bilimsel temelde olmalıdır. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar belirli bir yaşa kadar cocuğun dinden uzak tutulması görüşündeyiz.

Ben bir ahlaki çöküntünün yaşandığına inanmıyorum. Biliyorsun ahlak kavramı toplumdan topluma değişiyor. Bunu göz önüne almakta yarar var. Tam tersine eğer bir ahlaki çöküntü varsa dikkat edin geri kalmış eğitimsiz toplumlarda olmaktadır.

Sonuç olarak bu konuyu müsait olduğum bir zamanda ele almak istiyorum.Sevgilerimle...

23-08-2006 06:54

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

ÇOCUĞA DAYAK ATMAK VE ONU KÜÇÜK DÜŞÜRMEK DOĞRU DEĞİLDİR, ÇÜNKÜ KÜFÜR VE DAYAKLARA HEDEF OLURSA KARAKTERİ TAMAMEN BOZULUR.

İNSAN KARAKTERİNİN DÜZELTİLMESİNDE SEVGİ VE ŞEFKATİN ETKİSİ CEZADAN ÇOK DAHA ÜSTÜNDÜR.

Küfür ve tehdidin birçok aile çevresinde yaygın olduğu bir gerçektir. Çocukların söz dinlememesinden ve yaramazlığından sabırları tükenen anneler, çoğu zaman yersiz tehditler ve küfürler ederek, zayıf insanların silahlarına başvururlar. Bu alışkanlık, eğiticiler ve anne-babalarda o denli yerleşmiştir ki, sosyal statü veya eğitim seviyeleri ne olursa olsun hiç düşünmeden uygunsuz deyimler kullanırlar. Örneğin, ‘Keşke doğmasaydın! ‘Onu bir daha söylersen dilini keserim!’ ‘ Seni kurtlara yem yaparım!’ ‘ Bir daha yaparsan seni ölesiye döverim!’ ‘ İnşallah bugün ölürsün!’

Bu gibi yaklaşımın zararlı etkilerinden bazıları şunlardır:
KÖTÜ SÖZ SÖYLEMENİN ZARARLI ETKİLERİ

Bilginlerin öğütlerinden biri, çocukların eğiticiler tarafından hiçbir zaman alçaltılmamasıdır. Çünkü bu eylem, gönül kırıcı ve kaba deyimler ile birlikte çocuğun utanç duygusunu yok eder ve zamanla öz varlığına olan saygısını yitirmesine neden olur, böylece eğiticilerine (anne-babalarına veya öğretmenlerine) karşı küstahça davranmasına yol açar. Çocuk zamanla sövülmekten veya küfürden hemen hiç etkilenmeyecek bir hale gelir. Yavaş yavaş aynı kötü sözleri arkadaşlarının ararsında kullanmaya başlar ve sonunda saygısızlığı o denli artar ki, öğretmenlerine ve hatta anne-babalarına karşı ağzını bozmaktan çekinmez.

Çocuğun anne-babasının iftira ve küfürlerine bir süre için sessizce katlandığı görülmüştür. Fakat sabrı taşıp, utanç perdesi de yırtılınca öfkelenir ve hürmetsizlik kalbinin aydınlığını karartır. Böylece, bir zaman kendine davrandıkları gibi, o da şimdi anne-babasına karşı aynı davranışlarda bulunur ve aynı yakışıksız sözleri ve kaba ifadeleri onlara tekrarlar.

Çocuğun anne ve babasının ızdırap çekmesinden zevk aldığı pek çok kez görülmüştür, böylece intikam duygusu durulur ve kızgınlık ateşi söner. En önemli nokta şudur ki, çirkin ve uygunsuz ifadeler çocuk için ilkin sadece birer sözdür, fakat bunlar sık kullanılınca, anlamlarını öğrenir ve böylece kötülüğün bataklığına öylesine saplanır ki, onu kurtuluşa götürecek tüm yolların kapıları sıkıca kapanır. Bu nedenle, öğretmenler yakışıksız konuşmaların kullanılmamasını teşvik etmektedirler.

Anne-babalar çocuklarını çirkin hareketlerden engellemek isterken, koşullar ne olursa olsun, küfür ve sövmeye başvurmamalılar. Çocuklarının davranışlarının düzeltilmesinde çirkin sözlere yönelme alışkanlığının bilimsel bir dayanağı olmadığını bilmeleri gerekir. Bu yaklaşım çocuğun ahlakını bozacağı gibi, gün gelir yıpranmış duyguları patlar ve çocuğu intikam almaya sevk eder.

Küfür etmek, gerçekte bir tür kötü niyetliliktir.Eğer küçük çocuklar, henüz gelişmemiş olan anlayışlarından dolayı, anne-babalarını kötü niyetli, merhametsiz veya nefretle dolu kimseler olarak düşünürlerse, onlara karşı olan sevgi ve muhabbetleri, bağlılık ve içtenlikleri gün geçtikçe azalır; söz dinlemeyecekleri gibi, nefret ve düşmanlık tohumları da kalplerine ekilir. Anne ve babalar çocuklarını sert davranışlarla ve çirkin deyimlerle kırmaya ısrar ettikleri takdirde, aralarında her zaman var olması gereken arkadaşlık ve yakınlık bağı kopar ve dolayısıyla çocuklarda kibirliliğin ve şımarıklığın gittikçe arttığı görülür.

Bunlardan başka, çocuklara küfretmek, onları lanetlemek ve cezalandırılmalarını dilemek, çocuğun doğuşta kazandığı ruhani hakkı olan sevginin ve merhametin çok uzağında kalır. Anneler bu gibi sözlerin anlamına önem verilmemesini ve bunların alışkanlıktan dolayı söylendiğini içtenlikle belirtseler bile, sözlerin ve davranışların etkisi hiçbir şekilde inkâr edilemez ve her sözün kesin bir etkisi vardır. Akıllı bir insan ilk önce davranışlarının ne gibi bir sonuç vereceğini kendi kendine düşünür, şöyle ki, “ bir şeyin sonunu başta görür.” Mademki küfrün tek etkisi çocukların akıllarına ve bedenlerine zarar vermektir, o halde bu utanç verici davranıştan kaçınarak çocuklarını kendilerine cezp eder ve tutkun kılarsa çok iyi olur; böylece sertliğe ve şiddete başvurmaya gerek duymazlar.

Anne-babalar ve özellikle anneler, çocukların gönüllerini tatlı sözle, şefkatle ve merhametli bir dil ile kazanabilirler. Zor günlerinde, sıkıntılarında, iç gerginlik ve acılarında çocukları bir arkadaş, yoldaş ve sığınacak bir yer gibi görürler; onlara güvenir ve onlardan kaçmazlar. Fakat bir çocuk anne ve babasından nefret eder, onları zalim, gaddar ve kaba olarak görürse, o zaman anne-babalar ve çocuklar arasında korkunç bir uçurum yaratılır. Bu durum o derece bozulabilir ki, çocuk evine ve aile ocağına sırt çevirebilir. Sevgiyi ve ile şefkatini bir tarafa bırakarak, ailenin bir düşman olduğunu bile düşünebilir. İçini dökmek için, aralarında iyiliğini istemeyenlerin de olabileceği kimselerin arkadaşlığını arar.

Hepimizin bildiği gibi, çocuklarına mantıksız bir şekilde sert davranan, onlara karşı merhametsiz olan ve makul isteklerini kabul etmeyen anne-babaların çocukları yavaş yavaş hayal kırıklığına uğrarlar. Çocuklar derin acı ve düş kırıklığı nedeniyle ( başka seçenekleri yoksa) evden uzaklaşırlar ve anne-babalarının sözünü dinlemez ve baş kaldırırlar.

Çocuklarımız; insan topluluğu bahçesinde genç fidanlara benzerler. Şefkatimize ve iyi kalpliliğimize, arkadaşlığımıza ve cana yakınlığımıza şiddetli ihtiyaçları vardır. Demek ki eğiticiler küfür etmemeli veya kötü söz söylememeli, çocukların yufka ve hassas kalplerini kırmamalılar. Tam tersine, onlara karşı sabırlı ve şefkatli davranmalılar, eğitimcilerin uygun bulduğu mantıklı ve bilimsel yöntemleri uygulayarak onların tavırlarını düzeltmelidirler. Çocukların eğitimi kolay bir girişim değildir ve kişinin duygu ve eğilimlerine göre uygulanmamalıdır.


Devam edecek....

28-08-2006 11:36

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

TEHDİTLERİN ZARARLI ETKİLERİ

Boş ve yararsız tehditler kötü söz kadar zararlıdır. Anne çocuğunu ceza ile tehdit eder ve sözünde durmazsa, çocuklar onun sözlerinin ve tehditlerinin yerine getirilmeyeceğini ve amacının onları korkutmak olduğunu kısa zamanda anlayacaklardır. Böyle durumlarda, anne-babanın öğütleri sağır kulaklara söylenmiş olur.

Buna ek olarak, abartılan tehditlerin uygulanması hiçbir zaman mümkün değildir ve genellikle çocuklar tarafından alay konusu olur. Böylelikle eğiticinin makamı gözlerinden düşer. Örneğin, bir anne kızdığında çocuğuna: " Kafanı ezerim", veya "seni et makinesine koyar, kıymanı çıkarırım" der. Bu sözler çocuğu ancak güldürür, çünkü bu tehditlerden herhangi birinin yerine getirilmesi ona gülünç gelir.

Her ulus ve kültürün bilginleri, bir ahlak ilkesi üzerinde ısrarla durmaktadırlar: insan yapamayacağı şeyi söylememelidir. Belirli bir işi yapacağını söyleyip daha sonra yapmayan kimse, arkadaşları arasında sözünü yerine getirmeyen bir kişi olarak tanınır.

Sözüne ve vaadine bağlılık, soylu bir nitelik ve insan faziletlerinden bir tanesidir. Anneleri ve babaları tarafından, gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerle nasıl tehdit edildiklerini küçük yaştan gören çocuklar, anne-babalarının verdiği diğer vaatlere de önem vermez ve onların konuşmalarını boş ve anlamsız bulurlar. Zamanla, çocukların kendileri de verdikleri sözde durmama ve boş konuşma alışkanlıklarını edinirler.

Tehdit ve küfürden amaç, çocukları eğitmek ve onları kötü davranışlardan saptırmaksa, o zaman anne-babalar bu yöntemi uygulamaya devam ettikleri sürece hiçbir zaman başarılı olamayacaklardır; eğer bundan maksat çocukları korkutmaksa, bu amaca da ulaşamayacaklardır. Bu nedenle anne-babaların bu yararsız ve zararlı alışkanlıktan tümüyle vazgeçmeleri gerekmektedir.

Çocuklar evde öyle yetiştirilmelidir ki, anne-babanın kendilerine karşı en küçük ilgisizliği onlara en büyük ceza olmalıdır. Bu amaca, ancak şefkatle ve tatlı dil ile ulaşılabilir. Anne-baba ve çocuk arasında yakınlaşma arttıkça ve çocuk yakışıksız sözlerle daha az kırıldıkça – esas amaç olan – çocuğun ahlak eğitimi ve terbiyesi tümüyle gerçekleşebilir.

Eğer anne-babalar çocuklarını makul olan cezalar vererek uyarmaya ara sıra zorunlu kalırlarsa, ( cezanın daha önceden dikkatlice değerlendirilmesinin yapılması şartıyla) sözlerini kesinlikle tutup söyledikleri şeyleri yerine getirmelidirler. Bunun ihmal edilmesi, gelecekte yapılacak uyarıları çocuğun gözünde anlamsız kılacaktır. Örneğin, çocuk verilen bir işi yapmadığı ve verilen bir talimatı yerine getirmediği için, anne-baba ceza olarak onu beraberlerinde gezmeye götürmeyeceklerini söylerler. Söyledikleri sözün gerçekliğini davranışlarıyla kanıtlamalı ve çocuk ağlayıp bağırsa bile sözlerinden geri dönmemeliler. Çocuğun diretmesi üstün gelir ve anne-babaları duygulandırıp onu beraberlerinde götürmeye razı ederse, o zaman kendi uyarılarını kendileri geçersiz kılmış olurlar. Böylece, gelecekte bu gibi uyarılar çocuğu asla etkilemeyecektir.

Bu konular her ne kadar ilk bakışta önemsiz görünürse de çocukların daha sonraki evrelerini etkileyeceğinden, anne-babalar bu noktaları dikkatle düşünmeli ve onlara gereken ilgiyi göstermelidirler.


Devam edecek....

29-08-2006 07:07

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

DAYAĞIN ZARARLI ETKİLERİ

Dayak, kötü söz de küfür kadar zararlıdır. Eğiticilerin çoğu, dayağın, çocukların karakterlerini tümüyle saptırdığına ve yok ettiğine inanırlar. Ona altıncı asırdan bu yana yani bu konuya değerli katkılarda bulunan Martin Luther’in ölümünden sonra John Locke, Sir Thomas More, Komensky gibi bilginler ve bu dalda yetişmiş yüzlerce diğer kişiler, çocuk dövmenin iğrenç bir hareket olduğunu söyleyerek öğretmenlere ve anne-babalara bu tiksinti verici davranıştan kaçınmalarını öğütlemişlerdir. Yirminci asrın başlangıcından bu yana böyle bir düşüncenin eğitimcilerin kafalarında yer almasına bile izin verilmemektedir.

Hayvan eğiticilerinin birçoğu, hayvanların bile dövülmemesi ve bilimsel olarak kanıtlanmış yöntemlere göre eğitilmeleri gerektiğine inanırlar. Aynı şey çocuklar için de geçerlidir. Dayağın, fiziksel cezaların ve hatta kafasına vurulan şaplağın zaman zaman gerekli olduğunu düşünenler, bilimsel açıdan kusursuz yöntemler üzerinde yeterli bilgiye sahip olmayan kişilerdir. Bunlar çocuklarıyla başa çıkamadıkları zaman bu silaha sarılırlar - oysa çocuk psikolojisi bilimi bunun hatalı bir yaklaşım olduğunu savunur. Bu bilim, eğitimcilere şiddet ve zor kullanmamayı öğütlerken, anlaşılması güç ve harika bir varlık olan çocuğun psikolojik yapısını daha iyi anlamalarını ve ruhunun kilitli kapılarını açacak anahtarı bularak bu kapıları kırmak zorunda kalmadan oradaki sırları kolayca açmalarını teşvik etmektedir.

Fiziksel cezaların zararlı etkilerini saymak mümkün değildir ve burada hepsini kısaca anlatmakta da bir yarar yoktur. Özetle, dayak çocuğu kaba ve söz dinlemez yapar. Kalbinde silinmeyen bir intikam duygusu yaratır. Yavaş yavaş kendine olan saygısını azaltır. Öğütleri yararsız kılar ve eğiticinin de daha sert ceza yolları aramasına neden olur. Bilgisiz eğitici tarafından sürekli cezalandırılan, eziyet ve kötü muamele gören bir çocuk iyi kalplilik ve ince duygular geliştirmekten o denli yoksun kalır ki, zamanla taş yürekli, intikamcı ve merhametsiz bir kişi olur. Bu gibi insanların toplumda çoğalmalarının kendini toplumun ilerlemesine adamış kişiler arasında büyük endişe yaratacağı açıktır. Çocuğun doğuştan çok iyi yaratıldığı fikri Rousseau’ya aittir ve eğiticinin eli onun doğal düzen ve dengesini veya temel niteliklerini değiştirmemelidir. Aksi halde çocuğu ahlaksızlığa ve kötü huyluluğa sevk edecektir.



Devam edecek......

30-08-2006 07:08

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

ÇOCUKLARI KORKUTMANIN ETKİLERİ
…ŞARTLAR NE OLURSA OLSUN, NEZAKET VE ALÇAK GÖNÜLLÜLÜKTEN BAŞKA HİÇ BİR TAVIR TAKINMAMALIYIZ

Çocukları susturmak için toplumun her tabakasında yayılmış olan diğer bir alışkanlık ise, korkutma âdetidir. Aşırı kullanıldığından birçok insan için doğal bir hale gelmiştir.

Devamlı ortaya çıkan şu durumu göz önüne getirin. Küçük bir çocuk huzursuz ve rahatsızdır. Karın ağrısından, baş ağrısından, dişi çıktığı için ve buna benzer bir sancıdan dolayı bağırıyor. Anne birçok çarelere başvurarak onu sakinleştirmeğe çalışır. Bunlar bir sonuç vermeyince, kendi annesinin veya ninesinin bu durumlarda neler yaptıklarını hatırlayarak çocuğu korkutacak çarelere başvurur: vahşi hayvan hareketleri yapar, ürkütücü sesler çıkarır veya çocuğa, “Kurt geliyor”der. Bunları yaparken, “saygısız” çocuğun merhamete gelip susacağını ümit eder. Eğer bu yaklaşım işe yaramazsa, anne öylesine yüksek ve duygusuz bir sesle haykırmaya başlar ki, çocuğun anında benzi sararır, hassas kalbinin atışları hızlanır ve vücudu titrer ve bayılacak gibi olur.

Diğer anne ve ninelerin kullandığı daha başka bir yöntem ise şudur. Kılık değiştirerek, *uygun seslerin eşliğinde, elleri ve dizleri üzerinde sürünerek korkudan titreyen yavrulara doğru ilerler. Yaratılan korku ve dehşet bu küçücük melekleri neredeyse deliye çevirir. Başrollerini cinlerin, kötü ruhların ve korkunç hayaletlerin oynadığı dehşetli masallar anlatmak, çocukları korkutmak için kullanılan diğer bir silahtır.

Bu zararlı alışkanlığın temel nedeni küçük çocukların zihinleri ve bedenleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaktır. Bu alışkanlık, çocuk yetiştirme ile ilgili yeterli hazırlığı yapmayanlar arasında kökleşmiştir.

Kız çocuklarına çocuk fizyolojisi ve psikolojisinin temellerini öğretmek gerekir, öyle ki anne olduklarında anne-babanın kullanmaları için hazır bekleyen, çocuk yetiştirme ile ilgili çok sayıdaki kitaplardan tümüyle yararlanabilsinler.

Çocukların akılları ve bedenleri hakkında az da olsa bilgisi olan anneleri, gün ışığında iyi görüşle yürüyen ve doğru yolu, diken ve tuzaklarla kaplı yollardan kolaylıkla ayırt edebilen insanlara benzetebiliriz; çocuk eğitiminde bilimin öğretilerinden habersiz olan anneler, uykulu gözlerle ve el yordamı ile yürüyen ve bunu yaparken sayısız güçlük ve tehlikelere uğrayan insanlara benzerler.

