Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=149)
-   -   İnsanın otoriteye itaatine ilişkin deneyler. (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=37764)

Şüpheci Dinsiz 18-08-2015 23:57

İnsanın otoriteye itaatine ilişkin deneyler.
 
Milgram Deneyi

Alıntı:

Milgram deneyi

Milgram deneyi, insanların erk (otorite) sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine, kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçme amacını güden bir deneyler dizisinin genel adıdır. Deneyi gerçekleştiren Yale Üniversitesi psikologlarından Stanley Milgram, bu araştırmasını ilk olarak 1963'te Anormal ve Sosyal Psikoloji Dergisi (İng.: Journal of Abnormal and Social Psychology[1] dergisindeki makalesiyle tanıtmış ve bulgularını 1974'te yayımladığı Otoriteye İtaat: Deneysel bir Bakış (İng.: Obedience to Authority; An Experimental View) isimli kitabında daha derinlemesine incelemiştir.

Deneyler nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann'ın Kudüs'te yargılanmaya başlamasından üç ay sonra, Temmuz 1961'de başladı. Milgram, deneyleri şu soruya cevap aramak üzere geliştirmişti: "Eichmann ve Yahudi Soykırımında yer alan yüzbinlerce yardakçısı sadece onlara verilen görevi yerine getiriyor olabilir miydi? Onların hepsi yardakçılık suçuyla suçlanabilir miydi?"

Milgram ulaştığı sonuçları 1974 tarihli makalesi "İtaatin Tehlikeleri"nde (İng.: The Perils of Obedience) özetledi:
  • İtaatin hukuksal ve felsefesel açılardan devasa önemi bulunmaktadır, ancak bunlar çoğu insanın somut durumlarda nasıl davrandığı konusunda fazla bilgi vermez. Yale Üniversitesinde sıradan bir insanın sadece bir deney bilimcisinden aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektireceğini ölçmek için basit bir deney düzenledim. Katılan deneklerin güçlü vicdani duyguları ile saf otoriteyi çeliştirdim, ve kurbanların acı dolu çığlıklarının eşliğinde genellikle otorite kazandı. Yetişkin insanların, bir erk makamının komutası doğrultusunda her şeyi göze almakta gösterdikleri aşırı isteklilik, çalışmamızın acilen açıklama gerektiren en önemli bulgusudur.
    Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yoketme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görüldü.

Deneyin yöntemi
Yale'deki çalışma için denekler gazete ilanları ve posta yoluyla bulundu. Deneyler üniversitenin eski yerleşkesinde, Linsly-Chittenden binasının bodrumundaki iki odada gerçekleştirildi. Deneyin tanıtımında deneyin bir saat sürdüğü ve katılanlara deneyi tamamlamasalar bile 4,50$ ödeneceği bildirildi. Katılımcılar 20 ve 50 yaşları arasında, ilkokul terklerden doktora mezunlarına kadar her türlü öğretim geçmişine sahip erkeklerden oluşuyordu.

Deney gözlemcisi rolünü bir teknisyen önlüğü giyen sert, hissiz görünümlü bir biyoloji öğretmeni oynuyordu. Kurban rolünü de bu rol için eğitilmiş, İrlandalı-Amerikan bir muhasebeci üstlenmişti. Kurban ile deney gözlemcisi aslında işbirlikçi olmalarına karşın bu gerçek katılımcıdan gizleniyor ve kurban, katılımcıya kendisi gibi gönüllü olarak katılmış başka bir denek olarak tanıtılıyordu, dolayısıyla katılımcının gözünde deney, deney gözlemcisi ve iki denekten oluşuyordu. Deney gözlemcisi, iki deneğe "öğrenmede cezanın etkisi" hakkında bir deneye katıldıklarını, birisinin "öğretmen" diğerinin de "öğrenci" rolünü üstlenecekleri bilgisini veriyordu.

Sonra, iki deneğe birer yaprak kâğıt veriliyordu. Katılımcının, bu kâğıtlardan birinde "öğretmen" ve diğerinde de "öğrenci" yazdığına ve kâğıtların rastgele verildiğine inanması sağlanıyordu. Gerçekte ise her iki kâğıtta da "öğretmen" yazıyordu ve işbirlikçi denek kendi kağıdında "öğrenci" yazıyormuş gibi rol yapıyordu; böylece katılımcının hep "öğretmen" olması sağlanıyordu. Bu noktada "öğretmen" ve "öğrenci" birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyordu. Deneyin sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyordu.

Deneyden önce "öğretmen"e 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak "öğrenci"ye uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir verilmiş oluyordu. "Öğretmen"e daha sonra "öğrenci"ye öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor, öğretmen de bu listeyi önce öğrenciye bir kere okuyarak işe başlıyordu. Ardından öğretmen listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor, okuduğu her sözcük için öğrenciye dört adet seçenek sunuyor, öğrenci de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basıyordu. Verdiği cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalıyordu. Cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyordu.

Denekler, öğrencinin verdiği her yanlış yanıta karşılık onun gerçek şoklara maruz kaldığını sanıyorlardı. Gerçekte ise şok uygulanmıyordu. İşbirlikçi denek gerçek denekten ayrıldığı zaman, geçtiği odada elektroşok makinesine bütünleştirilmiş bir ses kayıt cihazını çalıştırıyordu, bu cihaz da her şok seviyesine karşılık önceden kaydedilmiş bir çığlık sesini çalıyordu. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra aktör, kendisini yan odadaki denekten ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikayette bulunmamaya başlıyordu.

Bu noktada pek çok denek, öğrencinin ne halde olduğunu öğrenmek için deneyi durdurmak istediklerini ifade ediyordu. Kimi denekler 135 voltta durup deneyin amacını sorgulamaya başlıyordu. Bunların çoğu sonuçlardan sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam ediyordu. Birkaç denek, öğrenciden gelen acı dolu çığlıkları duyduklarında sinirli biçimde gülmeye başlıyor veya aşırı stres içinde olduklarını gösteren başka davranışlarda bulunuyordu.

Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine aşağıdaki sırayı takip eden sözlü uyarılarda bulunuluyordu:
1-Lütfen devam edin.
2-Deney için devam etmeniz gerekiyor.
3-Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
4-Başka seçeneğiniz yok, devam etmek "zorundasınız".

Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

Sonuçlar
Milgram, deney gerçekleştirilmeden önce Yale üniversitesinin 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yaptı. Katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1,2) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünüyordu. Milgram ayrıca meslektaşları arasında da sözlü bir anket yaparak onların da sadece birkaç deneğin çok kuvvetli şok uygulayacağını düşündüklerini öngördü.

Milgram'ın ilk deney dizisinde öndeneklerin %65'inin (40 öndenekten 26'sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Deneyin çeşitlemeleri daha sonra Milgram'ın kendisi tarafından ve dünya genelinde farklı psikologlarca gerçekleştirildi; sonuçlar birbirine yakındı. Bu çeşitlemelerle deneyin özgün sonuçlarının onaylanmasına ek olarak deney düzeneğindeki değişkenlerin etkileri de ölçülmüş oldu.

Maryland Baltimore Eyaleti Üniversitesi'nden Dr. Thomas Blass, deney tekrarlarından elde edilen sonuçlar üzerinde bir meta-analiz yürüttü. Bulgularına göre ölümcül gerilimler uygulayabilen katılımcıların oranı, yer ve zamandan bağımsız olarak dikkat çekici bir biçimde sabitti: %61 ile %66 arasında seyrediyordu.

Philip Zimbardo'nun bildirdiğine göre, deneyin farklı şekilde bittiği durumlara pek rastlanmadı. Zimbardo'nun bu yöndeki sorusu üzerine Milgram'ın notlarına ve anılarına göre, son şokları uygulamayı reddeden katılımcılardan hiçbiri ne deneyin kendisinin durdurulmasını talep etti, ne de izin almadan odayı terkederek kurbanın durumunu kontrol etti.

Milgram, İtaat isimli bir belgesel hazırlayarak deneyi ve sonuçlarını gösterdi. Toplumsal psikoloji üzerine ayrıca beş farklı film daha hazırladı ki bunlardan bazıları deneylerine değiniyordu

Tepkiler
Milgram'ın deneyi, katılımcılar üzerinde yarattığı aşırı duygusal kaygı nedeniyle bilimsel deneylerin etiği konusunda kuşkular uyandırdı. Milgram'ın lehine bir gerçek: Katılanlar arasında yapılan ankete göre katılımcıların %84'ü bu deneye katılmış olmaktan "memnun" veya "çok memnun" olduklarını, %15'i nötr olduklarını (tüm katılımcıların %92'si ankete katıldı) ifade ediyorlardı. Pek çoğu sonradan teşekkür mesajları yolladı. Milgram eski katılımcılardan art arda asistanlık ve ekibe katılma teklifleri aldı. Altı yıl sonra, Vietnam Savaşının en ateşli olduğu günlerinde, deneyin katılımcılarından biri Milgram'a bir mektup göndererek deneyde çektiği strese rağmen neden "memnun" olduğunu açıkladı:
  • 1964'te deneye katıldığımda, her ne kadar birisine acı çektirdiğimi sansam da bunu neden yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ne zaman kendi inançları doğrultusunda hareket ettiklerini ve ne zaman uysalca otoriteye itaat ettiklerini ayırt edebilen çok az insan var. ... Kendimi otoritenin çok yanlış şeyler yapmamı isteyen emrine teslim edeceğimi bile bile askere alınmama izin vermem, kendimden korkmama sebep olacaktı. Eğer bana vicdanî retçi statüsü verilmezse hapishaneye gitmeye tamamen hazırım. ... Bu gerçekten de inançlarıma sadık kalmamın tek yolu. Tek umudum, kurul üyelerinin de kendi vicdanlarına göre aynı şekilde hareket etmesi...
Ne var ki, eski katılımcılardan bazılarının hayatını değiştiren bu etki, herkeste aynı değildi. Deneyden sonra katılımcılardan çağdaş standartlara göre geribildirim alınmamıştı, ve ayrılırken yapılan mülakatlara göre pek çoğunun deneyin tam olarak neden yapıldığı hakkında bilgisi yoktu.

