![]() |
Özel Mülkiyet Nedir?
Başka bir başlıkta tartışılan konunun özel mülkiyet meselesine gelmesi ve başlık konusundan sapılması nedeniyle ve bu konunun başka bir başlıkta tartışılması gerektiği düşüncesi haklı olarak vurgulanınca, böyle bir başlık açmayı uygun buldum.
İşe öncelikle, o başlıktaki ilgili mesajları alıntı olarak buraya taşımakla başlıyorum (mesajları doğrudan buraya taşımıyorum çünkü benim bu başlık yazımdan önce yazıldıklarından, başlık yazısı ile bir yön belirlemek zor olacaktı). Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Özel mülkiyet nedir? Bir hak mı, yoksa bir hırsızlık mı? Veya ne? |
sahip olduklarımızın verili siyasal koşullarda ''hakkı'' olduğunu düşünen herhangi bir kişi, otomatik olarak sahip olunan mülklerin sahip olunuş tarzları ve nasıllarını olumlamış bulunmaktadır. mülkiyetin bir hak olduğunu iddia eden bireyin o hakka herkesin sahip olduğunu ve elinde olanın kolaylıkla elinden alınabileceğini bilmesi gerekmiyor mu? demekki bu zamana kadar yeryüzünün kullanım hakları, sınırlar, siyasi haritalar vs'nin tamamı belli başlı süreçlerden geçerek bugünkü halini aldılar... bugün verili sınırlar mutlak bir gerçeklik olmadığı gibi verili olanın sahibi dışında kalanların kullanım hakları olmadığı iddia edilemez.. ohalde yeryüzünün kaynakları ve siyasal sınırlardaki aidiyet ilişkilerinin temelde nasıl ortaya çıktığı düşünülecektir. kabul edilmeli ki bunun temel dayanağı ''savaş''tır... elindeki teknik imkan ve toplumsal nüfusu en iyi biçimde kullananlar mülk'lere sahip olagelmişlerdir... peki ama bu durum ilahi/şaşmaz/kutsal bir veri midir? yeryüzünün toprakları sınırlarla çizilip korunurken o topraklara ait olanların dışındakilerin girişleri de ancak belirli koşullara bağlanmıştır. siyasal mülkiyeti sabit veriler kabul edip ''çalışan, üreten herkese bunun açık'' olduğunu söylemek ne derece mantıklıdır?
|
Sanırım başlığın konusu ''özel mülkiyet'' kelimesi ''hukukta ne anlama gelir'', ''sosyolojide ne anlama gelir'' gibi sorular değil, hepimizin az çok ne anlama geldiği noktasında aşağı yukarı hemfikir olduğu ''özel mülkiyet'' dediğimiz şeyin haklı bir dayanağı olup olmaması.
Çerçeveyi bu şekilde çizdiğimiz zaman da yine iki farklı tartışma düzelemini birbirinden ayırmak faydalı olur gibi geliyor bana. (1) Günümüzde, tüm realiteyi göz önünde bulundurduğumuzda, ne gibi gerçekçi önerilerimiz var? Örneğin özel mülkiyete topyekun karşı arkadaşların gerçekçi, yapılabilir önerileri nelerdir? (2) Bir an için, bu başlıkta belirleyeceğimiz toplum düzeninin anında tüm dünyada kabul edileceğini, hiçbir fiili gücün karşı durmayacağını varsayalım. Özel mülkiyete ve her türlü devlet/hukuk otoritesine topyekun karşı çıkan arkadaşlar, böyle bir güce/imkana sahip olsak, somut olarak nasıl bir toplum düzeni kurmak istiyorlar? (örneğin: Kimin, ne zaman Boğaz kenarında yatabileceğine, kimin ne zaman nerede ne yapıp yapamayacağına nasıl ve neye göre karar verilecek?) |
Burada dogru soru mülkiyer neden ve nasıl ortaya çıkmıştır olmalıydı. İnsanoglunun 196.000 senelik bir yaşam serüveni oldugunu biliyoruz. Bu sürecin ne kadar bir süresinde mülkiyet ile tanışıktı. Ve neden böyle oldu. İnsanoglu yaşam süreci boyunca tüm insanlık olarak mülkiyet ile tanışmadan mı daha mutluydu, mülkiyetsiz mi. Mülkiyet ilelebet hep var mıydı. Bu sorulara cevap verilebilirse daha kolay ilerlenebilir.
saygılarımla |
Evet, konunun başlıca "özel mülkiyet" olarak belirlenmesinde fayda var. Bu doğrultuda başlığı ve soruyu düzelttim.
