Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Evrim (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=20)
-   -   Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !! (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=2890)

Natan 11-10-2006 19:40

Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !!
 
İddia 1: “diyosunuz ki maymunların 48 insanların 46 kromozomu var.kromozomlar canlılar arasındaki akrabalığa kanıtlamaz.örneğin patates ve moli balığının kromozom sayısı da 46 dır dikkatini çekerim 48 değil 46.o zaman bende idda ediyorum biz bi patataestik ondan geliyoz.”

Cevap: İlk olarak şunu belirtmek isterim ki elbette sadece kromozom sayısına bakarak canlılar arasında akrabalık olduğu sonucuna varılamaz. Daha sonra konuya girelim. Normalde kromozonların uçlarında telomer denilen yapılar vardır. Fakat yapılan araştırmalarda insanlardaki 2 numaralı kromozomun ortasında bir yerlerde telomer olduğu görülmüştür. Bu da insanlardaki 2 numaralı kromozomun iki kromozomun birleşmesiyle oluştuğunu göstermektedir. Yani insandaki kromozom 2, şempanzelerin 2A ve 2B kromozomlarının birleşimidir (1).

Ama kromozom sayısının da hiçbir anlamı yok diyemeyiz. Mesela insanda 46 krmozom varken şempanzede 146 kromozom olsaydı böyle bir akrabalıktan bahsetmek mümkün olmazdı diye tahmin ediyorum. Ama insandaki 2 numaralı kromozomun iki kromozomun birleşmesiyle oluştuğunun bilinmesi bu akrabalık tezini desteklemektedir.
%98-99′luk benzerlik kromozom sayısına bakarak değil, genom üzerinde teker teker nükleotidler incelenerek yapılan uzun araştırmalar sonucunda varılıyor. Yani patatesin veya moli balığının kromozom sayısının konuyla hiçbir ilgisi yok. Önemli olan genom içindeki genetik bilgidir. Şempanzeler ile insanlardaki benzerlik genetik bilgidedir.

İnsanlar ile büyük kuyruksuz maymunların ortak atadan evrimleştiği düşünülmektedir. Büyük kuruksuz maymunlar ailesine goriller, orangutanlar, şempanzeler ve insanlar girer. Bunların hepsinin ortak bir atadan evrimleştiği düşünülür. Bunlar içinde de insanlar ile şempanzeler en yakın akrabalardır. Bu türler arasındaki akrabalığı hem fizyolojik hem de genetik benzerliklerinden anlayabiliyoruz. İnsan genomu ile şempanze genomu çok büyük (kaba olarak %98-99 civarında) benzerlikler göstermektedir (2).

1. IJdo JW, Baldini A, Ward DC, Reeders ST, Wells RA, Origin of human chromosome 2: an ancestral telomere-telomere fusion. Proc Natl Acad Sci U S A 1991 Oct 15;88(20):9051-5

2. Chimpanzee Sequencing and Analysis Consortium (2005). Initial sequence of the chimpanzee genome and comparison with the human genome. Nature 437: 69-87. (1 September 2005)

İddia 2: “Mutasyonlar küçük, rastgele, zararlı ve yıkıcıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Hiçbir yararlı veya yapıcı mutasyon olmamıştır ve olamaz. Bana bir tek mutasyon gösterki yapıcı olsun yıkıcı değil.”

Cevap: Sadece bir tane değil birçok örnek vereceğim buna. Hem örneği hem de bilimsel kaynağını da vereceğim.

1. Mutasyon sonucu naylonu parçalama özelliği kazanan bakteri (1).
2. Mutasyon sonucu HIV enfeksiyonlarına ve AIDS’e karşı direnç kazanan insanlar (2,3).
3. İnsan kemiklerinin daha sağlam olmasına sebep olan mutasyon (4).
4. İnsanların kalp hastalıklarına karşı daha dirençli olasını sağlayan mutasyon (5).
5. Tek hücreli yaşamdaki yeşil algin çok hücreli yaşama geçmesine sebep olan mutasyon (6).

Aslında daha da fazla örnek verilebilir ama buna gerek olduğunu sanmıyorum. Sen zaten bir tane yeterli demiştin. Gördüğün gibi yararlı mutasyonlar vardır. Zaten bu argüman da AiG’nin yaratılışçılara kullanmamalarını önerdikleri argümanlar içinde bulunmaktadır. Yani kısacası mutasyonların hepsinin zararlı olduğu kötü bir yalandan başka birşey değildir.

1. Prijambada, I. D., S. Negoro, T. Yomo and I. Urabe. 1995. Emergence of nylon oligomer degradation enzymes in Pseudomonas aeruginosa PAO through experimental evolution. Applied and Environmental Microbiology 61(5): 2020-2022.
2. Dean, M. et al. 1996. Genetic restriction of HIV-1 infection and progression to AIDS by a deletion allele of the CKR5 structural gene. Science 273: 1856-1862.
3. Sullivan, Amy D., Janis Wigginton and Denise Kirschner. 2001. The coreceptor mutation CCR5-delta-32 influences the dynamics of HIV epidemics and is selected for by HIV. Proceedings of the National Academy of Science USA 98: 10214-10219.
4. Boyden, Ann M., Junhao Mao, Joseph Belsky, Lyle Mitzner, Anita Farhi, Mary A. Mitnick, Dianqing Wu, Karl Insogna, and Richard P. Lifton. 2002. High bone density due to a mutation in LDL-receptor-related protein 5. New England Journal of Medicine 346: 1513-1521, May 16, 2002. http://content.nejm.org/cgi/content/short/346/20/1513
5. Long, Patricia. 1994. A town with a golden gene. Health 8(1) (Jan/Feb.): 60-66.
6. Boraas, M. E., D. B. Seale, and J. E. Boxhorn. 1998. Phagotrophy by a flagellate selects for colonial prey: A possible origin of multicellularity. Evolutionary Ecology 12: 153-164.

İddia 3: “Darwin dediğiniz adamın Türkler hakkında neler yazdığını biliyor musunuz? Darwin bir mektubunda şöyle demiş: ‘Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum.’”

Cevap: Bu metkupta geçen yazının orijinali şöyle:

The more civilised so-called Caucasian races have beaten the Turkish hollow in the struggle for existence. Looking to the world at no very distant date, what an endless number of the lower races will have been eliminated by the higher civilized races throughout the world.

Kaynak: Buraya tıklayın (F. Darwin, ed., The Life and Letters of Charles Darwin. New York, D. Appleton & Co., 1905.)

Ateist forumdan Hacı’nın (kendisi uzun yıllardır Amerika’da yaşıyor onun için çevirisine güvenilebilir) çevirisi şöyle:

Kafkasyalı (beyaz ırk) denen daha medeni ırklar yaşam mücadelesinde Türk yalanını (abartısını) yenmişlerdir. Dünyanın pek uzak olmayan bir tarihte geleceğine bakarsak, sayısız aşağı ırkların üstün uygar ırklar tarafından yok edileceğini görürüz.