Deneyler ayrıca daha duygusal türden eleştiriler de uyandırdı, bunlar deney düzeneğinin etiğinden ziyade deneyden çıkarılacak sonuçlarla ilgiliydi. Yale'de 1961'de yapılan deneyin katılımcılarından Joseph Dimow, "Yahudi Dünyası" (İng.: Jewish Currents) sitesindeki yazısına göre "deneyin baştan beri Nazi dönemindeki Almanlar gibi Amerikalıların da ahlak dışı emirlere itaat edip etmeyeceğini görmek için yapıldığı"ndan kuşkulanıyordu.[9] Aslında bu, deneylerin açıkça ifade edilen hedeflerinden biriydi. Milgram'ın kitabı olan Otoriteye İtaat'tin önsözünden alıntı yapılacak olursa: "Bu soru, Nazi devrinin o çok lanetlediğimiz itaat şekilleri ile bizim laboratuvarda çalıştıklarımız arasında bir ilişki olup olmadığı meselesinden doğar."

Yorumlar
Milgram ulaştığı sonuçları açıklayan iki ana kuram geliştirdi.
  1. İlki, S. Asch'in çalışmalarını temel alan Uyum Kuramı'dır. Milgram başvuru grubu ile birey arasındaki temel ilişkiyi tanıtır. Karar verme konusunda, özellikle bir kriz ortamında karar verme konusunda hiçbir deneyimi veya yeteneği olmayan bir denek, kararı gruba ve gruptaki hiyerarşiye bırakır. Grup bir davranışsal model oluşturur.
  2. İkincisi ise Araçlaşma Kuramı'dır. Milgram'a göre, "itaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin tüm öznitelikleri bunu izler". Bu temel olarak askeri açıdan otoriteye saygının temelidir; askerler üstlerinin emirlerini ve komutlarını, sorumluluğun subaylarda olduğunu bilerek yerine getirirler.

Milgram Deneyi hakkında kötü altyazılandırılmış bir video.
http://www.youtube.com/watch?v=_e1_-UpdzZ0

Bu da orjinal video.
http://www.youtube.com/watch?v=DZ-F6Waua3Y

2009 versiyonu da var.
1/3
http://www.youtube.com/watch?v=BcvSNg0HZwk

2/3
http://www.youtube.com/watch?v=IzTuz0mNlwU

3/3
http://www.youtube.com/watch?v=CmFCoo-cU3Y

Şüpheci Dinsiz 19-08-2015 00:02

Stanford Hapishane Deneyi

Alıntı:

Stanford hapishane deneyi

Stanford hapishane deneyi, mahkûm veya gardiyan olmanın psikolojik etkileriyle ilgili bir incelemeydi. Deney Stanford Üniversitesi'nde psikolog olan Philip Zimbardo liderliğindeki bir grup araştırmacı tarafından 1971'de yapıldı. Yetmiş kişi arasından yirmi dört lisans öğrencisi gardiyan ya da mahkûm rollerini oynamak üzere seçildiler. Seçilen öğrenciler Stanford psikoloji binasının bodrum katındaki sahte hapishaneye yerleştirildiler.

Mahkûmlar ve gardiyanlar çok çabuk bir şekilde rollerine adapte oldular. Deney öngörülen sınırların dışına çıkıp tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma geldi. Birçok mahkûm duygusal olarak travma geçirirken gardiyanların üçte biri "gerçek" sadistik eğilim sergilemekten yargılandı. Mahkûmların ikisi daha deneyin başında çıkarılmak zorunda kalındı. Kendisi dahil herkesin rolüne iyice kaptırdığından emin olduktan sonra Zimbardo altıncı günün sonunda deneyi bitirdi.

Ünlü deneyi çevreleyen etik meseleler sıklıkla Zimbardo'nun önceki fakulte arkadaşı Stanley Milgram'ın 1961'de Yale Üniversitesi'nde gerçekleştirdiği Milgram deneyi ile mukayese edilir.

Bu olay filmlere de konu olmuştur.İlk olarak 2001 Almanya yapımı Deney filmine daha sonra ise 2010 yapımı The experiment filmine konu olmuştur.


Kurdistannn 19-08-2015 00:03

Alıntı:

Şüpheci Dinsiz´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 562031)

Evet bu çok meşhurdur. Ve gerçekten çok önemli bir çalışma bence.

Şüpheci Dinsiz 19-08-2015 00:11

Bu deneyler gösteriyor ki, eğer bir otorite, kişiye "sorumluluğunun olmadığına ilişkin teminat verirse" kişilere korkunç suçlar işletebilir. İşkence ettirebilir, cinayet işletebilir, soykırım yaptırabilir, tecavüz ettirebilir, yağma/işgal yaptırabilir. Daha da korkunç olanı, manipüle edilen kişiler bunu kanıksayabilir, yaptığından zevk alır hale gelebilir.

Milgram deneyinde, sonuç kısmında yer alan iki tespit çok önemlidir.
Alıntı:

Milgram ulaştığı sonuçları açıklayan iki ana kuram geliştirdi.
  • İlki, S. Asch'in çalışmalarını temel alan Uyum Kuramı'dır. Milgram başvuru grubu ile birey arasındaki temel ilişkiyi tanıtır. Karar verme konusunda, özellikle bir kriz ortamında karar verme konusunda hiçbir deneyimi veya yeteneği olmayan bir denek, kararı gruba ve gruptaki hiyerarşiye bırakır. Grup bir davranışsal model oluşturur.
  • İkincisi ise Araçlaşma Kuramı'dır. Milgram'a göre, "itaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin tüm öznitelikleri bunu izler". Bu temel olarak askeri açıdan otoriteye saygının temelidir; askerler üstlerinin emirlerini ve komutlarını, sorumluluğun subaylarda olduğunu bilerek yerine getirirler.


Şüpheci Dinsiz 19-08-2015 00:36

Bu da -çoğunluğun kararını onaylama (conformity)- deneyi.

Asch Deneyi

Alıntı:

Asch deneyi

https://upload.wikimedia.org/wikiped...riment.svg.png
Deneyde kullanılan kart çifti.

Asch deneyi, 1953'de yayımlanan insanın karar verme sürecinde, çevresinin etkisinin ne denli önemli olduğunu anlamaya çalışan deneydir. Deneyi Polonya asıllı ABD'li sosyal psikolog Solomon Asch yürütmüştür.

Deneye katılacak olan katılımcılara bir görüş testine girecekleri söylenmiştir. Deneyde tüm katılımcılara bir çift kart gösterilmektedir. Bu kartların birinde biri kısa biri orta ve biri uzun olmak üzere 3 çizgi vardır. Diğer kartta ise tek bir çizgi bulunmaktadır. Deneklere bu karttaki çizginin diğer karttaki çizgilerden hangisine benzediği sorulmuştur. Deneyde katılımcılardan biri hariç diğer hepsi Asch'ın asistanlarıydı ve önceden belirlenen davranışları yapmaktaydılar. Deneyin amacı gerçek deneğin davranışlarının diğer deneklerden ne derece etkilendiğini bulmaktı. Katılımcıların hepsi aynı odada durmakta ve kendilerine kart çiftleri gösterildikten sonra sırayla cevap vermeleri istenmekteydi. Gerçek deneğe ise sıra en son gelmekteydi. Sıra ona gelene kadar denek diğer katılımcıların cevaplarını duymaktaydı. İlk birkaç denemede tüm denekler doğru cevap vermekteydi. Fakat daha sonra gerçek denek dışındaki katılımcılar hep birlikte yanlış cevaplar vermeye başladılar. Cevap sırası kendisine gelen gerçek deneklerden %32'si grubun yanlış da olsa söylediği cevaba katılmıştır.

Bu deney Stanley Milgram'ı etkilemişti. Kendisi bu deneyden çok daha sonra insanların itaat davranışı ile ilgili olan Milgram deneyi'ni yürütmüştür.

Yıldıztozu 19-08-2015 01:39

the experiment filmi güzeldi, yaşanmış bir olay olduğunu şimdi öğrendim.

Şüpheci Dinsiz 19-08-2015 16:08

Dunning-Kruger etkisi

Alıntı:

Dunning-Kruger etkisi
BURAK YILKAN

İş hayatında "kifayetsiz muhteris" diye adlandırdığımız, ne bilgi, ne tecrübe, ne de yöneticilik vasıfları yeterli; ancak üst yönetimin yetkilerle donattığı hırslıyöneticilerle mutlaka çalışmışsınızdır. Belki de hala çalışıyor ve üst yönetimin bunlara nasıl göz yumduğunu, bu kişilerin de nasıl böylesine kabul görüp de bu kadar yetkiyle donatıldıklarını merak ediyorsanız, Dunning - Kruger Etkisi bilimsel ve akademik bir çalışma olarak yeterli bir açıklama olacaktır.

New York Stern School of Business'te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning'in tarihe geçmelerine vesile olan bulguları, yani Dunning-Kruger Etkisi adıyla literatüre geçecek olan teorileri de, Türk sağduyusunun yüzyıllardır "cahil cesareti" dediği şeydir aslında.

Journal of Personality and Social Psychology'nin aralık 1999 tarihli sayısında yayımlanan teorileri özetle "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" der. (Bu cümle de Charles Darwin'e aittir zaten.)

Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:

Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler. Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir. Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler. Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle, antrenmanla artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Değerlendirme zaafı

İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi'nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini" istediler. En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60'ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70'e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı. En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70'ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü.

(Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazandılar.)

İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, "kronik kendi kendini değerlendirme (auto-evaluation) yeteneksizliğine" bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu "yetersizlik + haddini bilmeme" kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi.

İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan "yetersiz", kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir "hak" olarak görecektir. "Uyanıklık" bilecektir.

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında "fazla alçakgönüllü" davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından "ihtiras eksikliği" ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten genelde "aynı yoldan geçmiş" insanlardır.

Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, "kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek" adayı tercih edeceği gerçeğini de eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu'nun Peter Prensibi'nin (*) yatağını yaptığı da ortaya çıkar.

Sonuçta, "kifayetsiz muhterisler" her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır. Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.

(*) Peter Prensibi: Her çalışan, iş ortamında yetersiz olduğu noktaya kadar yükselir, der. Bunun doğal sonucu olarak, yüksek makamlar daima yetersiz insanlar tarafından işgal edilir.