Anne-babalar huzursuz ve yaramaz çocukları korkutmak yerine, bu davranışlarının nedenini araştırmalılar. Şunu çok iyi bilmeliler ki, bir çocuk nedensiz yere ağlamaz, bağırmaz veya sızlanmaz. Çocuğun huzursuzluğu devam ederse ve anne nedenini bulamazsa, çocuğunu bir doktora götürmelidir. Çocukta dehşet duyguları yaratma alışkanlığı çok zararlıdır; aşırıya kaçıldığında, geriye dönüşü mümkün olmayan sonuçlar yaratacaktır. Bu yöntemler çocukları korkuttuğu gibi sinirlerini de zayıflatır, hayal güçlerinin bağımsızca işlemesine neden olur ve cesaretlerini kırar: karanlıktan korkmaya başlar ve yanlarında birisi olmadan evden dışarı çıkmak istemezler; gök gürültüsü, şimşek çakması, rüzgar ve yağmur gibi- alışmadıkları her hangi bir şey onları korkutur. Sinir sistemleri onları uykuda bile rahat bırakmaz; korkunç rüyalar onları uyandırır ve ağlayarak ve çığlık atarak anne-babalarına gördükleri korkunç rüyaları şikâyet ederler. Bu çocuklar geceleri huzursuzdurlar, yalnız bırakılmamak için annelerine yalvarır ve uyuyabilmek için ellerini tutmalarını ister.

Çocukluk devresinde aşırı korkutulan çocuklar erginlik çağında ve olgunluk döneminde yüz yüze karşılaşmaya zorunlu kalacakları güçlükleri yenmek ve kararları vermek için yeterli cesarete sahip olmayacakları açıktır. Bu tartışmanın özeti, bu alışkanlığın çocukların akılları ve bedenleri üzerinde yıkıcı ve tehlikeli etkiler yarattığını vurgulamakta ve her ailede bu tür bir yaklaşımın tümüyle ortadan kaldırılmasını öğütlemektedir.


Devam edecek....

31-08-2006 06:58

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

ŞAKADA ÖLÇÜLÜLÜK

HER KONUDA ÖLÇÜLÜLÜK İSTENİLİR. EĞER BİR ŞEYİN AŞIRISINA KAÇILIRSA, KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI OLACAKTIR.

“Tuz, yemek için ne ise, şaka da konuşmak için odur” sözü, Arapça’da eski ünlü bir deyimdir. Yemeğe konan fazla tuz yemeği yenmez hale getirdiği gibi, şakanın da çoğu tadı kaçırır. Şakayla söylenen bir şey çok kereler ihtilaf, anlaşmazlık ve memnuniyetsizlik yaratır ve bir grubun üyeleri arasında düşmanlık temelinin oluşmasına neden olur.

Yetişkinler birbirleriyle şakalaştıkları gibi, çocuklarla da şakalaşırlar düşünceleri zaman zaman ağırdır ve sert ve kaba sözlerle birlikte dile getirilir. Bir çocuğu selamlarken şaka ederek konuşurlar; hatta annesinin, babasının, arkadaşının ve yaşıtlarının önünde bile hiç çekinmeden, terbiyeli ve ağırbaşlı insanlara yakışmayan sözlerle hitap ederler. Bu yaklaşımın çocukların gelişmesi üzerinde birçok zararlı etkileri vardır. Bazılarına aşağıda yer verilmiştir.

Şakada aşırıya kaçılınca, şakayı yapan ve dinleyenin her ikisi de, nezaket ve saygınlık sınırını aşar. Çocuk giderek kaba, küstah ve büyüklerine karşı yüzsüz olur; şaka yapanın değeri ve makamı onun gözünde küçülür ve büyüklerine karşı saygılı olmayı gerekli görmez.

Bu hareket masum çocuğu uygunsuzluğa sevk eder; şaka yapmaya o denli alışır ki onu huy edinir ve onur kırıcı sözlerinden de zarar gelebilir.

Tecrübe şunu kanıtlamıştır ki, şaka aşırıya kaçan alışkanlıklardan biridir; bu yönden kumara benzer. Şöyle ki, kişi bir şeyi şakayla söyleyince dinleyicilerin hoşuna gider ve devam etmesi için teşvik edilir. Fazla ilgi çekmek için daha ağırlarını söyleyebilir. Bunu başaramadığı zaman, başarısızlığını gidermek için daha da çok gayret eder ve başarı umuduyla savaş alanına daha da çok yaklaşmış olur. Bu tutumun şüphesiz zararlı etkileri vardır.

Şakalaşma alışkanlığını geliştirmek çocukları ve büyükleri soytarılığa doğru yöneltir ve onları topluma hafif, saygınlığını yitirmiş ve kaba bireyler olarak tanıtır.

Diğer kişiler tarafından saygı görmeye ve şaka yapılmadığını anlamayarak, ince ve hassas yüreklerinin alaycı sözlerle kırılmasına izin veren çocukların ruhları üzüntüyle dolar; böylece kabalığa ve onur kırıcı sözlere alışırlar ve yavaş yavaş kişiliklerini yitirirler. Bu kayıp, onların gelecekteki gelişme sürecine sayısız zararlar getirecektir.

Çocuklara yapılan yersiz şakaların veya başka bir deyişle takılmaların tamamen ortadan kaldırılması gerekir. Çocuklarla karşılaşan ve onlarla konuşmak isteyen büyükler, onlara takılacaklarına veya kayıtsız davranacaklarına, son derece sevgi, muhabbet ve saygıyla ve ağır başlı bir biçimde konuşmalıdırlar. Onlarla basit bir dil ile ve kapasitelerine anlayış seviyelerine uygun bir şekilde konuşmaları gerekir. Kısa süren konuşmalarında onların sınırlı bilgilerini mümkün olduğu kadar arttırmaya çalışmamalıdırlar. Çocukları mutlu etmek isterlerse, onlara ilgi uyandırıcı öyküler anlatarak kalplerini sevindirebilirler. Çocukların ciddi ve gerçekçi konulardan nefret ettiklerini düşünmemelidirler; tam tersine, onlar yararlı ve yeni bilgilere susamışlarıdır, fakat yetişkin açıklamalarının basit ve anlaşılır bir dilde olmasını isterler. Anlayabilecekleri dilde söylenen ciddi konuları dinlemekten kaçındıkları çok az görülür.

Öyleyse anne-babalar ve diğer büyükler, çocuklarla manasız şeyleri konuşacaklarına, şaka yapıp vakitlerini boş konuşmalarla geçireceklerine, aynı zamanda onların yalnızca önemsiz ve yüzeysel konulara ilgi duyduklarını düşüneceklerine onların kolayca anlayacağı bir dil ile ve örnekler vererek önemli ve temel konuları açıklamalıdırlar. Böylece daha bilgili olmalarını sağlamış olurlar ve bilgi edinmek, bilimsel konuları incelemek ve mantıklı düşünerek tartışma arzusunu çocukların içlerine yerleştirmiş olurlar.

Bilim kanıtlamıştır ki, insan vücudunun herhangi bir unsuru hareketsiz kalıp kullanılmadığı takdirde, yavaş yavaş çalışamaz hale gelir. Aynı şekilde eğer zihinsel yetenekler çocukluktan beri gerektiği gibi kullanılmaz ve yalnızca yaşamın gülünç şeylerine doğru yöneltilirlerse, zamanla güçlerini gösteremez hale gelirler.

Demek ki, şu nokta hiçbir zaman unutulmamalıdır; aşırı kaçan yersiz ve uygunsuz şakalaşmaların amacı yalnızca takılmak ise, çocuklar üzerinde zararlı etkiler yaratacaktır.



Devam edecek....

01-09-2006 07:19

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

KÜÇÜK VE ÖNEMSİZ HATALARA GÖZ YUMUNUZ

BİR DOST VEYA YABANCI BİLE OLSA, HERHANGİ BİR KİŞİNİN DUYGULARINI İNCİTMEKTEN, KALBİNİ KIRMAKTAN VEYA KUSURLARINDAN DOLAYI ONU KÖTÜ DİL İLE AZARLAMAKTAN SAKININIZ.8

Bazı anne-babaların yaptığı ciddi bir hata, çocukların yaptığı ve göz yumulması gereken küçük, önemsiz ve zararsız hatalara kaşlarını çatmaktan sakınmalıdırlar. Çoğu anne-babalar çocuklarını utandırmak için çok güçlü bir arzuya yakalanmış gibidirler; ilahi bahçedeki son derece nazik bu fidanları utanarak kızmalarını ve gözyaşı dökmelerini görmekten zevk alır. Bu davranış o kadar çirkindir ki, insanlık aşkına her ailede kökünden kaldırılması gerekir ve şartlar ne olursa anne-babalar buna asla yaklaşmamalıdırlar.

Örneğin, çocuk dolma kalemini okulda bir arkadaşına verir. Yetişkin bir kimse böyle bir kimse böyle bir şey yaptığında, iyiliğinden ve cömertliliğinden dolayı kendi kendinden memnunluk duyar ve bu övgüye değer davranışlarıyla ‘parasız pulsuz’ olan bir arkadaşına yardım etmiş olduğunu düşünür. Bu iyi kalpli çocuk eve döndükten bir süre sonra, annesi bir şeyin eksik olduğunu fark eder ve dolma kaleminin nerede olduğunu sorar. Bu çocuğun cevap vermek için düşünce eylemini etkin bir biçimde harekete geçirir: doğruyu söylerse, şüphesiz azarlanacaktır; doğruyu söylemezse, ahlak açısından doğru olmayacak, çünkü annesi, babası ve herkes, *kendi iyiliği için, yalan söylemenin yanlış olduğunu ve hiçbir zaman yalan söylememesi gerektiğini zahmetlere girerek kendisine anlatmışlardı. Bu öğütleri verenler, içinde bulundukları durumun izin verdiğini hissettikçe yalan söylemiş ve söylemektedirler.

Çocuk şu karara varır: kendisi de yetişkin bir kimsenin yapacağı gibi küçük bir yalandan yararlanmalı ve “katı yürekli” annesinin yorulmak bilmeyen dilinden kendisini kurtarmalıdır. Aksi halde soru yağmuruna tutulacaktır. Böylece, seçenekleri üzerinde süratle düşündükten sonra, dolma kalemini okulda kaybettiğini annesine söyler.

Birkaç gün sonra anne, başka bir öğrenciden olayın doğru yanını öğrenir – kalem oğlunun arkadaşına verilmiş ve kendisi de aldatılmıştır. Bundan sonraki sahneyi hayal etmek güç olmasa gerek. Çocuk öğle yemeği için okuldan eve gelir, kız kardeşi ve ağabeyi ile birlikte yemeğe oturur. Anne, düşmanı şaşırtıp kaleyi ele geçirmiş bir fatih gibi, cömert çocuğa dönerek, gözlerinde bir sevinç parıltısıyla sorar: ‘birkaç gün önce kalemini sana sorduğumda, bana ne demiştin?’ Çocuk başına gelecekleri şimşek hızı ile kavrar; oyunun sona erdiğini üzüntüyle anlar kız kardeşi ile ağabeyinin önünde azarlanacağı kaçınılmazdır. Mahkemede bir tutuklu gibi, ‘davacının ifadelerini ve ‘hâkimin kararını oturup dinlemekten başka bir seçeneği yoktur. Üzüntüyle annesine bakar, fakat sessizliğini sürdürür.

Anne ısrarla sorusunu tekrarlar: ‘Kalemin ne oldu demiştin?’ Çocuğun cevabı aman anneciğim, değeri olmayan bir kalem için neden bu kadar büyük olay yaratıyorsun? Okulda kaybettiğimi söyledim ya.’

‘Şüphesiz basit bir kalemi bu kadar tartışmak gereksiz, fakat senin sandığından daha önemli olan davranışını tartışıyorum’ der anne, ‘Kaleme ne olduğunu sana soruyorum.’

Çocuk tekrar, ‘ Okulda kaybettim’ diye cevaplandırır.

Anne sertçe ‘Yalan söylüyorsun’ der, ‘Haydi itiraf et! Kalemi arkadaşına verdin. Sana böyle bir şey yapmamanı kaç kez söyledim? Senin gibi bir çocuğa layık olmak için ben ne yaptım’ der.

Çocuk daha kendi kendini savunmaya başlayamadan, anne olanları ayrıntılarıyla ile söyler. Her şeyden bilgisi olduğunu ona anlatır ve çabalamasını, denizde boğulmakta olan bir insanın yaşam mücadelesine benzetir.

Böylece çocuk, cömertliğinin bir sonucu olarak, ‘akıllı’ annesinin kötü davranışlarına hedef olur. Kız kardeşi ile ağabeysinin orada bulunması onu son derece utandırır, sıkıntı ve utanç içinde ağlamaktan başka bir çare bulamaz. Ezik bir kalple, yorgun bir vücutla ve baygın iç hali ile öğle yemeğinden yoksun kalarak okula döner.

* * * *
Belki bu durumlarda, annelere sormak gerekir: Bu durumda olan siz olsaydınız durumun böyle olmasını istermiydiniz?
* * * *
Çocuğun olayın doğru yanını söylemekte tereddüt etmesi bile, anne-babanın eğitim ve terbiye konuları hakkındaki bilgisizliklerinden ileri gelmektedir. Çünkü çocuk buna benzer olaylarda ne zaman doğruyu söylediyse, cezalandırılmıştı.
* * *
Çocukların bu gibi ufak tefek kusurlarına göz yumulması ve bu hataların daha sonra akıllılık ve tedbirle, sertliğe ve zulüme başvurmadan düzeltilmesi gerekir. Bir okçu, ağaç dalından yay yapmak istediği zaman, dikkatsizce davranıp yayı çok çabuk bükerse, o dal şüphesiz kırılacaktır.
* * * *
Özetle: çocukları utandırmak ve yıldırmak yakışır bir hareket olmadığı gibi, övgü değer de değildir; anne ve babalar çocuklarıyla ilişkilerinde dikkati ve ihtiyatı her zaman gözetmelidirler ve onlara son derece anlayış ve sağgörü ile davranmalıdırlar. Çocuklar hata yaptıklarında, bu kusurlar, mümkün olduğu kadar bilim ve eğitim aracılığıyla düzeltilmelidir; şiddetli ve sert tepkilerden itiraf ettirmekten ve yalanları ortaya çıkartmaktan kaçınmalılar, çünkü bu yöntemler iyi sonuçlar vereceğine, daha kötü davranışlara sürükler.
* * * *
Sevgili eğiticiler; Saygı değer anne ve babalar; Çocuklarınız geniş insanlık bahçesindeki ince yapılı çiçeklere benzerler. Sabahın meltemine ve bahar yağmurlarına ihtiyaçları vardır, zehirli rüzgârlara ve korkunç fırtınalara değil. Şafak melteminin ilk kımıldanışıyla açılan gonca gibi, çocuk da yakılmak için balta ile hazırlanacak bir odun yığını değildir. Çocuklarınıza küfredip onları lanetlemeyin, onları küçük düşürüp hakarette bulunmayın, onlara karşı zor kullanmayın ve arkadaşlarının önünde onları dövüp utandırmayın. Onlara son derece merhamet ve sevgiyle davranın ki, size içtenlikle saygı göstersinler ve görevlerini çocuklar olarak(Siz nasıl amaçladıysanız) amaçlandığı biçimde yerine getirebilsinler.


Devam edecek....

02-09-2006 07:18

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

ÇOCUKLARA KARŞI DAVRANIŞ YÖNTEMLERİ

ÇOCUKLAR TAZE VE YEŞİL DALA BENZERLER; ONLARI NASIL EĞİTİRSEK ÖYLE BÜYÜRLER.1

Bir kuyumcunun som altın, adi metaller arasındaki farkı bilmesi, bir doktorun fizyoloji ve insan vücudunu oluşturan, birbirleriyle ilişkileri olan unsurları öğrenmiş olması ve bir çömlekçinin de değişik çamur türlerini tanıması gerektiği gibi çocuk terbiyesi ve eğitimi üstlenmeye karar veren kişi de bu konuda bilgili olmalıdır. Eğitici, çocuğun düşüncelerinden, durumundan, ruhsal ve entelektüel yeteneklerinden kısacası psikolojik durumdan habersizce bu göreve yeterli olmadığını anlar. Böyle bir eğitici, tecrübesiz ve yetiştirilmemiş bir saat tamircisine benzetilebilir; saat tamir edeceğine onu bir daha kullanılmayacak hale sokar.

Eski bilgi ve ahlaki kusursuzluk inancı dünyamızdan yeni bir bilim doğmaktadır. Çok yeni olduğu halde, eskiden on yıllık bir sürece elde edilmeyen buluşları şimdi bir günde şaşılacak bir başarı ile ortaya çıkarmaktadır. Çok kısa bir süre içinde çocukların iç niteliklerini ortaya çıkarmakla olağanüstü gelişme gösteren bu bilim çocuk psikolojisidir. Birçok güç sorunları çözerek çocuk eğitimi ve öğretimine çok değerli bir hizmette bulunmuştur.

ÇOCUKLARA BÜYÜKLER GİBİ DAVRANMAK HATALIDIR.

İNSAN, YAŞAMIN BAŞINDAN SONUNA KADAR BELİRLİ DEVRELERDEN VEYA AŞAMALARDAN GEÇER. HER DEVRENİN KENDİNE ÖZGÜ KOŞULLARI VARDIR. ÖRNEĞİN ÇOCUKLUK DEVRESİNİN KOŞULLARI VE İHTİYAÇLARI, ZEKÂ VE YETENEK SEVİYESİNE GÖREDİR.2

Çocuk psikologlarının buluşlarından biri, çocukların her yönden, yetişkinlerden farklı olduklarıdır. Bu, ‘gece ile gündüz kadar farklı’ deyimine benzer. Çocukların iç yetenekleri, düşünceleri, kaygıları, hayal güçleri, duyguları ve yargılama yöntemlerinin tümü yetişkinlerden farklıdır; gülmeleri, ağlamaları ve başkalarıyla kurdukları arkadaşlık biçimleri bile değişiktir.