Görüldüğü ortada barbarlıktan falan bahsetmiyor. Orda kullanılan “hollow” kelimesinin barbarlıkla falan ilgisi yoktur. İstediğiniz sözlükten “hallow” kelimesinin anlamına bakabilirsiniz. Harun Yahya burda kasıtlı olarak çeviri üzerinde manipülasyon yapıyorve okuyucularını yanıltıyor.
Ayrıca sadece avrupalılar medenidir de demiyor sadece “daha medenidir” diyor ki bunda da söylediği zamana bakarsak haksız sayılmaz. Hatta rahatlıkla bunun bugün için de geçerli olduğunu söyleyebilirim.

İddia 4: “Evrimci bilimadamları evrim teorisini sahtekârlıklarla ayak tutmaya çalışmaktadır. Birçok sahte fosil oluşturulmuş ve bunlar evrim teorisi kanıtlamak için kullanılmıştır. Piltdown adamı, Nebraska adamı, Archaeoraptor gibi…”

Cevap: Tek gerçek sahtekârlık 1912′de Charles Dawson’ın orataya çıkardığı ve Piltdown adamı olarak adlandırılan sahte fosildir. Bu sahtekârlık 1953 yılında bilim adamlarının incelemeleriyle ortaya çıkarılmıştır. Tabiki bunun bu kadar uzun sürmüş olması bilim adına güzel bir örnek değildir. Ama bu sahtekârlığın ortaya çıkarılması ilerki yıllarda ortaya çıkan yeni teknolojik gelişmelerle mümkün oldu. Zaten ilerki yıllarda bulunan Australopithecus ve Homo erectus fosilleri Piltdown adamının insanın evriminde uygun bir yere oturmadığını göstermekteydi. Artan şüphelerle fosiller üzerinde incelemeler yapıldı ve sahtekârlık ortaya çıkarıldı. Piltdown adamıyla ilgili ayrıntılı bilgi için Piltdown Man başlıklı yazıyı inceleyebilirsiniz.

Bir de Nebraska adamı var. Ama bunda Piltdown adamında olduğu gibi bir sahtekârlık falan yok. Bilimsel bir yanlışlık var ve kısa sürede bundan dönüldü. Ama nedense yaratılışçıların arasında çok popülerdir. Nebraska adamıyla ilgili ayrıntılı bilgi için buraya ve buraya bakabilirsiniz.

Archaeoraptor, hakemli bilimsel dergilerde değil bir popüler bilim dergisinde yayımlanmıştır. Nature ve Science dergileri makaleyi reddetmiştir. Ama National Geographic hakem onayından geçirmeden kabul etmiştir. Ayrıca Archaeoraptor ile ilgili yazının ana yazarı bir bilim adamı değil National Geographic dergisinin sanat editörü Christopher P. Sloan’dır. Zaten 2000 yılında yani bu yazıdan 1 yıl sonra Nature dergisinde bu fosilin geçersizliğiyle ilgili bir makale çıkmıştır.

Sanırım şimdilik bu kadarı yeterli. İlerde yeni iddialara da cevap vereceğim. Eğer cevaplanmasını istediğiniz evrim karşıtı argümanlarınız varsa sunabilirsiniz.

Saygılar

kaynak :http://cevaplar.wordpress.com

Natan 11-10-2006 19:44

Re: Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !!
 
Bu yazımda Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü kitabının “İnsana ait bulgular ne kadar eskiye gider? Bu bulgular neden evrimi desteklemez?” başlıklı 3. bölümünü inceleyeceğim. HY tüm kitap boyunca yaptığı gibi bu bölümde de birçok bilim dışı görüşü gerçekmiş gibi anlatıyor ve insanları yalan yanlış bilgilerle zehirlemeye çalışıyor. Ben de bu yazımda bu yanlışları tek tek gözler önüne serip bu konulardaki bilim dünyasındaki hakim görüşleri belirteceğim. Ama daha önce herkesin, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fizik ve Paleoantropoloji Bölümünden Prof. Dr. İzzet Duyar’ın 1999 yılında Bilim ve Ütopya Dergisinin 60. sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanan İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık başlıklı makalesini okumasını öneririm.
Prof. Dr. İzzet Duyar makalesinde HY’nin Evrim Aldatmacası kitabındaki birçok bilim dışı noktaya değiniyor ve özellikle de insan evrimi konusunda kitaptaki yanlışları ve yaratılışçıların tutarsızlıklarını gözler önüne seriyor.

Şimdi 3. bölümün incelemesine başlayabiliriz. Hemen alıntı yaparak başlıyorum. HY şöyle demiş:

İnsanın yeryüzündeki varoluş zamanıyla ilgili sorunun cevabını bulmak için fosil kayıtlarına başvurmak gerekir. Fosil kayıtları insanla ilgili bulguların milyonlarca yıl öncesine uzandığını göstermektedir. Bu bulgular iskelet ve kafatası parçaları ve çeşitli dönemlerde yaşamış insanlara ait kalıntılardan oluşmaktadır. İnsana ait kalıntıların en eskisi, ünlü fosil bilimci Mary Leakey tarafından 1977 yılında Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde bulunmuş “ayak izleri” dir.

Bu kalıntılar bilim dünyasında büyük yankı uyandırmıştı. Yapılan çalışmalar bu ayak izlerinin, 3.6 milyon yıllık bir tabakada yer aldığını gösteriyordu. İzleri inceleyen Russell Tuttle şunları yazmıştı:

Bu izler, çıplak ayaklı bir Homo sapiens (insan) tarafından bırakılmış olmalıdır. Yapılan tüm morfolojik incelemeler, bu izleri bırakan canlının ayağının, modern insanlarınkilerden farklı olmadığını göstermektedir.

Yapılan araştırmalarla, ayak izlerinin sahipleri de tanımlanabildi. 10 yaşında modern bir insanın 20 tane ve daha küçük bir insanın 27 tane fosilleşmiş ayak izi mevcuttu. Mary Leakey’in bulduğu izleri inceleyen Don Johanson ve Tim White gibi ünlü paleoantropologlar da bu sonucu teyidettiler. White bu fikrini şu sözlerle açıklıyordu:

Hiç kuşkunuz olmasın… Bunlar günümüz insanının ayak izlerinden tamamen farksız. Eğer bu izler bugün bir California plajında olsalardı ve bir çocuğa bunların ne olduğu sorulsaydı, hiç tereddüt etmeden burada bir insanın yürüdüğünü söylerdi. Bunları, kumsalda yer alan diğer yüzlerce insan ayak izinden ayırt edemezdi. Dahası siz de ayırt edemezdiniz.

İlk olarak Laetoli ayak izleri 1978 yılında Paul Abell ve arkadaşları tarafından bulunmuştur. Yani HY, bunun gibi basit bir bilgiyi bile yanlış verirken diğer bilgilerin doğru olabileceğini düşünmek ne kadar akıllıca olur? Bunu sizin takdirinize bırakıyorum.