Kifayetsiz muhterisi nasıl tanırsınız?
(Bizim şirkettekileri ben tanıyorum, ortalıkta "Gezer" bu tipler sürekli, bir de şu aşağıdaki tanımlamalara tıpatıp uyarlar:))

Gücünü delegasyon bahanesinden alır. Ekibinin orkestra şefi havalarına girer. Çok gürültü patırtı eder, çok şey yapıyormuş havası estirir. Koridorlarda hızlı hızlı, düşünceli edayla yürür. "Beşer şaşar" diye düşünür. Ama genellikle şaşan beşer kendisi değil, başkasıdır. Ne olursa olsun, hazırlıklıymış, olacakları önceden biliyormuş gibi davranır. Üstlerine karşı son derece kibardır; altındakilere (özellikle de en çok ihtiyaç duyduklarına) kötü muamele eder. İktidar ilişkileri ve göstergeleri onun için çok önemlidir. Astlarına kimin üst olduğunu hatırlatmayı sever. İlk denemede başarılı olamazsa, başarısızlığının belgelerini yok etmeyi unutmaz. Talimatlarını Post-it ile, e-postayla verir böylece astlarıyla yüzleşmekten kaçar. Toplantılarda son sözü mutlaka o söyler, gerekirse başkasının sözünü tekrarlamak pahasına.
Bulundukları ortama külliyen zarar veren bu "kifayetsiz muhterisler"le mücadele etmenin tek yolu, biraz sabır ve en çok da bilgi ve tecrübe sahibi olmaktır.

Sevgilerimle...
Dunning-Kruger etkisi

Alıntı:

Dunning-Kruger etkisi

Dunning-Kruger etkisi ya da Dunning-Kruger sendromu, Cornell Üniversitesi'nin iki psikoloğu Justin Kruger ve David Dunning'in tanımladığı bir algılamada yanlılık eğilimidir.

Dunning-Kruger
Bu varsayımda iki bilim insanı, Türkçede "cahil cesareti" ile benzer "Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir." görüşünü savunmaktadır.

Varsayım
  1. Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler.
  2. Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki gerçek beceriyi fark edememektedirler.
  3. Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler.
  4. Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini fark edip kabul etmektedirler.

    Sonuç olarak insanlar, bir konu hakkında ne kadar az biliyorsa, o konu hakkındaki az olan bilgisi aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğunu fark etmesini engellediği gibi, sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşçasına bir özgüven kazandırmaktadır.

Destekleyen referans görüşler
  • "Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur." Charles Darwin
  • "Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." Bertrand Russell


Şüpheci Dinsiz 19-08-2015 16:42

Öğrenilmiş çaresizlik

Alıntı:

Öğrenilmiş çaresizlik

Öğrenilmiş Çaresizlik, organizmanın göstermiş olduğu tepkilerin sonuca ulaşmaması durumunda, sonucu değiştiremeyeceğine karşı oluşan inançtır. Bireysel ve sadece bir kehanetten ibaret olan bu durumdaki birinin benlik saygısı düşer.

Martin E. P. Seligman'ın 1965 yılında öğrenme ve korku arasındaki ilişkiyi incelerken Ivan Pavlov'un Klasik Koşullanma deneyinde keşfettiği bir kavramdır.

Ne kadar ders çalışırsa çalışsın sınavdan düşük not alan birinin; "Nasıl olsa yüksek not alamayacağım." deyip ders çalışmaktan vazgeçmesi öğrenilmiş çaresizlik belirtisidir.

Öğrenilmiş çaresizlikte pasiflik söz konusudur. Ayrıca öğrenilmiş çaresizlik içerisinde olan birinde, pekiştireç ve cezadan kaçmaya isteksizlik vardır. Aslında bir nevi depresyon olarak algılanan öğrenilmiş çaresizlik, bunalımdaki insanların çaresizliği öğrenmesi sonucu meydana gelmektedir. Bu tip insanlar depresif durumda oldukları için hedeflerine Ne olursa olsun yapamayacağım. mantığıyla yaklaşmaktadır. Bununla beraber depresyon, öğrenilmiş çaresizliğe göre daha kapsamlı bir ifadedir. Çünkü öğrenilmiş çaresizlik belirli bir hedef ya da olguyla ilişkilendirilebilir. Fakat depresyon daha genel ve görecelidir.
DEPRESYON: ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

Alıntı:

DEPRESYON: ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gel...depresyon1.jpg
Depresyon, yaşadığımız ve engelleyemediğimiz olumsuz deneyimler sonrasında, yaşamdan aldığımız zevkin azalarak geleceğe dair umutlarımızın tükendiği ve yaşamdan beklentilerimizin kalmadığı bir nokta.

Öğrenilmiş Çaresizlik Kuramı 1970'lerde yaptığı öğrenme deneyleri sonucunda Martin Seligman tarafından ortaya atıldıktan sonra bugün de halen depresyon modellerinde büyük rol alıyor. İlk önce, davranış laboratuarının kapısını aralayarak deneyin orijinaline bir göz atalım isterseniz. Seligman, deneyinin ilk yarısında denek olarak kullandığı köpekleri sürekli ama kısa aralıklarla şiddetli elektrik şoklarına maruz bırakıyor. Laboratuardaki köpekler, maruz kaldıkları ve daha da önemlisi engelleyemedikleri bu ceza karşısında çaresizlik geliştiriyorlar. Daha sonraysa, deneyin ikinci ayağına oluşturan klasik kaçınma eğitimine geçiliyor. Normal şartlar altında, bu eğitim sırasında kutucuklardan birinin zeminine uygulanan elektrik şoku zil, ya da bir ışık kaynağıyla beraber koşullandırılarak hayvanın diğer kutucuğa zıplaması ve elektrik şokundan kaçınması öğretiliyor. Ancak Seligman'ın köpekleri, ilk etapta şoku engelleyemeyeceklerini öğrenerek çaresizlik geliştirdiğinden, ikinci aşamada düzenek zıplayarak karşı tarafa geçebilmelerine ve şoktan kurtulabilmelerine el vermesine rağmen kontrol grubundan farklı olarak bu davranışı geliştirmeyi öğrenemiyorlar. Diğer bir deyişle, çaresizlik, kaçınma davranışını inhibe ediyor.

http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gel...depresyon3.jpg
Şekilde gördüğümüz bu sevimli köpek, henüz çaresizlik geliştirmemiş olacak, zili gördüğünde kutunun diğer tarafına zıplayarak A tarafındaki zeminden gelecek elektrik şokunu engelliyor.

Şimdi isterseniz, bu çalışmanın depresyon modellerine yansıyan karşılıklarını irdeleyelim. Sürekli ve şiddetli elektrik şoklarını hayatımızdaki stres unsurları olarak düşünebiliriz. Okul ya da iş ortamındaki olaylar, sosyal çevreyle yaşadığımız çeşitli sorunlar bizleri sürekli olarak sıkıntı ve üzüntüye sokabiliyor. Tüm bunlar birikim yaparak depresyon belirtilerini tetikliyor.

http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gel...depresyon5.jpg
Günlük hayatımızda karşılaştığımız pek çok sorun bizleri sürekli olarak sıkıntı ve üzüntüye sokabiliyor.

Başlarda sıkıntılara karşı koymaya çalışsak da, birikim yapmaya devam ettikçe çaresiz olduğumuza ve onları engelleyemeyeceğimize inanmaya başlıyoruz. Kontrolsüzlük hissi hayattaki hemen hemen tüm aktivitelere karşı ilgimizi kaybetmemize ve onlardan aldığımız zevki azaltmaya başlıyor. Öğrenilmiş çaresizlik çalışmalarında hayvanlar travmatik durumlarda hayatlarını bile yitirebiliyorlar. Araştırmacılar, depresyon sırasındaki ölüm ve intihar düşünceleriyle laboratuarlardan çıkan bu sonuçlar arasında da ilgileşim kuruyorlar. Diğer bir deyişle depresyon, öğrenilmiş bir çaresizlik olarak da tanımlanabiliyor.

DEPRESİF SIKINTILAR KÜLTÜRLE ŞEKİLLENİYOR

http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gel.../depresif1.jpg

Gözlerimiz kapalı, parmaklarımızı bir dünya haritasının üzerinde gezindirip rasgele duraksatalım. Seçtiğimiz o bölgeye ait yerli halk, depresyonu bir hastalık olarak tanımıyor bile olsa, o halk içinde depresif belirtiler gösteren bireylere rastlama olasılığımız oldukça yüksek. Çünkü depresyon ya da benzer türevleri her kültürde gözlemleniyor. Kültürden kültüre farklılık gösteren ise yalnızca bu sıkıntının kişi tarafından nasıl görülüp deneyimlendiği. Örneğin, Nijeryalılar içinde bulundukları durumu "beynimde karıncalar yürüyor" gibi deyimlerle tanımlarken, Çinliler sinir yorgunluğu yaşadıklarını ve kalplerinin sıkışıp ağırlaştığını dile getiriyorlar. Bu farklılığa genel hatlarıyla bakacak olursak, Batı kültürleri depresyonun kendi içlerinde çekirdeklendiğini düşünme eğilimindeyken geleneksel Asya toplumları, üzüntü gibi sıkıntı uyandırıcı duygusal durumların dış dünya kaynaklı olduğuna inanıyor.

Peki, tüm bu örneklerden varacağımız çıkarım depresyona dair öznel deneyimlerin kültürler arası bir fark mı gösterdiği acaba. Yanıtımız, evet gibi görünüyor. Çünkü bireyselciliğin yaygınlaştığı toplumlarda depresyondan şikâyetçi olan kişiler içlerindeki çaresizlik, umutsuzluk, suçluluk ve kendine güvensizlik hislerine vurgu yaparken, daha az bireyselci toplumlar yorgunluk, iştah kapanması, hareketlerin yavaşlaması gibi davranışa yönelik belirtilere odaklanıyorlar.

http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gel.../depresif2.jpg

Depresyonda yoğun olarak deneyimlenen "suçluluk" hissi ise 16. ve 17. yüzyıllara değin bu hastalığa ait bir belirti olarak ortaya konmuyor. Araştırmacılar, Endüstri Devrimi ile beraber adı depresyonla beraber anılmaya başlayan suçluluğun fark edilişindeki bu gecikmenin doğal olduğunu söylüyorlar. Teknolojideki gelişim, beraberinde sosyal yapıda da farklılaşma getirerek bireyselleşme sürecine salık veriyor ve bireysel sorumluluk ön plana çıkıyor. Bireysel sorumluluktaki bu öne çıkış, olumsuz sonuçlar karşısında bireysel suçluluk duygularını da tetikliyor.