Ne yazıktır ki, eğiticiler ve anne-babalar çoğu zaman yanılarak çocuklarının kendilerine benzediklerini düşünürler. Kendilerini ilgilendiren her şeyin çocukları da ilgilendireceğini, sevmedikleri şeyleri çocukların da sevmeyeceğini, kendilerini güldüren veya üzen her şeyin şüphesiz çocukları da güldüreceğini veya üzeceğini düşünürler. Her aşamada ve her konuda aynı karşılaştırmayı yaparak kendilerini çocuklarının duyguları ve düşüncelerinin ölçüsü olduklarını düşünürler. Böyle bir anne veya baba kendini ve çocuğunu, dış görünüşlerinde birbirine çok benzeyen, ancak yapılarında ve davranışlarında birbirine hiç benzemeyen bu iki varlık arasında her zaman derinleşen ve genişleyen bir uçurumun farklı iki yakasında görür. Bu hatalı yaklaşım çocuğun eğitimi ve terbiyesi sürecinde şaşılacak gelişmelere yol açar ve çok kereler hoş olmayan olaylara neden olur.

Çocuk psikolojisi, bilime dayanan yargılama ve kanıt kullanarak, çocukların her yaşam aşamasında özellikle gelişme düzeyine özgü düşünce, hayal, duygu ve yargılama yeteneklerine sahip olduklarını ve bir sonraki aşamaya girdiklerinde, görüş ve düşünüşlerinde kesin bir değişikliğin oluştuğunu kanıtlamıştır. Örneğin, dört veya beş yaşındaki çocukların, hareket halinde olan her şeyin canlı ve kendine özgü bir aklı olduğunu hayal ettiklerini düşünün. Bulutlara, rüzgâra, aya, güneşe ve hareket halinde görünen her şeye, insanlara yaptıkları gibi, hayat ve ruh verirler. Suyun nehir yatağında akması gibi, rüzgârların vadiler üzerinde estiğinden, ayın yürüdüğünden ve güneşin de büyük bir hızla göğü baştan öbür başa kat ettiğinden emindirler.

Yetişkinleri tebessüm bile ettirmeyen şeylerden çocukların büyük zevk duyduklarını anne-babalar şüphesiz fark etmişlerdir. Öte yandan, anne-babalara oldukça gülünç gelen şeylere çocuklar üzülebilir ve hatta ağlarlar. Çoğu anneler çocuklarına masal anlatırken, yetişkinleri hiçte etkilemeyen bir olayı duyduklarında çocukların renklerinin solduğunu ve kalp atışlarının hızlandığını görmüşlerdir. Düşünün ki, anne çocuğuna ‘Kırmızı Şapkalı Kız’ın öyküsünü anlatıyor. Çocuk annesinin sözünü keserek, öykünün sonunun iyi mi yoksa kötü mü olacağını ve kurt köpeğine zarar gelip gelmeyeceğini sorar. Kurt köpeğine hiçbir zarar gelmeyeceğinden emin olunca, derin bir nefes alarak huzur içinde maceranın gerisini dinlemeye devam eder (ancak kafasının bir köşesinde hala bazı şüpheler taşıyan çocuk, öyküyü iyi bir biçimde sona erdirmesi için annesini sürekli olarak zorlar).

Bir çocuğun hayal gücü ve dünya görüşü de yetişkin bir kimseninkinden çok farklıdır. Sanayileşmiş büyük bir şehirdeki çocuğun, at tırnağının sert tahtadan dövülerek marangoz tarafından yapıldığına ve iple atın ayağına sımsıkı bağladığına inandığını veya bize imkansız görünen bir şeyin çocuğa çok kolay geldiğini düşünün. Çocuğun masaldaki sihirli atın havada uçtuğunu, yaşlı cadının süpürgesine binerek göğe doğru havalandığını kırk sihirli oyuna sahip sihirbazın kendi kendini bir hareketle kayaya ve diğer bir hareketle canavara ve daha başka bir hareketle bir kuşa dönüştürdüğüne ne kadar kolay inandığını fark etmişsinizdir.

Çoğu anne-babalar çocuklarını yersiz güldükleri için cezalandırırlar. ‘Gülünecek bir şey değildi, küçük afacan’ diyerek onları azarlarlar. Bir kedinin, arka ayakları üzerinde durup bir arıyı köşeye kıstırmaya çalışması, arının da kediye direnerek etrafında vınlayıp onu kızdırması veya kardeşinin gölgesinin sinema perdesindeki gibi duvarda hareket etmesi gibi saçmalıklara çocuğun gülmemesi mümkün değildir. Çocuk, anne-babasının gülünç yönleri görmemelerine şaşırır ve güldüğü için de onu azarlayıp ağlattıklarına çok daha fazla hayret eder.

Kısacası, çocuklardaki bu yetenekler yetişkinliklerindekinden hem fiziksel ve hem de ruhsal açıdan farklı olduğuna göre, çocukları kendimizle nasıl kıyaslayabiliriz ve onları kendi fikirlerimize göre nasıl yargılayabiliriz? Çocukların dünyamızı kavrayamayacaklarını ve bizim de çocuklar gibi olamayacağımızı anlamamız gerekir.

Her eğiticinin (ve özellikle her annenin) çocukların psikolojisi hakkında bilgili olması ve çocuk yapısı hakkında mümkün olduğu kadar çok bilgi elde etmesi gerekir. Böyle olunca, çocuğun her gelişme aşamasında nasıl düşündüğünü, düşüncelerinin, hayal gücünün ve duygularının derinliğini, eğilimlerinin ve isteklerinin hangi ilkelere dayandığını anlayabilir. Aksi halde, çocuğun ruhundaki gizli yetenekler ortaya çıkmaz ve çocuğun kalbi annesine karşı sonsuzluğa dek kapalı kalır.



Devam edecek....

vys 02-09-2006 12:54

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
sevgi ve aklı tanımayan bunları nasıl versin?
bazılarımız hep bi din takıntısı üzerine tepişip durmadalar..
öncelikle yazın için teşekkür ederim.
Kıbrıs ta tanıdığım iyi kalpli insan anneanne Hülya Ablayı anımsadım 'türkiyeliler çocuklarını bizler kadar sevgi özenle büyütüp geleceklerini düşünmüyorlar' derdi. çocuklar üzerine tanık olduğu anne ve baba şiddeti örnekleri verip 'küçüklüğünde ilgiyle sevgi olmamış daha çok şiddete uğramış insanlar işte böyle zalim olup karşısındakine sevgi veremez' derdi.

04-09-2006 07:34

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

ÇOCUKLARIN İSTEKLERİ

BİLİNİZ Kİ, ÇOCUĞA EĞİTİM SAĞLAMAK, KARAKTERİNİ DÜZELTMEK VE ARITMAK, ONA CESARET VERİP TEŞVİK ETMEK SON DERECE ÖNEMLİDİR. ÇÜNKÜ YAŞAMIN TEMEL İLKELERİ BUNLARDIR.3

Çocukların istek ve arzularını değerlendirebilmek için akılcı bir yönteme nasıl karar vermeli bu eğitim konusunda önemli sorulardan birisidir.

Açıkça belirtilmelidir ki, bazı *“istek”ler eğitici tarafından kabul edilmeli, diğerleri ise kesinlikle dikkate alınmamalıdır. Küçük bir çocuk iyi ile kötüyü ayırt edemediği için ve istekleri ileriyi görmeden, yalnızca bir arzu üzerine kurulduğundan, istediği her şeyin kendine verilmesi ve tüm çocuksu arzularının yerine getirilmesi gerektiğini düşünür. Eğer isteğine karşı bir biçimde davranılırsa, sevdiklerine ve yakınlarına (hatta şefkatli annesine) karşı gelerek darılır.

Çoğu anneler çocuklarının isteklerini yerine getirmediklerinde, onların üzüldüklerini ve kızdıklarını gözlemişlerdir. Çocuk kızgınlığını ağlayarak veya sızlanarak, küstahça davranıp meydan okuyarak veya hıçkırıkla dolu bir sesle, “ Ben seni sevmiyorum artık”, “ sen artık beni sevmiyorsun galiba” diyerek gösterir. Bu aşamada anneler büyük şaşkınlık içindedirler.

Çocuk psikologları, bu ve buna benzer durumlarda çocuğun bir yönden gurur ve kararlılığını zedelemeden ve zayıflatmadan, öte yandan bencil arzularına kapılıp, büyüdüklerinde otokrat ve diktatör olmalarına meydan verilmeyecek bir biçimde davranılması gerektiğine inanırlar.

Bazı anne-babalar bu iki aşırı davranıştan birini ve yalnızca birkaç kişi ise ölçülülük yolunu seçerler. Şöyle ki, bazı anne-babalar (özellikle anneler) çocuğu yatıştırmak ve tatmin etmek için tüm isteklerini yerine getirirler “ üzülme” diyerek, akıllıca olsun veya olmasın, tüm isteklerine boyun eğerler. Bu gibi durumlarda, çocuk anne-babasına ve ilişki kurduğu herkese karşı otokrat bir hükümdar gibi hükmeder.

Diğer anne-babalar ise, bu yolun tam tersini uygulayarak çocuklarının akla uygun ve yerinde isteklerini bile geri çevirirler. Çocuklara karşı öfkeyle davranırlar ve istekleri her ne kadar mantıklı ve doğru olsa bile dinlemezler. “konuşma” ve “sus” diyerek, çocuklarının ince ve duygulu kalplerini kırarlar.

Bu iki aşırı davranış yollarını ortadan kaldırmak ve ölçülü duyguları başarılı kılabilmek için anne-babalara (özellikle çoğu zaman çocukların tarafını tutan ve onların dert ortağı olan annelere) kılavuz niteliğindeki yöntemler aşağıda sunulmuştur:

Çocuğun isteklerini dikkatle değerlendirin. Mantıklı istekleri zararlı ve yararsız olanlardan ayırın.

İki tür istek arasındaki ayırım belli olunca anne-babalar çocuğun uygun, akıllı, mantıklı olan herhangi bir isteğine karşı gelmemeye yemin etmeliler ve yeminlerine bağlı kalmalılar. Onlar nedensiz yere çocukla zıtlaşmamalı ve haksız yere baskıda bulunmamalılar. Diğer önemli bir konu, anne-babaların bütün güçleri ile çocuklarının uygunsuz, mantıksız veya zararlı isteklerine boyun eğmeye direnmeleri ve böylece anlayış gücü mücadelesini kaybetmemeleridir. Çocuk, düşüncesiz isteklerine eğiticinin hiçbir zaman boyun eğip rıza göstermeyeceğini, ancak iyi, yararlı ve mantıklı dileklerinin kabul edilip gönülden yerine getirileceğini yavaş yavaş, fakat eninde sonunda anlayacaktır.

Eğer böyle bir yöntem kesinlikle ve sistemli bir şekilde uygulanırsa ve bunda güçlü bir biçimde diretilirse, çocuk bu yönteme öylesine alışır ki, özellikle annesinden gelen basit bir “hayır” onu mantıksız isteğini tekrarlamaktan vazgeçmesine yeterli olacaktır ve bunu yapmak aklına bile gelmeyecektir. Eğer eğiticinin diretme gücü zayıf ise ve bu yöntem ihmal edilirse, yukarıda sunduğumuz yollar etkisiz kalır, her eğitici şu noktaya daima bağlılık göstermelidir. ÇOCUĞUN MANTIKLI VE HOŞ KARŞILANAN İSTEKLERİNİ SON DERECE SEVGİ VE SABIRLA KABUL EDİNİZ, ANCAK ZARARLI ARZULARINA VE İSTEKLERİNE HİÇBİR ZAMAN BOYUN EĞMEYİNİZ.

Bu yönteme önem vermek ve onu uygulamak sosyal açıdan da aynı derecede önemlidir ve üzerinde dikkatle durulması gerekir. Çocuk zamanla bazı isteklerinin ve arzularının doğru, yararlı ve kabul edilir olduğunu ve diğerlerinin ise zararlı, uygunsuz ve mantıksız olduğunu anlayacağı gibi, olgunlaştığında isteklerin DEĞERLİ ve DEĞERSİZ olmak üzere iki sınıfa ayrıldığını doğal olarak anlayacaktır. Değerli ve yararlı arzuların düşünceden eyleme geçmesi gerektiğini, değersiz ve zararlı isteklere düşüncede bile yer verilmemesini öğrenecektir.

Örneğin, dokuz yaşındaki çocuğunuz çok basit bir şekilde, “Anne, boya kalemlerim bitti. Ev ödevimi tamamladıktan sonra resim yapabilmek için lütfen sendeki kalemleri bana ver” der.

Çocuğunuzun haklı isteğine ilgi göstermezseniz, konuyu tartmadan veya hiç düşünmeden derhal, “ Hayır gereksizdir. Boya kalemlerinin hepsini yontmak, kırmak, ellerini ve elbiselerini kirletmek mi istiyorsun? Resim yapman önemli değil” dersiniz.

Çocuk sizi ikna etmek için, “Fakat anne, resimler okula için gerekli; Yapmam gerekiyor. Boya kalemlerini bunun için satın almadın mı?” der.

Fakat siz kendi düşüncenizde diretir ve “Her satın aldığımız şeyi kırıp bozabileceğini mi sanıyorsun?” diye cevap verirsiniz.

Sonunda çocuk kendini tamamen güçsüz hissederek şöyle sorar, “O zaman bitirince ne yapacağım?”

“Ödevini bitirince, büyükler gibi sessizce yerinde oturacaksın” diye cevap verirsiniz.

Çocuk bu aşamada çocuksu duygularıyla sınırlanarak ve kendi anlayış ve düşünce biçimine göre kendisine karşı hatalı davranıldığına inanır. Sizi adaletsizlikle suçlar ve emirlerinizi dinlememek için vicdanında bahaneler arar. Çünkü her şeyden önce, resimler okulda sorulacak ve öğretmenine bir açıklamada bulunması gerekecektir. İkinci neden ise, doğal içgüdüsü nedeniyle büyükler gibi sessizce ve sakince hiçbir şey yapmadan oturamayacaktır. İşte bu aşamada çocuk, sizin savunulması mümkün olmayan emirlerinize uymamak için özel stratejisini çizer ve kalbinde isyankârlık ve meydan okuma tohumlarını bu küçük yaşta eker.

Buna göre eğer anne-babalar çocuğun yerinde ve haklı isteklerini kabul eder ve uygunsuz isteklerini iyi bir nedenle geri çevirirlerse, çocuk anne-babasının ve özellikle şefkatli annesinin içten arkadaşları ve sevgili dostları olduğuna, daima kendi iyiliğini istediklerine ve kendisi için iyi olan şeye razı olacaklarına ve kötü olan her şeyi ise geri çevireceklerine yavaş da olsa inanacaktır.


Devam edecek....

05-09-2006 07:33

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

TANIK DURUMUNDAKİ ÇOCUKLAR

DEĞİŞİK ZİHİNSEL GÜÇLER BULUNDUKÇA, İNSAN YARGILARININ VE DÜŞÜNCELERİNİN BİRBİRİNDEN FARKLI OLACAĞI ŞÜPHESİZDİR. 4

Psikologlar ve araştırmacılar, küçük çocukların sözlerinin tam olarak ne kadar doğru olduğunu ve bunlara ne dereceye kadar güvenip itimat edilebileceğini bulmaya çalışmışlarıdır.

Çoğu kimseler, çocukların gizli amaçlarının olmadığına ve bir şeyi gördükleri veya duydukları gibi, hiçbir şey katmadan veya eksiltmeden anlatacaklarına ve bir olayın gerçeğini, anladıkları ve değerlendirdikleri biçimde ve doğru olarak söyleyeceklerine inanırlar. Bu gibi kişiler çocukların daima gerçeği söylemelerini beklerler. Yanlışlığı kanıtlanmış olan bu yaklaşım, ailelerde birçok üzücü çatışmalara neden olmaktadır; *şaşırtıcı olaylar çocukların asılsız tanıklıklarından doğabilir.

Eğitimin esaslarına ve ilkelerine önem verilmemesi veya hafife alınmasının, önemsiz konular üzerinde anne ve babalar fikir ayrılığına nasıl yol açtığını ve bunların yavaş yavaş esaslı münakaşalara dönüştüğünü hepimiz görmüşüzdür. Sonunda bu durum, bir aile “mahkeme”sinin kurulmasına yol açar ve “duruşma” da yargıç, anne veya babadır, tanıklardan birisi de hemen her zaman çocuktur. Bazen isteyerek ve hatta şevkle, bazen de gerektiği için veya zorla “mahkeme” ye gelerek ifadelerini verirler. Çocukların ifadelerini daima doğru olarak kabul edenlerin görüşüne uyarak ve çocuğun tanıklığına son derece itimat ederek, hâkim anne veya baba, son karar için çocuğun “ delil” ini ölçü olarak alır. Böylece kendi düşüncelerini çocuğun ifadeleri üzerine kurar. Fakat çocuğun tanıklığı genellikle olgunlaşmamış hayallerinin üründür ve anne-babalar hatalı anlayışlarından dolayı, çoğunlukla kararlarında adaletli olamazlar ve suçsuz olan tarafı kusurlu bulurlar.

Biri Fransız diğer Alman iki psikolog, büyüklerin tanıklığını incelemek ve onların, telkin ve hayal gücünden, nasıl etkilendiklerini görmek için araştırmalar yapmışlardır. Binet (1857–1911) ve Stern (1871–1938) sonuçlarını yayınlayıp, yazılarını araştırmacıların hizmetine sunduktan sonra diğer bilginler de çocukların tanıklıklarının doğruluğu veya yanlışlığı ve bunun çocuk psikolojisine olan ilişkisi üzerinde önemli deneyler yapmışlardır. Dikkatli bir araştırmadan sonra çocukların ifadelerine tamamen güvenilemeyeceği ve bir karar almak için onların tanıklığının geçerli bir esas olarak alınamayacağı sonucuna varmışlardır. Yapılan çeşitli deneyler, çocuklar ve yetişkinlerin zihinlerinin, olayları ayrıntılarıyla ve doğru olarak kaydedemediğini göstermiştir ve bir konunun esas noktasını ve bir olayın gerçek yanını çoğu zaman öyle bir şekilde tarif ederler ki, bunun gerçekte olanla ilgisi çok azdır.

Yetişkinlerin hafızalarını değerlendirmek ve tanıklıklarının geçerliliğini saptamak için Stern aşağıdaki deneyi uygulamıştır.

