Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Felsefik Tartışmalar (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=148)
-   -   Zihin-Beden Problemi (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=43404)

Andrew 27-08-2024 08:07

Zihin-Beden Problemi
 
Bu baslikta, imkanim oldukca 'Zihin-Beden Problemi' uzerine paylasim yapmaya calisacagim. Oncelikle Nagel'den bahsetmek gerekir. Vaktim kisitli oldugu icin, simdilik, bir alinti vermek istiyorum. Linki ekleyecegim; arzu ederseniz lutfen linke gidip, tamamini okuyabilirsiniz. Sizlerin de yorumunu duymak, cok iyi olur. Ornegin SIZ, Nagel'in fikri hakkinda ne dusunuyorusunuz?

--yarasa olmak neye benzer --



THOMAS NAGEL'İN BİLİNÇ KURAMINDAN HAREKETLE DİĞER ZİHİNLERİN BİLGİSİNE DOĞRUDAN ERİŞİM PROBLEMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ



Diğer zihinler probleminin temelinde, bilince ait deneyimlerin öznel niteliğinin belirleyici olduğu görülmektedir. Bu bağlamda, bir insanın ve insan dışındaki canlıların bir zihne sahip olduğunu ya da bilinçli olduğunu nereden biliyoruz?" sorusu diğer zihinler probleminin temel sorusudur. Dolayısıyla, diğer zihinler nitelemesiyle hem kendi dışımızdaki insanların zihni hem de farklı canlı türlerine ait zihinler kastedilmektedir.

Özellikle, insan zihni söz konusu edildiğinde temel tartışma, bir insanın diğer insanların zihin ve bilinç durumlarına, öznel deneyimlerine ilişkin bilgi sahibi olup olamayacağı, eğer bu mümkünse de bunun nesnel açıklamasının ne kadar olası olduğu tartışmasıdır. Benzer şekilde, insan dışındaki canlılar söz konusu olduğunda da bu canlıların insan gibi bilince ait öznel deneyimlere sahip olup olmadığı ve bu deneyimlerin bilgisine doğrudan ya da dolaylı olarak ulaşmanın imkânı ve sınırının ne olduğu noktası tartışma konusu edilmektedir. Bu doğrultuda, makalede ilk olarak diğer zihinler probleminin ne olduğu farklı filozoflardan hareketle ortaya konulmuştur.

Sonrasında da makalede, Nagel'in "Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?" adlı makalesi merkeze alınarak türe ait "o organizma gibi olmaklık" diye bir şeyin bilinç ile ilişkisine değinilmiştir. Sonuç olarak bu makalede; Nagel'in bilinç hakkındaki düşünceleri çerçevesinde diğer zihinler probleminin hem tek tek insan bireylerinin hem de bir tür olarak insanın, diğer türlerin öznel deneyimlerinin bilgisine nesnel olarak erişmesinin imkânı noktasındaki tartışmanın değerlendirilmesi amaçlanmıştır.


https://dergipark.org.tr/en/download...e-file/1106373

Andrew 30-08-2024 00:36

Birkaç gündür kimse yazmadı. Bu işi kolaylaştırmak adına şunu sormama izin verin:

bilinç nedir?
Bilim bilinci açıklayabilir mi?
Bilinç bir gizem midir?
Bilime güvenebilir miyiz?
Bilinci fiziksel özelliğe indirgeyebilir miyiz?
Bilinci fiziksel açıklamaya indirmek, fizikilazm midir?

spartacus 30-08-2024 02:16

Beden hayatta kalabilmek ve sürdürebilmek için olmaz ise olmaz ise de, "nihayetinde beyin" içindir...

Bilinç, zihin, düşünmek, organize sistemlerin, hafıza, okuyucu, duyular da dahil tüm diğer bileşenleriyle birlikte, ancak bir bütün olarak açığa çıkardığı bir fonksiyondur, sistemden(form-yapıdan) ayrı, bağımsız düşünülemez.

Canlı ve cansız arasındaki temel fark organize -örgütlü- davranış sergileyip, sergileyememe esasına dayanır. Şu halde inorganik form-yapılar dahi, eğer aldığı etkilere, organik ve yorumlanmış(yani sıradan, mekanik etki-tepkiyi aşarak, etkileri yorumlayıp-değerlendirip, süzgeçten geçirip organize etki-tepki verebiliyorsa -farkındalık, bilincin temeli!- canlıdır).

İnorganik maddeler, organiğe, organik maddeler ise inorganiğe dönüşür, burada belirleyici olan form-yapılardır.

Temelde yine etki-tepki yatmaktadır. A cismi, B cismine temas ettiğinde, B cismini itiyor olsun. Burada iş açığa çıkar. Bu halde bir sistemde A cismin, B cismini itmesi sonucu, B cisminin C cismine temasına X anlamı verirsek, bu halde, ilgili form-yapı açısından X durumunun açığa çıkamsı için, A cisminin tetiklenmesi, B cismini etkimesi, B cisminin de C cismine etkimesi gerekir. Bu kaba, mekanik bir ifadedir, anlaşılsın diye.

Bir duvara vurursak ne olur? Mekanik bir etki-tepki yaşanır, peki bir duvara vurduğumuzda, duvar atıyorum ıslık çalabilir mi?

Yukarıdaki form-yapı, eğer yapısal-moleküler yapıda ve X durumunun oluşması, yine form-yapıya dahil -sistemin parçası- veya ikisi de birlikte başka bütün bir sistemin başka bir parçasının tetiklenmesine dönüşüyorsa, bu tetiklende ilgili form yapının D parçası, bir kanal içinde olan E parçasına doğru hareket ediyor, ederken de kanalda bir basıınç oluşturuyor, bu basınç da F nesnesinin titreşimine dönüşüyor ve bu titreşim ıslığa benziyorsa, o duvar ıslık da çalacaktır.

Elbette organik yapıalr bu kadar basit değil, ancak tümünün temelinde basit bir zemin vardır, etki-tepki. En basit organik yapılardan, en karmaşığa, milyonlarca yıllık süreçler sonunda kazanılmış bir çok yetilere sahibiz, ancak temelimizde yatan, madde ve maddi etkileşimlerdir(etki-tepki, tepkimeler ve tepkimelerden açığa çıkan sonuçlar-etkiler. örneğin bir insana halüsinojenik madde enjekte edersek, hem zihin, hem bilinç, hem de davranışları olumsuz olarak etkilenecektir, çünkü ilgili madde, organın normal, olağan koşullarda sağladığı etki-tepki süreçlerini, tepkimeleri, hatta form-yapıları dahi deforme edebilecek biçimde sekteye uğratacaktır.).

Düşünüyorsak, vücudumuzda bir bütün halinde "etki-tepkiler" yaşanır ve ilgili bileşenler kaçınılmaz olarak birbirini etki-len-diği için, tepki verirler. Bu da yorumu anlamlı kılar. Zincirleme etki-tepki süreçleri,olabildiğince yüksek orandadır ve bu bir İŞ'tir(dolayısıyla enerji sarfı-iş kapasitesi tüketimine- yol açar)

Organik yapılar, inorganik yapılar gibi "salt, örgütsüz, bütünde saf, sert yapıda" değildir, yapıları gereği olamazlar, farkı örgütlü ve moleküler yapıda ortaya koyarlar ve bu bakımdan da daha esnek ve kalıtsallıkla aktarılabilir, yenilenebilir, çoğalabilir,ilişki ağlarına, ağ yapısına da uygun formlarda, çok daha geniş ve büyük ölçekli form-yapıların bir bileşeni(parçası değil, bileşeni) olması gerekir.

Bilinç, zihin, form-yapı, organizmadan ayrı ve bağımsız düşünülemez, yeti ve fonksiyonlarımız, organizmanın bütünlüğü ve bütünde anlam kazanan işleyişin çeşitli ürünleri olabilir... "Bilinç, zihin, düşünce" = beden demek değildir, çünkü beden ile bilinç, aynı kefeye konup, kıyaslanamazlar. Beden, bilinç ayrılığı, bedenin bilinçten ayrılığı veya bilincin, bedenden ayrılığı-dışındalığı vb. türden bir çok söylem mantık hatası içerir.. Bilinç organik bir yapı veya yapının kendisi değil, organik yapının açığa çıkarttığı bir çeşit yeti, fonksiyon olarak düşünülebilir, o sebeple karşı, karşıya koyup, ne ayırmak, ne de birleştirme çabası anlam taşımaz, biz burada bilinci, bedenden bağımsız düşünemeyiz diyebiliriz Burada ifade edilen bağımsız olmama durumu cismen 2 farklı şeyin kıyası değil, bir şeyin açığa çıkarttığı ürün, yeti, özellik, fonksiyon olarak o şeye bağlı açığa çıkması anlamındadır. Bilinç bedenden ve hatta çevreden de bağımsız [/I]olmadığı gibi, bedenin(form-yapının) çeşitli alan, koşul, işlere göre, çeşitli bileşenleriyle açığa çıkarttığı yeti, fonksiyonlar olarak değerlendirlebilir.

Andrew 03-09-2024 02:06

Jackson'in "fizikalizm" elestirisi
 
Merhaba,

Bati'da cok fazla "fizikalizm" eklestirisi mevcut. Ozellikle felsefe alaninda nesnel/materyalist/naturalist aciklamayi genelde reddeden bir anlayis hakim. Bu yazida, bir filozoftan bahsedecegim. Ismi Frank Jackson. Kendisiyle ayni fikre sahip degilim. Dolayisiyla eger bu konuda yazacak olursaniz, bana yonelik degil de yaziya/yazara/filozofa yonelik yazmanizi rica ediyorum. Dedigim gibi, sahiplendigim bir gorus degil bu. Yine de elestiriye ve tartismaya acmak icin buraya ozet yazacagim. Kaynak da burada. Isterseniz kendiniz acip okuyabilirsiniz. https://www.sfu.ca/~jillmc/JacksonfromJStore.pdf

Ozetleyecek olursak,

Jackson'in anladigi kadariyla fizikalizm, zihin ve bilincin her yonunu fiziksel sureclerle aciklayabilir. Filozof, u gorusun sinirlarini incelemek icin iki ornek veriyor: Fred ve Mary.

Soyle ki, Fred adinda olaganustu renkleri gorebilen birini hayal edin. Fred, baskalarinin goremedigi kirmizi tonlarini ayirt edebilir. Ornegin, Fred iki farkli kirmizi rengi "red1" ve "red2" olarak ayirabilir. Fred, bu renkleri karisik bir sekilde gosterseler bile kolayca ayirt edebilir.

Onemli olan su: Filozof diyor ki, Fred'in gozleri ve beyninin fiziksel detaylarini, isiga nasil tepki verdiklerini ogrensek bile, Fred'in red1 ve red2'yi nasil deneyimledigini tamamen anlayamayiz. Fiziksel bilgiler, bu renklerin subjektif deneyimini tam olarak yakalayamaz. Bu durum, Fizikalizmin eksik olabilecegini gosterir, yani subjektif deneyimlerin onemli bir yonunu goz ardi edebilir.

Diger ornek de, Mary'nin renk deneyimi ile ilgili. Simdi Mary adli bir bilim insanini dusunun. Mary, tum hayatini siyah-beyaz bir odada ve siyah-beyaz bir ekran kullanarak gorme uzerine calisarak gecirmis olsun. Mary, renkli gormenin nasil isledigine dair tum fiziksel bilgileri, farkli isik dalga boylarinin retina ile nasil etkilesime gectigini ve beynin bu bilgileri nasil isledigini bilir.

