Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Tarih (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=29)
-   -   Cumhuriyet Tarihinde Türk Irkçılığı (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=37407)

Şüpheci Dinsiz 30-06-2015 18:41

Cumhuriyet Tarihinde Türk Irkçılığı
 
Sevgili arkadaşlar,

Konuya girmeden önce yararlandığım kaynakları vereyim.
1- TÜRKİYE'DE ULUS İNŞASI VE DİL DEVRİMİ (1839-1936) Mehmet ÖZDOĞAN
2- İsmail Beşikçi - Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi ve Kürt Sorunu
3- Wiki'den İttihat ve Terakki, Mahmut Esat Bozkurt, İzmir İktisat Kongresi, Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi, Mu kıtası
4- Avrupa Demokratik Halklar Konfederasyonu (AHDK) Ne Mutlu Irkçıyım Diyene
5- İsmail Beşikçi - Cumhuriyet Halk Fırkasının programı ve Kürt Sorunu
6- Sait Yılmaz (21.yy Enstitüsü) Kürtlerin Kökeni ve Kürtçülük

--/--

1. kaynakta, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve hemen öncesinde Avrupa'daki ulus devlet ve milliyetçilik akımları hakkında genel bilgiler/anlayışlar verilmiş.

Buna göre Avrupa'da, özellikle Sosyal Darwinizmin etkisi altında (güçlü olan ırkların ayakta kaldığı, diğer aşağı ırkları domine ettiği tezi) olan "üstün beyaz ırk" düşüncesi hakim. Türkleri sarı (aşağı) ırktan gösteren çeşitli İngiliz/Fransız yayınları çıkmış. Osmanlı'ya tabi Avrupa'da milliyetçilik akımları baş göstermiş. Osmanlı Devleti, İttihat-ı Anasır projesiyle bu ayrılıkçı milliyetçileri birleştirerek devlet anlayışını eşitlikçi/laik yeni bir düzeye çıkarmak istiyor ama başaramıyor.

İttihat Terakki, İttihat-Anasır projesini baltalayan Osmanlı kökenli bir milliyetçi akım olarak ortaya çıkıyor. Babıali baskınıyla darbe yapıyor ve hükümeti ele geçiriyor. Türkçü Turancı bir çizgide olan İttihat Terakki, gerek Ermeni - Rum katliamlarında, gerekse Türkçü Turancı politikaları sebebiyle milyonlarca Anadolu Halkının ölümüne sebep oluyor. Alman/Fransız/İngiliz çıkarları için Rusya içindeki Ermenileri kışkırtması, Rusya'nın karşılık olarak Anadolu içindeki Ermenileri kışkırtması sonucu Anadolu'da 2.5 milyondan fazla Ermeni/Rum/Türk/Ezidi/Süryani/Kürt ölüyor. Türkçü Turancı politikaları gereği Almanya'nın yanında Osmanlıyı 1. Dünya Savaşına sokuyor, ağır bir yenilgiyle sonuçlanıyor. Osmanlı parçalanıyor. İttihat Terakki kendisini feshediyor.

Cumhuriyetin kuruluşu sırasında İttihat Terakki'nin kurucuları ve örgütü Kurtuluş Savaşında yer alıyorlar ve kurulduktan sonra ilk milletvekilleri ve bürokratlar içinde oluyorlar.

İttihat Terakki'nin kurucularından biri olan Ziya Gökalp, Türkiye Cumhuriyetinin Türk Milliyetçiliğiinin esaslarının kurucu babası oluyor. Öyle ki, Atatürk: "Benim biyolojik babam Ali Rıza Efendi'dir, ama fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tir." diyor.

Atatürk'ün bir Fransız okulunda okumakta olan manevi kızı Afet (İnan) babasına bir Fransız kitabından; Türklerin sarı (aşağı) ırktan olduğunu yazan bir paragrafı gösteriyor. Atatürk bunun üzerine gerek meclistekilere, gerek bürokratlara, gerekse tarih akademisyenlerine durumu araştırmalarını söylüyor.

1. ve 2. kaynağa göre, sarı ırktan sayılmak Cumhuriyetin kurucularının oldukça ağırına gitmiş olmalı ki, hemen bir Türk Tarih Tezi, ve bu oluşturulan tezi dayanak göstererek Güneş-Dil Teorisi oluşturuluyor. Canhıraş bir şekilde Avrupa'ya Türklerin sarı ırktan olmadığı ispatlanmaya çalışılıyor. Kaynaklara göre, bu tezlere/teorilere (?) epey mesai ve para harcanıyor.

Türk Tarih Tezi'ne göre, tüm Avrupa, Çin, Hindistan, İran, Anadolu (Ermeni-Rum-Kürt-Hitit-Eti-Roma), Afrika ülkelerinin ataları Türktür, medeniyetlerini Türklere borçlulardır. Bu iddia kanıt olarak gösterilerek Güneş-Dil Teorisinde de tüm dillerin kökeni Türk dilidir deniyor.

Dönemin koca koca profesörleri, ordinaryusları konuya memur ediliyor ve bilimsel antropolojik (?) çalışmalar yapıyorlar. Örneğin, 64.000 mezar kazılıyor, kafatasları çıkarılarak çevresi, burun uzunluğu vesaire ölçülüyor. Anadolu'nun her yanına araştrıma ekipleri gönderiliyor, insanların kafa çevreleri, burunları, boyları ölçülüyor, kan grupları tespit ediliyor.

Türk Tarih Kongreleri ve Türk Dil Kongreleri düzenlenerek bulgular konferans düzeninde paylaşılıyor. Önce Türk ırkının brakisefal (beyaz ırk) olduğu ispatlanarak (?) Avrupa'lı cahillere hadleri bildiriliyor, sonra Avrupalılığın kökeninin Türkler olduğu ispatlanarak (?) üste çıkılıyor, daha da sonra Avrupa dillerinin kökeninin Türkçe olduğu da ispatlanarak (?) üstünde zıplanıyor.

Bu kongrelere katılan tüm akademisyenler, ellerinde/dillerinde yağdanlıkla gelip Atatürk'e methiyeler düzüyorlar. Konuşmanın %70'ini methiye düzmek, %29'unu Türkü övmek, %1'ini bilimsel (?) bulguları anlatmak oluşturuyor.

Günümüzde hem Türk Tarih Tezi, hem Güneş-Dil Teorisi "bilimsel olmaktan uzak romantik girişimler" olarak değerlendiriliyor.

Kaynaklardan alıntı yaparak, yorumlanarak devam edecek.

Sevgiler

Şüpheci Dinsiz 30-06-2015 19:06

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra ulus devlet ve Türk Milliyetçiliğinin inşasında ortaya bir Türk Tarihi, Türk Dili, Türk insanı prototipi çıkarmak zorunlu olarak görülmüş.

İzmir İktisat Kongresinde hedeflenen Türk prototipinin genel çizgileri belirleniyor.
Alıntı:

İlk oturum kararları

Saat 10'da başlayıp, 11.15'te kapanan ilk oturumda alınan aşağıdaki genel kararlar, şöyledir;

Madde-1: Türkiye, milli hudutları dahilinde, lekesiz bir istiklal ile, dünyanın sulh ve terakki unsurlarından biridir.
Madde-2: Türkiye halkı hakimiyetine, kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiçbir şeye feda etmez;ve milli hakimiyete müstenit olan meclis ve hükümetine daima zahirdir.
Madde-3: Türkiye halkı, tahribat yapmaz; imar eder. Bütün mesai iktisaden memleketi yükseltmek gayesine matuftur.
Madde-4: Türkiye halkı, sarf ettiği eşyayı mümkün mertebe kendi yetiştirir. Çok çalışır, vakitte, servette ve ithalatta israftan kaçar. Milli istihsali temin için icabında geceli gündüzlü çalışmak şiardır.
Madde-5: Türkiye halkı, servet itibari ile bir altın hazinesi üzerinde oturduğuna vakıftır. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar ; yeniden orman yetiştirir. Madenleri kendi milli, istihsali için işletir ve servetlerini herkesten fazla tanımaya çalışır.
Madde-6: Hırsızlık, yalancılık, riya ve tembellik en büyük düşmanımız; taasubdan uzak dindarene bir selabet her şeyde esasımızdır. Her zaman fa ideli yenilikleri severek alırız. Türkiye halkı mukaddesatına, topraklarına, şahıslarına ve mallarına karşı yapılan düşman fesat propagandalarından nefret eder ve daima bunlarla mücadeleyi bir vazife bilir.
Madde-7: Türkler, irfan ve marifet aşığıdır. Türk, her yerde hayatını kazanabilecek şekilde yetişir; fakat her şeyden evvel memleketinin malıdır. Maarife verdiği kutsiyet dolayısıyla ( Mevlûdu şerif) Kandil günü, aynı zamanda bir kitap bayramı olarak tes'id eder.
Madde-8: Birçok harpler ve zaruretten dolayı eksilen nüfusumuzun fazlalaşması ile beraber sıhhatlerimizin, hayatlarımızın korunması en birinci emelimizdir. Türk mikroptan, pis havadan, salgından ve pislikten çekinir, bol ve saf hava, bol güneş ve temizliği sever. Ecdat mirası olan binicilik, nişancılık, avcılık, denizcilik gibi bedeni terbiyenin yayılmasına çalışır. Hayvanlarına da aynı dikkat ve himmeti göstermekle beraber cinslerini düzeltir ve miktarlarını çoğaltır.
Madde-9: Türk, dinine, milliyetine, toprağına, hayatına ve müessesatına düşman olamayan milletlere daima dosttur; ecnebi sermayesine aleyhtar değildir. Ancak kendi yurduna kendi lisanına ve kanununa uymayan müesseselerle münasebette bulunmaz. Türk, ilim ve sanat yeniliklerini nerede olursa olsun doğrudan doğruya alır ve her türlü münasebette fazla mutavassıt istemez.
Madde-10: Türk, açık alın ile serbestçe çalışmayı sever; işlerde inhisar istemez.
Madde-11: Türkler, hangi sınıf ve meslekte olurlarsa olsunlar, candan sevişirler. Meslek, zümre itibarile el ele vererek birlikler, memleketini ve birbirlerini tanımak, anlaşmak için seyahatler ve birleşmeler yaparlar.
Madde-12: Türk kadını ve kocası, çocuklarını iktisadi misaka göre yetiştirir.
Bu maddelerin mimarı olan Mahmut Esat Bozkurt, daha sonra aşağıdaki sözleri de sarf edecektir:
Alıntı:

Kendi hesabıma son sözüm şudur: Bir ihtilâl hangi milletin hesabına yapılırsa, mutlaka o milletin öz evlâdının eliyle yapılmalı ve onun elinde kalmalıdır. Meselâ: Türk ihtilâli, öz Türklerin elinde kalmalıdır. Hem de kayıtsız ve şartsız. Yabancıların yardımı ile başarılan ihtilâller yabancılara borçlu kalırlar. Bu borç ödenmez.

--/--

Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!
Uydurulan Türk Tarihi öyle inandırıcı olmuş olmalı ki, Öz Türk, Yüce Türk, Saf Türk, Saf Kan sözleri havalarda uçuşur olmuş.

Devam edecek.

Sevgiler

Şüpheci Dinsiz 30-06-2015 19:12

Ne mutlu Irkçıyım diyene!

Alıntı:

Irk ve Irkçılık Nedir, Irkçı Kimdir?

Bir değil, bin makaleye bile sığmayacak genişlik ve derinlikte kavramlardan söz ettiğimin farkındayım. Bir risk alarak, yine de özetlemeye çalışacağım.

Kelimenin dar anlamında ırkçılık ile geniş anlamda ırkçılığın, klasik ırkçılık ile modern, inceltilmiş ırkçılığın, duygu ırkçılığıyla politik-kültürel ırkçılığın, kökleri kabile yaşamına kadar uzanan etnosantrizm ile ulus devlet ırkçılığının, “din-tanrı-ümmet” eksenli ırkçılık ile cinsiyet ayrımcılığına dayalı ırkçılığın ortak bir hareket noktası vardır. Fark ve farklılık!

Deri rengi, burun formu, kafatası ölçüleri, boy-pos, koku, kanın bileşimi gibi biyolojik farklılıklar ile sosyo-kültürel, sınıfsal, cinsi ve yaşam tarzları arasındaki farklılıklar vs.

Fark reel olduğunda, ırkçı, bu farkı kendi lehine yorumlar; yoksa şayet, hayali, yapay farklar yaratarak yine kendini, kendi değerlerini üste bir yere koyar.

Klasik ırkçı zihniyet şöyle işler: Doğadan farklıyız. Siyahız beyazız, uzunuz kısayız, kadınız erkeğiz, güçlüyüz, zayıfız…

Güçlü olanın rolü egemen olmaktır; zayıfla kaynaşmak değil. Güçlülerin oluşturduğu ırk, Pür bir ırktır. Pür ırk ise üstün ırktır. Üstün ırkın, zayıf, alt-ırklara karışması tanrısal iradeye karşı işlenmiş bir suçtur. Dolayısıyla da o, egemen olmalıdır. Egemen olmak için de -soykırımlar da dahil- tüm araçları kullanmak meşrudur…

Irkçı düşünce, “üstünlük” saplantısıyla malüldür. Nietzsche söyle diyor: “size insandan üstün olmayı öğretiyorum. İnsan, aşılması gereken bir nesnedir… İnsan, hayvanla üstün insan arasında bir iptir. Uçurumun üstüne gerilmiş bir ip…”

“Ayaktakımının da aklı olduğunu görünce kaç defa usanç getirdim akıldan. Ayaktakımının önünde eşit olmak istemiyoruz; biz. Demokrasi, devletin gerilemiş biçimidir.”