Bir grup insana, ayrıntılı fotoğraflar ve resimler verilir ve kırk beş saniye süreyle bunları dikkatle incelemeleri ve daha sonra da gördüklerini yazmaları istenir. Bu deneyden geçmekte olanların dikkatli ve makul davranmaları özellikle istenir; tüm yazdıkları gerçeği yansıtmalı ve öylesine güvenilir olmalı ki, ifadelerinin doğruluğuna yemin edebilmeliler. Yazdıkları gerçeklere uymadığından, bu deney açıkça göstermiştir ki, yetişkinler ne kadar akıllı ve dikkatli olurlarsa olsunlar hafızalarına güvenilemez.

Buna benzer deneyler çocuklara da uygulanmış ve hafızalarına yetişkinliklerinkinden daha az güvenilir olduğu sonucuna varılmıştır. Lobsen adında bir bilgin seçilen çocuklara fotoğraflar ve resimler verir. Daha sonra, çocukların bu gereçleri dikkatlice incelemelerini ve izlenimlerini yazmalarını ister. Başka bir gün çocukları tiyatroya götürür ve daha sonra hatırladıklarını yazmalarını ister. Değişik ve sık deneylerden sonra Lobsen, küçük çocukların telkin gücünden çok etkilendiklerini ve ifadelerinin düşüncesizce ve belirsizce belirtildiği ve gerçekle bağdaşmadığı sonucuna varır.

Binet, Paris’te ilkokul öğrencilerine bir deney uygular. Öğrencilere karton üzerine yapıştırılmış bir posta pulu, biraz para, bir ilan, bir düğme ve birinde bir adam, diğerinde bir grup resmi olan iki fotoğraf verir. Her çocuğu tek başına deneyden geçirir ve kartonun üzerindeki şeylere on iki saniye süreyle dikkatle bakmalarını ve daha sonra onların renkleri, biçimleri ve karton üzerinde ne şekilde yerleştirdikleri hakkında sorulara cevap vermelerini ister. Buna ek olarak, çocuklara bazen yanıltıcı sorular sorarak, telkin gücünün etkinliğini denemek ister.

Yirmi dört öğrencinin oluşturduğu bir gruptan on beşi posta pulunun rengini yanlış tarif eder. Bazı öğrenciler postanenin damgasını, hatta bir şehrin adını pulun üzerinde gördüklerini söylerler. Oysa gerçekte postanenin damgası pulun üzerinde yoktur. Yirmi bir öğrenci düğmenin yerini doğru olarak gösteremez. Ortalama olarak her talebeye verdiği kırk sorudan on biri yanlış cevaplandırılır.

Bunun ardından, Binet çocukları üçlü gruplara ayırır ve her grubu sorguya çeker. Bazı çocukların ifadelerinin diğerlerini etkilediğini ve bazı grupların da diğer grupların cevaplarından etkilendiklerini ve ona göre cevap verdiklerini apaçık görür.

Tecrübeli bir öğretmenden şöyle bir olay duydum: Bir gün küçük bir kız sınıf öğretmenine, kalem kutusunu beraberinde getirdiğini ve onu okulda kaybettiğini söyler. Kutuyu belirli bir sıranın üzerine bıraktığını ısrarla ifade eder ve arkadaşları da onun ifadesini doğrularlar ve kutuyu sıranın üzerinde en son nerede gördüklerini de gösterirler. Ertesi gün küçük kız kalem kutusu ile birlikte okula gelir ve öğretmenine, çok sade bir tavırla, kalem kutusunun başından beri evde olduğunu söyler.

Diğer bir öğretmen şöyle yazar: Günün birinde bir öğretmen, arkadaşını öğrencileriyle tanıştırmak için sınıfına davet eder. Konuk, başından şapkasını hiç çıkarmadan sınıfa hitaben on dakika konuşur. Konuk sınıfı terk ettikten sonra, öğrencilere konuğun şapkasını hangi elinde tuttuğu sorulur. Yirmi yedi öğrenciden on yedisi “sağ elinde” der. Beşi “ sol elinde” *ve yalnızca beşi şapkasını çıkarmadığını söyler.

Öğretmen, öğrencilerine iyi tanıdıkları bir öğretmenin bıyık rengini sorar. On öğrenci “kahverengi”, iki kişi “siyah”, iki kişi “sarı” iki kişi “beyaz”, iki kişi “gri” ve bir kişi de “ kırmızı” diye cevap verir. Sadece bir öğrenci doğru cevabı verir: adı geçen öğretmenin bıyığı yoktur.

Bu örneklerden bazı sonuçlar çıkarabiliriz.

Çocuklar değişiklik yapmadan ve bir şeyler eklemeden olayları anlatamazlar, çünkü hafızaları ayrıntıları olduğu gibi kaydedemez. İfadeleri, çoğu zaman gerçeklerden uzaktır.

Çocuklar her zaman kişisel duygu ve telkin gücünden etkilenirler. Kendi hayallerini gerçek olaylarla karıştırdıklarından, ifadeleri gerçekle pek az bağdaşabilir.

Çocuklar bazen aldatıcı olurlar ve eğer kendi çıkarları için gerekli ise, gerçekleri bilerek saptırırlar. Bundan dolayı, onların ifadelerine dayanmak, sözlerine ve tanıklıklarına güvenmek akıllılık değildir.

Anne-babalar aile içinde çocukların önerilerinin bir tartışma başlatmasına ve onun odak noktası olmasına izin vermelidirler. Tam tersine, öyle davranmalıdırlar ki, çocukların bu gibi ifadeleri kullanmalarına fırsat çıkmasın. Eğer çocuklar, tanıklıklarını gerektiren bir durumda, anne ve baba arasında yabancılaşma görürlerse, sorguya çekildiklerinde, hiçbirini kırmadan nasıl davranacaklarını –hangi tarafı tutup, hangi tarafa karşı olacaklarını- bilemezler.

Çocuklar tümüyle tarafsız kalamayacaklarından ve kendilerini bu çekişmeden kurtaramayacakları için, zorla fakat istemeyerek ya yalana sığınır ve akıllarına ne gelirse söylerler veya doğruyu söyleyerek hangi tarafa karşı tanıklık yapmışlarsa o kişini kalbinde düşmanlık tohumu ekerler. Şüphesiz, anne-babalar bu yaklaşımın suçsuz çocukların ahlakını ne denli bozacağını ve ayrılığın ve anlaşmazlığın tohumlarını aileye serpeceğini çok iyi bilmektedirler.



Devam edecek....

vys 05-09-2006 09:09

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
yazılarınız için teşekkür ederim. okuduktan sonra kopyalayıp ailem ve dostlarıma veriyorum. sevgilerle kalın..

06-09-2006 09:07

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
ÇOCUKLARIN SORULARI

ONLAR İNSAN BAŞARISININ ZİRVELERİNE ULAŞMAK İÇİN SÜREKLİ TEŞVİK EDİLMELİ VE İSTEKLENDİRİLMELİDİRLER.5

BIRAKINIZ HER BİR YENİ, NADİR, GÜZEL VE EL HÜNERİNDEN PAY ALSINLAR.6

Merak duygusu, insanda doğuştan varolan bir özelliktir. Bu bilme ve öğrenme arzusunun şiddeti insanlığın ilerlemesine ve yücelmesine, dünyanın birçok sırlarının çözülmesine çok değerli keşiflere ışık tutulmasına ve büyük buluşların teşvik edilmesine neden olmuştur.

Küçük bir çocuk konuşmaya ve kendi kendini ifade etmeye başladığı zaman merakı giderek artar. Her şeyi anlamak ve her konunun özünü elinden geldiği kadar öğrenmek ister. Bu nedenle, elinin altında olan her şey çocuksu incelemesinden geçer. Örneğin, bir dikiş makinesinin veya bir saatin sırlarını incelemek ve öğrenmek için onların içini dışını çıkarır ve ev halkının yokluğu kendisine bu fırsatı verirse, onları öyle bir incelikle kontrol eder ve inceler ki, bir daha kullanılmaları mümkün olmaz. Anneler bu gibi durumlarda ve çocuklarının sürekli sorularından çılgına dönerler.

Küçük çocuklarda doğal olarak bulunan bu içgüdüsel merak duygusuna eğitimciler, özellikle anneler gerekli önemi verirlerse, dünyada akıllı ve bilgili gençlerin sayısı şüphesiz artacak ve eğitim ve bilgi sancakları da günden güne yükselecektir. Eğitim psikologları, anne ve babalara, çocukların sorularını onların anlayış, düşünce ve yeteneklerine göre cevaplandırmalarını ve bu çok önemli konuya karşı kayıtsız kalmamalarını sürekli olarak öğütlemişlerdir. Çocuk, yaşamın birçok yönlerini anlamak ve doğal olayları kavramak için diretirse, ölçülülükle davranmalı ve öfkelenmemelidir. Anne-babalar bilmelidirler ki, soru sormak, çocukların anlayışlarını geliştirmek ve bilgi edinmek için önemli araçlardan biridir. Bazı annelerin, sürekli soru soran suçsuz çocuklarına öfkelenmeleri, onları korkutarak uzaklaştırmaları, diğer taraftan bazı babaların, çocukluklarını “meraklılık” ve “kabalıktan” koruduklarına inanarak, onlara hiç ilgi göstermemeleri ne kadar üzücüdür.

Şefkatli bir annenin, değerli çocuklarına yürümeyi ve konuşmayı öğretmesi, çocuğun fiziksel yeteneklerinin gelişebilmesi için son derece sabır ve tahammül göstererek uykusuz geceler geçirmesi ve çocuğunun rahatlığı için şefkatli babanın zorluk ve sıkıntılara katlanması gibi, çocuğun zihinsel yeteneklerini de geliştirmek için her çabayı göstermeleri gerekmektedir. Anne-babalar çocuklarının sorularını sabır ve hoşgörü ile cevaplandırmalı ve dış dünyayı onların anlayabileceği basit sözlerle ellerinden geldiğince açıklamalılar. En önemlisi, çocukların sorularıyla hiçbir zaman alay etmemeliler. Cevaplarında, şaka olsun diye, anlamsız ve gereksiz şeyler söylememeli ve masum çocuklarını oyuncak yaparlar ve çocuksu ifadelerine gülerek, duygulu ve ince kalplerini kırarlar.

Günün birinde, çocuğun biri balık yağı reklâmı görür. Reklâmda fabrikanın sembolü bir ağaç vardır. Çocuk, “anne, bu ağaç balık yağı ağacı mı?” diye sorar. Etrafındakiler gülmelerini ve şakalaşmalarını öylesine uzatırlar ki, zavallı çocuk ağlamaya başlar ve üzgün bir halde aralarından kaçar.

Çocuklarla ilgilenirken özen, incelik, nezaket ve saygının her zaman gerekli olduğunu eğiticiler daima bilmelidirler.


Devam edecek....

08-09-2006 07:57

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

ÇOCUKLARIN YALANLARI

TÜM ÇOCUKLARIN KALPLERİ SON DERECE TEMİZDİR… NE İKİYÜZLÜ, NE DE ALDATICIDIRLAR.7

Eğer yalan söylemek, başkalarını aldatmak için bilerek söylenmiş bir söz olarak tanımlanırsa, o zaman çocukların özellikle beş yaşından küçük olanların gerçekte yalan söylemedikleri anlaşılır. Onların ifadeleri, yanlış olsa bile, yalan olarak nitelendirilemez. Her ne kadar yetişkinler çocuğun gerçeği söylemediğini düşünseler bile, gerçek olandan sapma, ne kötü niyetlere dayanır, ne de dinleyicileri aldatmak için düşünülmüştür. Eğer doğru olmayan ifadelerin nedenlerini arayacak olursak, bu tartışmanın ardındaki düşünce kolayca anlaşılabilir.

Çocuk bazen ceza korkusundan veya sert davranıştan, erkek ve kız kardeşlerine karşı olan kıskançlığından, bencilliğinden veya sadece gösteriş olsun diye yalan söyler. Sözde ve harekette, inatçılık da, bazen yalan söylemeye yol açar. Bu nedenlerin herhangi birinden dolayı ufak tefek yalanları söyleyen bir çocuğun dik başlılığı onun sözüne bağlı kalmasına neden olur. Fakat genellikle çocuğun hikâyeleri hayalinin ürünüdür. Çocuğu anne-babalar küçük çocuklarının garip hikâyeler uydurduğunu ve başrolünü kendisi oynayarak gerçekten olmuş gibi anlattıklarını görmüşlerdir. Hayal gücünün yoğunluğu nedeniyle, gerçek ile uydurulan arasındaki boşluk, tamamen ortadan kalkar.
* * * *
Örneğin, çocuk annesine çok basit bir biçimde, geçen akşam evlerinin üzerinden geçen uçağın pilot koltuğunda kendisinin oturduğunu veya falan gün sadece yumruk ve ayaklarını kullanarak komşuların duvarını tamamen yıktığını anlatır. Bu, yalan olarak yorumlanmamalı, masum çocuklar terbiyesizlikle suçlanmamalı ve herhangi bir baskı altında da tutulmamalılar. Robert Goup adındaki bir bilgin, çocukların davranış biçimleri üzerine yazdığı bir kitapta, bu gibi masum çocukların cezalandırılmasını zararsız kumruların vurulmasına benzetmektedir. Üç ve dört yaşlarındaki çocuklar, her şeyi abartmaya yatkın oldukları bir aşamadan geçerler. Eğer bu yalan olarak yorumlanırsa, haksızlık yapılmış olur.
* * * * *
Eğer küçük bir kız çocuğuna bebeğinin nasıl olduğunu sorarsanız, onun nasıl ağladığını, bağırdığın ve sözünü dinlemediğini ustalıkla anlatmasını düşünün. Eğer küçük bir erkek çocuğun hayal gücünün harekete geçirerek sorular sorarsanız buna benzer hikâyeler tipik basitlikle anlatacaktır. Çocuğun mutlu yüzü ve parlak bakışlarından, sözlerini gerçekten başka hiçbir şey saymadığı açıkça anlaşılır. Böylece, çocuk yapmaması gereken bir şeyi yaptığında, ara sıra farkında olmadan suçu başkasına atar. Küçük yaştaki bir çocuğun bilerek ve isteyerek söylediği çok seyrek görülmüştür. Doğru olandan sapmasının, biz yetişkinlerin anlamadığı bir nedeni vardır, ancak henüz olgunlaşmamış olmasıyla ilişkilidir. Akıl gelişip, hayal ve kuruntular dünyasının dışına çıkıldığında, çocuk gelişiminin bu evresi geçilmiş olur. Bu nedenle, çocukların uydurmaları, genellikle boş hayallerinin sonucudur. Başka aldatmak amacıyla yetişkinlerin söylediği yalanlarla hiçbir zaman kıyaslanamaz.
* * * * *
Jean-Jack Rousseau, uygun bir eğitim eksikliğinin çocuktaki bu özelliği gerçekten yalan söylemeye kadar götüreceğine ve eğer eğitici veya öğretmen çocukların psikolojik yapısını bilmiyorsa onlara, kendilerini yavaş yavaş yalan söylemeğe zorunlu hissettirecek şekilde davranacağına inanıyordu. Tüm eğiticiler, şu önemli konuyu tam olarak anlamalılar ki, böyle bir durumda çocuk hiçbir zaman küçümsenmemeli veya azarlanmamalı, arkadaşları ve yaşıtları önünde yalan söylemekle suçlanmamalıdır. Başka bir değişle, olayı büyütmemek gerekir. Daha önemlisi, eğiticiler doğru yoldan saptığı için çocuğu dövmemeli ve cezalandırmamalılar. Tam tersine, bunu çocukluk devresinin bir özelliği ve geçici olduğunun bilincinde olarak bu durumu zamanla, sabır ve sevgiyle düzeltmelidirler.
* * * * *
Bazen eğitici ceza vererek durumu derhal düzeltebileceğini ve çocuğu yetişkinlerin anladığı doğruluğa kılavuzlayacağını düşünür. Fakat sonuç bunun tam tersidir, çünkü çocuk elinde olmadan ve doğal olarak kendi hayallerinin etkisi altındadır. Cezalandırılma, doğal değişikliklerin yanında bir hiç kalır. Bilgisiz eğiticinin zulmünden kendini korumak ve kurtarmak için kötü davranışlara ve gerçekten yalan söylemeye sarılır ve yavaş yavaş bunda o denli tecrübe edinir ki, birinci sınıf usta yalancı olup çıkar.
* * * *
Konuyu açıklığa kavuşturmak için bir örnek verelim: yedi yaşındaki çocuğunuz parlak bakışlar, ışıldayan bir yüz ve sevinçle okuldan gelir ve bugün dersini diğer arkadaşlarından daha iyi bildiğini ve öğretmeninin beğenisini kazandığını söyler; öğretmen, diğer öğrencilere onu örnek almalarını ve gidip onu kutlamalarını söylemiştir. Hikâye şöyle devam eder: Öğrencilerden biri onu kıskanmış ve ağlamaya başlamıştır; ders arasında aynı öğrenci ona takılmış ve daha da ileri giderek onu dövmüştür. Daha sonra durumu düzeltmek için okul müdürü gelmiştir…
* * * * *
Çocuğunuzu bildiğiniz için, öğretmenin beğenisinin tek odak noktası olacak kadar ilerlemediğini düşünürsünüz. Dikkatsizce davranırsanız, öfkeyle, “bütün bu hikâyeler anlamsız”, “sen kendinden utanmalısın” veya “haydi kalk, öğretmenine gideceğiz ve senin bu anlamsız hikâyelerinin doğru olup olmadığını anlayacağız, eğer yalan söylemişsen benden göreceğin var” diyerek çocuğunuzun yalanını çıkarmaya çalışırsınız. O zaman zavallı çocuk, bir sarhoşun ayılması gibi, doğal durumuna döner ve kendinin de gerçekten inandığı şairane hayallerinden içtenlikle pişmanlık duyar. Anne-babasının vereceği cezayı ve okulda küçümseneceğini düşünerek, kendi kendini korumak için başka hayret verici hikâyeler anlatmaya başlar. “yalan söylüyorsam ölümü görün” diyerek, eğer annesi konuyu okulda görüşme planını uygulayacak olursa okuldan atılacağını, tüm diğer çocukların kendisine kötü davranacaklarını, her söylediğinin gerçek olduğunu, kavga ettiği çocuğun da annesinin kendisini cezalandırmak için okula geldiğini düşüneceğini defalarca iddia eder. O kadar çok yalanlar ortaya atar ki, durumla başa çıkmak mümkün olmaz ve sonuç, arzu edilenin tam tersidir.
* * * *
Oysa yeterince dikkatli davranıp çocuğa o anda hiçbir şey söylemezseniz ve hatta uydurmalarına ustalıkla tepki göstermez, sessiz ve sakin bir biçimde onu dinlerseniz, bir süre sonra çocuğun hayal gücünün etkisi geçecektir. Hikâyesini tümüyle unutacak veya annesine bunun bir şaka olduğu gerçeğini söyleyecektir. Hikâyenin hayal gücünün bir ürünü olduğunu, sadece kendisini ilgilendirdiğini ve ondan bir an için zevk aldığını düşünebilir. Bu durumda anne çocuğuna akıllıca ve şefkatle öğütte bulunabilir ve Allah’ın izniyle çok çalışıp, şaka olarak söylediğinin gerçekleşeceğini, diğer öğrencilerin kendisini örnek alacağını öğretmenin kendisine hayranlık duyacağını söyler. Hatta çocuğun kendi geleceğini önceden haber verdiğini ve her şeyin anlattığı gibi olmasını umduğunu söyleyebilir. Koşullar uygun ise, çocuğun söylediği her hikâyenin gerçekte olanla bağdaşması gerektiğini çocuğuna ihtiyatla açıklayabilir.
* * * * *
Kısaca, bu konu önemli ve naziktir. Yetişkinler, kalpleri nilüfer çiçeğinden daha hassas olan ve en küçük dikkatsiz bir davranıştan kırılacak nazik, yumuşak ve hayalci yaratıklarla uğraşmaktadırlar. Diğer taraftan çocuk kendi haline bırakılırsa şüphesiz yola getirilemez. Bu nedenle eğitici, çocuğa yoğun bir dikkat, son derece sabır ve merhametle yol göstermelidir. Anne, korkutmadan ve zor kullanmadan, çocuk psikolojisinin yöntemlerini uygulamaya çalışmalıdır.



