![]() |
Erich Fromm "Kendini Savunan İnsan" ve diğer Eserlerinden Alıntılamalar
Burada E.Fromm'un "Kendini Savunan İnsan" ı başta olmak üzere mümkünse diğer eserlerinden de, internette bulabildiğim ve tarayabildiğim ölçüde satırbaşları ve örneklemeler sunmak ve alıntılamalar yapmak istiyorum.
Fromm; çözümlemelerini okuduğumda benim sevdiğim, içtenlik bulduğum ve tamamlama/tamamlanma (ve açılımlanma ve) yönünde istek ve çekim duyduğum bir çözümlemeci ve içeriklendirmeci idi. Sanırım psikoloji alanında kavramsal temasım birikimim ya da akademik deneyimim/temasım ve okumam vb olmadığı için ya da çok yetersiz kalacağı için bunu yapamam ancak yine de bireysel ölçütte eklemeler/katkılar sunabilirdim (Aşağıdaki çeviride kullanılan ruhbilim kavramı yerine psikoloji (ya da insanın psikolojik -bütünsel- incelenmesi vb.) kavramı önerilebilecek olup okuyucuların bu kavramı esgeçmesini önereceğiz. Aslına bakarsak bu belki de daha geniş bir tartışmanın konusudur ancak bildiğimiz ve anladığımız kadarıyla (usbilim dışında kaba ve görece bir tanımda) bu kavram, insanın duygu düşünce bütünlüğü/etkenliği ve bunun sağlığı-çevresel uyumluluğu ve kişinin genel zihinsel mental tutumu ve bütünlüğüyle (ve sosyal yaşamla ilişkileri, etkileşimi ve iletişimleriyle) birlikte bunun dünyayla uyumuyla (ve bunun sağlıklılığıyla vb.) ilgilenmektedir. Bunun dışında bahsi geçen kavramdan kasıt, sonuçta her ne olursa olsun, insan sağlığı ve duygusal yaşamsal, ilişkisel düzenleme ve sağaltımdır.) Kendini Savunan İnsan Önsözünden ... Alıntı:
Aslında Marksizm denilene (vb.lerine) eksik olduğunu düşündüğü bir ayak (ve düşünce halkası/düşünce girişimi) çakmaya/eklemlemeye girişmiş gibi. ve yani bu halihazır da tarihsel kozmik bir şaka gibi gelebilir ancak Marksizm vb. denilenin de Fromm okunmadan ve Fromm'a el atılmadan boşluklu varolacağını ya da eksik çözünüp/çözümlenemeyeceğini ve ya da tanımlanma tamamlanma noktasında boşluklar ihtiva edeceğini yorumlayacağız. Aslında benim gözlemimden bakarsak ve bakacak olursak, Fromm; ekolünü/çözümlemelerini Marksist uzantı kimliğiyle hatta daha açık ve geniş deyimle Das Kapital eki ve uzantısı görünümünde benzer ekolün okuyucularına (armağan etmiş ve hazırlamış ve) sunmuş (tarihsel bir boşluğu gidermiş ya da doldurmayı ummuş ya da Marksizm ekolünün boşluk, saldırı ve açık noktalarını kendince sıvamış/yamamış ve ek girdiler üretmiş gibi) gözüküyor. bu yorumumu ve yorumlamlarımı ben, yazarın, okuyucu ve hedef kitle seçimi ve bizatihi yazma çabasını ve yazma güdüsünü yapılandırış ve sunuş biçiminden kişisel bir yorumlamayla (yapıyor ve) çıkarıyor olacağım.. Yazar kendi ölçütünde Marksistlere su taşıyor...bunu ben söyleyebilirdim... |
Bölüm I- SORUN
Son birkaç yüzyılda (insan olmaktan duyulan) bir onur/gurur ve iyimserlik ruhu, Batı kültürünün ayırıcı bir özelliği olmuştur. İnsanın doğayı anlama ve ona egemen olma aracı olan us'tan gurur duyulmuş; insanlığın en tatlı umutlarından biri olan «çok sayıda insan için en çok mutluluğu sağlama» işinin başarılacağı konusunda iyimserlik üretilmiştir. İnsanın gururu haklı çıkarılmıştır. O, usu aracılığıyla içindeki gerçeklikler düşlerdeki, masallardaki ve ütopyalardaki imgelerden daha üstün olan bir özdeksel/maddi dünya kurmuştur. Ayrıca insan ırkına onurlu ve üretken bir varoluş için gerekli olan özdeksel koşulları sağlayıp güvence altına alacak fiziksel güçleri işe koşmaktadır. İnsan, hernekadar henüz amaçlarının çoğuna erişemediyse de artık bu amaçlara yaklaşıldığı ve -geçmişin sorunu olan- üretim sorununun ilkece çözülmüş olduğu konusunda kuşkuya yer yoktur.
