Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Politika (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=21)
-   -   ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=5844)

aydoe 30-03-2008 13:06

ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
oralcalislar@cumhuriyet.com.tr


Kızıldere'nin 36. Yılında...

Bazı olaylar vardır ki, ülkenin tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilirler. Kızıldere'de 30 Mart 1972'de, 10 devrimci arkadaşımızın ve 3 İngiliz teknisyenin 12 Mart askeri darbecileri tarafından öldürülmesi de, 1968 gençlik hareketinin liderleriyle ilgili tasfiye hareketinin bir anlamda son noktasının konulmasıydı denebilir.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Ankara Mamak Askeri Cezaevi'nde yanı başımızdaki hücrelerde bir anlamda haklarında verilen idam kararının son aşamalarını yaşıyorlardı. Mahir Çayan, Ömer Ayna, Cihan Alptekin, Ziya Yılmaz ve Ulaş Bardakçı, bir süre önce İstanbul Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçmışlardı.

Ulaş, kaldığı evde basılıp öldürülmüştü. Ziya Yılmaz ise yaralı yakalanmıştı. Mahir Çayan ve arkadaşları, 12 Martçıların baskıları nedeniyle kendilerini kapana kıstırılmış gibi hissediyorlardı. Bu arada Koray Doğan Ankara'da Mahir'lere yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınmak istenirken öldürüldü.

***

Denizler idam hücresinde beklerken, Mahir'lerin sessiz kalmaları mümkün değildi. Onları kurtarmak için bir şeyler yapmaları gerektiğine inanıyorlardı. Ancak koşullar çok kötüydü ve Mahir'lerin çevresindeki kuşatma artıyordu.

Sonunda Karadeniz'deki İngiliz üssünü basıp İngiliz teknisyenleri kaçırmaya karar verdiler. Aslında bu eylem 1968 kuşağının cezaevinde olmayan liderlerinin neredeyse son ve kritik eylemiydi.

***

12 Mart 1971 askeri darbesinin arkasındaki nedenleri zaman içinde daha iyi anlamaya başladık. Ordu içindeki iki askeri kanat arasındaki çatışma bir darbeyle sonuçlanmıştı. Darbeciler birbirlerini alt edebilmek amacıyla alttan alta çekişirken, darbe sola karşı bir imha hareketine dönüşmüştü.

1960'lı yıllarda yükselen sol hareket, darbecilerin hedefiydi. Gençlik hareketinin liderleri, öğretmen hareketinin, kitle hareketinin, işçi hareketinin liderleri, ilerici öğretim üyeleri askeri cezaevlerine kapatıldılar, ağır baskılarla yüz yüze geldiler.

***

12 Mart 1971 müdahalesi, bir iç hesaplaşma gibi başlasa da, iktidardaki Süleyman Demirel hükümetini hedef almış gibi gözükse de, sol hareketi ezmeye girişti.

Sol örgütler arkası arkasına kapatıldı ve yargılandı. Dev-Genç, TİP, TÖS, DİSK davaları gibi büyük davalar açıldı. Binlerce insan gözaltına alındı, işkence tezgâhları kuruldu. Askeri cezaevleri solcularla dolduruldu; askeri savcılar, idam talebiyle yüzlerce solcuyu mahkemeye sevk ettiler.

***

Kızıldere'yi de bu tablo içinde anlamak gerekiyor. O dönemin gençliği, dünyada gelişen devrimler ve direnişlerden etkilenmişti. Küba'da Fidel Castro ve arkadaşları Amerikancı Batista rejimini yıkarak bir devrim gerçekleştirmişlerdi.

Vietnam'da komünistler önderliğinde ABD işgaline karşı bir kurtuluş savaşı yürütülüyordu. ABD işgalcileri dünyanın dört bir yanında gösterilerle lanetleniyordu. Türkiye'de de Vietnam işgali karşıtı gösteriler yapılıyordu.

Vietnam'da ABD'nin uğradığı yenilgi yeni umutlara kapı açıyordu. Devrim beklentisini tüm dünyaya yayıyordu. 68 gençliği, bu umutların içinde oradan oraya koşuyor, geleceğe umutla bakıyordu.

***

Tabii her yeni umut, kurulu düzenin baskısını da beraberinde getiriyordu. Gençler, devlet yanlısı ülkücü çetelerin saldırısına uğruyor, kurulan pusularda öldürülüyordu.

12 Mart, 68'le yükselen solun hesabının sorulması hamlesiydi. Bizler devrim için umutlarla dolu eylemler yaparken, darbeciler daha baskıcı bir rejimin hazırlıklarını yapıyordu.

Kızıldere'de 36 yıl önce 10 devrimci genç imha edildi. Orada bu imha hareketine katılanlar daha sonraki yıllarda da, Türkiye'nin kaderi üzerinde rol oynadılar. 12 Mart'ın generalleri, savcıları, işkencecileri siyasi hayatımızda varlıklarını sürdürdüler. Daha etkili yerlere geldiler.

***

Kızıldere'nin 36. yılındayız. Arkadaşlarımızın vahşice öldürülmesinin yıldönümünde bir grup 68'li arkadaşımız Kızıldere'ye gittiler, onları öldürüldükleri yerde anıyorlar.

Kızıldere, bize tarihimizle yüzleşmemiz gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Kızıldere, bu ülkeyi ölümler ve acılarla yönetmeye alışmış bir geleneği sorgulamamız gerektiğini gözler önüne seriyor.

Kızıldere'de yitirdiğimiz sevgili arkadaşlarımızı hep sevgiyle anacağız.

Onlar bizim kuşağın gözüpekliğinin ve fedakârlığının temsilcileriydiler...

qw19 30-03-2008 13:13

Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
Sağol aydoe.

vgm.

zapata 30-03-2008 14:39

Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
O günleri içim ürpererek bir kez daha hatırlıyorum. Ben kızıldere yaşandığında 12 yaşımda idim. O günlerde içeriğini tam olarak bilemesemde gazetelerden okuduklarımla ve ailemin çevremin yönlendirmesiyle olayı değerlendirerek o kahramanlara kızıp söverdim. Ama yıllar geçtikçe ve işin özünü kavradıkça kızıldere nin aslında nasıl acı bir destan olduğunu ve beklentileri yalnızca halkının mutluluğu olan insanların acımasızca katlinin halk için nasıl bir kayıp olduğunu anlamaya başladım. Ve bugün onları bende saygıyla anıyorum.

* * * "Kızıldere, bize tarihimizle yüzleşmemiz gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Kızıldere, bu ülkeyi ölümler ve acılarla yönetmeye alışmış bir geleneği sorgulamamız gerektiğini gözler önüne seriyor." ( aydoe )

*Sağol aydoe...

*Saygı ve sevgilerimle...

mutluluk35 30-03-2008 15:41

Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
Biz halkız ve yeniden *doğarız ölümlerde.Onlar da şehittir,yeniden dirilir bizimle birlikte....Saygılar

30-03-2008 17:26

Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
iki yere ekledik. sorun çıkmaz umarım.