“Disiplinle ve milyonlarla salağı ortadan kaldırarak geleceğin insanını kalıba dökecek ve ortadan kaldırma işlemi sırasında acı çekenleri görüp yıkılmayacak, emsali görülmemiş derecek korkunç bir büyüklük enerjisine ulaşmaktır amaç.” (Aktaran İ. M. Ayçiçek. Felsefe ve Bilimde IRKÇI DÜŞÜNCE)

Geleceğin Hitler ve Nazilerinin ne yapmaları gerektiğini tarif etmiş sanki…

Aynı Nietzsche’nin karşı cinse bakışı: “Bir kadınla birlikte olmaya mı gidiyorsun? Kamçını unutma! (age)

Bilimcilere göre ırk, biyolojik bir kavramdır. Tarihsel evrim içinde oluşan anatomik ve fizyolojik özelliklerle belirlenir. Dolayısıyla da bir olguya işaret eder.

Irkçılık ise, bilim dışıdır. Siyasi ve iktisadi çıkarlara dayalı, korku ve inançlardan, ayrıcalıkları koruma endişesinden vs. beslenen, üretilmiş bir kavramdır.

Hitler, ırkçılığı şöyle tanımlıyordu:

“Irkçılık, insanlık içinde, çeşitli milletlerin değerini kabul eder. Irkçı inanış için, devleti bir amaç saymak ilkesi vardır. Bu amaç da, ırkların varlığının korunmasından ibarettir. Irkçılık, onların eşitliğine asla inanmaz. Irkçılık, dünyayı yöneten kutsal iradeye uyarak, en iyinin ve en kudretlinin zaferini kolaylaştırmak, kötü ve zayıf olanların boyun eğmesini sağlamak görevi ile yükümlüdür. Böylece tabiatın aristokratik ilkelerine saygı gösterir ve canlıların hayat grafiklerindeki son noktaya kadar bu yasanın değerine inanır.” (age)

“Üstün Irk” ideolojisine dayalı klasik ırkçılık, evrilerek günümüz “üstün medeniyet”, “üstün kültür” ırkçılığına dönüştü. Bu aşama kaydı, taş devri ırkçılarının olmadığı anlamına gelmiyor elbette.

İnsanlığa çok pahallıya mal olan pür’lük iddiasının, pür bir yalan ve yanılsama olduğu yaşanan trajik deneylerle anlaşıldı. Genetik mühendislik verileri kanıtlıyor ki, her birey –tüm benzerliklere karşın- tektir. Ve farklı bireylerin oluşturduğu toplulukların ‘pür’ olduklarını iddia etmek, bağnaz bir kör inanç değilse eğer, servetlere hükmetmenin, hegemonyacı ideolojik bir aracıdır.

İnsanlığın tarihi, melezleşmenin de tarihidir. Ve dünya küçüldükçe, söz konusu karışım da artan ivmeler kazanıyor.

Etnomerkezcilik: Tekil, yaygın ve her insanda biraz bulunan duygu ırkçılığının kavranabilmesi için bu kavramın anlaşılması gerekiyor. Pek çok araştırmacının üzerinde anlaştığı tanımlama, genel hatlarıyla şöyle özetlenebilir: Etnomerkezcilik, belli bir etnik grubun, kabilenin kendi yaşam tarzını, dini ve kültürel değerlerini öne çıkarması, değerlerin merkezine koymasıdır.

“Ben ve öteki”, “Biz ve diğerleri” ayrımının keşfi, ilk insan ve topluluklarda bir güvenlik endişesi, kendini karşıdakinin tersinden tanımlama gibi yeni ilişki ve çelişkileri de birlikte getiriyordu.

Bir topluluğa ait olmak, bireyin güvenlik ihtiyacını karşılaması, yaşamını kolaylaştırmasıyla kalmıyor, aynı zamanda bir gururlanma ve övünme nedeni de oluyordu. Hele de bu topluluğun yaşam tarzı, totemi, dini, müziği, mutfağı, efsaneleri, yani kültürü “diğeri”nden daha iyi ve daha üstün ise… Bu algı, topluluğun kendisi ve diğeri ile kurduğu ilişkide hastalıklı, kendine hayran, diğerine tepeden bakan bir çarpıklığa neden oluyor.

Kendine benzemeyeni dışlayan,o’nun dili,müziği,sanatı ve diğer kültür ögeleriyle alay eden her türlü toptancı bakış/yaklaşım, etnomerkezcilik kaynaklı bir tür pasif ırkçılığın yaygın tezahürleridir.

Fransa’da, “Irkçı değilim, ama Arapları sevmiyorum” diyen güzel bir örnek vardır. Herhangi bir halkı ya da kültürü peşin bir hükümle dışlıyorsanız şayet, sözü geçen ırkçılık çeşidinin içindesiniz demektir.

“Ötekiler”den duyulan tedirginlik, kendine benzemeyene karşı beslenen yersiz endişeler, kuşaktan kuşağa aktarılan önyargılar, kendi değerlerinin “üstün” olduğuna dair kör inançlar… bu tip ırkçılığı besleyen başlıca faktörlerdir.

“Öteki”ne doğru atılan her adım “diğerleri”ni tanımaya dönük her çaba, bu tip ırkçılık ve etnomerkezci tatıntılardan bir uzaklaşmayı ifade eder. Politik ırkçılıkla kaşınmadığı sürece tabi.



Türkiye’de Irkçı Düşünce ve Eylemin Kısa Özgeçmişi

Sistemli anlamda Türk ırkçı düşünce tarihini, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşuyla başlatmak yanlış olmasa gerek. Elbette ki, kökleri daha gerilere gidiyor.

Ziya Gökalp, ( Yusuf Akçura gibilerini unutmamak kaydıyla.) Türkçü-Turancı ırkçı fikir akımının babası olarak kabul edilir. Sonradan Türklere “Ata” olan Mustafa Kemal, Z. Gökalp’in fikir babalığını bakın hangi sözüyle tasdik ediyor:

“ Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Namık Kemal, Fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir ”

“Atatürk Milliyetçiliği” denilen uydurma bir kavramla, ırkçı-soykırımcı bir ideolojinin yumuşatılmaya çalışılması, gerçeği değiştirmiyor. Cumhuriyetin tek partisi CHP, Osmanlı’nın tek partisi İttihat ve Terakki Fırkası’nın devamıydı. Hem fikren hem de siyaseten… Bu olgu, resmi planda tabi ki kabul edilemeyecekti. Zira orta yerde kocaman bir insanlık suçu vardı. Genel olarak Anadolu’nun hristiyan halklarına karşı girişilen etnik temizlik, özel olarak da Ermeni ulusuna karşı girişilen soykırımın suç ortaklığı… Kaldı ki, M. Kemal’in bizzat kendisi 29 Ekim 1907’de İttihat Terakki’ye üye olmuş, bir yıl kadar sonra da gönüllü subay olarak Teşkilat-ı Mahsusa’ya katılmıştır. (Tuncay Özkan MİT‘in Gizli Tarihi)

1914-18 arası tüm soykırım ve katliamların bu iki organizasyon tarafından tertiplenip yönetildiğini unutmayalım.

1921 yılında patlak veren Koçgiri Kürt halk hareketini boğazlamakla görevli “Sakallı Nurettin Paşa” isimli ünlü bir kasabın çok çarpıcı bir sözü var:

“Türkiye’deki ‘zo’ diyenleri imha ettik, ‘lo’ diyenleri de ben kökünden temizleyeceğim!”

Ermeni, Keldani, Süryani, Pontus ve Rum katliamlarının mimarı resmi, gayrı-resmi çeteleri Koçgiriyi de ezip, oradan “Kurtuluş Savaşı” denilen iç savaşın çeteleri olarak aklanıp, yeni katliam ve talanlarla yollarına devam ettiler.

İkinci dünya savaşının gerçek galibi Sovyetler Birliği ile iyi geçinme korkusu ve diğer konjonktürel nedenlerden dolayı Türk egemen güçleri, resmi ideolojik söylemdeki Nazi hayranı sivrilikleri az da olsa törpüleme manevralarına giriştiler. Ancak, temel zihniyet aynı kalacaktı.

Yüz yirmi dört yıllık Türkçü-ulussalcı-üniter devletçi tarih, tam bir facianın, soykırımların, tehcir, asimilasyon, inkar, bireysel ve toplu siyasi cinayetlerin tarihi oldu.

Bu trajik tarihin fikri arka palanını anlamak için, Türkçü-Turancı Irkçı düşünce akımının bazı star isimlerine kulak vermemiz gerekiyor. Biraz uzunca da olsa…

Söz ırkçıların:

Yıl 1932, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin Birinci Türk Tarih Kongresi’nin, Eğitim bakanı Esat bey tarafından yapılan açılış konuşması: Dünya medeniyetlerini Türkler yarattı!

“Türkler anayurtları olan Orta Asya’da Yontma taş devrini milattan 12.000 sene evvel geçirdikleri halde Avrupalılar ancak 5000 sene daha sonra bu devirden kurtulabilmişlerdir. Diğer tarafta insanlar henüz ağaç ve kaya kovuklarında yaşarlarken Türkler Orta Asya’da kereste ve maden medeniyetini meydana getirmişler, hayvanları ehilleştirmişler, çiftçiliğe başlamışlardı… Türkler Orta Asiyadan yayıldıktan sonra gittikleri yerlerde ilk medeniyeti neşretmiş ve böylece Asiyada Çin, Hint ve Mukaddes Yurt edindikleri Anadoluda Eti, Mezopotamyada Sümer, Elam ve nihayet Mısır, Akdeniz ve Roma medeniyetlerinin esaslarını kurmuşlar, ve bugün yüksek medeniyetlerini taktir ve takip ettiğimiz Avrupa’yı o zamanlar mağara hayatından kurtarmışlardır. Türk kavimlerinin birbiri ardınca Avrupa’nın her tarafına yayıldıkları ilk medeniyeti yaydıkları ve buralarda Türk anayurdu olan Ortaasiyadan geçtikleri anlaşılmıştır.”

Yıl 1932, Mustafa Kemal’in, resmi dilbilim tezi olarak kabul ettirdiği Güneş Dil Tezi:

Bütün diller Türkçeden türemiştir!

“Dünya medeniyetinin Otaasiyadan ve Türklerden diğer yerlere ve milletlere geçtiğini ispat eden mühim ve kuvvetli delillerden biri de Türk dilidir… Muhaceretin Ortaasiyadan vaki olması ve muhacırların Turk kabilelerinden ibaret bulunması yer medeniyet (lisan, ilim, san’at) itibarile menşe birliğini ve binaenaleyh Türk dilinin bir anadil olduğunu ve ilk medeniyetin Ortaasiyedan ve Türkler tarafından dünyaya yayıldığını gösterir.”

Yıl 1942, Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Meclis açılış konuşmasından: Kan ırkçılığı!

“Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesindir.”

Yıl 1936, Başbakan Recep Peker, Kan ırkçılığı ve üstünlük!

“Irk ve kan milliyetçiliği, sınır dışı milliyetçiliğidir de… Sınır dışı milliyet telakkisinin, ırk milliyetçisi siyasal partilerin programlarında yer aldığı vardır. Bir ırk milliyetçisi, yaşanılan yurdun sınırları dışında kalan, fakat kendi kanını taşıyan insanların, birbirleri ile kaynaşması ve bağlanması için sınırların aşılması ister; bu politika da, kendi kanından insanların kesafetle yaşadığı topraklar üzerinde siyasal haklar iddiasına kadar varır. Kesafet nispeti çokluğu bulursa, o toprakların ana yurda ilhakını da ister… Gene ırk milliyetçisi kendi sınırları içinde yaşayan ve kendi kanından olmayan azınlıkların yurt içinde aynı hak, aynı şeref ve hatta kültür sahibi olmasını kabul etmez”

H.Nihal Atsız : (Katliamcı, soykırımcı saldırgan ırkçı zihniyetin en pervazsız figürlerinden biri!)

“Türkçüyüm, Türklük milliyetçiliktir. Irkçılık ve Turancılık da bunun şümulüne dahildir. Memleket ya bu iki temel üzerine yükselecek veya yıkılacaktır.”

“Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmış olan kimsedir.”

“Irkçılık ve Turancılık Anayasa’ya aykırı değildir… Devlet de icraatı ile açıkça ırkçı, Hatay’ı ilhak etmekle de Turancıdır.”

“… Milli birliğini tamamlamış olan milletler, kendi soylarını yeryüzüne hakim kılmak için istilalar ve fetihler yapmak zorundadırlar.”

“Ülküler saldırıcıdır… Milli ülkünün her üç dönemi de saldırıcıdır… Ülküler, kanla, fedakarlıkla, kahramanlıkla beslenir. Bir millet, ülküsüne varmak için ırmaklar gibi kan aktır., yığınlarla can harcar. Ülkülere kanla, kılıçla, dövüşle, milli kinle varılır.”

“Memleket, yalnız bir milletindir ve o milletin istek ve çıkarlarına göre idare olunur. Azınlıklar o ülkede, ancak, asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek şartıyla maliktirler ve hiçbir suretle, kendi özel ve milli şartlarını, çıkarlarını ileri süremezler. Hele memleketin asıl sahiplerinin hak ve çıkarları aleyhinde hiçbir dilekte bulunamazlar. Bu takdirde vatana ihanet etmiş olurlar.”