Mary disari cikip, ilk kez renkli bir dunyayi gordugunde, dunya ve gorsel deneyimlerimiz hakkinda yeni bir seyler ogrenecektir. Bu yeni bilgi, Mary'nin fiziksel bilgileri bilmesine ragmen aslinda bir yonuyle de eksik kaldigini gosterir. Renkleri deneyimlemek Mary'nin anlayisina yeni bir boyut ekler ve fiziksel bilgilerin tum bilgiyi aciklayamayacagini ortaya koyar.

Simdi toparlayacak olursak, filozof, Fred ve Mary ornekleriyle sunu diyor. Diyor ki, fizikalizm bilinc ve deneyimlerin tum yonlerini aciklamada yetersiz kalir.Fred'in benzersiz renk gorme yetenegi ve Mary'nin renkli dunyayi gordugunde kazandigi yeni bilgi, fiziksel bilgilerin subjektif deneyimleri tam olarak aciklayamadigini ortaya koyar. Bu durum, Fizikalizmin mevcut haliyle zihin ve duyusal deneyimlerin tamamini aciklamada eksik oldugunu one surer.

Peki siz bu gorusu nasil degerlendiriyorsunuz?

Andrew 03-09-2024 02:35

Mary ornegi
 
Once bir video gostereyim. Dili Ingilizce fakat sanirim Turkce'ye otomatik ceviri yapilabilir. Videodaki hanimefendi Churchlan. Kendisi, norobilimci bir filozof ve Jackson ile ayni fikirde degil. Mary ornegi, Jackson'in ornegi.



*****

Ozetle Mary ornegini kolay anlasilmasi icin standart formda soyle yazabiliriz, yani anladigim kadariyla yaziyorum:

1. Mary'nin bilgisi baglaminda, Mary, renk gorusu hakkinda tum fiziksel gercekleri bilen olaganustu bir bilim insanidir, ancak renkleri hic deneyimlememistir (siyah-beyaz bir odada yasamaktadir).

2. Siyah-beyaz odasindan cikip renkleri ilk kez deneyimlediginde (renk deneyimi), daha once bilmedigi yeni bir bilgi edinir.

3. Mary'nin edindigi bu yeni bilgi, rengin oznel deneyimi ile ilgilidir ve sadece fiziksel gerceklerle yakalanamaz.

Sonuc olarak da, deneyim (ornegin, rengin oznel deneyimi) fiziksel bilgilerle tamamen anlasilmadigina gore, fizikcilik (her seyin fiziksel oldugu veya fiziksel gercekler tarafindan zorunlu kilindigi gorusu) eksiktir.

Boyle diyor.

spartacus 03-09-2024 16:08

Konu bilgi, nesnel gerçeklik olduğunda, renkler üzerine yapılacak her türlü deneyim özneldir, bu sebeple de renkler üzerinden yapılacak her türlü nesnel, bilgi odaklı genelleme de aldatmacadır. Öznenin düşünsel eyleminde yine ETKİ-TEPKİ yatar, ışığın frekansı değiştikçe, oluşturduğu etki de değişeceği için, sonuç olarak öteden beridir idealizmin de bir aldatmaca yöntemi olarak renkler, tad gibi söylemleri kullanarak öne sürdüğü bütün sözde deney ve deneyimler birer aldatmacadan ibarettir(elbette konu bilgi, zihin olduğunda... Bilgi, zihin başka, zihince türetilen şey'in(gerçekte şey olmayanın) tartışması, tanımlanması başkadır).

Renler, zevkler, tad gibi olgular, öznenin çeşitli maddi ve fiziksel etkilere verdiği tepkilere dairdir. Örneğin Alvin'in verdiği referans alıntılı örnek açısından sorunlu bir yaklaşım mevcut.

"her seyin fiziksel oldugu veya fiziksel gercekler tarafindan zorunlu kilindigi gorusu"

Örneğin bir bilgisayara, aşağıda kod karşılığı verdiğim, ama aslında disk yüzeyine fiziksel yolla işlenmiş olan manyetik iz'in

01010001+01010101+01011001+1011100+01011011+...... ...10101010
01010001+01000101+01011001+1001100+01011011+...... ...10101010

Olduklarını düşünelim. Diyelim ki bunlar fizik alanında mevcut olan 2 kuvvetin, kodlanmış karşılık sembolü(!) olsun. Eğer bilgisayarın bu izi rastgele(mantıksızca) veya ilişki kurulabilir, bağıntılı bir kuralla(mantıklı) harmanlayıp, yeni bir dizi oluşturmasını isteseydik açığa yeni bir kod(sembol) çıkardı. Gerçekte var olmayan bir kuvvet(sanal, zihinsel türetim), ancak bu var olan 2 kuvvetin, yine var olan özne tarafından, 2 kuvvetin(fizik) etkisinden(fizik) , elde edilen verinin(etki-tepki aktı-fizik) , yine özne, organizmaca(fizik) temsili-karşılık olarak oluşturulan kodun(disk yüzeyinde fiziki iz) afaki bir biçimde birleştirilmesi sonucu elde edilen öznel, hayal, kurgu, kıyas, türetme vb. olur ve yeni(türetim) sembol de disk yüzeyine işlenirdi(nesnel, fiziki iz bırakılırdı ve özne düşünürken(eylem!) bu semboller arasında dolaşmaktadır). Sonuç olarak türetilen 3 nolu sembol, öncül 2 sembolle anlam kazanır, yani her türetim, üretim için malzeme, hammadde, işleyici, etki-tepki, ilişki şarttır.

madem renk kullanılıyor, peki; hayatında bir kez olsun ışık görmemiş bir insanı ele alalım. İlk ışığı gördüğünde, dyelim ki ışığın dalga boyu 645nm, frekansı ise 450THz aralığında olsun. Sonuç olarak bu etkiden yola çıkarak ORGANİZMANIN yorumlayacağı renk nedir? Kırmızı... Organizmada eğer herhangi bir sorun yoksa ve olağan insan organizması ise, o insanın ışığın bu aralığında kırmızdan başka bir rengi yorumlaması mümkün değildir. İsmine ne derse desin, o insan bu frekans aralığında ışık etkisiyle karşılaştığı her koşulda ZORUNLU olarak aynı rengi kodlayacaktır. Bu ÖZNEYE(fiziki), keyfine, zihinine(fizik), zihinsel olarak türettiği(öznel, sanal!) değil IŞIĞA ve o ışığın organizmada ilgili duyu organında oluşturduğu etkiye(fizik) bağlıdır. Burada bizi ilgilendiren renk değil, IŞIK ve etkisidir.

Sonuç olarak; beden-zihin problemi gibi konularda, renkler, zevkler gibi örnekler üzerinden yapılacak her türlü genelleme veya kaideler geçerli olmazlar. Beden-zihin problemine dair, bir ayrılık, birbirinden bağımsızlık gibi yaklaşılacak her türlü yaklaşım açısı, baştan mantıksız(elma ile armut kısası gibi). O sebeple dileyen, dilediği biçimde öncüle önyargılarını yerleştirip, yorum anında zaten baştan şartladığı önyargı ve kabullere ulaşması ve ulaşılan bu sonucun, kişinin önyargısı ile örtüşüyor olması, yargısının geçerli olduğu anlamına gelmez, aksine bu bir yanılsama-safsataya(mantık hatası) dönüşür denebilir.

Diğer mesele de; bilginin nesnel gerçekliği ve nesnel zaruriyetlerinden söz eden birisinin, bu ifadesinde "beden zihin ayrımı, problem veya benzeri" bir iddiası, amacı yoktur. Ama biz bu ifadelerden sanki böyle iddia edilmiş gibi sonuç çıkartırsak, elbette bu hatalı bir yaklaşım olur.

Bir şey'in gerçekte fiziki varlığı ile, zihince türetilen ama aslında gerçekte var olmayan, ancak zihinsel türetimle oluşturulan ürünlerin "öznel şeyliği", yine kaçınılmaz olarak fiziki bir karşılığın zaruriyetine dayansa da(muhahhak bir özne, fiziki etkileşimler, alıcı -özne-duyu organları, okuyucu, yorumcu -> beyin gerektirir), yine de öznel şeyin kendisi(gerçekte var olmayan, türetilen, sanal) fiziksel bir karşılığa sahip değildir(o sebeple metafizik,zihni türetimdir zaten) ve türetimler namına, türetilenin kendisi de(öznel şeyliği!) fiziki olmak zorundadır gibi bir zaruriyet öne sürülemez. Özne, nesnel, fiziki varlıklar(şeyler), organizma, fiziki etkiler ve bu etkilere tepki veren duyu organları, beyin,,,,, organizmanın çeşitli maddi ilişkiler ağıyla elde edip, yorumladığı bilgi, maddi, nesnel iken, türetimlerde öznel şeyin veya kurgunun kendisinin(ancak öznel türetimde, hayalde şeyleşen, metafizik) fiziksel bir karşılığı olmak zorunda değildir, ancak o(hayali şey bile olsa), fiziki süreçlere bağlı, muhtaçtır. Böylece nesnel edinimlerden yola çıakrak öznel edinimler de kazanırız -organizmanın yetileriyle

İnsanların, başı baştan mantık hatalı, önyargı, kabullü argümanlar türetip, ardınca süreğen "ist"ler geliştirip ayrışmasına anlam veremiyorum. Anlam veriyorum da, anlamı insanın davranışından ziyade, öncülde yapılan mantık hatalarıyla değerlendirebiliyorum. Kısaca beden-zihin ayrım veya problemi anlam taşımıyor, yinede, fizik-metafizik(zihnin kendisi değil, türetimleri namına) ayrımı anlamlı oluyor - zira temelde, temelden ayrışan nesnel dayanaklara sahip.

Russell 11-09-2024 01:45

Marksistler birçok felsefe ekolünü kapitalist sömürüyü görmeyi engelleyici bir set olarak görüyorlar (bence haklı olarak), bu bana onun doğrudan bir örneği gibi geldi.

spartacus 11-09-2024 20:08

Alıntı:

Russell´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 659974)
Marksistler birçok felsefe ekolünü kapitalist sömürüyü görmeyi engelleyici bir set olarak görüyorlar (bence haklı olarak), bu bana onun doğrudan bir örneği gibi geldi.

Evet. Aslında bu bir sonuçtur, ancak itirazların özünde yatan kaygı, siyasi de değil, bilgi, bilim eksenlidir. Daha doğrusu dünyayı çözümlenemez bir hale sokmaya çalışırlar. Bunu bazıları menfaatleri* uğruna yapar, ancak oluşturdukları ortamda, milyonlarca insan, öznelciliği, cehalete de(objektif sorgulamayı da bilmeyen) uygun düştüğü için sorgulamadan kabul eder ve artık başka türlü, yöntemli düşünemez hale gelirler. Yani artık dayatılan sistem süreğen kendini üretme haline gelir.

