![]() |
ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
oralcalislar@cumhuriyet.com.tr
Kızıldere'nin 36. Yılında... Bazı olaylar vardır ki, ülkenin tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilirler. Kızıldere'de 30 Mart 1972'de, 10 devrimci arkadaşımızın ve 3 İngiliz teknisyenin 12 Mart askeri darbecileri tarafından öldürülmesi de, 1968 gençlik hareketinin liderleriyle ilgili tasfiye hareketinin bir anlamda son noktasının konulmasıydı denebilir. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Ankara Mamak Askeri Cezaevi'nde yanı başımızdaki hücrelerde bir anlamda haklarında verilen idam kararının son aşamalarını yaşıyorlardı. Mahir Çayan, Ömer Ayna, Cihan Alptekin, Ziya Yılmaz ve Ulaş Bardakçı, bir süre önce İstanbul Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçmışlardı. Ulaş, kaldığı evde basılıp öldürülmüştü. Ziya Yılmaz ise yaralı yakalanmıştı. Mahir Çayan ve arkadaşları, 12 Martçıların baskıları nedeniyle kendilerini kapana kıstırılmış gibi hissediyorlardı. Bu arada Koray Doğan Ankara'da Mahir'lere yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınmak istenirken öldürüldü. *** Denizler idam hücresinde beklerken, Mahir'lerin sessiz kalmaları mümkün değildi. Onları kurtarmak için bir şeyler yapmaları gerektiğine inanıyorlardı. Ancak koşullar çok kötüydü ve Mahir'lerin çevresindeki kuşatma artıyordu. Sonunda Karadeniz'deki İngiliz üssünü basıp İngiliz teknisyenleri kaçırmaya karar verdiler. Aslında bu eylem 1968 kuşağının cezaevinde olmayan liderlerinin neredeyse son ve kritik eylemiydi. *** 12 Mart 1971 askeri darbesinin arkasındaki nedenleri zaman içinde daha iyi anlamaya başladık. Ordu içindeki iki askeri kanat arasındaki çatışma bir darbeyle sonuçlanmıştı. Darbeciler birbirlerini alt edebilmek amacıyla alttan alta çekişirken, darbe sola karşı bir imha hareketine dönüşmüştü. 1960'lı yıllarda yükselen sol hareket, darbecilerin hedefiydi. Gençlik hareketinin liderleri, öğretmen hareketinin, kitle hareketinin, işçi hareketinin liderleri, ilerici öğretim üyeleri askeri cezaevlerine kapatıldılar, ağır baskılarla yüz yüze geldiler. *** 12 Mart 1971 müdahalesi, bir iç hesaplaşma gibi başlasa da, iktidardaki Süleyman Demirel hükümetini hedef almış gibi gözükse de, sol hareketi ezmeye girişti. Sol örgütler arkası arkasına kapatıldı ve yargılandı. Dev-Genç, TİP, TÖS, DİSK davaları gibi büyük davalar açıldı. Binlerce insan gözaltına alındı, işkence tezgâhları kuruldu. Askeri cezaevleri solcularla dolduruldu; askeri savcılar, idam talebiyle yüzlerce solcuyu mahkemeye sevk ettiler. *** Kızıldere'yi de bu tablo içinde anlamak gerekiyor. O dönemin gençliği, dünyada gelişen devrimler ve direnişlerden etkilenmişti. Küba'da Fidel Castro ve arkadaşları Amerikancı Batista rejimini yıkarak bir devrim gerçekleştirmişlerdi. Vietnam'da komünistler önderliğinde ABD işgaline karşı bir kurtuluş savaşı yürütülüyordu. ABD işgalcileri dünyanın dört bir yanında gösterilerle lanetleniyordu. Türkiye'de de Vietnam işgali karşıtı gösteriler yapılıyordu. Vietnam'da ABD'nin uğradığı yenilgi yeni umutlara kapı açıyordu. Devrim beklentisini tüm dünyaya yayıyordu. 68 gençliği, bu umutların içinde oradan oraya koşuyor, geleceğe umutla bakıyordu. *** Tabii her yeni umut, kurulu düzenin baskısını da beraberinde getiriyordu. Gençler, devlet yanlısı ülkücü çetelerin saldırısına uğruyor, kurulan pusularda öldürülüyordu. 12 Mart, 68'le yükselen solun hesabının sorulması hamlesiydi. Bizler devrim için umutlarla dolu eylemler yaparken, darbeciler daha baskıcı bir rejimin hazırlıklarını yapıyordu. Kızıldere'de 36 yıl önce 10 devrimci genç imha edildi. Orada bu imha hareketine katılanlar daha sonraki yıllarda da, Türkiye'nin kaderi üzerinde rol oynadılar. 12 Mart'ın generalleri, savcıları, işkencecileri siyasi hayatımızda varlıklarını sürdürdüler. Daha etkili yerlere geldiler. *** Kızıldere'nin 36. yılındayız. Arkadaşlarımızın vahşice öldürülmesinin yıldönümünde bir grup 68'li arkadaşımız Kızıldere'ye gittiler, onları öldürüldükleri yerde anıyorlar. Kızıldere, bize tarihimizle yüzleşmemiz gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Kızıldere, bu ülkeyi ölümler ve acılarla yönetmeye alışmış bir geleneği sorgulamamız gerektiğini gözler önüne seriyor. Kızıldere'de yitirdiğimiz sevgili arkadaşlarımızı hep sevgiyle anacağız. Onlar bizim kuşağın gözüpekliğinin ve fedakârlığının temsilcileriydiler... |
Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
Sağol aydoe.
vgm. |
Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
O günleri içim ürpererek bir kez daha hatırlıyorum. Ben kızıldere yaşandığında 12 yaşımda idim. O günlerde içeriğini tam olarak bilemesemde gazetelerden okuduklarımla ve ailemin çevremin yönlendirmesiyle olayı değerlendirerek o kahramanlara kızıp söverdim. Ama yıllar geçtikçe ve işin özünü kavradıkça kızıldere nin aslında nasıl acı bir destan olduğunu ve beklentileri yalnızca halkının mutluluğu olan insanların acımasızca katlinin halk için nasıl bir kayıp olduğunu anlamaya başladım. Ve bugün onları bende saygıyla anıyorum.
* * * "Kızıldere, bize tarihimizle yüzleşmemiz gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Kızıldere, bu ülkeyi ölümler ve acılarla yönetmeye alışmış bir geleneği sorgulamamız gerektiğini gözler önüne seriyor." ( aydoe ) *Sağol aydoe... *Saygı ve sevgilerimle... |
Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
Biz halkız ve yeniden *doğarız ölümlerde.Onlar da şehittir,yeniden dirilir bizimle birlikte....Saygılar
|
Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
iki yere ekledik. sorun çıkmaz umarım.
:( YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK aşksız ve paramparçaydı yaşam bir inancın yüceliğinde buldum seni bir kavganın güzelliğinde sevdim bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek ne dudaklarda yarım şiirler ne solmuş aşk ve deniz uçurumlarda direnen güller törenlerle yakılmıyordu henüz dimdik ayaktaydı bitimsiz coşkular bazen aşılmış bazen aşılmak üzere o serdengeçti yaralı tutkular bir deprem çağının birdenbiresinde önce görevler silahlandı önümüze sonra kurallar ve kapkara baskılar kesildi sanki sözlerin soluğu türküler yetişmez oldu ahlara işte içlenmenin en içli anında yalnızca sen kaldın kollarımda yalnızca sen dağlı çiçeklere döndü gözlerin hep mutluluk açtı kırlarımda su ve ateş çağıydı soluğumuz en umutsuz gece yarılarında en ıssız yollarda bırakıldık hep yıkılmadık günün bir yüzünde avuçlarken güneşi bir yüzünde yeniden düştük toprağa korkmadık yüreğimizle parçaladık en sert kayaları filizlenip uzandık dostluğun gökyüzüne en bereketli yağmurları hep kendi soluğumuzla yarattık aşk demişti yaşamın bütün ustaları aşk ile sevmek bir güzelliği ve dövüşebilmek o güzellik uğruna işte yüzünde badem çiçekleri saçlarında gülen toprak ve ilkbahar sen misin seni sevdiğin o kavga sen o kavganın güzelliği misin yoksa bir inancın yüceliğinde buldum seni bir kavganın güzelliğinde sevdim bin kez budadılar körpe dallarımızı bin kez kırdılar yine çiçekteyiz işte y,ne meyvedeyiz bin kez korkuya boğdular zamanı bin kez ölümlediler yine doğumlardayız işte yine sevinçteyiz bitmedi o kavga sürüyor ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri suyun ayakları olmuştur ayaklarımız ellerimiz taşın ve toprağın elleri yağmura susamış sabahlara çoğalırdık törenlerle dikilirdik burçlarınıza türküler söylerdik hep aynı telden aynı sesten aynı yürekten dağlara biz verdik morluğunu henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz tarihin her yanı tanıktır bize ilk kez bu topraktan dinlemiştik toprak bölünüp parçalandığı zaman çitlerle çevrilip sınırlandığı zaman ve topraklılar tanrılaşıp topraksızlar köleleştiği zaman acının ilk yangını o zaman tutuşmuştu içimizde sevginin ilk yaprağı o zaman solmuş o zaman kurumuştu ellerimizde hangi zulümlerin bıçağıydı yaşanan hangi isyanların elmas şafağı yine yaralı bir kuştu kimliğimiz bakardı bulutların taa üstünden yerin taa derinliklerine toprak bile usanırken kanla sulanmaktan yine de basıla basıla canlara bir sürü bayraklar dikilirdi burçlara ilk sancısıydı sanki toprağın yanarak geçmişti bütün mevsimler şatolar yükselmişti etlerimizden kemiklerimizden kaleler kimler basmamıştı o dağ yüreğe basıp da yükselmemişti kimler nice krallar nice prensler nice sultanlara nice beyler surlar saraylar katedraller çan kuleleri ve minareler ve daha niceler daha niceler siz ki anlardınız aşkın dilinden uzak da olsa bir umut adına ölümüne çileler çekerdiniz yıllar boyu şiirlerde türkülerde tanımıştım soluğunuzda yaban menekşelerinin kokusu gözlerinizde yıldızlar ve serin pınarların sonsuz uğultusu dağlar sizi yaşardı her haksızlıkta ormanlar sımsıcak dostluğunuzu ne zaman başlasa bir zulüm tufanı bir çığlık düşse sulara sığmazdınız kabınıza taşardınız ırmaklar adınızı çizerdi toprağa değil mi ki hep o aşkların uğruna özlemi duyulunca özgürlüklerin öfkesini gökyüzüne çalan bir şimşek gibi dalardınız yaşama şimdi nedir sanki yaşadığımız hangi tutsaklığın gecesidir bu hangi bağımsızlığın yarım sabahı ne tanrılar değişmiş ne tarih putlar kırılmış ve rüzgar esiyor belki dağlar aşınıyor kendi keyfince bir türlü kurumuyor o kan pınarı beylerden krallara kalıyor krallardan saraysız yeni beylere dev bacalar yükseliyor üstümüzden kemiklerimizden gökdelenler kimler basmıyor bu dağ yüreğe basıp da devleşmiyor kimler nice şirketler nice bankerler nice petrolcüler nice armatörler kasalar bankalar holdingler silah fabrikatörleri ve işbirlikçiler ve daha niceler daha niceler boşuna değil bu telalı sessizlik bu gök çatlaması gece vakti ve haykırışlarımız biliyorum yine sizlerden uzak yine yaralı bir kuştur kimliğimiz bakarız bulutların taa üstünden yerin taa derinliklerine ve gerilip sonsuzluğun zincir aşkına güneşe doğru her yükselişimizde kana bulanır kınalı göğsümüz güller açılır kan bahçelerimizde bu diken tarlalarının ötesi biliyoruz ki baharda bir nar bahçesi bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek ölmeden önce güneşteydi gözleri işte bu yüzden ölürken ışıl ışıldı son sözleri yıllar okyanusta yorgun bir gemi ve yaşam karada ağlayan bir sevgiliydi aşkı sordular her yolcuya dostluğu ve içtenliği sordular en büyük engeller önünde bile dağlara karşı hep yürekle konuştular Ağrı oldular Kafkas oldular Toros oldular araya giren her yüce dağın ardından ayrılıklara karşı inançla durdular kapkara bir çığlıktı her umut ağlamakla gülmek arasında yaşanan çiğnenip yutulan mektuplar kimeydi demir kapılara yazılan şiirler ve tel örgülere çizilen resimler kime yaşamak denilen bu yüce şiir bir yaz yağmuru değildir insanda öyle etkisiz öyle selamsız geçer mi sanıldı mutluluk denilen o büyük özlem bir bülbül şarkısı değildir şafakta öyle sessiz öyle soluksuz biter mi sanıldı varsın yeşermemiş olsundu bahçeler karlar erimemiş olsundu dağlarda hatta çığ basmış yollar ağzında henüz kuşatmış olsundu yürekleri tutuşurdu yine bir dal parçası kıvılcımlanırdı içten içe oyulurdu derin derin yanardı bir kuşun ecelsiz ölmesine yaşanan günde aranmaz her şey öyle ezbere değil bu dev,inme gün olur vurulur şarkılar gün olur sevinçle dolar ezgiler çevrilir geçmişin tozlu yaprakları yığılır yıllar yıl üstüne devrilir yeniler eski üstüne hep aynı yol aynı uçurum serüveni her doğum yeni bir ölüm üstüne ne gönlümüzün coşkularınadır sözümüz ne ölmüş bir aşkın solgunluğunda ey gözleri güneş soluğu yüreği dağ doruğu doğa bu seslenişimiz yalnızca sana yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini söylenecek sözümüz bitmedi daha bulvar gürültüsü değildi yaşanan vitrin kalabalığı değildi ölümlü dağlardı bir yanları çiçekleri yas içinde ağlaşan bir yanları boğulan ırmaklardı ki suları kan içinde çağlaşan hangi saz çalabilirdi o sessizliği hangi dil varabilirdi söylemeye sazları türkü suçlusuydu onların sözleri sabır ve çile bağrışan imdat ufuklarında bir ışık mıydı pembe çocuk gülüşlü bir el kara kartal bakışlı