Şimdi gelelim burdaki yanlışlara. Bu ayak izlerinin Australopithecus afarensis‘e ait olamayacağını düşünen nadir bilim adamlarından biri Russell Tuttle’dır. Russell Tuttle, bu ayak izlerinin modern insanınkine çok benzediğini bunun için bu izlerin Australopithecus veya Homo cinslerinin başka bir türüne ait olabileceğini söylemektedir (1). Yani Homo sapiens‘e (modern insan) ait olduğunu söylemektedir. Ayrıca Donald Johanson ve Tim White, HY’nın dediği gibi bu ayak izlerinin modern insana ait olduğu yönündeki görüşüne katılmamaktadır. Donald Johanson, daha önce Hadar’da bulunmuş olan fosile göre A. afarensis‘in iki ayak üzerinde dik olarak yürümesi gerektiğini ve izlerin büyüklükleri de karşılaştırıldığında birbiriyle mükemmel bir şekilde uyuştuklarını söylemektedir (2). Tim White ise HY’nın yaptığı alıntının devamında bu ayak izlerine göre A. afarensis‘in iki ayak üzerinde ve modern insan gibi yürüyebildiği ve zaten Owen Lovejoy’un Hadar fosillerinde (Lucy takma adlı ünlü fosil) yaptığı incelemelerle daha önceden bu sonuca vardığını söylüyor (3). (Ayak izlerinin bir resmine burdan ulaşabilirsiniz.) Ronald Clarke ise bu ayak izlerinin Australopithecus cinsine ait bir türün fosili olan Stw 573 fosilininkine çok benzer olduğunu, bu sebeple izlerin Australopithecus cinsinden bir türe ait olduğunu söylemektedir (4). Ayrıca ünlü paleontolog ve arkeolog Richard Leakey, A. afarensis‘in hiç şüphesiz iki ayak üzerinde dik olarak yürüyebildiğini söylemektedir (5).

Ama sonuç olarak ortada kesin bir bilgi yoktur. Kimse bu izlerin kesin olarak hangi türe ait olduğunu söyleyemiyor. Eldeki verilere göre tahmin yapıyorlar ve kimse de bunların kesinlikle modern insana ait olduğunu söylemiyor. Zaten kimse sadece ayak izine bakarak bunu söyleyemez. Yani HY açıkça yalan söylüyor, sahtekârlık yapıyor.

HY daha sonra biraz daha ileri gidiyor ve Australopithecus afarensis için şöyle diyor: “Evrimcilerin yarı insan-yarı maymun olarak göstermeye çalıştıkları, gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türü.” Yani HY, A. afarensis‘in bir maymun türü olduğunu söylüyor. Bilimsel gerçekler heralde ancak bu kadar çarpıtılabilirdi. Aslında HY’ya bu konuda gerekli cevabı yazımın başında linkini verdiğim makalesinde Prof. Dr. İzzet Duyar çok açık bir şekilde veriyor:

Önce Australopithecus’ları ele alalım. Yazarımıza göre bu canlının insan sayılmaması için en önemli gerekçe dik yürüyememesi ve insandan çok maymunlara benzemesidir (s. 41): “ …uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından daha değişik olmadıklarını gösteren delillerdir.”





Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri –bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar– soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya’ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!

Sanırım herşey açıkça görülüyor. HY kafasına göre hiçbir bilimsel kaynağa dayanmadan A. afarensis‘in bir maymun olduğunu söylüyor. HY, iki ayağı üstünde dik olarak yürüyebilen bir canlı için neye dayanarak maymun diyor çok merak ediyorum. Elbette hiçbir şeye dayanmıyor. Yazısında bunu destekleyecek tek bir kaynak vermiyor. A. afarensis ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için burayı incelemnizi öneririm. Daha da fazla bilgi için internette ufak bir arama ile çok daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.

İncelemeye devam ediyoruz. HY şöyle yazmış:

İnsanla ilgili bulunan en eski ve en eksiksiz fosillerden biri de KNM-WT 15000 veya diğer adıyla “Turkana Çocuğu” iskeletidir. 1.6 milyon yıllık bu fosili evrimci Donald Johanson şöyle tarif eder:

Uzun ve zayıftı. Vücut şekli ve uzuvlarının oranları bugünkü Ekvator Afrikalıları’nınkiyle aynıydı. Uzuvlarının ölçüleri, bugün yetişkin beyaz Kuzey Amerikalılarla tamamen uyuşuyordu.

Yapılan araştırmalar fosilin 12 yaşında bir çocuğa ait olduğunu ve büyüyebilmiş olsaydı 1.83 m. boyuna ulaşabileceğini göstermiştir. ABD’li paleoantropolog Alan Parker “sıradan bir patoloğun bu çocuğun iskeletiyle, günümüz insanına ait bir iskeleti birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu” söyler.

Turkana Çocuğu’nun beyin hacmi 880 cc idi ve erişkinliğe ulaştığında 910 cc olacaktı. Modern insanda ise 900 cc beyin hacmi 3-4 yaşında ve 15 kg ağarlığında bir çocukta görülecek düzeydedir. Modern insanın ortalama beyin hacmi 1350-1400 cc civarındadır ve çok büyük bir çoğunluğunun beyin hacmi 1000-1800 cc arasında değişir. Turkana Çocuğu, Homo erectus (veya Homo ergaster) türüne dahil olarak düşünülmektedir. Bulunan Homo erectus fosillerinin kafatası hacimlerine bakıldığında 750-1225 cc arasında değiştiği ve ilk dönemleri için ortalama 900 cc, ileriki dönemler için ise ortalama 1100 cc beyin hacmine sahiptir (5). Bu değerlere bakıldığında Homo sapiens ile Turkana Çocuğu’nun da için olduğu Homo erectus kafatası yapısı ve beyin hacmi konusunda belirgin olarak farklılık göstermektedir. Turkana Çocuğu’nun beyin hacmine bakıldığında modern insan olduğu yani Homo sapiens türünden olduğunu iddia etmek mümkün değildir çünkü beyin hacmi modern insanın uç sınırlarının bile dışındadır ve anatomik olarak belirgin şekilde farklı bir kafatasına sahiptir (kafatası resmi için buraya bakabilirsiniz). Ayrıca Turkana Çocuğu’nun H. sapiens‘ten tek farkı kafatası değildir. İskelet yapısının (kafatası dışında) modern insan ile büyük benzerlik gösterdiği doğrudur ama bazı küçük farklılıklar vardır. Bunların en önemlisi omurgadaki sinir ağlarının geçtiği boşluğun modern insandakinin yarısı kadar olmasıdır ve buna göre H. erectus‘un konuşmayla ilgili eksikleri olduğunu ve modern insan gibi akıcı konuşamadığı düşünülmektedir (6). Yine modern insandan farklı olarak ileri doğru çıkık bir çenesi ve azıdişleri yoktu.