* Örneğin Ali ERBAŞ, Diyanet'in başındadır, sırf buradan dahi ilgili kişiyi istisnasız referans alan milyonlar vardır. Ülke din istismarı ve dini gericilik, cehalet üzerinden bir grup tarafından(kleptokrasi) soyulmaktadır, Ali ERBAŞ soyulan halka, "şükredin, fakir mutlu olmalı çünkü cennete girmesi daha kolay, zengine(hırsıza?) Allah veriyor(sakın sitem etmeyin!!!!)" gibi beyanlarda bulunur, sokağa çıakrsınız asgari ücret açlık sınırı altında dersiniz, bir bakmışsınız size verilen yanıt "şükretmiyoruz, şükredin nankörler, sebebi bu" olabiliyor. Özünde siyaset buralardan doğar, fayda, menfaat. Sömürenin faydası nerede ise bilinci siyaseti de o yönde belirler, bunu masa başında özellikle düşünüp yapmaz, zaten ekonomik menfaatleri, otomatikman örgütler ve kendi menfaatlerinin anlayışı, siyaseti, dünya görüşünü, zaten ellerinde olan medya, devlet, sistem olanakları, köleyi kendisine muhtaç bırakmış olmakla, topluma empoze ederler. (3 kuruş menfaati için her türlü şey olabilen fahişe aktrolleri düşünün, ya onları takip eden, kendilerini soyup, sömürenler için nefes aldığını sanan milyonlar?)

İdealizm de esasen egemen ideolojinin omurgasını, kitlelerin bilimsel, objektif akıl, mantıkla düşünmesini engelleyen biçimde temsil eder, nesnel, maddi olanı tüm ilişkilerinden yalıtıp, sanal, zihni bir çerçeveye gelişi güzel çekmeye çalışır ve süreğen malzeme sunar, kişiler ister farkında olsun, ister olmasın, temelden beslendiği kaynak, bazı elitlerin menfaatleridir. Hatta her bir öznel, kişilere görelik arzeden görüşü dahi hemen "ist" ekiyle kategorileştirip, ayrıştırır, böl, parçala, indirge dediğimiz, metafizik yöntemli(objektif esaslara dayanmayan), ayrıştırarak etkisini zayıflatmayı amaçlayan safsata mantığa sahiptir.

Çok basit bir örnekle; Yapay zekadan sizi bir deniz kenarında resmetmesini isterseniz, resminizi verirsiniz, arka planı var olanları harmanlayarak türetir ve sizin resminizi oraya yerleştirir. Bu yapay zekanın zihin ve beden problemi olabilir mi?
Yapay zeka bize ne gönderdi, metafizik mi, yoksa maddi bir şeyler mi?. Metafizik mi (zihince tasarlanan, ancak o gönderilemez, sadece maddi kodlar çeşitli araçlarla iletiletip yeniden yorumlanabilir. yani metafizik dediğimiz de aslında maddi karşılıkla işlenmiş sembollerin harmanlanması, maddenin, maddi yorumuyla, işlenmiş sembolik maddi kodlara, maddi yorumla anlam kazanıyor, iletilebiliyor)? Aslında gönderdiği elektrik yükü sayesinde etki-tepki kolerasyonu veya benzerler arası rastlantısal, 0 ve 1'ler(etki-tepki, alıcı-verici) vasıtasıyla derlenip, harmanlanıp, kodlanmış ve resim formatlı gönderilmiş şöyle bir şeydir; "Õ-¹VÏz¼±†ZÃàÛ¶P}jK]XÉÀæºR=¨ÔŒ•Ínæ£y‘rsUÌ'Ê£". Bizim bilgisayarımız da formatı öğrenir(dosya uzantısı veya içinde belirtilmiştir), bu kodları çözümler, ilgili program tekrar 0 ve 1'ler olarak okunacak biçime dönüştürür, işlemci(maddi)(beyin) bunları yorumlar(etkinin çeşitli birimlerde oluşturduğu etki-tepki ve harmanlanması) ve yine elektrik yükü(maddi) karşılığı olarak ekran kartına(maddi) yollar(maddi), ekran kartı işlemcisi(beyin) bu kodlara(maddi) göre monitöre(maddi) elektrik yükü ve hangi konumda(boyut gibi) olacağına dair yollanmasını sağlar, monitör de gelen yükü(maddi etki maksatlı) ve konuma göre(pixele göre diyelim) ilgili led ampüle elektrik yükünü aktarır-yol verir. Led(maddi) elektrik yükü şu değerde ise mavi(ışık frekansı!), bu değerde ise kırmızı vb. yanıyordur, böylece tüm pixeller, elektrik yüküyle aydınlatılır ve tüm ışık duyu organımıza(maddi) etki eder ve organizma bütünlüğünde, beyin(maddi) tarafından yorumlanır(maddi). Hani sanal derler ya burada sanal olan sadece ama sadece yorumcunun ışık frekansına yüklediği anlamdır, geriye kalan her şey maddedir, maddidir. Günümüzde modern mitoloji sanal evren, dünya safsatası da işte temelde bu kadar safsatadır, geriye tek bir şey idealizm ve birilerine bol, bol trollük yapma, para kasma, aldatma, modern cüppeli olma imkanı kalır. 1 sadece bir var olması mümkün olmayan(!) özne var(?) ve O, -ne idüğü, neye anlam verdiği belirsiz metafizik(püf) biçimde anlam veriyordur(sanal), ancak bu sadece anlamdır, nesnel karşılığı da, olabilitesi de yoktur, dolayısıyla "sanal alem" safsatası da külliyen öznel idealist, metafizik, akıl, mantık, bilim dışıdır, kara cehalettir. Sanal olan, yorumcunun(maddi) o an, ekranda hiç bir anlamı olmayan(!) ışığı(!) yorumlarken verdiği anlamdır, masal kahramanlarına yüklediğimiz anlam gibi ve yorumcuları(kim?) gerektirir. İdealizmin temel sorusu "kim" sorusudur, materyalizmin temel sorusu ise "neden, nasıl"

Bizim beynimiz de, organizmalar da, mantıken ve temel olarak farklı çalışmıyor, fark organizmaların, verileri alma, işleme sürecinde anlam kazanıyor, yoksa temelde olan maddi ETKİ-TEPKİ'dir. Düşünmek, zihin, akıl, mantık tümü de, organizmanın kendisi değil, organizmaca açığa çıkartılan yeti, özellik, nitelik, fonksiyonlar bağlamındadır. Bunun lamı, cimi, tartışması, ayrışması vb. anlam taşımaz.

İdealist komplo teorilerine bir örnek de Nöron Efsanesidir. Onda da aynı taktik, yöntem uygulanır ve o noktaya vardırırlar ki, her bir şeye karar verenin nöron olduğu iddiasıyla başlık dahi atarlar. Bu dar kafalılığın bir sonraki türetimi, adımı, çarpıttıkları enerji tanımıyla maddeden ayrı, bağımsız, fizik dışı-ötesi metafizik,ruh vb. söylemi olabilir. Oysa nöronların kendi şahsına münhasır bir bilinci, önceliği vb. yoktur, milyonlarca nöron, temelde gliyalar, daha temelde sinir sistemi, daha temelde duyu organları, bir bütün halinde organizma bütünlüğünde anlam kazanan etki-tepkilerin harmanlaması süreci, BÜTÜNDE anlam kazanan yeti ve fonksiyonlar. 1 fonksiyonu veya yetiyi, organizma bütünlüğünden yalıtırsak, o parça da, o yeti ve fonksiyonlar da kaybolur, anlamını kaybeder. Dolayısıyla atış serbest bir biçimde dileyenin gaipten üfürmesi mümkün hale gelir.

Bilgisayarı düşünelim, harddisk okuyucusunun neyi okuduğunu, organizmanın dışından edinebilirsek ne olur? Bu halde biz bilgisayarda asıl işi yapanın harddisk okuyucusu olduğunu iddia edebilir miyiz? Edemeyiz, ama diğeri, ama, ama işte bakın onun okuduğunu dışarıdan edindik ve ne olduğunu çözdük, demek ki akıl, mantık karar, düşünce tümününde sorumlsub u harddisk okuyucudur gibi gerekçeler öne sürmek de safsatadır. İdealizm bu yöntemleri kullanır, her, ama her türlü konu da yöntemi budur, bu konuda da olduğu gibi. Oysa özünde harddisk okuyucusu, manyetik bir etki-tepki dizisinden(dönen disk yüzeyindeki manyetik alanlar!) etkilenmektedir. Yani etki-tepki prensibine göre, okuyucu sadece, ama sadece manyetik etkiye, tepki veren,bu tepkinin de etkiye dönüştüğü diğer bir alıcıya etki eden, bir alıcı-verici işlevini yerine getirmektedir, tamamen maddi, tamamen fiziki, en temeli mekanik. Okuyucuyu sökün, masa üzerine koyun, şimdi ne oldu**?... Bütün sistemlerin(karmaşık da olsa) temelinde yatan MEKANİKTİR(etki-tepki), mekanikliğin aşıldığı nokta ise mekanik birimler arasındaki, yine mekanik ilişkiler, ancak ağ(!) esaslı, çeşitlenmiş, farklı etkiler-tepkiler oluşturulmuş ilişkilerdir. Yani mekanik parçadan karmaşık sistem elde edilebilir, sistemden sadece 1 parça dışlansa, yalıtılsa, sistem çöker, ilgili parça da sistem dahilinde anlam kazanan işlevini yitirir. İdealist mantık bunu yapar, o parçayı sistemden yalıtıp, sistemin bütün işlev, yetisini ya bu parçaya yükler, ya da bu parçayı yalıtarak** sistemi çökertir, sonrası öznelcilikle atış serbesttir, çünkü o, hayali olarak sistem bileşen ve işlevlerini, keyfi biçimde değiştirmiş, bilim, akıl, mantık dışı tanımlarla ucubeleştirmiştir. Ne tarafa sündürmek isterse, o tarafa sündürür. Elbette bir sistemde her bir parçanın işlevi, sistemin bütün ağ ve ilişkilerini kavramanın önemi başka, sistemin bütün halde açığa çıkarttığı işlevi bir parçaya indirgeme safsatası başkadır.

İnsan nasıl ki yalanın peşinden koşarken(çünkü empoze edildiği, şartlandığı, duymak istediğini verir, mutlu eder, ikna edicidir), doğrulardan kaçar, idealist söylemler de hem çekici, hem de öznelciliğinden dolayı kişilerin duymak istediğini hazır paketler halinde sunduğu için kolayca önyargılara dönüşen, kabullendirici roller oynar. Materyalist için ise çok zordur, hem gerçeği anlatmak hem de bunu OBJEKTİF, SOMUT dayanaklara, gözlem ve deney-imlere dayanmak zorundadır. Kimseyi mutlu etmeyecek veya toplumca empoze edilen bir dolu önyargı, yalan, yanlışa savaş açmış gibi lanse edilerek isnatlara da maruz kalacaktır... Öncelikle egemen köleci sistem için tehlikeli görülecek, empoze edilecek, doğru söyleyeni dokuz köyden kocacaklardır.

dine mine ne 13-09-2024 20:59

Zihinsel ve fiziksel durumlar arasında derin bir bağ olduğu, zihin ve bedenin birbirine dolanmış olduğu görüşünü destekler. Zihin ve beden gerçekten böyle bir bağlantıya sahipse, bir alandaki değişiklikler (örneğin bir düşünce ya da duygu), diğer alanda (örneğin fiziksel tepkiler veya nöral süreçler) anında etki gösterebilir. Bu durumda, zihin ve bedenin tamamen ayrı maddeler olduğunu düşünmek yerine, bunların aynı olgunun iki farklı yönü olduğunu kabul etmek daha doğru olur. Bu yaklaşıma göre, zihinsel durumlar fiziksel durumlar tarafından doğrudan etkilenebilir ve bunun tersi de geçerlidir. Zihin ve beden, karmaşık etkileşimler ve geri bildirimlerle işleyen entegre bir sistem olarak görülmelidir. Bu perspektif, psikosomatik etkileşimlerin ve zihin-beden ilişkilerinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlar.

