Önceki makalemizde başta Amerika olmak üzere Batı'nın , sürekli o propagandasını yaptıkları küreselleşmenin gerçekte nasıl işlediği konusuna ışık tutmaya çalışmış ,11 Eylül sonrasında gerçekleştirilen Afganistan Operasyonu'nun altında yatan gerçekleri ortaya koymaya çalışmıştık .
Her zaman olduğu üzere Amerika'nın hedefi , kukla haline getirdiği ülkelerin de işbirliği ile doğal gaz ve petrol yatakları açısından oldukça stratejik bir öneme sahip Orta Asya'ya yerleşmek ve gücü ne pahasına olursa olsun elinde bulundurmaktı .
Buraya yerleşmek demek aynı zamanda Azeri , Kırgız , Türkmen, Özbek , Tacik , Kazak petrol ve doğal gazını denetim altına almak demekti .
Bu denetim sadece bununla da sınırlı değildi ; burası öyle bir hakim bölge idi ki , direk buradan Irak ve İran petrollerine de hakim olabilirdiniz .
Nihayetinde dünyanın ikinci en büyük petrol havzasına sahip Irak'ın işgali , hemen ardından şimdi de İran'ın tehdit edilmesinin altında sadece ve sadece bu yatar .
Kim ne derse desin , Amerikan sanayisinin kesintisiz işlemesi için bu oldukça elzemdi . Zira bir araştırmaya göre Amerika'nın kullandığı petrolün neredeyse yüzde yetmişi ulaşıma gidiyordu . Uzun vadede Amerika tedbirli davranmazsa o dev sanayi çarkını çevirebilmesinin mümkünatı yoktu .
Ve baba Bush'un da dediği üzere , Amerikan halkının yaşam kalitesi müzakere konusu dahi edilemezdi .
Kuşkusuz bölgenin önemini bilen sadece Amerika değil , Rusya da pek iyi farkında idi . Her ne kadar komünizm sonrası özellikle ekonomik bağlamda bir çöküş yaşamış olsa da şu an yavaş yavaş toparlanmakta olup Amerika ve Batı'ya sunduğu ödünler karşısında o da burada hak sahibi olmaya çalışmaktadır .
Hazar Denizi'ne çıkan yolların Çeçenistan'dan geçmesi Rusları Çeçenistan'a yönelik saldırılara itmiş , Amerika'yla yapılan gizli anlaşma gereği Amerika'nın Orta Asya'ya girmesine Rusya ses etmezken , Rusya'nın da Çeçenistan'a girmesine Amerika göz yummuştur .
Tam bir al gülüm ver gülüm vakası .
Ne gariptir ki Çeçenistan'ı bombardımana tutan Rusya da tıpkı Amerika gibi dünya kamuoyuna terör ve teröristlerle mücadele etme bahanesini ileri sürecektir .
Elbetteki bu bölgelerde etkin olan sadece Amerika ve Rusya değildir . İngiltere , Çin ,Almanya ve Fransa da bu bölgede oldukça faal bir durumda olup şimdilik karşılıklı küreselleşme adlı filmin baş rollerinde oynamaktadırlar .
Bu uğurda verilen mücadelede işbirliği yapan diğer kukla hükümetlere verilen ise , çok affedersiniz köpeğin önüne atılan kemik bile değildir .
Burada bir şeyi asla gözden kaçırmamak gerekir ; sadece Amerika tek başına Ford , Coca Cola , Microsoft , Motorola vs. gibi firmalarıyla dünya kaynaklarının üçte birini kontrol etmektedir .
Eğer bu durumu genele yayarsak karşılaştığımız manzara , daha doğrusu küreselleşme adı altında ballandıra ballandıra anlatılan sömürünün boyutları daha da korkunç bir şekilde karşımıza çıkmaktadır :
Şu anda dünyanın % 15-18 gibi azınlık bir mutlu kesimi dünya zenginliğinin neredeyse % 80'ini elinde bulundurmaktadır .
İşte zamanında , o meşhur IMF ve Dünya Bankası uzun vadedeki Amerikan stratejileri için kurulmuş olup yukarıda verilen yüzdenin değişmemesi adına hareket ederler . Her iki kurumun merkezi de Amerika da olup başkanları mutlaka Amerikalı arasından seçilir .
Her iki kuruluş da fakirliğin globalleştirilmesinehizmek etmekte , verdikleri borçları daha sonra bir silah gibi kullanıp istedikleri ülkelere istediklerini dikte etmektedirler . Bu sebeple yerkürenin neredeyse beşte iki büyüklüğünde bir alanı kapsayan çeşitli dünya ülkeleri korkunç bir borç sarmalı içerisinde kıvrandırılmaktadır .
İşte bu kuruluşlar vasıtasıyla istedikleri ülkelerde istedikleri gibi kukla hükümetleri böyle işbaşına getirmekte , daima bir silah olarak kullandıkları borç sarmalları ile de ulus devletleri yeni dünya düzenine böyle eklemlemektedirler .
Öyle ki o ülkelerin hükümetlerini bile bahsi edilen bu büyük ticari teşekküllere neredeyse gönüllü hizmetçilik bile yaptırabilmektedirler .
Borç içerisinde kıvranan fakir ülkelerin sayısı gittikçe çoğalmaktadır .
Borçlu ülkelerde IMF ve Dünya Bankası tarifeleriyle küçük esnaf ve çiftçilik resmen katledilmekte ve böylelikle bu işten ekmek yiyen milyonlarca insan işsizler ordusuna katılmaktadırlar .
Dünyada öyle ülkeler vardır ki , günde belki de 1 dolardan daha az bir parayla yaşamaya çalışmakta , zengin-fakir uçurumu gittikçe büyümektedir . Dünyaya pompalanan globalleşmenin gerçekte bir balon olduğu gittikçe daha bariz hale gelmektedir .
Özelleştirme , dış borçlara dayalı yatırım ve kamu hizmetlerinin ortadan kaldırılmasını da içeren kurumsal yapılanma programlarının , dünya nüfusunun büyük bölümünü sefalete itmekten başka bir şeye yaramadığı artık gün gibi aşikar .
Sefaletle boğuşan bu ülkeler daima iç savaş tehlikesi ile de burun burunadırlar .
Gel gör ki, bu durum küreselleşmecilerin umurunda olmadığı gibi kurumsallaştırıp resmen devlet politikası haline getirdikleri silah ticareti için de iyi bir fırsat yaratmaktadır .
İngiltere , Blair hükümeti döneminde sadece Irak'a değil , İran , Libya , İsrail ve Suriye'ye ve diğer en az yirmibeş ülkeye resmen ve üstelik de devlet eliyle kimyasal silah satışı yapmıştır .
Amerika'nın nasıl bir silah üreticisi ve tüccarı olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım . Gerek Körfez Savaşı'nda gerekse 11 Eylül İkiz Kule saldırısı sonrası Amerikan silah sanayi resmen bayram etmiş ; bir taraftan ülkelerinin belkemiği konumundaki silah sanayileri korkunç bir büyüme gerçekleştirirken , dünyanın diğer ülkelerine sattıkları silahla da İkiz Kule'deki zararı fersah fersah geçen karlara imza atmışlardır .
İşte önüyle ardıyla size bir globalleşme hikayesi özeti .
Daha doğrusu küresel yağma ...
Ve işbu yazı , bu durumu dünyada sanki iyi bir şeyler gerçekleşiyormuş gibi lanse eden , ülkemizde de sayı olarak bir hayli çok durumdaki büyük medyanın 'küçükfikir baronlarına' ithaf edilir .
Aydınus
|