:(

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK


aşksız ve paramparçaydı yaşam

bir inancın yüceliğinde buldum seni

bir kavganın güzelliğinde sevdim

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek


ne dudaklarda yarım şiirler

ne solmuş aşk ve deniz

uçurumlarda direnen güller

törenlerle yakılmıyordu henüz

dimdik ayaktaydı bitimsiz coşkular

bazen aşılmış

bazen aşılmak üzere

o serdengeçti yaralı tutkular


bir deprem çağının birdenbiresinde

önce görevler silahlandı önümüze

sonra kurallar ve kapkara baskılar

kesildi sanki sözlerin soluğu

türküler yetişmez oldu ahlara

işte içlenmenin en içli anında

yalnızca sen kaldın kollarımda

yalnızca sen

dağlı çiçeklere döndü gözlerin

hep mutluluk açtı kırlarımda

su ve ateş çağıydı soluğumuz

en umutsuz gece yarılarında

en ıssız yollarda bırakıldık hep

yıkılmadık

günün bir yüzünde avuçlarken güneşi

bir yüzünde yeniden düştük toprağa

korkmadık

yüreğimizle parçaladık en sert kayaları

filizlenip uzandık dostluğun gökyüzüne

en bereketli yağmurları

hep kendi soluğumuzla yarattık


aşk demişti yaşamın bütün ustaları

aşk ile sevmek bir güzelliği

ve dövüşebilmek o güzellik uğruna

işte yüzünde badem çiçekleri

saçlarında gülen toprak ve ilkbahar

sen misin seni sevdiğin o kavga

sen o kavganın güzelliği misin yoksa


bir inancın yüceliğinde buldum seni

bir kavganın güzelliğinde sevdim

bin kez budadılar körpe dallarımızı

bin kez kırdılar

yine çiçekteyiz işte y,ne meyvedeyiz

bin kez korkuya boğdular zamanı

bin kez ölümlediler

yine doğumlardayız işte yine sevinçteyiz


bitmedi o kavga sürüyor

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek


geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri

suyun ayakları olmuştur ayaklarımız

ellerimiz taşın ve toprağın elleri


yağmura susamış sabahlara çoğalırdık

törenlerle dikilirdik burçlarınıza

türküler söylerdik hep aynı telden

aynı sesten aynı yürekten

dağlara biz verdik morluğunu

henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz


tarihin her yanı tanıktır bize

ilk kez bu topraktan dinlemiştik

toprak bölünüp parçalandığı zaman

çitlerle çevrilip sınırlandığı zaman

ve topraklılar tanrılaşıp

topraksızlar köleleştiği zaman

acının ilk yangını

o zaman tutuşmuştu içimizde

sevginin ilk yaprağı o zaman solmuş

o zaman kurumuştu ellerimizde


hangi zulümlerin bıçağıydı yaşanan

hangi isyanların elmas şafağı

yine yaralı bir kuştu kimliğimiz

bakardı bulutların taa üstünden

yerin taa derinliklerine

toprak bile usanırken kanla sulanmaktan

yine de basıla basıla canlara

bir sürü bayraklar dikilirdi burçlara


ilk sancısıydı sanki toprağın

yanarak geçmişti bütün mevsimler

şatolar yükselmişti etlerimizden

kemiklerimizden kaleler

kimler basmamıştı o dağ yüreğe

basıp da yükselmemişti kimler

nice krallar nice prensler

nice sultanlara nice beyler

surlar saraylar katedraller

çan kuleleri ve minareler

ve daha niceler daha niceler


siz ki anlardınız aşkın dilinden

uzak da olsa bir umut adına

ölümüne çileler çekerdiniz yıllar boyu

şiirlerde türkülerde tanımıştım

soluğunuzda yaban menekşelerinin kokusu

gözlerinizde yıldızlar

ve serin pınarların sonsuz uğultusu

dağlar sizi yaşardı her haksızlıkta

ormanlar sımsıcak dostluğunuzu


ne zaman başlasa bir zulüm tufanı

bir çığlık düşse sulara

sığmazdınız kabınıza taşardınız

ırmaklar adınızı çizerdi toprağa

değil mi ki hep o aşkların uğruna

özlemi duyulunca özgürlüklerin

öfkesini gökyüzüne çalan

bir şimşek gibi dalardınız yaşama


şimdi nedir sanki yaşadığımız

hangi tutsaklığın gecesidir bu

hangi bağımsızlığın yarım sabahı

ne tanrılar değişmiş ne tarih

putlar kırılmış ve rüzgar esiyor belki

dağlar aşınıyor kendi keyfince

bir türlü kurumuyor o kan pınarı

beylerden krallara kalıyor

krallardan saraysız yeni beylere


dev bacalar yükseliyor üstümüzden

kemiklerimizden gökdelenler

kimler basmıyor bu dağ yüreğe

basıp da devleşmiyor kimler

nice şirketler nice bankerler

nice petrolcüler nice armatörler

kasalar bankalar holdingler

silah fabrikatörleri ve işbirlikçiler

ve daha niceler daha niceler


boşuna değil bu telalı sessizlik

bu gök çatlaması gece vakti

ve haykırışlarımız

biliyorum yine sizlerden uzak

yine yaralı bir kuştur kimliğimiz

bakarız bulutların taa üstünden

yerin taa derinliklerine

ve gerilip sonsuzluğun zincir aşkına

güneşe doğru her yükselişimizde

kana bulanır kınalı göğsümüz

güller açılır kan bahçelerimizde


bu diken tarlalarının ötesi

biliyoruz ki baharda bir nar bahçesi

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek


ölmeden önce güneşteydi gözleri

işte bu yüzden

ölürken ışıl ışıldı son sözleri


yıllar okyanusta yorgun bir gemi

ve yaşam

karada ağlayan bir sevgiliydi


aşkı sordular her yolcuya

dostluğu ve içtenliği sordular

en büyük engeller önünde bile

dağlara karşı hep yürekle konuştular

Ağrı oldular

Kafkas oldular

Toros oldular

araya giren her yüce dağın ardından

ayrılıklara karşı inançla durdular


kapkara bir çığlıktı her umut

ağlamakla gülmek arasında yaşanan

çiğnenip yutulan mektuplar kimeydi

demir kapılara yazılan şiirler

ve tel örgülere çizilen resimler kime


yaşamak denilen bu yüce şiir

bir yaz yağmuru değildir insanda

öyle etkisiz

öyle selamsız geçer mi sanıldı

mutluluk denilen o büyük özlem

bir bülbül şarkısı değildir şafakta

öyle sessiz

öyle soluksuz biter mi sanıldı


varsın yeşermemiş olsundu bahçeler

karlar erimemiş olsundu dağlarda

hatta çığ basmış yollar ağzında

henüz kuşatmış olsundu yürekleri

tutuşurdu yine bir dal parçası

kıvılcımlanırdı içten içe

oyulurdu derin derin

yanardı bir kuşun ecelsiz ölmesine


yaşanan günde aranmaz her şey

öyle ezbere değil bu dev,inme

gün olur vurulur şarkılar

gün olur sevinçle dolar ezgiler

çevrilir geçmişin tozlu yaprakları

yığılır yıllar yıl üstüne

devrilir yeniler eski üstüne

hep aynı yol aynı uçurum serüveni

her doğum yeni bir ölüm üstüne


ne gönlümüzün coşkularınadır sözümüz

ne ölmüş bir aşkın solgunluğunda

ey gözleri güneş soluğu

yüreği dağ doruğu doğa

bu seslenişimiz yalnızca sana

yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini

söylenecek sözümüz bitmedi daha


bulvar gürültüsü değildi yaşanan

vitrin kalabalığı değildi

ölümlü dağlardı bir yanları

çiçekleri yas içinde ağlaşan

bir yanları boğulan ırmaklardı

ki suları kan içinde çağlaşan

hangi saz çalabilirdi o sessizliği

hangi dil varabilirdi söylemeye

sazları türkü suçlusuydu onların

sözleri sabır ve çile bağrışan


imdat ufuklarında bir ışık mıydı

pembe çocuk gülüşlü bir el

kara kartal bakışlı bir göz müydü

o yüzler yabancı değildi kimseye

hani güle uzanmışsa o eller

sarı bir diken sırıtmıştı sessizce

