Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Edebiyat (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=155)
-   -   Kızım, Sana Diyorum... (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=3426)

mhmd 16-01-2007 18:20

Kızım, Sana Diyorum...
 
Çok değerli arkadaşlara hitaben,

İki kardeş varmış, anneden de babadan da bir ve öz mü öz. Bu iki kardeşin çocuklukları ve gençlikleri mutlu ve mesut ve dahi dost bir şekilde geçmiş. Biri diğerinin üzerine toz kondurmaz, kardeşim kelimesi ağzından çıktı mı en az 3 yankı yaparmış.
Gün gelmiş devran dönmüş ve anne baba hakkın rahmetine kavuşmuş. Bizim iki dost kardeşe de kocaman bir çiftlik ve içindekiler kalmış.
Önceleri güllük gülistanlıkmış ortalık. İşler de gayet düzgün işliyormuş. Ama bir yaz yağmur yağmaz olmuş. Hasat alamamışlar çiftlikten, hayvanların çoğu telef olmuş. Hepsi bu olsa iyi. Bu hengamede, sen yapamadın, ben yaptım bencilliği düşmüş ortaya. Lafı uzatmayalım kısa sürede bu kardeşler kanlı bıçaklı olmuş çıkmışlar. Bakmışlar ki bu böyle olmayacak, en iyisi mi çiftliği ikiye bölelim demişler.
Çiftlik, ev, hayvanlar velhasıl kelam her şey ikiye bölünmüş ve artık yüzlerini bile görmez olmuşlar. Lakin bu ayrılık daha büyük bir şeyi de peşinen getirmiş. Konuşamamanın, anlaşamamanın getirdiği kin. Öyle bir kin beslemeye başlamışlar ki artık düşmanlık bile yanında az kalır bir pozisyona gelmiş. Küçük kardeş bir gün bir iş makinesi kiralamış ve çiftliğin yanından geçen ırmağın yönünün değiştirerek çiftliği ırmakla ikiye bölmüş.
Böylece tüm fiili sınırları da ortadan kaldırmış. Buna karşılık büyük kardeş ne yapacağını şaşırmış. Artık karşı yakadaki kardeşinin evini bile görmek istemez olmuş ve bu kin daha da büyümüş…
Günler ve günlerden sonra bir gün bir usta çiftlikten geçmekteymiş. Büyük kardeşin kapısını çalmış ve yapılacak bir işin olup olmadığını sormuş. Büyük kardeş biraz düşünmüş ve hemen ustayı eve davet etmiş. Çiftlikte duran keresteleri göstermiş ve ustaya dönerek.
- Şu ırmağın yanına öyle yüksek bir çit yap ki demiş bir daha karşıdaki evi göremeyeyim. Usta tamam demiş. Ertesi gün büyük kardeş çarşıya çıkmış sabah erkenden ve usta da işe başlamış. Akşam güneş batarken büyük kardeş çiftliğe gelmiş ve yapılacak çitin merakı ile tarlaya koşmuş.
Bir de bakmış ki çitin yerinde büyük ve kocaman bir köprü duruyor. Hem de bir o kadar da özenli ve güzel bir şekilde. Şaşkınlığı üzerindeyken, küçük kardeşinin kollarını açarak köprünün üzerinden kendisine koşmasını görmez mi!!!…
Kendi açtığı su yoluna karşılık kardeşinin köprü kurduğunu gören küçük kardeşin utancı ve samimiyeti ile kendine geldiğini görünce kendisi de bu duygulara karşılık vermiş ve barışmışlar.
Usta mutlu bir şekilde ayrılırken büyük kardeş ısrarla kalmasını ve kahya olarak çiftlikle ilgilenmesini teklif etmiş. Usta hiç düşünmeden cevap vermiş;
- Burada benim işim bitti. Daha yapılacak çok köprüler var demiş.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

ozgur_beyin 16-01-2007 18:38

Re: kızım sana diyorum...
 
sevgili muhammed
* *
* *bu siteye uyarlamışsan ki öyle görünüyor(ne zeka ama)
*
* *büyük kardeş kim?
* *küçük kardeş kim?
* köprü ustsı kim?
* *senin kalbinde bu ,üç failde vardır .bunlar kim?

tewderi 16-01-2007 18:38

Re: kızım sana diyorum...
 
Mhmd Kardeşim *güzel bir hikaye bir an senin bu ustaolduğunu düşündüm gel bu siteye seni kahya yapalım(yönetim kurulu üyesi. :lol: )

vartor 16-01-2007 19:56

Re: kızım sana diyorum...
 
Sevgili mhmmd,
* Yazdigin hikaye cok duygulandirdi beni, hakiki dostlar cit cekenler degil, kopru kurmasini bilenlerdir.

pearline 17-01-2007 00:58

Re: kızım sana diyorum...
 
ne mutlu gonuller arasi kopru kuranlara...
YAŞASIN BARIŞ, YAŞASIN KARDEŞLİK :!: *:D
dil din ırk renk fikir ve yol ayrılıklarına rağmen

commandante 17-01-2007 09:02

Re: kızım sana diyorum...
 
çok güzel bir hikaye zaten bizim amacımızda usta olmak değil mi biz zaten bunun için gelmiyormuyuz buraya kavga yerine konuşmak için bence usta biziz ne dersiniz...

spartacus 17-01-2007 09:44

Re: kızım sana diyorum...
 
Sevgili Mhmmd;

Kardeşleri, ustayı, köprüyü koydum bir yere...

Bu gün Anadoluda dahi, hala köyler vardır, aşağı mahalle, yukarı mahalle diye.. Arada ise köy deresi olur, ayrılıkların birincil kökenini mezhepler, ikincil kökenini ise sülale kavgaları(kardeş) oluşturur..
Sülale kavgalarını ise mülk kavgaları temsil eder.
Yalnız kavga olmasa dahi görmediğimiz bir şey vardır, tarlalardaki sınırlar?!

Sizce farklı bir şey mi? İnsanlığa, bir bütün halinde insanlığa, Sınır ve duvar nereden örülmüş?
Peki usta şimdi ne yapacak?

17-01-2007 10:12

Re: kızım sana diyorum...
 

Sevgili spartacus;
İnsanlığın geldiği noktada yönetme erkinin,egemen güçlerin neleri nasıl kullandığı konularındaki eşşiz incelemelerinizi ve tanımlamalarınızın tamamına katıldığımı,kavanozun içindekiler,kavanozun kapağı ve yeni boyalara benzetmenize de.
Sistemler gökten zembille mi inerler ?Yoksa sistemleri İNSANLAR mı kurarlar.

İnsan;İster altın tabak,kaşık ve çatalla,en güzel porselenlerde,ister tahtadan yapılmış olanları ile içinde portakallı pekin ördeği veya tarhana çorbası,yiyeceği bir veya iki tabaktır.Maksadı nedir ?DOYMAK
İnsan;İster en güzel ipekli ister pamuklu,ister amerikan bezi ile donansın maksadı nedir ?GİYİNMEK
İnsan;İster saray,ister apartman dairesi,ister kerpiçten yapılmış damda otursun
Maksadı nedir ?BARINMAK
vb vb vb vb vb

Divan şairi Baki "BAKİ kalan bu kubbede bir hoş SADA imiş" demiş bizlerde güya sevmişiz.
USTA köprüyü yapar yapmasınada biz karşıya geçmek üzere,içsel değişim geçirmezsek USTA ne yapsın ?
Neden bazı yerlerde ölenlerin gözüne iki avuç toprak konur ki ?
Sevgili Sezen Aksu'nun şarkısı geliyor aklıma "Sultan Süleyman'a kalmadı dünya" diyen.

Kaç sene oldu, zaman durdu
Deniz öyle hep aynı dünya bilinmez
Taş duvar aynı kaldı
Ümit öylece kaldı da
Ümit edeni söyle kim aldı

Kaç devir geldi, kaç nesil geçti
Yürek öyle sevda yollar kavuşmaz
Hasretin ne tadı kaldı
Sabır öylece kaldı da
Sabredeni söyle kim aldı

Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz
Dünya ne sana ne de bana kalmaz
Sultan Süleyman'a kalmadı
Böyle hiçbir kitap yazmaz

Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz
Dünya ne sana ne de bana kalmaz
Sultan Süleyman'a kalmadı
Böyle hiçbir kitap yazmaz

Kaç çiçek soldu, hani bu sondu
Hani bir sarı fırtına koptu zamansız
Kaç tohum filiz dondu
Hani bir acı yel savurdu
Yürekler son defa vurdu

Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz
Dünya ne sana ne de bana kalmaz
Sultan Süleyman'a kalmadı
Böyle hiçbir kitap yazmaz

Bu dünya ne sana ne de bana

mhmd 17-01-2007 10:54

Re: kızım sana diyorum...
 
