Hayvanlar yaşamak zorunda olup alet de yapamadıkları ve yavruyken annelerinden öğrendikleri dışında türdeşlerinden hiç birşey öğrenmedikleri halde bu tür uyum özelliklerini göstermekte çok ustadırlar. Yani buradaki ana fikir bir tilkinin bile bulduğu kaynağı korumaya yönelik davranışa girmeyi öğrenebilir olmasıdır kendi iyiliği için. Aslında bu öğrenilir olmaktan ziyade bir uyum mekanizmasıdır yani dışardan öğretilmez ortama uyum sağlanır. Çünkü bunu yapamazsa nesli tükenecektir. Milyonlarca yılda gelişmiş davranış özelliklerinin o bölgedeki memeli hayvanda ortaya çıkan son halidir. Oysa inançlı ve akıllı olduğu söylenen insanlar bu noktada daima umursamaz olabilmekte ve çıkarları için tüm bir ormanı kereste fabrikasına dönüştürebilmektedirler, hatta bu orman yağmur ormanı olsa da. Çünkü düşünebilen insan çilek ağacının etrafında sanayi tesisi kurup tamamen tükenene kadar sömürmektedir. Türün ya da doğal yapının kendini sürdürebilmesi adına yaşama saygısını kaybetmiş, salt kendi tüketim çıkarlarını gözeterek her şeyin ona bağışlandığını düşünmektedir. Bilinçli tasarımı ile aklını doğayı işlemeye adamış,ancak doğanın bir işleyişi olduğunu ondan tamamen kopmuş olmasından ötürü unutarak kendi tasarımı için ya da onun eline verilmiş tüketim metalarının varlığı zannetmektedir. Oluşturduğu yaşam biçimi sadece kendine benzer yapılar üretmek, doğayı kesip biçmek ve tüketmektir. Aklı tamamıyla doğadan sadece almaya yönelik tasarılar kurar. İnsanlık dolaylı ya da dolaysız doğaya katkısı yoktur. Kendi yaratılış mitolojisinde de bu nedenle bu durumunu “cennetten kovulmak” olarak adlandırmıştır. O tüketmeye yönelik olarak, aklının karar mekanizmasına güvenerek dokunmaması gerekene de dokunmuş, sonra bu yüzden benliğini yitirip utanca düşmüş, doğasından uzaklaşmıştır. Artık tüm varoluşu çile içinde geçmek zorunda kalacaktır. Uygarlık yüzünden kambur ve kıpırtısız kalmış, ağır bedeni de diğer ağaçlara yönelmeye üşenmektedir. Tek ağacı bilgi, tek meyvesi tüketimidir. Kaynak tamamen tükenene kadar asalak biçimde o kaynağın içinde ve çevresinde asalak tür olarak yaşamaktadır. Yani doğanın kendi kendisini üretim yeteneğini sınırlandırıp yok ettiği gibi, insanın suni üretimi de daima ekolojiyi bozacak biçimde gerçekleşmekte, sadece kendi tüketimine yönelik oluşturulmaktadır. İnsan doğa için yok edici bir tür virüs olmuştur.
Değil mi, çok mu aşırı oldu? Peki ya insan nedir öyleyse, madem hepiniz hemfikirsiniz dünyadaki şartların normal, olması gerektiği şekilde olduğu konusunda? Bir tür asalak mıyız biz tür olarak bu gezegende? Eğer öyleyse; sanırım doğal madde enerji döngüsünü bozup gezegenin mahvolmasına neden olan o üstün zekamızla övündüğümüz oranda beceriksiz ve budala bir tür olmalıyız? Şu an aniden ortaya çıkabilecek ekonomik veya elektronik bir felaket insanlığın kitleler halinde ölümünü getirecektir. Çünkü o, sadece kendi tüketimi ile yaşayabilen, doğal döngüye uymayan bir varoluş biçimine dönüşmüştür. Yeryüzünde ekolojiye dolaylı ya da direkt olarak katkısı olmayan tek varlıktır. Tüm atıkları,tasarımları,yapıtları geri dönüşemez biçimde doğaya zararlıdır. Kendisine de zararlıdır ve içinde hapsolur. Tıpkı sınırlı bir ortamda yetiştirilen kültür bitki ve hayvanlarının bağışıklık sisteminin görece daha zayıf, ortamda daha fazla mikroorganizma oluşması gibi. 2004 de yaptığım bir araştırmada bir işletmede kapasitesinin üzerinde stok yoğunluğu olan havuzlardaki Dicentrarchus Labrax (Levrek) balıklarında hastalık etkeninin ve stress in yükseldiğini, vücut anomalilerinin oluştuğunu tespit ettim. Bu kültür balıkçılığında bilinen bir olgudur. Her ne kadar balıkların bilinçsiz olduğu düşünülse de sınırlı alan ve aşırı populasyon yoğunluğu direkt olarak stres ve hastalıklara yol açmakta,ortam hijyen koşullarına sahip olsa da bu sefer bağışıklık azalmakta ve yine de canlılar hastalığa yatkın hale gelmektedir. Kültür üreticiliğinin en büyük sorunlarından birisidir bu.
|