KENDİ DEĞİŞİMİM (Maddeler Halinde)
Bir insan değişimi kapatmışsa, onun hayvandan farkı yok demektir. Ben bilginin sınırına geldim, artık öğreneceğim bir şey yok diyen "ya delidir ciddiye alınmaz; ya da hayvan gibidir, nasıl gelmişsem öyle gidiyorum." der. (Burada hayvanı bir hakaret olarak kullanmadım. Hayvanlarda akıl vardır; ama kendilerini geliştiremezler. 5000 sene önceki eşeği inceleyin bugünkünden farksızdır.)
O nedenle insanların ekseriyeti doğduğu coğrafyanın dini ne ise o dine mensupturlar.
Hayatım değişimle geçti desem yeridir. Daha önce de kendimi anlatmıştım; ama şimdi ana hatlarıyla maddeler halinde, kısa yazmaya çalışayım:
1) Körükörüne İnanç Dönemi: Sorgulamadan, doğduğum coğrafyanın dini üzere Hanefi bir Müslümandım. Ülkemizin hâlâ yüzde 80'e yakını bu seviyede. Bu dönemim ergenlik çağına kadar devam etti.
2) Selefilik Dönemi: 5 vakit namazları camilerde kıldığım için yeni kişilerle tanıştım ve inancımı ciddiye almam gerektiğini fark ettim. Her hafta Kur'an ve Hadis sohbetleri yapmaya başladık. Sahabelerin yaşantısını örnek almamız gerekir diyorduk. Tek hedefimiz Şeriat Devleti kurmaktı. Çok samimiydik. Arkadaşlarımdan Suriye'ye, Afganistan'a gidip orada "şehit" olmak isteyenler de vardı ve 2 kişi de dediğini yapacaktı. Tabi şehit kelimesini tırnak içerisinde yazdım. Kime göre şehitti? Kendilerine göre şehitken, birilerine göre terörist olabiliyordu. Hasan el-Benna, Seyyid Kutup, Mevdudî gibi alimleri takip ederdik. Hatta sadece takip etmekle kalmaz, onların yazdıkları bize Kur'andan daha kesin gelirdi. Bu hemen her görüşte böyle olacaktı. Çünkü sen bizim alimlerden daha mı iyi anlayacaksın mantığı hemen her gurupta vardı. Mesela ben Kur'andan İsra 59. ayetinde Peygamberin mucizesi olmadığını fark ettiğim anda, bu guruptakilerin bana cevabı: "Sen hocalarımızdan daha mı iyi biliyorsun?" demek olmuştu.
3) Nurculuk Dönemi: Said Nursi'yi son yüzyılın mehdisi kabul eden görüş. Tabi Mehdi değil, alim, allame... diyen de var.
Üniversite yıllarımda mecburiyetten dolayı bunların evinde kalmıştım. Benim görüşlerim Selefilik ile bayağı bir katı hale bürünmüştü. Bunlar ise tam tersi yumuşaktı. Ben ise bunların yaptığı işlerin taviz vermek olduğunu düşündüğümden bunlara pek ısınamadım; ama bunların evinde de 2 yıla yakın süre kaldığım için kalbim yavaş yavaş yumuşamıştı. Tek iyi etkisi bu oldu bana. Yoksa pek de mantıklı tarafları yoktu ve bunun yanında buraya katılanların ekseriyeti, ya benim gibi zorunluluktan dolayı idi ya da çıkarlarına uyduğu gerekçesiyle bunlara takılıyordu. Tabi onlardan samimi olanlar da yok değildi.
Bunlara göre Said Nursi Kur'anın tefsirini yapmıştı. O nedenle Kur'an yerine Risale okuman gerekliydi. Tabi Arapçasını sürekli oku, ona bir şey demezler; ama meal fazla okuma. Sen Said Nursi'den daha mı çok anlayacaksın? Çünkü sen Kur'anı anlayamazsın, anlasan bile yanlış anlarsın. O nedenle birisi Said Nursi'nin kitaplarını okur ve açıklardı. Sohbettekiler de koyun gibi dinlerdi. Onlara göre Kur'an anlaşılmazdı, peki Risaleler anlaşılır mıydı 🙂
Niye Türkçe'ye çevirmek yerine halen Osmanlıca ile okutulmasını istiyorlardı? Çünkü herhangi bir şey anlaşıldıkça büyüsü kaybolur. O nedenle orijinal hâliyle sadece belirli çevrenin anladığı bir gurup oluşturmak istemişlerdir.