bir göz müydü o yüzler yabancı değildi kimseye hani güle uzanmışsa o eller sarı bir diken sırıtmıştı sessizce hangi sevgiye dalmışsa o gözler yaralı bir şiir okunmuştu içinde sevdalıydılar suyun ve toprağın aşkına tepeden tırnağa inançlıydılar düğüm düğüm bağlanan öfkeleri yüreği sarsan türküler gibi gönüllerde şahlanacaktı bir gün ve ilmik ilmik atılan sevinçleri toplayıp sonsuz maviliklerden özgürlüğü ağzından öpeceklerdi bir gün günler boyu çiçekler kırıldı belki susmadı tomurcuklar haberler salındı dört bir yana kimlerdi yanıtsız ölümlerde kalan ne sevgi susuzluğu korkusuzluğadır sözümüz ne bilinç yoksulu kahramanlığa ey her soruda bin şimşek çakışlı her yüzde bin kelebek kalkışlı doğa bu seslenişimiz yalnızca sana yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini söylenecek sözümüz bitmedi daha kıraç topraklara sulak mı denildi ateş böcekleri yıldız mı bilindi yüründü nakış nakış umutlar diye sonsuz ve güzel ufuklar diye ihbar ve ihanetler içinde yüründü korkusuz ve yarınsız yağmur kalabalığı kurşun üstüne hayır hiçbir zamanı göstermiyordu saatler yavruydu coşkuluydu gökyüzüne karşı uçurumlar tutkunuydu kirli bir kentin alnında ilk kurban okullardan kırlara bir ezgi kırlardan dağlara bir destan ve o günkü durum her şey ölüm kadar acı hangi özgürlüğün açlığıydı bu hangi tarihin yarım kalmış inancı bütün sesler ihanet tonunda sanki bütün gözler ihbar kuşkusunda aranıyor ışık aranıyor su yoksul bir kör dövüşü müydü bu ceylansız bir av partisi mi yoksa ışık gün ortasında su nehir yatağında ey kül kokan zamanın iri yarası kuduzluğun bütün salyaları boşuna her solukta bir aşkın doru rüzgarı ve her gelincikte bir rengin çoğul anlamı koşuyor içim,izde bir filizlik fidan değil bir umutsuz güman değil bir doğuştur bu şafak diliyle bir ırmak olup sonsuz yürüme bir çığ olup yürüdükçe büyüme serüven değil çıkar değil baharın sancısıyla düşmüş yüreğe ne gün batışı ölümlerin üzüncüne ne tan atışı doğumların sevincine ey bir elinde mezarcılar yaratan bu seslenişimiz yalnızca sana yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek ol sevda ki bir murattır yılgınlığa karşı direnci söyler hep aşkla temizler yüreğimizi dudağımızda kirlenmez türküler bir inancın yüceliğinde buldum seni bir kavganın güzelliğinde sevdim yürek yüreğe sevmelerin göz göze gelmelerin yasaklığında bazen bir pınar bazen bir çağlayan dudaklarından döküldü kuraklığıma yeşerdi toprağım her gün yeniden çoğaldım susamıştım açtım sancılıydım binlerce kez sığmaz olmuştum deli poyrazlara sesimi saçlarına bağlamıştım ve aşksız geçen her günün adına ayalarca dizlerinde ağlamıştım çıplak bir dağ başıydı geride kalan ateşsiz bir dumandı susmuştu coşkunun sarhoş bayrakları yepyeni bir yaşamı başlatan ölümler artık yanlışa karışmış bir yalandı öyle diyordu bildirilerdeki mavi çığlıklar bir yanımız büyük bir ülkeydi kimsesiz bir yanımız yine bize düşmandı oysa yalnızdık dünyanın orta yerinde yitip giden pembe çocukluğumuz yine zamansız büyümüş bir kandı hayır Ege’de tütün değildi hiç kimse Çukurova’da pamuk Konya’da buğday değildi ağlayan ucu kırık bir kalemdi yalnızca bir de yakılan kitap ve bıçaklanan defterdi bağıran ya yıllarca bize küsen sevgimiz yalnızca karanfillerin ve gelinciklerin renginde mi vardı suçu neydi badem çiçeklerinin menekşelerin leylakların suçu neydi kimdi yaşamın akışına cetvel tutan sus artık yine yanıtsız kalıyor sorular dur sözcüklerin en şiir bakışlısında bırak çoğalmalar konuşsun yine ağlarken bile boş bakma bir daha mutlaka bir anlam dolmalı gözlerine bir gecedir aynı açlık aynı ezgiler ve kar akşamları yalnızlığın yeter olsun bunca sancı bütün coşkular bizim olsun istiyorum bütün aşklar bizim yetsin artık mezarlık kokusu havanın masmavi ağıtlar bıraktık geriye ve salkım saçak boşluğunu alanların baharda hüzün takılmaz saçlara mutluluğa gem vurulmaz bilirim getir bana şimdi kendi sesimi yürüyüşlerle kabarıp coşan yığınlarla sonsuzlaşan sesimi dedim ya çok önceden paylaşılmış ekmeğimiz şimdi uzay çağlı bir şölende bir dilim açlık grevidir yediğimiz başka yok oysa toprak yorulur biz yorulursak susarsak bütün dünya susar işte bu yüzdendir hep çektiğimiz ve ölürken bile bir ışıklı selamadır güneşe celladımızdan son isteğimiz sen ki bilirsin kır çiçeklerini hangi rüzgar dağıtırsa dağıtsın düştükleri yerde yeniden çoğalırlar taşlara taşça sorarlar baharı toprağa toprakça koysan sığmazlar saksılara dağların öfkesiyle uyanır yağmurun sevinciyle dağılırlar ve bir gün güneşin suları öptüğü zaman özgürlük renginde sevgiye açılırlar toprağın ilk sancısından beri kaç ihanet gördü kır çiçekleri kaç güzelliği kurban verdi çığlara ne yıllar tükendi ne baharlar bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek ey aç memelerin dirençli çocukları işte sütü bol bir şafak girdi yine koynumuza çırılçıplak işte tarih işte şiddetin iğrenç yüzü biz başlatmamışız hiçbir savaşı bizimle başlatılmış bütün savaşlar bizimle bitirilmiş yine kölelik çoğaltan zaferler adına vurulup düşmüşüz dünyanın her yerinde gidenimiz bir daha dönmemiş geri Yemen olmuşuz Balkan olmuşuz Seferberlik olmuşuz ve her büyük savaşın sonunda ölümlere karşı türkülerle durmuşuz hangi inancın sesidir bu hangi körlüğün koyun kurbanlığı ki uğrunda can verdiğimiz topraklarda canı alınan kurbanlara dönmüşüz doğan günü kardeş bilirdik oysa akan suyu yoldaş bilirdik mutluluğa koştururduk atlarımızı sınırsız özlemler içinde ve suskun yine yollarda sessiz kalırdık bizi bizsiz eden Ferhad'ı alkışlar bizi bizsiz seven Kerem'i tanırdık yine bir başımıza kimsesiz ağlardık öylesine yaşardık ki günleri yüzyıl gibi cehennem bile imdat dilerdi bizden cehennemi cennete yine biz bağlardık ne yaptıysak yetmedi sesimize ne söylediysek yetmedi karlarla silkelendi nice dağlar kalburlarla elendi ey bağrımıza bastığımız deli sevda işte yine doğayı doldurup yüreğimize yağmuru çağırıyoruz yanan ellerimize bir ilkbahar gecesinin ortasında şimşeklerle gelen o kıştan sonra her şey yeniden başlıyordu yine sanki kimliğimiz yaralı bir kuş değilmiş gibi ve bakmıyormuşuz gibi bulutların taa üstünden yerin taa derinliklerine yeniden yükseliyordu aynı sesler süngerler çekilmiş gibi üstümüze nice yıllar geçmişti aradan her anı bir başka deprem dört bir yana haberler salınarak öldü denildiği halde inanılmayarak ve gittikçe silahlaşan türkülerde