İnsan, tarih boyunca ilk kez şimdi, insan ırkının birliği ve doğanın insan uğruna fethedilmesi düşününü artık bir düş olarak değil de gerçekçi bir olanak olarak algılayabilmektedir. Acaba, o, gurur duymakta kendine ve insanlığın geleceğine güvenmekte haksız mıdır? Buna karşın, çağdaş insan bir tedirginlik ve giderek artan bir aşkınlık duygusunu yaşamaktadır. Çalışmakta, çabalamakta ama belirsiz bir şekilde, etkinliklerinin yararsız olduğu duygusuna kapılmaktadır. Madde üstündeki gücü artarken kendi bireysel yaşamında ve toplumda kendini güçsüz hissetmektedir. İnsan doğaya egemen olmak için yeni ve daha iyi araçlar yaratırken bu araçların ağına düşmüş ve onlara anlam veren -asıl ereği- kendini yitirmiştir. Doğanın efendisi olma süreci içinde kendi ellerinin yapmış olduğu makinenin kölesi haline gelmişir. Özdeğe ilişkin tüm bilgisine karşın, insansal varoluşun en önemli ve temel sorunları konusunda bilgisizdir. Çünkü, insanın, ne olduğunu, nasıl yaşaması gerektiğini, içindeki sayısız güçlerin nasıl özgürleştirilebileceğini ve nasıl üretken bir şekilde kullanılabileceğini bilmemektedir. Çağdaş insansal bunalım, siyasal ve ekonomik gelişmemizi başlatmış olan Aydınlanma düşün ve umutlarından vazgeçmemize yol açmıştır. Gerçek ilerleme düşünü artık çocukça bir yanılsama olarak adlandırılmakta onun yerine insana duyulan tam bir güvensizliği dile getiren yeni bir sözcük, «gerçekçilik» öğütlenmektedir. İnsana son bir kaç yüzyıldaki başarıları için kuvvet ve cesaret vermiş olan 'insan onuru' ve 'İnsanın gücü' düşününe insanın kesin güçsüzlüğü ve önemsizliği inancını yeniden benimsememiz gerektiği görüşü ile karşı çıkılmaktadır. Ama, bu görüş, kültürümüzün kendisinden kaynaklanmış olduğu asıl kökleri yoketme tehlikesini taşımaktadır. Aydınlanma düşünleri insana, geçerli ahlaksal kurallar koyacak bir yol gösterici olarak kendi usuna güvenebileceğini; iyi'yi ve kötü'yü bilmek için kilisenin ne göksel esinlemelerine ne de yetkesine gereksinmesi olmadığını; bu konuda kendi kendisine dayanabileceğini öğretmişti. Aydınlanma'nın «bilmeye cesaret et» deyip «bilgine güven» düşüncesini dile getiren savsözü, çağdaş insanın çeşitli çaba ve başarıları için bir uyarıcı olmuştu. İnsanın özerkliğine ve insan usuna ve göksel esinlenmenin yolgöstericiliğinden yoksun bırakılınca, ahlaksal bir kargaşa yaratmıştı. Bunun sonucu, değer yargılarının ve etik normların beğeni sorunları ya da keyfi seçimler olduklarını ve bu alanda nesnel geçerliği olan önermeler dile getirilemeyeceğini öne süren göreci tutumun binemsenmesi oldu. Ama insan, değerler ve normlar olmaksızın yaşamayacağına göre, bu göre-cilik onu kolayca usdışı değer dizgelerinin avı yapmaktadır. O, Grek Aydınlanmasının, Yeniden Doğuş'un (Rönesans) ve on sekizinci yüzyıl Aydınlanma'sının çoktan aşmış olduğu bir tutuma yeniden geri dönmektedir. Böylece, güçlü liderlerin büyülü nitelikleri, güçlü makineler ve özdeksel başarı için duyulan coşkunluk, insanın normlarının ve değer yargılarının kaynaklan olmuştur. Bu işi böylece bırakacak mıyız? Din ve görecilik arasındaki seçeneğe razı olacak mıyız? Ahlak felsefesine (etik) ilişkin sorunlarda usun aradan çekilmesi görüşünü onaylayacak mıyız? Özgürlük ve kölelik, sevgi ve nefret, doğruluk ve yanlışlık, bütünsellik ve fırsatçılık, yaşam ve ölüm arasında yapacağımız seçimlerin yalnızca pek çok öznel tercihlerin sonuçları olduğuna inanacak mıyız? Gerçekte bir başka seçeneğimiz daha var: Geçerli ahlaksal normlar yalnız ve yalnız insan usu tarafından oluşturulabilirler. İnsan, ustan türetilen tüm öteki yargılar kadar geçerli olan değer yargılan verme ve bu tür yargıları kavrayabilme yeteneğine sahiptir. İnsancı (hümanist) etik düşünce geleneği, insan özerkliği ve usuna dayanan değer dizgelerinin temellerini belirlemiştir. Bu dizgeler, 'insan için iyi ya da kötü'nün ne olduğu bilmek istiyorsak insan doğasını bilmek zorundayız' öncülü üstüne kurulmuşlardır. Onlar, bu nedenle, aynı zamanda ruhbilimsel araştırmalardır. Eğer insancı etik, insan doğası bilgisi üstünde temelleniyorsa, modern ruhbilim, özellikle de psikanaliz, insancı (hümanist) etiğin