“Turancılığı, bütün Türkleri yalnız kültür alanında birleştirmek diye anlamak boş ve yanlıştır. Sosyal bir kanundur ki kültür birliği ancak siyasi birlik sonunda doğar. Türk’e düşman milletlerin hakimiyetindeki Türkleri kültürde birleştirmeye imkan var mıdır? O kadar gücün varsa zaten ordularını yürütüp o ülkeleri kurtarmak elinde demektir. Dün ‘Hatay’dı. Bugün ‘Kıbrıs’, yarın ‘Batı Trakya ve Kerkük’. Öbür gün ‘Azerbaycan’ ve daha ötesi… Bu budur. Kimse başını kuma sokmasın.”

Başınıza ne geleceğini bilmek istiyorsanız, gidin Ermenilere sorun!

“Ayrı Kürt devleti kurmak gayesiyle bir takım davranışları olan üniversiteli Kürtlerin çoğalmasından sonra ‘Devlet’ şüphesiz Kürt asıllılara karşı daha uyanık olacak, bunları kritik noktalara getirmeyecektir. Kürtler, mevcut nispetindeki akıllarını başlarına dermeyerek yabancı kışkırtıcılara oyuncak olmaya devam ve Kürt devleti hayali peşinde koşarlarsa nasipleri yer yüzünden kazınmak olacaktır. Türk ırkı oluk gibi kanı ve sayısız emeği pahasına yurt edindiği Türkiye’ye göz dikenleri ne yapabileceğini göstermiş, 1915’te Ermenileri, 1922’de Rumları bu ülkeden yok etmiştir… Kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidai dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler… Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman ‘Kağan Arslan’ gibi önünde durulmadığını, ırkdaşları Ermenilere sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin… Ya Türklük içinde erir, Türklüğü kabullenirsiniz, yahut yok edilirsiniz.”

Mürşit Altaylı:

Hitler ırkçılık doktrinini tam olarak uygulayamamış! ( Ya bir de tam uygulasaydı ne olurdu !..)

“Hitler bu doktrinin hakkını veremedi ve yanlış tatbik etti diye NASYONAL-SOSYALİZM tabirini kullanmamak iktisat ilmine ihanet olabilir. NASYONAL-SOSYALİZM (doktrin olarak) başka şeydir, onu Hitler’in tatbikatı başka şeydir. Hitler yanlış tatbik etti diye doktrin olarak objektifliğine bir eksiklik gelmez.”

Asimilasyon!

“Derhal insani ve modern bir asimilasyon yoluyla Türkiye’nin tamamen Türkleştirilmesi”; “ideal Türk tipinin inşası”; “Yahudi, Rum ve Ermenilerin yurt harici edilmesi”

M. Esat Bozkurt: Führer tapıncı!

“… Byük şefim, ihtilalin hukuk tarihini Türk gençliğine anlatmamı tensip buyurmuşlar… Yapıp yapamayacağımı düşünmedim bile. Çünkü şef emredince, başarılmayacak bir iş olmadığına inanım vardır… acunun Türk soyundan gelmiş en büyük şefi…”

“Türkün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir”

Dr. Arın Engin: Ata’sının Pan Türkizmine, Turancılığına tanıklık!

“Kimilerinin dillerine doladıkları Ulusal Ant (Milli Misak) yalnız Kurtuluş Savaşı içindi. Hatay ve Kıbrıs bunun kanıtıdır. Toplumbilim (sosyoloji) yasaları bizim için başka türlü olamaz. Türkiyecilik, 60 milyonluk işkence çeken Dış Türklerle ilgilenmeye engel değildir. Hiç anasını düşünmeyen adam olur mu? Ata’nın ırkçılığı, Turancılığı, ‘damarlarındaki asil kan’ sözü ve 10. Yıl Söyleviyle de belirir.”

Alparslan Türkeş: Kendi mensupları için yayınladığı ölüm fermanı!

“Emanet olan davayı kucakladım. Hiç arkaya bakmadan, tereddütsüz, hiçbir şeye aldırmadan yürüyorum. İleriye doğru yürüyorum. Hızlanıp koşmak gayreti içindeyiz. Koşacağız. İleriye gittikçe geride kalmayıp beni takip edin… Bu mücadelede her hangi bir sebeple ben düşersem bayrağı kapın, daha ileriye gidin Geriye dönersem vurun! Davaya katılıp geriye dönen herkesi vurun!”

Çoğalarak insanlığı kurtarmak!

“Çoğalalım ve o kadar çoğalalım ki, medeniyetlere hakim olalım. Böylece Türk bayrağı, Türk adaleti, Türk medeniyeti altında şu ihtiyar dünyayı Türkün yüksek insanlığı ile ebedi bir saadete kavuşturalım…”

Necdet Sevinç: “Ülkücüye Notlar”ından hezeyanlar!

“Dünyanın neresinde Türk varsa bizim tabii hudutlarımız oradan başlar!

“Biz Türsüz bir dünyanın mevcudiyetini düşünmektense, o dünyanın bizim yüzümüzden infilak etmesini daha uygun buluyor ve böyle bir düşünceye sahip olmakla da gurur duyuyoruz.

“Bir Türk milliyetçisi, barışı yeni savaşların aracı olduğu için sevebilir, aksi halde asla…”

(Aktaran İ. M. Ayçiçek. Felsefe ve Bilimde IRKÇI DÜŞÜNCE)



“ Yıl 1925, Şark Islahat Planı: Kürtçe konuşmak yasak!

“Vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananlar cezalandırılacaktır

Yıl 1930, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt: Öz Türk olmayan hizmetçi olur!

“Benim fikrim ve kanaatim şudur ki, memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk Olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır. O da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır”

Yıl 1925, Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın Doğu Raporu: Kürtleri Türk yapmak!

Türkçeyi hakim dil haline getirmek…Fırat’ın batısındaki vilayetlerin bir kısmında dağınık vaziyette yerleşmiş olan Kürtleri Türk yapmak…On sene müddetle bölgede sıkıyönetim ilan etmek…”

Yıl 1926, Hamdi Bey Raporu: Dersim bir çıban!

“Dersim gittikçe Kürtleşiyor. Tehlike büyüyor. Dersim, cumhuriyet içinde bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yaparak acı sonuç ihtimali önlenmelidir.

Yıl 1930, Başvekil İsmet Paşa’nın 31 Ağustos 1930 tarihli milliyet’te çıkan sözleri:

“Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle hakkı yoktur”

Yıl 1931, Genelkurmay Başkanı Çakmak’ın raporundan: Dersimli okşanmakla kazanılamaz!

“Dersim cahildir. Zorunlu iskan uygulanmalıdır. Yüksek memurlara koloni (sömürge) yönetimlerindeki yetkiler verilmeli. Türklük telkini yapılmalı. Kürt kökenli yerli memurlar tümüyle bölgeden çıkarılmalı.

Silahlı kuvvetlerin müdahalesi, Dersimliye daha çok tesir yapar ve iyileştirmenin esasını oluşturur. Türk toplumu içindeki Kürtler eritilmelidir.”

Yıl 1932, Şükrü Kaya Raporu: Yerli memur casustur!

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporundan: “Kuzey Dersim halkı batıya göç ettirilmelidir. Askeri harekat başlamadan önce tüm silahlar toplanmalıdır. Yerli memurlar, (yani Kürtler) casustur. Dersimlilere kendilerinin aslen Türk oldukları öğretmek lazımdır. Uçakların talim uçuşları Dersim üzerinde yapılmalıdır.

Yıl 1935, İsmet İnönü Raporu:

“Sınıra yakın yerlerin ve Elazığ, Erzincan, Erzurum gibi büyük merkezlerin Türkleştirilmesi önem arz etmektedir. Bitlis’i bir Türk yuvası ve kalesi halinde tutmalıyız. Erzincan Kürtleşirse, Kürdistan kurulabilir.

Yıl 1940, CHP Raporu: Kürtler Türkleştirilmelidir!

Kürt meselesi Türkiye’nin en mühim meselesidir. Asimilasyonun ilk şartı dil öğrenmektir.

Yıl 1961, 27 Mayıs Darbesi’nin raporu:

Kendilerini Kürt sananların kökenlerinin Türk olduğu ispatlanarak yayımlanmalıdır.

Bölgede asimilasyon politikalarına hız verilmelidir. Kendini Kürt sanan nüfusun Irak Kürtleriyle bağları kesilmelidir. Dünya entelektüel muhitine Türkiye’de bir Kürt meselesi olmadığı anlatılmalıdır. Bir üniversiteye bağlı Türkoloji Enstitüsü kurularak kendini Kür sananların menşelerinin Türk olduğu ispatlanarak yayınlanmalıdır.

Yıl 1961

27 Mayıs Darbesi’nin lideri Orgeneral Cemal Gürsel 1961’de Diyarbakır’da der ki:

“Bu memlekette Kürt yoktur. Kürdüm diyenin yüzüne tükürürüm”

(Aktaran H.Cemal. Barışa Emanet Olun)

“Büyük şef Gazi Mustafa Kemal Hazretleri”nden fazlaca söz etmedim. Zira “Baş-öğretmen” ve “baş-kumandan” olarak, onun, Türk ırkçı düşünce akımının oluşumu ve eyleme dönüşmesindeki rolü yeterince biliniyor. Ayrıca yukarıda sözü geçen ve pek çoğu kendisiyle aynı gelenekten gelen yakın çalışma arkadaşlarının ibretlik sözleri de O’nun, söz konusu kanlı tarihteki başrolünü kanıtlamaya yetiyor. Ancak en çarpıcı tanıklık, Adolf Hitler’e ait. Bir M. Kemal hayranı olduğu bilinen A. Hitler bakın ne diyor:

“Türkiye’de doğmuş ve parlamakta olan yıldız bize izleyeceğimiz yolu gösteriyor. Atatürk öyle büyük bir karakter ki, daima çağımızın en büyük adamından daha ileri olacaktır.” (İ.M.Ayçiçek age.)

Gerçekten de Anadolu’daki “Büyük Şef”, “Almanya’daki büyük şefin izleyeceği yolu göstermişti. Unutmayalım ki, M. Kemal, 1915’deki büyük soykırımın mimarı olan İttihat-Terakki ve O’nun derin devleti Teşkilat-ı Mahsusa’nın gönüllü bir subayıydı. Yani 1915 soykırımı, çeyrek yüzyıl sonraki Yahudi soykırımına, Anadolu’daki führer de Almaya’daki führer’e emsal teşkil edecekti.

Şimdilik Son Söz

Irkçılık da, ırkçılık karşıtı mücadele de insanlığın en eski ihtilaflarından biridir.Tarihten bugüne, bugünden de geleceğe aktarılan bu sorun, rafine biçimler alarak, gelecek insan kuşaklarının başına bela olmaya devam edecektir.

Derin sosyal, sınıfsal, ekonomik, kültürel vb. nedenleri bulunan ırkçılığın, kavram olarak doğru anlaşılması, o’na karşı mücadele için çok önemlidir. Aksi halde, bir ırkçılık türüyle boğuşurken, bir başka ırkçılık türüne savrulmamız kaçınılmaz olur.

Türkiye’de, Birgül Ayman Güler’in tetiklediği tartışma, bitmemiş bir tartışmadır. Türkçü-ulusalcı-üniter devletçi blok ile Osmanlı heveslisi İslamcı-ümetçi kamp arasındaki iktditar kavgası, yanılsamalarıyla birlikte yeni güç dengelerini/dengesizliklerini de beraberinde getirmektedir.

Konumuzla ilgili yanılsama, ümmetçi kanadın anti-ırkçı rollerde sahnede gezinmesiydi.Söz konusu iki kampın, Türkçü, Türk-İslam sentezci ortak müştereklerini şimdilik bir kenara bırakıyorum.

Din ırkçılık ilişkisi, Din (ler) ırkçılık üretimi? meselesini de ayrı bir yazı konusu olarak şimdilik geçiyorum.

Bugünün körpe beyinlerini ırkçı hezeyanlardan, nefret ve şiddet tapıncından korumak, etkili, geniş vizyonlu bir anti-ırkçı,anti-kapitalist mücadele ile mümkündür.

Korku, ırkçılığı daha da saldırganlaştırıyor. Irkçı, paranoyaktır… Her tarafının düşmanlarla çevrili olduğunu düşünür. Reel planda yoksa bile, hayali olarak yaratır… Sürekli bir “bölünme” korkusu, “iç ve dış düşmanlar” takıntısı, ırkçının yaşamanı zehirler.

Namlı ırkçı H. Nihal Atsız bir buçuk yaşındaki oğluna bıraktığı vasiyetinde bakın neler söylüyor:

“Yağmur Oğlum,

Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnamemi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.

Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır.

Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.

Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.

Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içer(de)ki düşmanlarımızdır.

Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.

Tanrı yardımcın olsun. (4 Mayıs 1941)

İşte tüm bu saplantılardan, korkulardan beslenen ırkçı, hayatı başkalarına zindan etmeye de hazırdır.

Erdal Emre
Sevgiler

Boolean 30-06-2015 19:25

Nasıl ki; Kürtlere "dağda kart, kurt, Kürt" oldu demişler, ve Kürtler de bu yalana karşı kendilerini savunma ihtiyacı gütmüşler. Türkler de Avrupalıların uydurdukları "sarı ırk" yalanına karşı kendilerini savunma ihtiyacı gütmüşler.