Zaten başlık yazısında da, esas olarak neyin tartışılmak istendiğini ortaya koyan alıntılar mevcut. |
Mülk sahibini de mülkiyetin içinde hapseder.
Mülkiyet köleliktir,insanlık mülksüzleştirebilirse özgür olacaktır. Bir memur düşünün ,bir öğretmen 15 yıl vadeyle ev alıyor ,15 yıl borç ödüyor ,o ev yüzünden o şehre bağlı kalıyor ,evim var borcum var diye ne sesini çıkarabiliyor ne de başka bir yere gidebiliyor,bağlanıp kalıyor. Ev onu esir alıyor. |
Konunun tekrar bir ucundan tutup, tartışmayı devam ettirmeye çalışmak istiyorum (konunun farklı ''uçlarından'' tutulabileceğinin farkındayım. Dilaver de yukarda önemli bir ucunu tartışmaya açmış örneğin.)
Mesela:
veya
gibi nisbeten 'radikal' denebilecek, daha fazla adalet ve eşitlik sağlama amaçlı önerilerin tartışılmasını anlamlı buluyorum. Ama yukardaki mesajımda da ima ettiğim gibi, topyekun her türlü özel mülkiyete ve her türlü devlet/hukuk otoritesine karşı olan arkadaşların ''Dünyanın her karış toprağı herkes tarafından kullanılabilir'' gibi ifadelerini, gerçekçi hiçbir zemine oturtamıyorum, aşırı hayalperest görüyorum. Mirasın çok yüksek vergilendirilmesi, özel mülkiyetin daha fazla toplumsal düzenlemelere tabi kılınması, herkes için (internet çağında) ücretsiz, kaliteli eğitim sunulması, sosyal dayanışma ağının geliştirilmesi, finans sektörünün daha fazla düzenleme ve denetimlere tabi kılınması vs. gibi tüm önerilerin tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Ama ''özel mülkiyet diye birşey hiç olmasın, devlet/hukuk otoritesi filan da hiç olmasın, dileyen özgürce dilediği gibi yaşasın işte, insan zaten özünde iyidir, bu eşitsizlik araçlarını kaldırınca, herkes gül gibi, kardeşçe bir arada yaşayacaktır'' tarzında düşünceleri, bilimselliğe, rasyonelliğe aykırı hayaller olarak görüyorum. Haksızlık ederek, aslında özel mülkiyeti ve devlet/hukuk otoritesini topyekun reddeden arkadaşların yanlış bir karikatürünü mü çiziyorum bu ifadelerimle? Her iki kurumun da topyekun kalkması gerektiğini savunan arkadaşlar düzeltsin lütfen eğer öyleyse. |
Başlık yazısındaki alıntılardan sonra, ifade bazında ilk somut adım ulpian'dan geldi. Düşünceler üzerinde sohbete başlamadan önce, başlığa dahil olacak arkadaşların, özel mülkiyet hakkındaki fikirlerini, kabul ve red noktalarını benzer şekilde ifade etmeleri, bence çerçeveyi ilk etapta belirlemek adına faydalı olacaktır.