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

"-Altınlarını cam karşılığında dağıtan kızılderiliyi hiçbir zaman gülünç bulmadım. Cam altından çok daha asil. İsrail peygamberlerinden beri lanetlenmiş bir maden, altın. Adı tarihin bütün cinayetlerine karışmış. Pıhtılaşmış kan, insan kanı. Cam güzel, çünkü kalbi var, kırılıverir." (Cemil MERİÇ)

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

spartacus 17-01-2007 11:11

Re: kızım sana diyorum...
 
"RAB efendimi alabildiğine kutsadı. Onu zengin etti. Ona davar, sığır, altın, gümüş, erkek ve kadın köleler, develer, eşekler verdi.
Yaratılış 24:35 TEVRAT"

"YARATILIŞ Bölüm:2
10 Aden`den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu.

11 İlk ırmağın adı Pişon`dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar.
12 Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur.
13 İkinci ırmağın adı Gihon`dur, Kûş* sınırları boyunca akar.
14 Üçüncü ırmağın adı Dicle`dir, Asur`un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat`tır."

"13:2 Avram çok zengindi. Sürüleri, altınları, gümüşleri vardı."Avram`la Lut`un Ayrılması
...................

Yalnız kavga olmasa dahi görmediğimiz bir şey vardır, tarlalardaki sınırlar?! (mal, mülk, kadın, köle, cariye)
...
İnsanlığa, bir bütün halinde insanlığa, Sınır ve duvar nereden örülmüş?
Peki usta şimdi ne yapacak?

mhmd 17-01-2007 11:31

Re: kızım sana diyorum...
 
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben;

* *Mahkeme salonu gün ortası tenhalığındaydı. Gencecik hakim salona girdi. Önündeki dosyaya göz attı. ”-Yine boşanma davası ha!” Başını kaldırdı. Bakışlarını davalıyla davacıya çevirdi. İkisi de yetmişini aşkın görünüyordu. Şaşkınlık içinde sordu: ”-Boşanmak mı istiyorsunuz?” *Yaşlı kadının gözleri doluydu.
”-Bu gördüğün adamla elli yıl kadar önce evlendik yavrum! Evlendiğimizin birinci yıl dönümünde kocam olacak bu adam bana sedef çiçeklerinden oluşan bir buket verdi. Onları öyle çok sevdim ki, yapraklarından yeni sedef çiçekleri ürettim. Zamanla çoğaldılar. Çocuğum da olmadığı için bütün sevgimi onlara yöneltmiştim.” Gözlerini sildi.
”-Her gün sedef çiçeklerimi suluyor, toprağını havalandırıyor, sevip okşuyor onlarla konuşuyordum. Bir gün baktım yaprakları solmaya başladı. Kocam bahçıvandır, bana dedi ki: ”-Sedef çiçekleri gündüz değil, gece yarısından sonra sulanırmış.” Bunu duyduğumdan beri hastalıkta sağlıkta, soğukta sıcakta, tam elli yıl boyunca her gece sabaha karşı saat ikide yatağımdan kalkıp evlatlarını emziren anne hassasiyetiyle sedef çiçeklerimi suladım. Bu benim kocam olacak adam; bir gece de ben kalkayım karıma yardımcı olayım, demedi. Hiçbir faydasını görmedim.
“-Peki!”diye araya girdi genç hakim,” -Boşanmak için bunca sene neden bekledin nine?” * * * * * * *
Yaşlı kadın yemenisinin ucuyla gözlerini silerken konuştu: ”-Ailenin kutsal olduğunu öğrettiler bize evladım, zırt pırt boşanma olmaz. Boşanma için bıçağın kemiğe dayanması lazım!”, *“-Anladım!” derken gülümsedi hakim,”-Peki bıçak kemiğe ne zaman dayandı?”
“-Birkaç gün önce! ” dedi yaşlı kadın, “-Yorgunluktan belki de hastalıktan o gece uyuyakalmışım. Çiçeklerime su veremedim. Yavrucaklar susuzluktan sararıp soldular. Kocam olacak bu adam hiç olmazsa uyandırarak yadım etseydi! Ama hayır! O kadar duyarsız ve umursamaz biridir ki *uyanmışsa bile sırf bana yardımcı olmamak için beni uyandırmamıştır. Böyle bir adamla bir dakika bile evli kalamam Lütfen bizi boşayın!” Kadın sustu.
Hakim yaşlı adama döndü: ”-Nineyi duydun söyleyecek bir şeyin var mı?” *
”-Var !” dedi yaşlı adam, karısı tarafından ağır şekilde suçlandığı için önüne bakarak anlatmaya başladı: ” Askerliği reisi cumhur köşkünde bahçıvan olarak yaparken tanıdım Ayşe’mi. ona sedef çiçeklerinden buketler verdim. Delice sevdik birbirimizi. Sonra evlendik. Evliliğimizin ilk yıllarında boyun ağrısı çektiği için doktora götürdüm. Doktor boyun kireçlenmesi teşhisi koydu. Uzun süre yatakta kalırsa boynundaki kireçlenmenin artacağını, bu sebeple her gece kalkıp gezinmesini söyledi. Fakat eşim inatçıdır. Doktoru dinlemedi. Aramızda bu tartışma sürerken sedef çiçekleri yaprak dökmeye başlamaz mı, hemen aklıma bir cinlik geldi. Onları gece yarısından sonra sularsa yeşereceğini söyledim. Böylece uzun süre yatakta hareketsiz kalmamasını istiyordum. Ancak uykusu ağırdır Ayşe’min. Bu yüzden yıllardır saat ikilere kadar uyumadım. Çeşitli yollardan onu uyandırdım. Ama geçen gece yaşlılık işte, uyanamamışım; Ayşe’mi de uyandıramadım. Çiçekler susuz kaldı.bu yüzden de suçlanıyorum. Ve dünyada her şeyden çok sevdiğim kadın bu yüzden beni boşamak istiyor!!!”
”-Yaşlı kadın kocasına baktı. Hıçkırdı, sarsıldı. Sendeleye, sendeleye kocasının yanına gitti, ona sarıldı.”-Her şey göründüğü yada sanıldığı gibi değildir.” diye mırıldandı *genç hakim. Dosyayı mübaşire uzattı: ”-Dava düşmüştür.” Gözlerinden iki damla yaş damlıyordu

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

spartacus 17-01-2007 12:32

Re: kızım sana diyorum...
 
Bir gün bir hamile bir kadın eşinden ayrılır. Evine giderken yolda yaralı bir gelincik bulur. Onu alır, ona bakar yaralarını sarar. Gelincik evcil bir hayvan olmadığı halde Hiç bir zaman kadını yalnız bırakmaz.
Günlerden bir gün kadın doğum yapar. Bir bebeği olur. Kadın, Bebek, Gelincik birlikte yaşamaya başlarlar.

Yine günlerden bir gün, kadının çok kısa süreliğine(bir bakkal uzaklığı) dışarı çıkması gerekir. Evde bebek ve gelinciği bırakır çıkar. Çok kısa süre sonra evin kapısını çar içeri girer.
Bir anda her zaman onu kapıda karşılayan gelinciği ağzı burnu kan içinde görür. Bebek ile gelincik evde yalnızdı. Orcıkta büyük bir korku ve telaş ile gelinciği öldürür.

Bebek odasından bir bebek sesi duyulur, koşarak odaya gider, beşiğe yaklaşır.
Beşikde bebek ve yanında boğazı kesilmiş kanlar içinde yatan bir yılan vardır.
...
Ve tarihlerden ir gün Einstein şöyle seslenir.

"Bir önyargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur"

ozgur_beyin 17-01-2007 12:33

Re: kızım sana diyorum...
 
sevgili mhmmd, bu gerçekten muhteşemdi. teşekkür.

17-01-2007 12:50

Re: kızım sana diyorum...
 


Bilinen fizikçilerin içinde en önemlilerinden biri olan Einstein'ın Cem Yılmaz'ın bir reklamda dediği "Sosyal içerikli mesaj.." ları vermesi ne hoş. Aforizmaları ne kadar ilginç ve anlamlı değil mi ?
Fizikçi olasın ve bu kadar muhteşem sosyal içerikli aforizmalar üretesin *:)

spartacus 17-01-2007 13:05

Re: kızım sana diyorum...
 
Zamanlardan 2. Dünya savaşıdır.

Hiroşima ve Nagazakiye atılan atom bombaları, Ağustos 1945'de milyonlarca insanın hayatına mal oldu.

