![]() |
objet [petit] a
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
*** Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
|
www.youtube.com/watch?v=yHNB6swMz1A
BlueSpectacles isimli youtube kullanıcısının yukarıdaki videosuna dün denk gelmiştim, araya eklemek istiyorum , kısmen Freudcu bir girişle iyi ve kısa bir değini konu için (video malesef İngilizce) .. bu arada commentlerde birisi Sean Homer'ın kitabından da bir alıntı yapmış, onu da aşağıya tercüme ettim... Alıntı:
*** |
Nasio'dan yapılan alıntıda belirtildiği gibi obje a, Lacan tarafından öne sürülmüş olup , Freud'un yazmalarında böyle bir kavram yer almamaktadır... obje a'yı psikanalitik olarak kavramanın pek çok yolu olduğu söylenebilir, ancak o ilkin Lacan tarafından, Freud'un , "seksüel yetersizlik" problemine karşı süreğen olarak beyhude çabalara giren analistin her daim çarptığı "kaya"ya benzetilmiştir... Freud, obje a olarak kavranacak şeyin dışsal niteliklerini kısmen de olsa serimlemiş, ancak onu "belirtmekte" çok da başarılı olamamıştır Lacan için, bir anlamda onun "eşiğinde" kalmıştır.. Lacan ise onu alıverir ve ilk olarak "arzunun nedeni obje" olarak tanımlar , bu tanımlamayı açımlamak için ise, son ikisi Lacan tarafından psikanalize eklemlenen dört adet obje a kökünden bahsedildiğini görüyoruz seminerlerde: (1) meme, (2) bok —bu ikisi Freudcu objelerdir— (3) bakış , (4) ses... bu içeriklendirmeyi takip eden süreçte ise Lacan, analistin de kendisini, "analizanın arzusunun nedeni olan obje" olarak kavrama dürtüsüyle hareket edeceğini "analiz" fenomenine eklemliyor. burada anlaşılacağı gibi, bu koyutlamalar Lacancı analist tarafından teorik bağlamda merkeze alınmazlar iseler , "obje ilişkileri"nden sistematik olarak birşeyler soyutlamak zorlaşacak, bu da analitik deneyimi oldukça ve gereksizce yavaşlatacaktır , zira Lacancı teoride obje a, geleneksel olarak, arzunun "erekselliği" içerisindeki "arzunun objesi olan obje" olarak açımlanmaktadır , ancak buna eklemlenen bir diğer önemli tasavvur ise onun "arzunun gerisinden de geldiği-dir" (zira o aynı zamanda kavram içerisinde Öteki'yi kuşatan yoksunluktur)... böylece indirgenemez bir yitim olan obje, "tortu" pozisyonundadır , "Öteki"nin "göstereniyle" kendisini imleme sürecine giren öznenin , "simgesel kozalite"yi saptama girişiminin bir artığıdır. bunun için obje küçük a Öteki'nin "öteki oluşunun" yegane belirleyenidir de özne için. İşte, Lacan'ın niçin tüm analitik kariyerinde bu kavramı merkeze alıp durduğunun sebebini de böylelikle görebiliriz...