dağlara güneş doğdurulmayarak nice yıllar her anı kutsal bir çığlık içinde barış dedik bunca yıl kardeşlik dedik-sevgi dedik yepyeni umutlar doğurduk umut tacirlerinden düştük peşlerine korkusuz aç-susuz ve en dikenli yollarda yalınayak gelecekleri kapkara dilleri yumuşak yalanları güzel ve ak girdiler dünyamıza alkışlanarak onlar da barış dediler bizim gibi kardeşlik dediler-sevgi dediler hatta kurşun yağmuru akşamlara karşı yalnızca gül ve güvercin dediler sonra sığındıkları gizli beyler defne dallarıyla tutuşturup ateşleri güvercinleri pişirmeden yediler toprağı çıldırtan güller söylemişti onurla şahlanan kitaplar ve kararmayan yürekler söylemişti gözyaşına karışırken ter biliyorduk ki güle hançer barışa hançer saplayan eller kırılmak zorunda birer birer hangi ışıktı o karanlık gecede hangi sevgi-hangi gül hangi barıştı onca ölümler içinde sevgiyse çocuk yüzlü diyorduk barışsa sabah yüzlü patlayıp fışkıran leylak yüreği bir şafakla parlayan ne açlık-ne zulüm-ne de kan ancak biz kazandığımız zaman bir akşam üstü çekildik nöbete kurtardık yakamızı yalanlardan ve daldık kendi çocuk saflığımıza koltuğa alınmış bir kelleydi yaşama gençtik-korkusuzduk ama aşksız ama şiirsiz ama kitapsızdık önce şairleri kovduk aramızdan sonra bilim adamlarını kovduk sonra eğitimcileri ve daha niceleri daha niceleri velhasıl hiçbir güzelliği bir türlü katamadık güzelliğimize bir at gözlüğü müydü bu bir bakar körlük müydü yoksa ki yaşamın tümünü kucaklamadan varmak istedik o sonsuz yaşama bir akşamüstü çekildik nöbete bütün kitaplardan bir tek söz bütün çiçeklerden bir tek renkle selamlar yolladık iş cehennemlerine işsizlik cehennemlerine selamlar gözlerimizi karşılayan güneş daha sermeden yüreğini dağlara sabahlardan haber verdik kırlara konduların savrulan kimsesizliğinde ve yanan gölgesinde fabrikaların bir tek söz bir tek renk ve ardında koskoca bir gelecek bitmedi biliyorum ve bitmeyecek yetmedi yalnızca adını söylemek yürümek gerekiyordu üstüne üstüne yürümek bütün sesler silahlıydı sanki şiire ölüm törenlerinin ve anma günlerinin ötesinde camlarda parçalanan birer yağmur tanesiydi yüzler denizler adına çöller miydi çağırılan yığınlar adına yalnızlıklar mı ki parçalandıkça parça parça dağılan ve düşülen her tuzakta birbirinden ayrı seslerle bağırılan ay susmuştu sesimin şafaklarında ve geceler çatlamıştı hırsından bir mayıs sabahı karanfillerde on beş haziranda bütün dillerde Kavel’de Tariş’te yürek ellerde yok muydu yarını bir gören usta bir gören usta bir akşam üstü çekildik nöbete uğrunda can verdiğimiz canlar bir türlü anlayamadılar Celali kimdi-sekban kim kurtaran kim di-kurtulan kim oysa bir ekmek bir namus vardı uğrunda ölünen bir de umut diye Kuran-ı Kerim yalvardılar uykusuz geceler boyu sattılar gördüklerini satılmışlara dinleyen kim di onları-anlayan kim bir şeyler vardı hep yarım kalan ve düşlerle bir türlü bağdaşmayan terini toprağa katan ustalar dünyayı ayakta tutan ustalar canını pazarda satan ustalar yok muydu yarını bir gören usta bir gören usta kavrulan ter adına yazılan şiir çırpınan kanatlarda kalamaz artık taşlaşan şafaklarda çoğalamaz ve yaşamın zaferinde yankılanan o ses sahte çığlıklarla boğulamaz artık aşılmamış coşkularla dağılamaz sen ki uzaktan tanırdın o sesi Paris alanlarında Şikago fabrikalarında kendini o sesin sıcaklığından sorardın adını yüreğinle yazardın karanlıklara bütün ışıları ellerinle yakardın nerede o sınırlar aşıp yücelen ses yapraklardan süzülüp çoğalan ses ey bir sesin yankısında kalanlar grevi kavgasız teslim alanlar tokluğu çoğaltıp açlık bulanlar yok muydu yarını bir gören usta bir gören usta biz yaratmadık böyle çoğul düşünmeyi böyle üç zamanı birden yaşayıp bugünden geleceği görmeyi biz yaratmadık biz yaratmadık bunca zamansız yanlışı döktük şaraplarımızı acıydı diye değiştirmek istedik yalnızca mutlulukların çoğalmasından yana mor köpüklü yelesinde rüzgarların şafaklarla kucaklaştık her sabah doğayı zorlayarak düştük yollara “Tevekkeltü tealallah” değildi sözümüz aşkımız vardı baharlara tutkulu dilimiz rüzgarların denizlerin diliydi soluğumuz dağların ormanların soluğu ve yüzümüzde güneş vardı her zaman hani hiçbir zaman hiçbir balçıkla sıvanamayan bir düdük çalınacak denilmişti bir düdük üfürüğü New York'ta Washington'da sesi kulaklarımızda bir düdük nice güller solacak denilmişti nice güller kökleri her yerinde dünyanın yaprakları bağrımızda nice güller ve doğacak olan gün daha doğmadan kararacak denilmişti hepsi gerçekleşti bir yıldırımla bir şey kaldı unutulan solan güllerin kökleri yine toprakta yine dimdik ve tomurcuğa durmakta belki yorgun belki yenik belki yaralı bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek yıldızlar metal metal düşmüş yere her yerde sessizlik kaynaşıyor kafalar susmuş omuzlar konuşuyor son ışılar da söndü gecenizde artık çıkabilirsiniz umutlarda sallanan düşler ve bütün özlemler dağıldı yeniden kendinizi avutabilirsiniz o korkunç avuçlarınızda yemyeşil ormanlar yanıyor şimdi pür köpük nehirler kuruyor aman sevdiğim aman türkülere durmak zamandır şu an siz ki bilirdiniz sevmesini gelecek uğruna ölürcesine kızgın bir demiri dövercesine ve tarihin en güzel yaprağını güneşin parmağıyla çevirircesine siz ki bilirdiniz şimdi bir yarasa şenliğinde kanla besleniyor sessizliğiniz bir kez kırıldı rüzgarın kanatları her ölüm bir düş kırıklığı şimdi bir güvensizlik belgesi gözlerinizde ve ihanetler savaşsız çekilen teslim bayrakları verilen adresler listeler dolusu arkadaş adları ve uğrunuzda yıllar boyu ölenler ölürken bile durmadan yürüyenler az önce yine ölmeye gittiler hala sessizliğinizde kanıyor sesleri bir daha dönüp de bakmayın geriye adını bile sormayın hiç kimsenin acı ve ihanet kokuyor her yeriniz çekilin şimdi uykularınıza-çekilin bir başka mevsimde bekleyin sabahı belki yeniden dirilebilirsiniz siz değil misiniz önce öldüren sonra tapan bizlere ve yolumuzda bayraksız yürüyen işte taşladığınız Pir Sultan derisini yüzdüğünüz Mansur başını kestiğiniz Hazerifen ve siz biliyoruz ki bir gün bizi de böyle seveceksiniz işte gecemizde yanan ışılar işte yarın diyeceksiniz yüzünüzde dökülen ışıkları tül dudaklarından bizimle öpeceksiniz kan kalır belki yerde alın teri kalmaz ama bir gün mutlaka göreceksiniz sizi gidi ozan soylu yiğit coşkular pınarları gürül gürül bahçeleri şen