ABD de sır gibi saklanan atomun parçalınırlığına, ayrıca bir başka şey de ekleniyordu. Atom bomnbasına ve savaşa karşı çıkanlar vardı. Savaş istemiyorlardı ve bu tek suçlarıydı.
Julius Rosenberg ve Eşi Ethel Rosenberg, savaşa karşıydılar, bu suça ortaktılar.
Ve günlerden bir gün, önlerine bir telefon kondu, burası elektrikli sandalye olsa gerekti. Şöyle seslenildi onlara, bu telefonu açın ve pişmanım deyin. Aksi taktirde idam edileceksiniz.
Onlar ellerini ne telefona uzatırlar nede pişmanım derler, savaşa karşı oldukları ve ayrıca emperyalizmede karşı oldukları için Sing Sing Hapishane'sinde idam edilirler. Bir pişmanım demelerinde kurtarılacak 2 hayat-ları- vardı belki ama onlar ardında kaybedilecek binlerce hayatı görmüştüler, pişmasız verdiler 2 hayat-lar-ı...
Düzmece yargı ise, onları Atom Bombasının sırlarını Sovyetlere vermekle suçlamıştır.

Yıl 1980 ler, yer Türkiye, Konu Atom, Tanım: Parçalanamaz en küçük yapı taşıdır.
Önyargı bir daha kırılamamıştır, milyonlarca insan yarım yüzyıl önce atomun parçalanması ile ölmüş olsa bile...

Bir şair, yer Türkiye, zaman günlerden bir gün, Julius Rosenberg ve Eşi Ethel Rosenberg için içi burkularak almıştır kalemini eline... *

ANI

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Melih Cevdet ANDAY

17-01-2007 13:52

Re: kızım sana diyorum...
 

ROSENBERGLER UNUTULMAMALI...

Habeşistan İmparatoru II. Menelik, 19. yüzyılın başlarında Amerika'ya üç adet elektrikli sandalye ısmarlar. Sandalyeler gelir ama ülkede elektrik yoktur!.. Akıllı İmparator bunun üzerine paraları boş yere harcamış olmamak için sandalyelerin ikisini dostlarına hediye ederken birini de, sarayında kendisine taht yapar.

Ethel ve Julius Rosenberg elektrikli sandalyede öldürülecekleri günü beklerken birbirlerine yazdıkları mektuplarda kara mizahı elden bırakmazlar: "Tatlı kocam, perişan bir kadın seni burada selamlıyor; peki ama neden sen bir yatakta ben başka bir yatakta uyuyoruz? Vah vah, şu Devlet ne büyük savurganlık ediyor, ayıp doğrusu..."

Rosenbergler'in hüzünlü ama hüzünlü olduğu kadar da onurlu yaşam öyküsüne doğru Melih Cevdet Anday'ın onlar için yazdığı "Anı" şiirinden yola çıkalım:

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

1950'de başlayıp üç yıl süren Kore Savaşı süresince, ABD'de, Senatör Mc Carthy önderliğinde büyük bir solcu avı kampanyası başlatılır. 1947'de çıkarılan Taft Hartley Yasası'na göre devrimcilerin sendikalarda görev almaları engelleniyor, memurlara grev hakkı yasaklanıyor, işçilerin grev hakkına ise kısıtlamalar getiriliyordu. Halkın Kore Savaşı'nı sorgulamaması için gözdağı veriliyor, ABD'de güvenliği tehdit eden insan sayısının Mc Carthy'nin ağzından 57.205.081 olduğu açıklanarak polis devletinin gücü rakamı rakamına vurgulanıyordu.

FBI görevlileri, 17 Temmuz 1950 günü Rosenbergler'in kapısını çalar. Rus casusu olmakla suçlanan Julius Rosenberg ölüm cezası ile karşı karşıyadır. 11 Ağustos'ta Ethel Rosenberg'in de tutuklanmasıyla "Bir çift güvercin" demir parmaklıkların ardına kapatılır.

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz vardı
Geceniz geliyor aklıma

Melih Cevdet Anday'ın "Anı" şiirinin ikinci dörtlüğünde, 1953 yılının bir yaz günü elektrikli sandalyede son nefeslerini veren Rosenbergler'in güneş doğmadan, sabaha karşı idam edildikleri anlaşılıyor. Oysa, şair yanılmaktadır. Ülkemizdeki gazetelerin "Rosenbergler İdam Edildi" manşetiyle verdikleri haberin alt başlığı şöyledir: "İdam, Türkiye saatiyle sabaha karşı saat 2'de infaz edildi." Anday'ın şiirindeki ikinci kıta, kıtalar arası saat farkının kurbanı olmuştur!.. Rosenbergler'in öldürüldüğü gün "herkes" kalkmıştı çoktan. Julius Rosenberg ölüm odasına akşam saatiyle 8.04'de girmiş ve iki dakika içinde can vermiştir. Doktorlar, Ethel Rosenberg'in öldüğünü bildirdiğinde ise saat 8.16'yı göstermektedir.

Sevdiğim çiçek dalları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Mahkeme 1951 yılının 6 Martında başlar. Savcı, Ethel Rosenberg'in erkek kardeşi David Greenglass'ın çalışmakta olduğu Los Atames, New Mexico'daki araştırma merkezinden atom ile ilgili bulgular sağladığını iddia eder. İddiaya göre David, Julius Rosenberg tarafından gönderilen Harry Gold ile bir otelde buluşur ve bilgileri ona verir. Kanıt olarak da, otel kayıt defterinin fotokopisi gösterilir. David Greenglass devlet ile işbirliği yaparak kendisini kurtarır ve Rosenbergler'in de anlaşma yoluna giderek suçu kabulleneceğini, dosyanın da böylelikle kapanacağını sanır. Oysa Rosenbergler, mahkemenin ilk gününde söyledikleri "Biz suçsuzuz" sözünden dönmeyip, devletin yalanlarına karşı direnirler. "Bir Soruşturmaya Çağrı" kitabının yazarı olan Walter ve Miriam Schneir yıllar sonra otel defterindeki imzaların sahte olduğunu kanıtlayıp aslına ulaşırlar. Ama, mahkemeye sunulan "buluşma günü" olduğu iddia edilen sayfanın defterden yırtılarak yok edildiğini görürler!

Rosenbergler'in delilleri Rusların hediye ettiği (!) bir masada sakladıkları da iddia edilir. Jüriye gösterilen delillerden biri de masanın bir fotoğrafıdır. Masanın Rusların hediyesi olmayıp Rosenbergler'in dediği gibi "Maey" mağazasından alındığı da sonradan ortaya çıkan gerçekler arasındadır. Ethel ve Julius Rosenberg'in "Rus casusu" olduklarına karar verdiren en önemli delil ise David Greenglass'dan aldıkları iddia edilen bomba taslağıdır. Nagazaki'ye atılan atom bombasının mühendisi olan Philip Morrison, Rosenbergler'in ölümünden onüç yıl sonra, sular du
rulduğunda, sözkonusu bomba taslağının bir "karikatür" olduğunu açıklayacaktır.

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Mahkemeye sunulan deliller, deli saçması olmaktan ileriye gidemez ama Melih Cevdet Anday'm şiirindeki gibi Rosenbergler'in parmakları ancak tel örgünün deliğinde buluşur. Karı kocanın idam edilmeden önce çekilen bir fotoğrafı gazetelerde yayınlanır. Fotoğrafta, Rosenbergler'in arasında yalnızca parmaklarının buluşabileceği bir tel örgünün olduğu görülür. Anday'ın dizeleri bu fotoğrafın sözcüklere yansımasıdır.

Dünyanın birçok köşesinde insanların "Rosenberg|er Ölmemeli" diye alanları doldurmasıyla Ethel Rosenberg'e çjrkin bir teklif sunar Amerika: Bir kadın olarak yaşamı bağışlanacak ama kocası elektrikli sandalyeye oturtulacaktır. Bundaki amaç; "casusluk sırlarını" ilerde açıklama olasılığıdır. Ethel Rosenberg, avukatları Manny Bloch'a 9 Şubat 1953'de yazdığı mektuba kararını açıklar: "Ey yoldan çıkmış para yiyiciler, ey satılmış ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar, işte size yanıt: Sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa kocamla birlikte ölmeyi yeğlerim."

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Rosenbergler'in çağımıza yakışan davranışı nedir? Ethel Rosenberg'in bir mektubunu okuyoruz: "Yarışın sonu nereye varacaksa varsın, ister koşucu sayılalım ister kaçıcı, dürüst kişiler dışında hiçbir şey sayılmamıza izin verdiğimiz görülmeyecektir. Dürüstlüğümüzden ödün verdiğimiz asla söylenemeyecektir."