obje a analitiğinin oluşumunda iki temel tarihe işaret etmek gerekir: 11. seminer ve 17. seminer'deki iki ayrı konuşma, obje a'nın niteliksiz tarafı ile dolun taraflarını ayrı ayrı göstermektedir bize.. 11. Seminer'de Lacan'ın, Freudcu bir söylemde bulunarak obje a'yı "içdügüsel/dürtüsel obje" olarak tanımladığı kayıtlıdır (biz bu objeyi Freud'un "Dürtü ve Çatışmaları"ndan zaten bilmekteyizdir).. bu konuşmada obje a ile "dürtü" (dürten), sahiden de "rasyonal" ontolojik pozisyonlardadır ; (Lacancı analitikte bir diğer önemli kavram olan) arzuyu kendisine doğru çeken, aldatıcı karakterdeki, arzunun kendisini peşine taktığını sandığı, ancak erişilemeyeceği için içsel ereğinden de koparak daima etrafında dönüp durduğu "Şey"in (la chose¹) bir parçası durumundadır.. *** Lacancı sürece devam edersek ; öznenin bilinçsizliği (bilinçdışı) üzerinde, Şey'e ise yapısını "gösteren" dayatır (öznede, skopik doyumu arzulayan "bakış" kanalıyla) —, tam da bu noktada, öznenin "görmezden gelme içgüdüsünü" kendisi üzerinde[n] harekete geçirdiği dışsal bir bölümlenme gerçekleşir. zira , obje a anlamındaki "bakış", kastrasyon fenomeninde biçimine erişen yoksunluğu simgeleştirir. böylelikle de obje a, bir yitim-fonksiyonuna eşitlenmiş olur. bu bağlamda o, özneyi, alımlananın ötesinde arzuyu titreştirecek birşey olup olmadığı tekinsizliği altında bırakmaktadır, ve buradaki eminsizlik / bil[e]meyiş durumu ise bizim "felsefe" dediğimiz şeyin dahi koşulunu oluşturur. İlgilenimin temelindeki bu koşul-olmaklık ise bize şunu göstermektedir: obje küçük a, jouissance²'ı nitelediği gibi, gösterenin de bir niteliği oluverir.. Lacan ise burada tekrar Freud'a bir gönderme yapıyor: "İçgüdüye dair olarak objeyle ilgili ne biliyorsak, o da bunun en ufak bir önemi olmadığıdır, objenin ne olduğu değildir mesela, bu işleyişsel bir fark yaratmaz"... demek ki ; somuttaki algı cismi herhangi bir fark oluşturmamaktır içgüdü açısından , o sadece bir değişkendir , içgüdü sadece kendisini konuşlandırma "içgüdüsüyle" hareket eder, algıyı sadece bir enstruman haline getirir. bunun nedeni ise tamamen yapısaldır , zira, görüleceği gibi "içgüdünün [temaları olmakla beraber] sahih bir objesi" zaten yoktur .. bu yokluk ise, uzaysal bir boşluk, yani bir boş alan değil, ancak ardında çoğul objeler için boş bir alan bulunmaması demektir. dolayısıyla , "oral dürtünün temel objesi yemek değil, memedir".. dediğinde Freud'un bu ifadesinden , büyük ihtimalle memeyi "obje fonksiyonuyla" yeniden anlamamız gerekmektedir: "asli bir niteliği bulunmayan obje"nin yapısı, onun bir yansıma olmadığını gösterir (bunu bir başka ifadeyle söylersek; "evren bir ayna" değildir, objeler-bütünü ancak "aynalar gibi davranırlar"). işte, bu bölünme içerisinde, düşüncenin öz-bölünmüşlüğüyle olan ilgilenim tarzını belirleyen, gerçeğin (la reel) yakınlaşmasının sebep olduğu bir "öz-sakatlama"dan neşet eden, ve her daim kendi ayrıcalığının yedeğinde hareket eden obje a'dan başkası değildir... *** Lacan'ın böylece keskin bir viraj aldığını görürüz; "arzunun nedeni, ıskaladığını tekrar etme arzusundan başka birşey değildir, onun ereği budur" (obje a, bir tür "bilinçdışı-erişilemezlik"tir).. derinlerdeki ereğin "ıskalamak" olduğu bir kez anlaşılınca, objenin analizdeki konumu da iyice belirginleşir, artık obje a'nın, arzunun