baharlı tutkular işte yürüdükçe yeşil yeşil çoğalan ve güneşi göğsünde oynatan kırlar aşka mühür vurulur mu hiç kavgaların en korlusunda bile pencereden dışarıya bağıran bir menekşe alıp götürüyorsa hala yüreğinizi o sonsuzluk ülkesine bir cam engelinde durulur mu hiç nasıl vurulursa vurulsun mühürler bir selamımız var bu günün yarınına bir selamımız belki yenik-belki ihanet yorgunu ama soluklu belki adım-belki dura dura ama umutlu başka nasıl çıkılır nasıl tarihin karşısına ey gözlerinin şiir okyanusuna masmavi gülüşlerle dalıp gittiğim şiirlerde türkülerde tanıyıp soluğunu sesimde rüzgar ettiğim şimdi gün bitti yerler mühürlendi diyorlar dişti yine bir yaprak bir ağıt daha yeşerdi dallarda tomurcuklar sustu bahar mühürlendi diyorlar aman sevdiğim aman kapıların kapanma sesidir şu an dışarda kral taçlı tanrılar her gülüşü bir isyan biliyorlar sevinmeyelim demiyorum sana yalnızca şu kervan kıranlara sevincimizi zamansız duyurma güzelliler korkutur karanlıkları sabahımız yasa bürünür sonra gün bitti yerler mühürlendi diyorlar tam ortasındayız okyanusun maviliklerin bıçaklanmış yüreğinde ve maviliklerden uzak ışık bitti renkler mühürlendi diyorlar dört yanımız ölüm tuzağı ve yangın kan içinde sevgililerdir taşıdığımız kurşun dökülmüş yükümüze sevgiler mühürlenmiş diyorlar saçlarını savurma demiyorum yeter ki suların sonsuzluğuna yürekli bir tanık olsun o rüzgar sil gözlerini ay tutulmasın can pahasına yükselen sesler ve gülen yürekler susturulmasın bir ihanet vaktindeyiz seninle bir öfke günündeyiz oysa yüzün yine kocaman bir güneştir ve karanlığa inat gözlerin şafak tadında ışıklarla titreşir kırılan dal çürüyen tohum her şey yeniden yeşerir ellerinde çöller yeniden bahçeleşir bir kuş bile yokken ağaçlarda bütün ağaçlar kuş diliyle söyleşir varsın şarkılar sustu bilinsin hatta demiri çürüten bilekler zora direnen yürekler gün ve güneş mühürlendi denilsin yeter ki bu yılgınlık çıkmazında şiirsiz ve sensiz bir saniye bile düşünülmesin her şey bitti yaşamak mühürlendi diyorlar ve bunalımın alkol pençelerinde yılgınlık bir yaşam oldu diyorlar aman sevdiğim ama yaşamı savunma cephesindeyiz şu an gün bitse bile gökyüzünde günler daha mühürlenmedi çünkü dilde söz çiçekte renk ve zamanda gelecek bitmedi düşlerin sonsuza koştuğu yerde sabrın çiçeklerini açtığı yerde asla kapanmaz yaşanan defter çünkü tarihin en güzel yerinde son sözü hep direnenler söyler kendini bir suyun akışında ve suları kendi bakışlarında görebilenler söylesin ne seferberlik var günün yüzünde ne Yemen savaşları oysa kızların gözleri yine yollarda yine korkunç ve yaşlı göklere sığmayan sevgiler yine hücre-zincir bir özlem ve turnalar yine utanarak geçiyor üstümüzden neye baksam tuzaklarda sanki neye uzansam uzaklarda uykuları kurşunlanan kondular tekmesiz açılmayan kapılar ve alınıp götürülen umutlar turnalar ey turnalar Yemen'e gerek yok şimdi gideni döndürmüyor zindanlar analar yine yırtıyor yazmalarını kara haberler koşuyor her yerde telgraf tellerinde haber bültenlerinde ilk çağların bir uzay çağdaşlığı okunuyor yine kan efsanelerinde ne dağ başlarında kız bulutlar saçlarını çözüyor eskisi gibi ne dostlar kolumuzda geziyor aynı kentlerde ayrılıklar intiharlar ve esir kampları yürüdükçe ölümler takılıyor ayaklarımıza genç ölümler zamansız ölümler direnen ve ölümsüzleşen ölümler türküler ey türküler seferberliğe gerek yok şimdi seferberlikten beter olmuş yürekler ey göğsünden bıçaklanan mutluluk sen ki anlardın yavru bir kuşun ölmesine bile yuvasız dallar gibi yanardın ilkyazın gecikmiş sesinde bir tomurcuk ölüsü görsen yerde acısını bademlerden sorardın gelinlikler şimdi kelepçeli düğünler-doğumlar zindanlarda bu türküleri hangi sazla çalayım hangi sözle söyleyeyim sana ölüm kara bir yazgı değil artık bembeyaz bir şiirdir koynumuzda imgelerin güzelliğinde kan bu kanı nasıl okuyayım sana nice gurbetler yaşanıyor içimizde nice ayrılıklar nice yarım yolculuklar turnalar ey turnalar-turnalar aşka çamurlar sürülüyor her gün zamana duvarlar örülüyor saksılar yine sulanıyor oysa sevgiler yine yeşeriyor her şey bir yanılma gibi karanlıkta yer üstünde kaçanlar yer altında savaşanlar yürüyor baharın çağrısı yetmiyor artık enginlerin çağrısı yetmiyor kentlerin kucağında her akşam bir ihanet seli sanki bulvarlar akıp duruyor meyhanelere ve durmadan umutsuzluk durmadan korku dökülüyor kadehlere ne sınırlar ötesi bir özlem ne devleşen bir öfkenin sesi tek umut diye sunulan yüreklere gazetelerde boy boy ****** resimleri bir de sportotolar ve alım dışı piyango biletleri ey yürüdükçe çürüyen sokaklar gürültüler içinde sessiz ve kimsesiz korkunun yokuşunu tırmanan sokaklar hiç konulmayın isterseniz gizleyin utancınızı gizleyin çoğalan fahişeliklerden yıkılan onur kalelerinden çamur çamur akan ve aktıkça kokan bu ihanet selinden gizleyin utancınızı gizleyin bütün kuyruklarda küfreden kuyruklar bitince sesi kesilenlerden ekmekleri alınsa bile ellerinden her gün açlığa şükredenlerden gizleyin utancınızı gizleyin bu susturulmuş özgürlük seslerinden işte kaldırımlar boyu yeni tanrılar sarayları etten-tapınakları kemikten karanlıkta birdenbire arkadan saplanması gibi kurşunun bir bankanın buzul bakışı alnımızda terimiz dondu donacak ve öfkemize çıldıran karanlık daha dolunay damlamadan üstümüze kudurdu kuduracak şu anda ne sevişen çiftler ne yakalara takılan gelincikler artık ilgilendirmiyor kimseyi az sonra belki bir adam asılacak ve zaman gergin bir ipte durdu duracak sonra her şey yeniden yeniden başlayacak ey sessizliği biriktiren sokaklar iyi ki yürüyoruz birlikte demek ki hiçbir şey durmayacak işte vurulmuş üniversite cesetleri fareler dolaşıyor gözbebeklerinde dişetlerinde böcekler sanat öfkeli-düşün açlık gençlik yaralı- bilim yokluk bir yanı stadyumlar dolusu diskotekler dolusu bir boşluk bir yanı çöl sakallı tekke bakışlı bir sarhoşluk işte vurulmuş üniversite cesetleri işte aydınlar ki el fenerleri tarihin kimi çekilmiş köşesine tükenmiş teslim bayrağını çoktan çekmiş kimi gecikmiş bir yargıda zulüm yasasının yargısı karşısında gülden bir demet inanç kesilmiş ey yürüdükçe çürüyen sokaklar nedir bu boşluk rüzgarları bu boran-bu sis-bu soğuk kış öncesi bir ölüm telaşı sanki geleceğin dudaklarına kar mı yağacak işte bir şair dansözlerden söz ediyor yine bir yazarsa kadın kadına aşklardan ey