Sonuç olarak, tüm bu örneklerde de gördüğümüz gibi, kültür bir hastalıktan duyduğumuz sıkıntıyı hangi kelimelerle, nasıl ifade edeceğimizi etkilemekle kalmayıp, fiziksel deneyimlerimizin niteliğine bile yansıyabiliyor.

Şüpheci Dinsiz 19-08-2015 16:48

Confirmation bias (Teyid önyargısı - Onaylama eğilimi)

Alıntı:

Teyid ön yargısı

Teyid ön yargısı, kişilerin kendi inançlarını, düşüncelerini ve hipotezlerini destekleyen ya da teyid eden bilgileri kayırma, dikkate alma ve öne çıkarma eğilimidir. Bu ön yargıya sahip kişiler inançlarına, düşüncelerine ve hipotezlerine ters düşen, karşı duran, onlarla çelişen bilgileri ihmal etme, yok sayma eğilimi gösterir.
Confirmation bias

Alıntı:

Ekşi Sözlük - lord of the words

confirmation bias denen mesele/durum/vaziyet, evvelce sahip olduğumuz, inandığımız ya da öyle olmasını murat ettiğimiz fikirlerimizi, inançlarımızı ya da kimi kanaatlerimizi desteklemek bazı kanıtları, somut durumları seçmeci/selektif biçimde dikkate aldığımız vakit ortaya çıkar. elbette, ayrı olarak belirtmek bile gereksiz ki biz aynı zamanda önceden sahip olduğumuz kimi fikirleri, inançları çürüten, desteklemeyen veya teyid etmeyen kimi kanıtları, fenomenleri göz ardı ederiz. confirmation bias, özellikle empirik kanıtlardan ziyade önyargıya, inanca ya da geleneğe dayandığı vakit çok daha güçlü etkilere sahiptir. buradaki kritik soru şu: empirik kanıta dayansa dahi sonradan kalıplaşmış düşünce/inanç haline gelen unsurları nasıl ayrıştırabiliriz? insanın epistemolojik olarak durduğu yer ya da baktığı istikamet böylesine açık biçimde ortaya konulabiliyor mu? epistemolojik ikilem falan yok mu yani? var da şimdi ben confirmation bias'ı anlatırkene kendi sahip olduğum kimi apriori bilgilere mümkün olduğu surette az halel gelsin gailesiyle empirik kanıt dışındaki şeyleri hedef gösteriyorum. diyorum ki benim empirik kanıta dayansa dahi, empirik kanıtın hepsinin üstünde bir geçerliliğe sahip olduğu önkabulümü de hissettirmeden yedirerek bana bakacağınıza önce o tiksinti verici şeylerle ilgilenin diyorum. efendim? mevzu hakkında üç beş dokundurma yaparken dahi confirmation bias vartasına düşmekten kendimi alamıyorum.

yukarda son satırlardan da yaptığım izahattan pek de çabuk çıkaracağınız gibi sevgili canlar, confirmation bias vartası sadece ahmak, aptal ve elbette ki andavallıların düştüğü bir vaziyet değil. hatta bazı durumlarda kafası bir makinenin ritmik tiktakları kadar düzenli ve iyi çalışan zeki vatandaşlar bu vartaya çok daha güçlü biçimde düşebiliyorlar. niye, zekaları, bilişsel ve zihinsel kabiliyetleri onları bundan muhafaza etmiyor mu? ne yazık ki hayır. aksine, kafası basan bu nadide elemanlar kendi önkabullerini, fikirlerini ve inançlarını dış alemde savunurken çok daha güçlü argümanlar, kanıtlar ve mantıksal bağlantılar sunabiliyorlar. tuhaf bir paradoks.

hepimizin baktığı yerin, durduğu istikametin ya da kaba tabirle sahip olduğu paradigmanın confirmation bias'ımız ile mütekabiliyet içerisinde olduğu açıktır. bir şeyleri reddederken, bir şeyleri kabul ederken çoğu zaman öyle olmasını önceden istediğimiz için karşılaştığımız somut olayı, olguyu selektif biçimde önsel ıvır-zıvırlarımızı güçlendirmek kastıyla kullanırız. aramızdaki fikir çatışmalarının en önemli sebeplerinden biri işte bu confirmation bias'tır. tarihsel geçmişimiz, kişisel biyografimiz, deneyimlerimiz, başkalarının deneyimleri, rayda akıp giden trenden elini uzatanın elinin kimi dallar tarafından çizilmesi gibi acıtan kimi gerçeklikler şekillendirir confirmation bias'ımızı.

Şüpheci Dinsiz 28-08-2015 16:04

Hurriyet.com.tr

Alıntı:

Seksenli yıllar, Berlin Olimpiyat Stadyumu...

Alman gençler hıncahınç doldurmuş stadı. Çünkü yirminci yüzyılın en önemli filozof-san'atçılarından Frank Zappa konser verecek. Ama bir sorun var: Konser saati gelmiş olmasına rağmen sanatçı ortada yok.
Yarım saat, bir saat geçiyor, yok yok yok...

Tam iki saat sonra teşrif ediyor nihâyet. Ağır adımlarla sahneye çıkıyor, mikrofonun önünde durup seyirciye bakıyor.
Sonra eliyle bir Nazi selâmı çakıveriyor birden: "Heil Hitler!"diye bağırıyor.....

Stadyumda ölüm sessizliği... Berlinliler şaşkın. Yavaş yavaş bir homurtu yükselmeye başlıyor.
Sahnedeki adamsa hiç oralı değil. Tekrar çakıyor Nazi selâmını:"Heil Hitler!"

Seyircilerin küçük bir kısmı, aynı şekilde bağırarak cevap veriyor ona. Ama sanatçı hâlâ memnuniyetsiz.
Daha sert bir Nazi selâmı veriyor ve bağırıyor avazı çıktığı kadar: "Heil Hitler!"

Bu sefer seyirci hazırlıklı... Stadyumun yarıya yakını sahnedeki adamın söylediği şeyi bir ağızdan tekrarlıyor. Ne var ki tatmin olmuyor Frank Zappa...
Karşısındaki binlerce kişiye ters ters baktıktan sonra yine veriyor o selâmı, yine bağırıyor: "Heil Hitler!"

Kitle artık ne yapması gerektiğini anlamış durumda. Bir ağızdan "Heil Hitler!" diye cevap veriyorlar, bütün stadyumu inleterek.
Bir sessizlik oluyor................
Kısa ama gergin bir sessizlik.

İşte o an büyük müzisyenin sözleri sessizliği bozuyor;
"Ey Almanlar, gördüğüm kadarıyla siz hâlâ akıllanmamışsınız. Yok size konser monser!!!"

Dönüyor arkasını ve çekip gidiyor sahneden....

Şüpheci Dinsiz 29-12-2020 10:03

bilimfili.com

Alıntı:

Hilekârlık, Çevresel Koşulların Bir Sonucu mu, Yoksa Bir Karakter Özelliği mi?

Gürkan Akçay
Boğaziçi Üniversitesi - Yazar / Editör

Texas A&M University İnsan Davranışları Laboratuvarı'ndan Dr. Marco Palma ve New York'taki Rensselaer Polytechnic Institute'den Dr. Billur Aksoy, maddi kazanç için hile yapmanın ekonomik çevrenin bir sonucu olup olmadığını belirlemek için; görece ekonomik bolluk ve kıtlık dönemlerindeki hile davranışına yönelik yakından bir inceleme yürüttüler.

Yürüttükleri deneyler sırasında araştırmacılar; dış etkenlerden ziyade kişinin bireysel eğiliminin hilekârlığın nedeni olmasının daha muhtemel olduğuna ilişkin deliller elde ettiler.

Ünlü suçluların hile yapmaya yönelik eğilimleri, genellikle bu kişilerin içerisinde bulundukları ve yoksullaştırılmış yaşam koşullarına bağlanır. Bu düşünceyi test etmek isteyen araştırmacılar, kıtlığın ya da yoksullaştırılmış durumların, bir insanın hile yapma ve yalan söyleme eğilimini gerçekten etkileyip etkilemediğini belirlemek amacıyla Guatemala'da uzak bir topluluk seçti.

Deney
Araştırma ekibine göre, deneyde katılımcılara herhangi bir tepkiye maruz kalmayacakları bir hile yapma koşulları sağlandı ve katılımcıların tutumları hem yoksulluk hem de görece bolluk durumlarında test edildi. Deneyin yürütüldüğü köy, geçim kaynağı olarak yalnızca kahve üretimini kullandığından, bolluk dönemi olarak; kahvenin haftada bir kez toplandığı beş aylık süreç, kıtlık dönemi olarak ise; hasatın olmadığı ve dolayısıyla da gelir elde edilmeyen yedi ay boyunca test edilecekti.

Deneyde, katılımcılara bir fincan ve bir zar verildi ve zarı fincan içerisinde sallayarak atmaları istendi. Zardan çıkacak sayıya bağlı olarak katılımcılara, karşılığında para aldıkları bir araştırma ölçeği doldurtuluyordu. Fincanda sallamak koşuluyla 2 kez hak verilen katılımcıların attıkları zarda eğer 1 gelmişse; katılımcı, bir dolardan biraz daha az olan 5 quetzales, 2 gelmişse; 10 quetzales; 3 gelmişse; 15 quetzales, 4'te; 20, 5'te; 25 olacak şekilde para kazanacaktı. Ancak 6 gelirse katılımcı hiçbir şey kazanamayacaktı.

Araştırmacılardan Palma, katılımcıların attıkları zarı kimsenin gözlemlemediğini ve böylelikle insanlara kazançlarını arttırmak için hileye başvuracakları bir fırsatın oluşturulduğunu söylüyor. Deney, parasal kazancın olmadığı 7 aylık dönemde ve görece bolluğun olduğu 5 aylık dönemde tekrarlandı. Eş dağılımla, her sayının bir defada gelme olasılığı 6'da 1'dir.

Kendisi İçin Hile
Bakıldığında, yüksek kazanç sağlayan sayıların altı rakamdan üç rakam olduğu görülür. Palma'ya göre, her defada % 50'si yüksek bir getiri, % 50'si düşük bir getiri sağlamalıdır. Fakat hem kıtlık hem de bolluk koşullarında yüksek rakamların bildirilme oranının %90 olduğu görüldü. Yani hile yapma açısından iki periyot arasında bir fark olmadığı görüldü.