Paylaştığınız wikipedia başlağında da yazıyor. Türk Tarih Tezinde Avrupalıların yaptığı gibi, bir ırkı aşağı görme durumu yoktu diye.

Onun için Türk Tarih Tezi'ni Avrupalarınınki gibi siyasal Irkçılık kategorisi altında değerlendirmek, objektif bir bakış açısı olmaz kanaatimce.

Avrupalılar Türkleri aşağılamasalar belki böyle bir çalışma yapılmayacaktı bile.

Türklerin Avrupalara karşı biz aşağı ırk değiliz düşüncesiyle oluşturdukları, saçma sapan bir bilimsel bir çalışma bu.

(Siyasal Irkçılık diye bir şey de var elbet bundan ayrı olarak)

İnsanlar arasında ırk diye bir sınıflandırmanın yapılamayacağını, sadece Fenotip'lerin olduğunu bilim adamları bağırıp duruyor.

Bizim Irkçı'lar okumadıkları için...

Türk Irkının olduğunu, damarlarda özel kanların dolaştığını sanıyorlar.

Ben şuna eminim ki; Türkiye'de (devlette, uygulanan politika bazında) bir Almanya gibi Irkçı ideoloji hiç olmamış.

Öyle olsa Kürtleri direkt Türklerden ayırırlardı.

Kürtleri Dil ve Kültür anlamında Türkleştirmeye çalışmaları bile, Irkçı olmadıklarını gösteriyor aslında.

Şüpheci Dinsiz 30-06-2015 20:31

Sevgili arkadaşlar,

Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi günümüzde "bilimsel olmaktan uzak, romantik düşünceler" olarak değerlendiriliyor" demiştim.

Atatürkçü çevreler durumu; "yeni ulus-devlet oluşturma sürecinde halkın kendine güveninin/inancının oluşturulması adına yapılması zorunlu bir iş" olarak görüyor ve bu tutumun ırkçılıkla ilgisi olmadığını söylüyorlar. Onlara göre o yıllarda Sosyal Darwinist Avrupa, "üstün beyaz ırk" olmanın verdiği ruhsatla çok daha acımasız katliamlara imza atmıştı. Türkiye Cumhuriyetinde bu güdüyle bir katliam olmadığı için yeni ulus-devlet oluşturma sürecinde Türkleştirme normaldir ve ırkçılık değildir. 1. kaynak, bu görüşe paralel bir sonuçla konuyu bağlamaktadır.

--/--

Türk Tarih Tezi'nin 2. ve sonraki kongrelerinde antropolojik incelemeler kanıt olarak gösterilmiş, Anadolu'da tüm bölgelerde yapılan incelemelerde kafatası biçiminin, çevresinin, burun büyüklüğünün arasında önemli farklar olmadığı, hatta Avrupa'dan gelen bazı kafataslarıyla karşılaştırıldığında da fark görünmediğinden hareketle, Anadolu'da yaşayan Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin Türk olduklarına, Avrupa'nın da Türk ırkından olduğuna, Türkçe konuşmayanların geçmişini unutan Türk olduklarına hükmedilmiştir. Bu hüküm gereği, Kürt diye bir ırkın olmadığına, Kürtçe'nin bozuk bir Farsça olduğuna yönelik beyanlar verilmeye başlanmıştır. Bazı söylemler o kadar saçmadır ki, Kürt sözünün arpa yiyen atın ağzından çıkan "kırt kırt" seslerinden türediğini (günümüzde bir paşanın karda yürüyen kişinin duyduğu kart kurt sesinden türediğini iddia etmesi gibi) söyleyen bile çıkmıştır.

--/--

İsmail Beşikçi ve eserleri üzerinde biraz durmak istiyorum. İsmail Beşikçi komünist bir yazar/toplumbilimci/düşünürdür. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk solcularının da Türkçülük akımına kapıldıklarını söyler ve şiddetle eleştirir. Türk Tarih Tezini ve Güneş-Dil Teorisini bilimsel olup olmaması yönüyle inceler, eleştirir. Bu tezlerin savunulmasındaki tutarsızlıkları "bilim etiği" ile ele alır, tezlerin içindeki gizli sosyal adaletsizliği, baskıyı, ırkçılığı, asimilasyonu ve süreci sosyal yönüyle ele alır. İyi bir araştırmacıdır. Kitaplarındaki tüm alıntılar resmi tarih kaynaklıdır. Resmi ideolojiyi eleştirdiği için hayatının 17 yılını hapiste geçirmiştir.

İsmail Beşikçi, "Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi ve Kürt Sorunu" kitabının 226. sayfasından itibaren Dr. Engin Arın'ın Türkleştirme önerilerine yer verir.
Alıntı:

16. Arın Engin' Atatürkçülük Savaşımızda Avrupa Kültürü Nedir? Ne Değildir? Atatürkçülük Kültür Yayınları Sayı 16, Atatürkkent (İstanbul) Sıralar Basımevi, 1960 280 s.
(Bu kitapta, Çin, Hind, Mezopotamya, Mısır, Ege, Latin, Anadolu Kültür ve medeniyetlerinin kaynağının Türk kökenli olduğu savunulduğu gibi Kürt diye bir ulusun, Kürtçe diye bir dilin mevcut olmadığı da savunulmaktadır. Bununla beraber Kürt dilinin nasıl ortadan kaldırılacağı, Kürtlerin nasıl köleleştirileceği, Kürt benliğinin nasıl yokedileceği konusunda pek çok öneriler vardır.) Yazar şöyle diyor:

Türk Bütünlüğünü Nasıl Sağlayabiliriz?
İlkokullarda Eritme Kazanı Usulü :


«Kamuculuklarda (demokrasilerde) azınlıkları kaynaştırma, ulusal bütünlüğü sağlama, Eritme Kazanı denilen sert eğitim kuramları ile, son kertede ulusal disiplin ilk ve ortaokullarda aşılanır. Avrupa ve Amerika'da bu okulların bu yöndeki sertliği ve yabancı çocukları eğitip kaynaştırma, ilkesi, şaşılacak derecede çekimli ve disiplinlidir. Hele İngiltere'de 19471949 yıllarındaki incelemelerimizde gördüğümüz, «Browny Usulü» denilen usul, üzerinde bizim için inceden inceye düşünülecek ve olduğu gibi alınıp, bize güre doğal değişikliklerle uygulanacak bir eşsiz kuraldır.

İngiltere'de bütün ilkokullarda ulusalcılığın ve siyasa demokrasi eğitiminin temel kayası olarak uygulanan bu «Browny Usulü» nün. 1947 1949 da, Avrupa'da incelemeler yaptığımız sırada gördüğümüz gibi anlatmamıza bırakılmamızı dileriz :

Londra'da «Pemberton Gardens» sokağında bir İngiliz okulundayız. Eğitim yönetmeliğinden gelen üç kişilik özel bir kurul o gün okulda «Browny Töreni» yaptıracaktır. Her yedi günde bir yapılıyor. Çocuklar büyük odada toplanmışlardır. Karşıya kralın büyük kilığı İngiliz bayrağına süslenmiş olarak asılıyor. Çocuklar ulusal türküyü hep bir ağızdan söylerlerken iki yana İngiliz bayrakları çekiliyor. Sonra o gün «Browny» den geçecek her çocuk sıra ile kralın' kılığı önünde çok içli ve ezberlenmiş bir ant içiyor. En küçük bir ses, en küçük bir gevşeklik yoktur, oda loşçadır ve kırmızımtırak ışıklar kralın üzerine çevrilmiştir. O andiçme' sözleri çocuğun içine işlemekte, ve kimisinin gözlerinden yaşlar getirmektedir.

«Ben İngilizim, İngilizliği her şeyin üstünde, canımdan evimden, barkımdan da üstün, tutarım. Gönlümde ve kafamda İngiliz onurunu yaşatırım. Onun korunması ve yükselmesi uğrunda her an ölmeye hazırım... Ben İngiliz olmadıkça bir hiçim...»

Bu törenden sonra, bu amaca uygun büyük bir titizlikle düzenlenmiş birtakım toplu oyunlar oynanıyor.
Demin içilen andların, İngiliz onurunun sırasında yerine getirilip getirilmeyeceği deneniyor. Gene toplu ulusal türküler söyleniyor. Ve kurul üyelerinden biri çocuklara, keskin güzel öğütler veriyor, bir iki ulusal, kamçılayıcı masal anlatıyor. En sonunda her çocuğa süt ve şekerlemeler dağıtılıyor.

Kurul üyeleriyle görüştüğümde, bu oyunların birkaç ayda bir değiştirildiğini ve çocukların, ilgilerini çekecek, yenileri yapıldığını ve belli başlı özel kurumların sadece bu işle uğraşarak bütün ilkokulları dolaştıklarını anlattılar. Bu usulün, İngiliz ulusalcılığını gönüllerde kökleştiren ve İngiliz birliğini ve bütünlüğünü sağlayan biricik usul olduğunu, bütün yabancı çocukların da, bu usulle tüm İngilizleştiklerini anlattılar.

İşte bizimde azınlık ırkçılığına karşı tek çıkar yolumuz budur.» (s. 279) (75)
Browny Usulu, bize andımızı hatırlatmalı mı? Yok canım, ne ilgisi var.

Has Türk Dr. Engin Arın ve azınlık ırkçılığı ile İngiliz browny usulü mücadelesi...

Sevgiler

Boolean 30-06-2015 21:11

Alıntı:

Browny Usulu, bize andımızı hatırlatmalı mı? Yok canım, ne ilgisi var.
Andımızı savunmuyorum fakat yukarıda yazarın Browny Usülü dediği şeyle Andımızın hiç ilgisi yok sahiden de.

İngiltere'de okulda çocuklara İngilizlerin "Oath of Allegiance" dedikleri ve tarihi 1500'lere kadar giden geleneksel yeminin oyununu yaptırmışlar.

(Çocuklara Şehzadenin, kılıç kuşanma yemininin yaptırılması gibi)

https://en.wikipedia.org/wiki/Oath_o...United_Kingdom)

Bu yemini edenler;

1. Kamu hizmetçileri.
2. Vatadaşlığa geçenler.

Öğrenciler değil.

Dr. Engin Arın döneminde yeminin şekli;

"I, (Insert full name), do swear that I will be faithful and bear true allegiance to Her Majesty Queen Elizabeth, her heirs and successors, according to law. So help me God."

1978'den sonra ise "help me God" kısmı yeminden kaldırılmış.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken şey, Ulusalcılığa, Irkçılık denebilir mi?

Ben ulusalcı değilim fakat bence denemez.

Bunun değerlendirilmesi lazım.

world 30-06-2015 21:13

Türk ırkçılığı şu an gereklidir ve akılcı yöntemdir.İslamcılığa karşı da en büyük silahtır.

Boolean 30-06-2015 21:33

Alıntı:

world´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554208)
Türk ırkçılığı şu an gereklidir ve akılcı yöntemdir.İslamcılığa karşı da en büyük silahtır.

Çok akılcı yöntem olduğundan zaten gelişmiş ülkelerin hepsi bundan kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar. :D

Şeriatçılık bir, ırkçılık iki dünyanın başına bela bunlar.

world 30-06-2015 21:37

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554214)
Çok akılcı yöntem olduğundan zaten gelişmiş ülkelerin hepsi bundan kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar. :D

Şeriatçılık bir, ırkçılık iki dünyanın başına bela bunlar.

Sosyalizm ayağına gizli Kürtçülük yapıldığı ülkede , HDP'ye,Kobani'deki PKK'lılara yapılan saldırıların hemen kınanıp Türklere yapılan katliamların anılmadığı bir sosyal medyada Türk ırkçılığı tek çözümdür.

Boolean 30-06-2015 21:45

Alıntı:

world´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554215)
Sosyalizm ayağına gizli Kürtçülük yapıldığı ülkede , HDP'ye,Kobani'deki PKK'lılara yapılan saldırıların hemen kınanıp Türklere yapılan katliamların anılmadığı bir sosyal medyada Türk ırkçılığı tek çözümdür.

Uffff! Rica ederim, bırakın bu Facebook ağızlarını da, Irkçılık neden akılcı yöntemdir, onu açıklayın. Biz de okuyalım.

world 30-06-2015 21:47

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554216)
Uffff! Rica ederim, bırakın bu Facebook ağızlarını da, Irkçılık neden akılcı yöntemdir, onu açıklayın. Biz de okuyalım.

Sosyalistlerin hepsi Kürtçüdür ve gizli liboştur da ondan bu yeterli.

kut 30-06-2015 21:57

Sayın Şüpheci Dinsiz'in yazdıklarında birçok yanlı ve yanlış bölüm var. Hepsini tek tek düzeltmeye gerek de zaman da yok. Belli başlılarını düzeltelim, mesela Güneş Dil Teorisini ortaya atan kişi Barenton adında Fransız bir dilbilimcidir, yani bu teoriyi Atatürk ya da Cumhuriyeti kuran kadro ortaya atmamıştır. Barenton, dünya üzerindeki tüm dillerin Orta Asyadaki bir ata dilden doğduğunu ve bu dilin eklemeli bir dil olduğunu söylemiştir. Bizimkiler de "Ee, Orta Asya?, ee, eklemeli dil? Hah, bu olsa olsa Proto-Turkic olmalıdır" deyip bu tezi kullanmışlar. Ayrıca bu tez biraz da batıdaki o yıllarda okul kitaplarında bile okutulan "Dünyadaki tüm dillerin Aryan dilinden geldiği" tezine bir yanıt niteliğindedir. Ama Sayın Şüpheci Dinsiz ve benzeri düşüncedekiler batılıların "Aryan Güneşi" tezini yıllarca okullarda okutulmasına rağmen hiç gündeme getirmezler, ancak bugün bir tek savunucusu dahi olmayan ve aslen bize de ait olmayan bir tezi, bir ara kullanıldı diye dillerine pelesenk ederler. Bu tutumda kuşkusuz ki iyi niyet ve samimiyet yoktur.

Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda dünyadaki mevcut durum, zamanın ruhu ırkçı/nationalist bir ortamdı, bugün nasıl ki batıdan etkileniyoruz, demokrasi diyoruz, insan hakları diyoruz vb. o devirde de batı örnek alınınca ve batıya karşı savunma refleksi geliştirince ortaya o çıkmış. Çünkü o devirde batılılar kendilerini "üstün ırk", diğerlerini "aşağı ırk" diye adlandırıyorlar ve Türklerin adı da aşağı ırklar listesinde geçmekte ancak sizler bu duruma yanıt niteliğinde olan ve döneminin şartlarındaki bir cevabı eleştirip, batıya toz kondurmuyorsanız, burada iyi niyet yoktur.

Sayın Boolean'ın da değindiği gibi Cumhuriyeti kuran kadro ırkçı mırkçı da değildi, ırkçı olsa dediği gibi Kürtleri, Lazları vb. Türk "sayma" eğiliminde olmazdı. Çünkü ırkçılıkta aşağı kabul ettiğin adamı kendinden saymama eğilimi vardır, tam tersi yani...

Yıl olmuş 2015, bugün hâlâ yok Güneş Dil Teorisi'ni yok bilmem neyi, bugün kimsenin savunmadığı şeyleri ısıtıp ısıtıp günmede getirmenin anlamı ve amacı nedir? Madem gündeme getiriyorsunuz batınınkileri de getirin ki bir anlamı olsun. Çünkü Türk tezlerinin hiçbir durduk yere ortaya atılmış tezler değil, batılı diyor ki "tüm diller bizim ata dilimizden geldi", buna karşılık olarak bizimkiler de (kendilerine de ait olmayan) bir tezi yanıt olarak sunuyorlar. Batılı diyor ki "en sütün ırk biziz, sarı ırk, siyah ırk vb. aşağıdır" bizimkiler de diyor ki "biz aşağı ırk değiliz" vb. Burada kimi suçlamanız ya da eleştirmeniz gerekir?

Ben bu tür kişilerin bir türlü Anadolu'da barış olmasın, sürekli Türk-Kürt gerilimi sürsün isteyen kişiler olduklarını düşünmeye başladım. Mesela facebook'ta da arada Edip Yüksel'in sayfasına bakarım, durup durup geçmişi kaşıyan bir tavrı var, sürekli bir Türk-Kürt kışkırtması içinde, utangaç Kürtçülük yapıyor. Sayın Şüpheci Dinsiz'de de aynı tavır var. Görünüşte asla Kürtçü değil, asla Türk düşmanı değil, ama tavırları sürekli kışkırtıcı, geçmişi kaşıyıcı tarzda. Bu tarzınız Türk milliyetçiliğiyle alakası olmayaları bile Türk milliyetçisi haline getirir, sizi uyarayım.

Bu yazdığınız yazı samimi olsaydı, aynı dönemdeki batıdaki tezleri ve teorileri de yazar, onları da eleştiri ve "yav baksanıza geçmişte dünya ne kadar ilkel bir haldeymiş" tarzı bir yorumla bu bilgilendirme yazısını bitirirdiniz.

Boolean 30-06-2015 21:57

Alıntı:

world´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554217)
Sosyalistlerin hepsi Kürtçüdür ve gizli liboştur da ondan bu yeterli.

Tabi canım.

Japon Sosyalist Mizuho Fukushima da, Kürtçü zaten.

"biji kurdistan" diye bağırırken çekilmiş bir resim. :)

http://jto.s3.amazonaws.com/wp-conte...0090917f2b.jpg

world 30-06-2015 22:05

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554220)
Tabi canım.

Japon Sosyalist Mizuho Fukushima da, Kürtçü zaten.

"biji kurdistan" diye bağırırken çekilmiş bir resim. :)

http://jto.s3.amazonaws.com/wp-conte...0090917f2b.jpg

Türkiye'de yaşıyorsanız Sosyalistlerin böyle olduğunu biliyorsunuzdur.Liboş ve PKK yandaşı olmayan Sosyalist Türkiye'de çok çok çok azdır.

Boolean 30-06-2015 22:21

Alıntı:

world´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554222)
Türkiye'de yaşıyorsanız Sosyalistlerin böyle olduğunu biliyorsunuzdur.Liboş ve PKK yandaşı olmayan Sosyalist Türkiye'de çok çok çok azdır.

O zaman onlar sosyalist olmazlar. Kürt ulusalcısı olurlar. Kürtçü olurlar. Kürt milliyetçisi olurlar.

Kürdistan adı üzerinde Türkiye gibi ulusal bir devlet ismidir. PKK da "Kürdistan işçi partisi" adıyla kurulmuş bir örgüttür.

Türk ulusalcısı olmayacağız da, Kürt ulusalcısı mı olacağız? Sosyalizm ayrı, ulusalcılık ayrıdır.

Bireylere bakarak ideoloji değerlendirilmez. Bence siz de sosyalizmi ayrı, bu insanları ayrı değerlendirin.

Bedevi 30-06-2015 22:37

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554227)
Türk ulusalcısı olmayacağız da, Kürt ulusalcısı mı olacağız? Sosyalizm ayrı, ulusalcılık ayrıdır.

Marksist/Leninist paradigma açısından Türk ulusculuğu ile Kürt ulusculuğu aynı değer ölçüleri ile bir tahlile tabi tutulamazlar. Zira M/L'ler, ulusculuğa ilişkin ezen ve ezilen ulus ayrımına giderler ki bu noktada ikincisinin ulusculuğunu meşru ve ilerici bir nitelikte değerlendirirler. Bu kapsamda ezilen ulusun özgürlük mücadelesi ile işçi sınıfının sosyalizm mücadelesi arasında bir ilinti kurulması M/L'ler açısından önemli ve elzemdir.

Bu konuda Lenin'in Sol yayınları tarafından derlenen Ulusal Sorun üzerine yazılarını veya İbrahim Kaypakkaya'nın Kürt özgürlüğü özelinde ele aldığı ''Türkiye'de Milli Mesele'' isimli yazısını okuyabilirsin.

Boolean 30-06-2015 22:42

Alıntı:

Bedevi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554231)
Marksist/Leninist paradigma açısından Türk ulusculuğu ile Kürt ulusculuğu aynı değer ölçüleri ile bir tahlile tabi tutulamazlar. Zira M/L'ler, ulusculuğa ilişkin ezen ve ezilen ulus ayrımına giderler ki bu noktada ikincisinin ulusculuğunu meşru ve ilerici bir nitelikte değerlendirirler. Bu kapsamda ezilen ulusun özgürlük mücadelesi ile işçi sınıfının sosyalizm mücadelesi arasında bir ilinti kurulması M/L'ler açısından önemli ve elzemdir.

Bu konuda Lenin'in Sol yayınları tarafından derlenen Ulusal Sorun üzerine yazılarını veya İbrahim Kaypakkaya'nın Kürt özgürlüğü özelinde ele aldığı ''Türkiye'de Milli Mesele'' isimli yazısını okuyabilirsin.

Biz sosyalistler kendi aramızda tartışırız sn. Bedevi :D

Hemen geldiniz olayı İbrahim Kaypakkaya ile Deniz gezmiş olayına getirdiniz.

:D

Biliyorsunuz sosyalistlerin bundan bölündüğünü tabi. :D

İlla gelip karıştıracaksınız yani. :D

kut 30-06-2015 22:46

Alıntı:

Bedevi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554231)
Marksist/Leninist paradigma açısından Türk ulusculuğu ile Kürt ulusculuğu aynı değer ölçüleri ile bir tahlile tabi tutulamazlar. Zira M/L'ler, ulusculuğa ilişkin ezen ve ezilen ulus ayrımına giderler ki bu noktada ikincisinin ulusculuğunu meşru ve ilerici bir nitelikte değerlendirirler. Bu kapsamda ezilen ulusun özgürlük mücadelesi ile işçi sınıfının sosyalizm mücadelesi arasında bir ilinti kurulması M/L'ler açısından önemli ve elzemdir.

Bu konuda Lenin'in Sol yayınları tarafından derlenen Ulusal Sorun üzerine yazılarını veya İbrahim Kaypakkaya'nın Kürt özgürlüğü özelinde ele aldığı ''Türkiye'de Milli Mesele'' isimli yazısını okuyabilirsin.

Türk ulusçuluğu haklı bir ulusçuluktur, ilericidir. Çünkü Türk ulusçuluğu, özünde Arap faşizmine karşı bir tepki olarak doğmuştur. Dilini ve kimliğini, yaşam biçimini, baskıcı Arap faşizminin din kisvesine bürünmüş hali olan İslam'a karşı korumak isteyen Türklerin bir tepkisidir Türk ulusçuluğu ve sonuna dek haklıdır.

Boolean 30-06-2015 22:55

Alıntı:

kut´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554238)
Türk ulusçuluğu haklı bir ulusçuluktur, ilericidir. Çünkü Türk ulusçuluğu, özünde Arap faşizmine karşı bir tepki olarak doğmuştur. Dilini ve kimliğini, yaşam biçimini, baskıcı Arap faşizminin din kisvesine bürünmüş hali olan İslam'a karşı korumak isteyen Türklerin bir tepkisidir Türk ulusçuluğu ve sonuna dek haklıdır.

Haklılığı dönem itibariyle. Ermeniler ulus devlet kurup, yunanlılar ulus devlet kurup, biz çok uluslu bir devlet kuracağız diyemezlerdi o zaman. Haklılar.

İlericiliği de İkinci Dünya Savaşına kadar. Türk ulusçuluğu daha sonra zarar vermeye başlamış Türkiye'ye. Çünkü tek uluslu devlet modeli, imparatorluktan kopan çok etnisiteli bir ülkeye tam oturmamış.

Bu modelin Türkiye gibi demografik özellikleri olan ülkelerde sorun çıkardığı PKK gibi unsurlardan görülüyor.

Bir Japonya veya Kore olsaydı Türkiye. Yani nüfusun tamamına yakını tek etnisiteli olsaydı, problemsiz işe yarardı.

Türkiye'ye Japonya modelinden ziyade, Brezilya modeli uyuyor. (Şahsi kanaatim)

Bedevi 30-06-2015 22:57

Alıntı:

kut´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554238)
Türk ulusçuluğu haklı bir ulusçuluktur, ilericidir.

Orta Asya bozkırlarında yaşayan, yerleşik bir medeniyet bile kuramamış bir kültür geleneğinden gelirken, hangi saygı duyulabilir uygarlık ölçüleri üzerinden bir ulusculuk üretebilirsiniz ki?

Ne diyeceksiniz, ''Atalarımız çok iyi çadır kurar, çok iyi koyun sağardı''mı?

Bedevi 30-06-2015 22:59

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554244)
İlericiliği de İkinci Dünya Savaşına kadar.

İkinci Dünya Savaşına kadar Türk ulusculuğunun ne gibi bir ilericiliği vardı acaba?

Boolean 30-06-2015 23:01

Alıntı:

Bedevi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554247)
İkinci Dünya Savaşına kadar Türk ulusculuğunun ne gibi bir ilericiliği vardı acaba?

Sn. Bedevi konuyu trollemeyin. Şeriattan kurtulmak bile ilericiliktir.

Arapçı olduğunuz belli işte.

kut 30-06-2015 23:07

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554244)
Haklılığı dönem itibariyle. Ermeniler ulus devlet kurup, yunanlılar ulus devlet kurup, biz çok uluslu bir devlet kuracağız diyemezlerdi o zaman. Haklılar.

İlericiliği de İkinci Dünya Savaşına kadar. Türk ulusçuluğu daha sonra zarar vermeye başlamış Türkiye'ye. Çünkü tek uluslu devlet modeli, imparatorluktan kopan çok etnisiteli bir ülkeye tam oturmamış.

Bu modelin Türkiye gibi demografik özellikleri olan ülkelerde sorun çıkardığı PKK gibi unsurlardan görülüyor.

Bir Japonya veya Kore olsaydı Türkiye. Yani nüfusun tamamına yakını tek etnisiteli olsaydı, problemsiz işe yarardı.

Türkiye'ye Japonya modelinden ziyade, Brezilya modeli uyuyor. (Şahsi kanaatim)

Brezilya federsyondur.

Bedevi 30-06-2015 23:09

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554250)
Sn. Bedevi konuyu trollemeyin. Şeriattan kurtulmak bile ilericiliktir.

Arapçı olduğunuz belli işte.

İyide 20. yüzyıl Osmanlısında şeriat uygulanmıyordu ki?

Eğer uygulanıyor olsaydı, misalen gayrimüslimlerin cizye vermeleri, devlet yönetiminde herhangi bir yer ve görevlerinin bulunmaması gerekirdi.Halbuki 2. Meşrutiyet sürecinde Ermeni, Rum ve hatta Yahudi bakanların dahi kabinede yer aldıklarını bilmekteyiz.

kut 30-06-2015 23:14

Alıntı:

Bedevi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554245)
Orta Asya bozkırlarında yaşayan, yerleşik bir medeniyet bile kuramamış bir kültür geleneğinden gelirken, hangi saygı duyulabilir uygarlık ölçüleri üzerinden bir ulusculuk üretebilirsiniz ki?