hangi sevgiye dalmışsa o gözler

yaralı bir şiir okunmuştu içinde


sevdalıydılar suyun ve toprağın aşkına

tepeden tırnağa inançlıydılar

düğüm düğüm bağlanan öfkeleri

yüreği sarsan türküler gibi

gönüllerde şahlanacaktı bir gün

ve ilmik ilmik atılan sevinçleri

toplayıp sonsuz maviliklerden

özgürlüğü ağzından öpeceklerdi bir gün


günler boyu çiçekler kırıldı belki

susmadı tomurcuklar

haberler salındı dört bir yana

kimlerdi yanıtsız ölümlerde kalan

ne sevgi susuzluğu korkusuzluğadır sözümüz

ne bilinç yoksulu kahramanlığa

ey her soruda bin şimşek çakışlı

her yüzde bin kelebek kalkışlı doğa

bu seslenişimiz yalnızca sana

yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini

söylenecek sözümüz bitmedi daha


kıraç topraklara sulak mı denildi

ateş böcekleri yıldız mı bilindi

yüründü nakış nakış umutlar diye

sonsuz ve güzel ufuklar diye

ihbar ve ihanetler içinde

yüründü korkusuz ve yarınsız

yağmur kalabalığı kurşun üstüne


hayır

hiçbir zamanı göstermiyordu saatler

yavruydu

coşkuluydu

gökyüzüne karşı uçurumlar tutkunuydu

kirli bir kentin alnında ilk kurban

okullardan kırlara bir ezgi

kırlardan dağlara bir destan

ve o günkü durum

her şey ölüm kadar acı

hangi özgürlüğün açlığıydı bu

hangi tarihin yarım kalmış inancı


bütün sesler ihanet tonunda sanki

bütün gözler ihbar kuşkusunda

aranıyor ışık aranıyor su

yoksul bir kör dövüşü müydü bu

ceylansız bir av partisi mi yoksa

ışık gün ortasında

su nehir yatağında

ey kül kokan zamanın iri yarası

kuduzluğun bütün salyaları boşuna


her solukta bir aşkın doru rüzgarı

ve her gelincikte bir rengin

çoğul anlamı koşuyor içim,izde

bir filizlik fidan değil

bir umutsuz güman değil

bir doğuştur bu şafak diliyle

bir ırmak olup sonsuz yürüme

bir çığ olup yürüdükçe büyüme

serüven değil çıkar değil

baharın sancısıyla düşmüş yüreğe


ne gün batışı ölümlerin üzüncüne

ne tan atışı doğumların sevincine

ey bir elinde mezarcılar yaratan

bu seslenişimiz yalnızca sana

yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek


ol sevda ki bir murattır

yılgınlığa karşı direnci söyler

hep aşkla temizler yüreğimizi

dudağımızda kirlenmez türküler


bir inancın yüceliğinde buldum seni

bir kavganın güzelliğinde sevdim

yürek yüreğe sevmelerin

göz göze gelmelerin yasaklığında

bazen bir pınar

bazen bir çağlayan

dudaklarından döküldü kuraklığıma

yeşerdi toprağım

her gün yeniden çoğaldım


susamıştım

açtım

sancılıydım binlerce kez

sığmaz olmuştum deli poyrazlara

sesimi saçlarına bağlamıştım

ve aşksız geçen her günün adına

ayalarca dizlerinde ağlamıştım


çıplak bir dağ başıydı geride kalan

ateşsiz bir dumandı

susmuştu coşkunun sarhoş bayrakları

yepyeni bir yaşamı başlatan ölümler

artık yanlışa karışmış bir yalandı

öyle diyordu bildirilerdeki mavi çığlıklar

bir yanımız büyük bir ülkeydi kimsesiz

bir yanımız yine bize düşmandı

oysa yalnızdık dünyanın orta yerinde

yitip giden pembe çocukluğumuz

yine zamansız büyümüş bir kandı


hayır

Ege’de tütün değildi hiç kimse

Çukurova’da pamuk

Konya’da buğday değildi ağlayan

ucu kırık bir kalemdi yalnızca

bir de yakılan kitap

ve bıçaklanan defterdi bağıran


ya yıllarca bize küsen sevgimiz

yalnızca karanfillerin

ve gelinciklerin renginde mi vardı

suçu neydi badem çiçeklerinin

menekşelerin leylakların suçu neydi

kimdi yaşamın akışına cetvel tutan

sus artık

yine yanıtsız kalıyor sorular

dur sözcüklerin en şiir bakışlısında

bırak çoğalmalar konuşsun yine

ağlarken bile boş bakma bir daha

mutlaka bir anlam dolmalı gözlerine


bir gecedir aynı açlık aynı ezgiler

ve kar akşamları yalnızlığın

yeter olsun bunca sancı

bütün coşkular bizim olsun istiyorum

bütün aşklar bizim

yetsin artık mezarlık kokusu havanın

masmavi ağıtlar bıraktık geriye

ve salkım saçak boşluğunu alanların


baharda hüzün takılmaz saçlara

mutluluğa gem vurulmaz bilirim

getir bana şimdi kendi sesimi

yürüyüşlerle kabarıp coşan

yığınlarla sonsuzlaşan sesimi


dedim ya

çok önceden paylaşılmış ekmeğimiz

şimdi uzay çağlı bir şölende

bir dilim açlık grevidir yediğimiz

başka yok

oysa toprak yorulur biz yorulursak

susarsak bütün dünya susar

işte bu yüzdendir hep çektiğimiz

ve ölürken bile

bir ışıklı selamadır güneşe

celladımızdan son isteğimiz


sen ki bilirsin kır çiçeklerini

hangi rüzgar dağıtırsa dağıtsın

düştükleri yerde yeniden çoğalırlar

taşlara taşça sorarlar baharı

toprağa toprakça

koysan sığmazlar saksılara

dağların öfkesiyle uyanır

yağmurun sevinciyle dağılırlar

ve bir gün

güneşin suları öptüğü zaman

özgürlük renginde sevgiye açılırlar


toprağın ilk sancısından beri

kaç ihanet gördü kır çiçekleri

kaç güzelliği kurban verdi çığlara

ne yıllar tükendi ne baharlar

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek


ey aç memelerin dirençli çocukları

işte sütü bol bir şafak

girdi yine koynumuza çırılçıplak


işte tarih

işte şiddetin iğrenç yüzü

biz başlatmamışız hiçbir savaşı

bizimle başlatılmış bütün savaşlar

bizimle bitirilmiş yine

kölelik çoğaltan zaferler adına

vurulup düşmüşüz dünyanın her yerinde

gidenimiz bir daha dönmemiş geri

Yemen olmuşuz

Balkan olmuşuz

Seferberlik olmuşuz

ve her büyük savaşın sonunda

ölümlere karşı türkülerle durmuşuz

hangi inancın sesidir bu

hangi körlüğün koyun kurbanlığı

ki uğrunda can verdiğimiz topraklarda

canı alınan kurbanlara dönmüşüz


doğan günü kardeş bilirdik oysa

akan suyu yoldaş bilirdik

mutluluğa koştururduk atlarımızı

sınırsız özlemler içinde ve suskun

yine yollarda sessiz kalırdık

bizi bizsiz eden Ferhad'ı alkışlar

bizi bizsiz seven Kerem'i tanırdık

yine bir başımıza kimsesiz ağlardık

öylesine yaşardık ki günleri yüzyıl gibi

cehennem bile imdat dilerdi bizden

cehennemi cennete yine biz bağlardık


ne yaptıysak yetmedi sesimize

ne söylediysek yetmedi

karlarla silkelendi nice dağlar

kalburlarla elendi

ey bağrımıza bastığımız deli sevda

işte yine doğayı doldurup yüreğimize

yağmuru çağırıyoruz yanan ellerimize


bir ilkbahar gecesinin ortasında

şimşeklerle gelen o kıştan sonra

her şey yeniden başlıyordu yine

sanki kimliğimiz

yaralı bir kuş değilmiş gibi

ve bakmıyormuşuz gibi

bulutların taa üstünden

yerin taa derinliklerine

yeniden yükseliyordu aynı sesler

süngerler çekilmiş gibi üstümüze


nice yıllar geçmişti aradan

her anı bir başka deprem

dört bir yana haberler salınarak

öldü denildiği halde inanılmayarak

ve gittikçe silahlaşan türkülerde

dağlara güneş doğdurulmayarak

nice yıllar

her anı kutsal bir çığlık içinde


barış dedik bunca yıl

kardeşlik dedik-sevgi dedik

yepyeni umutlar doğurduk umut tacirlerinden

düştük peşlerine korkusuz

aç-susuz

ve en dikenli yollarda yalınayak

gelecekleri kapkara