Kuantum mekaniği, dalga ve parçacık özelliklerinin birbirini tamamlayarak bir olgunun tam bir resmini oluşturduğunu gösterir. Aynı şekilde, bilincin niteliksel yönleri ve sinirbilimin niceliksel, ölçülebilir yönleri de tamamlayıcı olarak görülebilir. Bu da, zihinsel ve fiziksel süreçler arasındaki ilişkinin çelişkili değil, tamamlayıcı bir "bağlantı" olduğunu gösterir. Bilincin, beyindeki karmaşık etkileşimlerden kaynaklandığı, ancak bu etkileşimlerle sınırlı olmadığı düşüncesi dolanıklık kavramına uygun düşer. Bilinç, nöral süreçler ve zihinsel durumların dolanıklığından ortaya çıkan bir olgu olarak değerlendirilebilir. Dolanıklık, bu karmaşık örüntülerin nasıl oluştuğunu ve nasıl kendini gösterdiğini açıklar.

Makroskopik düzeyde, beyin gibi yapılar atom ve moleküllerden oluşan katı maddeler olarak görünür. Ancak atom altı düzeyde, özellikle kuantum mekaniği çerçevesinde, madde giderek "maddesiz" hale gelir; elektronlar ve kuarklar gibi parçacıklar katı nesneler olarak değerlendirilemez, tıpkı bilinç gibi.

Zihinsel süreçler — düşünceler, duygular ve bilinç — her ne kadar beyin aktiviteleriyle yakından ilişkili olsa da, doğrudan gözlemlenebilir veya ölçülebilir fiziksel varlıklar değillerdir. Bu nedenle, bazı yaklaşımlar, düşüncenin yalnızca fiziksel beyin yapılarının bir ürünü olmadığını; daha geniş bir bağlamda madde ve zihin arasında dolanık bir etkileşim sonucu var olduğunu öne sürer.

Bu yaklaşıma göre, beyin, düşüncenin meydana geldiği bir yerden ziyade, zihinsel süreçleri destekleyen ve bunlara aracılık eden bir mekanizma olabilir. Kuantum dolanıklığı gibi kavramlar, maddi olmayan bağlantılar ve derin etkileşimler içerdiklerinden, bu ilişkileri açıklamada kullanılabilir. Bu bakış açısı, beyin ve zihinsel süreçler arasındaki ilişkiyi klasik etki-tepki modeli yerine daha bütünsel ve dolanık bir yapı olarak değerlendirmemize olanak tanır.

Sonuç olarak, bilincin ve zihinsel süreçlerin doğasını anlamak için daha geniş bir diyalektik yaklaşım sunar; beyinle sınırlı kalmayıp, zihin-beden ilişkisini fiziksel süreçlerle açıklanamayacak kadar karmaşık ve derin bir etkileşim olarak görür. Bu, zihinsel deneyimlerin bağımsız bir gerçekliğe sahip olabileceği fikrini güçlendirir ve bilincin maddi olmayan boyutlarını dikkate alarak daha bütünsel bir anlayışa kapı aralar.

spartacus 13-09-2024 22:29

Trol anlayışlara mahkum damlamış, ne diyeyim yine bir dolu çorba, çarpıtma, cehalet örnekleri, karmaşası.

MADDE KATI DEĞİLDİR, madde katı, sıvı, gaz gibi, maddi oluşum MOLEKÜLER YAPILARIN, moleküler(form-yapı) düzeyinde yansıttığı özelliklere nazaran ifade edilemez, İNDİRGENEMEZ. Şimdi MADDEYİ KATI BİR ŞEY OLARAK gören ve sözde kelime oyunlarına da bunu kriter yapan birisiyle ciddi, ciddi nasıl yazışılabilinir ki, hiç bir zaman bilimsel, objektif(!), dürüst olmayacak ve yaptığı bu tarz şarlatanlıkları, ÇARPITMALARI süreğen yeniden ve envai türde yapmaya, türetmeye devam edecek...(ilk defa olsa kabul, bütün ömrünü sözde mitolojik, teist empoz ve kendi şartlı-saplantılarına adamış, cehaletindne dolayı da beynini aktroller, sözde bilimci troller, sözde bilimin modern cüppelilerinin safsatalarıyla doldurmuş, okumaya, öğrenmeye, düşünmeye emek harcamak yerine piyasa üfürükleri, sözde bilim, menfaatçi trol, şeyh, modern şeyh paketlerinden işine geleni hazır bir biçimde almış bir şarlatanlıkla muhataplık, hiç kolay olmuyor)

Atom altı parçacıklar da form-yapıdırlar, MADDE bütün form yapıların temeli, muhtevası, materyali...

Uzay da atom-altı parçacıklar dünyası da boş değil, madde, yüküyle dolu. Eğer gözlem aracımız elektron etkisine dayalı ise, elektron altı form-yapıların, alıcıda bıraktığı etki,alıcının tepkilenemeyeceği düzeyde ise, alıcı tetiklenmeyeceği için ne ölçülebilir, ne de gözlemlenebilir, ancak dolaylı yollarla ve bir çok deneyle üzerne yorum yapabilir düzeye geliriz.

Son kez; uzay da, atom dünyası da, boşluk sandığımız bir çok makro, mikro boşluklar da boş değildir, temel zeminde vakumlanamaz(süreğen akış, aktı oluşutrarak boşluklar yine dolar). Soluduğumuz havanın boş olmaması gibi, her bir ŞEY'in, şey olabilenin, form-yapıalrın, ilişki, etkileşimlerinin temeli, özü, muhtevası madde...

Andrew 13-09-2024 22:58

Alıntı:

Russell´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 659974)
Marksistler birçok felsefe ekolünü kapitalist sömürüyü görmeyi engelleyici bir set olarak görüyorlar (bence haklı olarak), bu bana onun doğrudan bir örneği gibi geldi.

Bundan yaklasik 15-16 yil once benim "Dinlerden Ozgurluk Grubuna" (DOG) girmeme siddetle karsi cikmistin. Hatirliyorum seni. :tongue1:

Andrew 14-09-2024 01:19

Simdi dualist, idealist yaklasimlara biraz ara verirsek, sunu soyleyebiliriz: Beyin ve kendilik/kendimiz/self arasinda bir iliski var. Bilimin gunumuzdeki gelismeleriyle daha da onem kazanan bir iliski bu. Beyin, bizim kim oldugumuzu belirleyen bir yapidir. Ancak beynimize dair bilgiler ve anlayisimizin eksikligi bazen buyuk promlematik goruslere yol acabiliyor.

Ne yapariz, beynimizi dusunurken? Genellikle BEYNI sadece bir organ olarak algilariz; noronlar, sinapslar ve kimyasal surecler olarak goruruz. KENDIMIZI ise genellikle hafiza, kisilik ve bilinc gibi kavramlarla tanimlariz. Burada, bu iki dusunce biciminin nasil birbirine bagli oldugunu anlamak onemlidir. Beynimizdeki noronlar ve bu noronlar arasindaki baglantilar --tumu--hafizamiz, duygularimiz ve dusunce sureclerimiz uzerinde dogrudan bir etkiye sahiptir. Yani, beynimizdeki fiziksel yapilar, kimlik ve kisilik gibi soyut kavramlarla siki bir iliski icerisindedir.

Bilmiyorum, takip edeniniz vardir; gunumuz norobiliminde, beyin uzerindeki arastirmalar surekli olarak yeni bulgular sunuyor. Ornegin, beynin uyusturucular, muzik, sakalar veya meditasyon gibi cesitli durumlarda nasil tepki verdigini gorebiliyoruz. Bu tur bilgiler, beynimizin ne kadar karmasik oldugunu ve farkli durumlarda nasil isledigini anlamamiza yardimci oluyor. Ancak, bu bulgular genellikle sadece beynin belirli bolgelerindeki aktiviteyi gosterir. Bu aktivitelerin nedenini veya daha genis anlamini genelde aciklamaz. Daha ileri arastirmalara ihtiyac var gibi gorunuyor. Bir diger onemli konu, bilincdisi sureclerin karar verme ve problem cozme uzerindeki etkisidir. Arastirmalar, bilincdisi beyin aktivitelerinin kararlarimiza onemli bir sekilde yon verdigini gosteriyor. Bu durum, bilincli olarak kontrol edemedigimiz bir beyin aktivitesinin nasil kararlarimizi etkiledigini anlamamizi zorlastirir. Kendiligimizin, bilincdisinin etkisiyle nasil sekillendigini dusunmek bile zor olabilir.

Anilar da beyinle olan iliskimizin bir baska boyutunu olusturur. Anilarimiz, beynimizdeki noronlar arasindaki baglantilarin degismesiyle olusur. Noronlar arasindaki bu baglantilar, yasadigimiz olaylari ve bunlarin bizim uzerimizdeki etkilerini depolar. Ancak, demans gibi hastaliklarda veya yaslanma surecinde noronlar oldugunde, bu baglantilar da bozulur ve bilgi kaybi yasanir. Bu, bellek ve kimlik acisindan onemli bir etkidir. noronlar olmadan bilgi, anilar yok olur; kisilikler degisir, beceriler kaybolur, motivasyonlar dagilir. Peki, olumden sonra benden geriye ne kalacak? Boyle bir sey ne olabilir? Ani, kisilik, motivasyon ve duygulardan yoksun bir varlik mi? Sanmiyorum.

Bazi insanlar icin, beynin nasil calistigini ogrenmek, bilinmeyen bir alani kesfetmek gibi algilanabilir.

Bu bilinmeyen sey, bazilari icin yasak bir meyve, Prometheus'un atesi, Pandora'nin kutusu, ya da Faust'un pazarligi gibi gorunur. Bilimsel bilgiye karsi derin bir direnc ve karsi koyma, tarih boyunca hep gorulmustur. Galileo'nun teleskopuyla Jupiter'in uydularini kesfetmesi sirasinda Roma'daki kardinallerin gosterdigi korku buna bir ornektir. Galileo, Jupiter'in uydularinin Jupiter'in etrafinda dondugunu ve Venus'un de Gunes'in etrafinda dondugunu gozlemlediginde, bu gozlemlerinin Copernicus'un Gunes merkezli evren modelini dogruladigini fark etti. Bu, Dunya'nin evrenin merkezi olmadigi anlamina geliyordu. Galileo'nun bu kesifleri, geleneksel kozmolojiyi koklu bir bicimde sorguladi ve bu, buyuk bir rahatsizlik yaratti.