Ne diyeceksiniz, ''Atalarımız çok iyi çadır kurar, çok iyi koyun sağardı''mı?

Geçen gün, Wikipedia'daki bir makaleyi paylaşmıştım, 1000 yıl önceki toplumların gelişmişlik ve medeniyet seviyelerini gösteren. Sizin Araplar avcı-toplayıcı'nın bir üstü olan pastoral nomadlar olarak belirtiliyor. Kervan çadırda yaşayan, kervan soygunları yaparak geçinen ilkel bir topluluk yani. Türkler ise sizinkilerden iki tık yukarıda, tarım toplumuydular aynı yıllarda.

Dur makaleyi ve haritasını bir daha paylaşayım > makale

Sizin çadır sakini yağmacılar mor bölgedeler, Türkler Karasuk (Karasu) bölgesinde.

https://upload.wikimedia.org/wikiped...d_1000_BCE.png

Boolean 30-06-2015 23:16

Alıntı:

kut´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554254)
Brezilya federsyondur.

Türkiye'de de öyle olması lazım. İsviçre, Brezilya ve Amerika gibi. Bunun için de Kürtlerin ulusalcı olmaması lazım. Yani biz ulusal devletten vaz geçerken, onlar ulusal bir devlet kurma amacı taşırlarsa olmuyor bu.

world 30-06-2015 23:24

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554257)
Türkiye'de de öyle olması lazım. İsviçre, Brezilya ve Amerika gibi. Bunun için de Kürtlerin ulusalcı olmaması lazım. Yani biz ulusal devletten vaz geçerken, onlar ulusal bir devlet kurma amacı taşırlarsa olmuyor bu.

Ulusal devlet tek çaredir.Zaten sosyalistseniz bile daha bir ülkedeki insanların ulusal bir çatıda birleşmesini sağlayamazken Dünyayı nasıl sınıfsız tek bir devlet yapabilirsiniz?

kut 30-06-2015 23:27

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554257)
Türkiye'de de öyle olması lazım. İsviçre, Brezilya ve Amerika gibi. Bunun için de Kürtlerin ulusalcı olmaması lazım. Yani biz ulusal devletten vaz geçerken, onlar ulusal bir devlet kurma amacı taşırlarsa olmuyor bu.

Güzel diyorsun ancak İsviçre, Brezilya ve Amerika... tümü zoraki devletler, ya da zoraki demeyeyim de bir nevi toplama devletler. İsviçre; Fransa, Avusturya, Almanya ve İtalya arasında kalmış, bu dört ülkeden de insanı barındıran, bu dört ülkenin kesişim noktasındaki dağlık bölgede, ufacık bir yer, hasbelkader devlet olmuş yani :) bu dört ülkenin de sınırlarına katmaya değer bulmadıkları dağlık bir alanda kalanlar "eh ne yapalım bari kendi ülkenizi kuralım" demişler adeta :)

Brezilya, tüm nüfusu toplama olan (kimi zamanında Afrika'dan getirilmiş kölelerin torunları siyahi, kimi Avrupa kökenli, kimi ise yerli Kızılderili kökenli) bir halk. Dil olarak da Portekizce ülkede hakim olmuş, kendi anadillerini unutan Afrikalısı, yerlisi de o dili benimsemiş olmuş bitmiş...

Amerika da Brezilya gibi. Bizdeki durum bunlardaki gibi değil. Bizde herkesin kendi dili var, kimse dilinden vazgeçmeyi de düşünmüyor ve herkes yaşadığı bölgenin yerlisi. Yani saydığın ülkelerdeki federasyon doğal olarak oluştu, başka çare yok, bizde ise federasyonu neye göre kuracağzı? Ya dil ya dine göre olur bizde o da uzun vadede bölünme getirir. Brezilyalıların bölünme ihtimali yok, çünkü yerliler kendi dillerini unutmuş, bırakmış, Afrikalılar da öyle, bölünse ne olacak? Yine Portekizce konuşacak :)

Bedevi 30-06-2015 23:38

Alıntı:

Boolean´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554257)
Yani biz ulusal devletten vaz geçerken, onlar ulusal bir devlet kurma amacı taşırlarsa olmuyor bu.

Kendini Sosyalist olarak tanımlıyor ama M/L bir ilke olan UKKTH'nın öngördüğü ve Lenin'in özellikle üzerinde ısrarla durduğu ezilen ulusun kendi geleceğini tayin etme hürriyetini tanımıyorsun ki bu apaçık bir şovenizme tekabül etmektedir. Eğer geleceği söz konusu edilen coğrafya, Kürt coğrafyası ise bu coğrafyanın geleceği ve nasıl bir idari düzenleme ile yönetileceği o coğrafya üzerinde yaşayan halkın, yani Kürt halkının belirlemesi gereken bir konudur.

Eğer Kürt halkı, Türkler ile birlikte yaşamak istemiyor, kendi geleceklerini ellerine almak istiyorlarsa bir Sosyalistin bu konudaki tutumu, söz konusu halkın iradesine saygı duymak olmalıdır ki aksine bir tutum Kürt halkının iradesi üzerinde bir ipotek koyma anlamına gelecektir ki bu da açık bir şekilde gerici bir ezen ulus milliyetçiliğine tekabül etmektedir.

world 30-06-2015 23:40

Alıntı:

Bedevi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554274)
Kendini Sosyalist olarak tanımlıyor ama M/L bir ilke olan UKKTH'nın öngördüğü ve Lenin'in özellikle üzerinde ısrarla durduğu ezilen ulusun kendi geleceğini tayin etme hürriyetini tanımıyorsun ki bu apaçık bir şovenizme tekabül etmektedir. Eğer geleceği söz konusu edilen coğrafya, Kürt coğrafyası ise bu coğrafyanın geleceği ve nasıl bir idari düzenleme ile yönetileceği o coğrafya üzerinde yaşayan halkın, yani Kürt halkının belirlemesi gereken bir konudur.

Eğer Kürt halkı, Türkler ile birlikte yaşamak istemiyor, kendi geleceklerini ellerine almak istiyorlarsa bir Sosyalistin bu konudaki tutumu, söz konusu halkın iradesine saygı duymak olmalıdır ki aksine bir tutum Kürt halkının iradesi üzerinde bir ipotek koyma anlamına gelecektir ki bu da açık bir şekilde gerici bir ezen ulus milliyetçiliğine tekabül etmektedir.

Al işte bu da İslamcı takılıyor ama bildiğiniz ayrılıkçı Kürtçü.Bir de sosyalistlerin de öyle olması gerektiğini savunuyor.

Boolean 30-06-2015 23:51

Alıntı:

kut´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554267)
Güzel diyorsun ancak İsviçre, Brezilya ve Amerika... tümü zoraki devletler, ya da zoraki demeyeyim de bir nevi toplama devletler. İsviçre; Fransa, Avusturya, Almanya ve İtalya arasında kalmış, bu dört ülkeden de insanı barındıran, bu dört ülkenin kesişim noktasındaki dağlık bölgede, ufacık bir yer, hasbelkader devlet olmuş yani :) bu dört ülkenin de sınırlarına katmaya değer bulmadıkları dağlık bir alanda kalanlar "eh ne yapalım bari kendi ülkenizi kuralım" demişler adeta :)

Brezilya, tüm nüfusu toplama olan (kimi zamanında Afrika'dan getirilmiş kölelerin torunları siyahi, kimi Avrupa kökenli, kimi ise yerli Kızılderili kökenli) bir halk. Dil olarak da Portekizce ülkede hakim olmuş, kendi anadillerini unutan Afrikalısı, yerlisi de o dili benimsemiş olmuş bitmiş...

Amerika da Brezilya gibi. Bizdeki durum bunlardaki gibi değil. Bizde herkesin kendi dili var, kimse dilinden vazgeçmeyi de düşünmüyor ve herkes yaşadığı bölgenin yerlisi. Yani saydığın ülkelerdeki federasyon doğal olarak oluştu, başka çare yok, bizde ise federasyonu neye göre kuracağzı? Ya dil ya dine göre olur bizde o da uzun vadede bölünme getirir. Brezilyalıların bölünme ihtimali yok, çünkü yerliler kendi dillerini unutmuş, bırakmış, Afrikalılar da öyle, bölünse ne olacak? Yine Portekizce konuşacak :)

Tek uluslu devlet olmadığımız belli. O nedenle tek uluslu devlet modeli sorun çıkarıyor. Çünkü Kürt nüfüsu çok fazla ve bu insanlar da haklı olarak Türklük üzerine inşa edilmiş devlet modeli içinde yaşamak istemiyorlar. Çünkü bu topraklara sonradan gelmiş bir topluluk değiller.

Mesela Kürtler Türkiye'ye sonradan gelmiş olsalardı, kuralları ve yasaları önceden kabul edip gelmiş olacaklarından, karşı çıktıklarında onlara "zaten sen bilerek geldin" derdik belki;

Fakat durum öyle değil. Bu insanlar yaşarken üzerlerine devlet kurulmuş.

Onun için Türkiye'yi bölgelere göre ayırıp, her bölgeye kendi mahalli idaresini vermek haksızca görünmüyor bana.

Burada Kürtler kilit unsurlar. Yani "biz Türkiye'den ayrılmak istiyoruz" derler mi?

Siz bunun kaçınılmaz bir sonuç olduğunu düşünüyorsunuz.

Ben ise Türkiye zaten Kürtlerle iç-içe geçmiş olduğundan. Onların Batı bölgelerini bırakabileceklerini sanmıyorum.

Ya da Türkiye'de vatandaşlık hakları geliştirip. Suriye topraklarında bir Kürt devleti kurmalarına yardım edilmelidir ki;

Ermenistan kuruldu, Yunanistan kuruldu, Bulgaristan kuruldu Kürtler bir devlet kuramadılar biliyorsunuz.

Psikolojik anlamdaki "bizim bir devletimiz yok" anlayışı ortadan kalksın.

Şüpheci Dinsiz 01-07-2015 00:07

Alıntı:

kut´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554219)
Bu yazdığınız yazı samimi olsaydı, aynı dönemdeki batıdaki tezleri ve teorileri de yazar, onları da eleştiri ve "yav baksanıza geçmişte dünya ne kadar ilkel bir haldeymiş" tarzı bir yorumla bu bilgilendirme yazısını bitirirdiniz.

Avrupanın geçmişi malum; köleleştirmelerle, katliamlarla, sömürüyle dolu. Bu tutumlarından vazgeçmiş değiller, vazgeçecek de değiller.

O yıllarda Türk antropologların düştüğü hataya başta İngiltere/Fransa/Almanya olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi de düşmüş çünkü Türk antropologlar zaten bu ülkelerde okumuşlardı.

Günümüzdeki anlayışta;
- "Beyaz ırkın üstün olduğu, diğer ırkların aşağı olduğu" fikri ilkeldir.
- Sarı ırk olmakla suçlanan bir grubun bundan utanç duyarak canhıraş bir şekilde kendisinin de beyaz ırktan olduğunu ispata çalışması iki kez ilkeldir. "Sarı ırk değiliz ama sarı ırkın aşağılanmasına sonuna kadar karşıyız" demek daha onurlu olurdu.
- Zaman bağımsız olarak; belli etnik grupların diğerlerinden üstün olduğunu savunmak ilkelliktir.

--/--

Konuyu açarken kaynakları verdim, kaynakları seçerken farklı görüşleri de seçmeye çalıştım, kendimce önemli gördüğüm kısımları kısa alıntılarla vermeye/yorumlamaya çalışıyorum. Konu uzun, tüm kaynakları buraya aktaramam, dileyen arkadaşlar kaynaklardan daha ayrıntılı inceleyebilirler.

--/--

Kut,

Forumlarda fikirlerdir tartışılması gereken, kişiler değil. Örneğin başlığın amacı Şüpheci Dinsiz'in samimiyetini ölçmek değil, Cumhuriyetin kurucularının ve süregelen devletin ırkçı olup olmadığını tartışmaktır. Bunun için, devletin ortaya ne koyduğu, uygulamalarının ve sonuçlarının ne olduğunun iyi irdelenmesi gerekir.

Bu konuya yapıcı bir katkınız varsa, beklerim. Ama önce safsata konusunu okuyun ki sizi muhatap almaya devam edeyim. Bana taktığınız yaftalardan gına geldi çünkü.

kut 01-07-2015 00:07

Türkiye'de bence bu saatten sonra kurulacak bir federasyon uzun vadede kesinlikle bölünmeyle sonuçlanır. Çünkü federasyon, zaten önceden ayrı devletler olan yapıların, gönüllü olarak birleşerek tek bir devlet yapısında olmayı denemeleri/istemeleridir. Mesela Çekler ile Slovaklar önceden zaten ayrı iki devletti, soyları ve dilleri çok çok yakın olduğundan "dur bakalım ya, birlikte yaşayabiliriz o zaman" dediler, ama baktılar ki olmadı yeniden ayrıldırlar. Yoguslavya da benzer bir örnketir, Sırbistan, Hırvatisyan vb. zaten önceden de vardı.

Almanya'da da bir sürü krallık vb. vardı onlar devletleşti ve birleşti, Bavyera ayrıdır, Saksonya ayrıdır vb. dilleri bile hayli farklı aslında, ortak/üst Almanca denen dille anlaşırlar yoksa Bavyeralı kendi dilini konuşsa Berlinli zor anlar. İtalya'da da bir sürü presnlik, krallık vardıi savaşığ duruyorlar, "dur ya ne savaşıyoruz, birleşelim" dediler. Mesela Venedikçe diye bir dil hala vardır ve farklı bir dildir...