dilleri yumuşak

yalanları güzel ve ak

girdiler dünyamıza alkışlanarak


onlar da barış dediler bizim gibi

kardeşlik dediler-sevgi dediler

hatta kurşun yağmuru akşamlara karşı

yalnızca gül ve güvercin dediler

sonra sığındıkları gizli beyler

defne dallarıyla tutuşturup ateşleri

güvercinleri pişirmeden yediler


toprağı çıldırtan güller söylemişti

onurla şahlanan kitaplar

ve kararmayan yürekler söylemişti

gözyaşına karışırken ter

biliyorduk ki güle hançer

barışa hançer

saplayan eller

kırılmak zorunda birer birer


hangi ışıktı o karanlık gecede

hangi sevgi-hangi gül

hangi barıştı onca ölümler içinde


sevgiyse çocuk yüzlü diyorduk

barışsa sabah yüzlü

patlayıp fışkıran

leylak yüreği bir şafakla parlayan

ne açlık-ne zulüm-ne de kan

ancak biz kazandığımız zaman


bir akşam üstü çekildik nöbete


kurtardık yakamızı yalanlardan

ve daldık kendi çocuk saflığımıza

koltuğa alınmış bir kelleydi yaşama

gençtik-korkusuzduk

ama aşksız

ama şiirsiz

ama kitapsızdık

önce şairleri kovduk aramızdan

sonra bilim adamlarını kovduk

sonra eğitimcileri

ve daha niceleri daha niceleri

velhasıl hiçbir güzelliği

bir türlü katamadık güzelliğimize

bir at gözlüğü müydü bu

bir bakar körlük müydü yoksa

ki yaşamın tümünü kucaklamadan

varmak istedik o sonsuz yaşama


bir akşamüstü çekildik nöbete


bütün kitaplardan bir tek söz

bütün çiçeklerden bir tek renkle

selamlar yolladık iş cehennemlerine

işsizlik cehennemlerine selamlar

gözlerimizi karşılayan güneş

daha sermeden yüreğini dağlara

sabahlardan haber verdik kırlara


konduların savrulan kimsesizliğinde

ve yanan gölgesinde fabrikaların

bir tek söz

bir tek renk

ve ardında koskoca bir gelecek

bitmedi biliyorum ve bitmeyecek

yetmedi yalnızca adını söylemek

yürümek gerekiyordu üstüne üstüne

yürümek


bütün sesler silahlıydı sanki şiire

ölüm törenlerinin

ve anma günlerinin ötesinde

camlarda parçalanan

birer yağmur tanesiydi yüzler

denizler adına çöller miydi çağırılan

yığınlar adına yalnızlıklar mı

ki parçalandıkça parça parça dağılan

ve düşülen her tuzakta

birbirinden ayrı seslerle bağırılan


ay susmuştu sesimin şafaklarında

ve geceler çatlamıştı hırsından


bir mayıs sabahı karanfillerde

on beş haziranda bütün dillerde

Kavel’de Tariş’te yürek ellerde

yok muydu yarını bir gören usta

bir gören usta


bir akşam üstü çekildik nöbete


uğrunda can verdiğimiz canlar

bir türlü anlayamadılar

Celali kimdi-sekban kim

kurtaran kim di-kurtulan kim

oysa bir ekmek

bir namus vardı uğrunda ölünen

bir de umut diye Kuran-ı Kerim

yalvardılar uykusuz geceler boyu

sattılar gördüklerini satılmışlara

dinleyen kim di onları-anlayan kim


bir şeyler vardı hep yarım kalan

ve düşlerle bir türlü bağdaşmayan


terini toprağa katan ustalar

dünyayı ayakta tutan ustalar

canını pazarda satan ustalar

yok muydu yarını bir gören usta

bir gören usta


kavrulan ter adına yazılan şiir

çırpınan kanatlarda kalamaz artık

taşlaşan şafaklarda çoğalamaz

ve yaşamın zaferinde yankılanan o ses

sahte çığlıklarla boğulamaz artık

aşılmamış coşkularla dağılamaz

sen ki uzaktan tanırdın o sesi

Paris alanlarında

Şikago fabrikalarında

kendini o sesin sıcaklığından sorardın

adını yüreğinle yazardın karanlıklara

bütün ışıları ellerinle yakardın


nerede o sınırlar aşıp yücelen ses

yapraklardan süzülüp çoğalan ses


ey bir sesin yankısında kalanlar

grevi kavgasız teslim alanlar

tokluğu çoğaltıp açlık bulanlar

yok muydu yarını bir gören usta

bir gören usta


biz yaratmadık böyle çoğul düşünmeyi

böyle üç zamanı birden yaşayıp

bugünden geleceği görmeyi

biz yaratmadık

biz yaratmadık bunca zamansız yanlışı

döktük şaraplarımızı acıydı diye

değiştirmek istedik yalnızca

mutlulukların çoğalmasından yana

mor köpüklü yelesinde rüzgarların

şafaklarla kucaklaştık her sabah

doğayı zorlayarak düştük yollara


“Tevekkeltü tealallah” değildi sözümüz

aşkımız vardı baharlara tutkulu

dilimiz rüzgarların denizlerin diliydi

soluğumuz dağların ormanların soluğu

ve yüzümüzde güneş vardı her zaman

hani hiçbir zaman

hiçbir balçıkla sıvanamayan


bir düdük çalınacak denilmişti

bir düdük

üfürüğü New York'ta Washington'da

sesi kulaklarımızda bir düdük

nice güller solacak denilmişti

nice güller

kökleri her yerinde dünyanın

yaprakları bağrımızda nice güller

ve doğacak olan gün

daha doğmadan kararacak denilmişti

hepsi gerçekleşti bir yıldırımla

bir şey kaldı unutulan

solan güllerin kökleri yine toprakta

yine dimdik ve tomurcuğa durmakta

belki yorgun

belki yenik

belki yaralı

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek


yıldızlar metal metal düşmüş yere

her yerde sessizlik kaynaşıyor

kafalar susmuş omuzlar konuşuyor


son ışılar da söndü gecenizde

artık çıkabilirsiniz

umutlarda sallanan düşler

ve bütün özlemler dağıldı

yeniden kendinizi avutabilirsiniz

o korkunç avuçlarınızda

yemyeşil ormanlar yanıyor şimdi

pür köpük nehirler kuruyor


aman sevdiğim aman

türkülere durmak zamandır şu an


siz ki bilirdiniz sevmesini

gelecek uğruna ölürcesine

kızgın bir demiri dövercesine

ve tarihin en güzel yaprağını

güneşin parmağıyla çevirircesine

siz ki bilirdiniz

şimdi bir yarasa şenliğinde

kanla besleniyor sessizliğiniz


bir kez kırıldı rüzgarın kanatları

her ölüm bir düş kırıklığı şimdi

bir güvensizlik belgesi gözlerinizde

ve ihanetler

savaşsız çekilen teslim bayrakları

verilen adresler

listeler dolusu arkadaş adları

ve uğrunuzda yıllar boyu ölenler

ölürken bile durmadan yürüyenler

az önce yine ölmeye gittiler

hala sessizliğinizde kanıyor sesleri

bir daha dönüp de bakmayın geriye

adını bile sormayın hiç kimsenin

acı ve ihanet kokuyor her yeriniz

çekilin şimdi uykularınıza-çekilin

bir başka mevsimde bekleyin sabahı

belki yeniden dirilebilirsiniz


siz değil misiniz önce öldüren

sonra tapan bizlere

ve yolumuzda bayraksız yürüyen

işte taşladığınız Pir Sultan

derisini yüzdüğünüz Mansur

başını kestiğiniz Hazerifen

ve siz

biliyoruz ki bir gün

bizi de böyle seveceksiniz

işte gecemizde yanan ışılar

işte yarın diyeceksiniz

yüzünüzde dökülen ışıkları

tül dudaklarından bizimle öpeceksiniz

kan kalır belki yerde

alın teri kalmaz ama

bir gün mutlaka göreceksiniz


sizi gidi ozan soylu yiğit coşkular

pınarları gürül gürül

bahçeleri şen baharlı tutkular

işte yürüdükçe yeşil yeşil çoğalan

ve güneşi göğsünde oynatan kırlar

aşka mühür vurulur mu hiç

kavgaların en korlusunda bile

pencereden dışarıya bağıran bir menekşe

alıp götürüyorsa hala

yüreğinizi o sonsuzluk ülkesine

bir cam engelinde durulur mu hiç


nasıl vurulursa vurulsun mühürler

bir selamımız var bu günün yarınına

bir selamımız

belki yenik-belki ihanet yorgunu