gelişmesi için en güçlü uyarıcıdır. Ama psikanaliz insana ilişkin bilgilerimizi büyük ölçüde arttırmış olduğu halde, insanın nasıl yaşaması ve ne yapması gerektiği konusundaki bilgilerimizi arttırmamış-tır. Psikanalizin ana işlevi «putları kırmak», değer yargılarının ve etik normların usdışı -ve çok kez de bilinçdışı- istek ve korkuların ussallaştırılmış anlatımları olduklarını ve bu yüzden nesnel geçerlilik savında bulunamayacaklarını göstermek olmuştur. Bu putları kırma işlevi, kendi basma çok değerli bir işlev olduğu halde, salt eleştiri olmaktan öteye geçemediği zaman çok kısır kalmıştır. Ruhbilimi doğal bir bilim olarak kabul ettirme girişiminde bulunan psikanaliz, onu felsefe ve etiğin sorunlarından ayırmak gibi bir yanlışa düşmüştür. İnsana bütünlüğü içinde bakmadığımız takdirde insansal kişiliğin anlaşılmayacağı gerçeğini bilmezlikten gelmiştir. Söz konusu edilen insan bütünlüğü, onun varoluşunun anlamı sorusuna bir yanıt bulma ve kendilerine göre yaşamak zorunda olduğu normlar keşfetme gereksinmesini de içermektedir. Fre-ud'un «ruhbilimsel insanı» (homo psychologicus) en az klasik ekonominin «ekonomik insanı» (homo economicus) kadar gerçekçi-ol-mayan bir yapıdır. Değerin ve ahlaksal çatışmaların doğasını kavramadan, insanı ve onun duygusal ve düşünsel tedirginliklerini anlamak olanaksızdır. Ruhbilimin gelişmesi «doğal» olduğu öne sürülen bir alanı «tinsel» olduğu öne sürülen bir alandan ayırmak ve dikkatleri ilkine toplamakla değil; insanı fiziksel-tinsel bütünlüğü içinde ele alan; insanın amacının 'kendi kendisi olmak' ve bu amaca erişmenin koşulunun 'insanın kendini savunması 'olduğuna inanan büyük insancı etik geleneğe geri dönmekle sağlanabilir. Bu kitabı insancı etiğin geçerliliğini yeniden-evetlemek; insan doğasına ilişkin bilgimizin bizi etik göreciliğe götürmediğini; tersine, etik eylem normlarının kaynaklarının insan doğasında bulunabileceği inancına yol açtığını göstermek amacıyla yazdım. Ahlaksal normlar insanın doğuştan nitelikleri üstünde temellenirler. Bu normların çiğnenmesi düşünsel ve duygusal bölünmelerle sonuçlanır. Ben, olgun ve bütünleşmiş bir kişiliğin özyapısının, üretici özyapının «erdem»in temelini ve kaynağını oluşturduğunu; kötülüğün ise son çözümlemede, insanın kendi ben'ine kayıtsızlığı ve kendi-kendisini sakatlaması olduğunu göstermeye çalışacağım. İnsancı (hümanist) etiğin en yüksek değerleri, ne kendinden vazgeçme ne de bencillik değil; ama kendini-sevme; bireyin olumsuzlanması değil, ama gerçek insansal ben'inin onaylanmasıdır. Eğer insan, değerlere güvenecekse hem kendini hem de doğasının iyilik ve üreticilik konusundaki yeteneğini bilmek zorundadır. |
BÖLÜM II İNSANCI AHLAK FELSEFESİ (HÜMANİST ETİK): YASAMA SANATININ UYGULAMALI BİL
I. Yetkeci Ahlak Felsefesine Karşı İnsancı Ahlak Felsefesi -
Eğer etik göreciliğin yaptığı gibi, nesnel geçerliliği olan davranış kuralları aramaktan vazgeçmezsek acaba bu türden normlar için ne gibi ölçütler bulabiliriz? Bu ölçütlerin türü, normlarını incelediğimiz etik dizgenin tipine bağlıdır. Yetkeci (otoriter) etikteki ölçütler zorunlu olarak insancı (hümanist) etikteki ölçütlerden temelli bir şekilde farklıdır. Yetkeci etikte insan için neyin iyi olduğunu bir yetke (otorite) bildirir ve davranış kuralları ile yasalarını bu yetke koyar. İnsancı etikte ise insan kendisi, hem kural koyucu hem de bu kuralların öznesi olan kişidir. Bu yetkenin eleştirilmesi yalnızca istenmemekle kalmaz aynı zamanda yasaklanmıştır da. Ussal yetke, yalnız belli bir alandaki bilgi ve becerileri bakımından ayrılan yetke ile bu yetkeye boyun eğenin eşitliklerine dayanır. Usdışı yetke ise, kendi doğası gereği, eşitsizlik üstünde temellendiği gibi kendişi ile uyruğu (boyun eğeni) arasında değer bakımından bir ayrım olduğunu da dile getirir. «Yetkeci etik» teriminin kullanımında «yetkeci» sözcüğü güncel anlamında totaliter ve antidemokratik dizgelerin yetkeciliği ile anlamdaş olan bir yetkeyi gösterecek şekilde ele alınmaktadır. Okuyucu, bir süre sonra, İnsancı etiğin ussal yetke ile bir uyuşmazlığı olmadığını görecektir. Biçimsel olarak, yetkeci etik insanın