Bu noktada ben de düşüncelerimi ifade ederek başlayayım: - Özel mülkiyet, bir çeşit işgaldir. Günümüzde yeni doğan bir insan, parsellenmiş ve tapulanmış bir dünyaya gelmektedir. Bilimselliğe, rasyonelliğe ve doğallığa asıl aykırı şeyler bunlardır. - Özel mülkiyet, kesinlikle eşitsizlik ve adaletsizlik yaratır. Bu eşitsizlik ve adaletsizlik, dünyadaki yoksulluğun, savaşların, kavgaların ve düşmanlıkların ana temellerinden birini oluşturur. - Özel mülkiyetin miras yoluyla intikal edebilmesi, bir başka önemli adaletsizliktir. Doğumundan ölümüne kadar bir insan, hiçbir çaba sarfetmeden ve bir şey üretmeden rant geliri sahibi olarak hayatını krallar gibi yaşayabilir. - Devlet ve onun lokomotifi olan hükümet, devletin çıkarlarını ve bekasını koruma söylemi içerisinde vatandaşını uyutmakta, bunun için gerektiğinde dinci ve faşist adımlar atmaktan çekinmemektedir. Var olan hukuk kuralları, öncelikle sermaye sınıfının çıkarlarını korumaktadır. - Hukuk kuralları, dünyadaki haksızlıkların, adaletsizliklerin önünü almada başarısızdır. Tüm çetrefilli noktalarda hukuki boşluklar bulunması, yasaların yerine göre kişiden kişiye farklı uygulanabilmesini sağlamaktadır. - Özel mülkiyetin devletçe korunması, çoğu zaman insan hayatının bile önüne geçebilmektedir. Gasp (örneğin birinin üzerinden zorla toplu iğne almak), bazen cinayet suçundan bile daha ağır cezaları doğurur. "Adalet mülkün, mülk de adaletin temelidir". - Din sömürüsü, varlık-yokluk ile ilgili imtihan yalanı kanalıyla, dindar ve bilinçsiz halk üzerinde sorgusuz bir özel mülkiyet kabulü oluşturmaya yardım eder. Çok çalışmak, başarıp kazanmak gibi söylemler (ender örnekleri olmakla beraber), insanların ağzına bir parmak bal çalmaktan öteye gidemez. İnsanların çoğu, özel mülkiyetin ne menem bir hak olduğu üzerinde düşünmez bile. - Özel mülkiyet, geçmişteki efendi-köle düzenini, bugün işveren-çalışan adı altında sürdürmenin nedenidir. - Devlet, şu veya bu biçimi ile değil, özü itibariyle kötüdür. Bireysel özgürlüklerin baş düşmanıdır. Hiçbir devlet, kendi kendini sonlandıramaz. - Özel mülkiyet, kıt kaynakların en etkin şekilde kullanılmasını değil, mevcut parasal sistem açısından en kâr getirecek ya da en az maliyete neden olacak şekilde kullanılmasını sağlar. Fakirliğin günden güne artmasının nedenlerinden biri de budur (günde 1 dolar kazanan insanın, artık fakir olarak tanımlanamayacağını anlatan saçmalıklar gözardı edilirse elbette). - Mevcut kaynaklar -insan nüfusunun pervasız artışının önlenmesi, diğer canlıların yaşam sahalarına saygı, genel doğal hayatın korunması gibi şartların da varlığıyla-, tüm dünyayı besleyecek yeterlilikte ve çeşittedir. Kimsenin aç kalmasına, eğitim olanaklarından yoksun olmasına, ömrünün çok önemli bir kısmında köle gibi çalışmaya ihtiyacı yoktur. Ancak kapitalist, servetini kıtlık üzerinden oluşturur. - Devletin olmaması, suçu önlemeyen ve adaleti sağlayamayan hukuk kurallarının yokluğu, mutlaka ve mutlaka insanların birbirini boğazlamalarını sağlamaz (bu, teistlerin ateistlere "Allah'a inanmıyorsanız, sizler gidip çok rahat adam öldürebilir ve tecavüz edebilirsiniz" demelerine benzer). İnsanlar bir arada oldukça, sorunlar ve sürtüşmeler de daima olacaktır. Ancak günümüzün yapay ve gereksiz çoğu sorununun ortadan kalkması hayal değildir. - Dünyayı birilerinin yönetmesine illa ki gereksinim duyuluyorsa, bunların bilim adamları olması daha mantıklı ve daha sonuca yöneliktir (tabi burada istenen sonucun ne olduğunun belirlenmesi de önemlidir). Politikacılar, iktidarı ele geçirebilmek ve ele geçirdiklerinde sürdürebilmek için popülist kararlar uygularken, sermaye sınıfı da yatırımlarını ve girişimlerini en çok kâr getirecek şekilde yapmaya gayret ederler. Ormanlık bir alanın yok edilerek tarım alanı haline getirilmesi ya da iskana açılması politik, bir fabrikanın doğaya daha fazla zarar verecek bir bölgede, sırf ulaşım maliyetini düşürdüğü için kurulması (ve elbette devletin buna izin vermesi - peşkeş çekmesi) kapitalist bir örnek olarak verilebilir. Oysa bunlar, kâr ve maliyet gibi parasal sistem saçmalıkları göz ardı edildiğinde, en verimli, en zararsız şekilde oluşturulabilir. Günümüzün bilim ve teknoloji düzeyinde buna bilim adamları/konu uzmanları karar verebilir. Daha uzatmak mümkün. Ancak şu anda bile yazdıklarımı kontrol ettiğimde, girizgah için fazla fazla yazdığımı düşünüyorum. |
Ben de konunun bir ucundan tutarak başlayayım.. Konuyu anlamlandırmak adına biraz basit tutacağım, böylece herkes yararlanabilir.. Önce 'Hak' kelimesinden ne anlamamız gerektiğini, sonra hakların nasıl temellendirildiğinden kısaca bahsedeceğim. (Yalnız konuya başlamadan önce, 'Mülkiyet hırsızlıktır' sözünün de bir oksimoron olduğunu belirtmem gerekir.)