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma

1953 yılının 18 Haziran günü, yani Rosenbergler'in düzmece bir davayla, uydurmaca kanıtlarla elektrikli sandalyeye oturtulacakları an giderek yaklaşır. Devletin pazarlıkları sonuçsuz kalırken, suçu kabullenmeleri karşısında ölüm cezalarının kaldırılacağı teklifini Rosenbergler her seferinde geri çevirirler... Ve can pazarlığının son günü: Sing Sing Hapishanesi'nin ölüm odasında üç gazeteci, ABD hapishaneleri Umum Müdürü Paul D. Mc Ginnis, Müdür Filfred Denne, iki doktor, cellat ve birkaç gardiyan vardır... Birde Devlet Bakanı William A. Carroll... Rosenbergler'in cansız bedenleri sedye ile taşınırken Devlet Bakanı; Melih Cevdet Anday'a "Değil, unutulur şey değil" dizesini yazdırtacak gerçeği açıklar: Ölümlerinden önce Rosenbergler'e boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington'un olduğu telefon ile idamın durdurulacağı ve evde kendilerini bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael'e kavuşacakları söylenir... Bu son teklif üzerine Rosenbergler suçsuz olduklarını yineleyip şunları söyler: "Peki ya, suçsuzluğumuza inanan onca insan, onlarda bizim çocuklarımız değil mi?. Satar mıyız hiç onları!.."

Rosenbergler sonlarının elektrikli sandalye olduğunu çok iyi biliyorlardı. Yasalar karşısında istedikleri şeyi de elde etmişlerdi!.. İnfaz günü olan 18 Haziran 1953 ondördüncü evlilik yıldönümleriydi. İdamlarını bir gün sonraya, 19 Haziran'a erteletmeyi başararak, korktukları şeyin başlarına gelmesine engel olurlar!

"Ne olur, bir şeyler yap Manny. Evlenme yıldönümümüzde idam edilmek gibi büyük bir acımasızlığı yapabileceklerini aklım almıyor. Çünkü ben ne de olsa, insan gibi görünen, insan gibi konuşan, ama aslında sadist birer şeytandan başka bir şey olmayan kişilerin varlığına inanamayacak kadar yumuşak yürekli bir kişiyim... Sevgilerimle, Ethel"

:cry: :cry:

mhmd 17-01-2007 14:39

Re: kızım sana diyorum...
 
:cry: *:cry: *:cry:

17-01-2007 14:46

Re: kızım sana diyorum...
 

Yukarıdaki yazıdaki anlayışı,hissedişi birebir içimde yaşatsamda toparlayıp ifade edebilmek şahsımın işi değil.
Dolayısı ile sevgili Sunay Akın'a sonsuz teşekkürlerimle.

vartor 17-01-2007 17:39

Re: kızım sana diyorum...
 
Yahu yeter! Aglatacaksiniz beni.

mhmd 17-01-2007 17:51

Re: kızım sana diyorum...
 
Sn. vartor,

"Birlikte ağlamaktaki tatlılık kadar hiçbir şey kalpleri birbirine bağlamaz."
J.J.RAUSSEAU

İçinizden geliyorsa lütfen ağlayın.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

17-01-2007 17:54

Re: kızım sana diyorum...
 
duygu seli almış siteyi *:lol: *:lol:

_CaHaL_ 17-01-2007 21:10

Re: kızım sana diyorum...
 
Sn : mhmmd *yazmıs olduğun alıntılar cok güzeldi tesekkür ederim.

mhmd 18-01-2007 14:25

Re: kızım sana diyorum...
 
Biraz da gülelim *:lol:

İş başvurusundan bir süre sonra başvuru yapan kişiyi görüşmeye çağırırlar. Yaş, tahsil, medeni durum, iş tecrübesi vs.’den sonra işletme müdürü adama “-Peki sizin beklentiniz nedir? Bizden ne gibi talepleriniz olacak?” diye sormuş. Adam saymaya başlamış;
-Öncelikli olarak araba istiyorum, ayrıca şu anda bulunduğum dairenin kirasının karşılanmasını istiyorum. Maaş olarak da beş bin dolardan aşağı çalışmam.
İşletme Müdürü:
-Biz araba olarak son model bir Cherokee ve Tarabya’da bir villa vereceğiz. Ayrıca bizim bu pozisyon için planladığımız maaş on bin dolardı demiş.
Adamın gözleri yerinden fırlamış:
-Şaka yapıyorsunuz!..
İşletme Müdürü keyifle sırıtmış;
-Önce siz başlattınız...

mhmd 30-01-2007 10:25

Re: kızım sana diyorum...
 
EN KÜÇÜK GÜNLÜK

5 Ekim,
* * * * Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor. Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor.
Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

19 Ekim,
* * * * Biraz büyüdüm. Kımıldamam imkansız. Annem, henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşan sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

23 Ekim,
* * * * Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el" in dokunduğu yerler dudağım, damağım oluyor. Düşünün; bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan, dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce "-Anne" diyeceğim.
Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hala daha, "var" değilmişim! Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya! Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

27 Ekim,
* * * * Bu gün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi. Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

Devam edecek...

mhmd 31-01-2007 09:52

Re: kızım sana diyorum...
 
2 Kasım,
* * * * Hergün biraz daha büyüyorum. Kollarım, bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım, bak nasıl kucaklayacağım seni anneceğim! Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım,
* * * * Ah evet! Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler! Aman Allahım! Parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım,
* * * * Oh, nihayet... Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım.

25 Kasım,
* * * * Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım.

10 Aralık,
* * * * Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var. Anneme benziyorum galiba!

13 Aralık,
* * * * Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye birşey varmış. Onu çok merak ediyorum. Anneciğim., babacığım! Sizin yüzünüzü de göreceğm. Tanışacağız, mutlu olacağız, gülüşeceğiz.

Devam edecek...

mhmd 31-01-2007 10:26

Re: kızım sana diyorum...
 
24 Aralık,
* * * * Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim! Senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı! Hiç duymadığım birşey bu! Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka! Beni koklayacaksın! Çok seveceksin, değil mi?

28 Aralık,
* * * * Anne! Burada birşeyler oluyor! Doktor teyze neden mutsuz bakıyor böyle? Sen acı çekiyor gibisin! Kalp seslerin değişti! Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne?
Anne! Anne! Anneciğim!
Yüzümde soğuk birşey hissediyorum. Anne!
Anne birşeyler yap!
Yüzümü parçalıyorlar! Anne birşeyler yap! Anne!
Kolumu çekiyorlar anne! Canım yanıyor anne! Anne!
Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne! Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne! Anne kalbimi parçalıyorlar! Anneciğim! Anne! Anne! An.. A.... Ahhhh.

-Geçmiş olsun hanfendi. Kürtajınız başarıyla! tamamlandı.

Kaynak (Genç Beyin Dergisi, Dr. Senai DEMİRCİ)

Artık devam etmeyecek.

mhmd 21-03-2007 18:17

Re: kızım sana diyorum...
 
CENNET

Bazı forumlarda irdelenen konunun özü;

Adam ve köpeği çöl ortasında susuzluktan ölürler.
Öte tarafa da yine susuz bir şekilde varırlar. Uzun bir yolun ortasında kendilerini bulurlar. Yürüye yürüye devasa bir sarayın kapısına varırlar.
Büyük surlarla çevrili olan sarayın içinden kuş cıvıltıları, su sesleri, neşeyi insan konuşmaları, huzurun ve saadetin sesi yayılmaktadır.
Kapısına yaklaşırlar.
Kapıda beyazlar içinde bir kapıcı onları karşılar.
-Pardon, der bizim adam. Burası neresidir acaba?
-Burası CENNETTİR, der kapıcı tebessüm ederek.
-Çok susuzum ve uzun da bir yoldan geldim, içeriye girebilir miyim? Diye sorar.
-Pek tabiiki, der. Kapıcı
-İçeride göller, akan ırmaklar, şelaler vardır. İstediğiniz şekilde susuzluğunuzu giderebilirsiniz.
Adam kapıya yönelir. Tem içeri girecekken arkasından bakmakta olan yol arkadaşı olan köpeği hatırlar. Nezaketen sorar;
-Bu köpek yoldaşım da gelebilir mi?
-Çok üzgünüz efendim. CENNETe köpekler alınmıyor. Onun yeri dışarıdadır. Der.
Adam hiç tereddütsüz kendini geri çeker kapıdan.
-O girmiyorsa ben de girmem der CENNETİNİZE.