Galileo'nin bunu duyurmasinin hemen ardindan, kendisi ev hapsine alindi ve Dunya'nin Gunes etrafinda dondugu hipotezini geri almak zorunda birakildi. Bu geri alma kararinda, kendisine iskence aletlerinin gosterilmesinin etkisi olabilir. Bu olayin bu denli buyuk bir sorun olusturmasinin nedeni, Dunya'nin Gunes etrafinda donmesinin sadece astronomik bir gerceklik olmaktan cok daha fazlasini ifade etmesiydi. Gunumuzde cocuklar okullarda ve hatta internette bu tur bilgileri ogrenir ve bu, siradan bir bilgi olarak kabul edilir. Ancak o donemde, Dunya'nin Gunes etrafinda donmesi fikri, mevcut kozmolojik anlayisi koklu bir sekilde sarsiyordu. Roma'daki kardinal grubu, bu degisimin sadece bilimsel degil, ayni zamanda teolojik ve felsefi sonuclar doguracagini dusundu. O donemin genel gorusu, Dunya'nin evrenin merkezinde oldugu ve bu merkezde bulunan her seyin bozulmaz, degismez ve mukemmel olduguydu. Ay'in altindaki dunya ise bozulabilir, degisken ve kusurlu olarak goruluyordu. Bu kozmoloji, Kutsal Kitap'tan turetilmisti ve yildizlarin, evreni saran buyuk bir kristal kuredeki delikler oldugu dusunuluyordu. Copernicus ve Galileo, bu kozmolojiyi koklu bir bicimde sorguladilar.

Galileo'nun Jupiter'in uydulari uzerindeki gozlemleri, bu uydularin Dunya'nin uydularina benzer oldugunu ve dolayisiyla bunlarin da gezegenler olabilecegini one surdu. Bu, Jupiter'in de Dunya gibi olabilecegi anlamina geliyordu. Bu durum, Tanri'nin Dunya'yi evrenin merkezinde yaratip yaratmadigi sorusunu gundeme getirdi. Bu kristal kurenin var olmadigi anlamina mi geliyordu? Peki, o zaman cennet neredeydi, yani eger Ay'in hemen ustunde degilse?Korku buyudu...

Bilimsel devrimler, genellikle mevcut anlayis bicimlerine meydan okur ve bu da bazilari icin rahatsiz edici olabilir. Bu baglamda, beynin bilimsel kesiflerinin bazilari icin tehditkar gorunmesinin nedenlerinden biri, bu bilgilerin varolussal ve kisisel anlamda buyuk degisimlere yol acabilecek potansiyele sahip olmalaridir. Beynimizin isleyisini daha iyi anlamak, belki de kendimizi ve kimligimizi anlama bicimimizi koklu bir sekilde degistirebilir. Bu durum, bazi insanlarin konfor alanlarini tehdit edebilir ve onlari bilginin getirdigi degisikliklerden uzak durmaya yonlendirebilir.

Beyin, kendiligimizin ve kisiligimizin fiziksel temelidir.

Noronlar ve sinapslar, hafiza, dusunce ve duygu gibi soyut kavramlarin biyolojik temellerini olusturur. Beyindeki noronlar arasindaki baglantilar, yasadigimiz deneyimlerin ve kisisel ozelliklerimizin nasil sekillendigini belirler.

Ornegin, anilarimiz beynimizdeki noronlar arasindaki baglantilarin degismesiyle olusur. Bir ani, beynimizdeki noronlar arasindaki baglantilarin yeniden duzenlenmesiyle kaydedilir ve bu baglantilar degistiginde, anilarimiz ve kisiligimiz de etkilenir. Bu biyolojik temel, kimligimizin dinamik bir surec oldugunu gosterir. Yaslanma, hastaliklar ve diger faktorler, noronlarin olumune ve beyin yapilarinin bozulmasina yol acar. Bu, hafiza kaybi ve kisilik degisiklikleri gibi sonuclarla kendini gosterir. Bu durum, olumden sonra geriye ne kalacagi sorusunu gundeme getirir. Anilarin, kisiligin ve motivasyonlarin beynin fiziksel yapisi olmadan var olup olamayacagi konusunda onemli sorular ortaya cikar. Norobilim, beynin nasil calistigini anlamamiza yardimci olurken, ayni zamanda kendilik anlayisimizi/self olgusunu yeniden sekillenir. Beyin arastirmalari, bilincdisi sureclerin karar verme ve dusunme uzerindeki etkilerini ortaya koymus ve bu durum, kendimizi ve kimligimizi anlama bicimimizi derinden etkilemistir. Bilincdisinin, dusunce ve duygular uzerindeki etkisi, kendilik anlayisimizin ne kadar koklu bir bicimde degisebilecegini gosterir. Bu baglamda, beyin ve kendilik arasindaki iliskiyi anlamak, sadece bilimsel degil, ayni zamanda felsefi bir sorudur. Iste biz, bu baslikta hem bilimsel hem de felsefi alana girecegiz.

Devam edecek

spartacus 14-09-2024 04:38

Alıntı:

Alvin´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 659996)
Anilar da beyinle olan iliskimizin bir baska boyutunu olusturur. Anilarimiz, beynimizdeki noronlar arasindaki baglantilarin degismesiyle olusur. Noronlar arasindaki bu baglantilar, yasadigimiz olaylari ve bunlarin bizim uzerimizdeki etkilerini depolar. Ancak, demans gibi hastaliklarda veya yaslanma surecinde noronlar oldugunde, bu baglantilar da bozulur ve bilgi kaybi yasanir. Bu, bellek ve kimlik acisindan onemli bir etkidir. noronlar olmadan bilgi, anilar yok olur; kisilikler degisir, beceriler kaybolur, motivasyonlar dagilir. Peki, olumden sonra benden geriye ne kalacak? Boyle bir sey ne olabilir? Ani, kisilik, motivasyon ve duygulardan yoksun bir varlik mi? Sanmiyorum.

Geriye özne namına -kendine- bir şey kalmayacak. Anılarına tanık olanlar, çevresi, akrabaları vb. varsa onların hafızalarında olduğu ve onlar tarafından hatırlanabildiği oranda, hafızan her okunuşunda hatırlanan bir yaşanmışlık, anı olacak, onlar da ölünce o da olmayacak, hakkında yazılı bir kaynak bırkakılır, kalırsa, okuyanı ollursa sadece hakkında bahsedilmiş olacak, ölmüş(organizma bütünlüğünü böylece salt yaşamsal değil fonksiyonel(zihin, bilgi edinme, hayal, his tümü) olarak da kaybetmiş, form-yapı değişmiştir!) açısından bu bilinmeyecek... "Ölürse ten ölür, ruh -tin- ölesi değil" söylemi ne yazık ki edebiyattır...

---- Aşağıdaki bölüm kısım Alvin alıntısıyla ilgili değildir --------------
Bilimsel yaklaşmalıyız. Biz karakter, heves, arzu, istek, düşünce, bilinç = beyin demiyoruz, tüm bunlar, organizma(beden demiyoruz! organizma diyoruz!) tarafından açığa çıkartılan, ortaya konulan yeti, özellik, fonksiyonlardır diyoruz. Tüm bu fonksiyonlar adına temel öneme sahip olan organın ise beyin olduğunu söylüyoruz, yani beyin, tüö bu ve benzeri konularda organizmanın en önemli bileşeni. Hal böyle olunca ne bileyim biz insan=beyin de demiyoruz. Tüm bu tarz yaklaşımları yapıp, edip, öne süren, sanki herkes veya bazıları demediği halde böyle diyormuş gibi yapan eden de gerçekten dünyaya idealist çerçeveden bakanlar, çerçevesi, açısı bu.

Sadece orgnanizma, beyin de demiyoruz, bunlar tek başına yeterli değil, olamaz, ne diyoruz o halde ortam, çevre, koşul, kısaca doğa, dünya... Tüm özneliğimiz, tüm o yetilerin koşulllarını sağlayan organizma, doğa ve ilişkiler dünyası. Burada bir bütün var, sonra bu bütün dahilinde bir başka bütün, özne.

Kısaca söylemlerimizde ÖZNE ifadesini seçeriz, konu o halde nasıl soruları olduğunda, o zaman organizma, organizmanın yapıları, organizman bileşenlerinin işlevleri konu olur ve o zaman konu kanın süzülmesi ise böbrek, üretimi vb. ise karaciğer, kanın pompalanması ise kalp vs. ve konu zihin, bilinç, irade vb. olduğunda beyini ele alırız. Oturup insan=beyin, zihin=beyin, bilinç=beyin demeyiz, zaten yanlıştırlar. birisi organizmanın bir bileşeni, bir organdır, diğerleri ise ilgili organizma+çevre+organın(beyin) merkezde olduğu ve o bütünde açığa çıkarttığı yeti, özellik, fonksiyon, niteliklerdir.

Beden, beyin ikiliği gibi söylemlerin temelinde yatan bilim dışı, metafizik yaklaşımlar, daha doğrusu teist ruhçuluğun kaygılarıdır. Israrla beden ile zihin tartışması yapılabilirmiş gibi gösterip, ardından hayali korkuluklar üretip(korkuluk safsatası) üzerinden kendilerini haklı çıkartacak kılıflar uyduruyorlar.

Örneğin ortalama bir Müslümana göre atesit=namussuzdur,çükü çerçeveleri bu. Çünkü onlar ahalk dedikleri, namus dedikleri şeyi, bir şeylerden korkutuğu için yapmamak sanıyorlar, os ebelede süreğen meşru yollar, yapmaya fırsat kolalrlar -yani düşünürler. Ateist ise bunu ahlak, korkudan yapmamak olarak almıyor, görmüyor, vicdanına, hukuka, anlayışına ters düştüğüiçin hem yapmıyor hem de düşünmüyor, yani plan dahi kurmuyor, ötekisi ise ahlaklı olamyı satarken süreğen plan kuruyor, çünkü o planı kurmasına engel olacak bir arka plana sahip değil... Haliyle kendi dertlerini, alemin derdi yapmaya çalışıyorlar ve bu bağlamda sanki ateist, gece gündüz birilerine tecavüz eden birisiymiş gibi lanse ediyorlar, illa bir kılıfa bunun içinde türetecekleri kılıf kahramanları, günah keçilerine ihtiyaçları var. İlla dış güçler hainler, kafirler, namussuzlar vb.olmalı,aynı bağnazlık siyasete dahi hem bu şekilde hem de ürettiği-türettiğik korku iklimiyle hakim olur(çünkü o korkuyu, terör yöntemlerini kullanmaktadır bu sebeple de daima kurgulanmış günah keçilerine gereksinimi vardır).

Zihin, bilinç, duygu düşünce = bir bütün halinde organizmaya aittir (adına insan demişiz). İnsanı FAİL olarak anmamız gerektiğinde ne demişiz? ÖZNE. iyi de insan teknik olarak nasıl düşünür, bilir, hisseder, duygulanır diye sorulursa, bu halde organizmanın ilgili organlar(duyu organlarından, beyine-işleyici organa kadar)ve elbette kaçınılmaz olarak çevre, ortam,toplum, dünya kısaca muhteva(madde), yapı, fizik esas olur daha doğrusu ESASTIR...

Kısaca organizmanın biyolojik, şu ya da bu yapısı konu edilmişse, amaç zihni ayrımak veya zihni bir şeylere bağlamak değildir, üzüm yemektir. Yani nasıl sorusına aranan yanıttır. Ama birileri de durmadan sağda, solda bilimsel olmayan ve bilim dışı söylemlerle zihinin bedenden ayrı olduğunu, pis materyalistlerin insan=madde dediğini vs. propaganda ediyorsa, bu bağlamda da bizim de konumuz olur ancak bu saftalar da, saftaya günah keçisi edilen kurgudaki sözde özneler de hem biz değiliz hem de bizim belirlediğimiz safsatalar değildir. yani ne beden, zihin diye ayrırız ne de beden+zihin diye birleştirir, ne de beden=zihin deriz, tümü deli saçması.E dair, e göre önem arzeder, yani neye göre ele aldığımız, o an neyi konu ettiğimiz önemlidir. İnsan nasıl düşünür diye bir soru sorarak, amacımız buna bir cevap bulmaktır, gidip düşünce=beyin=madde demek gibi şablonlar oluşturmak değil, sonuç olarak ikisin de konusu, zemini, yeri ayrıdır ve birbirine boca edilmemeli. Elma ile armutu ayırt edemeyen daha doğrusu içine geldiği için akıl, mantık, bilim dışı metodlarla aynı veya ayrı kefelere konamaz be arsa koyup boca edip, üzerinden akıl, bilin çelici kurgular üretenlerdir.