HY’nin Turkana Çocuğu ve Homo erectus ile ilgili bilim dışı yaklaşımına değindikten sonra sıradaki iddiaları incelemeye devam edelim. HY şöyle demiş:

İnsanla ilgili bulunan kalıntılardan en çok yankı getirenlerden biri de 1995 yılında İspanya’da bulunan bir fosildi. İspanya’nın Atapuerca bölgesindeki Gran Dolina mağarasında yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılan 800 bin yıllık fosil 11 yaşında bir insana aitti ve onu bulan araştırmacıları şaşırtmıştı. Madrid Üniversitesi’nden üç İspanyol paleoantropologdan oluşan araştırma ekibinin başı Arsuaga Ferreras şunları söylüyordu:

Büyük, geniş, şişkin, yani anlayacağınız ilkel bir şeyle karşılaşmayı umuyorduk. 800.000 yıl yaşındaki bir çocuktan beklentimiz, Turkana Çocuğu gibi bir şey olmasıydı. Ama bizim bulduğumuz bütünüyle modern bir yüzdü… Bunlar sizi sarsan türden şeyler: Fosil bulmak değil, tamam fosil bulmak da beklenmedik ve güzel bir olay. Fakat en etkileyici olanı bugüne ait olduğunu düşündüğünüz bir şeyi geçmişte bulmanız. Bu bir anlamda, Gran Dolina’da kasetçalar bulmak gibi bir şey. Böyle bir şey çok şaşırtıcı olurdu elbette. Alt Pleistosen tabakalarında teypler, kasetler bulmayı beklemiyoruz, ancak 800 bin yıllık “modern” bir yüz bulmak da bunun gibi bir şey. Onu gördüğümüzde çok şaşırmıştık.

Görüldüğü gibi fosil bulguları, “insanın evrimi” iddiasını yalanlamaktadır. Bu iddia bazı medya kuruluşları tarafından topluma sanki ispatlanmış bir gerçek gibi sunulur, oysa ortada sadece hayali teoriler vardır. Nitekim evrimci bilim adamları da bu gerçeği kabul etmekte ve “insanın evrimi” iddiasının bilimsel delillerden yoksun olduğunu itiraf etmektedirler.

Burda bahse geçen canlı Homo antecessor’dur yani HY’nin düşündüğü gibi H. sapiens (modern insan) değildir. İspanya’nın Atapuerca bölgesinde bulunan fosillere göre H. antecessor‘un orta surat bölümü modern olmasına rağmen, dişleri (üç köklü azı dişleri vardır) ve alnı (kaş bölgesindeki kemik çift kemerlidir) daha ilkel olarak görülmektedir. Ortalama beyin hacimlerinin ise 1000-1100 cc civarında olduğu düşünülmektedir yani H. sapiens‘e göre belirgin bir fark vardır. Ayrıca bulunan fosiller erişkinliğe ulaşmamış bir çocuğa ait olduğu için bu türün anatomik özellikleriyle ilgili kesin bilgiler yoktur bu sebeple bazı bilim adamları bunun başka bir türe (özellikle Homo heidelbergensis‘e) ait olabileceğini düşünmektedir. Bazı bilim adamları ise Homo heidelbergensis‘in direk atası olabileceğini düşünmektedir. Ama kimse bunun bir modern insan olduğunu iddia etmemektedir. Ne bunu gösteren bilimsel bir veri vardır ne de bu veriye dayanarak bunun bir modern insan olduğunu iddia eden bilim adamı vardır.

Yani HY’nin iddia ettiği gibi bu fosiller insanın evrimini yalanlamaktan çok uzaktır. Türler arasındaki belirgin farlılıklar göze çarpmaktadır. İşlerine geldiği zaman “hani nerde bu geçiş fosilleri” diye yaratılışçılar bu tip ufak farklılıklara sahip farklı türleri görünce, insana daha yakın olanlara modern insan, kuyruksuz büyük maymunlara (Hominidae (veya “the great apes”): insan, şempanze, goril ve orangutanları içine alan primat ailesi) daha yakın olanlara ise maymundur diyerek işin içinden çıkmaya çalışmaktadır.

HY’nın bilim dışı iddialarını incelemeye devam edelim. HY şöyle demiş:

Elde edilen her yeni fosil bulgusu -bazı ciddiyetsiz gazetelerde “Evrimin Kayıp Halkası Bulundu” gibi uydurma başlıklarla aktarılsa dahi- evrimcileri daha da fazla çıkmaza sokmaktadır. 2001 yılında bulunan ve Kenyanthropus platyops adı verilen kafatası fosili bunun son örneğidir. George Washington Üniversitesi Antropoloji bölümünden evrimci paleontolog Daniel E. Lieberman, Nature dergisinde yazdığı makalesinde, Kenyanthropus platyops hakkında şu yorumu yapmıştır:

“İnsanın evrim tarihi çok karmaşıktır ve çözümlenmemiştir. Şimdi 3.5 milyon yıllıkbaşka bir türün bulunması ile durum daha da karışacak gibi görünüyor… Kenyanthropus platyops’un yapısı genel olarak insanın evrimi ve türlerin davranışı konuları hakkında birçok soruyu beraberinde getiriyor. Örneğin neden alışılmışın dışında olarak, küçük bir çene dişine ve öne doğru kavisli çene kemiği olan büyük düz bir yüze aynı anda sahip? Büyük yüzü ve benzer şekilde yerleştirilmiş çene kemiği olan tüm diğer insanımsı türlerin büyük bir dişi var. K. Platyops’in önümüzdeki birkaç yıl içindeki en başlıca rolünün, birlikleri bozucu ve insanımsılar arasındaki evrimsel ilişkinin araştırmalarında karşılaşılan kargaşayı vurgulayıcı bir rolü olacağını düşünüyorum.”

1999 yılında bulunmuş, fosil adı KNM-WT 40000 olan ve Kenyanthropus platyops yani “Kenya’nın düz suratlı adamı” olarak adlandırılan bir türdür (fosilin resmine burdan bakabilirsiniz). Aslında bunun farklı bir tür olduğu konusunda bilim adamları arasında bir anlaşma yoktur. Bazıları beyin hacimleri yakın olan Australopithecus cinsine dahil ederken bazıları Homo rudolfensis ve Homo habilis ile önemli benzerlikler taşıdığını ileri sürmektedir. Tim White ise kafatasının şiddetli şekilde bozulduğunu onun için güvenilir bir değerlendirme yapılamayacağını ama bunun ancak A. afarensis‘in Kenyalı versiyonu olabileceğini söylemektedir (7). Zaten eldeki tek fosilin resmine bakarsanız aşırı derecede bozulmuş bir kafatası olduğunu görürsünüz. Sadece bu kafatasına dayanarak kesin yargılara varılması pek mümkün gözükmüyor. Onun için bilim adamları arasında bu fosil konusunda önemli görüş ayrılıkları mevcuttur. Daha kesin bilgi için yeni fosillerin bulunması gerekmetedir. Yani ortada evrim teorisini veya insanın evrimiyle ilgili düşünceleri çürüten veya bunlara zarar veren bir olgu yoktur. Zaten daha yeni bir tür mü yoksa eskiden bilinen bir türe mi ait olduğu konusunda görüş birliğine varılmamış sadece tek bir şiddetli derecede bozulmuş kafatasının böyle birşeye neden olacağını düşünmek mümkün değildir.