'Hak/Hukuk' dediğimiz kavram, felsefede 'etik' üzerine yapılan tartışmalarda kendine yer buldu.. Klasik liberal teoriye göre iki çeşit 'hak' mevcuttur; Bunlar Negatif haklar ve Pozitif haklardır. Negatif hak, bireyin her hangi bir eylemini, dışarıdan hiçbir müdahaleye yer vermeksizin gerçekleştirebilmesi durumu; Pozitif hak ise, dışarıdan bir müdahaleye yer vererek, o bireyin her hangi bir insani eylemden yararlanma durumudur.. Örneğin; düşünce/ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, yaşam hakkı, mülkiyet hakkı gibi hakların, otoritenin müdahalesine yer vermeksizin birey tarafından gerçekleştirilebileceği öngörülür.. Bu yüzden Negatif haklar olarak kabul edilir.. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanma, sosyal güvence gibi haklar haklar ise, bir otorite tarafından bireyin yararına yönelik gerçekleştirilir.. Bu yüzden Pozitif hak kategorisinde değerlendirilirler. Hak teorisyenlerine göre, etik yönünden iki çeşit ilişki biçimi vardır.. Birincisi birey-birey ilişkisi, ikincisi ise birey-devlet ilişkisidir.. Bu teorisyenlere göre, 'Devlet'in bireyler tarafından oluşturulma amacı, bireyler arasındaki ilişkiyi düzenlemekten ibarettir.. Yani devletin bir çeşit 'yargı mercii' olacak ve bireyler arasındaki her türlü ahlaki ilişkiyi düzenleyecektir.. Huzur ve barışçıl bir toplum düzeninin sağlaması yönünde yegane adım, bireyin 'sınırsız özgürlüğünün' sınırlandırılmasıdır.. Bu yüzden devlet, bireyin özgürlük alanına bazı sınırlamalar koyacak (cinayet işleyenlerin, hırsızlık yapanların, bir insana rızası dışında müdahale edenlerin cezalandırılması vb.) ve 'sınırlı birey' prensibi altında toplum düzenini sağlayacaktır. Bireyler arasındaki ilişki biçimini düzenleyen 'Devlet' otoritesinin 'aşırı' biçimde büyümesi ve bireylerin özgürlüklerine müdahale etmesi sonucunda ise, 'devletin sınırlandırılması' sorunsalı tartışılır olmuştu.. Bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen yasama organının, bir ceza mercii olan yargı organının ve topluma çeşitli hizmetler sunan ve yönetimsel işlerle yetkili olan yürütmenin tek bir organ gibi davranması, yani 8 kollu bir ahtapot misali toplumun her yanına uzanan bir Leviathan* devletin, insanların özgürlük alanlarına müdahale etmesi de kaçınılmazdı.. Bu sorunu engellemek için de (örneğin; kuvvetler ayrılığı ilkesi) 'sınırlı devlet' prensibi meşrulaştırıldı. Sınırsız/Mutlak özgürlük anlayışına karşın, daha huzurlu bir toplum için 'Sınırlı Birey' ve 'Sınırlı Devlet' prensipleri pratikte gerekli ve zorunluydu. Bugün bizim 'hak' olarak kabul ettiğimiz kavramlar, insanlara Tanrı, Devlet veya başka bir şey tarafından bahşedilmiş kavramlar değildir.. Haklar, insanların sınırsız özgürlüklerini kısıtladıktan sonra ortaya çıkan, bir kırıntılar manzumesi olarak kalır.. Kesinlikle fazladan bir yetki vs. değildir. İnsan haklarını temellendiren 3 teoriden söz etmiştim.. Bunlarla ilgili bir konu da açmıştım [2] Ben kendi adıma, insanların hangi özgürlüklerini kısıtlamak, hangilerini serbest bırakmak hususundaki bir çözüm arayışında, 'Sosyal Sözleşmeci' teoriyi kabul ediyorum.. Buna göre; Kurgusal olarak, insanlar sözleşme ile kendilerini sınırlayacak kuralları belirler ve sözleşmeye uyma konusunda hep birlikte 'yükümlülük' altına girerler.. İnsanların tam