neyin iyi neyin kötü olduğunu bilme konusundaki yetisini yadsır. Norm koyucu, herzaman bireyi aşan, onun üstünde olan bir yetkedir. Böyle bir dizge, us ve bilgiye değil; yetke korkusuna, uyruğun zayıflık duygusu ile bağımlılığına dayanır. Karar verme işini yetkeye bırakma, yetkenin büyülü gücünün sonucudur. Onun kararları tartışma konusu yapılamaz ve yapılmamalıdır da. Maddi bakımdan ya da içeriğe göre, yetkeci etik neyin iyi ya da kötü olduğunu uyruğun değil, öncelikle yetkenin çıkarları aracılığıyla yanıtlar. Bu etik, uyruk ondan ruhsal ya da maddi bazı yararlar sağlasa bile, sömürücü bir etiktir. Yetkeci eğitin hem biçimsel hem de maddi yönleri çocukta etik yargının doğuşunda ve sıradan yetişkinin nahif değer yargılarında apaçık olarak görünür. İyi'yi kötü'den ayırdetme yetimizin temelleri, ilkin fizyolojik işlevlerle ilgi içinde, sonra daha karmaşık davranış sorunlarıyla ilgili olarak çocuklukta atılır. Çocuk, uslamlama yoluyla ayırdetmeyi öğrenmeden önce, iyiyi kötüden ayırdetme için bir duyu geliştirir. Değer yargıları, yaşamındaki önemli kişilerin gösterdikleri dostça ya da düşmanca tepkilerin sonucu şeklinde biçimlenir. «İyi», kendisi için övüldüğümüz; «kötü» ise, yaptığımızda hoş görülmediğimiz ya da toplumsal yetkeler ve türdeşlerimizin çoğunluğunca cezalandırıldığımız şeydir. Beğenilmeme korkusuyla beğenilmek için duyulan gereksinmenin gerçekte etik yargının en güçlü ve hemen hemen herşeyi dışta bırakan güdümleyicisi olduğu görülüyor. Bu yeğin duygusal baskı, çocuğun sonra da yetişkinin bir etik yargıdaki «iyi»nin kendisi için mi yoksa yetke için mi «iyi» anlamına geldiğini eleştirel bir yaklaşımla sormasını engeller. Nesnellerle ilgili değer yargılarnı incelediğimizde bu yöndeki seçenekler daha açık seçik olarak görünürler. Bir arabanın ötekinden «daha iyi» olduğunu söylediğimde, burada «daha iyi» dediğim arabanın, bana ötekinden daha çok yararlı olduğu için, bu şekilde nitelendiği kendiliğinden apaçıktır. İyi ya da kötü, bir nesnenin benim için yararlı olup olmadığını gösterir. Eğer köpeği olan biri, köpeğinin «iyi» olduğunu düşünüyorsa o gerçekte köpeğindeki kendisi yönünden yararlı olan belli bazı nitelikleri gösteriyordur. Örneğin, onun bir bekçi köpeği, bir av köpeği, ya da bir süs köpeği olarak sahibinin duyduğu bir gereksinmeyi giderdiğini dile getiriyordur. Bir şey, eğer onu kullanan kimse için iyi ise, iyi diye adlandırılır. Aynı değer ölçütü, insan sözkonusu olduğunda da kullanılabilir. İşveren, işverdiği kişi kendisi için yararlı olduğunda onu iyi diye niteler. Öğretmen, öğrencisi uysal, sorun çıkarmayan ve kendisine saygınlık kazandıran biri olduğunda onu iyi diye adlandırır. Aynı şekilde bir çocuk da uslu ve itaatkâr olduğu zaman iyi diye nitelenir. Oysa, «iyi» çocuk, yalnızca ana-babasının istençlerine boyun eğerek onları hoşnut etmeye çalışan korkmuş ve güvensiz biri olabileceği gibi, «kötü» çocuk da anababasının hoşuna gitmese bile kendi istenci ve içten ilişkilerine göre eylemde bulunan biri olabilir. Açıkça görüldüğü gibi, yetkeci etiğin biçimsel ve özdeksel yönleri birbirinden ayrılamaz. Eğer yetke uyruğu sömürmeyi istemeseydi korkutarak ve duygusal yönden boyun eğdirterek yönetme gereksinmesini duymayacak; kendisinin yetersiz bulunması tehlikesini göze alarak ussal yargı ve eleştiriyi yüreklendirecekti. Ama kendi çıkarları tehlikeye girdiği için yetke, boyun eğmenin en büyük erdem, başkaldırının ise en büyük suç sayılmasını ister. Yetkeci etikte bağışlanamayan suç, başkaldırma ve yetkenin kural koyma hakkıyla koyduğu kuralların uyruklar için en yararlı kurallar olduklarına ilişkin görüşü sorgulamadır. Suç işleyen birinin cezalandırılmasını kabul etmesi ve suçluluk duygusu duyması, ona yeniden «iyilik» niteliğini kazandırabilir. Çünkü, o böylece yetkenin üstünlüğünü kabul etmiş olduğunu dile getirmektedir. https://fatimekerimli.files.wordpres...n-insan-tr.pdf |
Nesnelci Ahlak Felsefesine Karşı Öznelci Ahlak Felsefesi
Eğer insancı etik ilkeyi kabul edersek insanın nesnel geçerliliği olan normativ ilkelere ulaşma konusundaki yeteneğini yadsıyan düşünürleri nasıl yanıtlayabileceğiz?