Şimdi de HY’nin bu bölümün en sonunda yazdıklarına bakalım:

İnsanla ilgili burada bazı örneklerini saydığımız bulgular çok önemli gerçekleri ortaya koymuştur. Öncelikle de evrimcilerin insanın atasının maymunsu canlılar olduğu şeklindeki iddialarının ne kadar büyük bir hayal ürünü olduğu bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Çünkü anlaşılmıştır ki insan, yeryüzünde evrimcilerin “insanın atası” olarak gösterdikleri maymun türlerinden çok daha önce ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu maymun türlerinin insanın atası olmaları söz konusu değildir.

Sonuç olarak fosil kayıtları bize insanın bundan milyonlarca yıl önce de aynı bugünkü şekliyle var olduğunu ve hiçbir şekilde evrim geçirmeden bugüne kadar geldiğini göstermiştir. Bu noktada evrim savunucularının, eğer gerçekten bilimsel ve dürüst olduklarını iddia ediyorlarsa, ellerindeki hayali maymun-insan sıralamalarını çöpe atmaları gerekmektedir. Bu hayali soyağaçlarını terk etmemeleri evrimin bilim adına savunulan bir teori değil, bilimsel gerçeklere rağmen yaşatılmaya çalışılan bir dogma olduğunu bir kez daha göstermektedir.

HY herzamanki gibi kendi söylediği yalana kendi inanıyor. Yukarda teker teker açıkladığım gibi HY modern insandan önemli farklılıkları olan farklı türleri modern insan olarak değerlendiriyor. Eğer bir tür kuyruksuz büyük maymunlardan daha çok insana benziyorsa insan, eğer insandan çok kuyruksuz büyük maymunlara benziyorsa maymun olduğunu söylüyor. Geçiş türlerini görmezden geliyor. Ama işine geldiğinde de “hani nerde bu Darwin’in bahsettiği geçiş türleri” diyerek aklı sıra Evrim teorisini çürütüyor.

Fosil kayıtlarına göre insanların bugünkü şekliyle milyonlarca yıl önce görüldüğünü ve hiç değişmediğini söylerken tamamen bilimsel verilerin tersinde birşey söylüyor ve açık açık, hiç utanmadan yalan söylüyor. Bulunmuş en eski Homo sapiens fosilleri 195.000 yıllıktır (8). Yazı boyunca açıklamaya çalıştığım gibi HY’nin modern insandan farksız olduğunu söylediği fosiller aslında farklı türlere aittir. Bazıları modern insandan önemli farklılıklara sahipken bazıları görece daha küçük farklılıklara sahiptir. HY ise bu farklılıkların hepsini birden yok sayarak hepsinin bugünkü insanlardan farksız olduğu yalanını gönül rahatlığıyla söyleyebiliyor.

Görüldüğü gibi yaratılışçıların, insanın evrimine ilişkin fosiller evrimin olmadığını göstermediği iddiası bilimsel gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktır. HY ve onun gibi yaratılışçı çevreler her zaman aynı oyunu oynamaktadır. Bilimsel verileri çarpıtarak, yalan söyleyerek, eskide kalmış bazı düşünceleri bilimsel gerçeklermiş gibi sunarak insanları kandırmaya çalışmaktadırlar. Bu sistem yurt dışında özellikle de Amerika’da da aynı şekilde işlemektedir. Zaten HY ve Türk yaratılışçılar da bu işi Amerikalı yaratılışçılardan öğreniyor. Onların kullandıkları temelsiz, bilim dışı tezleri kullanıyorlar. Yani yeni bir düşünce veya görüş ürettikleri yok. Zaten olamaz da çünkü Uğur Mumcu’nun dediği gibi fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmak gerekir. HY ve tayfasında ise bilgi sahibi insanlar yok veya bilgi sahibi olanlar olsa bile bu kişilerde bilimsel gerçekleri objektif olarak insanlara sunacak yürek yok. İşleri güçleri yalan, dolan, kandırmaca, sahtekarlık…

Böylece bu bölümün de incelemesi bitmiş oldu.

walla 11-10-2006 20:56

Re: Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !!
 
Sevgili Yuhanna
Harun Yahya adında zaten birisi yok. Bu sanal bir kişilik. Gerçek Adı Adnan Oktar mış.
Yaptıkları tek şey ya var olan bilimsel kitapları yanlış tercüme ederek anlamını çarpıtmak, yada hayali bilim adamları isimleri vererek sahte bilimsel haberler vermek.

walla 11-10-2006 21:04

Re: Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !!
 
Harun Yahyanın sanal olduğunun kanıtı.
http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr...ail/Number/517 den alınma bilgi aynen aşağıda
Bu site Harun Yahya'nın tüm eserlerini ve yeni çalışmaları ile ilgili haberleri size ulaştırmak için hazırlanmıştır. Sitemizde 3548 tanesi Türkçe, toplam 4363 adet eser bulunmaktadır
Basit bir hesap yapalım
Adam bir eseri ortalama yıldırım hızıyla 3 günde yazsın, (yemeden içmeden, araştırma yapmadan)

4363x3 gün = 13089 gün yapar
bir yılda 365 gün var 13089/ 365 = 35.86 yıl
Makina olsa 35 yıl hiç durmadan kitap yazmaya dayanamaz.
bir eserin ortalama 30 günde yazıldığını sayarsak, 350 yıl yapar. Harun yahya bu durumda tahmini 370 yaşındadır...Sizi biraz güldürebildiysem ne mutlu bana...

walla 12-10-2006 13:43

Re: Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !!
 
İşin İlginç yanı Harun Yahya Koyu bir Atatürkçüymüş.

Natan 12-10-2006 16:58

Re: Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !!
 
heheheh :) walla güldürdün beni ..çok teşekkür ederim bu araştyırman için walla ! bir düzenbazı keşfetmemizi sağladın ..çok güzeldi

Natan 13-10-2006 12:17

Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar 2
 
meşhur indirgenemez koplekslik
İndirgenemez komplekslik kavramı, Akıllı Tasarım (AT) hareketini savunanların en fazla başvurdukları ve belki de AT’nin bilimsel bir teori olduğunu savunmak için kullandıkları yegâne argüman olarak karşımıza çıkıyor. Aslında indirgenemez komplekslik, AT’nin ispatlanması için kullanılamaz yani doğru olması AT’nin doğruluğunu göstermez ama bu yazımda bu konuyu bir kenara bırakıp indirgenemez kompleksliğin bilimsel konumunu inceleyeceğim.

İndirgenemez komplekslik kavramının mucidi olan Michael J. Behe, 1996 yılında yazdığı Darwin’in Kara Kutusu (Darwin’s Black Box: The Biochemical Challenge to Evolution) kitabında indirgenemez kompleksliği şöyle tanımlıyor:

By irreducibly complex I mean a single system composed of several well-matched, interacting parts that contribute to the basic function, wherein the removal of any one of the parts causes the system to effectively cease functioning. (s. 39)

An irreducibly complex system cannot be produced directly (that is, by continuously improving the initial function, which continues to work by the same mechanism) by slight, successive modifications of a precursor system, because any precursor to an irreducibly complex system that is missing a part is by definition nonfunctional. (s. 39)

Burda Michael Behe, aşağı yukarı şöyle diyor:

İndirgenemez kompleks sistem ile temel fonksiyona katkıda bulunan, birbiriyle etkileşim halinde olan, iyi eşleşmiş çeşitli parçalardan oluşan ve bu parçalardan herhangi birinin çıkarılmasıyla çalışması sonlanacak olan tek bir sistemi ifade ediyorum.