bir özgürlükten vazgeçerek kendi kendilerini sınırlamaya iten sebep, bu tür sınırlamaların olmadığı duruma göre elde edecekleri 'avantaj ve faydalardır'.. Bu şekliyle Sözleşme Etiği, Faydacı akımla benzerlik gösterir.. Fakat Sözleşme Etiği, bireylerin karşılıklı olarak uzlaşma sağladıkları bir zeminde işlev görür.. İnsanların, herkesin sözleşmeye uyacağına ve uymayanların bedelini ödeyeceğine inandığı sürece kendilerinin de bu kurallara uymaktan dolayı çıkarı olacaktır.. Böylece insanlar ancak karşılıklı olarak birbirlerinin haklarını da güvenceye alabilirler.. Sözleşme etiği bir tür siyasi etik veya ortaklık ve işbirliği etiğidir.. Ahlaki kuralların a priori doğruluğu söz konusu değildir ve onlara kendileri hatrına itaat edilecek değerler olarak bakılmaz. (bu yüzden metafizik 'doğal hak' teorisiyle benzerlik göstermez) Sosyal Sözleşmeci teori ile, insanların yasal olarak mal biriktirmesi, bu malları istedikleri gibi kullanması temellendiriliyor. Bireylerin 'kar motivasyonu' ile, kendi aralarında yaptıkları 'rekabet' sonucunda, ekonominin optimum düzeyde 'etkin, verimli' olduğu çeşitli istatistik sonuçları sayesinde bilinen bir gerçek [3] Bir ülkenin zenginliği, o ülkede üretilen mal ve hizmet miktarıyla ölçülür.. Dolayısıyla rekabetin etkin bir şekilde sağlandığı ekonomilerde, üretim çıktısı her zaman maximum düzeyde gerçekleşecektir.. Bu durum mülkiyet hakkının, ülkenin zenginleşmesi adına bir araç olarak kullanılmasını öngörüyor. Son olarak; 'tam rekabet' koşullarının bir istisna olduğu gerçeğini reddetmek, ekonominin her zaman dengeye geleceği dogmasını kabul etmek, hiçbir 'dışsallığın' bulunmadığını varsaymak ve buna benzer 'klasik' öğretileri kabul etmemiz için hiçbir neden olmadığını düşünüyorum.. Çünkü ekonomide bu sorunların çoktan aşıldığını ve devletin ekonomiye müdahalesi için 'gerekçeleri' olduğuna inanıyorum. Liberal öğretiye göre hayat bir 'oyun'dan ibarettir.. Klasik/Muhafazakar öğreti insanlar arasındaki eşitsizliği bir doğal durum olarak kabul eder.. Bu eşitsizliğe karşı mücade etmek doğaya veya Tanrı'ya karşı olan içi boş bir mücadeledir.. Doğduğumuz anda oyunun kartları dağıtılmıştır ve insanlar kurallar dahilinde oyuna başlamak zorundadır.. Bu eşitsizliği bozmak, 'negatif özgürlüklere' müdahale olacağından, müdahale tehlikelidir, zararlıdır. Liberal öğretinin 'sol' kanadı ise, bu eşitsizliği verili bir durum olarak kabul etmez.. Gerçek bir oyunun en önemli yanı, oyuncuların oyuna 'eşit' koşullarda başlamalarını sağlamaktır.. Dolayısıyla 'fırsat eşitliği' önemlidir.. 'Yeniden dağıtımcı' devlet anlayışı ile, vergilerin daha az gelirli olan ailelere yönlendirilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.. Bu yüzden; İşsizlik maaşı, yoksul aile çocuklarına burs vermek, eğitim ve sağlık olanaklarından ücretsiz yararlanmayı sağlamak, istihdam olanaklarını arttırmak vb. konuları devletin temel görevleri arasında görüyorum. Bu bağlamda Negatif Özgürlüklerin yanında, Pozitif özgürlükler de kabul edilmelidir.. Eşitliğin görece olarak sağlandığı bölgelerde, ekonomilerin daha etkin ve verimli bir şekilde işlediği de bir gerçek [4].. Bu yüzden ben de tüm bunlardan dolayı mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılmasını değil, devlet eliyle eşit bir şekilde paylaştırılması