ama soluklu

belki adım-belki dura dura

ama umutlu

başka nasıl çıkılır

nasıl tarihin karşısına


ey gözlerinin şiir okyanusuna

masmavi gülüşlerle dalıp gittiğim

şiirlerde türkülerde tanıyıp

soluğunu sesimde rüzgar ettiğim

şimdi gün bitti

yerler mühürlendi diyorlar

dişti yine bir yaprak

bir ağıt daha yeşerdi dallarda

tomurcuklar sustu

bahar mühürlendi diyorlar


aman sevdiğim aman

kapıların kapanma sesidir şu an


dışarda kral taçlı tanrılar

her gülüşü bir isyan biliyorlar

sevinmeyelim demiyorum sana

yalnızca şu kervan kıranlara

sevincimizi zamansız duyurma

güzelliler korkutur karanlıkları

sabahımız yasa bürünür sonra


gün bitti

yerler mühürlendi diyorlar

tam ortasındayız okyanusun

maviliklerin bıçaklanmış yüreğinde

ve maviliklerden uzak

ışık bitti

renkler mühürlendi diyorlar


dört yanımız ölüm tuzağı ve yangın

kan içinde sevgililerdir taşıdığımız

kurşun dökülmüş yükümüze

sevgiler mühürlenmiş diyorlar

saçlarını savurma demiyorum

yeter ki suların sonsuzluğuna

yürekli bir tanık olsun o rüzgar

sil gözlerini ay tutulmasın

can pahasına yükselen sesler

ve gülen yürekler susturulmasın


bir ihanet vaktindeyiz seninle

bir öfke günündeyiz

oysa yüzün yine kocaman bir güneştir

ve karanlığa inat gözlerin

şafak tadında ışıklarla titreşir

kırılan dal

çürüyen tohum

her şey yeniden yeşerir ellerinde

çöller yeniden bahçeleşir

bir kuş bile yokken ağaçlarda

bütün ağaçlar kuş diliyle söyleşir


varsın şarkılar sustu bilinsin

hatta demiri çürüten bilekler

zora direnen yürekler

gün ve güneş mühürlendi denilsin

yeter ki bu yılgınlık çıkmazında

şiirsiz ve sensiz

bir saniye bile düşünülmesin


her şey bitti

yaşamak mühürlendi diyorlar

ve bunalımın alkol pençelerinde

yılgınlık bir yaşam oldu diyorlar


aman sevdiğim ama

yaşamı savunma cephesindeyiz şu an


gün bitse bile gökyüzünde

günler daha mühürlenmedi

çünkü dilde söz

çiçekte renk

ve zamanda gelecek bitmedi


düşlerin sonsuza koştuğu yerde

sabrın çiçeklerini açtığı yerde

asla kapanmaz yaşanan defter

çünkü tarihin en güzel yerinde

son sözü hep direnenler söyler


kendini bir suyun akışında

ve suları kendi bakışlarında

görebilenler söylesin

ne seferberlik var günün yüzünde

ne Yemen savaşları

oysa kızların gözleri yine yollarda

yine korkunç ve yaşlı

göklere sığmayan sevgiler

yine hücre-zincir bir özlem

ve turnalar

yine utanarak geçiyor üstümüzden


neye baksam tuzaklarda sanki

neye uzansam uzaklarda

uykuları kurşunlanan kondular

tekmesiz açılmayan kapılar

ve alınıp götürülen umutlar

turnalar ey turnalar

Yemen'e gerek yok şimdi

gideni döndürmüyor zindanlar


analar yine yırtıyor yazmalarını

kara haberler koşuyor her yerde

telgraf tellerinde

haber bültenlerinde

ilk çağların bir uzay çağdaşlığı

okunuyor yine kan efsanelerinde


ne dağ başlarında kız bulutlar

saçlarını çözüyor eskisi gibi

ne dostlar kolumuzda geziyor

aynı kentlerde ayrılıklar

intiharlar ve esir kampları

yürüdükçe ölümler takılıyor ayaklarımıza

genç ölümler

zamansız ölümler

direnen ve ölümsüzleşen ölümler

türküler ey türküler

seferberliğe gerek yok şimdi

seferberlikten beter olmuş yürekler


ey göğsünden bıçaklanan mutluluk

sen ki anlardın

yavru bir kuşun ölmesine bile

yuvasız dallar gibi yanardın

ilkyazın gecikmiş sesinde

bir tomurcuk ölüsü görsen yerde

acısını bademlerden sorardın


gelinlikler şimdi kelepçeli

düğünler-doğumlar zindanlarda

bu türküleri hangi sazla çalayım

hangi sözle söyleyeyim sana

ölüm kara bir yazgı değil artık

bembeyaz bir şiirdir koynumuzda

imgelerin güzelliğinde kan

bu kanı nasıl okuyayım sana

nice gurbetler yaşanıyor içimizde

nice ayrılıklar

nice yarım yolculuklar

turnalar ey turnalar-turnalar


aşka çamurlar sürülüyor her gün

zamana duvarlar örülüyor

saksılar yine sulanıyor oysa

sevgiler yine yeşeriyor

her şey bir yanılma gibi karanlıkta

yer üstünde kaçanlar

yer altında savaşanlar yürüyor


baharın çağrısı yetmiyor artık

enginlerin çağrısı yetmiyor

kentlerin kucağında her akşam

bir ihanet seli sanki bulvarlar

akıp duruyor meyhanelere

ve durmadan umutsuzluk

durmadan korku dökülüyor kadehlere

ne sınırlar ötesi bir özlem

ne devleşen bir öfkenin sesi

tek umut diye sunulan yüreklere

gazetelerde boy boy ****** resimleri

bir de sportotolar

ve alım dışı piyango biletleri


ey yürüdükçe çürüyen sokaklar

gürültüler içinde sessiz

ve kimsesiz

korkunun yokuşunu tırmanan sokaklar

hiç konulmayın isterseniz

gizleyin utancınızı

gizleyin çoğalan fahişeliklerden

yıkılan onur kalelerinden

çamur çamur akan

ve aktıkça kokan bu ihanet selinden

gizleyin utancınızı gizleyin

bütün kuyruklarda küfreden

kuyruklar bitince sesi kesilenlerden

ekmekleri alınsa bile ellerinden

her gün açlığa şükredenlerden

gizleyin utancınızı gizleyin

bu susturulmuş özgürlük seslerinden


işte kaldırımlar boyu yeni tanrılar

sarayları etten-tapınakları kemikten

karanlıkta birdenbire

arkadan saplanması gibi kurşunun

bir bankanın buzul bakışı

alnımızda terimiz dondu donacak

ve öfkemize çıldıran karanlık

daha dolunay damlamadan üstümüze

kudurdu kuduracak


şu anda ne sevişen çiftler

ne yakalara takılan gelincikler

artık ilgilendirmiyor kimseyi

az sonra belki bir adam asılacak

ve zaman

gergin bir ipte durdu duracak

sonra her şey yeniden

yeniden başlayacak

ey sessizliği biriktiren sokaklar

iyi ki yürüyoruz birlikte

demek ki hiçbir şey durmayacak


işte vurulmuş üniversite cesetleri

fareler dolaşıyor gözbebeklerinde

dişetlerinde böcekler

sanat öfkeli-düşün açlık

gençlik yaralı- bilim yokluk

bir yanı stadyumlar dolusu

diskotekler dolusu bir boşluk

bir yanı çöl sakallı

tekke bakışlı bir sarhoşluk


işte vurulmuş üniversite cesetleri

işte aydınlar

ki el fenerleri tarihin

kimi çekilmiş köşesine tükenmiş

teslim bayrağını çoktan çekmiş

kimi gecikmiş bir yargıda

zulüm yasasının yargısı karşısında

gülden bir demet inanç kesilmiş


ey yürüdükçe çürüyen sokaklar

nedir bu boşluk rüzgarları

bu boran-bu sis-bu soğuk

kış öncesi bir ölüm telaşı sanki

geleceğin dudaklarına kar mı yağacak

işte bir şair

dansözlerden söz ediyor yine

bir yazarsa kadın kadına aşklardan

ey demir kapılara yazılan şiirler

eşcinseller ve serseriler

edebiyat tarihini sardı saracak


şu anda gözleri bağlı bir karanlıkta

belki susulacak

hiç konuşulmadan yaşam savunulacak

belki de bir zaman usta bilinenler

çıraklardan önce adlar sayacak

kurumuş otlar arasında güller gibi

evlerde umutlar yandı yanacak


kalabalık cehennemi bu yalnızlıkta

yalnızca direnmeler suluyor çiçekleri

yalnızca gerilemeyen adımlar besliyor

ey yüreğe yaslanan güzellik

sen ki anlarsın

pınarların en susuzunda bile

bir damlada denizlere dalarsın