Yola devam ederler yine bir o kadar da susuz bir şekilde.
Yol üzerinde yıkık bir barakaya çatarlar, yıkıldı yıkılacak. Kapısında da bir ihtiyar.
Susuzluktan artık mecali kesilen adam ihtiyara yaklaşır.
-Çok afedersiniz amca, der. Susuzluğumuzu giderecek su bulunur mu evinizde?
İhtiyar sevecen bir şekilde elini kapıya uzatır ve açar, köhnemiş kapıyı.
-Buyur evladım sağda bir musluk var oradan içebilirsin, der.
Daha öncenin acısı ile, tereddütlü bir şekilde yineler adam;
-Peki köpek yoldaşım da içebilir mi?
-Pek tabii ki evladım der. İhtiyar.
-O da içebilir, onunu için de senin musluğun hemen yanında bir yalak var içeride. İkiniz de girin ve istediğiniz kadar için.
Adam şaşırır.
-Burası neresidir, der.
-Burası CENNETTİR der, ihtiyar.
Adam adam akıllı şaşırır.
-Az önceki yerin de CENNET olduğunu söylediler amca niye bunu engellemiyorsunuz.
Bilgelikle doğrulan ihtiyar, elini adamın omuzuna koyar ve;
-Evladım, şahsi çıkarları uğruna yolunu ve yoldaşını, dostunu terk edenlerin yeri burası zaten değildir. Dışına bakma, içi felakettir oranın. O tip insanların durağı da orasıdır. Burası değil, der.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd 11-04-2007 17:44

Re: kızım sana diyorum...
 
Değerli Arkadaşlara,

Son zamanlarda bazı terimlerin ne ifade ettiği merak edilmektedir.
Gerçi sitemizde; Pırofumuz, doktorumuz, çevirmenlerimiz bol olmakla birlikte bir katkı da bizden olsun istedik.

YALAN;
Yalan bir tohumdur. Bire kırk verir. Verdiği kırkın her biri bir tohumdur ki, o da bire kırk verir.
BİLGE;
Bilgi de bir tohumdur. Bire yüz verir. Verdiği yüzün her biri bir tohumdur ki; insana bilgelik, torunlarına da ilham verir.
ZEKA;
Zeka sudur. Tohumları yeşertir. Yalanı da, bilgiyi de
YETENEK;
Yetenek topraktır. Ne ekersen onu biçersin. Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter.
EMEK;
Emek güneştir. Tohuma da, suya da, toprağa da hayat verir.
KADER;
Kader, çadırındaki kilim gibidir. İpliğini Ulu Tanrı verir sen dokursun. Deseni sendendir, renkleri Tanrı'dan (Tewderiye ithaf ediyorum.)
ŞANS;
Şans doğal gübredir. Boktan bir şeydir yani. Ne zaman nereye düşeceği belli olmaz. Kilimine düşerse kirletir, deseninin değiştirir, her şeyi bombok eder. Oysa toprağına düşerse her şeyi besler.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Kızıldereli kitabesi

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

tewderi 11-04-2007 17:54

Re: kızım sana diyorum...
 
Bir çiftlikte Tavuklar,Atmaca ve çiftlik sahibi yaşamaktadır.

Atmaca iyi eğitilmiş evcileştirilmiş ve sahibine itaat etmektedir yani yediği kaba tükürmemekte.
Bir gün Atmaca Horoza sitem ediyor..
Bak sizin şu an yediğiniz buğdayı ,barındığınız kümesi sahibiniz veriyor ve sizi tilki ve diğer tehlikelerden de kurtarıyor. Fakat bir gün olsun bile siz sahibinizin yanına gelmediniz kolarına konmadınız kucağına girmediniz seviginizi hiç bir gün göstermediniz daha çok ihanet etiniz yumurtayı bile bin bir nazla verdiniz. *sahibinizden sürekli kaçtınız...
Ama benim hiç yemimi vermez hiç bir tehlikeden beni korumaz ve ben kendi avımı kendim bulurum hep gider avımı yakalayıp getirir bazende yakaldığım tavşanlarla sahibimede katkıda bulunurum diye anlatır...

Horozda evet der biz Hainiz Ekmeğini yediğimiz çiftlik sahibinin yanına gelmez hep ondan uzak dururuz..sen ise gider onun kucağına veya kolarına konarsın ...

Biz hafta da bir bir tane kızartılmış tavuk görürürüz fakat sen hiç bir gün kızartılmış atmaca görmesin eğer sende kızartılmış atmaca görseydin sende konmazdın....


Tolstoyun masallar kitabından hoşuma giti yazayım dedim..

antimuhammed 11-04-2007 18:33

Re: kızım sana diyorum...
 
BİLGEYE SORMUŞLAR:

- BU KADAR OKUDUN DA ELİNE NE GEÇTİ?

DEMİŞ:

- BİLGİSİZLİĞİMİ ANLADIM... BU YETMEZ Mİ?

***************
Çalıma bak şu zibidilerde
Sanırsın ki ülkenin en bilgini
Aldırma sen yap işini
Öyle eşektir ki bunlar
Eşek olmayan dinsiz derler.

Ömer Hayyam
***************
Eğer insanlıksa doğru niyetin
Nefsini ıslah et varsa kudretin
Bize lazım değil senin cennetin
Huriye gılmana esir değiliz
* * * ********
Bir şah olsam hükmeylesem cihana
Kilise, mescidi yıkar giderim
Okullar yapardım bütün insana
Cehaleti kökten söker giderdim

Fabrikalar kurar idim her yerde
İkiliği kovar idim bu serde
Ayrı gözle bakmaz idim bir ferde
Cihana bir gözle bakar giderdim

Gerçek insanları bilirdim Allah
Ondan gayrısına tapmazdım billah
Ne Kâbe kalırdı ne de Beytullah
Yerine bir arpa eker giderdim

İnsanlıktan başka olmazdı cennet
Yok olurdu İsa, Musa, Muhammet
Kalkardı dünyada mezhep tarikat
Dinlerin bağını çözer giderdim

Bir olurdu zengin, fakir her zaman
Çaresiz dertlere olurdum derman
Ne gavur kalırdı ne de Müslüman
Tümün bir yola çeker giderdim

Gece gündüz çalışırdım millete
Bir faydalı kul olurdum elbette
Bir ırmak olurdum güneşten öte
Yeni fezalara akar giderdim

O günü görseydim yüzüm gülerdi
Dünyada insanlar bayram ederdi
Ne bir silah, ne bir atom kalırdı
Bir ulu deryaya döker giderdim

İBRETİ der varlığımız bitmezdi
İnsanoğlu yanlış yola gitmezdi
Ayrı gayrı devlet icap etmezdi
Dünyaya bir bayrak diker giderdim

AŞIK İBRETİ, İLME DEĞER VERDİM
Can Yayınları 6l. 1966 1. baskı, s. 23
+ NOT: Bu şiiri İbreti ile birlikte 5 kişi sahiplenmektedir. İşte sahiplenenler:

1. Maraşlı Mehmet oğlu Ahmet Kartakkanat (Kul Ahmet)
2. Sivas Kangallı Hamit Başıbüyük (Kul Hayrani)
3. Maraşlı Derviş Mermertaş (Perişan Derviş)
4. Halil Öztoprak’ın varisleri.
5. İbreti

mhmd 23-04-2007 17:18

Re: kızım sana diyorum...
 
FAKİRLİK

Zenginliği ile böbürlenmek ve küçük oğluna da bunu öğretebilmek adına fakir bir köye tatile çıkarlar, baba ile oğul.
Fakir köy ve köylüler, karşılarında yabancı aileyi görünce kucak açarlar, evlerine buyur ederler, iki gün boyunca en baş köşede yatırır, kendileri yemez onlara ne bulurlarsa getirirler.
Tatil sonu arabada, baba pişkin pişkin oğluna sorar;
- Eeee oğlum, söyle bakalım tatilimizi beğendin mi? Fakir insanları gördün mü? Fakirliği anladın mı?
Küçük, taze ve yönlenmemiş beyin biraz duraksar sonra cevap verir.
- Evet baba gerçekten de gördüm fakirliği!
Zengin baba, şoför koltuğuna biraz daha yerleşir keyfinden. Başarmıştır isteklerini. Üsteler;
- Ne öğrendin evladım? Anlat bakalım bizim yaşantımızdan farklarını.
Bu sefer çocuk uzaklara dalmış olan gözlerini babasına diker. Hiç tereddütsüz anlatmaya başlar.
- Bizim evde; her gün hazır mama ile beslediğimiz, günde iki saat dolaşmaya çıkarttığımız, aşıları, eğitimi, beslenmesiyle bunaldığımız bir köpeğimiz var.
Onların ise, ne verirsen yiyebilen, her zaman peşimizde koşan, neşeyle bizimle oynayan üç köpekleri var.
Bizim bahçemizde; kocaman, etrafı mermerlerle örülü, içi ilaçlı ve bakımlı, kirlenmesin diye annemin bizi her gün içine sokmadığı bir havuzumuz var.
Onların; evlerinin önünden akan, her gün oynadıkları, içinden balık tuttup yedikleri, yüzdükleri, sonsuz akan bir dere var.
Bizim evde; üstüne basmaya kıyamadığımız milyarlık halılarımız var.
Onların ise; gün boyu çıplak ayakla dolaştıkları göz alabildiğine uzanan yemyeşil çimenleri var.
Bizim penceremizden bakınca, karşıdaki binaları görüyoruz.
Onların penceresinden bakınca uzaktaki dağlara kadar, ovalar, otlaklar, tepeler, evler, ırmaklar kısaca tüm ufku görüyoruz.
Baba biz niye bu kadar fakiriz!!!