Kabul etmeyen, edemeyen kendi sorunudur, ne bilimde, ne bilgi açısından kişilerin arzuları, istekleri, hissiyat, hayalleri bilimsel konular ve bilgi namına dayanak olmadıkalrı gibi zarar da verirler. Kısaca kabul etsek de, etmesek de, insana dair andığımız ne varsa tümü de, ORGANİZMA, organizmanın bulunduğu koşul, ilişkiye girdiği çevre(nesneler dünyası), kısaca madde ve doğa ve elbette maddi ilişkiler sayesindedir... Bu genel ve asli, bağlayıcı zemini, başka türlü spesifik(ince detay gerektiren şu ya da buna özel konular) detay gerektiren başka konularla karşı karşıya getirmek, akıl, mantık dışı, safataya dayalı bir oyundur özünde.

Hayallerimiz, kurgularımız dahi organizma ve çevre ilişkilerinin ürünü, bunu ret etmek için bin dereden bin su getirmenin anlamı da, bağlayıcılığı da, belirleyiciliği de yok, bizim böyle bir sorunumuz, konumuz, konu başlığımız dahi yok, varsa da bu tür safsata ayrıştırma, indgirgemeleri yapmış-edinmiliği eleştirmek içindir. Onlara sözümüz,şu insanı bir rahat bırakın, yaşanılan ve nasıl yaşandığına dair dünyaya bakın(İnsan, özne, zihin, hayal, kurgu ne derseniz deyin, hangi yeti, fonksiyonu imkansız olduğu halde insandan ayırmaya çalışırsanız çalışın, ister kabul edin, ister etmeyin-sizin sorununuz-, çatlayın veua patlayın, nihayetinde ve temelde organik yapıdır, organizmadır, tüm o saydıkalrınız organizma sayesinde anlam kazanır, bu kadar basittir. Ölmek mi? organizma var olduğu için ölümünden söz edildi zaten,organizma bütünlüğü ve yetilerini kaybetmek = ölüm deriz, o artık hayal kurmaz, düşünmez, konuşmaz, istemez, beklemez ve ölen de ölmez, yaşayan ölür. Organizmanın bir bütün halinde işlev kaybı böyşece organimanın açığa çıakrttığı özneleşme-fail durumu,iyi, kötü, görüşü, düşüncei, karakter gibi bir çok yeti, fonksiyonlarda kaçınılmaz olarak kaybolur, ortaya koyan yapı artık bunu yapamıyordur... Ne ayrısı var ne de gayrısı, bir BÜTÜN.

Andrew 14-09-2024 06:34

Beyin-zihin-"ruh" problemine girmeden once
 
Siz ikiniz bu tartismaya devam edin. Ben, simdilik kaldigim yerden devam etmek istiyorum. Soru olmadikca, sanirim mudahil olmayacagim. Ne diyorduk? Beyin-zihin-ruh problemine girmeden once, konunun altyapisini olusturmak adina devam edelim. Bizler, milyonlarca yildir doganin icinde, doga ile birlikte evrim gecirmis hayvanlariz. Bizler, yurumemizi, gormemizi, uyumamizi, avlanmamizi, s.kismemizi biraz da bu organa borcluyuz. Uzun yillar boyunca, beynimizin yeme, icme, uyuma, sevisme, hormonal denge gibi isleri nasil yaptigini bilmiyorduk. Beyin, bu gorevleri kendi basina hallediyor. Biz genelde onun nasil calistigini dusunmek zorunda kalmiyoruz. Yani beyin, milyonlarca yildir biz onun farkinda olmasak da calisiyor.

Evet, beynimiz, milyonlarca yil suren evrimsel surecler sonucu sekillendi. Bu surecte, hareket etme ve hareketleri dogru bir sekilde yonlendirme yetenegi cok kritik oldu. Hayvanlarin hayatta kalabilmesi icin yiyecek bulmalari, su icmeleri, yirticilardan kacmalari ve es bulmalari gerekiyor. Bu ihtiyaclar beyin tarafindan yonetiliyor. Beyin, agri, soguk, susuzluk gibi durumlarda uygun tepkiler veriyor ve bu tepkileri hareketlere donusturuyor. Daha iyi tahminler yapabilmek, daha basarili hareketler yapmamizi sagliyor ve bu da hayatta kalma ve ureme sansimizi artiriyor. Beyin, hem dis dunyayi hem de icsel dunyamizi modelleyen karmasik bir sistem gelistirmistir. Dis dunyayi modellemek, bir haritanin cevreyi gostermesi gibi dusunulebilir. Harita, nehrin konumunu gosterir ama gercek nehir gibi islak bir yapida degildir. Yani, harita gercekligi birebir yansitmaz, ama dogru bir bilgi sunar. Beynimiz de benzer sekilde dis dunyayi bir MODEL UZERINDEN temsil eder.

Ancak burada onemli bir fark var. Haritayi elimize aldigimizda, harita ve biz ayri varliklariz. Ama beyin soz konusu oldugunda, beynimiz ve biz aslinda bir BUTUNUZ. Beyin, icsel ve dissal dunyayi modelleyerek bizim cevremizle etkili bir sekilde etkilesimde bulunmamizi saglar. Beyin, dissal olaylar ve beyin aktiviteleri arasindaki iliski sayesinde dunyayi yonlendirir ve hayatta kalmak icin gerekli seyleri bulmamiza olanak tanir. Bir kusun otusunu duydugunuzda, isitsel sisteminizin noronlarinin bu sesi fiziksel ses dalgalariyla tam olarak ayni sekilde temsil etmedigini bilirsiniz. Ancak bu noronal aktiviteler, duydugunuz sesin, ornegin bir karganin civiltisinin, beyninizdeki ogrenilmis SES HARITASINDA dogru yere isaret eder. Farkli fiziksel ses dalgalari—uflemeler, cigliklar, patlamalar gibi—beyindeki icsel haritada farkli pozisyonlarla temsil edilir.

Beyinlerin farkli turlerdeki OZELLESMELERINI, beynin evrimsel olarak cevresini, duyu ve motor ekipmanina gore haritalandigini gosterir. Daha dogru bir ifadeyle, beyin OLGUSUNUN ve vucut OLGUSUYLA birlikte evrim gecirdigini goruyoruz. Ornegin, yarasalarin beyninde, geceleyin nesneleri bulmak, tanimlamak ve yakalamak icin kullandiklari sonar benzeri sistem nedeniyle, isitsel sinyalleri isleyen cok buyuk bir kortikal alan bulunur. Gunduz uyuyan maymunlar ve insanlar, gorsel sinyalleri isleyen buyuk kortikal alanlara sahiptir. Fareler, vucut boyutlarina gore oldukca buyuk bir somatosensoryal kortekse sahiptir ve bunun buyuk bir kismi, burun killarinin faaliyetlerini haritalamaya ayrilmistir. Bu durum, farelerin cogu isini karanlikta yapmasiyla ilgilidir; burada gorme ise yaramazken, koku ve dokunma son derece faydalidir. Fareler ve diger kemirgenler, cevrelerinde nesneleri algilamak ve kendilerini yonlendirmek icin BURUN KILLARINI kullanir. Bu killar saniyede 5 ila 25 kez arka ve one hareket eder ve beyin, bu sinyalleri zaman icinde entegre eder, boylece fare nesneyi taniyabilir. Bu, bizim bir sahneyi tararken goz hareketleriyle yaptigimiza benzer. Insanlar gorsel tarama icin GOZLERINI kullanirken, fareler KILLARINI kullanir.

Burada VURGULAMAK istedigim, hayvan beyinlerinin dunyayi haritalandirmasinin, TUM DUNYADAKI HERSEYI DEGIL, o hayvanin YASAMSAL IHTIYACLARIYLA ILGILI OLANLARI haritalandirmasidir. Beyin, hayvanin yasamsal faaliyetleri icin neyin onemli oldugunu baz alarak bir harita olusturur. Bu nedenle, beyin modelleri, hayvanin duyusal ve motor ekipmanina, ihtiyaclarina, durtulerine ve bilissel tarzina baglidir. Ornegin, bazi kuslar gece goc ederken Dunya'nin manyetik alanindan faydalanan sistemlere sahiptir. Bununla birlikte, bazi balik turleri—ornegin kopekbaliklari—elektrik alanlarini algilayabilen reseptorlere sahiptir. Bu, onlara elektrikli engerek baliklarindan kacinma yetenegi saglar, cunku bu baliklar avlarini sersemletip oldurmek icin elektrikli soklar uretebilirler. Insan beyinleri manyetik veya elektrik alanlarini haritalandirmaz. Neyse ki, bizler gorsel bilgi kullanarak mekânsal dunyamizi haritalandirabiliriz.

Beynin kullanildigi modeller, kendi baslarina beyin mekanizmalarinin dogasini ortaya koymadigi icin, beynin anlasilmasi son derece zor olmustur. Insan beynini ilk kez iki avucumun arasinda tutarken, kendime soyle dedim: "Gercekten beni ben yapan sey bu mu? Nasil olabilir ki?"

Andrew 14-09-2024 08:29

Bilimsel anlayis oncesi dedikodu kismi-- Platon ve Descartes
 
Insanlarin beynin dusunme ve davranis icin temel bir yapi oldugunu fark etmeye ne zaman basladigi kesin olarak bilinmiyor. Arastirdigim kadariyla, antik caglarda boyle bir gercegin kesfedildigi ve genis capta kabul gordugu belirli bir tarih de bulunmuyor. Ancak, antik caglarda demire karbon ekleyerek celigi guclendirmeyi kesfetmek gibi onemli buluslar vardi. Yine de, prehistorik donemlerde savaslar veya kazalar sonucu meydana gelen bas yaralanmalarinin ciddi etkileri gozlemlenmis ve bu da basi ciddi hasarlardan korumanin onemini genel olarak kabul ettirmis olabilir.

Ancak, Hipokrat'in bu tur verileri goz onune alarak beynin tum dusunce, duygu ve fikirlerin temeli oldugunu belirttigi bilinmektedir. Bu erken donemlerde bu tur bir icgoruye nasil ulastigi ise kesin olarak bilinmiyor. Bir hekim olarak, felc sonucu olen kisilerin disseksiyonlarini yapmis olabilir ve belirli islevlerin kaybiyla iliskili yerel bas yaralanmalarina sahip askerler gormus olabilir. Ayrica, zor dogumlar sonucunda ciddi engellerle dogmus bebekleri de gozlemlemis olabilir. Hipokrat, diger antik Yunan dusunurleri gibi, dogaustu guclerden ziyade dogal dunyada aciklamalar arayan bir doga bilimcisiydi. Bu nedenle, ruhlar ve tanrilar gibi dogaustu unsurlarin aciklayici gucunu yetersiz bulmus ve doganin kendisinde cevap aramistir.