niçin nedeni olduğu çok daha kolay şekilde görülebilmektedir: "ıskalayış" der Lacan; "objedir" ; "obje ıskalanır, onun kökeni tam da ıskalanmaktır". demek ki içgüdüsel obje, o bildiğimiz somut nesneler düzlemindeki herhangi bir obje değildir, o sadece "yapısal" bir yoksunluğun adıdır, o tam da içgüdünün hareket etmeye çalıştığı toprak üzerinde kazdığı oyuktur; "içgüdü , objenin çevresinden dolandırır" dediğinde Lacan , durumun en doğru ifadesini de keşfettiğini ekler.. ancak burada iyice vurgulamak gerekiyor ki obje a'yı döngüsel olarak türeten "içgüdü" değildir, Lacancı bir ifadeyle, o sadece onun "etrafından dolanan"dır , obje a ise burada bir iştahsız'ın yediği bir "hiçlik" gibidir.. böylesine bir hiçliği düşündüğümüzde, onu duyumlayan bir içgüdünün "bilinçdışı episteme" (_ki "bilinçdışı, dil gibi yapılanmıştır") içerisinde seksüel karakteri temsil edegelişi de, bu bağlamda, onun, verili objeyi, kendi içsel-konuşmasından dolayı yitirdiği bir atık olarak kavramasına tekabül etmektedir. Demektir ki obje a, aslında öznenin "kendisine dair" imleyecek birşeyler oluşturabilmesi için, kendisinden ayrımladığı birşeye benzer. böylece o, yitimin, ya da "fallusun simgesi"nin yerine geçer , ancak ifade ettiğimiz gibi ona "benzediğinden" değil, sadece bir yitim olduğundan, bir yitik olarak kavrandığından dolayı. özetlersek; önsel bir "obje" olması gerekir ki, bir tarafta ayrımlanabilir olan bir obje, diğer tarafta ise bu ayrımlamadan doğan yoksunluğu dile getirecek bir "obje olarak süje" imkan kazanabilsin. işte bunun içindir ki, tepkisel çalışan içgüdüsel istenç, seksüaliteyi sadece kısmen var eder, bu kısmilikte ise obje a ile paralel olarak kavranan Öteki[ler]deki boşluk, Lacan'ın "oyuk" (delik) dediği şeyin ta kendisini farketmemizi sağlar; Alıntı:
(sürecek..) _____________________________________ ¹la chose: şey, "psiko-lojik" aktivitenin çeperi niteliğindedir, yani, ereksel olmadığı halde, kendisini erek olarak bilince vuran, böylece arzuyu çevresinde dolandıran, yasa-k olduğu imgelenen irite edici objedir. ²jouissance: belki de Lacancı teorinin merkezinde olduğunu söyleyeceğimiz bu terimi tam olarak Türkçe'ye çevirmek mümkün görünmüyor. jouissance, temel olarak Freud'un "haz ilkesi"yle ilişkili, ancak kendi içinde "sınırlanma", "boşalma", "tatmin", "ölüm itkisi", "mazoşizm", "aşkınlık", "sükunet", "zevk", "erme", "özdeşim" vs. gibi psikontik birimleri bünyesinde barındıran bir kavramdır, sanıyorum ona "bağlamsal olan haz istencinin kendini tanıtlama olanağına erişmişliği, böylece, Öteki'ne özdeşim yoluyla kendi içerisine boşalmışlığı" şeklinde bir içerik verebiliriz. |
yukarıda sözü edilen bilinç-biçim süreçleri içerisinde obje a'nın vurgun niteliklerinden biri de, onun "temel eksilme" olarak varlığa-gelmeye (anneden doğmaya/bilincin oluşmasına) binaen türeyen "ihtiyaç" ve "istem" arasında sıkışmış istenç tarafından duyumsanan bir "dil boşluğu" içerisinde, hakikatte var olmadığı —ve tam da hakikatte var olmadığı— için kurgulanmak durumda kalan —ki özne bu kurgulluğun içsel olarak farkındadır— fantazilerin "merkez-objesi" oluşudur; sosyolojik tabanda, idin arzularını muhafaza görevini üstlenen egonun, bilincin sürekli kaçındığı temel eksiğe rağmen süreğen olarak olumlanması, söz konusu fantaziler aracılığıyla mümkün olabilmektedir..