demir kapılara yazılan şiirler eşcinseller ve serseriler edebiyat tarihini sardı saracak şu anda gözleri bağlı bir karanlıkta belki susulacak hiç konuşulmadan yaşam savunulacak belki de bir zaman usta bilinenler çıraklardan önce adlar sayacak kurumuş otlar arasında güller gibi evlerde umutlar yandı yanacak kalabalık cehennemi bu yalnızlıkta yalnızca direnmeler suluyor çiçekleri yalnızca gerilemeyen adımlar besliyor ey yüreğe yaslanan güzellik sen ki anlarsın pınarların en susuzunda bile bir damlada denizlere dalarsın işte ihanet tutanakları işte biz kaç kez küllediler bu toprakları kaç kez kurakladılar yine denizlerdeyiz işte yine okyanuslardayız inançlarda şahlanan deli bir rüzgar öpüyor gönlümüzün altın sahillerini yılmayan gözler dikiliyor ufuklara okuyorlar birer birer dayanmanın bitimsiz şiirlerini bir bir çekilirken teslim bayrakları ve kaçmalarla uzarken göçmelerle tozarken Avrupa yolları durdu bir avuç yiğit bir tutam kır çiçeği ölüm dediğiniz de ne ki gözümüzde hainler kadar küçük onlar ki ayrıkotu tarlasında bir tutam çiçektiler bir avuç direnci güzellediler hiçbir şey bitmemişti daha gülerek girdiler zulüm tufanına ölerek girdiler ve en dayanılmazında tufanların adlarını bile söylemediler yüreklerin karartılıp satıldığı ve aşkların buruşturulup atıldığı akşamlarda inanç ki yenilmez kılar insanı o sudan ve demirden sevda resimlerde renklere sorar yaşamı günleri şiirlere böler ufuklarda işte bizimle güzelleşen her şey yine bir dostluk bir de aşk sıcaklığında bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek saraylar saltanatlar çöker kan susar bir gün zulüm biter menekşeler de açılır üstümüzde leylaklar da güler bu günlerden geriye bir yarına gidenler kalır bir de yarınlar adına direnenler yine bir kırbaç öfkesidir yaşanan boz bulanık çıldırma saati gecenin bütün gözlerden uzak inancın sesidir kan uykulara sabrın dili ve güneşin sözüdür konuşulan korkunun faydası olmaz ölüme işte paramparça edilen sevgiler ve içimizde yeşeren güzellikler çırpınıp duruyor saklı sancılarda kuşlar mı gömülüyor karanlıklara karanlıklar mı tükeniyor kanatlarda ey ömrünü destan gibi yürüyenler yaşayan kimdir gerçekte ölen kim yaşarken bile tükenenler mi yılgın yılgın düşenler mi yoksa çekilip tarihin burçlarına bayrak bayrak ölümsüzleşenler mi onalar ki yer altı nehirleridirler her gün bin beladan kurtulur bin engelden geçerler bazen durulur yayılır gerinirler bazen coşar kabarır köpürürler karalardan görünmeden kimselere denizlerde güneşi gösterirler okul yolunda bir öğrenci işyerinde bir grevcidirler artık okunan kitapta yazılan defterdedirler yükselen bilinçte ve eriyen cevherdedirler yeraltında o nehirler-o nehirler boz bulanık çıldırma vakti gecenin günün alnında bir yara bir yara daha vuruyor kendini sesten sese kulaktan kulağa falakalara dayaklara elektriklere coplara karşı kollardan ve bacaklardan durmadan askıya alınmalara günlerce aç susuz ve uykusuz bırakılmalara karşı ne olur yarına doğru bir adım bir adım daha sanki demir leblebiler yiyenin dişini dökerler ölüme güler geçerler yeraltında o nehirler o nehirler körkütük sarhoş vakti gecenin çırılçıplak soyulmalara kış günleri soğuk sulu duşlara kum torbalarına ve intihar numaralarına karşı ırza tecavüzlere sahte idamlara içirilen sidiklere ve tuzlu sulara karşı o ilk çağlı mezbahalara karşı ne olur yarına doğru bir adım bir adım daha cellat yazar konuşmadı hain kızar yanaşmadı dostlar güler ki şaşmadı yeraltında o nehirler o nehirler körkütük sarhoş vakti gecenin bütün çabalar sonuçsuz çiçek açmış yaralar inançlar sonsuz şafağın yüzünde bir bayram gürültülü bir zafer sevinci her şey denemiştir ama hiçbir şey söylenmemiştir gecenin kudurma vaktinde bile yarına doğru bir adım bir adım daha gidilmiştir ne mutlu çocuklarına dünyanın kentlerine-sokaklarına bahçelerine-kırlarına ağaçlarına-kuşlarına ne mutlu ki bütün acılar ışılarla süslenmiştir ve acının böylesi bizde hep mutluluk bilinmiştir onlar ki her an yanı başımızda ne kaçtılar ne göçtüler uzaklara dalgalarla tüllenen kıyılarımızda baharımızda yazımızda biz oldular karıştılar kalabalığımıza şimdi sabahın her ala şafağında doludizgin koşan çağlayanlar gibiyiz o sulara işte ihanet kurbanları işte yüzümüzde güneş bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek yekpare mermer dediler adlarına ki her yerleri çamurla sıvanmış donmuş sanki üstlerinde sesler türküler bir ıslıkta yarım kalmış tepeden tırnağa maviydi her şey kara-kapkara kirli bir mavi hele damatlıklar ve gelinlikler renklere zulüm bulaştığı bir anda yekpare mermer dediler onlara nasıl da severler oysa maviyi gökyüzü gibi sonsuz denizler gibi kusursuz olunca her şey bir başkalıktı sanki daha önce hiç yaşanmamış gibi ne bireysel yiğitlik gösterileri ne de yırtmak için kirli mavileri öyle kısır değildi dirençleri boğulmasın diye çöllerde nehirler ve bir adım daha atılmasın diye geri onlar ki kanlarıyla yıkadılar gelinlikleri yekpare mermer dediler adlarına bazen kıyılarda çığlık çığlığa bazen doruklarda sessiz karanlığın silinişiydiler oysa sessizliğin tükenişiydiler ve yaşamın anlam kazandığı her an da doğanın birden bire sevilişiydiler yepyeni heykeller yapılıyor şimdi hiç mermersiz ve elsiz kimi mendil olup açılmış düşlerde kimi umutsuzluk olup saçılmış elleri yok çünkü o mermerlerin gözleri yok bu heykellerde her şey öyle sevinçsiz ve sessiz yalnızca sözden midir şu çekiçler şu keskiler korkudan mı yalan bir sanat kanıyor yüzlerde renkler öyle kimsesiz ve çaresiz ey bu günden yarınları görenler yekpare mermer dediler adlarınıza yekpare mermer kavganın kuraklığında denizleşirken aşkın sularında sonsuzlaşırken dediler gecenin karnında gündüzleşirken ölüm oruçlarında şiirleşirken dediler ve kuraklığın yetmiş beşinci gününde bir filizde bahçeleşirken bahçeler dolusu çiçekleşirken dediler ne bir saray sütunundaydınız oysa ne de bir tanrı başındaydınız günlerin doğuşunda suların akışındaydınız hep bir kitabın coşkuyla okunuşunda bir şiirin kıran kırana yazılışındaydınız ve açlıkta bir ekmeği paylaşmanın oğul balı mutluluğundaydınız enginleri savunan yoktu sanki nehirleri duyan yoktu başka taşlarla söyleştiniz her sabah yarılıp sulara yol verdi kayalar yapraklara sordunuz kendinizi ağaçlarla söyleştiniz dört mevsim çiçekle yüklendi dallar ve ıslak beton çıplaklığında karanfiller