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd 18-05-2007 10:09

Re: kızım sana diyorum...
 
İNSAN OLMAK

Hemen hemen aynı yıllarda doğmuş ve yaşamış olan iki deryadan bahsimiz var bu konuda.
Mevlana Celaleddin-i Rumi (1207-1273) ve Hacı Bektaş Veli (1209-1271) çağdaş (her iki anlamda da kullanıyorum) birer insandırlar.
Aynı çağlarda yaşamış bir adam günün birinde, ihtiyacına da binaen dağdaki sürüden bir koyun çalar. Evinde kesip çocuklarına yedirmek maksadı ile çaldığı koyunu evine getirince bir pişmanlık duyar.
Aynı koyunu ertesi gün tekrar sürüsüne götürüp bırakmak ister lakin sürüyü yerinde bulamaz.
Pişmanlığı bir kat daha artarak evine döner.
Durumu bilen ve koyunu sürüsüne götürmesini telkin eden eşi, bu sefer sen git bu koyunu Hacı Bektaş Veli dergahına bağışla ve günahlarımız için dua iste der.
Adamın kafasına yatar. Düşer yola, varır dergaha, çıkar Hacı Bektaş Veli'nin karşısına. Durumunu bir bir anlatır ve ekler.
-Ey ulu... Bir hata ettim, şimdi pişmanım. Bu koyunu kabul et, aşına kat, bize de af için dua et.
Hiç düşünmeden cevep verir Veli;
-Kusura kalma, biz bunu kabul edemeyiz. Sen Allah'tan dile affını.
Adam daha da pişman döner evine. Durumu olduğuğu gibi anlatır eşine. Bu sefer bir de Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin dergahına git der. Belki o kabul eder.
Adam ertesi gün hiç gecikmez çıkar yola. Varır derhaha, çıkar Mevlana'nın karşısına. Durumunu bir bir anlatır. Mevlana;
-Peki.. Der. Koyunu bırak, inşallah affına neden olur.
Adam tam kapıdan çıkmak üzere, biraz da meraktan bir soru sorar.
-Ey ulu.. Aynı koyunu Hacı Bektaş Veli'ye sundum kabul etmedi. Sen niye kabul ettin?
Mevlana hiç düşünmeden cevaplar.
-Çünkü Hacı Bektaş Veli bir Şahindir, biz ise bir Karga, Şahinler yüksektedir ve leşlerle ilgilenmezler, bizim gibi Kargalar ise leşlerle beslenir.
Adam döner Hacı Bektaş Veli'nin dergahına çıkar karşısına. Mevlana'nın son söylediklerini söylemeden sorar.
-Ey ulu.. Senin kabul etmediğin Koyunumu Mevlana kabul etti. Sen niye kabul etmedin?
Hacı Bektaş Veli hiç düşünmeden cevaplar;
-Çünkü, biz bir damlayız, Mevlana ise bir derya. Kücük bir kir bizi bozar ama aynı kir deryanın içinde kaybolur gider...

Tevazuu, bilgi ve insanlık...

ozgur_beyin 18-05-2007 10:50

Re: kızım sana diyorum...
 
Memur olan boğa. :lol:
* Doğuya bir devlet üretme çiftliği kurulur. Kurulmasına kurulurda *devletin boğaları pek *iyi değildir.
* Müdürün bu işe canı sıkılmaktadır. Adamlarından biri
* - Efendim şu ilerdeki köyde bir çiftlik var, bizim gibi Adamın bir boğası var, vallahi kısır inekleri bile doğurtturuyor
* - O zaman arabayı hazırla adamın yanına gidelim.
* * Müdür ve adamı çüftliğe giderler, müdür boğa sahibine.
* -Sevgili kardeşim devlet halka faydalı olsun diye bir çiftlik kurdu, biliyorsun. Bizim boğalarımız iyi değil senin boğanı bize ver.
* Çiftlik sahibi adam.
* -Efendim o boğa benim içinde çok değerlidir veremem.
* Müdür
*-Kardeşim sen yenisini yetiştirirsin biz amme hizmeti yapıyoruz. der.
*Müdürün ısrarlarıa dayanamayan köylü boğayı devlet üretme çiftliğine satar, alıp götürürler
*Devlet üretme çiftliğinde boğaya bir haller olur köylünün yanında uçanı kaçanı beceren boğa ,çiftlikte keyfe keder çalışmaya başlar
*
* Müdür adamına
*-Git şu boğanın sahibini çağır bir soralım bu boğa niye burda durgunlaştı?
*Boğanın eski sahibi gelir, müdür .
-Şu boğanla bir konuş * bu meret bizde pek çalışmıyor
*Adam boğanın yanına gider
Ne oldu ulan ,burda çalışmıyormuşsun diye sorunca
Boğa
Ben artık devlet memuruyum ne zaman canım isterse o zaman çalışıyorum. der eski sahibine

frodo 21-05-2007 19:32

Re: kızım sana diyorum...
 
Murat Bardakçı, Malatya Katliamı Üzerine Sabah'ta yayınlanan yazı

Hoşgörü, bu topraklarda hiçbir zaman vârolmadı

Malatya'da yaşanan vahşetin hemen ardından, son senelerde moda olan hoşgörü, mozaik ve diyalog gibisinden kavramlar yeniden dillere düştü.
Şimdi bilen bilmeyen herkes geçmişten örnekler veriyor, daha doğrusu verdiğini zannediyor, "Biz bir zamanlar hoşgörülü bir toplumduk, diğer dinlerin mensuplarına hiçbir şekilde müdahale etmezdik, herkes inancında hürdü" diyor ve feryâd ediyor: "Bize ne oldu da bu hâle geldik?"
Bütün bu yakınmaların ve soruların, konuya pek vâkıf olmayanları şaşırtacak mahiyette tek bir cevabı var: Hoşgörü, bizde hiçbir zaman vârolmadı!
Unutmayalım: Tarihi olaylar, meydana geldikleri zamanın şartlarına göre değerlendirilirler. Bundan asırlarca önce yaşanmış bir hadiseyi bugünün kavramlarıyla yorumlamaya kalktığınız takdirde yanlış neticelere varırsınız.

Eski ile yeniyi aynı potaya koyan bir örnek vereyim: "Fatih Sultan Mehmed büyük bir devlet adamı olsa idi, Türkiye'ye demokrasiyi getirirdi" gibisinden bir düşünce baştan aşağı saçmadır. Zira, Fatih, bu iddia ile döneminde varolmayan demokrasi kavramını uygulamamakla suçlanmaktadır.

ALÂKASIZ KAVRAMLAR
Benzer hataları, son senelerde çok fazla yapar olduk.
"Osmanlı'nın hoşgörülü olduğu, gayrımüslimlerin devletin en yüksek mevkilerine kadar getirildiği" şeklinde sık sık ortaya atılan iddia da, işte bu hataların başında geliyor.

Osmanlı Devleti bir imparatorluk idi, Türkiye Cumhuriyeti ise milli bir devlettir. İmparatorluklar ile milli devletler birbirlerinden tamamen farklı sistemlerdir ve imparatorlukların milli devlet kavramlarıyla değerlendirilip yorumlanması büyük hatalara yolaçar.

Şimdi, günümüzdeki hoşgörü, mozaik ve diyalog sözlerini bu kural çerçevesinde değerlendirelim:
* Bir imparatorluğun temelinde, çokuluslu olması yatar ve bugün din hürriyeti zannedilen serbestlik, imparatorluklarda olağan bir durumdur. Osmanlı İmparatorluğu'nda gayrımüslimlerin devletin yüksek makamlarında görev almaları milli devlet olmamanın ve çokulusluluk kuralının neticesidir, dolayısı ile de hoşgörü ile hiçbir alâkası yoktur. İmparatorluklarda hâkim bir millet hep mevcuttur, Osmanlı Devleti'nde hâkimiyet Türkler'e aittir ama, diğer dinlere ve milletlere mensup olanların yüksek görevlerde bulunmaları da imparatorluğun tabiatı gereğidir.