Ekibe göre, bu durum bize kıtlık ve bolluk koşullarında hileye başvurma davranışı açısından ciddi bir fark olmadığını gösteriyor. Buradan yola çıkarak da araştırmacılar, bunun daha çok kişinin içsel bir karakter özelliği olduğu anlamına geldiğini söylüyor.

Arkadaş İçin Hile
Deneyin ikinci aşamasında, insanlara kendi köylerinden, yani grup içerisinden birisi için --bir aile bireyi ya da bir arkadaş için-- kendi maddi kazançlarını arttırabilecekleri hile yapma fırsatı sunuldu. Genel olarak, insanların grup içi bireyler için de hile yaptıkları ancak bu oranın kendileri için yaptıkları hileye oranla daha düşük olduğu görüldü. Bu durumun da kıtlık ve bolluk koşullarında bir değişiklik göstermediği gözlemlendi.

Bir Yabancı İçin Hile
Bir sonraki aşamada ise insanlara, grup dışı, tanımadıkları bir birey için hile yapabilecekleri fırsat sunuldu. Bolluk koşullarında, katılımcıların grup dışı birey için hileye başvurmadıkları görüldü. Eğer ki kişi grubun dışından birisiyse insanların yüksek kazanç sağlayan zar rakamlarını tam olarak beklendiği gibi %50 oranıyla bildirdikleri gözlemlendi. Fakat kıtlık koşullarında ise grup içi ve grup dışı bireyler için yapılan hile oranlarının birbirine çok yakın olduğu görüldü. Katılımcı grubun neredeyse tamamının kıtlık koşullarında; grup içi bireyler için başvurdukları hile oranının grup dışı bireyler için yapılanla aynı oranda olduğu gözlemlendi.

Sonuçlar
Dr. Billur Aksoy'a göre deneyde, fayda görenlerin bizzat katılımcılar olduğunda, kıtlık koşullarının hile yapma eğilimi üzerinde bariz bir etkisinin bulunmadığı ortaya koyuldu. Öte yandan Aksoy, "Poverty negates the impact of social norms on cheating" başlıklı, Tayland'daki çeltik çiftçileriyle yapılan bir başka araştırmada da aynı sonuçlara ulaşıldığını belirtiyor. Bu da bize, elde edilen bulguların yalnızca Guatemalalı kahve çiftçilerine özgü olmadığını gösteriyor. Ancak elbette ki söz konusu fenomenin daha iyi anlaşılabilmesi için daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç duyuyoruz. Bununla birlikte, 2016 yılında Nature'da yayımlanan ve 23 farklı ülkede birden yürütülen bir araştırma da hile yapma davranışının ülkeler bazında çok az farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştu.

Elde edilen deliller, zeginliğin hile yapmaya eğilimi, kişisel etikten çok daha az etkilediğini gösteriyor. Bu sonuçlar, 2009 yılında Journal of Experimental Social Psychology'de yayımlanan ve asosyal davranış gösteren insanların ya da 2014 yılında Journal of Quantitative Criminology'de yayımlanan ve suç işleyen kişilerin bu hallerinin genetik bir yatkınlık barındırabileceğini gösteren araştırmaların verileriyle de tutarlılık gösteriyor.

Başka bir deyişle, bazı insanlar başkalarının parasını elde etmek için doğuştan gelen bir hileye başvurma karakteri gösteriyor olabilir. Eğer öyleyse, yoksulluk ve fırsat gibi çevresel koşulların, hileye başvurma eğilimi üzerinde bir neden teşkil etmediğini, yapılan yanlış davranışları açıklamak için yalnızca bir bahane olarak kullanılıyor olabileceğini söyleyebiliriz.

Şüpheci Dinsiz 12-02-2021 08:47

gazeteduvar.com.tr

Alıntı:

Yapay zekâ insan davranışlarını yönlendirmeyi de öğrenebiliyor

Yeni yapılan bir araştırma, yapay zekânın insan davranışları üzerinde istem dışı etkiler yaratabildiğini ortaya koydu. Buna göre yapay zekâ, insan davranışlarındaki güvenlik açıklarını belirleyip bunları insanların karar verme sürecini etkilemek için kullanabilir.
12 Şubat Cuma 2021 Saat: 07:10

https://i.gazeteduvar.com.tr/2/850/4...cover.jpg.webp
Yapay zekâ insan davranışlarını yönlendirmeyi de öğrenebiliyor

Jon Whittle

DUVAR - Yapay zekâ (YZ), insanlarla (ve insanlar üzerinde) nasıl çalışılacağıyla ilgili gittikçe daha fazla şey öğreniyor. Yakın zamanda gerçekleştirilen bir çalışma, yapay zekânın insan alışkanlık ve davranışlarındaki güvenlik açıklarını nasıl belirleyeceğini ve bunları insanların karar verme sürecini etkilemek için nasıl kullanabileceğini ortaya koydu.

Yapay zekânın yaşama ve çalışma biçimimizi her açıdan değiştirdiğini söylemek klişe gibi görünebilir ama doğrudur. Çeşitli yapay zekâ yazılımları aşı geliştirme, çevre ve ofis yönetimi gibi farklı alanlarda faaliyet gösteriyor. Yapay zekâ, insanınki gibi bir zekâ ve duygulara sahip olmasa bile yetenekleri güçlü ve hızla gelişiyor.

Şimdilik bir makine istilası hakkında endişelenmenize gerek yok ama bu son keşif yapay zekânın gücünü vurguluyor ve kötüye kullanımı önlemek için uygun bir denetime ilişkin ihtiyacın altını çiziyor.

İNSAN DAVRANIŞINI NASIL ETKİLEYECEĞİNİ ÖĞRENEBİLİR
Avustralya'nın ulusal bilim ajansının veri ve dijital araştırma bölümü olan CSIRO'nun (İngiliz Milletler Topluluğu Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Kurumu) Data61 programı bünyesinde görev yapan bir araştırma ekibi, ‘tekrarlayan sinir ağı ve derin pekiştirme-öğrenme' adı verilen bir tür yapay zekâ sistemi kullanarak, insanların tercih yapma yollarındaki güvenlik açıklarını bulma ve bunu kullanma amacı güden sistematik bir yöntem geliştirdi. Araştırmacılar, modellerini sınamak için insan katılımcıların bilgisayara karşı oyun oynadıkları üç ayrı deney gerçekleştirdiler.

İlk deney, katılımcıların sahte bir para ödülünü kazanmak için kırmızı ya da mavi renkli kutulara tıklamalarını gerektirirken, yapay zekâ, katılımcının tercih modellerini öğrenerek onları belirli bir seçeneğe yönlendiriyordu. Yapay zekâ, deney süresince yaklaşık yüzde 70 başarıya ulaştı.

İkinci deneyde, katılımcıların (turuncu bir üçgen gibi) belirli bir simge gösterildiğinde bir ekranı izleyerek bir düğmeye basmaları ve başka bir simge gösterildiğinde ona (örneğin mavi bir daireye) basmaları gerekiyordu. Bu esnada, yapay zekâ, katılımcılara daha fazla hata yaptırmak ve neredeyse yüzde 25'lik bir artış elde etmek üzere simge dizini düzenlemeye başladı.

Üçüncü deney, bir katılımcının bir emanetçiye (YZ) para veren bir yatırımcı gibi davranacağı birkaç turdan oluşmaktaydı. Ardından, yapay zekâ katılımcıya bir miktar para iade edecek ve bir sonraki turda ne kadar yatırım yapacağına karar verecekti. Bu oyun iki farklı modda oynandı: birinde, yapay zekâ, elde ettiği parayı en üst sınıra çıkarmak amacıyla hareket etti ve diğerinde, kendisi ile insan yatırımcı arasında adil bir para dağıtımını hedefliyordu. Yapay zekâ her iki modda da son derece başarılı oldu.

Deneyler boyunca, makine, katılımcıların verdiği cevaplardan dersler çıkardı ve insanların karar verme süreçlerindeki güvenlik açıklarını saptayarak bunları hedefledi. Netice, makinenin, katılımcıları belirli davranışlara yönlendirmeyi öğrenmesiydi.

ARAŞTIRMA YAPAY ZEKÂNIN GELECEĞİ İÇİN NE ANLAMA GELİYOR?
Bu bulgular henüz fazlasıyla soyut, sınırlı ve gerçekçi olmayan durumları içeriyor. Bu yaklaşımın nasıl eyleme geçirilip topluma bir fayda sağlamak amacıyla kullanılabileceğini belirlemek yolunda daha fazla araştırma yapılması gerekiyor.

Yine de bu araştırma, sadece yapay zekânın neler yapabileceği değil aynı zamanda insanların nasıl seçim yaptığını konusunda da anlayışımızı geliştiriyor. Bu sonuçlar, makinelerin bizimle olan etkileşimleri sayesinde insanların yaptığı seçimleri yönlendirmeyi öğrenebileceklerini ortaya koyuyor.

Araştırma, davranış bilimlerinin ve kamu politikalarının geliştirilmesinden sosyal refahı artırmaya, insanların sağlıklı beslenme alışkanlıklarını ya da yenilenebilir enerjiyi nasıl benimsediğini anlamaya ve etkilemeye varıncaya kadar birçok farklı muhtemel uygulamanın önünü açacak. Yapay zekâ ve makine öğrenimi, insanların belirli durumlardaki güvenlik açıklarını öğrenmek ve kötü seçimlerden kaçınmalarına yardımcı olmak amacıyla da kullanılabilir.

Bu yöntem, (insanları/ç.n.) yönlendirme amaçlı saldırılara karşı savunma amaçlı da kullanılabilir. Makinelere, mesela çevrimiçi alanda (istenmeyen/ç.n.) bir etkiye maruz kaldığımızda bizi uyararak güvenlik açığımızı kapatmak doğrultusunda bir davranış şekillendirmemize (bazı sayfalara tıklamayarak ya da sahte bir arama izi bırakmak için başka sayfalara tıklayarak) yardımcı olmaları öğretilebilir.

SIRADA NE VAR?
Tıpkı her teknolojide olduğu gibi, yapay zekâ da iyi ya da kötü amaçlar için kullanılabilir ve doğru bir yönetim, sorumlu bir şekilde kullanılmasını sağlamak söz konusu olduğunda büyük önem taşır. Geçtiğimiz yıl CSIRO, bu yolda atılan ilk adım olarak Avustralya hükümeti için bir yapay zekâ etik çerçevesi oluşturdu.