kokladınız topraktan her kokuda bir daha bir daha dirildi vurulanlar ama onlar o sevdaları yollarda koyup kaçanlar bir türlü anlayamadılar acılarda yoktular çünkü yanınızda sevinçlerde yoktular kurşun sıcaklığını yaşarken yüreğiniz onlar buz tadında bir soğuktular bir o kadar da korkak sevgiden yoksun ve dalkavuktular yekpare mermer dediler adınıza ki koca bir tarihti sözleriniz der ki şimdi her okunuşunda dikileceğiz karşısına bu gecenin dağlarla-ormanlarla dikileceğiz ve asla çekilmeyeceğiz sularla birlikte aşıp çağları güneşle birlikte yükseleceğiz öyle yalansız-öyle içten bitinceye dek yürüyeceğiz ama hiçbir zaman bitmeyeceğiz belki parçalanmış bir gece yarısı belki de çeyrek kala nazlı bir sabaha ölümün koynunda biter açlığımız sakın ha bizi çok çok övmeyin övüp de yer altında üzmeyin işte bizden önce giden dostlar yine gülümseyen yüzlerle denetleyen gözlerle bakıyorlar bütün günler içilecek kıvamda şimdi bütün aşklar yaşanacak kıvamda ey ölüm oruçlarına dalıp gidenler zamanı rüzgara salıp gidenler yekpare mermer dediler adlarınıza çamurlarla kaplı yekpare mermer şu anda günün tanıklığında güneşin gürültüsü diyorum adınıza o çamurlar ki kuruyup çatlayacak parça parça dökülüp üstünüzden korkular gibi karışacak toprağa ve mermerler ki kalacak yine denizlerle gökyüzünün arasında yine dimdik ve ayakta gülümseyen şafaklarla parlayacak ve gelincik yüzlü bir dünyada çocuklar doğacak aydınlığınızda adınıza türkülerle başlanacak şiirler doğacak kıvamda yine duygular yeniden yağacak kıvamda ve yürek imgelerin en ulaşılmaz doruğunda ey her şey bitti diyenler korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler ne kırlarda direnen çiçekler ne kentlerde devleşen öfkeler henüz elveda demediler bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek |
Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
[flash width=425 height=355:5cba5bad47]http://www.youtube.com/v/GSMRhxuODzQ&feature=related[/flash:5cba5bad47]
|
Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
Katliamın tek tanıgından bahsetmeden geçmek olmaz. Ertugru Kürkçü anlatıyor :
http://www.bianet.org/biamag/kategor...rkcu-anlatiyor * *Kızıldere'de ölenler hala yaşıyorlar, onlar ölümsüzler arasına ve halkların kalplerine gömüldüler. Bu başlık ta onun bir göstergesi degil mi. * *saygılarımla |
Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
"Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır...
Her engebede düşen devrimcilerin gövdesi bir devrim fırtınası yaratır... Düşen devrimciler devrim yolunu kızıllaştırır, aydınlatır... Düşenler geride kalmazlar. Devrimin öncüleri ve sembolleri olarak daima kalplerde yaşarlar. Onlar Kızıldere'de devrim için düştüler. Kalbimize ve bilincimize gömüldüler! Yenilindi ama bitmedi o kavga, sürecek! Ta ki yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.. Kızıldere; devrimci özverinin, kardeşleşmenin, yoldaşlaşmanın, devrimci dayanışmanın adıdır. Devrim stratejisinin bir adımı ve sonu değildir. Deniz'lerin idamını önleyememenin çaresizliğiyle bir umut olarak gerçekleştirilmiş bir eylem ve direniştir. Deniz'lerin idamı gündemde olmasaydı, belki bu eylem de olmayacaktı. Ama neticede 68 hareketini ve 71 direnişi noktalayan bir olaydır. Aradan geçen 36 yılda şartlar çok değişmiştir, hem Türkiye'de hem dünyada. Dünle beraber gitti cancağızım Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım! |
Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
Alıntı:
Ancak gerek teorik gerekse de pratik eylem değerlendirmelerini günümüz açısından yorumlamaksızın olayın yanlış algılanmasına ve Çayanların yüceltilmesine neden olunabilir. Öncelikle Kızıldere eyleminin "Denizler tutsak düşmüş ve idam edilecekler ne yapalım da bir çözüm bulalım bunu engelleyelim?" gibi bir soruya şans eseri "Fatsa'da bir radarda çalışan 3 İngilizi kaçıralım" gibi verilen bir yanıtla yapılmadığının altını çizmem gerekiyor. Yapılan eylem böyle basit bir soru ve yanıtın sonucu olmaktan öte Çayan'ın "Öncü Savaş" teorisiyle ilgilidir. Eğer bu noktayı kaçırırsak olayı "Bazı gençlerin asiliği ve duygusal tepkileri" gibi dar çerçeveye oturtmuş oluruz. Elbette isyan, duygusallık, arkadaşlık gibi duygu ve düşüncelerin önemli bir yeri vardır eylemde ama teorisi daha önceden yapılan Öncü Savaş'ın pratiğe aktarımı olarak yorumlamak kanımca daha doğru olur Kızıldere'nin. Öncelikle Çayan ve arkadaşlarının bizim devlet geleneğimizde isyancılarla pazarlık etmek gibi bir özelliğin olmadığını bildiklerini varsaymak durumundayız. Bunu bilemeyecek kadar saf olamazlar çünkü toplumsal bir sistemi değiştirmek uğruna canlarını feda etmeyi göze alıyorlar ve öncesinde de derin toplumsal tahlilleri kağıtlara döküyorlar. Bilinçsiz ve salt tepkisel bir gençlik hareketi söz konusu değil. Bu da bana Çayan hareketinin görünürde "Deniz'leri kurtarma" amaçlı yapılan bir hareket olmasına karşın özünde devletin verdiği idam kararlarıyla kendilerine karşı açtığı savaşa, savaşla karşılık verme ilanı olarak görünüyor. Çayan ve Kızıldere eylemleri devletin totaliter yüzünü açık şekilde göstermesine (Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararı) karşı savaş ilanıdır. Bu nedenle "Hatırla Sevgili" dizisinde verilen duygu ve niyetlerden daha öte anlam taşır (Ancak burada Hatırla Sevgili'de ideolojik bağlamdan kopartılıp insani yönüne ağırlık verilmesini eleştirdiğim anlaşılmasın. Bilakis böylesi daha iyi olmuştur bence. İnsanların empati yapabilmesine olanak verilmiştir dizide). Çayanlar insanları rehin alma ve silahlı direniş gösterme yerine farklı yöntemler deneyebilirlerdi: -Ankara-Eskişehir yolunu geçici olarak kapatma gibi bir eylem olabilirdi. -Büyük bir resmi binayı geçici olarak işgal etme eylemi olabilirdi. -İmza kampanyaları, yurtdışındaki insan hakları kuruluşları gibi kuruluşlarla dayanışma denenebilirdi -İsmet İnönü o dönemde Denizlerin idamına karşıydı. Ancak gücü idamları önleyememiştir. İnönü'nün yanına çıkılıp deteğin daha medyatik olması sağlanabilirdi. Pek çok farklı ve barışçıl ama ses getiren eylemler düzenlenebilirdi. Ama Çayan ve grubu ülkemizde memur olarak çalışan, geçinmek için emeğinden başka şeyi olmayan üç İngiliz memuru rehin almayı seçti. Eylem başından itibaren büyük bir hata idi (Ama Çayan'ın teorisi ile uyumlu idi. Yani kendi içinde tutarlı bir eylem idi.) Fatsa'da