Tekil Mesaj gösterimi
  #2  
Alt 31-08-2010, 15:37
Sangre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Sangre Sangre isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 1.500
Standart

Ayrıca 'Yerindelik Denetimi' ile ilgili şöyle bir bilgi verilebilir; Doc. Dr Y. Şevki Hakyemez'in makalesinin 'Yerindelik Denetimi' ile ilgili bölümünden alarak, direkt olarak aktarıyorum;

http://www.anayasa.gov.tr/files/pdf/...i/HAKYEMEZ.pdf

''Kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi sürecinde anayasa mahkemelerinin verdiği kararların bağlayıcılığı ve bir hukuk düzeninde bu kararlara uyulması zorunluluğu konusunda kuşku yoktur. Aksi bir görüşün savunulması ülke içerisinde kaosa yol açar. Ancak, anayasa mahkemesinin vermiş olduğu kararların “hukukilik” denetimini yansıtması zorunluluğuna da mutlaka işaret etmek gerekir. Verilen kararlarda, yoğun biçimde “yerindelik” tartışmaları gündeme gelebiliyor ve yargıçlar hükümetini çağrıştırabilecek nitelikler rahatlıkla hissedilebiliyorsa, böyle bir durumda aslında “demokratik” siyasal sistemin işleyişinde hiç de öngörülmeyen bir sakıncanın ortaya çıkması mümkündür. Anayasa yargısının doğuşundan sonra, şimdiye kadarki uygulamasına bakıldığında değişik ülke örnekleri bağlamında anayasa yargısının geleneksel işlevinde bu bağlamda bir krizin ortaya çıkabildiğini görmek mümkündür.

Burada anayasa yargısı bağlamında ortaya çıkan temel sorun, hukukilik denetimi yapmakla görevlendirilen anayasa mahkemelerinin kendilerine tanınan yetki sınırının ötesine geçerek yasamanın anayasaya uygun siyasal tercihlerine müdahale etmeye ve onları anayasaya aykırı ilan ederek yürürlükten kaldırmaya çalışmaları noktasında odaklanmaktadır. Yerindelik denetimine kayan kararları ile anayasa mahkemeleri, anayasa hükümlerini dikkate aldığı izlenimini vermeye çalışmakla birlikte, aslında “kendi anlayışına göre” siyasal iradenin tercihi olan kanunun nasıl olması gerektiğini ön plana çıkararak sonuca ulaşmaya çalışabilmektedirler. Böylece, ülke içerisinde parlamentonun çıkardığı ve özellikle siyasal iktidarın değişik konulardaki icraatlarını düzenleyen kanunların, yargısal aktivizm örneği sergileyebilen bir anayasa mahkemesi tarafından engellenmeye çalışıldığı, siyasal alanda adeta etkili karar verebilen yeni bir aktörün yer aldığı görülebilmektedir. Oysa anayasa yargısının mantığında kesinlikle anayasa mahkemelerine böyle bir denetim yapma yetkisi verilmek istenmemektedir. Aksine, anayasa yargısının demokratik hukuk devletindeki meşruluğunu güçlendirebilmesinin, özellikle temel siyasal tercih ya da değer yargılarını ilgilendiren alanlarda anayasa mahkemelerinin aktivist bir tutum yerine, kendi kendilerini sınırlandırmaları ile sağlanabileceği ifade edilmektedir.

Unutulmamalıdır ki demokratik bir hukuk devletinde, anayasanın üstünlüğünü sağlama noktasında anayasa mahkemeleri, parlamento karşısında güçlü yetkiye sahip olmakla birlikte, böyle bir devlette her organın sahip olduğu yetki ve sınırı da bellidir. Siyasal ve yargısal organların yetkileri kuvvetler ayrılığı ilkesine göre anayasada açıkça düzenlenmiştir. Demokratik süreçte, halkın oyu ile oluşturulan parlamento çoğunluğunun almış olduğu kararların siyasal açıdan isabetli ya da isabetsiz olduğu noktasında yargının bir tercihte bulunması söz konusu olamaz. Hatta, isabetsiz ancak anayasanın tanıdığı takdir yetkisi sınırları içerisindeki bir kanunun anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmesi, siyaseten isabetsiz bir kanunun yürürlükten kaldırılmasını sağladığı için ilk bakışta olumlu karşılanabilmekle birlikte, böyle bir endişe ile verilen bir iptal kararı demokratik hukuk devleti açısından kabul edilebilecek bir durum değildir. Çünkü, demokratik bir ülkede kural koyma yetkisi ve getirilen kuralların siyaseten isabetsiz olduğu noktasıyla eleştirilip engellenmeye çalışılması, siyasal karar organı konumundaki parlamentoda görev yapan siyasal aktörler olarak iktidar ve muhalefet partilerine aittir.