taraftarıyım.. Üretim sürecinin daha demokratik, emek eksenli olacak şekilde ve vergilerin 'artan oranlı olarak', toplumun ihtiyaçlarını maximum düzeyde karşılayacak şekilde yeniden düzenlemesini diliyorum.. Bunun için de, yeşil teknoloji vb. kullanımlarla sürdürülebilir kalkınma politikalarının önemli olduğunu düşünüyorum. Amaç, açık biçimde ortaya konan piyasa ekonomisinin verimliliğinden faydalanmak ve bunun yanında toplumsal hayatın 'insan merkezli' olarak yeniden düzenlenmesini sağlamak olmalıdır.. Günümüzde ise böyle bir politika haricinde, uygulunabilirlik alanı bulunan başka bir politika yok gibi gözüküyor. |
mülkiyeti dünya kaynaklarına erişim hakkından başlayarak düşünelim:
* savaş, işgal ve emperyalizm mevcut mülki sistemlerin bir yan sanayisidir. * tek başına ırak işgali, nato orduları-üyeleri-doğrudan/dolaylı destek verenler, kullanılan silahlar-üretildiği ülkeler gibi noktaları düşünmek bile ispata kafidir. * insan ''özünde iyi'' değil, ihtiyaçlar/zorunluluklar çerçevesinde yeryüzünün en vahşi canlısıdır. ''uygarlık'' adı altında yaratılan vahşete boyut/verdiği zarar vb açılardan bakılırsa hiç birinin doğal yaşam çerçevesinde vuku bulmadığı görülecektir. * doğada insan dışı her canlı yalnız ihtiyacı olanı kadar kullanmayı evrimsel biçimde öğrenmiştir. * ''sınırsız'' insani ihtiyaçlar ''sınırsız tüketim'' masalından başka bir şey değildir. yeme/içme/barınma/güvenlik gibi zorunlu olanların dışındakiler ''öğrenme'' yollu kazanımlardır. tamamıyla bir ''kültürlenme'' sorunudur. * iktisat ve felsefenin temeline bu halüsinasyonu koymak, alternatifsizliğine vurgu yapmak olsa olsa psko-sosyal bir sanrıdır. kültüreldir... * insanlığa kendi bencil ego ve kültürleri neticesinde ''kendi ihtiyaçları''nı dayatmak yeryüzünün en büyük barbarlığıdır. mevcut mülki sistemler için savaş ve şiddetin zorunluluk olduğu bir çağda bu düzenler ancak kendini tekrar edecek stratejik şiddet/savaş döngüsünde var olabilir. insanlık daha iyisini hak ediyor... * hak ve özgürlükler yerel/pratik açıdan sınırlı kazanımlardır. yeryüzünün ''çıkar'' misyonunda şekillendiği bir uygarlık sosyolojisinde ''hak ve özgürlük'' yalnızca retoriktir. * doğanın bir parçası olan insanı ''doğa'' ile birlikte düşünmek zorunluluktur. eko sistem içindeki yaşam formlarına bakıldığında yaşamak için öldürmek ''soyunu tüketmek'' manasına gelmez.çünkü öldürdüğünün soyunun devamı kendi soyunun da devamı demektir. mevcut uygarlık kültürlerindeyse insanlık zevk için öldürebilecek derecede psikopatlaşmıştır. neden gayet basittir: komplike bir zihne sahip insan zihnini manipüle etmek, basit ihtiyaçlarını kaotik zorunluluklar cenderesinde irrasyonel hale sokmak. örneğin cinsellik gibi son derece doğal bir güdüyü bile kadın bedeni üzerinden ''mülki'' bir kurumsallaşmaya sokmak... nasum cinayetleri özünde kadının/ahlakın bedeni mükleştirmesidir. kadın ailenin/kurumun bekası adına feda edilir... mahalle baskısı mahallenin kendi bekası adına yapılır... * mülki sistemde insanlık doğa ve ürettiklerinden kopuktur... örneğinayda trilyonlarca liralık mal üreten işçiler ürettikleri değerin oldukça cüzi miktarına sahip olabilir... altın yumurtlayan tavuk üretip organik yumurtaya bile zor sahip olmak gibi... |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 14:42 . |