Kısacası bizde böyle bir durum yok, o nedenle keyfimize göre federasyon olamayız. Ha, zamanında Osmanlı canavar gibi genişleyerek, beylikleri işgal etmeseydi, mesela Saruhanoğulları, Karamanoğulları, Mengücekoğulları, Aydınoğulları vb. bugüne dek tıpkı Alman ve İtalyan örneklerinde gibi gelseydi, bugün aramızda az çok şive-lehçe farkı da olacaktı doğal olarak, yani birden fazla Türk lehçesi olacaktı Anadolu'da. Her beylik, kendi delet yapısını, kültürel yapısını sürdüregelseydi, zaten ister istemez biz de federasyon olurduk/olacaktık. Fakat bu saatten sonra neye göre bölüneceğiz? Elde kala kala dil ve mezhep kalıyor. Bir ülkeyi dil ve mezhebe göre bölerek federasyon olmak, bölünmeye davetiye çıkarır.

Belki mevcut coğrafi bölgelere göre federatif "sancak"lar kurulabilir. Ege Sancağı, Marmara Sancağı vb. 7 tane. Bunların üzerinde İstanbul da "bağımsız" bir sancak olur, aynı zamanda payitaht/başkent olur, 8 bölgeli bir yapı olabilir. Yani bölünmeyi ırka, dile, soya sopa ya da dine göre yaparsak sıkıntılı olur, yönetim kolaylığı olması için, yerel yönetimleri güçlendirmek için, halkın yönetime katılmasını kolaylaştırmak için böyle, "bölgeyi" baz alan bir federasyon "belki" olabilir. Ama bu bile bence sakıncalı, mesela Ege-Marmara sancakları kendi aralarında "seküler" bir ittifak, İç Anadolu ve Batı-Doğu Karadeniz sancakları ise "muhafazakar" birlikler kurup uzun vadede ayrılıkçı eğilimler gösterebilirler. Ki şimdiden bile şaka yollu bu tür yazılar ekşi sözlükte vb. yazlmaya başlandı bile. Yok Ege Kıyı Cumhuriyeti yok Trakya Bölgesi vb. diye... Bugün şaka olan yarın ciddiye dönüşebilir, şaka deyip geçmemek gerek...

Boolean 01-07-2015 00:11

Bunların ama... Türk Kürt, beraber konuşulması lazım. Yani Türklerdeki "bizim elimizde sizin kaderiniz" yaklaşımı da doğru değil.

O nedenle zaten Türk ve Kürt bir sosyal demokrat partinin ülkede güçlenip beraber olması lazım.

"Kürtler biz ne istersek yaparız" da dememeliler.
"Türkler biz karar veririz" de dememeliler.

Hepimizi ilgilendiren şeyler bunlar.

Ben ülkede önce vatandaşlık haklarının ilerletilmesinden yanayım. İkinci Dünya Savaşından sonra bu olsaydı, şimdi belki bunları tartışmıyor olacaktık bile.

kut 01-07-2015 00:14

Alıntı:

Şüpheci Dinsiz´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554303)
Avrupanın geçmişi malum; köleleştirmelerle, katliamlarla, sömürüyle dolu. Bu tutumlarından vazgeçmiş değiller, vazgeçecek de değiller.

O yıllarda Türk antropologların düştüğü hataya başta İngiltere/Fransa/Almanya olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi de düşmüş çünkü Türk antropologlar zaten bu ülkelerde okumuşlardı.

Günümüzdeki anlayışta;
- "Beyaz ırkın üstün olduğu, diğer ırkların aşağı olduğu" fikri ilkeldir.
- Sarı ırk olmakla suçlanan bir grubun bundan utanç duyarak canhıraş bir şekilde kendisinin de beyaz ırktan olduğunu ispata çalışması iki kez ilkeldir. "Sarı ırk değiliz ama sarı ırkın aşağılanmasına sonuna kadar karşıyız" demek daha onurlu olurdu.
- Zaman bağımsız olarak; belli etnik grupların diğerlerinden üstün olduğunu savunmak ilkelliktir.

--/--

Konuyu açarken kaynakları verdim, kaynakları seçerken farklı görüşleri de seçmeye çalıştım, kendimce önemli gördüğüm kısımları kısa alıntılarla vermeye/yorumlamaya çalışıyorum. Konu uzun, tüm kaynakları buraya aktaramam, dileyen arkadaşlar kaynaklardan daha ayrıntılı inceleyebilirler.

--/--

Kut,

Forumlarda fikirlerdir tartışılması gereken, kişiler değil. Örneğin başlığın amacı Şüpheci Dinsiz'in samimiyetini ölçmek değil, Cumhuriyetin kurucularının ve süregelen devletin ırkçı olup olmadığını tartışmaktır. Bunun için, devletin ortaya ne koyduğu, uygulamalarının ve sonuçlarının ne olduğunun iyi irdelenmesi gerekir.

Bu konuya yapıcı bir katkınız varsa, beklerim. Ama önce safsata konusunu okuyun ki sizi muhatap almaya devam edeyim. Bana taktığınız yaftalardan gına geldi çünkü.

O devirdeki batılılar Türkleri "sarı ırktan" diyerek aşağılamıyorlar, bildiğin Anadolu Türklerini de tüm ortadoğu ve balkanlılarla birlikte aşağı ırk diye listeliyorlar, sarı ırk meselesi değil, bildiğimiz Anadolu insanına aşağılama var.

İletinizdeki altını çizdiğim kısımları, ilk iletiye de yazsaydınız zaten benim itiraz etmeme gerek kalmayacaktı.

Boolean 01-07-2015 00:36

Alıntı:

Ki şimdiden bile şaka yollu bu tür yazılar ekşi sözlükte vb. yazlmaya başlandı bile. Yok Ege Kıyı Cumhuriyeti yok Trakya Bölgesi vb. diye... Bugün şaka olan yarın ciddiye dönüşebilir, şaka deyip geçmemek gerek...
Doğru söylüyorsunuz.

Fakat yine de;

Suriye'de Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmasına yardım edilmeli
Talep olan okullara seçmeli Kürtçe dersi konulmalı.
Kürtlere ister Ordu içinde dahi ayrımcılık yapılmamalıdır. Kürt bir vatandaş da rahatlıkla General olabilmelidir.
vs. gibi

İnsan haklarının gerekleri neyse, hepsi Türkiye'de uygulanmalıdır.

Federasyon için kesin konuşamıyorum ben de. "Sanıyorum" kelimesini kullandım o yüzden.

Tahminlerime göre HDP gibi partiler Türkiye partisi olurlarsa, böyle şeylerin konuşulmasına da gerek kalmaz gelecekte.

Olimpiyat 01-07-2015 01:21

Ben bir Zaza olarak bölünme taraftarı değilim ama bir bölünmede ne yapacağımı da bilmiyorum.
En iyi 10 arkadaşını say deseniz, 10 u da Türk çıkar. Ama dilime ve kültürüme de bağlıyım.

Bizim gibi arada kalanlar için en iyi çözüm, Türkiye vatandaşlığının üst kimlik olması. Başka da birleştirici bir şey yok. Ama bunun gerçekleşmesinin çok zor olduğunu düşünüyorum.

Boolean 01-07-2015 03:04

Alıntı:

Olimpiyat´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 554343)
Ben bir Zaza olarak bölünme taraftarı değilim ama bir bölünmede ne yapacağımı da bilmiyorum.
En iyi 10 arkadaşını say deseniz, 10 u da Türk çıkar. Ama dilime ve kültürüme de bağlıyım.

Bizim gibi arada kalanlar için en iyi çözüm, Türkiye vatandaşlığının üst kimlik olması. Başka da birleştirici bir şey yok. Ama bunun gerçekleşmesinin çok zor olduğunu düşünüyorum.

Olur bunlar da işte... İnsanların azcık birbirini sevmesi lazım...

Türkiye'dekiler geçmişe çok takılıyorlar.

Sadece Türkler değil, Kürtler de öyle, Ermeniler de öyle.

Tabi kafaları Osmanlı'da, Dersim'de, Malazgirt'te olunca sanki hala o yıllardayız gibi bir davranış ve psikoloji içinde bulunuyorlar.

Yoksa ne yani;

Yapay zeka robotlar ürettiğimiz bir çağdayız artık. Böyle nasyonalizmin falan bir önemi kalmadı ki; Ortak projeler üretiyoruz milletlerarası.

Bir sorun başka bir sorunu doğuruyor;

Bakın Türkiye'de İslamcılık var diye, MHP hafiften İslamcı gruba yakın durunca, yeni bir grup çıkmış ortaya.

Ateist, Türk Irkçıları. :)

Ülkenin kurtuluşunu "gök tanrı" ya inanmakta görüyorlar. :D

Bunun imkanı ve ihtimali var mı yani? :)

Yunanlıların tekrar Zeus'a tapmaya başlaması gibi bir şey bu.

Türkiye dünyadaki en ilginç ülkelerden bir tanesi.

İnsanlar da ilginç.

Turdur 03-11-2018 05:59

Alıntı:

Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!
Facebook ergen kitlesine hitap ediyor sanki.

Şüpheci Dinsiz 11-01-2021 01:52

diken.com.tr

Murat Sevinç - Türkiyelilik, Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı…
Yazı dizisi - 1

Alıntı:

Türkiyelilik, Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı…

10/01/2021 20:18
MURAT SEVİNÇ

http://www.diken.com.tr/wp-content/u...-1-150x150.jpg

Hükümet sistemleri ve sistemin demokratikleşmesi yazılarına devam…

Bu yazıdan itibaren, Türkiye'de her anayasa tartışmasında kavga konusu olan, köken itibariyle ‘siyasi' ancak görünürde ‘anayasal‘ bazı ‘hararetli' konulara değineceğim. Elden geldiğince, az çok bildiğim bazı demokratik sistemlerdeki kural ve uygulamalardan örnekler vererek.

Bugünün konusu, ‘yurttaşlık' tanımı bağlamında çokça ithama neden olan Türkiyelilik, Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı adlandırmalarına ilişkin kavganın ‘köken'ine dair birkaç satır.

Başlarken: Bir yurttaş, anayasadaki ‘yurttaşlık tanımı'na ilişkin farklı adlandırmaları tercih edebilir, birinin diğerinden daha doğru olduğunu savunabilir. Biri tercih edildiğinde, etmeyen diğerleri yurttaşlıktan çıkmıyor nihayetinde! Kişisel olarak, anayasalardaki bazı sözcüklere gereğinden fazla önem verildiği, asıl sorunun o sözcüklerin dışında olduğu kanısındayım. Bir sözcüğün/kavramın/hükmün tercih edilmesi boşuna değildir kuşkusuz. Ancak çoğu zaman daha önemli olan, onun nasıl algılandığı, yorumlandığı ve uygulandığı.

Hal böyleyken, zaman zaman gündeme gelen ‘yurttaşlık tanımı' açmazının, 1961 ve 1982 Anayasaları'nın ‘yurttaşlık' tanımlarında yer alan ‘Türktür' ifadesinden ziyade, Türkiye'nin cılız demokrasisinde eşit yurttaşlığın yaratılamamış olmasından kaynaklandığını savunuyorum. Buradaki eşitlik ile, ‘maddi' ve ‘manevi' eşitliği kastediyorum.

Her anayasa tartışması başladığında, genellikle çoğunluk tepkisiyle karşılaşan bir kesim, ‘Türkiyeli' ya da ‘Türkiye Cumhuriyeti' kavramlarını dile getirir, önerir. Uygar bir toplumda her öneri konuşulabilmeli. Buna mukabil Türkiye'de ve Türkiye anayasacılığında ‘Türkiyelilik' kavramının kabul görmeyeceğini ya da kolaylıkla benimsenmeyeceğini, ancak eğer anayasada ‘Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı' ifadesi yer alırsa ‘ferahlatıcı' olacağını tahmin ediyorum. Eğer bir ‘ferahlık' aranıyorsa kuşkusuz.

Şunu da söylemek gerek: Biri, ‘Türkiyeli' adlandırmasını kabul etmese de, ‘hayretle karşılanması', ‘dalga geçilmesi', ‘küçümsenmesi' çok garip. Yeni bir şeymiş, birileri dün uydurmuş gibi davranılmasını anlamak güç.

Oysa ‘Türkiyeli' adlandırması 1920'lerde gündeme geldiği gibi, yurttaşlık meselesi sonraki anayasa yapım süreçlerinde de tartışılmıştır. Ezcümle, küçümseme heveslilerinin sandığı kadar gülünç bir konu ve sözcük değil aslında. 1924 Anayası'nın yapımında çok konuşulmuş, hatta Mustafa Kemal de kullanmıştır. Bir sonraki yazı bu öneri ve tartışmalar üzerine olacak.

Peki anayasalardaki yurttaşlık tanımı toprağımızda neden bir ‘sorun' haline geldi? Kökeni nedir?

Türkiye Cumhuriyeti, çok kimlikli bir imparatorluk bakiyesi. Osmanlı'da kimlik sorunu, 18'inci yüzyıl sonlarından, milliyetçiliğin (Fransız Devrimi sonrasında) hızla yayılmasıyla başlıyor ve temel kaygı, Taner (Timur) Hoca'nın ifadesiyle, ‘Osmanlı düzeni‘nin varlığını devam ettirebilmekte karşılaşılan ciddi sorunlarla ilgili.