Yapay zekâ ve makine öğrenimi, çoğunlukla verilere ihtiyaç duyar; bu da veri yönetimi ve erişimi bağlamında etkili sistemlere sahip olmamızın fazlasıyla önemli olduğu anlamına gelir. Veri toplanması sırasında yeterli onay süreçlerinin ve gizlilik korumasının uygulanması çok önemlidir.

Yapay zekâ kullanan ve geliştiren kuruluşların, bu teknolojilerin neler yapıp yapamayacağını anladıklarından ve potansiyel risklerin ve faydaların farkında olduklarından emin olmaları gerekir.

Makalenin orijinali The Conversation sitesinde yayımlanmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

tolonbey 12-02-2021 20:48

isteböyleee.
Evet, aynan dediginiz gibi.Dedeniz Tolonbey

Şüpheci Dinsiz 22-02-2021 08:44

ilerihaber.org

Alıntı:

ÇEVİRİ | Stanford hapishane deneyi

Zimbardo insan davranışlarını anlama konusundaki anlayışımızı ve toplumu nasıl ilerletebileceğimiz hakkında öğrendiğimiz şeylerin çalışmanın kötü taraflarıyla dengelenmesi konusunda tartışmacı davranıyor.

https://ilerihaber.org/images/userfi...mbardo-ham.jpg

22-02-2021 01:04
Yazar: Saul McLeod
Çeviren: Muhammed Eroğul


ÇALIŞMANIN AMACI

Zimbardo ve çalışma arkadaşları, ABD hapishanelerinde bildirilen şiddetlerin gardiyanların sadist kişiliklerinden mi kaynaklandığını yoksa hapishane ortamıyla mı bir alakası olduğuyla ilgileniyorlardı.

Örneğin, mahkûmların hukuka ve düzene olan saygısızlıkları ve gardiyanların baskıcı ve saldırgan olmaları gibi iki taraf da kaçınılmaz tartışmalar yaratan kişiliklere sahip olabilir.

Öte yandan, mahkûmlar ve gardiyanlar hapishanelerdeki sosyal çevrenin güçlü yapısından dolayı saldırgan bir tavır sergileyebilir. Zimbardo, durumun, insanların mizaçlarından çok davranışlarının nedeni olduğunu tahmin etti.

PROSEDÜR

İnsanların cezaevi koşullarında oynadıkları rolleri incelemek için Zimbardo, Stanford Üniversitesi psikoloji binasının bodrum katını sahte bir hapishaneye çevirdi.

Hapishane hayatının psikolojik etkileri hakkındaki bir çalışmaya katılmaları için gönüllüler aramaya başladı.

Başvuran 75 kişiye, psikolojik problemleri, engelli, suç geçmişi ya da madde bağımlısı olan adayları elemek için mülakat ve kişilik testleri yapıldı.

Fiziksel ve zihinsel olarak sağlam, olgun ve anti-sosyal davranışlarda en az bulunan 24 adayın başvurusu kabul edildi. Çalışmanın başından beri adayların hiçbiri birbirini tanımıyor ve deneye katılmaları için günlük 15 dolar ücret ödeniyordu.

Adaylar oluşturulan sahte hapishane ortamında rastgele olacak şekilde mahkûm veya gardiyan rolüne atandı. Üç yedekten biri çalışmadan ayrıldıktan sonra geriye 10 mahkûm ve 11 gardiyan kaldı.

Mahkûmlara evlerinde, uyarılmadan ve direkt tutuklanıp karakola götürülmüş bir suçlu gibi davranılıyordu. Hepsinin parmak izleri alındı, fotoğrafları çekildi ve hapis cezası aldılar.

Daha sonra hepsinin gözleri bağlandı ve Zimbardo'nun hapishane olarak kullandığı Stanford Üniversitesi psikoloji bölümünün bodrum katına götürüldüler. Bodrum katında kapıları ve pencereleri demir parmaklıklarla kapatılmış, düz duvarlar ve küçük hücreler bulunuyordu. İşte bireyselleşme süreci burada başlıyor.

Mahkûmlara, hapishaneye vardıklarında kıyafetlerinin tamamını çıkartmaları ve kişisel eşyalarını teslim etmeleri istendikten sonra hapishane kıyafeti ve geceliği verildi. Kıyafetler baskılıydı ve üzerinde sadece numaralar bulunuyordu.

http://ilerihaber.org/resimler/16139...xperiment2.jpg

Üzerlerindeki numaraların amacı mahkûmları anonim hissettirmekti. Her bir mahkûma sadece numarasıyla seslenilebilirdi ve mahkûm kendisiyle diğer mahkûmlara ancak numarasıyla seslenebilirdi.

Giysileri sadece üzerinde numaralarının olduğu bir önlükten oluşuyordu ve iç çamaşırıdâhil üzerlerinde başka bir kıyafet yoktu. Ayrıca saçlarını örtmeleri için sıkı naylon bir şapka ve ayaklarının tekine bağlı kilitli bir zincir vardı.

Tüm gardiyanlar hâkî renginde bir üniforma giymişti, üzerlerinde boyunlarında bir düdük ve polislerden ödünç aldıkları copları taşıyordu. Gardiyanlar ayrıca mahkûmlarla göz teması kurmayı imkânsız hale getirmek için özel güneş gözlükleri takıyordu.

Üç gardiyan sekiz saatlik vardiyalar halinde çalışıyordu, diğer gardiyanlar hazırda bekliyordu. Gardiyanlara, hapishanede disiplini ve düzeni sağlamak adına gerekli olduğunu düşündükleri her şeyi yapabilme ve mahkûmlara saygılı olmalarını emretme yönünde talimat verildi. Fiziksel şiddet uygulamak tamamen yasaktı.

Zimbardo bir araştırmacı olarak mahkûmların ve gardiyanların davranışlarını gözlemliyordu ve hapishane müdürü rolünde oynuyordu.

BULGULAR

Kısa süre içerisinde hem mahkûmlar hem de gardiyanlar rollerini benimsedi. Gardiyanlar kendi rollerini daha kolay ve daha hızlı benimsedi.

OTORİTEYİ KANITLAMAK

Deneyin başladığı ilk saatlerde bazı gardiyanlar mahkûmları taciz etmeye başladı. Gece 2.30'da mahkûmlar sayım için düdükler çalınarak uyandırıldılar.

Sayımlar mahkûmları numaralarına alıştırmak için yapılıyordu. Daha önemlisi gardiyanların mahkûmlar üzerinde düzenli olarak üstünlüklerini göstermeleri için bir fırsattı.

http://ilerihaber.org/resimler/16139...ner-counts.jpg

Mahkûmlar da kısa zamanda gerçek mahkûm davranışlarını benimsemeye başladılar. Zamanın büyük bir çoğunluğunda hapishane sorunları hakkında konuşuyorlardı. Gardiyanlara birbirleri hakkında hikâyeler anlatmaya başlamışlardı.

Hapishane kurallarını çok ciddiye almaya başladılar ve tamamı sanki mahkûmların yararı için oradalar da küçük bir karşı gelme tamamı için büyük sonuçlar doğuracak diye düşünüyorlardı. Hatta bazıları gardiyanlarla beraber kurallara uymayan mahkûmların karşısında duruyorlardı.

FİZİKSEL ŞİDDET

Mahkûmlara küçük emirler veriliyor, hakaretlerle alay ediliyordu ve genellikle onlara insanlık dışı olan sıkıcı ve anlamsız işler yaptırılıyordu.

Şınav çekmek gardiyanların sıklıkla uyguladığı bir tür fiziksel şiddet türüydü. Mahkûmlar şınav çekerken gardiyanlardan biri mahkumların sırtlarına basardı ya da diğer mahkumları ötekilerin sırtına oturtup şınav çekmelerini isterlerdi.

http://ilerihaber.org/resimler/16139...r-push-ups.jpg

BAĞIMSIZLIĞI KANITLAMAK

İlk gün sorunsuz geçtiği için, gardiyanlar ikinci günün sabahında çıkan isyana karşı şaşkın ve tamamen hazırlıksızlardı.

Deneyin ikinci gününde, mahkûmlar kafalarındaki şapkayı çıkardı, numaralarını söktü ve kapının önüne yataklarını koyarak hücrelerini kendilerine karşı siper olarak kullandı.

Gardiyanlar takviye çağırdı.Hazırda bekleyen üç gardiyan içeriye geldi ve gece vardiyasındaki gardiyanlar da gönüllü olarak çalıştı.

İSYANI BASTIRMAK

Gardiyanlar, cildi soğutan karbondioksitli su püskürten bir yangın söndürücü kullanarak karşılık verdi ve mahkûmları kapılardan uzak tutmaya çalıştı. Daha sonra gardiyanlar tüm hücrelere girdi ve mahkûmları soyup yataklarını çıkardı.

Mahkûm isyanının elebaşlarına hücre hapsi verildi. Daha sonra gardiyanlar,mahkûmları daha çok rahatsız etmeye ve gözlerini korkutmaya başladı.

ÖZEL AYRICALIKLAR

Üç hücreden biri "ayrıcalıklı hücre" olarak tasarlandı. İsyanda en az payı olan üç mahkûma özel ayrıcalıklar verildi. Gardiyanlar üniformalarını ve yataklarını onlara geri verdi ve saçlarını yıkayıp dişlerini fırçalamasına izin verdi.

Ayrıcalıklı mahkûmlar, yemek yeme hakları geçici olarak ellerinden alınmış diğer mahkûmlarınhuzurunda özel yemekler yemeye başladı.Bunun sonucunda mahkûmlar arasındaki dayanışma yıkılmış oldu.

İSYANIN SONUÇLARI

Birkaç gün geçtikten sonra, gardiyanlar ve mahkûmlar arasındaki ilişkiler değişmeye başladı –birinde değişim olursa diğerinde de değişim olur-. Sıkı bir kontrol sağlayan gardiyanları ve mahkûmların tamamen onlara bağlı olduklarını hatırlayın.

Mahkûmlar daha bağımlı hale geldikçe, gardiyanlar da onlara karşı daha alaycı hale geldi. Mahkûmları aşağılıyor ve bunu onlara fark ettiriyorlardı. Gardiyanların aşağılamaları arttıkça, mahkûmlar daha fazla itaat ediyordu.