*** bu bağlamda, jouissance bağlamında sapkınlığa değinecek olursak, verili bellek durumu içerisinde, bilinçdışı jouissance hareketinin kavramsallaşma yolunun, öznenin, bilincini, üzerinden tanımladığı süperego dizgesinden sap-ma olarak imleyebileceğimiz bir zihinsel eğimin içinden geçtiğini söyleyebiliriz. bu durumda ("sap-kın" bilincin sürecinde) böylesi bilincin direkt olarak kendisi obje a ile özdeşleşir duruma gelmektedir. bu bellek durumu içerisinde bilinç, "gösteren" tarafından yoksun bırakıldığı objeyi Öteki'ne iade etme stresi altında "yönünü aramaktadır" , zira, Öteki'nin, öznenin bilincinde kavranmış durumdaki objeden yoksunluğu giderilmeden, sap-kınlık, kendi jouissance'ının önünde bir engel teşkil etmeye devam edecektir.....Lacan: "kuşkusuzca söylüyorum; sapkınlığın fonksiyonu, Öteki'ne dair bir küçümseme üzerinde çalışmaz, bilakis, o kendisini Öteki'ndeki oyuğu tıkamak üzere konumlandırır"... demek ki, sapkın, kendini bir tür "giderici" olarak da kavramaktadır.. obje küçük a'nın buradaki niteliği ise, anlaşılacağı gibi onun bizatihi "Öteki'nin yitirmiş olduğu, böylece onu jouissance'tan yoksun bırakmış obje" oluşudur. bu durumda, eğer Öteki, gösteren tarafından "joussiance'tan yoksun bırakılmış bölge"yi temsil ediyorsa , obje a, "Öteki'ndeki gösteren"den taşmakta olan bir tür otonom jouissance birimidir, etrafı demir tellerle çevrili bir sığınaktır , "gösterenin hesabı dışında kalan"dır. sap-kın bilinç bunu en derinlerde duyumsar, onun dilinden düşünecek olursak: "jouissance, sadece yabancı (bilinmeyen) bir haz değildir, o aynı zamanda haz istencinin serbestisine yönelir"..... öte yandan sapkın bilincin, bu aşamada kendisini kendi-özüne ikna edişi , ona Öteki'ne doğru hareket iştahını sağlar, işte bu hareketin ardındaki iz'e verilen isim de yine obje a'dır; böylece, Freud'un haz ilkesinin himayesinden kendisini kurtarmış bulunan jouissance da, bu izi takip ederek kendisini olumlama fırsatını yakalar. (bu durumda sapkın edimin özü, "obje a ile tanışıklık" olarak düşünülebilir..) böylelikle , kendisini "obje a" olarak kavrar durumdaki sap-kın bilinç, Öteki'ndeki oyuğu doldurma "hareketini" gerçekleştirir: "sapkınlık, a'nın A'ya ram edilişinden, böylece tekrar yapılanmasından neşet eder".. obje a'yı, büyük Öteki'ne iade etme istenci sapkınlığın esasıdır. bunun için Lacan'ın sap-kı'yı "bir obje a oyunu" olarak nitelendirdiğini görürüz ; kendisini a olarak kavrayan sap-kın, Öteki'nin kastrasyonundan sorumlu olan oyuğu doldurma görevini üstlenir: "Tanrı'yı Tanrı kılan —değil mi ki Tanrı, Öteki'nin kusursuz ve mutlak halidir—, eylemeyi "bildiği" varsayılan öznenin ta kendisidir." beden, tam da bu aşamada joussiance'ı tekrar elde etmeye çalışır, çünkü görüldüğü gibi objenin dolun tarafı, yani "jouissance" tarafı bundan ibarettir... *** ek video: |
Zizek'in Yamuk Bakmak adıyla Türkçe yayınlanan kitabından konuyla ilgili alıntıdır.