Laikleşme yazılarının birinde, II. Mahmut'un kapsayıcı ‘Osmanlı tebası' tanımını yazmıştım. Nitekim ilk anayasa 1876 Kanun-ı Esasi'de de benzer bir Osmanlılık tanımlanıyordu: "Devlet-i Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi bir mezhepten olur ise olsun bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal (edinme) ve izale (kaybetme) edilir." (Madde 8) Müslüman olmayan cemaatler ise malumunuz ‘millet sistemine' dahildi. Buradaki millet, bugün kullanıldığı gibi ‘ulus' değil, Hrıstiyan ve Musevi topluluklar için ‘dini cemaat' anlamında kullanılan bir terim.

‘Türklük' kavramı imparatorluğun ‘dağılma' sürecinde (özellikle Osmanlı'nın büyük travması Balkan Savaşları sonrasında) yüksek sesle gündeme geldi. Yine Taner Timur'a ("Osmanlı Kimliği") başvurayım: "Osmanlı son döneminde aldığı biçimiyle Türkçülük, Türk tarihine de yanlış bir yaklaşım getirmiştir. Türklerin tarihte ulaştıkları en uygar seviye, beğenelim veya beğenmeyelim, 16-18'inci. yüzyıllar arası Osmanlı Devleti olduğu halde, gözler eski Türk tarihine çevrilmiş ve saf bir Türk uygarlığı aranmaya başlamıştır. Bir kısım Batı ideologlarının cevabı bile gerektirmeyecek ırkçı yargıları ciddiye alınmış ve bunların çürütülmesi için kalemler seferber olmuştur."

Savaşlar ve toprak kayıpları sonrasında İmparatorluğun elde kalan unsurları Türkler ve Kürtler, ikisinin bir ortak paydası din idi. ‘Laikleşme' yazılarında, 1910'lardan itibaren özellikle Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi isimlerin kimlik tanımı çabalarında Türklük ve İslâmlığı farklı ölçülerde kaynaştırmaya çalıştığını hatırlatmıştım. Daha önce önerdiğim ve bu yazıda alıntılar yapacağım Barış Ünlü'nün "Türklük Sözleşmesi" çalışması ‘Sünni-Türk' harcın hikâyesini gayet güzel anlatıyor.

Burada önemli olan ‘yurttaşlık tanımı' sorununu, 1920'lerin koşullarında ‘ulus devlet' yaratma tercihinin (ya da zorunluluğunun!) bir sonucu olduğunu kabul ederek tartışabilmek. Ulus devlet, ancak imparatorluğun etnik-dini çeşitliliğinin hâkim unsurlarının öne çıkıp diğerlerini ‘içerebildiği' ve ‘baskılayabildiği' ölçüde var olabilirdi. Demek ki çok kimlikli Osmanlılıktan tek kimlikli ‘ulus devlet' ve beraberinde ‘üniter devlet'e geçişle bunun beklenebilir sonuçlarından söz ediyoruz. ‘Ulus devlet', ‘ulusal devlet' ve ‘üniter devlet' kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bu konuya daha sonra geleceğim.

Barış Ünlü, 19'uncu yüzyıldan itibaren ‘Müslüman-Türk' kimliğinin oluşumunu ve Cumhuriyet'in büyük ölçüde bu ‘sözleşme'nin kabulü üzerine kurulduğunu anlattığı çalışmasında, ‘Türklük sözleşmesi' adını verdiği hem zımni hem açık ‘kabul'ün önemli an ve aşamalarına değiniyor.

II. Abdülhamit döneminin ‘Müslümanlık' sözleşmesi, başta 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı olmak üzere toprak kayıplarının (Barış Ünlü'nün deyişiyle) ‘Müslümanların duyguları'nı (öfke, hınç, korku…) ortaya çıkarışı (ya da görünür hale getirişi), Sultan'ın'ın söz konusu öfkeyi siyasi projesinde kararlılıkla kullanışı; Ermeni (milliyetçiliği) korkusu yaşayan (özellikle Sünni) Kürtler'in durumunu iyi çözümleyip ‘Hamidiye Alayları'nı (Sünni Kürtler) kurması ve bu sayede 1890'lardan itibaren Ermeni arazilerine el konulmaya başlanması; Abdülhamit'in (anılarında) yabancı dinden olanları ‘kendi etimize batan kıymık' olarak adlandırması ve sonrasında İT (İttihat ve Terakki) devrinde yaşananlar, yıllar sonra kurulacak Cumhuriyet'in temelinde yer alacak ‘Sünni-Türk' yurttaşlığın öncülleri.

İT yıllarının uygulamaları bir örnek değil, çünkü zamanla farklı kadroların hâkimiyeti söz konusu. Örneğin ‘Türkçülük' 1900'lerin ilk yıllarında başlasa ve Yusuf Akçura ‘Üç Tarz-ı Siyaset'i 1904'te yayınlamış, Ünlü'nün ifadesiyle bu süreçte ‘kültürel bir girişim siyasi bir projeye dönüşmüş' olsa da, asıl ‘uyanış'ın Balkan Savaşları ardından görünür olduğunu söylemek mümkün.

Burada bir başka esere başvurmak iyi olur. O dönemi ve ‘Türklüğün keşfi'ni anlatan kitaplar, özyaşam öyküleri var. En sevdiğim ise Şevket Süreyya Aydemir'in ‘Suyu Arayan Adam'ı. (Remzi, 1993.)

Aydemir'in, Türklüğü keşfetmesi sürecine ilişkin satırları çok önemli ve etkileyici. Bir kuşağın duygularını, Balkan Savaşları sonrasında yaşanan büyük hayal kırıklığını ve yeni bir kimlik inşasını kitabının ‘Bir İmparatorluk Masalı' başlığı altında çarpıcı biçimde anlatıyor. Okuduğu mekteplerde zihnine yerleşen ‘büyük ve cihangir millet' düşüncesini aktardığı bölüm şu cümlelerle bitiyor:

"Nihayet bir gün Balkan Harbi patlayıp da İmparatorluk orduları, o zamana kadar, öylesine hakir görülen Balkan orduları önünde bütün Osmanlı Avrupası'nı bırakınca, artık her şey belli oldu. Bu yıkılış, artık, sadece bir devletin mağlubiyeti değildi. Mesnetsiz bir hayalin sona erişiydi. Bir ruhun, bir zihniyetin tamamen çöküşüydü. Bir masal, bir imparatorluk masalı sona eriyordu. Meğer bizim saltanat zannettiğimiz şey, sadece bir gaflet uykusuymuş. Bir devlet ve bir zihniyet olarak imparatorluk, daha Cihan Harbinden önce ve Balkan yenilgisiyle zaten sona ermiş oluyordu."

Aydemir, ‘Ergenekon' başlığı altındaysa yeni kimliğini nasıl bulduğunu anlatıyor: "Gerçi biz evvelce de Türktük. Fakat kendimize Türk diyemezdik. Türk sözü, birçok ırkları, kavimleri birleştiren bir imparatorlukta, bir kavmin diğerleri üzerinde tahakkümünü hatırlatır ve onları gücendirir diye düşünülüyordu… Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zaman kendimize sadece: Osmanlı! der geçerdik. Reddedilen, inkâr edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı. Umumi kanaate göre Türk, kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlıktı."

Aydemir sonrasında bu ‘kompleks‘ten nasıl sıyrıldıklarını, kendi kuşaklarının bir ülküye gereksinim duyduğunu, ‘Turancılığın' ise sığınak ihtiyacına karşılık geldiğini ve ‘Ergenekon' efsanesinin kendisinde yeni duygular yaratıp bir vaha gibi göründüğünü belirtiyor. Onun cümlesiyle; "Osmanlı olmadan önce Türktük." Dolayısıyla, bir manevi gıda arayışı var ve Türklük o gıdayı sağlıyor.

Barış Ünlü'nün çalışmasından yararlanarak devam…

İT'nin ‘Osmanlıcılık' ile ‘Türkçülük' arasında gidip geldiği, özellikle iki doktorun, Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım gibi ‘eylemciler'in partide öne çıkmasıyla Türkçülük çizgisinin güç kazandığı; Ahmet Rıza ve Prens Sabahattin gibi isimlerin giderek hareketin liderliğinden uzaklaştırıldığı yıllar. Ancak 1908-1912 arasında resmî ideoloji yine de Osmanlıcılık: "İttihatçılar temel kaygıları olan devletin toprak bütünlüğünü korumak, yani toprağın daha da küçülmesini önlemek için Osmanlıcılığa son bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Nüfusun hâlâ büyük bir bölümünü oluşturan Gayrimüslim ve hatta Arnavutlar gibi Müslüman halklar, ancak din ve dil farkı gözetmeksizin bütün Osmanlı vatandaşlarının eşit olduğu bir Osmanlıcı çerçeve içerisinde ayrılıkçı politikalarından vazgeçip imparatorluk dahilinde kalmaya ikna edilebilirlerdi."

Ayrıca İT, Abdülhamit devrinde eziyet gören Ermenilerin desteğini almaya da önem vermişti. Ancak kabul etmek gerekir ki Osmanlılık ısrarının Müslüman alt-orta sınıflar ve taşrasında pek bir karşılığı yok. Osmanlı'nın (özellikle İT liderlerinin) ‘anavatan‘ı kabul ettiği toprakların kalıntılarının da kaybedildiği Balkan Savaşları'yla, bu siyaset tümüyle terk ediliyor. Meşhur bir söz var: Balkan Savaşlarına Osmanlı olarak gidip Türk olarak döndüler. Büyük bir kırılma anı.

Kaybedilen toprağın değerini anlayabilmek için Donald Quataert'in ‘Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922' (İletişim, çeviren Ayşe Berktay, 2002) kitabındaki şu satırlara bakalım: "1850'lerde Rumeli, Osmanlı toplam nüfusunun hemen hemen yarısını barındırmaktaydı. 1906'da ise Balkanlar'ın Osmanlıların elinde bulunan sınırlı büyüklükteki bölümünde, hâlâ Osmanlı toplam nüfusunun tam tamına dörtte biri yaşamaktaydı. Demografik bakımından hayati önem taşıyan Balkanlar'ın kaybı, Osmanlı ekonomisi ve devleti için korkunç bir darbe oldu." Anlayacağınız, tek sorun psikolojik travma değildi.

Balkan Savaşı kaybı, Türkçü ideologların avantajı haline geldi. Osmanlıcığın ölümünü ilan ettiler. Dönemin Türkçülük anlayışının ve Türkçü uyanışın niteliklerinin kavranabilmesi için ‘Türk Yurdu' dergisinde yazan Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı ve Hamdullah Suphi gibi isimlerin okunmasında yarar var.

İttihatçıların Alman işbirliğiyle, özellikle Rusya destekli Ermeni isyanlarının-çetelerinin önünü alma gerekçesiyle, olup bitenle ilgisiz yüz binlerce Ermeni'yi ‘tehcir'le toprağından koparması, yerinden yurdundan edip hiç sürpriz olmayan biçimde bile isteye ölüme yollaması; kuşkusuz yalnızca mülkiyetin el değiştirmesi bakımından değil, sonraki ‘kimlik' tartışmaları ve İmparatorluktan arta kalanı devralıp enkaz üzerine yeni bir Cumhuriyet kuranların yurttaşlık siyaseti bakımından son derece önemli bir dönüm noktası.

Türkiye'de Gayrimüslimlere, özellikle Ermeni yurttaşa yönelik hıncın şu tarihte dahi devam ediyor oluşu ise kuşkusuz eğitim sisteminin ve ‘hafızasızlaştırma' siyasetinin başarısı.

‘Hafıza' demişken… Yazının başlığında atıf yaptığım ve ulus/milliyetçilik konusunda çalışanların ilk kaynaklarından Ernest Renan'ın ‘Ulus Nedir?' (Pinhan, çeviren Gökçe Yavaş, 2016) başlıklı meşhur konferansı, herkesin malumu. 11 Mart 1882'de Sorbonne'daki konuşmasında, ‘unutmak' hakkında şunları söylüyor Renan:

"Unutmak, hatta tarihsel hata da diyebilirim, bir ulusun yaratılmasında çok önemli bir etkendir ve bu nedenle tarih araştırmalarındaki ilerlemeler genelde ulus için tehlikelidir. Tarih araştırmaları gerçekten de tüm siyasi oluşumların başlangıcında yaşanan şiddet olaylarını aydınlatır, tabii sonuçları bakımından çok yararlı olanlar da dahil."

Sünni-Türklüğün her zaman ayrıcalıklı bir konum ve muteber yurttaş kabul edilmek için zımni ön koşul olduğunu görmek ve günümüzde de sonsuz sayıda örnekle anlatmak, hiç zor değil. İlgilenecek olanlara Füsun Üstel'in ‘Makbul Vatandaş'ın Peşinde – II. Meşrutiyet'ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi' (İletişim, 2004) adlı kitabını öneririm.

1924 Anayasası'nın meclis görüşmelerinde yurttaşlık tanımı, özellikle ‘Ermeni uyruk' bağlamında tartışılmıştı. Anayasalardaki sözcükler bu toprakların tüm günah ve sevaplarının tarihinden çıktı. Yüzyıldır ‘anayasa sorunu' başlığıyla tartıştığımız sözcükler. Sözcüklerin tarihi konuşulmadığında, geriye çözülemeyen sorunlar kalıyor ve konuşulmadığı sürece çözülmeyecek. Böyle bir ihtimal yok.

Devam edecek…


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 17:41 .