Mahkûmlar itaat ettikçe, gardiyanlar agresifleşiyor ve kendine güveniyorlardı. Mahkûmlardan daha çok itaatkâr olmalarını istiyorlardı.Mahkûmlar,gardiyanlara karşıher konuda bağımlı hale geldi.Bu yüzden de mahkûmlar, gardiyanlara diğer mahkûmlar hakkında hikâyeler anlatmak gibi onları memnun etmenin yollarını arıyordu.

8612 NUMARALI MAHKÛM

Deneyin bitmesine 36 saatten kısa bir süre kalmıştı, fakat 8612 numaralı mahkûm,mantıklı düşünememe; kontrolsüz gelişen ağlamalar ve aşırı öfkelenmek gibi şiddetli bir duygusal çöküntü göstermeye başladı.

Gardiyanlarla görüştükten sonra, ona zayıf olduğu fakat onlar için casusluk yapabileceği teklif edildi. 8612 diğer mahkûmların yanına dönüp "Buradan çıkamazsınız, buradan kaçamazsınız!" dedi.

Kısa bir süre sonra 8612 deli gibi davranmaya, bağırmaya, küfretmeye ve öfke nöbetleri geçirmeye başladı. Psikologlar artık onun gitmesine izin vermeleri gerektiğini düşünmeye başladı.

MAHKÛMLARIN AİLELERİYLE GÖRÜŞMESİ

Bir sonraki gün, gardiyanlarmahkûmların ebeveynleri ve arkadaşlarıyla görüşmesi için ziyaret saati ayarladı. Gardiyanlar, aileleri hapishanenin durumunu gördüğünde oğullarını eve götürmek isteyebilecekleri konusunda endişe duyuyordu. Gardiyanlar mahkûmlara ziyafet çektirip müzik dinlettirdikten sonra duş aldırtıp iyice temizlenmelerini sağladı ve hücrelerini süpürdü.

Görüşmeden sonra mahkûmların kaçış planı yaptıkları hakkında bir dedikodu yayıldı.Mahkûmların kaçmasından korktukları için, gardiyanlar ve araştırmacılar Palto Alto polis karakolundan yardım istemeye karar verdiler.

Gardiyanlar tacizlerini bir üst seviyeye taşıdılar ve tuvaletleri mahkûmlara elleriyle temizletmek gibi sürekli temizlik işleri yaptırmaya zorladılar.

http://ilerihaber.org/resimler/16139...iliesvisit.jpg

KATOLİK RAHİP

Zimbardo, mahkûm papazı olan Katolik bir rahibi hapishanenin durumunun ne kadar gerçekçi olduğunu değerlendirmek için onu davet etti. Mahkûmlardan yarısı kendilerini isimleriyle değil de numaralarıyla tanıttı.

Papaz tüm mahkûmlarla bireysel olarak görüştü ve buradan çıkmanın tek yolunun bir avukat ile görüşmek olduğunu söyledi.

819 NUMARALI MAHKÛM

Rahiple konuşurken 819 numaralı mahkûm, tıpkı daha önce serbest bırakılan iki mahkûm gibi büyük bir ruhsal çöküntüye girip deli gibi ağlamaya başladı. Psikologlar, mahkûmun ayağındaki zincirleri söktü, kafasındaki şapkayı çıkardı ve hapishane bahçesinin bitişiğindeki bir odaya gönderip dinlenmesini söyledi. Ona yemek yedireceklerini ve daha sonra da doktora görüneceğini söylediler.

Tüm bunlar yaşanırken gardiyanlardan biri diğer mahkûmları sıraya dizip yüksek sesle şunları söylettirdi:

"819 numaralı mahkûm kötü bir mahkûmdur. 819'un yaptığı şey yüzünden hücrem altüst oldu Sayın Ceza İnfaz Kurumu."

Psikologlar 819'un bu sesleri duyabileceğini düşünüp bulunduğu odaya gittiğinde onu kontrolsüzce ağlarken buldular. Psikologlar deneyden ayrılabileceği yönünde onu ikna etmeye çalıştılar, fakat ayrılamayacağını çünkü diğer mahkûmların ona "kötü mahkûm" lakabını taktığını söyledi.

GERÇEĞE DÖNÜŞ

Tam o sırada, Zimbardo "Dinle beni, sen 819 değilsin. Sen... (ismi) ve benim ismim de Zimbardo. Ben bir psikoloğum, hapishane müdür değil ve burası da gerçek bir hapishane değil. Bu sadece bir deney ve buradakiler de tıpkı senin gibi öğrenci, mahkûm değil. Haydi, gidelim" dedi.

Aniden ağlamayı bırakıp kafasını kaldırarak hiçbir şey olmamış gibi "Tamam, haydi gidelim."cevabını verdi.

DENEYİN SONU

Zimbardo deneyi iki hafta sürdürmeyi planlıyordu fakat mahkumların duygusal çöküntülerinden ve gardiyanların aşırı agresif davranışlarından dolayı altıncı günde durdurmaya karar verdi. Yakın bir zamanda Stanford'da doktora yapan Christina Maslach, gardiyanlar ve mahkûmlarla görüşme yapmaya geldi ve mahkûmlarıngardiyanlar tarafından tacize maruz kaldığını öğrendiğinde şiddetle karşı çıktı.

Öfkeyle dolan Maslach "Bu çocuklara yatığınız çok korkunç bir şey!" dedi. Dışarıdan gelip hapishaneyi gören 50'den fazla kişi arasından bunun etik kısmını sorgulayan tek kişi Maslach oldu.

Zimbardo 2008 yılında şu sözleri ifade etti: "Hapishanedeki rolüme ne kadar uzak kaldığımı fark etmem çok sürmedi. Bir araştırmacı psikologdan çok bir hapishane müdürü gibi hareket ediyordum."

SONUÇ

Zimbardo ve çalışma arkadaşlarına göre, ‘'Stanford hapishane deneyi''insanların oynamalarının beklendiği sosyal rollerenasıl kolayca ayak uydurduğunu, özellikle roller hapishane gardiyanlarınınki kadar güçlü bir şekilde kalıplaşmışsa, ortaya çıkardı.

Gardiyanlar yetkili bir konuma yerleştirildiği için, normal hayatlarındaki gibi davranmamaya başlıyordu.

"Hapishane" ortamı gardiyanların vahşi davranışlarını yaratmada önemli bir etkendi (gardiyan rolündeki adaylardan hiçbiri deneyden öncesadist eğilimler göstermiyordu).

Bu yüzden bulgular bu davranışların hapishane ortamından kaynaklandığını destekler nitelikteydi.

Bireyselleşme adayların davranışlarını, özellikle gardiyanlarınkini, açıklayabilir. Bu, bir grubun normlarıyla çokbütünleştiğinizde kimlik bilincinizi ve kişisel sorumluluklarınızı kaybettiğiniz bir durumdur.

Gardiyanlar,yaşanılan şeylerin onların kendi kararları olduğunu düşünmedikleri için çok sadist davranmış olabilirler. İşte bu da onlar için bir grup normuydu. Hatta giydikleri üniformadan dolayı kişisel kimlik bilinçlerini kaybetmiş de olabilirler.

Ayrıca, öğrenilmiş çaresizlik mahkûmların gardiyanlara olan itaatini açıklayabilir.Mahkûmlar, ne yaparlarsa yapsınlar başlarına gelen şeylerin küçük de olsa bir etkisinin olduğunu öğrendiler. Sahte hapishanede, gardiyanların öngörülemez kararları mahkûmlarınkarşılık vermekten vazgeçmesini sağladı.

Hapishane deneyi durdurulduktan sonra, Zimbardo adaylarla görüştü. Konuşmadan bir alıntı ise şu yönde oldu:

Adayların birçoğu çalışmaya gerçekten dâhil olduklarını ve kendilerini adadıklarını söyledi. Deney onlar için çok gerçekçi olmuştu. Gardiyanlardan biri: "Halime çok şaşırdım. Her birine farklı isimlerle sesleniyor ve elleriyle tuvaletleri temizlettiriyordum. Mahkûmları bir sürü olarak düşünüyor ve bir şey yaparlar diye kendimi onlara göz kulak olmak zorunda hissediyordum." sözlerini ifade etti.

Gardiyanlardan bir diğeri ise: "Yetkili bir şekilde hareket etmek eğlenceli olabiliyor. Güç çok zevkli olabilir." dedi. Başka bir gardiyan: "Kontrol sırasında ikinci hücredeki yatağı alt üst etmeye başladım. Mahkûm yatağı yeni düzenlemişti ve beni tutup bağırarak yatağı yeni düzenlediğini ve dağıtmama izin vermeyeceğini söyledi. Boğazımdan tuttu ve gülüyor olmama rağmen gerçekten korktum. Copumla saldırdım ve çenesine çok sert olmasa da vurdum ve kendimi ondan kurtardığımda çok kızmış bir haldeydim."


Gardiyanların çoğu vahşice davranışlar sergilediklerine inanmakta güçlük çektiler. Çoğu, böyle bir yönlerinin olduğunu ya da böyle şeyler yapabildiklerini bilmiyordu.

Mahkûmlar da itaatkâr, korkak ve bağımlı davrandıklarına inanamıyordu. Bazıları normalde iddialı tipler olduğunu belirtti.

Gardiyanlara sorulduğunda, hapishanelerde genel olarak bulunan üç farklı türü tarif ettiler: Bazı gardiyanlar iyi, bazılar sert ama adil ve bazıları da acımasızdı.

ELEŞTİREL DEĞERLENDİRME

Gözlemlenen davranışlar çalışmanın bulgularını açıklayabilir.Gardiyanların çoğu, sonradan davranışlarının normal olduğunu iddia etti.

Gardiyanlar ve mahkûmlar rol yaptıkları için davranışları, gerçek hayattaki davranışlarını etkileyen aynı faktörlerden etkilenmiyor olabilir.

Bu, çalışmanın bulgularının hapishane yeri gibi gerçek hayata makul şekilde genelleştirilemeyeceği anlamına geliyor.Yani çalışmanın ekolojikgeçerliliği düşük bir boyutta.

Ancak, adayların olaylara karşı gerçekmiş gibi tepki verdiği yönünde önemli kanıtlar var. Örneğin, mahkûmlarınaraştırmacılar tarafından gözlemlenen özel konuşmalarının %90'ı hapishane koşullarıyla alakalıydı ve sadece zamanlarının %10'unu hapishanenin dışındaki hayat hakkında konuşarak geçiriyorlardı.