Gerçekte, insancı etik akımlardan biri, bu karşı çıkışı haklı görmekte ve değer yargılarının hiçbir nesnel geçerlikleri olmadığını; ancak, bireylerin keyfi seçim ya da hoşnutsuzluklarını dile getirdiğini onaylamaktadır. Bu görüş açısına göre, örneğin «özgürlük, kölelikten daha iyi bir şeydir» önermesi hiçbir nesnel geçerlilik taşımayan, yalnızca bir beğeni ayrımını betimleyen bir önermedir. Bu anlamında «değer», «istenen her iyi şey» diye tanımlanmakta ve isteğin ölçüsü değer değil, değerin ölçüsü istek olmaktadır. Bu türden köktenci bir öznelcilik, kendi özü gereği, etik normların evrensel ve tüm insanlara uygulanabilir olmaları gerektiği düşüncesi ile uyuşamaz. Eğer, insancı etiğin biricik türü bu öznelcilik olsaydı, etik yetkecilikle genel geçer normlara ilişkin tüm savlardan vazgeçme arasında bir seçim yapma durumuyla karşı karşıya kalacaktık. Etik hazcılık, nesnelik ilkesine tanınan ilk ayrıcalıktır. Bu görüş, hazzın insan için iyi, acının ise kötü olduğunu öne sürmekle istekleri kendisine göre değerlendirebileceği bir ilke sağlamaktadır. Bu ilke, 'ancak doyurulmaları hazza neden olan istekler değerlidir; ötekiler değildir' demektedir. Ama, Herbert Spencer'in hazzın dirimbilimsel (biyolojik) evrim süreci içinde nesnel bir işlevi bulunduğu savına karşın, haz bir değer ölçütü olamaz. Çünkü, öyle insanlar vardır ki özgürlükten değil, boyun eğmekten hoşlanırlar. Yine öyleleri vardır ki sevgiden değil, nefretten; üretici emekten değil, sömürüden haz duyarlar. Bu nesnel bakımdan zararlı olandan haz duyma olayı, nevrotik özyapılara (karakterlere) özgü bir olay olup psikanaliz tarafından enine boyuna incelenmiştir. Bu soruna özyapıyı tartışırken ve mutluluk ile hazzı ele alan bölümde yeniden geri döneceğiz. Epikuros tarafından ileri sürülmüş olan hazcı ilkenin değiştirilmesi, daha nesnel bir değer ölçütü bulma yönünde atılan önemli bir adımdı. Epikuros karşılaştığı güçlüğü hazzın «daha yüksek» ve «daha aşağı» düzeyleri arasında bir ayrım yaparak çözümlemeye çalışmıştı. Böylece, hazcılığın kendine özgü güçlükleri olduğu kabul edilmişti bir girişim olarak kalmıştı. Buna karşın, hazcılığın yine de büyük değer taşıyan bir yanı vardır; Bu görüş, insanın kendi haz ve mutluluk yaşantısını değerin tek ölçütü sayar. Böylece, insana kendisi için en iyi olduğu söylenen şey hakkında düşünme fırsatı vermeksizin «insan için en iyi olanın ne olduğunu» belirleyen bir yetkeye sahip olma girişimlerinin tümünü dıştalar. Hazcı etiğin, Grek dünyasında, Romada, Modern Avrupa ve Amerikan kültüründe insanın mutluluğuyla gerçekten ve tutkuyla ilgilenen ilerici düşünürlerce savunulmuş olması, bu yüzden pek şaşırtıcı değildir. Ama, değerli olan yanlarına karşın, hazcılık, nesnel geçerliliği olan etik yargıların temelini oluşturamazdı. Öyleyse, insancılığı seçtiğimizde acaba nesnelcilikten vazgeçmemiz mi gerekecektir? Ya da acaba insanın tüm insanlar için nesnel geçerliliği olan eylem kuralları koyup değer yargılan vermesi hem de bunu insanı aşan bir yetkenin değil de, insanın kendisinin yapması olanağı var mıdır? Ben bunun gerçekten olabileceğine inanmaktayım ve şimdi bu olanağı betimleme girişiminde bulunacağım. İlkin şunu unutmayalım ki «nesnel bakımdan geçerli», «saltık»la özdeş değildir. Örneğin, bir olasılık, bir kestirim anlatımı ya da herhangi bir varsayım hem «geçerli» hem de «göreli» olabilir. Göreli olması, sınırlı kanıtlara dayandırılmış ve eğer olgular ya da yöntemler buna izin verirse gelecekteki düzeltimlerin konusu olması anlamındadır. Saltık'ın karşıtı olarak göreli kavramı, tanrıbilimsel düşünceden kaynaklanmaktadır. Tanrıbilimsel düşüncede göksel bir