İndirgenemez kompleks bir sistem, öncü bir sistemin ufak, birbirini takip eden değişimleriyle direk olarak (yani aynı mekanizma ile çalışıp ilk fonksiyonu devamlı olarak geliştirerek) üretilemez çünkü indirgenemez kompleks bir sisteme giden herhangi bir öncü sistem tanım gereği işlevsizdir.

İşte Michael Behe indirgenemez kompleks sistemi böyle tanımlıyor ve canlılarda bu özellikleri gösteren biyokimyasal yapılar olduğunu iddia ediyor. Bu yapılara örnekler veriyor ve kitabında bunları uzun uzun anlatıyor. Örnek olarak bakteri kamçısı (bacterial flagellum), kan pıhtılaşma sistemi (blood clotting system) ve bağışılık sistemi (immune system) gibi birkaç sistem veriyor ve bunların kendi tanımına göre indirgenemez kompleks olduklarını ve bu sebeple de evrimleşmiş olamayacaklarını iddia ediyor.

Şimdi ilk olarak Michael Behe’nin yaptığı indirgenemez komplekslik tanımını ve daha sonra da bu tanım gereği evrimleşmiş olamayacağını düşündüğü sistemleri inceleyelim.

Behe yaşamın tasarlanmış olması gerektiği sonucuna şu mantıksal düzen içinde ulaşıyor. Tanım gereği, indirgenemez kompleks bir sistemin bir parçası eksik öncüsünün işlevsiz olması gerekiyor. Böylece doğal seçilimde işlevsiz bir yapının seçilmiş olamayacağı ve böylece indirgenemez kompleks yapının bir bütün olarak tasarlanmış olması gerektiği sonucuna varlıyor. Ama gerçekte durum böyle değil. İlk olarak öncü bir sistemin daha az parçadan oluşması gibi bir zorunluluk yokur, yani daha fazla parçadan da oluşuyor olabilir. İkinci olarak öncü sistem farklı bir görevi yapıyor olabilir, yani öncü sistemin tanımdaki gibi işlevsiz olması şartı yoktur. Öncü sistem farklı bir fonksiyonu gerçekleştiriyor olabilir. Görüldüğü gibi Behe’nin kurmuş olduğu mantıksal düzende belirgin bir sorun var. Behe’nin indirgenemez komplekslik tanımına uygun yapılar olabilir ama bu onların evrimleşmiş olamayacağı anlamına gelmez.

Peki Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu düşündüğü, dolayısıyla da evrimleşmiş olamayacağını ileri sürdüğü ve “biyokimyasal makineler” olarak adlandırdığı yapılar gerçekten evrimleşmiş olamaz mı? Bu yapılar gerçekten de bir bütün halinde mi ortaya çıkmış olmak zorunda? İşte bu noktada, Behe’nin vermiş olduğu örnekler incelendiğinde, bilim adamları bu yapıların evrimleşmiş olabilecekleri sonucuna varıyor. İlk olarak bakteri kamçısını ele alalım.

Bakteri kamçısı

Flagellum yani kamçı organı prokaryot ve ökaryot hücrelerde bulunabiliyor. Bakteriler kamçılarını sıvı ortamlarda hareket etmek için kullanıyorlar. Bakteri kamçısının işlevini ve yapısını Mustafa Akyol şöyle açıklıyor (1):

Organ, bakterinin hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir.

[…] Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla aynı mekanik özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli kısım (rotor) ve bir durağan kısım (stator).

Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer sistemlerden farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde saklı tutulan hazır enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynağı vardır: Bakteri, zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Motorun kendi iç yapısı ise olağanüstü derecede komplekstir. Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein vardır.

[…] Bakteri kamçısını kitabında detaylı olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapısının dahi, evrimi “yıkmak” için yeterli olduğunu savunmaktadır.

Aslında bakteri kamçısının indirgenemez kompleks olup olmadığıyla veya evrimleşmiş olup olamayacağıyla çok ilgisi yok ama yine de belirtmek lazım. Burda adı bahsi geçen bakteri kamçısını oluşturan farklı protein sayısı olan 240 doğru değil. Bakteri kamçılarının çok daha az proteinle oluştukları yapılan araştırmalarda ortaya konmuştur. Örneğin E. coli türü bakterinin kamçısının yapısında 18-20 farklı protein bulunmaktadır (2). Ayrıca farklı bakteri türlerinde farklı (E. coli’ninkinden daha az) sayıda proteinden oluşan kamçı türleri vardır. Ökaryot hücrelerdeki kamçı ise “cilium” olarak adlandırılmaktadır. Yapı olarak bakteri kamçısından oldukça farklı yapıdadır. Örneğin bir hayvan sperm hücresindeki cilium 250 civarında proteinden oluşmaktadır (2). Aslında sayılarda yapılan bu yanlışlığın çok da önemi yok. Asıl önemli olan nokta bakteri kamçısının herhangi bir parçası çıkarıldığında işlevsiz olacağı ve bu sebeple evrimleşmiş olamayacağı gibi hatalı bir sonuca varılmış olmasıdır.

Yapılan homoloji çalışmaları bakteri kamçısı ile “tip III salgılama sistemi” (type III secretory system) (TTSS)’nin birçok parçasının birbiriyle ilişkiliği olduğunu hatta bazı bakterilerde tamamen aynı olduğunu göstermektedir (3). TTSS bakterilerin başka hücrelerin içine protein aktarmak için kullandığı bir yapıdır. Hatta bazı ölümcül bakteriler ürettikleri protein toksinleri bu yöntemle kurbanlarının hücrelerine bu yolla aktarırlar (4). TTSS’nin protein yapısı üzerinde yapılan araştırmalarda bakteri kamçısının bazal (temel) bölümünün TTSS ile direk homolog olduğunu göstermektedir (4). Yani indirgenemez kompleks olduğu iddia edilen bakteri kamçısının ufak bir bölümünün oldukça işlevsel olduğu görülmektedir. Behe ise tek bir parçanın bile çıkarılmasının geri kalan kısmı işlevsiz kılacağını ve doğal seçilim mekanizması tarafından seçilemeyeceğini söylüyordu. Ama görüldüğü gibi indirgenemez kompleks kavramına yapılan itirazdaki gibi öncü bir sistemin asıl sistem ile aynı görevde olması zorunluluğ yoktur. Farklı görevi yapan bir sistem gen eşleşmesi, mutasyon ve doğal seçilim sayesinde başka bir işlev gören bir yapıya dönüşerek sağladığı avantaj sayesinde de korunarak gelecek nesillere aktarılabilir.