Devam edecek....

21-09-2006 07:49

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

İNSAN HAMURU BENCİLLİKLE YOĞRULMUŞTUR.8

İNSAN TÜM İYİ NİTELİKLERLE DOLU DA OLSA, EĞER BENCİL İLE TÜM DİĞER ERDEMLER SÖNÜK KALIR VEYA YOK OLUR GİDER…9
* * * *
Bir insanın kendine olan sevgisi, kendi varlığını mümkün olduğu kadar korumağa, kendine yararlı olan şeyleri yapmaya, kötü ve zararlı şeylerden kaçınmaya zorlar; içimizde var olan bu sevginin, insan neslini devam ettirmeğe yaradığı açıktır.
* * * *
Bu içgüdüsel sevgi, ölçülülük sınırları içinde tutulursa yararlı ve değerlidir; fakat , eğer aşırıya kaçılır ve bencillik yolunda gelişirse çok büyük zararlar meydana getirir. Büyük yazarlar ve bilginlerin eserlerinde bize verdikleri, bencil davranışın bayağılına tanıklılık eden değerli bilgi cevherleri çok sayıda ve çeşitlidir.
* * * * *
Bencillik içgüdüsü çocuklarda çok şiddetlidir. Kendi yararını gözetme ve memnuniyetsizlikten kaçınma, çok küçük çocukların düşünce eyleminin odak noktasıdır; her şeyi kendileri için isterler ve dünyaya kendi zevkleri açısından bakarlar; herkesin dikkatinin kendi üzerlerinde olduğunu düşünürler, dünyanın ve üzerindeki her şeyin kendileri için yaratıldığını ve herkesin kendilerine kulluk etmeleri ve sözlerini dinlemeleri gerektiğini hayal ederler.

Küçük çocukların birçok hareket ve sözleri yetişkinlere önemsiz görünür. Ancak bizlere ne kadar garip görünse de, çocuklara çok açık ve mantıklı gelir, çünkü yaşamlarının bu dönemindeki itici kuvvetler genellikle içgüdüseldir. Örneğin, çocuğun canı tatlı bir şey yemek ister ve annesinin çörek ile şekerlemeleri dolaba koyduğunu görürse, hiç tereddüt etmeden dolabın kapağını gizlice açar ve her istediğini yer; anne-babasının bu tatlılar için başka planları olduğundan ve “dikbaşl” çocuğun bu tür hareketlerini uygunsuz ve cezaya layık bulduklarından haberi yoktur. Başka bir örnek: küçük bir kız çocuğu bebeğinin yeni bir elbiseye ihtiyacı olduğunu düşünür. Hiç tereddüt etmeden, annesinin ne tür kumaşı varsa, kadife bile olsa alır ve bebeğine elbise yapmak için keser. Anne olup bitenlerin farkına varınca öfkeyle çocuğuna bağırır ve böyle bir şeyi nasıl yapabildiğini sorar. Küçük kız tam bir açık sözlülükle şöyle cevap verir: “ihtiyacım vardı”. Acaba daha inandırıcı bir şey söyleyebilir miydim diye düşünerek, “ihtiyacım vardı, aldım” der kendi kendine.
* * * *
Eğiticilerin bu konudaki temel görevi, hızla akan bu seli doğru yola yönlendirmeye çalışmak ve “kendini beğenmişliğin” bencil davranışa doğru gelişmesine izin vermemektir. Bu amaca ulaşabilmek için bazı noktaların dikkatle yerine getirilmesi gerekir:

Varolmamızda *birçok şeylerden yararlanmayı hak eden başkalarının da bulunduğunun ve ailenin her ferdinin diğer fertleri düşünmesi, onlara hizmet ve yardım etmesi gerektiğinin çocuklara tekrar tekrar ve akıllıca hatırlatılması önemlidir.

“Kendin için istemediğini başkaları için de isteme” sözü çocuğa defalarca söylenmeli ve değişik biçimlerde göstermeli ki, çocuklar bunun uygulandığını görebilsinler. Bu önemli ahlaki amaç her fırsatta çocuklara hatırlatılmalı, ancak bunu yaparken çok dikkat etmelidir.

Her şeyden daha önemlisi, anne-babalar çocuğun içinde yanan bencillik ateşinin alevlerini körükleyecek hiçbir şey yapmamalıdırlar. Şöyle ki, çocuğu hak etmeden övmemeleri ve “Bizim çocuğumuz gerçekten eşsizdir. Ne kadar iyi olduğuna inanamazsınız-yaptığı her şey ne kadar hoş! Bakın ne kadar güçlü ve sağlıklı. Gülüşü ne kadar tatlı ki!” gibi izlenimlerini etrafa yaymaktan kaçınmaları gerekir. Diğer bir değişle, yavrusuna düşkün bir dişi geyik gibi olmamalıdırlar. Çünkü yersiz övgü ve hayranlık, çocuğun gururlanmasına ve kendini beğenmesine neden olur, ahlakını ve davranışlarını bozabilir.
* * * * *
Akıllı bir anne-baba çocuğunu ne zaman teşvik edeceğini, beğeneceğini ve öveceğini bilebilir. Böylece her çocuk küçük yaştan başlayarak her davranışın bir ödülü veya bir cezası olduğunu öğrenir. Övgüye değer bir şey yaptığı zaman ödüllendirileceğini ve yakışıksız bir şey yaptığı zaman da cezalandırılacağını bilir. Eğer çocukluk yıllarından başlayarak, ceza ve ödülün toplumun ayrılmaz bir parçası olduğunu öğrenirlerse, yavaş yavaş davranışlarını düzeltirler. Teşvik ve takdir ifadeleri, hak edilmemiş övgü ifadeleri ile karıştırılmamalıdır. Çünkü iyi davranışlar teşekküre layıktır. Oysa aşırı övgü ve hayranlığın her ikisi de yakışıksız ve zararlıdır.
* * * * *
Toplumda bencil ve kendini beğenen kişilerle karşılaşırsanız – ne yazık ki bunların sayısı oldukça çoktur – ve eğer onlar sorun yaratır veya bir çok kuruluşun yetersiz çalışmasına neden olurlarsa, bu davranışlarının temel nedeninin, anne ve babaların bu önemli konuya gereken ilgiyi göstermedikleri olduğundan emin olabilirsiniz. Çocuklarını yetiştirirken ihmalci olmuşlar ve bu yaş dalları ateş veya balta ile düzeltilmeye terk edilmişlerdir.


Devam edecek....

22-09-2006 07:30

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

HATALI DAVRANIŞIN TEMEL NEDENİ BİLGİSİZLİKTİR. BU NEDENLE ANLAYIŞ VE BİLGİ ARAÇLARINA SIKICA SARILMALIYIZ. GÜZEL HUYLAR ÖĞRETİLMELİDİR.

Küçük çocuklar genellikle içgüdüleri tarafından yöneltilirler. Hareketleri doğal uyarıya bağlı olup, akıl ve düşünce gücünden çok seyrek kaynaklanırlar. Çocuklardaki bu güçler henüz uygun biçimde gelişmemiş olduğundan tüm arzu ve isteklerini, iyice düşünmeden, hemen elde etmek isterler. İleri görüş ve tedbir nitelikleri ve iyi ile kötüyü ayırt edebilme yeteneğine çocukların erişmesi güçtür. Bu nedenle anne-babalara çok garip gelen hareketleri sık sık yaparlar.

“İNATÇILIK”

İNSANOĞLU KUSURSUZLUĞA İSTEYEREK YAPTIĞI İYİ DAVRANIŞLARLA ULAŞIR, ZORLANARAK DEĞİL.

Çocuk, yakında bir yerdeki su birikintisinde oynamaktan kendini alamaz; neşeyle oynarken suya düşüp boğulabileceği hiçbir zaman aklına gelmez. Veya oyun heyecanıyla jilet, bıçak, makas ve iğneleri oyuncak diye kullanır ve bunların yaratacağı tehlikeleri düşünmez. Annesi onu bu oyuncaklardan ayırmak istediği zaman şiddetle direnir, çünkü bu tür istekler çocukta içgüdüseldir. Bazen durum o derece kötüleşir ki, sabrı tükenen anne, tecrübesiz oğlunu tehlikeden korumak için çareyi onu cezalandırmakta bulur. Çocuk direnişini yoğunlaştırır ve ağlamaya başlar. Annesini mutluluğunun, eğlencesinin ve rahatlığının düşmanı olarak görür. Eğer bu yasaklar ve sınırlamalar devam ederse çocuk asileşir ve söz dinlemez olur; annesine cevap verir ve saygısızca davranmaya başlar.
* * * * *
Bu tür bir direniş, çocuklarını “ dik kafalı” ve “söz dinlemez” diye isimlendiren anneler tarafından çoğu zaman “inatçılık” olarak tanımlanır. Anne çocuğun davranışını düzeltmek için onu sık sık döver veya küçük düşürmeğe çalışır ve zor kullanır – bunların hepsi inatçılığı arttırır ve yavrularının ahlaklarını bozar.
* * * *
Şimdi vereceğimiz örneğe benzer olaylar sık sık olmuştur: Bir anne çocuğunun elinden bıçağı zorla alıp saklamaya çalışır ve bu gibi şeylerle oynamamasını söyler. Fakat birkaç dakika sonra çocuğunu tekrar bıçakla oynadığını görür. “O bıçağı elinden bırak! Böyle şeylerle oynamamanı sana kaç defa söylemeliyim?” diyerek ona bağırır. Çocuk, ne yapması ve ne yapmaması gerektiğinin kendisine söylenmesinden o denli bıkmıştır ki hiç utanmadan ve açıkça annesine şöyle cevap verir: “ Oynamak istersem oynarım, bu seni ilgilendirmez. Sen kendi işine bak ve beni yalnız bırak.” Bu gibi tartışmalar çocuğu cezalandırmakla sonuçlanır, fakat dövmek ve küfretmek zamanla etkisini kaybedecektir; olayın uzaması babanın araya girmesini zorunlu kılacaktır. Bu tartışmaların ve çekişmelerin zararlı sonuçları gayet açıktır.
* * * *
Çocukların “inatçılığını” önlemek ve bu problemi şiddete başvurmadan çözümlemek için birçok bilimsel ve pratik yöntemler kullanılabilir.

Küçük çocuklar doğal olarak uzun bir süre hareketsiz oturamazlar: onların gizli yetenekleri çocukluk yıllarından gelişmelidir ve uzuvları idman, jimnastik ve hareketlerle güçlenmelidir. Çocuklarının tembelce ve hareketsiz olarak bir köşede oturmalarını isteyen anneler, yaşamın çocuğa bağışlamış olduğu doğal yaradılışına karşı gelmiş olurlar. Bunu denediklerinde, uygulanmasının imkânsız olduğunu görürler. Bu nedenle çocukların oynamaları ve hareket etmeleri engellenmemelidir. Birkaç oyuncak onları oyalamaya yetecektir. Her anne ve baba konuyla biraz ilgilenirse, çocuklarının yaşlarına ve meraklarına ve de aile bütçesine uygun oyuncakları alabilirler. Oyuncakların pahalı olması gerekmez; basit tahta ve mukavva parçaları, birkaç kalem, kutular, evde yapılmış bebekler ve buna benzer şeyler de çocukları oyalayabilir.

Çocuklar tehlikeli işlerle uğraştıklarında, anne-babalar zor kullanmadan onlara daha ilginç şeyler göstererek dikkatlerini başka şeylere derhal çekmelidirler. Örneğin çocuğun elinde jilet olduğun düşünelim. Korku ve şok duyguları göstermek veya jileti elinden zorla alarak onun ağlamasına ve daha “inatçılaşmasına” neden olmak yerine, anne-babalar çocuğun ilgisini oynadığı şeyden saptırabilir.

Çocuk zararsız şeylerle meşgul oluyorsa, anne onu durdurmak için hiç bir şey yapmamalıdır. Örneğin, çocuk gereksiz kâğıtları halı üzerinde yırtmakla oyalanıyorsa odanın tekrar süpürülmesinden başka bir zararı olmayacaksa, anne de buna katlanmalı ve bu şekilde oynamasına engel olmamalıdır. Aşırı sertlik, yersiz kurallar ve sınırlamalarla çocuğu devamlı kollamak, onun sinirli ve daha sonra asi olmasına ve sonunda ne olacağını bilmesine rağmen, direnmesine neden olur. Birçok çocuk, annelerinin rahatlarını bozduğunu ve hatta onları bir düşman gibi gördüklerini bana söylemişlerdir. Şöyle anlatırlar: “Annem hiçbir zaman benden yana değildir!” “Ne yapsam bana engel olur!” “Annem benim düşmanımdır ve beni mutlu görmek istemez!” “ Evde istenmediğimi hissediyorum!” Bu nefret duygusu artarsa ve çocuk annesine karşı olumsuz bir tavır beslerse, o zaman eğitim görevi zorlaşır ve çocuk için zararlı sonuçlar yaratır.

Çocuklar doğal olarak temiz havada yürümek, gezmelere gitmek ve uygun oyunlardan yararlanmak isterler. Anneler ve babalar çocuklarını kendileriyle birlikte olmaktan yoksun bırakmamalı ve onları yürüyüşe ve temiz çevrelerde gezintiye götürmelidirler. Doğal şartlar altında büyüyen, boğucu bir çevreden dolayı sıkılmayan ve annesinin mantıksız kurallarına ve yasaklarına maruz kalmayan, zararsız oyunlardan ve uygun eğlencelerden alıkonmayan çocuk, inatçı ve geçimsiz olmayacaktır.



Devam edecek....

23-09-2006 07:33

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

GİZLİ DAVRANIŞ

ÇOCUK DOĞUŞTA KUSURSUZ DEĞİLDİR. GÜÇSÜZ OLMAKLA KALMAYIP, GERÇEKTEN KUSURLUDUR VE HATTA DOĞAL OLARAK KÖTÜLÜĞE EĞİLİMLİDİR. SAĞLIKLI FİZİKSEL VE AHLAKİ GELİŞİMİNİ SAĞLAYABİLMEK İÇİN EĞİTİLMELİ, DOĞAL EĞİLİMLERİNE UYUM VERİLMELİ, DENETLENMELİ VE AYAR EDİLMELİ VE GEREKİRSE BASKI ALTINDA TUTULMALI VEYA DÜZELTİLMELİDİR.

Çocukların ev içinde gizli olarak yaptıkları şeylerden annelerin sık sık yakındıkları duyulmuştur. Bunun neticesinde aileye ve çocukların kendilerine zarar geleceğine inanırlar. Bu gizli hareketlere sabırları olmadığı açıktır ve aynı zamanda, durumu düzeltmek için de bir şey yapamadıklarını itiraf ederler.

Çoğu küçük çocuklar gizli eylemlere girişirler. Günlük hareketlerinin birçoğunu annelerinden saklamak için olağanüstü bir çaba sarf ederler ve yapmakta oldukları işi rahatsız edilmeden tamamlamak isterler. *Eğitici bu davranışı kolayca daha iyi bir şekilde düzeltebilmek için ilk önce temel nedenlerini bilmelidir.

Çocukların gizli hareketlerinin açıklanması üzerinde yazarın önerdiği düşünce şudur: Küçük çocuklar doğal içgüdülerinden dolayı, ilgilerini çeken her şeyi elde etmek için hırslı ve yoğun bir biçimde çaba gösterirler –yani, beş duyudan herhangi birini uyarıp sevincine neden olan veya merak duyusunu harekete giren şeyler gibi. Kendi hedeflerini gerçekleştirebilmek için uygun buldukları herhangi bir yolu seçerler. Böylece, büyüklerin çok önem verdiği ve tartışılmaya açık olmayan ahlak ilkelerini ihmal ederler. Bu konuyu açıklığa kavuşturabilmek için iki örnek verelim:

1. *Masa başında oturan küçük bir çocuk gözünü meyvelere dikmiştir. Onların hoş kokuları, renkleri ve lezzeti çocuğu fazlasıyla iştahlandırır. İçgüdüsü derhal emir ve talimat verir ve uyarılan sinirler harekete geçer. İçinden bir ses ona, “elini uzat ve o güzelim kırmızı, sulu elmayı al ve zevkle ye” der.