işte ihanet tutanakları işte biz

kaç kez küllediler bu toprakları

kaç kez kurakladılar

yine denizlerdeyiz işte

yine okyanuslardayız

inançlarda şahlanan deli bir rüzgar

öpüyor gönlümüzün altın sahillerini

yılmayan gözler dikiliyor ufuklara

okuyorlar birer birer

dayanmanın bitimsiz şiirlerini


bir bir çekilirken teslim bayrakları

ve kaçmalarla uzarken

göçmelerle tozarken Avrupa yolları

durdu bir avuç yiğit

bir tutam kır çiçeği

ölüm dediğiniz de ne ki

gözümüzde hainler kadar küçük

onlar ki ayrıkotu tarlasında

bir tutam çiçektiler

bir avuç direnci güzellediler

hiçbir şey bitmemişti daha

gülerek girdiler zulüm tufanına

ölerek girdiler

ve en dayanılmazında tufanların

adlarını bile söylemediler


yüreklerin karartılıp satıldığı

ve aşkların

buruşturulup atıldığı akşamlarda

inanç ki yenilmez kılar insanı

o sudan ve demirden sevda

resimlerde renklere sorar yaşamı

günleri şiirlere böler ufuklarda


işte bizimle güzelleşen her şey

yine bir dostluk

bir de aşk sıcaklığında

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek


saraylar saltanatlar çöker

kan susar bir gün

zulüm biter

menekşeler de açılır üstümüzde

leylaklar da güler

bu günlerden geriye

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar adına direnenler


yine bir kırbaç öfkesidir yaşanan

boz bulanık çıldırma saati gecenin

bütün gözlerden uzak

inancın sesidir kan uykulara

sabrın dili

ve güneşin sözüdür konuşulan

korkunun faydası olmaz ölüme

işte paramparça edilen sevgiler

ve içimizde yeşeren güzellikler

çırpınıp duruyor saklı sancılarda

kuşlar mı gömülüyor karanlıklara

karanlıklar mı tükeniyor kanatlarda


ey ömrünü destan gibi yürüyenler

yaşayan kimdir gerçekte

ölen kim

yaşarken bile tükenenler mi

yılgın yılgın düşenler mi

yoksa çekilip tarihin burçlarına

bayrak bayrak ölümsüzleşenler mi


onalar ki yer altı nehirleridirler

her gün bin beladan kurtulur

bin engelden geçerler

bazen durulur

yayılır

gerinirler

bazen coşar

kabarır

köpürürler

karalardan görünmeden kimselere

denizlerde güneşi gösterirler

okul yolunda bir öğrenci

işyerinde bir grevcidirler artık

okunan kitapta

yazılan defterdedirler

yükselen bilinçte

ve eriyen cevherdedirler

yeraltında o nehirler-o nehirler


boz bulanık çıldırma vakti gecenin

günün alnında bir yara

bir yara daha

vuruyor kendini sesten sese

kulaktan kulağa

falakalara dayaklara

elektriklere coplara karşı

kollardan ve bacaklardan

durmadan askıya alınmalara

günlerce aç susuz

ve uykusuz bırakılmalara karşı

ne olur yarına doğru bir adım

bir adım daha


sanki demir leblebiler

yiyenin dişini dökerler

ölüme güler geçerler

yeraltında o nehirler

o nehirler


körkütük sarhoş vakti gecenin

çırılçıplak soyulmalara

kış günleri soğuk sulu duşlara

kum torbalarına

ve intihar numaralarına karşı

ırza tecavüzlere

sahte idamlara

içirilen sidiklere

ve tuzlu sulara karşı

o ilk çağlı mezbahalara karşı

ne olur yarına doğru bir adım

bir adım daha


cellat yazar konuşmadı

hain kızar yanaşmadı

dostlar güler ki şaşmadı

yeraltında o nehirler

o nehirler


körkütük sarhoş vakti gecenin

bütün çabalar sonuçsuz

çiçek açmış yaralar

inançlar sonsuz

şafağın yüzünde bir bayram

gürültülü bir zafer sevinci

her şey denemiştir

ama hiçbir şey söylenmemiştir

gecenin kudurma vaktinde bile

yarına doğru bir adım

bir adım daha gidilmiştir


ne mutlu çocuklarına dünyanın

kentlerine-sokaklarına

bahçelerine-kırlarına

ağaçlarına-kuşlarına ne mutlu

ki bütün acılar ışılarla süslenmiştir

ve acının böylesi

bizde hep mutluluk bilinmiştir


onlar ki her an yanı başımızda

ne kaçtılar ne göçtüler uzaklara

dalgalarla tüllenen kıyılarımızda

baharımızda yazımızda

biz oldular

karıştılar kalabalığımıza


şimdi sabahın her ala şafağında

doludizgin koşan

çağlayanlar gibiyiz o sulara

işte ihanet kurbanları

işte yüzümüzde güneş

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek


yekpare mermer dediler adlarına

ki her yerleri çamurla sıvanmış

donmuş sanki üstlerinde sesler

türküler bir ıslıkta yarım kalmış


tepeden tırnağa maviydi her şey

kara-kapkara kirli bir mavi

hele damatlıklar ve gelinlikler

renklere zulüm bulaştığı bir anda

yekpare mermer dediler onlara

nasıl da severler oysa maviyi

gökyüzü gibi sonsuz

denizler gibi kusursuz olunca


her şey bir başkalıktı sanki

daha önce hiç yaşanmamış gibi

ne bireysel yiğitlik gösterileri

ne de yırtmak için kirli mavileri

öyle kısır değildi dirençleri

boğulmasın diye çöllerde nehirler

ve bir adım daha atılmasın diye geri

onlar ki

kanlarıyla yıkadılar gelinlikleri


yekpare mermer dediler adlarına

bazen kıyılarda çığlık çığlığa

bazen doruklarda sessiz

karanlığın silinişiydiler oysa

sessizliğin tükenişiydiler

ve yaşamın anlam kazandığı her an da

doğanın birden bire sevilişiydiler


yepyeni heykeller yapılıyor şimdi

hiç mermersiz ve elsiz

kimi mendil olup açılmış düşlerde

kimi umutsuzluk olup saçılmış

elleri yok çünkü o mermerlerin

gözleri yok bu heykellerde

her şey öyle sevinçsiz ve sessiz

yalnızca sözden midir şu çekiçler

şu keskiler korkudan mı

yalan bir sanat kanıyor yüzlerde

renkler öyle kimsesiz ve çaresiz


ey bu günden yarınları görenler

yekpare mermer dediler adlarınıza

yekpare mermer

kavganın kuraklığında denizleşirken

aşkın sularında sonsuzlaşırken dediler

gecenin karnında gündüzleşirken

ölüm oruçlarında şiirleşirken dediler

ve kuraklığın yetmiş beşinci gününde

bir filizde bahçeleşirken

bahçeler dolusu çiçekleşirken dediler


ne bir saray sütunundaydınız oysa

ne de bir tanrı başındaydınız

günlerin doğuşunda

suların akışındaydınız hep

bir kitabın coşkuyla okunuşunda

bir şiirin kıran kırana yazılışındaydınız

ve açlıkta bir ekmeği paylaşmanın

oğul balı mutluluğundaydınız


enginleri savunan yoktu sanki

nehirleri duyan yoktu başka

taşlarla söyleştiniz her sabah

yarılıp sulara yol verdi kayalar

yapraklara sordunuz kendinizi

ağaçlarla söyleştiniz

dört mevsim çiçekle yüklendi dallar

ve ıslak beton çıplaklığında

karanfiller kokladınız topraktan

her kokuda bir daha

bir daha dirildi vurulanlar

ama onlar

o sevdaları yollarda koyup kaçanlar

bir türlü anlayamadılar

acılarda yoktular çünkü yanınızda

sevinçlerde yoktular

kurşun sıcaklığını yaşarken yüreğiniz

onlar buz tadında bir soğuktular

bir o kadar da korkak

sevgiden yoksun ve dalkavuktular


yekpare mermer dediler adınıza

ki koca bir tarihti sözleriniz

der ki şimdi her okunuşunda

dikileceğiz karşısına bu gecenin

dağlarla-ormanlarla dikileceğiz

ve asla çekilmeyeceğiz

sularla birlikte aşıp çağları

güneşle birlikte yükseleceğiz

öyle yalansız-öyle içten

bitinceye dek yürüyeceğiz

ama hiçbir zaman bitmeyeceğiz