Siyasal karar organları, tüm kararlarında olduğu gibi vermiş olduğu anayasaya uygun ancak siyaseten isabetsiz kararlardan dolayı da sorumluluk taşımaktadırlar. Ancak, anayasa mahkemeleri, bu biçimdeki yasamanın anayasaya uygun takdirlerine müdahale eden kararları ile hem hukukun öngördüğünün dışına çıkarak siyasetin temel aktörlerinden birisi konumuna yükselmiş olabilmektedirler; hem de parlamentonun ülke yönetiminin değişik boyutlarına ilişkin tercihlerini yansıtan kararlarını yerindelik denetiminden geçirip iptal etmekle ortaya çıkabilecek sorunlardan kaynaklanan siyasal sorumluluktan muaf kalmaya devam edebilmektedirler. Bu noktada, yerindelik denetimine kaydığı için eleştirilen ve siyasal iktidarın icraatlarını bu şekilde engelleyen yargı kararlarındaki olumsuzluklardan dolayı sorumluluğun yine de siyasal karar organlarında kalması önemli bir çelişkidir. Yargısal bir görev yerine getiren anayasa mahkemesinin hukukilik denetiminin dışına taşarak karar vermesinin hukuk devletinde doğuracağı sakınca bir yana bırakılsa dahi, siyaseten sorumsuz kişi ya da organların bu biçimdeki siyasal kararları etkilemesinin demokratik rejimin işleyişini önemli ölçüde zedelediğini gözden uzak tutmamak gerekir.

Yukarıda belirtildiği üzere, siyasal iktidarın anayasaya uygun takdirlerini iptal eden kararları ile yargıçların hukukun öngördüğünün dışına çıkarak siyasetin temel aktörlerinden birisi konumuna gelmesini açıklayan “yargıçlar hükümeti” kavramı, anayasa yargısının ortaya çıkmasından bu yana değişik dönemlerde gündeme gelebilmiştir. Bu noktada özellikle ABD Federal Yüksek Mahkemesinin 1900-1937 yıllarındaki içtihadından bu biçimdeki eleştirilere tabi tutulduğu görülmektedir. Özellikle 1929 Büyük Ekonomi Buhranından sonra sosyal devleti uygulamak amaçlı olarak Başkan Roosevelt yönetimi döneminde çıkartılan “New Deal” yasalarının, Anayasada ekonomik tercih konusunda açık bir hüküm bulunmamasına rağmen, Anayasaya aykırı bulunması ile 1935-1936 yıllarında bu tartışma ABD’de zirveye ulaşmıştır. ABD örneğine benzer biçimde anayasa yargısının bulunduğu değişik ülkelerde ve Türkiye’de bu biçimde yargıçlar hükümeti ve yargısal aktivizm tartışmaları değişik zamanlarda gündeme gelebilmektedir.

Sonuç olarak, anayasa mahkemelerinin ortaya çıktığı tarihten bu yana değişik ülke uygulamaları ışığında şöyle bir tespitin yapılması mümkündür: Nasıl ki demokrasinin ilk versiyonu olan çoğunlukçu demokrasi uygulamasında, seçimle göreve gelen parlamentonun çoğunluk oyu ile almış olduğu kararlarına yönelik ortaya çıkan aşırı iyimser bakış açısının etkisiyle, kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi öngörülmemiş ve bunun önemli sorunlara yol açtığı düşünülmemiş, ancak bu husus demokratik rejimin özgürlükçü niteliğinde önemli sakıncalara yol açarak bazı ülkelerde demokratik rejimi temelden etkilemiş ise; anayasa yargısının benimsenmesinden sonra anayasa mahkemelerinin gerçekleştirdiği denetimle bireyin anayasadaki özgürlüklerini yasama iktidarına karşı güvence altına almasının önemine vurgu yapılırken, bu kez bu süreçte yapılan denetimin yerindeliğe kaymaması gereğinin önemi yeteri kadar düşünülememiştir. Ancak, anayasa yargısının doğuşundan bu yana değişik zamanlarda yaşananlara bakıldığında, yerindelik denetimine kayabilen kararları ile anayasa mahkemeleri bir anlamda siyasal alandaki temel aktörlerden biri halini alabilmiştir. Bu durum, değişik ülke örneklerinde, anayasanın öngördüğü temel siyasal aktörlerden biri olarak seçimle göreve gelen “sorumlu” hükümetin yanında, yeni ancak demokratik hukuk devleti ile bağdaştırılması zor olan “sorumsuz” “yargıçlar hükümeti”ni gündeme getirdiği için yoğun biçimde eleştirilmiş ve bunun ardından denetimin sadece hukuka uygunluk ile sınırlı olmasının önemi kavranabilmiştir. Buna rağmen, günümüzde gelinen noktada anayasa yargısı ile ilgili en önemli sorunlardan birisi, yine de, anayasa mahkemesinin gerçekleştirdiği denetimdeki yetkisini aşması noktasında odaklanabilmektedir''
Alıntı ile Cevapla