Diğer taraftan anne, “Canım evladım – lütfen meyvelere el sürme. Bu masa konuklar için hazırlanmıştır. Hiçbir şey almamağa dikkat et, konuklar için hazırlanmış şeye çocuklar el sürmemelidir” diyerek defalarca öğütte bulunmuştur.

Bu aşamada zavallı çocuk, birbirine zıt iki konuyla karşı karşıyadır: bir taraftan meyveye karşı aşırı iştah onu tedirgin eder; diğer taraftan da anne korkusu onu rahatsız eder. Bu iki güç arasında çatışma başlar ve neticede, çocuğun doğal eğilimi ve arzusu çoğu zaman annenin ihtiyatlarından üstün çıkar. Başka bir deyişle; “şeytana uyar.” Fakat *kendisinde olan zekâ bu güç soruna sonunda çözüm bulur, sessizce ve inandırıcı bir biçimde ona şöyle talimat verir: “Ah benim meyve düşkünü küçük yavrum, annenden korktuğun için mi o güzelim elmalara, ağız sulandıran kiraz ve lezzetli şeftalileri serbestçe alıp yiyemiyorsun? O halde iyisi mi onları annen görmeden yemelisin; bu şekilde iki amaca da ulaşmış olursun: lezzetli meyveleri elde etmiş ve annenden daha kurnaz davranmış olursun.”
* * * *
Bu açıklama yapıldıktan sonra çocuk yerinden öyle bir şekilde kalkar ki, anne onun yokluğunun farkına varmaz. Çarşıdan henüz getirilen meyve torbalarına yaklaşır ve beğendiği meyveyi seçer. Olağanüstü yetenek göstererek ve süratle mutfak masasının arkasında bir köşede gizlenir ve delili acele olarak ortadan kaldırır; ağzını silerek annesinin yanına gider. Öğütlerinin istenilen etkiyi gösterdiğine ve meyvelere gözünün ucuyla bile bakmadığına annesini inandırır. “Güvenirliliğinin” ve “iyiliğinin” ödülü olarak annesi tarafından övülür. Ancak, anne meyve torbalarını yoklayıp onların ellenmiş olduğunu anlayınca temizlikçi kadından kuşkulanır ve yaygarası evin içinde çınlar. “Uysal ve masum” çocuk bu olayı görebileceği bir köşeden izler, fakat suçuna sahip çıkmaz, çünkü hatalı olduğunu düşünmez. “ Meyve yemek istedim ve yedim. Eğer annem yabancıları ve konukları kendi çocuğuna tercih ediyor ve meyveleri onlara saklıyorsa o zaman taze meyve isteyen küçük bir çocuğu suçlamayıp, merhametsiz anneyi suçlamak gerekir” der kendi kendine.

2. Çocuk her gün evde ilgisini çeken şeylerle karşılaşır ve *onların sırlarını çözmeye azmeder. Aceleci ve meraklıdır ve bir aletin en küçük deliğinden içeri girip onun saklı sırlarını keşfedecek kadar küçülebilmek arzusunu besler. Örneğin, duvar saatinin belirli aralarla çalmasını ve bir müzik aleti gibi ahenkli bir sesle saatin kaç olduğunu bildirmesini fark etmiştir. Meraklı çocuk bu garipliği anlamak için işe koyulur. Saate kesinlikle dokunmaması gerektiğini bildiği halde, daha önceki ustalığını uygulayarak duvardan indirmek için plan hazırlar. Ev halkının yokluğu ona beklediği bu fırsatı verir. Derhal bir sehpanın üzerine çıkarak onu indirir. Bundan sonra saate ve aşırı tutkulu çocuğa ne olacağını kimse bilemez.

Kısaca söylemek gerekirse, çocukların yemeğe aşırı istekleri veya bazı şeylerin nasıl çalıştığını keşfetmek için zihinlerini sürekli kurcalayan ilgileri olsun, -gizlice yapılan hareketlerin temel nedeni zevk almaktır. Yetişkinlerin de aynı ilkenin etkisinde kaldıkları ve eğer ahlaki ve dinsel kural ve düşünceler olmasaydı, onların durumlarının da çocuklarınkine benzer olacağı gözlenimi üzerinde durmayacağız. Çocukların gizli davranışlarını önlemek için yararlı olan iki yöntemi burada belirtmek, kitaptaki amacımıza yardım etmiş olur.

1. Anne, parasal durumu izin verirse, çocuklarının “aç gözlü” olarak büyümelerine engel olmalıdır; aynı zamanda her şeyin kilitlenmesine de rıza göstermemelidir. Şöyle ki, anne ailenin parasal olanaklarına göre, çocuklarına yeterli besini vermeli ve aynı zamanda sağlık ve temizlik kurallarını da unutmamalıdır. Çocuk yeterli gıda, meyve ve gerekli diğer besinleri almalı ki, temel ihtiyaçları karşılanmış olsun ve bakışları başkalarının ellerine veya çocuğa verilmeyip, acil durumlar ve konuklar için satın alınıp saklanan yiyeceklerle dolu kapalı dolaplara dikili olmasın. *Başka bir değişle, eve getirilen yiyecek, içecek veya giysi gibi her şeyden çocuk,payını almalıdır.

Hiçbir şey saklı veya gizli tutulmamalıdır, çünkü annenin davranışlarındaki gizlilik çocuğun da aynı şekilde gizli davranmasına yol açar. Bu gizlilik tümüyle bulaşıcıdır: yetişkinlerden çocuklara geçer. Örneğin, eve meyve getirildiğinde, anne çocuğun payını vermeli ve hissesini aldığını ve çocuğu yanında belirli bir yere kaldırılan diğer meyvelerin başkaları için olduğunu çocuğun anladığından emin olmalıdır. Bu gibi şeyleri kilitleme âdetinden vazgeçilmelidir. Ancak, anne çocuğun davranışlarını ona sıkıntı vermeden izlemeli ki, hata yaptığında, ihtiyatla ve dolaylı bir şekilde çocuğu öğütleyebilsin.

Çocuğun dolaptan payına düşen meyve ve çöreklerden daha fazlasını aldığını düşünün. Anne çocuğa sert ve kaba bir tepki göstermemelidir. İlk aşamada hoşgörü gereklidir. Daha sonra, uygun *bir zamanda bunun doğru olmadığı kesinlikle hatırlatılmalı ve öğütte bulunulmalıdır. Arapça eski bir deyim vardır: “Yasaklanan arzu edilir.” Çocuk atıştırma alışkanlıklarına sıkı bir sınırlama konmadığını, kendine karşı haksızlık yapılmadığını, dolapların kilitlenmediğini ve canı bir şey yemek isteyince azarlanmayacağını, ayıplanmayacağını, küçük düşürülmeyeceğini veya dövülmeyeceğini anlayınca, zamanla “ gözleri midesi kadar tatmin olur” ve gizlice yemek kaçırmak hırsı geçmişte kalır.

2. Çocuğun aşırı merakını gidermek için ona heyecan veren ve cazip gelen şeyler hakkında bir dereceye kadar bilgi vermek gerekir. Ayrıca bu esrarengiz şeylerin nasıl çalıştığını anlayabilmesi için araçların da tatmin edilmesi gerekir. Örneğin, anne-babalar ucuz bir saat satın alarak çocuğun kullanımına bırakabilirler. Böylece, çocuk saatin nasıl çalıştığını görmek istediğinde, onu dilediği gibi kullanabilir. Bu şekilde merakı yatışır ve şiddetli arzu zamanla azalır.

Yukarıda sözü edilen iki örnek ile iki yöntem, anne-babalara sadece bir örnek olarak verilmiştir. Ancak onlar bu kısa açıklamadan yararlanarak ve kendilerinde var olan zekâya sağduyuya ve biriken tecrübelere güvenerek, çocuklarının içindeki gizli davranışları önlemek için daha değişik yöntemler yaratabilirler.


Devam edecek....

vys 23-09-2006 12:40

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
sevgili dost kemo,
önceki yazıların gibi çok tatlı...
baba olarak yaşadığım bi olayı aktarmak istiyorm.
doğa yı anaokuluna gönderiyoruz. saat 9-16.30 arası. her sabah olduğu gibi bizler işimize gitme hazırlığındayken doğa yataktan kalkamıyor çünkü akşamdan bilgisayarın başında tüm çabamıza rağmen netten barbie sitesi ardından yeni aldığımız kum perisi filmi başlatınca ben pes edip annesine bırakıp yatağıma gittim. uyandığımda eşim yanımda değildi saat 02,30 odasına gittiğimde bilgisayar kapalı doğa geceliklerini giymiş yatağında uyuyor ışığı yanan banyonun kapısı sonuna kadar açık lavabonun önündeki plastik tabüreden ve etrafının dağınık ıslaklığından anlaşılan yatmadan önce dişlerini de fırçalamayı ihmal etmemiş.. kanepenin üzerinde yorgunluktan uyuyakalan eşim geceki 5dk.- 10dk. daha pazarlıklarından yenik düşmüş anlaşılan.. neyse biz sabah telaşında lavabo sırası da bekliyerek (aile evine ebeveyn banyo ve giysi-ütü odası şart) hazırlanırken sokaktan korna binamızın dibinden aynı ritimle tekrarlanınca eşim balkondan içeriye bağırdı 'doğa servisin gelmiiş'
doğa üzeri giyinik elinde saç tarağı holdeki boy aynasının önünde cin gibi ortaya çıktı oysa uyandırmak istemiş ve bana çok yorgunum demişti odadan henüz çıkmıştım. pantolonu da yamuk duruyodu zaten üstünde. :)
annesine bağırdı 'saçımı tarıyorum biraz beklesin' sokağımız iki arabanın yan yana geçebileceği genişlikte değil o yüzden servisin arkasında beklemek istemeyip korna çalan araba sayısı üçe çıkınca
eşime doğayı ben bırakırım dedim servisi göderdi durumu doğaya söyleyince de beklemediğimiz şiddette protestoyla karşılaştık. ' ben servisimle gitmek istiyorum gidin durdurun' diye ağlayıp bağırıyor.. servisle ilk kez akşam eve gelmiş arkadaşlarına el sallayıp uğurlamıştı.
ben bunun olamıycağnı söledimse de ensonu sinirlenip 'in aşağı sokağa bin servise o zaman binebilirsen' dedim. doğa ağlayıp ' ben seninle gitmek istemiyorum, senin arabana binmiycem istemiyorum... durmadan bağırıyor. ablası benle gelecekken ' baba sen gecikicen alt kattaki turgut larla gidiyorum' deyip çıktı. annesi beni de bırakın deyip beni bağıran çağıran doğayla başbaşa bıraktılar. suskun bekleyişin ardından aynı suskunlukla dışarı çıktık bi de baktım sabah muhteşem hızla giydiklerini çıkarmış akşam giymeyi isteyipte bizim itiraz ettiğimiz ablasından kalan göbeği açık askılı *beyaz şortlu ve parmak arası terlikli çıplak ayaklı ardımdan yüzü asık asabi vaziyette gelmekte.. şöyle bi iç çekip bişey demeden arabaya yürümeye devam ediyoruz hava bulutlu ve serin arkama göz ucuyla bakıyorum kollarını birbirine dolamış ısınma gayretiyle yürümeye çalışıyor.. baktığımı görünce hemen elini kolunu indirip hiç üşümemiş gibi yaz havasındaymış gibi yürümesini değiştiriyordu. arabada hareket eder etmez camları açtım kapatmamı istedi ben de içeriye oksijenli temiz hava girmesi gerekiyor dedim ve kısa süre sonra kapadım.
biraz da üşüsün istiyodum aslında. okul önüne geldiymizde arabayı durdurup bi süre daha sessiz bekleyişten sonra arka koltuktan şikayetçi bi ses yükseldi 'sen bana sokağa in dedin' ona kötü söz söylediğmi ima ediyordu o an anladım kendi mantığımın hiç işlerliği olmadığını..
sevgiyle ve esen kalın

23-09-2006 13:44

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

Sevgili vys;Şahsi görüşüm olarak anlayışı üç seviyede değerlendiriyorum.
1-)Okuduklarımızın ne anlama geldiği
2-)Bu okuduklarımızı hayatımıza nasıl uyarlayacağımız
3-)Bu okuduklarımızın yaşamlarımızda neleri ima ettikleri.
Seninle odadaki sohbetlerimizden birinde eylem insanı olduğun kanısı oluşmuştu bende.İster özelden ister buradan Sevgili Doğa'nın buradaki yazılarla irtibatlı olarak yaptıklarını paylaştığın için,hayatımıza nasıl geçişleri olduğunu bizlere sunduğun için,"yaşayan bir örnek gösteremeyen kelimeler......"yerine yaşayan örneği bizlerle burada açıkyüreklilikle paylaştığın için sana çok ama çok teşekkürlerimi sunarım.
Tabi aslında bu olayın asıl kahramanı Doğa'ya da kucak dolusu sevgilerimi......
Hoş ve esen kal :)

25-09-2006 07:27

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

KISKANÇLIK VE REKABET
* * * * *
KENDİNİZE VE BAŞKALARINA KARŞI ADİL OLUNUZ, ADALETİN DELİLLERİ DAVRANIŞLARINIZ İNSANLAR ARASINDA GÖRÜNSÜN.

AİLE BAĞLARININ BÜTÜNLÜĞÜ DAİMA GÖZ ÖNÜNDE TUTULMALI VE HİÇ BİR FERDİN HAKKI ÇİĞNENMEMELİDİR. BİR ÇOCUĞUN BABASINA KARŞI BAZI YÜKÜMLÜLÜKLERİ OLDUĞU GİBİ, BABANIN DA ÇOCUĞUNA KARŞI BAZI YÜKÜMLÜLÜKLERİ VARDIR.

Çoğu ailelerde çocuklar kendilerini birbirleriyle rekabet içinde bulurlar. Devamlı olarak birbirlerine karşı kıskançlık duyguları beslerler. *Sonuçta sürekli didişme ve rekabet içindedirler: anne büyük kızına elbise dikerse, küçük kız, bir çok elbisesi olsa bile kendisine de bir elbisenin dikilmesini ister; baba küçük bir çift ayakkabı satın alırsa, ağabeyi aynı şeyin kendisine de yapılmasını bekler.

Örneğin, anne çocuklara şeker veya meyve bölüştürürken, acaba biri diğerinden daha fazla veya daha az mı alacak diye gözlerini annelerinden ayırmadıklarını izlemişsinizdir. Hatta, paylarını aldıktan sonra, dağıtım sırasında unutulmadıklarından ve “adaletin” yerine geldiğinden emin olmak için paylarını karşılaştırırlar, sayarlar, ölçerler veya tartarlar.

Eğer adaletten maksat sınıf, yaş, zihinsel yetenek ve diğer erdemleri göz önünde tutarak, haklı bir iddia sahiplerinin tümüne haklarını vermekse, o zaman anlamı, tam eşit muamele isteyen çocukların genellikle anladığından farklıdır. Bu nedenle, çocuklar bencil görünürler; istek ve arzularının tek ölçü olduğunu düşünerek her şeyi kişisel açıdan değerlendirirler.

Bu bencilliğin nedeni de gayet açıktır: çocukluk yıllarında çocuklar doğal içgüdüleri tarafından yönetilirler, sağduyu ve yargı yeteneği ise henüz oluşmamıştır. Örneğin, bilginin ve erdemlerin elde edilmesinde olduğu gibi, rekabet ve yarışma da uygun bir biçimde kullanılırsa hoş karşılanır. Fakat eğer kıskançlık çocuk arasında düşmanlık ve nefret nedeni olur, şüphe ve güvensizlik yaratır ve münakaşalara yol açarsa şüphesiz çok zararlı ve tehlikeli olacaktır. Yetişkinler gibi bu çocuklar da bencillik, kendini beğenmişlik ve soğuk kalplilikle tanınırlar. ,

Aşağıdaki iki yöntem, bu tür zararlı rekabeti önlemek amacıyla verilmiştir:

1. Anne-babanın çocuklarına karşı gösterdikleri ayırımcılık – birine aşırı sevgi ve şefkat, diğerine ise çok az ilgi- çocuklar arasındaki kıskançlığın ve zararlı rekabetin tek ve en büyük nedenidir. Çocuklarından birini ‘gözdesi’ olarak seçip, ona diğerlerinden fazlaca önem veren anne-baba pek çok görülmüştür, Anne-babanın bu düşüncesiz tutumu sonucu diğer çocuklarda kıskançlık ve rekabet duyguları oluşur ve bunlar da zamanla düşmanlık ve nefrete dönüşür.

Örneğin bir baba eve döndüğünde, diğer çocuklarına hiç önem vermeden ilk gözdesi olan çocuğa gider, ona sarılır, öper şımartır ve getirdiği hediyeleri verir. Bunu gören diğer çocuklar onu tümüyle şımarttığını düşünürler. Tarafsız ve dikkatli bir kişi o anda orada bulunsaydı, babanın haksız davranışından dolayı çocukların besledikleri nefret duygularını yüzlerinde görürdü. Kınanan bu tür davranışların çocukların kalplerinde kıskançlığın ve memnuniyetsizliğin ateşini tutuşturacağı ve birbirlerine karşı rekabet tavrını yaratacağı açıktır.

Anne-babalar, yaşlarını ve ailedeki yerlerini göz önünde tutarak tüm çocuklara gereken dikkati göstermeli, yetenek ve anlayışlarını övmeli, hüner ve sezgilerinin gelişmesini teşvik etmeliler. Durumları hakkında sık sık bilgi edinmeli ve ailede tam bir adalet gözetmeli, hiçbir çocuğun hakkını çiğnememeye özen göstermeliler: böylece çocuklar, aile içindeki mevkilerinin tamamen korunduğunu ve hiçbir farkın gözetilmediğini göreceklerdir.

Anne-baba aileyi yöneten kurula, çocuklar da eşit haklarI olan insanlara benzerler. Adaletli bir hükümetin her vatandaşın mevkiine saygı duyup, herkese eşit davranması gibi, anne-babalar da çocuklarına küçük ‘ülke’lerinin sınırları içinde aynı şekilde davranmalıdırlar; birini diğerine tercih etmemeli, tüm çocuklara sevgi ve şefkat yağdırmalı ve her birinin mevki ve yerini korumak için uygun tedbirler almalıdırlar.