Peki bakteri kamçısının TTSS’den nasıl evrimleşmiş olabileceğiyle ilgili neler biliniyor? Bu konuda en geniş bilgiye Nick Matzke’nin makalesinden (4) ulaşmak mümkün. Matzke makalesinde bakteri kamçısının ve TTSS’nin yapısıyla ilgili bilgi veriyor, bakteri kamçısının evrimiyle ilgili önceki modeller hakkında bilgi veriyor ve daha sonra kendi modelini anlatıyor. Bu modellerin kesin doğru olduğunu iddia etmek mümkün değildir ama zaten bu modellerin amacı da bu yapıların nasıl evrimleşmiş olabileceğiyle ilgili mantıklı, olası varsayımlar ortaya koymaktır çünkü Behe indirgenemez kompleks olduğunu söylediği yapılar için bu tip olası modellerin oluşturulmasının mümkün olmadığını söylemektedir.

Bakteri kamçısını bir kenara koyarsak yılan balığı sperm hücresinin kamçısında (ökaryot bir hücrede olduğu için cilium) üç önemli bölüm eksiktir. Yani Behe’nin kitabında indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği ve bu yapının vazgeçilmez parçaları olarak belirttiği bazı parçalar bu yılan balığı sperm hücresi kamçısında bulunmamaktadır ve buna rağmen normal olarak görevini görmektedir (6). Bu da Behe’nin belirttiği yapının kendi tanımına göre indirgenemez kompleks olmadığını göstermektedir.

Kan Pıhtılaşma Sistemi

Michael Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği bir başka sistem de omurgalılardaki kan pıhtılaşma sistemidir. Omurgalıların kan pıhtılaşma sistemi “kaskat” olarak adlandırılan bir yapıdadır. Yani bir nevi domino taşlarından kurulmuş bir sistemdir ve son hamlede kan pıhtılaşması gerçekleşir. Sistemde görevli proteinler, kofaktörler (enzimlerin çalışmasını sağlayan maddeler) ve proteazlar (proteinleri peptit bağlarını kopararak parçalayan enzimler) görev almaktadır. Kan pıhtılaşması iki farklı yolla gerçekleşebilir: İntrensek ve ekstrensek yol. Bu iki yol Jeremy M. Berg’un Biochemistry kitabında aşağıdaki şekilde gösterilmektedir.




Bu şekilde pembe ile gösterilenler maddelerin aktif olmayan, sarı ile gösterilenler ise aktif halledir, mavi ile gösterilenler ise kofaktörlerdir. Ayrıca tüm Roma Rakamıyla gösterilenler rakamın önüne “faktör” koyularak okunur. Örnek vermek gerekirse faktör VIIIa bir kofaktördür ve aktif haldeki faktör IX (yani faktör IXa)’un yardımcı olarak inaktif haldeki faktör X’u aktive hali olan faktör Xa‘ya dönüşmesini sağlar. Şekilden bakarak aynı mantıkla her adımda neler olduğunu anlayabilirsiniz.

Şekilden görülebileceği gibi intrensek ve ekstrensek yollar bir noktada birleşir. İki yolla da faktör X aktive edilir ve faktör Xa ile faktör Va, protrombini trombine dönüştürür. Trombin ise kan plazmasında çözünebilir bir protein olan fibrinojeni parçalayarak fibrine dönüşmesini sağlar ve daha sonra faktör XIIIa‘nın da devreye girmesiyle fibrin pıhtıları oluşarak gerekli yerlerin tıkanması sağlanır. Burda temel yapıyı kısaca anlatmak istedim, daha ayrıntılı bilgi için buraya, buraya ve buraya bakabilirsiniz.

İşte Michael Behe bu sistemin indirgenemez kompleks olduğunu ve bu sebeple evrimleşmiş olamayacağını iddia ediyor. Yani Michael Behe’nin tanımına göre bu sistemin bir parçasının bile olmaması sistemin çökmesine, çalışmamasına sebep olacaktır. Ama intrensek yolda karşımıza çıkan faktör XII veya diğer adıyla Hageman faktörü yunuslarda ve balinalarda yoktur (5) ama kan pıhtılaşma sistemleri çalışmaktadır. Yani kan pıhtılaşma sisteminin indirgenemez kompleks olmadığını çok açık bir şekilde görmekteyiz. Ama bunu Michael Behe de görüyor. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’ndeki bir forumda Kenneth Miller ile Michael Behe karşılıklı tartışırken (tartışma metnine buradan ulaşabilirsiniz) Miller yunuslardaki bu olayı dile getiriyor ve Behe kan pıhtılaşma sisteminde gereksiz parçalar olduğunu kabul ediyor. Behe bu sebeple bütün pıhtılaşma sistemi yerine bu sistem içindeki sadece 4 parçayı (fibrinojen, protrombin, Stuart faktörü, and proakselerin) seçerek bunların indirgenemez kompleks bir sistemin parçaları olduğunu söylüyor. Ama ortada sadece bu parçalardan oluşan bir sistem yok gerçekte ve evrim sürecinde sadece bu parçalardan oluşan bir sistemin oluşması şart değildir. Kaldı ki Behe’nin kitabında söylediği gibi kan pıhtılaşma sisteminin moleküler evrimiyle ilgili hiçbir şey bilinmiyor falan değildir. Literatürde bu konuyla ilgili birçok makale ve çalışma vardır. PubMed‘de arama yaparak bu konu ile ilgili yazılmış makalelerin listesini görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da bu konuyla ilgili önemli birçok referansa ve linke ulaşabilirsiniz. Yani Michael Behe ya bilimsel literatürü pek iyi takip etmiyor ya okuyucularının takip etmediğini düşünerek bol keseden atıyor ya da hiçbir açıklamayı nedense tatmin edici bulmuyor.

Bağışıklık Sistemi

Michael Behe, Darwin’in Kara Kutusu kitabının 6. bölümünü bağışıklık sisteminin parçası olan ve indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği 3 sisteme ayırıyor. Bu 3 sistemin neden indirgenemez kompleks olmadığı Matt Inlay tarafından Evolving Immunity başlıklı yazısında ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Bu 3 sistemden biri olan tamamlayıcı sistemin (Complement System) neden indirgenemez kompleks olmadığı Mike Coon’un Is the Complement System Irreducibly Complex? başlıklı yazısında incelenmektedir. Ayrıca bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiği konusunda da birçok bilimsel makale mevcuttur. Mesela daha önce linkini vermiş olduğum PubMed‘de arama yaparak bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili ne kadar çok makale olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da konu ilgili faydalı kaynaklara ulaşabilirsiniz. Ama nedense bunların hiçbiri Michael Behe için yeterli olmuyor. Amerika’da Dover’daki Akıllı Tasarım davasının kararında Yargıç Jones, Behe’ye bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili 58 peer-reviewed (hakemli dergilerde) makale, 9 kitap ve birkaç ders kitabı bölümü gösterildiğini ama Behe’nin bunların hiçbirini yeterli görmediğini söylüyor. Hem de bu kitapların ve makalelerin çok büyük bir kısmını okumamış olmasına rağmen kendi istediği şekilde bir evrim sürecinin bu kitap ve makalelerde anlatılmadığını düşündüğünü söylüyor. Ayrıca yine bu davada verdiği ifadesinde bir yerde bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiğiyle ilgili araştırma yapmadığını çünkü bunun verimli bir çalışma olmayacağını (yani sonuca ulaşamayacağını) düşündüğünü söylüyor. Yani Behe bunun olamayacağına kendini öyle inandırmış ki konuyla ilgili ne tüm bilimsel görüşleri ve bakış açılarını inceleme gereği duyuyor ne de nasıl evrimleşmiş olabileceğini ve kökenini kendi araştırıyor. Aslında bu sadece bağışıklık sistemi ile ilgili de değil. Yukarda anlattığım diğer yapılar için de aynı şey geçerli.