belki parçalanmış bir gece yarısı

belki de çeyrek kala nazlı bir sabaha

ölümün koynunda biter açlığımız

sakın ha bizi çok çok övmeyin

övüp de yer altında üzmeyin

işte bizden önce giden dostlar

yine gülümseyen yüzlerle

denetleyen gözlerle bakıyorlar


bütün günler içilecek kıvamda şimdi

bütün aşklar yaşanacak kıvamda

ey ölüm oruçlarına dalıp gidenler

zamanı rüzgara salıp gidenler

yekpare mermer dediler adlarınıza

çamurlarla kaplı yekpare mermer


şu anda günün tanıklığında

güneşin gürültüsü diyorum adınıza

o çamurlar ki kuruyup çatlayacak

parça parça dökülüp üstünüzden

korkular gibi karışacak toprağa

ve mermerler ki kalacak

yine denizlerle gökyüzünün arasında

yine dimdik ve ayakta

gülümseyen şafaklarla parlayacak

ve gelincik yüzlü bir dünyada

çocuklar doğacak aydınlığınızda

adınıza türkülerle başlanacak


şiirler doğacak kıvamda yine

duygular yeniden yağacak kıvamda

ve yürek

imgelerin en ulaşılmaz doruğunda

ey her şey bitti diyenler

korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler

ne kırlarda direnen çiçekler

ne kentlerde devleşen öfkeler

henüz elveda demediler

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek

30-03-2008 17:37

Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
[flash width=425 height=355:5cba5bad47]http://www.youtube.com/v/GSMRhxuODzQ&feature=related[/flash:5cba5bad47]

dilaver 30-03-2008 20:09

Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
Katliamın tek tanıgından bahsetmeden geçmek olmaz. Ertugru Kürkçü anlatıyor :

http://www.bianet.org/biamag/kategor...rkcu-anlatiyor

* *Kızıldere'de ölenler hala yaşıyorlar, onlar ölümsüzler arasına ve halkların kalplerine gömüldüler. Bu başlık ta onun bir göstergesi degil mi.

* *saygılarımla

pante 30-03-2008 22:19

Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
"Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır...
Her engebede düşen devrimcilerin gövdesi bir devrim fırtınası yaratır...
Düşen devrimciler devrim yolunu kızıllaştırır, aydınlatır...
Düşenler geride kalmazlar.
Devrimin öncüleri ve sembolleri olarak daima kalplerde yaşarlar.
Onlar Kızıldere'de devrim için düştüler.
Kalbimize ve bilincimize gömüldüler!

Yenilindi ama bitmedi o kavga, sürecek!
Ta ki yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek..


Kızıldere; devrimci özverinin, kardeşleşmenin, yoldaşlaşmanın, devrimci dayanışmanın adıdır.
Devrim stratejisinin bir adımı ve sonu değildir. Deniz'lerin idamını önleyememenin çaresizliğiyle bir umut olarak gerçekleştirilmiş bir eylem ve direniştir. Deniz'lerin idamı gündemde olmasaydı, belki bu eylem de olmayacaktı. Ama neticede 68 hareketini ve 71 direnişi noktalayan bir olaydır.

Aradan geçen 36 yılda şartlar çok değişmiştir, hem Türkiye'de hem dünyada.
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım!

31-03-2008 14:41

Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
Alıntı:

Onlar bizim kuşağın gözüpekliğinin ve fedakârlığının temsilcileriydiler...
Salt sömürüye baş kaldırma hareketi veya yukarıda aydoe'nin ifade ettiği şekilde gözpekliğin ve fedakarlığın temsilcileri olarak algılandığı sürece Kızıldere'nin bizler için taşıdığı olumlu bir anlam vardır. Az gelişmiş ve yoksul bir ülkede gelir adaletsizliği, dışa bağımlılık, çoğulculuğun ve özgürlüklerin kısıtlandığı bir sistem içinde bazı insanların buna baş kaldırması ve farklı ideolojilere, alternatiflere sarılması gayet anlaşılır ve insanca bir çaba. Bu açıdan Çayanların önemi halen sürmektedir diye düşünüyorum.

Ancak gerek teorik gerekse de pratik eylem değerlendirmelerini günümüz açısından yorumlamaksızın olayın yanlış algılanmasına ve Çayanların yüceltilmesine neden olunabilir.

Öncelikle Kızıldere eyleminin "Denizler tutsak düşmüş ve idam edilecekler ne yapalım da bir çözüm bulalım bunu engelleyelim?" gibi bir soruya şans eseri "Fatsa'da bir radarda çalışan 3 İngilizi kaçıralım" gibi verilen bir yanıtla yapılmadığının altını çizmem gerekiyor. Yapılan eylem böyle basit bir soru ve yanıtın sonucu olmaktan öte Çayan'ın "Öncü Savaş" teorisiyle ilgilidir. Eğer bu noktayı kaçırırsak olayı "Bazı gençlerin asiliği ve duygusal tepkileri" gibi dar çerçeveye oturtmuş oluruz. Elbette isyan, duygusallık, arkadaşlık gibi duygu ve düşüncelerin önemli bir yeri vardır eylemde ama teorisi daha önceden yapılan Öncü Savaş'ın pratiğe aktarımı olarak yorumlamak kanımca daha doğru olur Kızıldere'nin.

Öncelikle Çayan ve arkadaşlarının bizim devlet geleneğimizde isyancılarla pazarlık etmek gibi bir özelliğin olmadığını bildiklerini varsaymak durumundayız. Bunu bilemeyecek kadar saf olamazlar çünkü toplumsal bir sistemi değiştirmek uğruna canlarını feda etmeyi göze alıyorlar ve öncesinde de derin toplumsal tahlilleri kağıtlara döküyorlar. Bilinçsiz ve salt tepkisel bir gençlik hareketi söz konusu değil. Bu da bana Çayan hareketinin görünürde "Deniz'leri kurtarma" amaçlı yapılan bir hareket olmasına karşın özünde devletin verdiği idam kararlarıyla kendilerine karşı açtığı savaşa, savaşla karşılık verme ilanı olarak görünüyor.

Çayan ve Kızıldere eylemleri devletin totaliter yüzünü açık şekilde göstermesine (Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararı) karşı savaş ilanıdır. Bu nedenle "Hatırla Sevgili" dizisinde verilen duygu ve niyetlerden daha öte anlam taşır (Ancak burada Hatırla Sevgili'de ideolojik bağlamdan kopartılıp insani yönüne ağırlık verilmesini eleştirdiğim anlaşılmasın. Bilakis böylesi daha iyi olmuştur bence. İnsanların empati yapabilmesine olanak verilmiştir dizide).

Çayanlar insanları rehin alma ve silahlı direniş gösterme yerine farklı yöntemler deneyebilirlerdi:

-Ankara-Eskişehir yolunu geçici olarak kapatma gibi bir eylem olabilirdi.

-Büyük bir resmi binayı geçici olarak işgal etme eylemi olabilirdi.

-İmza kampanyaları, yurtdışındaki insan hakları kuruluşları gibi kuruluşlarla dayanışma denenebilirdi

-İsmet İnönü o dönemde Denizlerin idamına karşıydı. Ancak gücü idamları önleyememiştir. İnönü'nün yanına çıkılıp deteğin daha medyatik olması sağlanabilirdi.

Pek çok farklı ve barışçıl ama ses getiren eylemler düzenlenebilirdi. Ama Çayan ve grubu ülkemizde memur olarak çalışan, geçinmek için emeğinden başka şeyi olmayan üç İngiliz memuru rehin almayı seçti.

Eylem başından itibaren büyük bir hata idi (Ama Çayan'ın teorisi ile uyumlu idi. Yani kendi içinde tutarlı bir eylem idi.)

Fatsa'da görev yapan üç İngiliz ülkemizi zorla işgal edip oraya yerleşen kişiler değil Türkiye devletinin davet ettiği, doğru veya yanlış bir karşılıklı alış-verişin sonucu ülkemizde idiler. Eğer ülkemizde bulunmalarına karşı çıkılıyor ise muhatap devlet olmalı hükümet olmalı idi. O memurlar değil. Bu birinci büyük yanlış idi.