alan olarak «saltık», insanın yetkinsiz alanından ayrılmıştır. Saltık kavramı, bu tanrıbilimsel bağlamı dışında anlamsızdır ve etikte de genel bilimsel düşüncede olduğu kadar az bir yeri vardır. Ama biz bu noktada anlaşsak bile, etikte nesnel geçerlilikte önermeler bulunmasının olanaksızlığını dile getiren ana karşı-çıkış hâlâ yanıtlanmayı beklemekte. Bu karşıçıkışa göre, «olguların» değerlerden» açık seçik bir şekilde ayırdedilmeleri gerekmektedir. Kant'tan beri, ancak olgulara ilişkin nesnel geçerliliği olan önermeler yapılabileceği; değerlere ilişkin önermelerin nesnel geçerliliği olamayacağı yaygın bir şekilde savunulmuş ve değer önermelerini dışta bırakmanın, bilimsellik ölçütlerinden biri olduğu öne sürülmüştür. Ama biz, sanatlarda nesnel geçerliliği olan kurallar koymaya alışkınız. Bu kurallar, olguların gözlemlenmesinden ya da çok sayıda matematiksel çıkarım aracılığıyla kurulmuş olan bilimsel ilkelerden sonuç olarak çıkarılırlar. Hernekadar fiziksel ve dirimbilimsel bilimlerde bile onların nesnelliklerini bozmayan kural koyucu bir öge işe karışıyorsa da salt ya da «kuramsal» bilimler, olguların ve ilkelerin bulgulanmasıyla ilgilenirler. Uygulamacı bilimler ise, öncelikle şeylerin kendilerine uygun olarak yapılması gerektiği eylemsel kurallarla ilgilenirler. Buradaki gereklilik, olguların ve ilkelerin bilimsel bilgisi aracılığıyla belirlenir. Sanatlar, özgül bilgi ve beceriyi gerektiren etkinliklerdir. Bazıları yalnız herkesçe bilinen bilgileri gerektirirken, mühendislik ya da tıp sanatı gibi başka bazı sanatlar, büyük ölçüde kuramsal bilgi gerektirirler. Tüm sanatlarda kuramsal bilime dayanan eylem (uygulama) ' kuramını nesnel geçerliliği olan bir kurallar dizgesi oluşturur. Her sanatta yetkin sonuçlara ulaşmanın çeşitli yöntemleri olabilir ama kurallar, hiçbir zaman keyfi değildir. Sanatlar yalnız tıb, mühendislik ve resimden ibaret değildir. Yaşamın kendisi de bir sanattır. Gerçekte, insanın uygulayacağı en önemli, aynı zamanda en güç ve karmaşık sanattır. Bu sanatın konusu, şu ya da bu uzmanlaşılmış uygulama olmayıp yaşama. Bununla birlikte, «sanat»ın bu kullanımı «yapmak» ve «eylemek» terimlerini birbirinden ayıran Aristoteles'in terimler dizgesine karşıttır. uygulaması; insanın yetenekli olduğu şeye doğru gelişmesi sürecidir. Yaşam sanatında insan, hem sanatçı hem de sanatının objesidir. Bu sanatda o, hem yontucu hem mermer; hem doktor hem de hastadır. «İyi»yi insan için iyi, «kötü»yü insan için kötü olanla anlamdaş kabul eden insancı ahlak felsefesi, insan için neyin iyi olduğunu bilmek istiyorsak, insan doğasını bilmemiz gerektiğini öne sürer. İnsancı etik, kuramsal «insan bilimi» üstünde temellenen «yaşamamsanatının» uygulamalı bilimidir. Başka sanatlarda olduğu gibi, burada da insanın yetkin başarıyamulaşması insanbilime ilişkin bilgilerine, becerisine ve uygulamalarına bağlıdır. Ama insan, kuramlardan ancak belli bir etkinliği seçmiş olması ve belli bir ereğe ulaşmayı istemesi öncülüne dayanarak kurallar çıkarabilir. Dokumanın İkinci ve Başka Bir linki |
İnsanın ölüm sorunsalı ortaya koymasının kritiği
-ekleyenin notu ve yorumu-