2. Anne-babalar, uygun zamanlarda ve basit bir dilde anlatılan atasözleri ve öykülerden yararlanarak, çocuklardan her birinin yaş, anlayış, yetenek ve bilgisine göre, aile içinde değişik bir makamı olduğunu ve hepsinin aynı mevkiye sahip olamayacaklarını veya aynı biçimde muamele göremeyeceklerini onlara anlatmalıdırlar. Örneğin yaşça büyük oğullarına daha fazla yemek vermeleri gereklidir, çünkü onun boyu, ağırlığı ve beslenme için doğal ihtiyaçları küçük kardeşinden daha fazladır. Buna karşılık, büyük kardeşten küçüğün yapamayacağı belirli işleri yapması beklenir. Örneğin, eğer sobayı yakmak için odun gerekliyse, büyük kardeşe getirmesi söylenir. Bu güç görevi yerine getirmesi küçük kardeşten beklenmez.
* * * * *
Bundan amaç şudur: anne-babalar, şefkat ve sevgiyle çocuklarına görevlerini ve mevkilerini tam manasıyla açıklamalıdırlar. Toplumun her bireyinin belirli bir mevkii ve görevi olduğu halde, , çocuklarının her birini eşit derecede ve içtenlikle sevdiklerini ve hepsinin sevgili ve değerli olmalarına rağmen, tümüne aynı şekilde davranmanın mümkün olmadığını, çünkü yaşlarının, kabiliyetlerinin, görüş ve yeteneklerinin, bilgi seviyelerinin ve tecrübelerinin değişik olduğunu ve şüphesiz görevlerinin de aynı ölçüde olmadığını onlara anlatmaya çalışmalıdırlar. Anne- babalar bu konuya candan önem verirlerse, çocukların aile içindeki rekabetleri ve kıskançlıkları kesinlikle azalacaktır.



Devam edecek....

26-09-2006 07:11

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

DEDİKODUCULARA KARŞI DAVRANIŞ BİÇİMİ

DİL, İÇİN İÇİN YANAN BİR ATEŞ VE AŞIRI KONUŞMA İSE ÖLDÜRÜCÜ BİR ZEHİRDİR. MADDİ ATEŞ BEDENİ YAKAR, DİL İSE HEM RUHU HEM DE YÜREĞİ YAKAR.

Her bilgili insan dedikodunun alçakça bir davranış olduğunu bildiği için yazar burada bu konuya girmeyi istememiştir; bunun yerine, dedikodunun nedenleri araştırılacak ve bu çirkin alışkanlığın çocuklarda yerleşmesini önlemek için bazı yollar önerilecektir.
* * * *
Küçük çocuklarla uğraşan veya onlarla ilişkisi olan her kimse, çocukların ‘haber götürenler’ olmayı sevdiklerini fark etmiştir. Genellikle, gördüklerini veya duyduklarını abartarak ve heyecanla başkalarına anlatmaya eğilimleri vardır. Örneğin, bir yedi diğer on üç yaşındaki iki kız kardeş arasında geçen konuşmayı düşünün: küçük kız, parlayan gözler kızarmış yanaklar ve heyecanla okuldan dönen ablasına doğru koşarak gördüklerini ve duyduklarını anlatır – anne-babasının, hakkında neler söylediklerini ve onu küçük düşürdüklerini veya ablasının bir arkadaşına rastladığını, düşük not aldığını ve öğretmenin onu cezalandırdığını ondan öğrendiğini ablasına söyler.
* * * *
Çocuk, herhangi bir engel çıkarsa veya anne-babasından çekindiği zaman bu eylemi gizlice yapar. Örneğin, annenin odada olmadığı süre içinde, çocuk haberi derhal karşı tarafa iletir.
* * * * *
Bu, için için yanan, ‘haber taşıyan’ olma arzusu hemen hemen tüm çocuklarda bulunur. Onların amacı, kelimenin gerçek anlamıyla dedikodu yapmak, yanlış izlenim vermek, iftira etmek veya leke sürmek değildir. Gördüklerini ve duyduklarını anlatmaları doğal bir içgüdüdür, çünkü gördükleri şeyler onlar için çok garip ve önemlidir.
* * * * *
Eğer çocukların bu eğilimi düzeltilmezse, dedikodu, iftira ve söz taşıyıcılık yavaş yavaş alışkanlığa dönüşür; büyüdüklerinde bu alışkanlıkları azaltmanın çok güç olduğunu göreceklerdir.
* * * * *
Bu alışkanlığın yerleşmesini engellemek için bazı yöntemler önerilmiştir.

Anne-babalar (özellikle anneler), çocukları yumuşak sözler ve güler yüzle öğütlemeli ve onları çirkin davranışlardan uzaklaştırmalılar. Ayrıca, örnekler vererek ve öyküler anlatarak bu alışkanlığın iğrençliğini açıklamalı, üzüntü ve kırgınlığa neden olacak herhangi bir şeyin söylenmemesi gerektiğini onlara anlatmalılar. Daha önemlisi, bir kendilerine kötü bir haber getirdiğinde kırılıp rahatsız oldukları gibi, şüphesiz kendileri bir başkasına kötü bir haber ilettikleri zaman o kişinin de üzülüp kırılacağını çocuklara açıklamalıdırlar. Kısacası, anne ve babanın uygun bir zamanda ve uygun bir dille çocukları söz taşıyıcılıktan ve başkaları hakkında kötü konuşmaktan vazgeçmeleri gerekir.

Anne-babalar aile içinde dedikodu yapmayı ve söz taşımayı yasaklamalılar. Bu kötü davranıştan nefret ettiklerini ve çocuklarının başkaları hakkında kötü konuşmalarını veya onların kusurlarını bulmalarını hiç istemediklerini onlara anlatmalıdırlar. Bu amaca ulaşabilmek için anne-babalar çok dikkat etmeleri gerekir. Çocuklar bu şekilde konuşmaya başladıkları an, anne-babalar sakin fakat kesin bir şekilde konuyu değiştirmelerini istemelidirler. İnsanların yalnızca iyi nitelikleri hakkında konuşulması gerektiğini söylemeliler, çünkü dedikodu yapmak günahtır ve aile içinde yasaklanmıştır. Başka bir değişle, anne-babaların kendileri dedikodu yapmamalılar ve çocukların bu yarışmaya girmelerine izin vermemelidirler.

Eğitim kuralları hakkında bilgileri olmayan anne-babaların bulunduğu ailelerde çocuklar gerçekten dedikodu yapmayı ve getirip götürmeye teşvik edilirler. Aşağıdaki örneği düşününüz:

Bir anne küçük çocuğuna babasını dikkatle dinlemesini ve yokluğunda kendisi hakkında konuşulan şeylerin derhal iletilmesini söyler. Böyle bir fırsat çıkınca anne çocuğuna, babasının kendisi hakkında herhangi bir şey söyleyip söylemediğini sorar. Bu durumda çocuğun hayal gücü öylesine artar ki, aklına gelen her şey kelimelere dönüşür. Anne, çocuğun bütün söylediklerine gerçekmiş gibi inanma hatasını işler ve kalbinde kocasına karşı kin besler ve intikam almaya hazırlanır –bütün bunların nedeni, çocuğun asılsız konuşmaları ve kuruntularıdır.

Bu yöntem aile içinde hiçbir zaman denenmemelidir ve ondan tamamen kaçınılmalıdır. Anne ve babalar, çocuklarını dedikodu içeren önemsiz tartışmalara hiçbir zaman sürüklememeliler. Böylece, toplumda dedikodunun azaltılması bir dereceye kadar mümkün olur.


Devam edecek...

27-09-2006 07:07

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

ŞIMARIK ÇOCUKLAR

ADALETE YAPIŞAN KİMSE, HİÇBİR ZAMAN ÖLÇÜLÜLÜK SINIRLARINI AŞAMAZ.

Anne-babalar ve çocuklar arasındaki aşağıdaki iki aşırı durumdan birbirine yöneliktir:

BİRİNCİ GRUPTAKİ çocuklar, anne-babalarının yanında duvardaki resim kadar cansızdırlar, çünkü o denli söz dinlerler ki, konuşmaya bile cesaret edemezler. Bu tür ailede anne-babalar çocukların akla yatkın isteklerini bile önemsemezler, onlara kabalık ve sertlikle davranırlar ve haklarının birçoğundan onları yoksun bırakırlar. Haksızlık ve otoriter kurallar öylesine hüküm sürer ki, anne-babalar ile diğer ev halkı yüksek sesle gülerek şakalaşabildikleri halde, çocukların onları örnek alarak taklit etmeğe çalışmaları ceza ile sonuçlanır. Bu, özellikle konukların önünde uygulanabilir, çünkü o zaman küçük çocukların heykel gibi oturmaları ve ‘kibarlık’ ve ‘ağırbaşlılık’ emirlerine kelimesi kelimesine uymaları, kendilerini başkalarının önünde küçük düşürecek herhangi bir davranıştan kaçınmaları beklenir.
* * * *
İKİNCİ GRUPTAKİ anne-babalar, çocuklarına tam bir özgürlük vererek, onları tümüyle kendi hallerine bırakırlar ve buyruk vermekten veya sorular sormaktan kaçınırlar. Bu gibi insanlar, çocukluk yıllarında özgür olmalarının ve olgunlaşma çağına dek istedikleri gibi davranmalarının gerektiğini düşünürler. Olgunlaştıklarında zekanın ışığı ile iyiyi kötüden ayırt edebilecekler ve her çirkin davranıştan düşünmeden kaçınacaklardır. Bu gibi ailelerin çocukları çoğu zaman şımarık ve söz dinlemez olurlar; değerli çocukluk yılları – kendilerine yakışır nitelikler elde etmeleri ve övülecek alışkanlıklar geliştirmeleri gereken bu değerli yıllar- boşuna harcanır gider ve büyüdüklerinde kendilerini sayısız güçlüklerin içinde bulurlar.
* * * * *
Örneğin, kendisine sevgi yağdıran akrabaları ve yakınlar tarafından etrafı sarılmış beş yaşındaki bir çocuğu düşününüz. Anne çocuğunu kucağından bırakır bırakmaz baba onu kucaklar; çocuğu kucaklaması bitmeden, bir başkası onu kollarına alır; daha sonra dördüncü bir kişi çocuğu dizine oturtur ve daha sonra da başka birisi ona sarılır ve bu böylece devam eder.
* * * *
Bu ‘değerli’ çocuk, akrabaları ve yakınlarının pençelerinden kendini kurtarınca, odada çılgın gibi koşmaya başlar ve kendini bir köşeden diğer bir köşeye atar. Eğer masada meyve veya yiyecekler varsa, atlama ve zıplamalar arasında onları alır ve oburca midesine indirir; eğer fıstık yiyecek olursa kabuklar kısa zamanda yerlere saçılacaktır. Bunun ardından belki de dedesinin bastonunu bulacak ve odanın içinde koşarak eşyaları bununla dürtecek ve odadakilerin giysilerine sataşacaktır. Daha sonra, ablasını “disiplin”e sokmak için başına iyi bir darbe indirmek aklına gelir…
* * * * *
Çocuğun çevikliği ve atikliği herkes tarafından övgüyle karşılanır ve bağımsızca yaptığı hareketler de parlak bakışlar ve gülen yüzlerle seyredilir. Anne, yaramazlık yapmaması için çocuğuna nasihat edip ilgisini başka yere çekmek isterse, diğerleri derhal itiraz edip, “üzülme, o sadece çocuk. Sen de bir zamanlar çocuk değil miydin? *Onu kendi haline bırak…” derler. Daha sonra çocuğa dönerek “Git oyna oğlum – yaptıkların hakkında annenin merak etmemesini söyledik!” “Hadi koş –fakat takılıp düşmemeye dikkat et” derler. Bu şımarık çocuğun ilerde nasıl bir terbiyeye sahip olacağını düşünmek zor değildir.
* * * * *
Çocuk bu şekilde disiplinsiz büyüdüğü zaman, anne-babalarının sözlerini hiçbir zaman dinlemez ve onu öfkelendirecek en ufak bir şey, sabahtan akşama kadar huzursuz olmasına neden olur. Anne, “kahvaltıya başlamadan önce git elini yüzünü yıka canım” der. Fakat dik başlı çocuk annesinin sözüne önem vermeyerek yemeğe başlar. Anne isteğini tekrarlayınca, çocuk şu cevabı verir: “Hayır, hayır, hayır! Yıkamak istemiyorum. Eğer kahvaltıyı kirli ellerle yemek istiyorsam, bu seni hiç ilgilendirmez,” eğer anne çocuğunu sözünü dinlemeye zorlamaya çalışırsa, öyle bir bağırma ve tekmelemeyle karşılaşır ki, gündüzü geceye döner. Anne güçsüz duruma düşerek, susmaktan başka bir seçeneği olmadığını görür ve çocuğu kendi haline bırakır. Bu iki yaklaşım çocuklar için yıkıcı ve tehlikelidir. Anne-babalar ölçülü olmayı gözetmelidir, çünkü gereksiz, sıkılık, sertlik, otorite ve çocukların haklarını önemsememek, sınırsız ve aşırı özgürlük kadar zararlıdır.
* * * * *
İnsanlar çocukken aşırı baskı ve huzursuz bir yaşam geçirirlerse de genellikle aşırı çekingen olur ve kolayca hayal kırıklığına uğrarlar; her zaman haklarının çiğnendiğini düşünürler ve pek faal olmazlar. Diğer taraftan şımarık ve disiplinsiz büyüyen çocuklar olgunlaşınca, bencil, kendini beğenmiş ve kural ve görevlerden kaçınmaya eğilimli olurlar. Dünyaya ve insanlara yalnızca kendi açılarından baktıkları için, kendi düşüncelerini başkalarına zorla kabul ettirmek ve iyi öğütlere önem vermemek, günlük eylemlerinin özelliğidir.
* * * *
Şüphesiz, bu tür anne (baba) –çocuk ilişkilerinin her ikisinden de mümkün olduğu kadar kaçınmalı ve anne – babalar ve eğitimciler çocukları eğitirken ve yetiştirirken ölçülü olmayı gözetmelidirler. Böyle olunca, toplum içinde aşırıya kaçan insanların sayısı azalır ve başarı ve mutluluk toplumda kendini gösterir



Devam edecek....

28-09-2006 07:11

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

HUZURSUZLUK NÖBETLERİ

İTAATSİZLİĞİN VE SALDIRGANLIĞIN BELİRTİLERİ ÇOK KÜÇÜK ÇOCUKLARDA DA GÖZLENMİŞTİR. VE EĞER ÇOCUK ÖĞRETMENİN TALİMATLARINDAN YOKSUN BIRAKILIRSA, ARZU EDİLMEYEN NİTELİKLERİ HER GEÇEN DAKİKA ARTACAKTIR.

Çoğu çocuklar yaşamlarının bir döneminde huysuzluk nöbetleri geçirir ve bu tür yaramazlıkla karşı karşıya gelen anneler, bu karmaşık soruna değişik çözüm yolları uygulamaya çalışırken sayısız güçlüklerle karşılaşırlar.

Çocuk bilinmeyen bir nedenle ağlamaya başlayabilir. Yanaklarından sel gibi gözyaşı akar. Bu, annesinin dikkatini çekmekte başarılı olmazsa ve eğer hiç kimse onu kucağına almazsa, ağlama ve huysuzluk şiddetlenir. Sinir bunalımı geçiren biri gibi ayaklarını yere vurur, kafasını duvara çarpar ve önünde ne varsa fırlatır atar – büyün bunlar olurken var gücüyle bağırmaktadır. Endişelenen anne ilk önce çocuğu susturmaya çalışır; birkaç kez yumuşak ve şefkatli bir şekilde, “Neden bağırıyorsun, yavrum? Ne olduğunu bana söylemeyecek misin?” diye sorar. Fakat annenin şefkat ve endişesi çocuğun daha çok bağırmasına neden olur. Bir süre, başı kesilmiş tavuk gibi zıplar, fakat annenin sabrı yavaş yavaş karşılığını görür ve çocuk koşmaya başlar. Biraz meyve ister. “Şekerim, biliyorsun ki evde meyve yok. Bekle baban eve gelince gider alırız” der. Annenin hemen meyve alamayacağını çok iyi bildiği için, çocuk bu isteğinde diretir. Bu bir işe yaramayınca isteklerini yapılması mümkün olmayan başka şeylere yöneltir. Sonunda annesini öylesine öfkelendirir ki, konu çocuğun dövülmesi ve cezalanmasıyla neticelenir.

Bir anne bana şu olayı anlatmıştı: “Sıcak bir yaz gecesi, sekiz yaşındaki çocuğum uyandı ve benden su istedi. Bir bardak suyu götürdüğümde, suyun musluktan mı yoksa buzdolabından mı olduğunu sordu. “Musluktan. İç ve çok konuşma. Aksi halde kötü rüyalar görürsün” dedim kendisine. Bu cevap bir dizi eleştirilere neden olduktan sonra,“ Bu su sıcak. Soğuk su istiyorum” dedi. Bardağa soğuk su doldurularak, onu götürmem gerekti. Fakat dudakları bardağa değer değmez, “Neden bu kadar soğuk? Bu ne biçim su? diye bağırdı. “Su buzdolabından. Soğuk su istediğini söylememiş miydin”, dedim. Öfkeli bir şekilde, “Bu suyu istemiyorum. Tadı yok” dedi. Her neyse suyu içmeyi reddetti. Uzun sözün kısası, çok canım sıkılmıştı, çünkü durumu mantıklı olarak ona açıklamam gerekiyordu, o ise öfkeyle ve yaşlı gözlerle tekrar uykuya daldı.

Ailelerde bu gibi çocuklara rastlamak olağandır. Birisi giyecek, diğeri yemek sorunundan dolayı huysuzlukta bulunur; gücenir ve çabuk öfkelenirler ve en ufak bir sertliğe katlanamazlar. Sertliğe dayanacak güçleri olmadığından, en ufak üçüncüsü babasının sözlerine kırılır, dördüncüsü ise annesinin yaptığı eleştiriye dayanamaz. Kısacası, her biri değişik nedenlerden dolayı duygusal krizler geçirir ve bu nedenle anne-babalar özellikle anneler – cehennem azabı çekerler ve çoğu zaman sinir bunalımları geçirirler.