Simdi, Platon'dan biraz bahsedelim. Bildiginiz gibi, Platon, oldukca mistik bir goruse sahipti. Her birimizin dogmadan once var olduguna ve bedenimiz oldugunde ruhumuzun "Ruhlar Ulkesi"nde yasamaya devam ettigine inaniyordu. Bunu soyle dusunebilirsiniz: Bilgisayar ekraninizdaki cop kutusu, bilgisayariniz yok olsa bile sanal bir cop kutusu ulkesinde var olmaya devam eder. Platon'un bu dusuncesi, Bati dusuncesinde FIZIKSEL OLMAYAN BIR RUH FIKRINI, yani maddeci bir ikiligi baslatti. Bu fikir, Hindu filozoflarinda-- cok daha oncesinde --de benzer sekilde mevcutmus. Platon'a gore, anlayis ve akil ruhsal bir meseleydi, bedensel islevler ise hareket ve algi gibi fiziksel seylerle ilgiliydi. Gercek bilgiye ulasmak icin dusunmek gerekiyordu. Ancak, Platon'a gore, fiziksel beden, ruhun Ruhlar Ulkesi'nde sahip oldugu mutlak gercekleri hatirlama cabasini engelliyordu.

Aristoteles ise, Platon'un en parlak ogrencisi olmasina ragmen, daha cok SOMUT VE FIZIKSEL bir yaklasim benimsemisti. O da dogal bir yaklasimi savunuyordu ve genellikle maddenin duzenine bakarak islerin nasil calistigini anlamaya calisiyordu. Doktor bir babanin oglu olarak, beden ve zihin hakkinda tibbi bir perspektife sahipti. Aristoteles, duygusal durumlarin (ofke, korku, sevinc gibi) BEDENSEL durumlar oldugunu dusunuyordu. Zekânin, mesela matematik yaparken, bedensel bir islev olup olmadigi konusunda net bir gorusu yoktu. Aristoteles gercekten de biyoloji hakkinda epey bilgiliydi ve akil yurutmenin degerini anlamisti. Kendisinin dedigi gibi, Ruh hakkinda guvenilir bir temel bulmak tamamen ve her yonden en zor islerden biridir.

Platon'un mistik gorusleri ile Aristoteles'in dogalci yaklasimi, Bati dusuncesinde iki buyuk gelenek olusturdu: ruh ve beyin ikiligi (ikilik) ve sadece beyin (dogalcilik). Yaklasik 300 yil sonra Hristiyanlik donemi basladi ve bu donemde, Hristiyan inancina gore, bir kisi oldugunde bedeni diriltilecekti. Bu fikir, Platonik gorusu gerektirmiyordu; sadece bedenin diriltilmesi dusunuluyordu. Tabii ki, dirilis ve ahiret hayati hakkinda pek cok soru gundeme geldi. Insanlar bedenlerinin hangi yasta diriltilecegini merak ediyorlardi: genclikte mi, cocuklukta mi, yoksa yaslilikta mi? Uzun zaman once kaybolmus bir kol geri mi getirilecek, yaralar iyilesecek mi, eski veya yeni eslerle mi bulusulacak? Sonsuzluk, tabii arzu edilen bir seydi ve insanlarin arzularini cezbediyordu. Inanilmaya baslandi..

Tabiki olumden sonra bedenin curumesi gibi bilinen gerceklerle dirilis fikrinin celistigi acikca ortadaydi. Bu sorunu cozmek icin, cennette Tanri'nin bedenleri ruhsal ve bozulmaz hale getirecegi iddia edildi. Bu fikir, biraz Platon'un ruhun olumden sonra Ruhlar Ulkesi'ne donmesi fikrinden esinlenmisti, ama ayni zamanda Isa'nin dirilmesiyle her seyin degistigine dair Hristiyan inancini da yansitiyordu. Inananlar icin bu yeni bedenler, "yuceltilmis bedenler," bir odul olarak dusunuluyordu. Ruhsal beden fikri BIRAZ KOSELI DAIRE GIBI olabilir ve bu fikrin detaylari genellikle belirsiz birakildi. Bu belirsizlik, konuyla ilgili cesitli tartismalari ve karmasikliklari beraberinde getirdi.

Yuzyillar sonra, 17. yuzyilda, Rene Descartes karsimiza cikti. Bu adam, zihnin dogasi hakkinda uzun uzun dusundu. Beynin onemli oldugunu biliyordu, ancak onun rolunu temelde iki islevle sinirliladi: birincisi, ruhun komuta ettigi hareketleri gerceklestirmek, ikincisi ise dis uyaranlara yanit vermek, ornegin deri uzerine bir dokunus veya goze giren isik gibi. Descartes, ruhun, insanlari dil kullanmaya ve mantikli secimler yapmaya nasil yonlendirdigini aciklamak icin Platonik fikirlerle uyumlu dusunuyordu. Ona gore, bu tur yetenekler tamamen fiziksel bir mekanizmanin otesindeydi. Descartes'in hayal gucunun neden bu kadar sinirli oldugunu merak edebilirsiniz. Tabii ki, 17. yuzyilda yasiyordu ve onun zamanindaki en karmasik fiziksel mekanizmalar genellikle SAATLER VE CESMELERDI. :) Bunlar o donemde etkileyici olabilir. Buna karsilik, insan akli ise, ozellikle konusma yetenegiyle, son derece yaraticiydi. Descartes, bugun sahip oldugumuz gibi bir IPHONE 14'u kullanma firsatina sahip olsaydi, belki de hayal gucunu cok daha genis bir sekilde gelistirebilirdi. Ama olmadi...

Her durumda, Descartes tum zihinsel islevlerin—algilama, dusunme, umut etme, karar verme, ruya gorme, hissetme—tamamen FIZIKSEL OLMAYAN RUH TARAFINDAN yapildigini dusundu. Beyin ve ruh arasindaki bilgi aktariminin nerede gerceklestigini dusundugune gelince, PINEAL BEZDE oldugunu varsayiyordu. Pineal bez, basin ortasindadir ve esas islevi melatonin uretmektir, bu da uyku/uyaniklik fonksiyonlarini duzenler. Yani, beden ve ruh arasinda sinyal tasima islevi aslinda bir islevi degildir. Descartes bunu yanlis yapmisti, bu da onun zeki olmadigi anlamina gelmiyor.

Aksine, ozellikle geometri konusunda olaganustu bir zekaya sahipti. Yanlis yapmasinin nedeni, yasadigi donemde beyin hakkinda cok az sey bilinmesiydi.

dine mine ne 14-09-2024 18:07

Alıntı:

Alvin´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 660000)
Beyinlerin farkli turlerdeki OZELLESMELERINI, beynin evrimsel olarak cevresini, duyu ve motor ekipmanina gore haritalandigini gosterir. Daha dogru bir ifadeyle, beyin OLGUSUNUN ve vucut OLGUSUYLA birlikte evrim gecirdigini goruyoruz. Ornegin, yarasalarin beyninde, geceleyin nesneleri bulmak, tanimlamak ve yakalamak icin kullandiklari sonar benzeri sistem nedeniyle, isitsel sinyalleri isleyen cok buyuk bir kortikal alan bulunur.

İşitsel sinyalleri işleyen sistem güvenli bir şekilde işleyene kadar zavallı kim bilir kaç kez duvara çarpmıştır.:p

Andrew 14-09-2024 22:30

Alıntı:

dine mine ne´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 660007)
İşitsel sinyalleri işleyen sistem güvenli bir şekilde işleyene kadar zavallı kim bilir kaç kez duvara çarpmıştır.:p


Bu, şaka olmalı.

dine mine ne 14-09-2024 23:28

Alıntı:

Alvin´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 660010)
Bu, şaka olmalı.

Hayır, neden? Evrim süreci aşamalı değil miydi? Evrim, doğal seçilim ve genetik sürüklenme gibi mekanizmalar sayesinde uzun zaman dilimlerinde gerçekleşen küçük değişimlerin birikimiyle ilerleyen kademeli bir süreçtir. Bu süreçte yarasaların ekolokasyon yeteneği de zamanla gelişmiştir. Ancak, yeni bir yeteneğin gelişimi her zaman kolay olmamıştır. Başlangıçta, yarasalar tarafından alınan yankılar muhtemelen çok kesin değildi. Bu durum, hayvanların çevrelerindeki nesneleri tam olarak algılamalarını zorlaştırmış ve kaçınılmaz olarak bazı kazalara yol açmış olabilir. Tıpkı bir insanın yeni bir dil öğrenirken zorluk çekmesi gibi, yarasalar da yeni bir duyusal sistemi kullanmayı öğrenirken bazı hatalar yapmış olabilir.

Andrew 15-09-2024 00:32

Yarasalar (Chiroptera takimi), biyolojik siniflandirmada "yarasa" olarak tanimlandiklarinda, tum ozellikleri ve sistemleriyle butuncul bir sekilde degerlendirilmelidir. Bu canlilarin gelistirdigi sistemlerin onceki yapilarina dair bilgimizin sinirli olmasi, onlarin savunmasiz olduklari veya surekli olarak kafalarini bir yerlere vurduklari ve fiziksel travmaya maruz kaldiklari anlamina gelmemektedir. Aksine, yarasalarin evrimsel surecleri boyunca cesitli savunma ve adaptasyon mekanizmalari gelistirmis olabilecekleri goz onunde bulundurulmalidir. Ozellikle vurgulanmasi gereken bir nokta, yarasa, yarasaysa sisetemi vardir; yarasa yarasa olmadan once farkli adaptasyon yontemlerine sahipti muhtemelen.

Kaldi ki konu evrim degil, yarasanin evrimsel yapisi degil. Konu icinden bir hayvan ismi alip, konuyu evrim tartismasina cekmeye calisma. Konuyu dagitma.

Ciddiyetsiz yaklasimin nedeniyle ILK ve SON kez sana cevap veriyorum.

Andrew 07-10-2024 21:42

Eliminatif materyalizm ve kimlik teorisi uzerine kisa bir bakis
 
Eliminatif materyalizm, zihin felsefesinin en tartismali ve radikal pozisyonlarindan biridir. Dedigi sey su: zihinsel durumlar olarak adlandirdigimiz seyler aslinda yoktur. Yani, inanclar, arzular, duygular gibi zihinle ilgili kavramlarin gercekte bir karsiligi olmadigini one surer. Bu fikir, biraz kulaga ekstrem geliyor olabilir cunku aslinda gundelik hayatta bu tur kavramlar uzerinden dusunur ve konusuruz. Ancak eliminatif materyalistler, bu zihinsel kavramlarin, bilimsel ilerlemelerle birlikte bir gun tamamen ortadan kalkacagini ve yerini yalnizca fiziksel beyin sureclerine dayanan aciklamalarin alacagini savunurlar.