(Yukarıda bazı alıntıları alıntı baloncuğu içerisine almayı unuttuğum için ayrıca bu uyarıyı yapıyorum) Sanırım bu eseri aşağıda sunacağım bir kaç alıntılama için getirdim ve paylaştım. Burada insanın özerk/bağımsız ya da otonom ve doğaüstü varoluşunun ve bu varolma biçiminin (ya da kendini ve varlığını böyle konumlamasının ve tanımlamasının amansızlığı yani) ölümlülüğü (/sınırlılığı ve bitimliliği) ikileminin ve bunun farkında oluşun kendini gerçekleştirme denilen ile hep çatıştığı, çeliştiği benzeri bir yorumlama var. ve en çok bunu tartışmak/paylaşmak ya da yoruma sunmak/getirmek istiyordum.. tartışmayı da bu yüzden başlattım. başlığı da bu yüzden açtım. aşağıda getireceğim alıntılamalar bütünü için.. Sanırım kabaca burada diyor ki ya da demek istiyor ki; İnsan doğa karnından bölünmüş ve üstelmiş bir ayrık varlık olarak (ya da doğa ayrık varoluşsal kesim/kesit olarak, bağımsız bağım ve otonom, doğadışı ya da doğa üstü bir varlık ve varoluş biçimi olarak kendini görmekte ve doğadan/tüm diğer varolumdan kendini sıyırmakta/özerklemekte ve kendini bulunduğu doğanın dışı ve üstü bir varlık ve varoluş biçimi olarak tanımlamakra ve kendini üstel ileri bir varlık olarak addetmekte ve görmekte) ve kendini böyle tanımlamakta ve bilmektedir. Ve bu şey de ölümlüdür. İnsanda bunun, ölümlüğünün ve bu sınırlamanın da farkında ve bilişindedir. ve bu durum (insan denenin) varoluşunu resmen bir cehenneme ve hapishaneye çevirir çünkü ölüm-ü vardır. ölümlülük vardır ve isnan bunun farkındadır ve bu bir bir ikilemdir/çatışmadır. Kendini doğaya tanrısallayan bir ölümlüden sözediyoruz. Yanlış yorumluyorsam düzeltelim. Ve buradan yapılan yorumlama insanın temel sorunu temel varoluş sorununu ya da sorunlarında bir kaçını ortaya sermektedir. Alıntıları ortaya koymadan önce şunu diyebilirim o halde İnsanın ölüm sorunsalı ortaya koymasının kritiği ya da insanın kendini ölümlü addetmesi ile birlikte doğa bağ ve tüm doğa içiçelik bağ vb. (aslıdan tüm diğer varlık/varlık ve varoluş bçimi) yadsınıyor mu? Yani bunda insanın kendini özerklemesinin ve yüksek addetmesinin payı ve ikilemi mi var? İnsanın buna ve bunlara vermesi gereken cevap-lar ne-lerdir? İnsanın ölüm sorunsalı ortaya koymasının ardında; İnsan diğer varoluştan ve diğer varolandan (varlıktan/varıldan ayrıt bir biçimde) özerk ve hatta bağımsız, kısır ve kısıtlı bir ben/ben biliş ortaya koyması sorunsalı mı vardır? bu sorunsal mıdır? değil midir? Özerklik/otonomluk ya da müstakillik denilenin doğaya göre doğaiçi konumlamasında mı ve bunun algısında (algı biliş yapılandırmasında) mı bir problem var? ölüm denende mi? ölüm denen olgu da mı? Ölüm denen olgu doğaya göre bir problematik midir? Gerçekte; gözlem bunu (ölüm olgusunu bir sorunsal olarak ortaya koymayı ve buna yönelik bilgi genişletmeyi ve üretmeyi) doğruluyor gibi oysa bu bir bilgi ve kanı yapılandırmasıdır ve gerçek ise görecedir değil mi? Yani mesele insanın özerk olarak ben benim demesi midir? Benim özerkim olan bu şimdiki ölümlü bedenim ve benim, benim tüm benimdir. bu/bunlar bunu demek, ben doğadan ayrıyım ve ben diğer doğadışıyım/doğaüstüyüm ya da ondan başkayım demesi ya da benzeri tanıtlaması değil midir? ve ben bu dediğini sınırlaması ve doğaya bölmesi ya da onu doğadan bölmesi ve çıkarması mı dır? ya da bunu tüm diğer doğaya üstelemesi ve üstellemesi midir? bu ben benimdir-benim benimdir- bu benim- bedeni içi nve bedensel varoluşu için Tanrı ortaya koymasının da ardında aynı fikir mi vardır? Ya da tanrı oratya koyması ve seçkincilin kendi m ibu tavrı aşılamakta ve dayatmaktadır |
BÖLÜM II - İNSAN DOĞASI VE ÖZYAPİ (KARAKTER)
Ben bir insanım ve
budur paylaştığım öteki insanlarla. Görmem, işitmem, yemem ve içmem, tüm hayvanların da aynı şekilde yaptıklarıdır. Ama, 'Ben' olmam yalnız benimdir. O, yalnız bana aittir, başka kimseye değil; Ne bir başka insana ne bir meleğe, ne de Tanrı'ya ama, Onunla en çok birleşebildiğim zamanların dışında -Master Eckhart Fragmantlar Alıntı:
|
B. İNSANDAKİ VAROLUŞSAL VE TARİHSEL İKİYE - BÖLÜNMÜŞLÜK
Sanırım Fromm'dan asıl iletmek/getirmek istediğim yargı ve çözümlemeler -ya da bildirimler- asıl bunlardı..