Çocukların bu tür yaramazlıkları, genellikle aşağıdaki nedenlerden birine dayanmaktadır:

Zayıf güçsüz, beslenmeleri yetersiz ve her zaman huzursuz olan çocuklar diğer çocuklardan daha çabuk ağlar ve daha çok sızlanıp huysuzlanırlar. Aşırı hassastırlar, kolayca bir tahrik onların kötü davranışlarına neden olur. Kısacası, çoğu çocuklardaki sürekli huysuzluk nöbetlerinin nedenini, kronik bedensel rahatsızlıklarda, hastalıklarda ve yıpranmış sinirlerde bulmak mümkün.

Anne-babalar çocuklarını bencil, şımarık ve nazlı büyütürlerse; bütün mantıksız isteklerine boyun eğerlerse, her istediklerini derhal yerine getirirlerse; o zaman, çocuklar doğal olarak huysuz olurlar. Her dakika bir şey isterler, anne-babalarına hükmeder, onları köle ederler ve esaret zincirini boyunlarına asarlar.

Çocukların huysuzluklarının şiddetini azaltabilmek ve nedenlerini ortadan kaldırabilmek için, esaslı ve bilimsel açıdan doğru bir çaba gerekir. Anne-babalara yardımcı olacak iki yöntem aşağıda sunulmuştur.

Sıhhatsiz ve sinirleri bozuk çocukların uzman doktorlar tarafından tedavisi gerekir. İyileşince çok daha rahat ve sakin olurlar. Evde onları kimse kızdırmamalı veya rahatsız etmemelidir: zayıf ve duygulu bir çocuğu sinirlendirecek ve kızdıracak her şeyden mümkün olduğu kadar kaçınılmalıdır. Şüphesiz, bu çocukların disiplin ve cezadan çok doktor tedavisine ihtiyaçları vardır; onların huysuzlukları sertlikle giderilemez.

Birçok anne-babalar, sırf ihmalden dolayı çocuklarını kaybetmiş ve kendilerini gözyaşlarının okyanusuna boğmuşlardır. Bir hastalığın yayılıp daha çok kötüleşmeden tedavi edilmesi gerekir ve bu önemli konuda kararsızlık ve tereddütten kaçınılmalıdır.

Anne-babalar, çocuklarının mantıksız isteklerine baştan boyun eğmemeliler ve sabırlarının tükenmesine de izin vermemeliler. Tam tersine, o denli sıkı ve kararlı olmalılar ki, bir çok isteklerinin zararlı olacağını ve böylece bazılarından vazgeçmeleri gerektiğini çocuklar anlasınlar.

İsteklerini kontrol altına almayı öğrenmeyen bir çocuk, direksiyonu olmayan bir arabaya benzer. Çocuk, kendi görüş ve tecrübelerinin sonucu olarak, ne kadar ağlasa ve bağırsa, gereksiz ve zararlı isteklerine anne-babasının hiçbir zaman boyun eğmeyeceklerini anlar ve sonra diğer bir huysuzluğun nasıl sonuçlanacağını düşünmek için duraklar ve bu tür davranıştan vazgeçerek kendini ve başkalarını bu acıdan ve işkenceden kurtarır.

Anne-babalar yukarıda sözü edilen yöntemleri yerine getirdikleri halde, çocuklarının huysuzluklarını hala kontrol etmediklerini görürlerse, çocuk psikologlarına danışıp, onların gösterecekleri yoldan yararlanmaları gerekir. Çeşitli kronik hastalıklar ve akli dengesizlikler bu tür uzun süre devam eden kötü davranışların başlıca nedenidir.


Devam edecek....

29-09-2006 07:54

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

DURGUN ÇOCUKLAR

DEMEK Kİ, ÖĞÜT VEREN KİŞİ AYNI ZAMANDA DOKTOR OLMALI: ŞÖYLE Kİ, ÇOCUĞU EĞİTİRKEN KUSURLARINI DÜZELTMELİ; ONA BİLGİ VERMELİ VE AYNI ZAMANDA AHLAKİ BİR TABİATA SAHİP OLACAK ŞEKİLDE YETİŞTİRMELİDİR. ÖĞRETMEN ÇOCUĞUN KARAKTERİNİN DOKTORU OLMALI. BÖYLECE İNSANOĞLUNUN AHLAKİ HASTALIKLARINI TEDAVİ EDECEKTİR.

Çocukların durgunluklarını aptallıkla ve ağır anlayışla eşit saymak ve her zeki çocuğun becerikli ve hareketli olacağını düşünmek çoğu kimseler tarafından desteklenen, ancak tecrübe ve gerçeğe uymayan bir varsayımdır. Tembel ve kaygısız sayılan çoğu çocuklar çok zekidirler. Zihinsel açıdan çok uyanıktırlar ve hayret verici hünerlere sahiptirler. Aynı zamanda, bu gibi zihinsel yetenek ve hünerlerden yoksun olan çocuklar çok çalışkan, gayretli ve oldukça hareketlidirler.

Bu nedenle, tembellik ve ağırlık geri zekâlılığın bir sonucu değildir. Bunun diğer nedenleri vardır ve çocuğun tavrını düzeltmek için önlemler almadan önce, bunları iyice araştırıp anlamak gerekir.

Okuyucular, okul çevresinde sınıf ortalamasının üstünde zekaya sahip, yetenekli ve derslerinde olağanüstü başarı gösteren, ancak “ellerini kirletmek istemedikleri” için, bedensel çalışmada tembel ve uyuşuk çocuklarla günlük yaşamlarında karşılaşmışlardır.

Yazar, okulda çok uyanık ve hareketli olup, evde tembelce oturan, esneyip dergi okuyan ve hayal kuran çok akıllı ve yetenekli çocuklarla şahsen tanışmıştır. Uykuları geldiği zaman biri yataklarını hazırlamalı, su istedikleri zaman bir başkası elini uzatıp suyu getirmelidir. Günlük işlerini, zayıf sinirlerden dolayı hasta veya kötürümmüş gibi yerine getirirler. Güçsüz gibi görünürler; hatta bazen hastaymış gibi davranırlar.

Çocuklardaki hareketsizliğin değişik türlerinin ve nedenlerinin kısa tanımları ve bunları yenmek için bazı yöntemler üzerindeki düşünceler aşağıda sunulmuştur. Ağır hareket eden çocuklar şu üç gruptan birine girerler.

Değişik bedensel sakatlıklardan dolayı, keyifsiz, güçsüz, uyuşuk ve karamsar olan, okul ödevlerini iyi yapmayan ve hareketlerinde atik olmayan çocuklar.

Beyin anormalliklerinden dolayı ciddi akıl hastalıklarına tutulmuş ve sonuç olarak zihinsel çalışmalara yetenekleri olmayan çocuklar.

Sağlıklı ve güçlü olup ağır davranan ve bazı işleri yaparken sabrı tükenen çocuklar.

Konunun karmaşıkları ve nazikliği, kesin teşhise çalışırken çıkan zorluklar nedeniyle, ilk iki grupla ilgili fazla ayrıntılara burada girmemiz mümkün değildir. Bu durumdaki çocuklar uzman doktorlara ve yardım ve görüşlerini almak için bazen de psikologlara götürülmelidirler. Önemli olan nokta şudur: uyuşukluk, ağırlık veya genellikle halk arasında “tembellik” diye adlandırılan durumun belirtileri kendini gösterir göstermez, anne-babalar çaresini aramalı ve bu gibi çocukları kendi hallerine bırakmamalıdırlar. Şüphesiz, çocukları tembellik ve kendilerine düşkünlükle suçlamamalıdırlar.

Üçüncü grup ile ilgili olarak şunlar söylenebilir.

Çoğu zaman bu çocuklardaki uyuşukluğun nedenleri, kendilerine verilen görevi ile doğuştan sahip oldukları eğilimler arasındaki çelişkiden çıkmaktadır. Örneğin, basketbol ve yüzme gibi sporlarda atiklik gösteren ve el sanatlarına ilgi duyan bir çocuk, sınıfta matematik ve Latinceyi çalışırken sıkıldığını hisseder – bu, öğretmenin bu konularda çocuğun ilgisini çekememesinin kesin bir işaretidir. Çocuğun bu ve buna benzer durumlardaki can sıkıntısını önlemek için ona verilen görevin ilginç veya memnun edici olması veya o ödevin kendisine hiç verilmemesi gerekir. Çünkü bu görevler çocukların düşünce şekillerine ve akli yeteneklerine ters düştüğünden, onlarda yorgunluk ve nefret duygusunu uyandırır.

Yalnızca akli yeteneklerini kullanıp herhangi bir bedensel işe girişmeyen, zeki ve Tanrı vergisine sahip çocuklar, genellikle “beyinle ilgili” işler yapmaya ilgi duyarlar ve bedensel güçlerinin çalışmasını gerektiren ilişkilerden kaçınırlar. Örneğin, bu çocuklar matematik problemlerini çözmek için saatlerce zamanlarını verirler, fakat yarım saat beden eğitimi yapmaları söz konusu olamaz. Erkek çocuklar bahçeyi sulamaktan, odun toplamaktan veya kar küremekten kaçınırlar; kızlar ise bulaşık yıkamaktan, yemek pişirmekten, dikişten ve buna benzer işlerden kaçarlar.

Çocukların bedensel ve zihinsel yeteneklerinin birlikte eğitilip geliştirmesi gerektiği açıktır. Hem erkek hem de kız çocuklar spor yapmaya, bedensel hareket ve günlük görevlere katılmaya teşvik edilmeliler ki, akılları ve bedenleri birlikte gelişsin ve terazinin iki yanı dengelensin. Böylece bu tür çocuklarda görülen ağırlık ve uyuşukluk yok olur ve çocuklarını “tembellikle” itham etmeye de anne-babaların fırsatları kalmaz.



Devam edecek....

02-10-2006 07:27

Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
 

...İNSAN VÜCUDUNUN TUTULDUĞU HER HASTALIK, RUHU KENDİ ÖZ KUVVET VE KUDRETİNİ GÖSTERMEKTEN ALIKOYAN BİR ENGELDİR.

VÜCUDUN SAĞLIĞINI VE ONUN FİZİKSEL SAĞLAMLIĞINI GELİŞTİRECEK ŞEYLERİ VE ÇOCUKLARINI HASTALIKTAN NASIL KORUYACAKLARINI ÖĞRENMELERİ GEREKİR.

“Sağlam kafa sağlam bedende bulunur” deyimini herkes duymuştur; sağlam kafa ile sağlam beden arasındaki ilişki eski çağlardan beri kabul edilmiştir. Bununla beraber, bilgi ve buluşları asrı olarak tanınan, eğitim ışığını uzaklara yaymakta ve bilinmeyeni keşfetmekte eşsiz bir çağ olarak kabul edilen çağımızın anneleri ve babaları bu konuya çok az önem verirler; çocuklarının yetişmesi ve eğitimi ile gelişmeleri arasındaki ilişkinin bilincinde olan bir anne-babaya az rastlanır. Şüphesiz, bu noktaya gereken önem verilmezse, genç çocuklarda düzeltilmesi mümkün olmayan zarara neden olur ve gelecekteki mutluluklarının temelini de sarsabilir.

Bahçıvan, taze fidanlarının uzayıp güçlenerek, uzun yıllar boyunca seçkin meyveler verecekleri günü gözler. Şüphesiz, büyümeleri ve gelişmeleriyle meşgul olur ve onları zarardan korur. Aynı şekilde, babalar ve anneler de, çocuklarının becerikli ve yetenekli büyümelerini, keskin düşünceli ve sağlam yargılı olmalarını, arkadaşlarından ve yaşıtlarından geri kalmamalarını bekliyorlarsa, ellerindeki her fırsatı kullanarak çocuklarının sağlığını korumalı ve doğal büyüme ve gelişmelerini sağlamalıdırlar. Zayıf ve yorgun bedenli çocuklardan önemli başarılar beklemek mantıklı olmaz; bunu yapan anne-baba, zayıf ve cılız bir ata ağır yük yükleyip onu dörtnala koşturmak için kırbaçlayan kişiye benzer.

Şüphesiz, vücut sağlığına ve temizliğine çok önem vermeliyiz.iç yapımızın gücü ve mükemmelliği bu dünyada fiziksel vücut vasıtasıyla ortaya çıkar; özellikleri ise, bedensel uzuvlar ve organlar ortamıyla gerçekleşir. Eğer iç yapımızı taşıyan zayıf bir vücutsa, bu süratle ve özgürce ilerlemek isteyip hedefine ulaşmada diğerleriyle yarışan, fakat zayıf ve güçsüz atından dolayı dezavantajlı durumda olan bir kimseye benzer. Anne-babalar çocuklarının sağlığını ve iyiliğini korumak için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Bu konuyu ihmal etmek, büyük pişmanlığa ve üzüntüye neden olacak zararlı sonuçlara kapı açmak demektir. Aşağıda anlatacağımız olayı göz önüne getirin:

Çocuk saat tam yedide uyanır. Tek düşüncesi acele hazırlanıp, bir saat sonra çalacak olan okul ziline yetişecektir. Okula kadar yürümesi birkaç dakikasını aldığından, kalkmasıyla evden çıkması arasında kırk dakikalık bir süresi vardır. Çocuk disipline ve düzene alışmamıştır. Anne-baba da genellikle onu günün bu saatinde kontrol etmediklerinden, bu kısa süreden tam olarak yararlanamaz ve hazırlıkları da düzensiz gider. Zamanının bir kısmı kıyafetlerini –üniforma, çoraplar ve ayakkabılarını- aramakla geçer. Çünkü önceki akşam bunlar yerlerine konmamış ve sağa sola atılmıştır. Ayakkabının birini giydiğinde, bir gün önce taban astarından küçük bir çivi çıktığını ve ayağını rahatsız ettiğini acıyla hatırlar. Büyük bir gürültü evi bir baştan diğer başa sarsar; çekiç, tokmak ve değişik büyüklükteki taşlar her bir yandan ortaya çıkar ve rahatsızlık veren çivi yassılaştırılır. Radyo anonsu, geçirecek vaktinin kalmadığını çocuğa bildirir. Banyoya koşar, ellerini ıslatır, yüzüne su serper ve dişlerini fırçalamadan aceleyle mutfağa koşar ve orada annesini bulur. “Acele et ve bana yiyecek bir şeyler ver. On beş dakika sonra zil çalacak, kahvaltı yapmadan gitmem gerekecek” diyerek okul çantasını aramaya koyulur.

Anne derhal sert bir şekilde karşılık verir, “buraya gel ve bir şeyler ye. En azından oturup bir dilim kızarmış ekmek yiyebilirsin” der.

Çocuk gözyaşlarını tutmaya çalışır ve “geç kaldığımı görmüyor musun? Bir şeyler yiyene kadar öğlen olacak” der. Bu konuşmalar bir süre daha devam ettikten sonra, çocuk ağzına bir parça ekmek alır, çiğnemeden, süt veya çayın yardımıyla yutar; elinde bir parça ekmekle, okulun yolunu tutar.

Çok geçmeden açlık sancıları çocuğu rahatsız etmeye başlar. Gün boyunca, arkadaşlarının getirdikleri beslenmeyi kendisiyle paylaşmaları için yalvarır. Öğrencilerden birisi ona yer fıstığı, bir arkadaşı da kuru üzüm verir; bir çikolata ve biraz patates cipsi de diğer duygulu iki arkadaşından gelir. Bu yiyeceklerin karışımı midesine dokunur. Eve dönüşünde renksiz yanaklarından ve iki büklüm duruşundan annesi, midesinin çok ağırdığını anlar. Bunu, oldukça uzun süren ilaç ve tedavi tartışması takip eder ve öğle yemeği tümüyle unutulur. Çocuk eve “mutlu ve sağlıklı” dönmüş olsaydı bile, midesindeki karışık yiyeceklerden dolayı iştahı kesilmiştir.

Eve dönmeden önce yemeğe iştahlı olduğunu düşünelim. Öğle tatilinde kontrol azaldığından, temizlik de ihmal edilmiştir. Çocuğun eve dönmesi ile yemek yiyip istirahat edip tekrar okula dönüş arasında bir saatten biraz fazla bir zamanı vardır. Kapıyı açar açmaz, “ yemek hazır mı, anne?” diye sorar. Fasulye hazırlamakla veya köfte için soğan rendelemekle veya çorba için havuç temizlemekle veya pirinçi kaynar suya atmakla meşgul anne olumsuz bir cevap verir: “Eve nasıl böyle erken geldin? Dünden daha mı erken çıktın? Bekle yemek birazdan hazır olur” der. Eve her zamanki gibi aynı saatte geldiğini her ne kadar söylerse de annesi diretir ve “Zaten, yemek de hazır değil” der.

Çocuk tartışmayı sürdürmenin yararı olmayacağını anlar ve bir çare düşünür. Yer fıstığı ezmesi, reçel sandviçi ve biraz da süt onu öğle yemeğine kadar geçici olarak idare eder. Ancak, sofra hazırlanıp yemeğe çağrıldığında çocuğun eve döndüğü iştahı kalmamıştır. Sofraya oturur ve yemeği azar azar yiyerek onunla oynar ve dinlenmeden okula döner. Akşam yemeğinde daha tatsız dakikalar bekler ve bu böylece devam eder.

Şüphesiz, çoğu kimseler çocuklarının sağlığıyla ilgilenir ve özen gösterir. Gösterilen bu ilgiden dolayı birçok üzücü olaylar da önlenmiş olur. Örneğin, eğer anne yeteri kadar erken kalkarsa kahvaltı hazırlayıp, çocuklarını zamanında masaya çağırabilir. Yapılacak işleri şu sözlerle denetleyebilir. “Ellerini ve yüzünü iyice yıka, tatlım; saçını güzel tara ve dişlerini fırçala. Yemeğini iyi çiğne, ama vaktini boşa harcama hemen gitmen gerekiyor…”

Anne, çocuklarının kitap ve kıyafetlerini her gece yerlerine yerleştirmelerini gözetlemeli ki, sabahleyin onları aramaya gerek kalmasın. Sebepsiz yere çocuğun gece geç vakte kadar uyanık kalmamasına, kahvaltı için bol vakit olmasına ve atıştırmakla iştahının kaçmaması için öğle yemeğinin zamanında hazırlanmasına annenin dikkat etmesi gerekir.

Bu ilgi ve özen özel bilgi gerektirmez, fazladan masraf yaratmaz ve çocuğu muhtemel tehlikelerden korurken, onun sağlık ve iyiliğini en etkin bir şekilde sağlar.


Devam edecek....


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:05 .