4) Kur'an + Sünnet Dönemi: 6236 ayet ve bunun yanında Peygamberin yaşayan sünneti var. Neden sadece Kur'an değil; çünkü herkes Kur'an'ı kafasına göre yorumlayabilirmiş. Mesela birisi çıkıp namaz 2 rekat diyebilirmiş. Hatta namaz yok bile diyebilirmiş. Zekat 40'ta bir değil diyebilirmiş; ama sünnet olduğu için Müslümanlar birlik halindeymiş. Namazda herkes aynı anda kafasını secdeye koyuyormuşmuş. Maşallah ne kadar birlik içindeler! Bir de kendi görüşünde olmayanları öldürmeselermiş dört dörtlük olacaklarmış 🙂
Bu görüşün Türkiye'deki en büyük temsilcisi Mustafa İslamoğlu'dur. 2008'den sonra İslamoğlu'nun kitaplarına ağırlık verdim. Videolarının hemen hemen hepsini izledim. Anlattıkları o kadar mantıklıydı ki: "İşte ya, gerçek İslam bu" dedim. 3 Muhammed kitabını okuduğumda gelenekçilerin ve modernistlerin yanlışlarını görüyordum. Onun sayesinde Kur'ana daha çok yöneldim ve ilk defa Kur'anı anlayarak okumaya başlamıştım. Bu nedenle hayatımda M. İslamoğlu'nun önemli bir yeri vardır. Mehmet Okuyan da benzer çizgiye sahiptir. Hatta hafız olması hasebiyle İslamoğlu'ndan daha da bilgilidir diyebilirim; fakat yorum gücü olarak çok zayıf kaldığından Mehmet Okuyan bana hep iyi niyetli; ama basit gelmiştir. Özellikle kıssalar hakkındaki yorumları. Tabi hâlâ ikisini de severim.
5) Sadece Kur'an Dönemi: Hadisleri M.İslamoğlu ile elemeye başlamıştım; ama niye hepsine zan diyememiştim ki? Bir tane hadiste bile şüphe varsa, hepsinde vardır. Hangi hadisi Allah koruması altına almıştı ki? Ayrıca Kur'an eksik bir kitap mıydı? Hem bu din Allah'ın mıydı, yoksa Allah ile beraber Muhammed de bu dinde şâ'ri (şeriat koyan) miydi? Bu din sadece Allah'a has kılınması gerekiyorsa, ki Zümer 3 öyle diyor, o zaman hadisler doğru yanlış fark etmez, dinde hüccet olamazlardı. Dinde tek kaynak Kur'andı. Kur'an Allah'ın sözüyse Kur'anda yazmayanlar Allah'ın sözü olamayacağı için Kur'an dışı bilgiler din değil, en fazla "gelenek" olabilirdi. Bu dönemde namazı Kur'an'a göre 2'şer rekat olarak kılacaktım.
6) Kur'ancılık + Tarihselcilik Dönemi: Tarihselcilik Kur'anın indiği çağ düşünülerek yorumlanması ve haliyle ayetlerin Evrensel olmaması. Bu akımı dünyaya duyuran hiç kuşkusuz Fazlurrahman olmuş ise de Türkiye'de önemli kişiler bu görüşü oldukça geliştirmişlerdir. Dolayısıyla tek tip bir Tarihselci anlayış yoktur. Bu görüşün Türkiye'deki en büyük temsilcileri Mustafa Öztürk, Ömer Özsoy, İlhami Güler, Mehmet Azimli, İsrafil Balcı ve daha nice isimler sayılabilir. Özellikle ilahiyat profesörleri bu işin öncülüğünü çektikleri için üniversite çevresinde en etkin görüş bu olmuştur.
Fakat bu görüşü savunanların hemen hemen tamamı hadisleri dinde delil saydıkları için ben bu görüşten değildim. Özellikle de Tarihselcilik değil de Kur'ancılık + Tarihselciliği yazmamın sebebi de bu oldu zaten. Hadisler dinde delil olamazdı; ancak Kur'an ayetleri de o gün için inmişti, bugün ise ben farklı yorumluyordum. Onun için Kur'an'da Tefsir ve Te'vil adlı yöntem geliştirmiştim. Gerçi bu yönteme benzer yöntemleri söyleyenler olmuştu; ama benim onlardan farkım Kur'an Allah'ın kitabıysa, onun dışındaki hiçbir şey mutlak olamaz diyordum. Bu dönemde namaz, oruç, hac gibi tüm ritüelleri hem de Kur'ana karşı gelmeden bırakacaktım ve Kur'andaki ayetlerin hiçbirisini motamot uygulamayacaktım, hepsini günümüze uyarlayacaktım.
7) Dinlerden Çıkış Dönemi: Bazılarınız: "Bak namazı, orucu bıraktın diye dinden çıktın." diyebilir; ama alakası yok. Ritüeller bana yapmacık geliyordu. Yat kalk, aç kal, baldırı çıplak dön... vs. ile Yaratıcıyı kandırmanın mantığı yoktu. İnsanlara faydalı bir şeyler mi yapacaksın? Namazın, Orucun, Haccın... kimseye faydası yoktu. İçlerinden tek faydalı olan Zekat idi, onu da her sene veren tek bir müslüman görmemiştim. Her sene malının 40'ta 1'ini kimse veremezdi. Tabi onun da kurnazlıklarını bulmuştu insanlar? Oturduğun ev sayılmaz, araba sayılmaz, tarlan sayılmaz... anca bunlar dışında biriktirdiğin para sayılırmış. Ee bu mantıkla sen git de para biriktir! Kısaca hayatta uygulaması olmayan bir uygulama. İstisnaları bana örnek göstermezseniz sevinirim; zira istisnalar kaideyi bozmaz.