Kendisini savunan (ya da daha uygun bir deyimle savulan) insanın kutsal kitabı/ayetleri...* Ve yine sanırım burada ikiye bölünmüşlük denilen kavram, (iki-yönlülük) zıtlıklar/karşıtlıklar ya da çatışkılar (ve dualite vb.) terminolojisini temsil ediyor. Alıntı:
savulma-k sözcüğü yöresel kulanımlarda baştan savulmadaki savulma (baştan atma) anlamına gelebileceği gibi savma/savılma/sağılma gibi bir işin bitirilmesi tamamına erdirilmesi ,imbikleme damıtma gibi vb. anlamlara da geliyor sanırım.. İnsanı tanrı ve hamisi baştan savamayacağına göre savıyorsa kendimi savıyordur?) |
B. İNSANDAKİ VAROLUŞSAL VE TARİHSEL İKİYE - BÖLÜNMÜŞLÜK -2
(Kendini savunma-k;
Bu kavramın orjinal aslını ve bunu üzerinden alternatif farklı çevirilerini de merak ettiğimi de söylemeliyim.) Alıntı:
|
B. İNSANDAKİ VAROLUŞSAL VE TARİHSEL İKİYE - BÖLÜNMÜŞLÜK -3
Fromm'un usundan indirdiği/yalıttığı ayetler ve -insana dair- çözümleyişlerle devam ediyoruz
Alıntı:
(Burada anlatılacak ve içerilecek yaratılış ifadesi,huy, fıtrat ,karakter ya da doğuştan gelen/getirilen ve taşınan değişemez karakterli olacağı varsayılan öz-biçim-sel kalıplar, kişilik kalıpları vb. gibi kavramlara yakınlaşabilir sanırım oysa emin değilim.) |
Evet bunlar benim kendi varoluşum ve felsefi problematiğim ve çözümü için kilit cümleler ve kurgular gibi
niye Fromm tüm vaktini bana yazarak geçirdi..bize yazarak ve bizim için üreterek Öleceğini, ölümlülüğünü, sınırını ve tüm insanlık kadar (vakti ve kendi) olamayacağını biliyordu. ölümlülüğü/sınırlılığı görüyordu, öyle addediyordu . niye benim için yazınarak emek harcadı.. bilge insan bunu yaparmış, öyle mi yaparmış/yapmalı? ya da bu hapishaneden kaçmak, varoluştan kaçmak Şimdi benim kişisel tarihim de Fromm ölü ve Fromm cümleleri/yapısalları önümde duruyor olacaklar. Ve benim de sanırım tüm insanlık kadar (kendimi gerçekleştirecek) vaktim/tarihim yok Ve bu adama eylemi gelecek için/kendi için, girişmemi sağladı oysa ben böyle bilgi/algı yapılandırmıyorum. daha geniş bir gerçekçilik ve daha açık bir yapı/yapıt türetmenin derdindeyim/telaşındayım Kendime ben demenin ve (ölümlü bir kişi-sel tarihi yaşamanın içinde) ölümü barışçı çözmenin yenmenin (ya da ben denileni t-aşmanın onu dışa atmanın/doğaya oluşa katmanın vb. (yeğin/kutsal) bir yolunu bulmalıyım aramalıyım ve bu bir kaçış olmamalı ya da kaçışsa kaçısın tam kendi olmalı Bunun derdindey-d-im.. Kendimi barışçı yenmenin (öldürmenin ve öldürmemenin/ölümlü ama kalımlı tüm kalmanın/varetmenin) ve savmanın derdindey-d-im... Buraya ne yazılacağını/asılacağını (asla bulamadım ve cümlelerim bana batar gibi oysa) hala arıyorum oysa cümle tomarları hiç bir işime yaramaz çöplük kalıntıları gibiler En basiti akış kuramı gibi bir zamanda kişisel tarihin aşıldığı (çokluşuk olusal bir tarih/zaman) gibi bir kuram ya da Jung'un (ve Einstein'inde ) yakınlaşmaya çalıştığı eşzaman-eşben-eşyapı vb. kuramları gibi şeyler ,peşindeydim/izindeydim kişisel tarihimde ve anlatılamaz izlerini de buldum gördüm sanısındaydım -kişisel tarihimde bir kitap istençlemektense çürük bir duvara bunu yazabilmeli/asabilmeli-ydi-m sanısındaydım Cümleleriniz ve anlatımlarınız bazı yerde berbat ve sınırlı Aslında ilk bunu yazmamıştım/asmamıştım o duruyor taslakta Kişisel bir zaman ve kendi dışında bir kuram nasıl yapılanır/benimsenir? Tamam ölüyorum farkındayım ve beni bir kişiyim. bunu yadsımıyorum Ve ben olan karakterolojinin ölmemesi yaşaması uzaması da derdinde değilim ben bu anlamda yaşama/(kendimi yaşatma) bunu aşma ve bu anlamda bir ölüm yengisi de arıyor değilim .Gerçeğin uzantılarını/oluşunu/ceryanını ve devimini merak ediyorum.gerçek olanı.kişisel tarihin/objektin ötesinde olanı/olanları ve tüm-tümü-devimi merak ediyorum ve imgeme katıyoru-d-um.. daha büyük bir bütünlük/aidiyet gerçek parçası /uzamı kuramı arıyordum.. İnsan tarihi kadar/boyunda insan olsaydık neyi gerçekleştirirdik ve umarım gelecekler beni yadederler ve umarım yeni kuramlar bulunur. bunlar çürük |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:25 . |