Oncelikle eliminatif materyalizmin ne dedigini daha basit bir ornekle aciklayalim. Diyelim ki basiniz agriyor. Bu durumda, "agri" dedigimiz seyin ne oldugunu bildiginizi dusunursunuz. Ancak eliminatif materyalizme gore, "agri" diye bir sey aslinda yoktur. Beyinde gerceklesen belirli sinirsel aktiviteler vardir ve biz bu sinirsel aktiviteleri "agri" diye etiketleriz. Ancak bu etiket aslinda yanlis bir kavramsallastirmadir; beynimizdeki bu surecleri anlamak icin gelistirdigimiz bir yanlis teori, yani "gunluk psikoloji"nin bir parcasidir. Gunluk psikoloji, zihinsel durumlari aciklamak icin kullandigimiz siradan dil ve kavramsal cercevedir. Ornegin, "Icimde bir seyin beni rahatsiz ettigini hissediyorum," ya da "Bu sabah ise gitmek istemiyorum cunku keyfim yok," dediginizde, bu cumlelerdeki duygular, arzular ve inanclar gibi terimler hep gunluk psikolojinin parcalaridir. Eliminatif materyalistlere gore, bu kavramlar birer yanlis anlayistir ve bir gun bilimsel olarak daha dogru aciklamalarla yer degistireceklerdir. Tipki kimyanin ilerlemesiyle "phlogiston" adli maddenin atesin sebebi olduguna dair inancin yok edilmesi gibi, gunluk psikolojinin de zamanla yerini norobilimsel aciklamalara birakacagi savunulur. Bir baska ornek uzerinden gidelim: Diyelim ki cok susadiniz ve bir bardak su icmek istiyorsunuz. Gundelik dilde bunu "susuzluk hissi" ve "su icme arzusu" olarak adlandiririz. Ancak eliminatif materyalizm, "susuzluk" ve "arzu" gibi zihinsel durumlarin gercekte olmadigini, sadece beyin kimyasallarinizin ve sinirsel sureclerinizin isleyisi oldugunu iddia eder.

Bu bakis acisina gore, gelecekte beynin isleyisi hakkinda daha fazla bilgi sahibi oldukca, "susuzluk" veya "arzu" gibi zihinsel durumlarin aslinda bilimsel anlamda gecersiz oldugu anlasilacaktir. Beyin kimyasallari ve sinirsel devrelerle ilgili daha hassas ve dogru terimler kullanilacaktir.

Burada onemli olan, eliminatif materyalizmin yalnizca zihinsel durumlarin yanlis oldugunu soylemesi degil, ayni zamanda bunlarin tamamen ortadan kalkacagini iddia etmesidir. Mesela, bir bilim insani, gelecekte size beyninizdeki belirli bir noral aktiviteyi olcerek, "Sadece beyninizin hipotalamus bolgesindeki noronlar, su icme davranisini baslatmak icin aktive olmus" diyebilir. Bu durumda artik "susuzluk" gibi bir kavrama ihtiyac duyulmayacak, cunku susuzlugun gercekte ne oldugu fiziksel sureclerle tamamen aciklanmis olacaktir.

Eliminatif materyalizmi elestirirken bircok ornek ve arguman gelistirilmistir. Bunlardan biri, zihinsel deneyimlerin dogrudan yasanmasiyla ilgilidir. Ornegin, aci cektigimizde bu aciyi dogrudan hissederiz ve bu deneyimin ne oldugunu biliriz. Aciyi yasamis biri, bu deneyimin varligini inkâr edemez. Bu yuzden, eliminatif materyalistlerin "agri" diye bir seyin aslinda var olmadigini soylemesi, bize dogrudan tecrubelerimizi inkâr etmek gibi gelir. Bir insan elini sicak bir sobaya degdirdiginde hissettigi aciyi "agri" olarak adlandirir ve bu deneyimi tanimlar. Eliminatif materyalistler ise bu deneyimin bir yanlis anlama oldugunu one surerler. Bir baska elestiri de, eliminatif materyalizmin insan dilinin ve iletisiminin nasil isledigi konusunda cok buyuk bir darbe vurdugudur. Cunku zihinsel durumlar, insanlar arasindaki iletisimin merkezinde yer alir. Ornegin, bir arkadasiniza "Seni seviyorum" dediginizde, bu sevgi ifadesi, onun zihinsel bir durumu olarak kabul edilir. Ancak eliminatif materyalizme gore, bu sevgi, bilimsel anlamda gercek bir seye karsilik gelmez, sadece beyninizdeki kimyasal reaksiyonlarin bir sonucu olarak ortaya cikan bir yanlis inanctir. Bu tur bir bakis acisi, insan iliskilerinde buyuk bir kopukluk yaratabilir cunku sevgi, mutluluk, uzuntu gibi zihinsel durumlari tanimlamak ve ifade etmek, insanlar arasi anlam ve bag kurmanin temelidir.

Son olarak, kimlik teorisiyle eliminatif materyalizmi karsilastiralim. Kimlik teorisi, eliminatif materyalizme gore daha ilimli bir yaklasimdir. Bu teoriye gore, zihinsel durumlar gercekten vardir, ancak bunlar tamamen fiziksel beyin durumlarina indirgenebilir. Yani, hissettigimiz tum duygular ve zihinsel deneyimler, dis uyaranlarin duyusal organlar tarafindan algilanmasindan ve beynimizdeki anilarin harekete gecmesinden kaynaklanarak aslinda noral aktivitelere karsilik gelir.

Ornegin, "heyecanlanmak" dedigimizde, bu bir zihinsel durumdur. Kimlik teorisi, bu durumun beynimizdeki belirli noronlarin daha aktif hale gelmesi, kalp atislarimizin hizlanmasi ve adrenalin seviyesinin artmasi gibi fiziksel sureclerle ozdes oldugunu savunur. Diyelim ki bir arkadasinizla bulusmak uzere bir kafeye gittiniz ve iceri girdiginde onu gorur gormez heyecanlandiniz. Bu heyecan, 1) gozlerinizin arkadasinizi algilamasiyla baslar, ardindan 2) bu gorsel bilgi beyin tarafindan islenir ve onceki anilarinizi harekete gecirerek belirli noronlarin uyarilmasina yol acar. Sonuc olarak, 3) beyninizde meydana gelen bir dizi kimyasal ve elektriksel degisimle heyecan hissedilir. Yani hissettiginiz heyecan, aslinda beyin hucrelerinizdeki fiziksel bir durumdur.

Bir baska ornek, "nefret" duygusunu ele alalim. Diyelim ki birine karsi derin bir ofke ve nefret besliyorsunuz. Kimlik teorisi, bu duygunun, dis dunyadan gelen belirli uyaricilara (ornegin, o kisinin davranislari veya sozleri) karsi verdiginiz tepkiler sonucunda beyninizde meydana gelen kimyasal dengesizlik veya noronal aktivite artisi ile ozdes oldugunu savunur. Bu durumda, nefret gibi karmasik bir duyguyu, sadece zihinsel bir deneyim olarak gormek yerine, duyusal algilariniz ve anilarinizin birlesimi ile ortaya cikan fiziksel bir surec olarak degerlendirmemiz gerekir. Yani, bu teori diyor ki, nefret, beynin limbik sisteminde gerceklesen biyolojik bir olaydir ve bu da duygularin tamamen fiziksel durumlara indirgenebilir oldugunu gosterir.

"Uzulmek" de guzel bir baska ornektir. Sevdiginiz birini kaybettiginizde derin bir uzuntu hissediyorsunuz. Kimlik teorisi, bu uzuntunun, dis dunyadan gelen olaylar (kaybin kendisi) karsisinda beyninizdeki serotonin seviyelerinin dusmesi, stres hormonlarinin artmasi gibi biyokimyasal sureclerle ayni sey oldugunu iddia eder. Bu durumda, dissal bir uyarana (kayip) verilen duygusal tepki, beyin kimyanizda meydana gelen degisimlerin bir yansimasidir. Yani uzuntu, fiziksel olarak olculebilir beyin durumlarina karsilik gelir. Eliminatif materyalizm ise bu noktada cok daha radikal bir yaklasim sunar. Bu teoriye gore, "heyecanlanmak", "nefret etmek" veya "uzulmek" gibi duygusal durumlar aslinda hic var olmamistir. Bunlar, eski ve hatali bir anlayisin urunudur; tipki insanlarin bir zamanlar Dunya'nin duz olduguna inanmasi gibi. Eliminatif materyalistler, bu tur zihinsel durumlarin bilimsel ilerlemeyle birlikte ortadan kalkacagini ve bu deneyimleri sadece beyin kimyasina dayanan norobilimsel terimlerle aciklayacagimizi savunurlar. Onlara gore, "heyecan", "nefret" ya da "uzuntu" gibi duygular sadece "halk psikolojisi" dedigimiz, gunluk yasamda kullandigimiz, ancak bilimsel olarak gecerliligi olmayan terimlerdir.

Ornegin, gelecekte bir norolog, bir hastasinin beynine bakarak, "Sen su an uzgunsun" demek yerine, "Beyninizin hipokampus bolgesinde serotonin duzeyi dustu ve amigdalaniz asiri aktif, bu da tipik stres ve kaygi tepkisine isaret ediyor" diyebilir. Bu tur bir aciklama, eliminatif materyalist yaklasimdir. Suana kadar, dikkat edilirse, kendi gorusumu yazmadim. Oncelikle size sormak isterim. sizin bu konuda gorusunuz nasildir? Daha sonra ben de paylasmaya calisirim.

"ictenlik" 01-06-2025 19:57

Zihin kavramına dil de bir isim versekte yaklaşık tanımı nedir?
Bana kalırsa; düşüncelerin içinde yoğrulabildiği, içinde düşüncenin devindirildiği evrensel ortak bir deney kabı gibi olmalı.
Beyin dediğimizin saydamı gibi

Zihin kavramını dilde bilinç kavramından ayırıyoruz ve bunlar ayrı şeyler (varlıklar/nüveler) gibi gözlemlendi. Bu oldukça evrensel ve ortak bir şeyi işaret ediyor gibi algılıyorum.

Beden; fizik deneyimin penceresi ya da taşıyıcısı gibi bire şey olmalı
Realite bölüşüm penceresi ya da oda

Alıntı:

Andrew´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 659940)
Birkaç gündür kimse yazmadı. Bu işi kolaylaştırmak adına şunu sormama izin verin:

Bilinç nedir?
Bilim bilinci açıklayabilir mi?
Bilinç bir gizem midir?
Bilime güvenebilir miyiz?
Bilinci fiziksel özelliğe indirgeyebilir miyiz?
Bilinci fiziksel açıklamaya indirmek, fizikilazm midir?

Bilinç, bilinç dediğimiz ve bilmekle ilgili görünüyor.

Bilincin en iyi tanımı bilinç derken bilinç dediğimiz ve neyi kasettiğimizdir.

Bilinç derken bilincin ne olduğunu bildiğimizi bildiriyoruz ve tam onu işaret ediyoruz. Şimdi düşünsel olarak tam bu noktaya odaklanmalıyız. Kavramın kendi. Bilinç bilmektir.

Bilinç ne değil, bilinçtir ya da bilinç bilinç olarak bilinçtir. Bilinç im/as?

Bu bilginin olduğunu ve varolduğunu açıklar. Bilgi vardır demeliyiz.

Bilgi var, biliniyor demeliyiz.

Bilgi; bilince ya da bilinçte yansıdı demeliyiz. Bilginin varlığı bilinci mümkün kıldı.
Bilgi bilmek var demeliyiz. Bilmek'in potası gibi algılanıyor. Genişi ya da darı ama çoğulu ama belki bütünü ve bütüncülü ve bütünlülük gibi
Çoğalmış bilmekler gibi ya da bilmekler'in havuzu gibi

Saydamlık, gazlar, renksiz bir saydamlık fizik midir?
Fizikle birleşiyor her ikisi. Fizik ve değil.
Saydam ya da saydamlık katılık ve renksiz renkle birleşiyor gibi düşün.


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:37 .