Kızıldere'de kuşatma olduğunda ve kaçınılmaz son kendini hissettirdiğinde İngilizler serbest bırakılabilirdi. Bu suçsuz insanların canı böylece bağışlanabilirdi. İnadına bırakılmadı. Devletin batı karşısında utanç duyması ve TC'nin prestijini bozmak uğruna üç İngilizin hayatı harcandı. Böylece devlet ülkesine davet ettiği insanları bile koruyamayan aciz bir devlet olarak gösterilmeye çalışılmış oldu. Öncü Savaş'ın teorisine göre devletin zaafiyetini göstermek gerekiyordu. Bu fikir pratiğe yansıdı. Bu ikinci büyük yanlış idi.

Tüm bu teorik ve pratik yanlışları çerçevesinde Kızıldere olayları halkın büyük bölümünde hep terörist eylemler olarak anıldı. Öncü Savaş, Çayan'ın bu eylemi sonrası gerçekten de başladı ve gittikçe yayıldı ama hiç bir zaman halkın büyük bir bölümünü kapsayamadı, hep marjinal kaldı.

Kızıldere olaylarının bir olumsuz büyük etkisi daha oldu. O döneme kadar gençliğin baş kaldırı eylemlerini haksızlığa karşı meşru ve masum bir direnişi olarak gören merkez demokrat kesimler daha mesafeli durmaya başladı. Ülkücü hareket için Kızılların masum eylemleri bırakıp "gerçek yüzlerini" göstermesinin simgesi oldu. Kızılların silahlanmaya başladığının ilanı Ülkücü hareketin eskiye oranla daha yoğun şekilde silahlanmaya yönelmesinin gerekçesi yapıldı. Şiddet şiddeti doğurdu, kısır döngüyü kırabilen olmadı-olamadı, kıvılcım yayıldı ve ülke kaotik ortama sürüklendi.

Madalyonun diğer yüzünü çevirip devlete baktığımızda "tencere dibin kara seninki benden kara" deyimini hatırlamamak elde değil. Öncelikle bu gençleri şiddete yönelten ülke ortamından devlet sorumlu idi. Ayrıca Deniz'lerin idam kararı çok ağır bir karar idi. Ceza almaları ama bunun idam olmaması gerektiği konusunda siyasi görüşü çok farklı insanlar günümüzde ortaklar. Her başkaldırıyı şiddetle ezme geleneğinin yüzlerce yıl hakim olduğu devlet anlayışı Cumhuriyet döneminde de hakimdi. Devletin sağduyuya sahip olmadığı bir ortamda gençlerin mi sağduyuya sahibi olup şiddete şiddetle karşılık vermeyeceği olgunluk beklenecekti? Bir evde babadan mı yoksa çocuktan mı sağduyu ve olgunluk beklenmeli idi? Tabiki babadan, devletten.

Çayanların çevresi sarıldığında açlıktan ve susuzluktan teslim olmalarına kadar beklenmesi mümkün değil miydi? Jandarma güçleri günde üç vardiya değişip pasif ama tetikte bekleyemez miydi? Elbette devlet için olanak dahilinde idi bu. Ama otoriter zihniyet bunu kabullenmez, bir taviz olarak görürdü. Öyle de oldu.

Bu nedenlerle Çayanların barışçıl seçeneğe yönelmemelerinin sorumluluğunu salt onlara değil de hatta daha fazlasını toplumsal geleneklerimize ve hakim devlet anlayışına yüklüyorum.

Sonuç olarak Çayan ve Kızıldere olayları teorik ve pratik çok büyük yanlışlar içerse ve sorunların katlanarak artmasında rolü olsa da sorunun özü bu görülemez. Toplumun ve devletin tarihsel mirası, devletin yapılanma şekli ve insan hakları ile demokrasiye bakış açısı sorunun özünü oluşturmuştur.

pante 31-03-2008 20:32

Re: ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
 
Alıntı:

Cem´isimli üyeden Alıntı
Öncelikle Kızıldere eyleminin "Denizler tutsak düşmüş ve idam edilecekler ne yapalım da bir çözüm bulalım bunu engelleyelim?" gibi bir soruya şans eseri "Fatsa'da bir radarda çalışan 3 İngilizi kaçıralım" gibi verilen bir yanıtla yapılmadığının altını çizmem gerekiyor.

O kadar basit değil tabi.
3 İngiliz Teknisyenin kaçırılması eyleminin ve Kızıldere direnişinin devrim stratejisi dahilinde olmaktan ziyade Deniz'lerin idamını önleme gayesiyle olduğu görüşümü belirtmiştim.
Deniz'lerin idamı, karayolunu trafiğe kapatma, imza toplama, İnönü'yle görüşme ya da büyük bir resmi daireyi işgalle önlenemezdi. Bunlar kulak asılacak eylemler değildi ve o dönemde iletişim, medya bu denli etkili değildi.
Eminim ki buna benzer her türlü eylem düşünülmüş, tartışılmış ama çözüm olmayacağı görülmüştür.
O nedenle "ne yapmalı?" nın çaresizliği içindeydiler.
Eğer Öncü Savaşı kapsamında bir eylem düşünselerdi, eylemleri öncekilerin çizgisinde ve şiddetinde olur, başarılır ya da en azından parti önderleri topluca yokedilmezlerdi.

Bugün büyük şirketler dahi yöneticilerinin herhangi bir etkinliğe topluca aynı araçla gitmesini istemezler.
Çünkü olabilecek bir kazada tüm yöneticilerini birden kaybetme riski vardır.

Mahir, bunları düşünebilecek derecede yüksek akıl ve yeteneğe sahip bir kişiydi.
Ancak dediğim gibi sadece Deniz'ler için şartlanmış, onları kurtarabilecek bir eyleme odaklanmışlardı.
Türkiye'nin öyle basit eylemlere pabuç bırakmayacağını ve idam kararını değiştirmeyeceğini biliyorlardı.
Hükümeti etkileyecek ve karar değiştirtecek bir eylem ancak Türkiye ve dünya üzerinde etkinliği olan ABD, İngiltere gibi bir ülkenin önemli kişi veye kişilerini rehin alarak mümkün olabilirdi.
Bu bir başkonsolos olabilirdi, bir nato komutanı olabilirdi, Amerikan ya da İngilizlerin değerli uçak yolcuları olabilirdi. O dönemde, özellikle Elrom olayından sonra tüm yabancılar tetikteydiler ve böyle bir eylem arayışından netice alınamadı ve 3 İngiliz teknisyeni kaçırmaya razı olunuldu. Sonuç malum.

Öncü savaşında önderler, mücadelenin içinde ön safta olur elbette ama böylesine de intihar gibi tümü bir arada olmaz. Bu çok büyük bir hatadır ve bu hataya sebep olan nedenler kardeşlik, yoldaşlık, dayanışma duygularıdır.

3 İngiliz teknisyeni kaçırma THKO türü, Deniz'lere uygun eylemler özelliğindedir. Çünkü Deniz'lerin eylemlerinin bir devrim stratejisi niteliği yoktu ve Mahir'lerinkine nazaran daha ziyade anti-emperyalist özellikliydi.
THKP-C'nin eylemleri ise silahlı propaganda niteliği taşımalı ve oligarşinin yüzünü açığa çıkarıcı olmalıydı.
Örneğin Mete-Kadir Has'ın kaçırılmasında alınan fidye 400.000 Lira idi ve Has'ın bir günlük kazancıydı.
O dönemde kalifiye bir işçinin maaşı sadece 1000 lira olup hayatı boyunca çalışsa o paraya ulaşamazdı.
Bunun basına yansıması bir propagandaydı.

http://arsiv.sabah.com.tr/2007/03/23/gun93.html

Deniz'lerin idam kararında Menderesler'in kısası olduğu gibi, o dönem gerek Deniz'lerin gerek Mahir'lerin başa çıkılamaz eylemleri etkili olmuştur. Yaşanan sosyal patlamanın durdurulamayacağı korkusu, katı kararların alınması ihtiyacını duyurmuştur.

Dönemi merak edenler için güzel bir yazı:

http://www.safakaltun.com/html/body_...u_guze_16.html


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:08 .