Gardiyanlar da nadiren molalarında kişisel hayatları hakkında konuşurdu. Ya mahkûmların sorunları hakkında ya da hapishane ile ilgili şeyler hakkında konuşuyor ya da hiç konuşmuyorlardı. Gardiyanlar işe zamanında gelir hatta ekstra bir ücret almadan mesai yaparlardı.

Mahkûmlar rahiple tanıştıklarında, isimleriyle kendilerini tanıtmak yerine numaralarıyla tanıttılar.Hatta bazıları, ondan bir avukatın gelip çıkmalarına yardım etmesini istedi.

Çalışma, ABD'li erkek öğrencilerden oluştuğu için nüfus geçerliliğinden de yoksun olabilir. Çalışmanın bulguları kadın mahkûmlarya da diğer ülkelerdekileriçin geçerli olamaz. Örneğin, ABD bireyci bir kültüre sahiptir ve sonuçlar Asya ülkeleri gibi toplulukçu kültürlere sahip olanlardan farklı olabilir.

Bu çalışmanın gücü, ABD hapishanelerindeki işleyiş biçimini değiştirmiştir. Örneğin, federal suçlarla suçlanan gençler artık yetişkin mahkûmlarla yargılanmadan önce onlara karşı olan şiddet riskinden dolayı hapishaneye alınmıyor.

Çalışmanın bir başka katkısı ise adaylara uygulanan şiddetin Amerikan Psikoloji Birliği tarafından etik kılavuzların resmi olarak tanınmasını sağlamış olmasıdır. Çalışmalar uygulanmadan önce artık bir kurumsal inceleme kurulu (ABD) veya etik kurulu (Birleşik Krallık) tarafından kapsamlı bir incelemeden geçmelidir.

Araştırma planlarının üniversiteler, hastaneler ve devlet kurulları gibi bir kurul tarafından gözden geçirilmesi gereklidir. Bu kurullar, olası fiziksel veya psikolojik şiddet riski göz önünde tutulursa araştırmanın potansiyel faydalarının haklı olup olmadığını inceler.

Bu kurullar araştırmacılardan çalışmanın tasarısını veya prosedürünü değiştirmesini isteyebilir ya da aşırıya kaçan durumlarda çalışmanın onayını tamamen iptal edebilir.

ETİK SORUNLAR

Zimbardo'nun kendisinin de deneyde ne olacağını bilmediği için çalışmanıntahmin edilmesi mümkün değildi, çalışma adayların tam olarak bilgilendirilmemiş olması ve onayının olmaması da dâhil olmak üzerebirçoketik eleştiri aldı.

Ayrıca, mahkûmların kendievlerinde "tutuklanmaya" karşı rızaları da yoktu. Polisten gelecek son onayın adayların katılmaya karar vermesine dakikalar kala verilmiş olduğu ve araştırmacıların "tutuklamanın" bir sürpriz olmasını istediği için mahkûmlara bu kısımların tamamından bahsedilmemişti.

Ancak bu, tüm katılımcıların imzaladığı Zimbardo'nun sözleşmesinin etik olmayan bir ihlaliydi.

Mahkûm rolündeki adaylar,aşağılanma ve stres olma olaylarını deneyimlemekten ve psikolojik şiddete karşı korunmadılar.Örneğin, bir mahkûmbaşa çıkılamayan ağlama, öfke ve bağırma krizlerinden dolayı 36 saat sonra deneyden çıkarılmak zorunda kalındı.

Ancak, Zimbardo'nun savunmasında mahkûmların yaşadığı duygusal çöküntünün önceden tahmin edilemeyeceği söyleniyordu. Çalışmanın onayı Naval Araştırma Ofisi İnsan Deneyleri Psikoloji Bölümü ve Üniversite Kurulu tarafından verilmişti.

Bu kurul da mahkûmların aşırı tepkilerinin yaşanmasını beklemiyordu. Adayları, daha az strese sokacak ancak aynı zamanda istenen bilgiyi verebilecek alternatif yöntemlere bakılmışfakat uygun hiçbir şey bulunamamıştı.

Kapsamlı grup ve birey bilgilendirme toplantıları düzenlendi ve tüm adaylaraönce birkaç hafta sonra deney-sonrası anketi yapıldı. Daha sonra ise birkaç ay ve yıllık aralıklarla devam etti. Zimbardo böylelikle uzun süren kalıcı hasarların gerçekleşmediği sonucuna vardı.

Zimbardo insan davranışlarını anlama konusundaki anlayışımızı ve toplumu nasıl ilerletebileceğimiz hakkında öğrendiğimiz şeylerin çalışmanın kötü taraflarıyla dengelenmesi konusunda tartışmacı davranıyor.

Ancak, ABD Ordusu'nun hapishaneleri daha insancıl yapmakla pek ilgili olmadığını ve aslında çalışmayı silahlı servislerdeki insanların tutsak kalma stresiyle başa çıkmalarını eğitmede kullanmakla daha çok ilgilendikleri öne sürüldü.

Kaynak: Simply Psychology

Şüpheci Dinsiz 02-10-2022 04:14



Alıntı:

İNSANLIĞIN KARANLIK YÜZÜ.
https://pbs.twimg.com/media/Fd7MGB9X...png&name=small

1979 yılında o zamanlar henüz pek tanınmamış olan performans sanatçısı Marina Abramovic, gösteri sanatları tarihinin en unutulmaz, en konuşulan ve belki de en korkunç gösterilerinden birini gerçekleştirdi. Rhythm 0 adını verdiği bu gösteride, yaptığı şey aslında çok basitti. Olduğu yerde sabit durmak.

Bunun yanı sıra gösteriyi izlemeye gelenlerin seçimine bırakılmış şekilde, bir masa üzerine birçok farklı eşya ve materyal yerleştirdi. Bu masada çiçekten çikolatalı keke, zincirden bıçağa kadar her türlü rastgele eşya bulunuyordu. Hatta masada bir mermi ve silah bile mevcuttu. Yani ziyaretçilerin iyiyle kötü arasında seçim yapma şansı vardı. Bu objeleri tüm ziyaretçiler istedikleri gibi kullanabileceklerdi.

Tüm gösteri boyunca kadın, tıpkı cansız bir obje gibi pasif kalacaktı. Amacı aslında kendini yaşayan bir sanat eseri olarak empoze etmekti. Ancak 6 saat sürecek bu performans denemesinin hayatının en korkunç günlerinden birine dönüşeceğinden haberdar değildi.

İlk başlarda izleyiciler oldukça nazik ve iyi niyetliydi. Kimisi masadaki gülleri kadının eline veriyor, kimi ona kek yediriyor bazıları ise saçlarını okşuyor onunla tokalaşıyordu. Ancak aradan zaman geçtikçe ve performans uzadıkça işin rengi değişmeye başladı. İlk olarak izleyicilerden biri kadına hafif bir tokat attı. Abramovic'in gerçekten de, hiçbir reaksiyon vermediğini farkeden topluluktan bazıları kadına daha sert bir biçimde vurmaya başladı. Az önce kadının elini sıkan, ona gül uzatan insanlar karşılarında gerçekten savunmasız birinin olduğunu kavradıklarında şiddet eğilimi göstermeye başladılar. Ancak olaylar bununla da sınırla kalmadı.

Kalabalıktan bir kişi silahı alıp kadının alnına dayadı. Daha sonra kadının vererek silahı boynuna dayamasını sağlayacak bir biçimde yerleştirdi. Bazıları kalemlerle kadının alnına boynuna yazılar yazmaya başladılar. Bunların ardından cinsel tacizler başladı. Bazıları kadının kalçalarını, göğüslerini sıkıştırıyor, kimi onu öpüyor kimi ise yalayarak tükürüyordu! Sonunda kalabalık, kadının üzerindeki eşyaları makaslarla parçalayarak onu çırılçıplak bıraktı. Ancak bununla da yetinmediler. Kalabalıktan biri kadının karnını bıçakla çizdi ve diğerleri de bundan cesaret alarak onu takip etti. Elbiselerini parçaladıktan sonra, kadının her tarafını bıçaklarla çizmeye ve kadını belli belirsiz bıçaklamaya başladılar. Boyun kısmına çizik atarak kanamasını sağladıktan sonra burada kan emenler bile oldu.
Bunun ardından kadını sağa sola cansız manken gibi taşıdılar bu esnada defalarca taciz ettikleri kadına, kalabalıktan bir adam masa üzerine yatırıp tecavüz etmeye çalıştı!

Sonrasında sağduyulu birkaç kişinin önlemesiyle kalabalık bu fikirden vazgeçti ve kadının çıplak fotoğraflarını çekmeye, bazılarını da eline tutuşturmaya başladılar. Bu esnada kadın gözyaşları içindeydi ancak kalabalık onu bir obje olarak değerlendirme konusunda ısrarcıydı…

Vahşileşen çoğunluğa rağmen kalabalık içinde bulunan bir grup insan bu durumdan rahatsızlık duymaya başladı. Ancak cesaret edip bir eylemde bulunamadılar. Ta ki kalabalıktan çıkan bir kadın, Abramovic'in gözyaşlarını silip ona sarılana kadar…

Kadının peşi sıra, sanatçıya yapılanlardan rahatsız olan azınlık grup, onu adeta bir koruma çemberine alarak, kıyafetlerini geri giydirdi, boynundaki yarayı kapattı, vücudundaki diğer kanayan kısımları bantla kapattı ve kadına sigara ikram ettiler.

Bir performans sanatından daha çok toplumsal bir deneye dönüşen bu olay, çoğunluğun birbirinden cesaret alarak içindeki kötülüğü kolayca ortaya çıkarabilmesine karşın, bu durumdan rahatsız olan iyi niyetli kişilerin aynı dayanışma cesareti gösterememesinin ya da bu konuda geç kalmasının nelere sebep olduğunu gözler önüne seriyordu.

6 saat sonunda performans sona erdiğinde Abramovic, tekrar hareket etmeye başladığında, kalabalık korkunç biriyle yüzleşmişcesine oradan kaçıştı. Az önce çekinmeden işkence yaptıkları kişinin, tekrar bir birey formu kazanarak hareket etmesi kalabalığı dehşete düşürmüştü.


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:50 .