görev yapan üç İngiliz ülkemizi zorla işgal edip oraya yerleşen kişiler değil Türkiye devletinin davet ettiği, doğru veya yanlış bir karşılıklı alış-verişin sonucu ülkemizde idiler. Eğer ülkemizde bulunmalarına karşı çıkılıyor ise muhatap devlet olmalı hükümet olmalı idi. O memurlar değil. Bu birinci büyük yanlış idi. Kızıldere'de kuşatma olduğunda ve kaçınılmaz son kendini hissettirdiğinde İngilizler serbest bırakılabilirdi. Bu suçsuz insanların canı böylece bağışlanabilirdi. İnadına bırakılmadı. Devletin batı karşısında utanç duyması ve TC'nin prestijini bozmak uğruna üç İngilizin hayatı harcandı. Böylece devlet ülkesine davet ettiği insanları bile koruyamayan aciz bir devlet olarak gösterilmeye çalışılmış oldu. Öncü Savaş'ın teorisine göre devletin zaafiyetini göstermek gerekiyordu. Bu fikir pratiğe yansıdı. Bu ikinci büyük yanlış idi. Tüm bu teorik ve pratik yanlışları çerçevesinde Kızıldere olayları halkın büyük bölümünde hep terörist eylemler olarak anıldı. Öncü Savaş, Çayan'ın bu eylemi sonrası gerçekten de başladı ve gittikçe yayıldı ama hiç bir zaman halkın büyük bir bölümünü kapsayamadı, hep marjinal kaldı. Kızıldere olaylarının bir olumsuz büyük etkisi daha oldu. O döneme kadar gençliğin baş kaldırı eylemlerini haksızlığa karşı meşru ve masum bir direnişi olarak gören merkez demokrat kesimler daha mesafeli durmaya başladı. Ülkücü hareket için Kızılların masum eylemleri bırakıp "gerçek yüzlerini" göstermesinin simgesi oldu. Kızılların silahlanmaya başladığının ilanı Ülkücü hareketin eskiye oranla daha yoğun şekilde silahlanmaya yönelmesinin gerekçesi yapıldı. Şiddet şiddeti doğurdu, kısır döngüyü kırabilen olmadı-olamadı, kıvılcım yayıldı ve ülke kaotik ortama sürüklendi. Madalyonun diğer yüzünü çevirip devlete baktığımızda "tencere dibin kara seninki benden kara" deyimini hatırlamamak elde değil. Öncelikle bu gençleri şiddete yönelten ülke ortamından devlet sorumlu idi. Ayrıca Deniz'lerin idam kararı çok ağır bir karar idi. Ceza almaları ama bunun idam olmaması gerektiği konusunda siyasi görüşü çok farklı insanlar günümüzde ortaklar. Her başkaldırıyı şiddetle ezme geleneğinin yüzlerce yıl hakim olduğu devlet anlayışı Cumhuriyet döneminde de hakimdi. Devletin sağduyuya sahip olmadığı bir ortamda gençlerin mi sağduyuya sahibi olup şiddete şiddetle karşılık vermeyeceği olgunluk beklenecekti? Bir evde babadan mı yoksa çocuktan mı sağduyu ve olgunluk beklenmeli idi? Tabiki babadan, devletten. Çayanların çevresi sarıldığında açlıktan ve susuzluktan teslim olmalarına kadar beklenmesi mümkün değil miydi? Jandarma güçleri günde üç vardiya değişip pasif ama tetikte bekleyemez miydi? Elbette devlet için olanak dahilinde idi bu. Ama otoriter zihniyet bunu kabullenmez, bir taviz olarak görürdü. Öyle de oldu. Bu nedenlerle Çayanların barışçıl seçeneğe yönelmemelerinin sorumluluğunu salt onlara değil de hatta daha fazlasını toplumsal geleneklerimize ve hakim devlet anlayışına yüklüyorum. Sonuç olarak Çayan ve Kızıldere olayları teorik ve pratik çok büyük yanlışlar içerse ve sorunların katlanarak artmasında rolü olsa da sorunun özü bu görülemez. Toplumun ve devletin tarihsel mirası, devletin yapılanma şekli ve insan hakları ile demokrasiye bakış açısı sorunun özünü oluşturmuştur. |
Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
Alıntı:
3 İngiliz Teknisyenin kaçırılması eyleminin ve Kızıldere direnişinin devrim stratejisi dahilinde olmaktan ziyade Deniz'lerin idamını önleme gayesiyle olduğu görüşümü belirtmiştim. Deniz'lerin idamı, karayolunu trafiğe kapatma, imza toplama, İnönü'yle görüşme ya da büyük bir resmi daireyi işgalle önlenemezdi. Bunlar kulak asılacak eylemler değildi ve o dönemde iletişim, medya bu denli etkili değildi. Eminim ki buna benzer her türlü eylem düşünülmüş, tartışılmış ama çözüm olmayacağı görülmüştür. O nedenle "ne yapmalı?" nın çaresizliği içindeydiler. Eğer Öncü Savaşı kapsamında bir eylem düşünselerdi, eylemleri öncekilerin çizgisinde ve şiddetinde olur, başarılır ya da en azından parti önderleri topluca yokedilmezlerdi. Bugün büyük şirketler dahi yöneticilerinin herhangi bir etkinliğe topluca aynı araçla gitmesini istemezler. Çünkü olabilecek bir kazada tüm yöneticilerini birden kaybetme riski vardır. Mahir, bunları düşünebilecek derecede yüksek akıl ve yeteneğe sahip bir kişiydi. Ancak dediğim gibi sadece Deniz'ler için şartlanmış, onları kurtarabilecek bir eyleme odaklanmışlardı. Türkiye'nin öyle basit eylemlere pabuç bırakmayacağını ve idam kararını değiştirmeyeceğini biliyorlardı. Hükümeti etkileyecek ve karar değiştirtecek bir eylem ancak Türkiye ve dünya üzerinde etkinliği olan ABD, İngiltere gibi bir ülkenin önemli kişi veye kişilerini rehin alarak mümkün olabilirdi. Bu bir başkonsolos olabilirdi, bir nato komutanı olabilirdi, Amerikan ya da İngilizlerin değerli uçak yolcuları olabilirdi. O dönemde, özellikle Elrom olayından sonra tüm yabancılar tetikteydiler ve böyle bir eylem arayışından netice alınamadı ve 3 İngiliz teknisyeni kaçırmaya razı olunuldu. Sonuç malum. Öncü savaşında önderler, mücadelenin içinde ön safta olur elbette ama böylesine de intihar gibi tümü bir arada olmaz. Bu çok büyük bir hatadır ve bu hataya sebep olan nedenler kardeşlik, yoldaşlık, dayanışma duygularıdır. 3 İngiliz teknisyeni kaçırma THKO türü, Deniz'lere uygun eylemler özelliğindedir. Çünkü Deniz'lerin eylemlerinin bir devrim stratejisi niteliği yoktu ve Mahir'lerinkine nazaran daha ziyade anti-emperyalist özellikliydi. THKP-C'nin eylemleri ise silahlı propaganda niteliği taşımalı ve oligarşinin yüzünü açığa çıkarıcı olmalıydı. Örneğin Mete-Kadir Has'ın kaçırılmasında alınan fidye 400.000 Lira idi ve Has'ın bir günlük kazancıydı. O dönemde kalifiye bir işçinin maaşı sadece 1000 lira olup hayatı boyunca çalışsa o paraya ulaşamazdı. Bunun basına yansıması bir propagandaydı. http://arsiv.sabah.com.tr/2007/03/23/gun93.html Deniz'lerin idam kararında Menderesler'in kısası olduğu gibi, o dönem gerek Deniz'lerin gerek Mahir'lerin başa çıkılamaz eylemleri etkili olmuştur. Yaşanan sosyal patlamanın durdurulamayacağı korkusu, katı kararların alınması ihtiyacını duyurmuştur. Dönemi merak edenler için güzel bir yazı: http://www.safakaltun.com/html/body_...u_guze_16.html |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:08 . |