Sonuç

Tüm bunlar bize Michael Behe’nin en başında önemli bir hata yaptığını göstermektedir. Michael Behe bir biyokimyacıdır ve özellikle de protein sistemleriyle uğraşmaktadır. Proteinlerden oluşan kompleks yapıların evrimi konusunda yanlış bir düşüncesi var. Behe şöyle düşünüyor: Elimizde 100 proteinden oluşan kompleks bir sistem varsa bu sistemin evrimleşmiş olması için daha önce 99 proteinden oluşan ve aynı görevi yapan bir yapı olmalıdır. 99 proteinlik yapı ise ancak 98 proteinlik ve aynı görevi yapan bir yapıdan evrimleşmiş olmalı. İşte Behe biyokimyasal yapıların evriminin böyle olması gerektiğini düşünüyor. Ama bunun böyle olması gerekmediği çok açık. Proteinlerden oluşan yapıların evrimi DNA yapısındaki değişikliklerle olur ve DNA yapısında oluşacak değişikliğin tek bir protein eklenmesine veya yapı içindeki sadece bir proteinin değişmesine sebep olmak zorunda olmadığı çok açıktır. Ayrıca öncü bir sistemin aynı görevi yapıyor olma gibi bir zorunluluğu da mevcut değildir. Ama Behe böyle olması gerektiğini düşünüyor ve bu tip adım adım kademeli bir evrim sürecinin bilim adamları tarafından açıklanamadığını söylüyor. Yani yukarda anlattığım gibi Behe’nin kendisine sunulan ve bu yapıların olası evrim modellerini anlatan makale ve kitapları bu sebeple kabul etmiyor ve yeterli görmüyor. Sanırım bu sebeple Behe hiçbir zaman bu açıdan kendini tatmin eden bir evrim modeliyle karşılaşmayacak çünkü beklediği şey zaten mümkün olmayan birşey.

En son olarak da Michael Behe’nin veya başka birinin şimdiye kadar, herhangi bir yapının indirgenemez kompleks olduğunu ve evrimleşmiş olamayacağını savunduğu ve hakemli dergilerde yayınlanmış hiçbir makale olmadığını belirtmek istiyorum. Sanırım Behe artık, konuyu fazla bilmeyen ve araştırma yapma imkanı olmayan insanları etkilemek için kitap yazmak yerine bilimsel olduğunu iddia ettiği argümanlarını hakemli dergilerdeki makaleleriyle bilim adamlarına sunmalı.

Akıllı Tasarım hareketi önceki yazılarımda da belirttiğim gibi argümanlarını bilgisizlikten almaktadır. Bilimde bazı boşluklar yaratıp bunların sebebini akıllı bir tasarımcıya atfetmek bilimin araştırma, gözlem ve deney gibi kademelerini ortadan kaldırmak ve yüzyıllar öncesinin gücünü bilgisizlikten alan düşüncelerini kabullenmekten başka birşey değildir. Baksanıza Behe bağışıklı sistemiyle ilgili araştırmalarda sonuca ulaşılamayacağını düşündüğü için araştırmadığını söylüyor. Bu nasıl bir bilimsel yaklaşımdır. Bir bilim adamı böyle önyargılarla hareket etmemelidir. Behe işin başından kendi kriterlerine göre evrimleşmiş olmayacağına karar veriyor ve bu sebeple o yapıları araştırmıyor hatta yapılan tüm araştırmaları inceleme gereği bile duymuyor.

Bir de Akıllı Tasarımcılar teorilerinin bilimsel olduğu iddiasıyla okullarda öğrencilere öğretilmesi gerektiğini savunuyorlar. Hakkında hakemli saygın bilim dergilerinin hiçbirinde bir tane destekleyici makale yazılmamış bir teorinin (aslında ortada teorisi falan yok ama…) okullarda öğretilmesi çok yanlış olur.


http://cevaplar.wordpress.com

ayveışık 17-10-2006 16:06

Re: Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !!
 
ben mühendisim ve tasarımcıyım ve yaptığımız cihazları tasarlıyorum ve hem elektronik kısmını hem de yazılım kısmını şu ana kadar işe geldiğimde programın ve cihazın kendi kendine olduğuna hiç rastlamadım.
ayrıca bulunan fosiller üzerinde nasıl yaşadığını bilmediğimiz canlılara hayali yaşam senaryoları
uydurarak biryere varamayız, bu yüzden bu fosil tartışmasını anlamsız buluyorum.
eğer bana *bu gün bilim adamlarının hertürlü bilinçli çalışmalarının sonunda hücrenin oluşabilirliğini kanıtlayabilirsen ki canlının en önemli yapıtaşı bunu aklı düşünmesi olmayan doğadan bekliyoruz.
biz burda 7 mühendisiz ve iki cihaz arasındaki problemsiz bir data alışverişi olsun diye birsürü
kafa patlatıyoruz göz gibi kompleks bir yapıyla beyin gibi kompleks bir yapı nasıl birbiriyle problemsiz bilgi alışverişi yapıyorlar.
burda 4 problem var.
1 beyin ve gözün oluşumu
2 bu iki yapının birbiriyle olan bilgi alışverişi
3 gözün bilgileri beynin anlayacağı şekle dönüştürmesi ve beynin bu bilgileri alıp doğru yorumlaması mesela duvarı ağaç gibi yorumlayan bir beyim hiç duymadım.
4 bunları şuursuz atomlar gerçekleştirecek
bunları bana başka konulara dallanmadan mantıklı anlatabilirsen sevinirim

liopleurodon 17-10-2006 16:24

Re: Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !!
 
Birlikte geliştikleri için... Ayrı ayrı gelişselerdi senin sorunun ondan da yaşanırdı..

Atomlar şuursuz değildir. Bu boş lafı bir atın artık. Eğer şuursuzsa, tasarladığın şey nasıl çalışıyor? İçine bir cin oturtup atomlara kumanda mı ettiriyorsun?

ayveışık 17-10-2006 16:31

Re: Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar !!
 
atomlar nasıl yani düşüne biliyorlarmı ,doğa beyni ve aynı andamı tasarlaması gerektiğini düşündü anlamadım


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:50 .