Alıntı:
|
Alıntı:
*** bilinçdışı üzerine Freud'a kısa bir dönüş yapmak gerekiyor. belirli içerikleri konuya sağladıktan sonra obje a'nın daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum /sürecek.. |
Alıntı:
Bilinç Hakkında — Psikoanalizin temel niteliği, öznel olanın, Freud tarafından öne sürüldüğü haliyle bir "bilinçli" / "bilinçsiz" dikotomisi içerisinde yorumlanmasından ibarettir ; öyle ki "duygudurumsal" varoluş içerisinde, tüm patolojik süreçlerin analitiği bu ayrıma dayandırılmaktadır , özetlersek psikoanaliz, psikolojik yaşantının içsel düsturunun bilinç tarafından kavranmasını sağlamaktan ziyade bilinç kiplerini --ki kipler olmaksızın "salt bilinç" diye birşey yoktur-- duygunluğun belirlenimsel birer niteliği olarak kavrar, yani; o diğer yaşamsal nitelik ve ilkelere muhtelif tarzlarda ilişkilenmektedir... Psikolojik etkinlik ve tepkinliğin iç-doğası, anlaşılacağı gibi bu ilişkilenmelerden oluşmaktadır. — Freud'un düşüncesinde, geleneksel felsefe için bilincine varılmamış duygudurumsal içsellik ve işleyişler çoğunlukla hesap dışı kalmakta , denkleme gerektiği şekilde dahil edilmek yerine muhtelif rasyonalistik hamlelerle devre dışı bırakılmaktadırlar. freud için bu durumun koşulu, belki bir filosofun düşsel fenomenlerin analizine yeterli zamanı ayırmaması ya da onlar hakkında tamamen bilgisiz olması olarak düşünülebilir. o halde freud için ontolog ve epistemolog dilleri, bilinç psikolojisindeki problematikleri ele almak için yeterli değildir. — Freudcu bağlamda söylersek "bilinç", dolaysız olarak kendisini dayatan "algının kesinliğini" betimlemeye yarayan analitik bir terimdir. analitik deneyim ise, verili duygunluk tarzının, onun bilincine varılmasından çok daha önceden işleyişe girdiğini göstermektedir bize. bu bağlamda bir bilinç kipinin dinamizmi --geçiciliği-- analistin en tanışık olduğu durumlardan biridir. Biraz açmak istersek; bilincine varılan mental bir tasarım, arkaplandaki bilinçdışının süreğen yapılaşmasına endeksli olarak sürekli gelişir ve kendisini günceller. tasarımların bu geçiş aralıklarında ne tür içerikler kazandığını direkt olarak saptamak ise pek olası değildir, ancak böylelikle emin olunabilen durum ise, bazı içeriklerin "bilince vurma" yeteneğine sahip olma yönünden daha etkili olduklarıdır. "bilinçsiz geçişlerden" bahsettiğimizde ise bilinçdışının yapılaşması hakkında daha fazla bağlam kurabilme olanağına sahip olduğumuzu söylemiş oluyoruz. böylece; hem derinde hem de yüzeydeki mental fenomenleri, içerik yönünden olmasa da etkileri dolayıyla nitelik yönünden tanıtlayabilmek mümkün hale gelmektedir. serbest felsefe ise [bilinçdışına koşullanan mental rezistans ve geçirgenliklerin doğru aralıklarını çoğunlukla belirleyemediği için] bu duruma karşı çıkacaktır, zira olgular, "anlık konuşma" yerine, "etimolojik" ya da "anlığa çekimli gramatik dil" içerisinde yorumlandıklarında, tespit edilmemişliklerinden ötürü henüz bilincine varılmamış mental tasarımların mümkün olmadıkları koyutlanacaktır , böylelikle felsefe dilinin, karakter ve tarz analizlerinde analitik deneyimin saptayabildiği süreç ve kalıntıları ıskalama olasılığı kısmen yüksektir. belki de bunun için psikoanalitik kuramın, felsefi tartışmalardan mümkün mertebe uzak durduğunu ve "analitik deneyimi" ön-koşul saydığını söyleyebiliriz analist için... —Freud, bizatihi "bilindışı" kavramına psikoanalitik