* Dolayısıyla, Osmanlı döneminde gayrımüslimler yahut Araplar gibi Türk olmayan kişilerin yüksek görevlere getirilmeleri normal uygulamalardır. Bu uygulamaların hoşgörü yahut mozaik gibisinden alâkasız kavramlarla değerlendirilmesi, yanlıştır.

DİN DEĞİL, PARA!
* Osmanlı'da Hristiyanlar'ın ibadetlerinde serbest bırakılıp İslamiyet'e geçmeye zorlanmamalarının sebebi hoşgörü falan değil, sadece paradır! Gayrımüslimlerin ödediği haraç ve cizye adındaki yüksek vergiler hazine için asırlar boyunca önemli bir gelir kaynağı olmuştur, bu vergiler bütün İslam devletlerinde vardır ve hiçbir devlet böylesine büyük bir geliri kaybetmek istememiştir.

* Uydurmamıza, kıvırmamıza ve eğip bükmemize gerek yok: Osmanlı döneminde Hristiyanlar için konmuş birçok yasaklar vardır. Meselâ şehirlerde atla gezememiş, yüksek bina yapamamış ve çanlarını kilise duvarının dışından işitilecek şekilde çalamamışlardır. Hattâ, bazı devirlerde sokağa ayaklarına çıngırak takarak çıkmak zorunda bile bırakılmış, belli renklerde elbise giymeleri bile yasaklanmıştır.

* Eski asırlarda bu topraklara şimdi Pax Ottomana yani Osmanlı Barışı denen bir sükûn hakimdir ama barışın kaynağı karşılıklı anlayış yahut hoşgörü değil, devletin gücüdür. Devletin kuvvetli olduğu devirlerde ister Müslüman, ister Hristiyan olsun, teb'adan hiç kimsenin din bahanesiyle bile tek söz etmesine izin verilmemiştir.

Sözün kısası: Hoşgörü, bu topraklarda hiçbir zaman vârolmamıştır, dolayısıyla şimdi söylediklerimiz sadece kendimizi kandırmaktan ibarettir.

mhmd 23-05-2007 13:58

Re: kızım sana diyorum...
 
ARTHUR ASHE

Efsane Wimbledon tenis oyuncusu Arthur Ashe AIDS'den ölmekteydi. Dünyanın her kösesindeki hayranlarından mektuplar almaktaydı. Bunlardan bir tanesi söyle soruyordu:

"Neden Tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?"

Arthur Ashe buna su cevabı verdi:

Tüm dünyada.
50 milyon çocuk tenis oynamaya baslar,
5 milyon tenis oynamayı ögrenir,
500,000 profesyonel tenisi ögrenir,
50,000 yarısmalara girer,
5,000 büyük turnuvalara erisir,
50'si Wimbledon'a kadar gelir,
4'ü yarı finale,
2'si finale kalır.
Elimde sampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya "Neden ben?" diye hiç sormadım.
Ve bugün sancı çekerken, Tanrı'ya "Niye ben?" mi demeliyim?


Mutluluk insanı tatlı yapar
Zorluklar güçlü yapar,
Hüzün ise insan yapar,
Yenilgi mütevazi yapar,
Basarı insanı aldatır
Ama yalnız Tanrı yolumuza devam etmemizi saglar.
Tanrı'ya asla "Niye ben?" diye sormayın. Ne olacaksa olacak.

O'nun kendine has usulleri vardır, inancınızı koruyun yeter.

mhmd 30-05-2007 15:22

Re: kızım sana diyorum...
 
BİRAZ UZUN... AMA TÜM EBEVEYİNLER MUTLAKA OKUMALI

Mart ayi gelmisti ama kizim hala okumaya gecmemisti. Odevlerini yapmamak icin bir suru bahane buluyordu. Elimden geldigince ilgileniyor, calisma sevki kazanmasi icin cabaliyordum. Ancak hicbir gelisme yoktu. Adeta inatla okuma-yazma ogrenmemeye calisiyor gibiydi.

Ögretmenligin kazandirdigi butun deneyimlerimi kullaniyor, hicbirinin ise yaramadigini gordukce panigim artiyordu.

Kizimdan bir yas kucuk oglum ve henuz yedi aylik bebegimden calabildigim her dakikayi *kizima ayiriyor, ancak ögretmeniyle her konustugumda buyuk bir dus kirikligi ile eve donuyordum.

'Kizim acaba geri zekali mi' diye dusundugum oluyor, bu dusunceler yuzunden beynimin zonklamasini gecirmek icin iki, uc tane agri kesici almak zorunda kaliyordum.

O soguk mart aksaminda, sonmeye yuz tutmus sobanin yaninda, kizima heceleri sokturebilmek icin ugrasirken, onun ilgisizligi kalan son sabrimi da tuketti. Aylarin birikimiyle kizi mi omuzlarindan tutup, silktim ve minicik yanagina hatirladikca utandigim' bir tokat *attim. Yanagi kipkirmizi oldu. Saskin ama kizgin bakti. Aglamamak icin minik dudaklarini surekli bukuyor, bakislari kalbimin otelerine dogru ok gibi ilerliyordu. Sessizligi bozan ben oldum.

"Neden? Nazlihan neden? Nicin okumayi ogrenmek icin gayret gostermiyorsun? Sen aptal degilsin. Neden kendine aptalmissin gibi davranilmasina izin veriyorsun?"

Bir an durdu, sonra sesinin butun yirticiligi ve kiniyle, "Cunku ben okumak istemiyorum" diye haykirdi. Kulaklarima inanamiyordum. Yuksek tahsil yapip, iyi bir gelecegi olacagini dusledim biricik kizim, benim, ben ogretmen Emine Ozgenc'in kizi "Okumak istemiyorum" diye bagiriyordu.

Hayal kirikligi ve saskinlik icerisinde "Neden?" diye sorabildim.

"Cunku ben senin gibi okuyup, ogretmen olup, cocuklarimi evde yalniz birakip ise gitmeyecegim, Calismayacagim, Ben sadece anne olacagim."

Kizim konusmuyor, adeta beni tokatliyordu. Basim donuyor, gozum karariyor, bu sozlerin gercekten kizima mi ait *oldugunu anlamaya calisiyordum. Evet bu sozleri bana yedi yasindaki kizim soyluyordu. "Insan simdi bayilmaz da ne zaman bayilir" di ye dusundum. Sanki, birden, gozlerimin onunde bir sinema perdesi acildi ve aci bir film oynamaya basladi. Yozgat'in Nohutlu Tepesi'nde, o her cikisimda hic bitmeyecegini dusundugum yokusun basindaki bir turlu isitamadigim evi hatirladim.

12 Eylul sonrasi, esimin (bircok insana yapildigi gibi) hic anlayamadigim bir tarzda ve sebepsizce tutuklanip cezaevine goturulusu. Aylarca tutuklu oldugu halde mahkemenin bir turlu baslamayisi. Yillarca suren ve benim, esimin neden tutuklandigini beraat ettikten sonra bile anlamadigim mahkemeler. Bakamadigim icin dokuz aylik oglumu Samsun'a, anneme birakmam. Bakici ve anaokulu masraflarini karsilayamadigim icin, iki yasindaki kizimi her gun *calistigim liseye goturusum. Yavrumun ogretmenler odasinda koltuklarda uyuyusu. Uykusunun en derin yerinde calan teneffus ziliyle yavrumun firlayip koltuklara oturusu. Sonra mudurun beni cagirip, "Bak Emine Hanim, biliyorum zor durumdasin ama sen herkes cocugunu okula getirmeye basladi. Burasi cocuk yuvasi degil ki. Bir daha kizini okula getirme" deyisi. O gunden sonra iki bucuk yasindaki kizimi o koskoca, o sopsoguk evde, yalniz basina *birakip, donene kadar kizimi korumasi icin Allah'a yalvarislarim. Acikir ve susar diye etrafa biraktigim su bardaklari ve yiyecekler. Her aksam eve dondugumde yavrumu bir kosede battaniyenin altinda buzusmus bulusum. "Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca, "Korktum, agladim, agladim, yoruldum, sustum, sonra yine agladim" diyerek boynuma * * * sarilisi. Bir film seridi gibi geciyordu gozlerimin önunden. Bir turlu filmin sonu gelmiyordu.