yöntem ile ulaşmıştır, bilinçdışı süreçlere koşullu olan mental tasarımların varoluşları bu yöntem ile doğrulanabilmiştir. bu bağlamda bilinçdışı-tasarımların bilinçlerine varılamamasının sebebi olarak düşünülen belirli "öz-muhafaza itkileri" --diğer tabiriyle egonun işlevi-- olmaksızın onların bilincine varmanın imkanı düşüncesi, böylece onların da aslında duygunluğa dahil oldukları düşünümü, sahiden de psikoanalizin düşmediği tuzaklardan biridir; bunun için, analitik psikoloji uygulamasında, sözünü ettiğimiz öz-muhafazayı aynı zamanda bir "rezistans" olarak işaretleyen ve kendiliğinden evrilen analiz süreçleri sonrası tasarımın bilincini oluşturmayı başaran analistin varlığı, hem bilinçdışının, hem de psikoanalizin çürütülemezliğinin birincil kanıtı olarak düşünülebilir.. buraya eklemek gerekirse; psikoanaliz geleneğinde, bilinçdışı tasarım analist tarafından "baskı [döngüsü]" olarak da adlandırılır; yerleşik ve süreğen bir işleyişe sahip bu kuvvetin kendi psikolojik niteliği dolaylı oluşturduğu atılımların ise "direnç" olarak görülmeleri analiz açısından oldukça işlevseldir.. —analist, o halde, bilinçdışı içeriği büyük ölçüde sözünü ettiğimiz baskı döngüleri sayesinde belirler; baskılanan ise, anlaşılacağı gibi bilinçdışının [a priori] imgeleridir ki, bu imgeler id'in karakteristik bir resmini verirler aynı zamanda. bir parantez açarsak, farklı bilinçdışı içeriklerin eş-zamanlı yapılandıkları sıklıkla görülmektedir , yukarıda da değinildiği gibi bilince vurmaya yetenekli olanlar ve baskı tarafından kafeslenerek gizil durumda kalanlar olmak üzere, ne idüğü belirsiz zihinsel ilişkiler karşımıza çıkar, ne idüğü belirsizlerdir ancak orada oldukları kesindir... bunun için "bilinçdışı" gibi ya da ona bağıntılı kavramların da psikoloji terminolojisinde tanınmak durumunda olduklarını söylemeliyiz, nitekim; gramerik sebeplerle bilinçdışının işleyişini betimlemek için bazen "ön-bilinç" gibi kavramlar kullanılır, önbilinç kavramının içeriğindeki imlemeler ise oluşturdukları bağlamlarla "direkt olarak" baskı döngülerini farketmemizi, ve hatta tanımlamamızı sağlayabilirler. Buraya "dilsel" bir açımlama getirecek olursak; mesela ön-bilinç bilince, bilinçdışından daha yakın bir süreç teşkil ederken, bilinçdışı da bizatihi "psikolojik yapılaşmanın bir niteliği" olarak kabul gördüğü için, kendini gizleyen bir önbilincin an içerisindeki psikolojik yapılaşmanın içsel sürecine dahil olmayabileceği, buna karşılık diğer dışsal alımlardan doğabileceği de göz ardı edilemez. peki burada niçin geleneksel rasyonalist düşünce ile uzlaşmazlık doğmaktadır? niçin formal mantığı kullanarak önbilinci de [tıpkı bilinçdışı gibi] bilinç-psikolojisinden ayırt etmeyiz? bir zihin filosofu muhtemelen burada dualizme saparak şunu söyleyecektir; "önbilinç ve bilinçdışı, öznenin verili psikolojik durumunun iki tarzı olarak nitelenmelidir, böylece aradığımız işleyişsel bütünlük sağlanabilir". Psikoanalitik perspektiften bakarsak bu kavrayış tarzı, verili bilişselliğin formal kavramlara indirgenemezliği düşünüldüğünde saçmadır , bilinçdışı ise "zaten bilincinde olunmayan", ancak buna mukabil "yapılanan" ve duygunluğu niteleyen bir olgudur.. (devam edecek) |
pianola'nın bu paylaşımını anlayamadım açıkçası.
ilginç terimler kullanmış. psikanaliz apayrı geniş bir alan. |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:51 . |