Nisan sonlarina dogru bir ogle paydosunda eve gelmis ve zili calmak zorunda kalmistim. O sabah telasla cikarken anahtari evde unutmustum. Ama cok dert etmemistim. Nasilsa kizim evdeydi. Kapiyi acardi. Ama acmadi. Acmadigi gibi sesinin butun gucuyle "Anne" diyerek agliyordu. "Kizim, ben annenim, ac kapiyi" dedikce o "Hayir sen annem degilsin. Sen * kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne soyledimse inandiramadim. Dinledigi bir masaldan etkilenmisti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve agliyordu. Yarim saat ugrasmis, ikna edememistim.

Yapacagim tek sey vardi. Bir sekilde iceri girmek. Ama nasil? Kapiyi kiracak gucum yoktu. Nohutlu Tepesi'nde cilingir ne gezerdi. İcerde yavrum feryat figan agliyordu. Neden sonra alt kata inmeyi dusundum.

Kapiyi acan komsuma bir yandan olaylari anlatiyor, bir yandan balkona dogru kosuyordum. Bir sandalye bulup balkona yerlestirdim ve ust kattaki evimin balkonuna ulastim. Ben, 153 santimlik ufak tefek kadin, bir sandalye yardimiyla nasil olup uc *metrelik tirmanisi gerceklestirerek, ucuncu kattaki evimin balkonuna ulastim. Hala *anlamis degilim. Sanki gorunmeyen bir el beni yukari cekti. Balkonun kapisi pek saglam olmadigindan, kilidi kolayca acip iceri kostum. Kizim kapinin dibine oturmus, basini bacaklarinin arasina sikistirmis agliyordu. Sarildim, sarildim, sarildim... Goz yaslarim onunkiyle karisti. Koynuma buzuldu. Sadece "Annem, annecigim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu. O gun ogleden sonraki ilk dersimi kacirdim. Mudurun ikazina ragmen kizimi sinifima goturdum. Once mudur muavini, sonra mudur tarafindan azarlandim ama hic cevap vermedim. Sadece goz pinarlarimda iki damla yas belirdi. Ve o yaslar mudurun birden susup ozur dilemesine sebep oldu.

Evet bu aci film bitecek gibi degil. Kizimin sesiyle irkildim. "Ben okumayacagim. Anne olacagim diye feryat ediyordu. Feryat etmiyor sanki beni tokatliyordu. Ona iyi bir anne olamadigimi ve bundan duydugu rahatsizligi bu sozlerle haykiriyordu *yuzume. Hayatimin hicbir aninda boylesine bir aci yasamamistim. Hicbir soz yuregimi ve bellegimi boylesine hirpalamamisti.

Kizimin kestane rengi saclarini oksadim. Tokadimla kizaran yanagini optum. Basini gogsume bastirdim. Onun hafizasinda *yer eden butun acilari silmek istiyordum. En dogru, en egitici sozleri bulmaliydim.

Ama nasil?.. Bu allak bullak beyinle nasil?

Oglece ne kadar kaldik bilemiyorum. Bir ara konusacak gucu bulabildim.

"Kizim, her okuyan kadin calismak zorunda degildir. Sen iyi bir anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmani istiyorum. Ancak, okursan, bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Calismak zorunda degilsin ki. Sen de evde cocuklarina bakar, onlara okuma yazma ogretirsin" diye devam eden bircok cumle siraladim pes pese. Kizim ikna olmus gorunuyordu. Ertesi gun okuldan geldiginde onu masanin basinda Cin Ali kitabini okurken buldum. Kizim, okuyup yazmayi aylar once ogrenmis fakat israrla herkesten saklamisti.

Ogretmeni saskindi. "Nasil olur da bir cocuk, bir gunde bu kadar ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu. Bu sorunun cevabi oyle uzun ve anlasilmasi oyle guctu ki... O an susmak, en guzel cevapti cunku bu sorunun cevabini ancak ben ve Nazlihan anlayabilirdik.

Simdi kizim, Gazi Universitesi'nde isletme okuyor. Anadilini cok iyi okuyup, yazdigi gibi iyi derecede Ingilizce de biliyor. En onemlisi bir kadinin hangi sartlarda olursa olsun calismasi ve ekonomik ozgurlugunu elde etmesi gerektigine inaniyor. En guzeli de her firsatta "Canim annem diye sarilip yanaklarimdan opuyor. Ben de onun, daha once "o utandigim tokatla" kizart tigim yanagindan opmeye ozen gosteriyorum.
Emine Ozgenc

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd 01-06-2007 10:20

Re: kızım sana diyorum...
 
HAYATI YAŞAMAK

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti.
İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılarak eşi ve büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Ne var ki emekli olması gerekiyordu.
Müteahhit, iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev yapmasını rica etti. Marangoz, kabul etti ve işe girişti, fakat gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı.
Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne büyük talihsizlikti!... İşini bitirdiğinde işveren, evi gözden geçirmek için geldi.
Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev senin” dedi, “Sana benden hediye” . Marangoz, şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman böyle yapar mıydı hiç!

Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zaman da, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız.
Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.

Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “Hayat bir kendin yap, tasarımıdır” demiştir biri. Bugün yaptığınız davranışlar ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun.

Unutmayın...
Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın.
Hiç incinmemiş gibi sevin.
Kimse izlemiyormuş gibi dans edin.


Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd 08-06-2007 11:48

Re: kızım sana diyorum...
 
BİLGE

Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır. Emekliliğinin ilk birkaç haftasını huzur içinde geçirir ama sonra ders yılı başlar. Okulların açıldığı ilk gün, dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp bidonunu bağırıp çağırarak tekmelerler. Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam bir önlem almaya karar verir. Ertesi gün çocuklar gürültüyle evine doğru yaklaşırken, kapısının önüne çıkar, onları durdurur ve:

-Çok tatlı çocuklarsınız çok da eğleniyorsunuz. Sizden bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum. Ben de sizlerin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size beşer lira vereceğim... der.

Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocukların önüne çıkar ve onlara şöyle der;

-Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı bundan böyle size sadece 2,50 lira verebilirim.

Çocuklar pek hoşlanmazlar ama yine gürültüye devam ederler. Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam onları karşılar. Bakın der, Henüz maaşımı alamadım bu yüzden size günde ancak 1 lira verebilirim, tamam mıı.

-Olanaksız bayım der içlerinden biri, Günde 1 lira için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
Biz işi bırakıyoruz!!!

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd 07-07-2007 11:54

Re: kızım sana diyorum...
 
MİSAFİRPERVERLİK

Tanrı bir gün tüm halkları makamına çağırmış.
Gezgin olan dünya insanlarına; toprak, yer yurt belirleyip oturmalarını murat eylemiş.
Tüm halklar erkenden kalkıp varmışlar huzura. Bir tek Çerkez halkı yokmuş bunların içinde.
Derken tüm dünya toprakları paylaştırılmış halklara. Gün de bitmiş, halk da, toprak da.

İyice geç bir vakit huzura Çerkez halkı çıkmış. Ama ne dünya toprağı kalmış ne de bir şey.
Geç gelmelerinin nedeni sorulmuş Çerkezlere.
Yoksa verilen buyruktan haberleri mi olmamıştı? *
Haberlerinin olduğunu söylemiş, Çerkezler. Ama misafirleri varmış. İzzet, ikram yapmakta olduklarından bırakıp gelememişler.

Tanrı bundan çok hoşlanmış.
Kendine ayırdığı topraklardan bir kısmını da Çerkezlere yurt olsun diye vermiş.
İşte o gün bu gündür; Çerkezler, dünya cenneti topraklarına Tanrının yeri gibi bakar ve değer verirlermiş.
(Kafkas halklarına ithafen)

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

11-07-2007 13:24

Re: kızım sana diyorum...
 


Herkesin hırsız olduğu bir ülke varmış,ama istisnasız herkesin.Gece olunca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanına alır ve komsusunun evini soymaya gidermiş. Gün doğarken geri döndüklerinde yüklerini alırlarmış. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmuş bulurlarmış.Ülkede kimse kaybetmezmiş,çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolaşım son kisi ilk kişiden çalana kadar sürermiş.

Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış. Gece olduğunda, çanta ve fenerle dışarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş.Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezlermiş.Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:
"Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok."

demişler Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz,döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terketmek zorunda kalmış.

Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı giderek çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasa dışı ilan etmişler.Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş.Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terketmişler.Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için servetlerini yitirmeye başlamışlar.

Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler.Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde sadece yerde yazılı bir kağıt varmış.Kağıtda şunlar yazıyormuş:

" Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa her şey için çok geç olmuş demektir."


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:37 .