Ritüellerin faydası olmayacağı gibi, insanlara faydalı işlerde bulunmak istiyorsak kitaba da gerek yoktu. Herhangi birine iyilik yapmak için Kur'an ayetine mi bakacaktık? Hayır... Ee o zaman Allah neden kitaplar göndersin ki? Ayrıca kitaplar belirli zamanlarda, belirli bölgelere iniyorsa; kitap gönderilmeyen yer ve zamanlar şanssız olacaktı. Bu da ister istemez, yaratıcıyı adaletsiz yapacaktı. Ha yaratıcı adaletsiz birisi ise tabiki bunu yapabilir; ama ben adaletsiz bir yaratıcıya inanmıyordum.
Dinden çıktıktan sonra tabiri caizse yemeden içmeden kesilmiştim. Gökyüzüne bakıyordum, her şeyi farklı görüyordum artık. Yaşama isteği de kalmamıştı. Din benliğime o kadar işlemişti ki; ama dinden çıktıktan sonra Cehenneme gitme korkusu hiç yaşamadım. Tam tersi bunun yerine "Muhammed bize yalan mı söyledi? Ne yani, şimdi Muhammed mi Cehenneme girecekti?" diye içim içimi kemiriyordu. Görmediğim bir adama nasıl aşık olmuştum öyle? İşte aşk insanı ne hallere getiriyordu? Çünkü aşkta akıl devre dışıdır. Her ne kadar da Kur'an aklını kullan dese de, kendisine inanıldığı ölçüde değerlisindir. Dinden çıktıktan sonra kâfir damgası yersin; ama ben kendi adıma hiçbir korku taşımadığım için bunlar beni yıldıramayacaktı.
8) Agnostisizm: Dinden çıktım; ama bir yaratıcıyı ciddi manada hiç sorgulamamıştım. Çünkü bir dine inanıyorsun, yaratıcı olmazsa hiç olur muydu? "Sanatçı olmadan nasıl sanat eseri olacaktı?" dediler. Biz de "Evet ya! Tanrı olmadan biz nasıl olacağız? Şu koca Kâinat kendi kendine tesadüf eseri nasıl oluşacak?" dedik ve hiç sorgulamadık. Ayrıca nasıl sorgulayacaktık ki? Ateist olup da Cehenneme mi girecektik? O nedenle Müslüman olan kişi bu meseleleri düşünse de ciddi manada sorgulayamaz. Sorguladığını zanneder; ama anca karşıt görüşlere argüman arar ve sonunda araştırarak iman etmiştir!
Evet "Sanatçı olmadan bir sanat eseri olmaz." güzel bir soru. Peki o sanatçıyı kim var etti? Tanrıyı kim yarattı? Tanrı nasıl bu güce ulaştı? Sonsuz bir güç nasıl kendi kendine olabiliyor o zaman?
- Yapma Rüzgar biz bazı soruların cevaplarını bilemeyiz?
- Ha işte, biz nasıl oluştuk, onun cevaplarını da bilemeyebiliriz.
Tabi bilim geliştikçe canlıların nasıl oluştuğunu kendi çapında açıklamaya çalışıyor. Bizler evrim yoluyla bugünkü halimize ulaştık. Peki tek hücreli canlı nasıl oluştu? Onu da bilim bir şekilde açıklıyor; ama hâlâ yetersiz. Fakat yetersiz diye, o zaman Tanrı var demek de ilmi cevap değil. Bilimin açıklayamadığı onlarca şey var. Hatta açıkladıklarını da yarın yalanlayabiliyor. Bilim kendi kendisini bu şekilde geliştiriyor zaten; ama her gün yeni şeyler bulundukça: "aaa evet ya, sebebi buymuş" diyebiliyorsun. O nedenle insanlar "Boşlukların Tanrısı"na inanıyorlar dersem yanlış olmaz heralde.
Öte yandan Ateist denilen guruplar da bilimdeki bu bilgilere dayanarak kesinlikle Tanrı yoktur diyebiliyorlar. Neymiş efendim, bilim Big Bang olduktan 0.3 saniyeye kadar her şeyi mantıklı şekilde açıklayabiliyormuş. Bilimin anlattığına inanmaktan başka çaremiz yok da, bilimin anlattığı da az önce söylediğim gibi kesin değil. Hatta Big Bang bile bir Teoridir. Ha en güçlü teoridir, ayrı mesele; ama hakikat diye sarılmak yanlış.
Ayrıca hadi Big Bang'a kadar açıkladın diyelim, Tanrı yok mu oldu şimdi? Peki Big Bang'dan öncesi neydi? Zaman ve mekansızlık nasıl bir şey? Daha bunları tahayyül dahi edemezken, şu 3 boyutlu halimizle kesin konuşmaktan vazgeçemeyecek miyiz? Bu anlamda Teistler de, Ateistler de Agnostik değil, Gnostiktir; yani bizatihi ispat etmiş, %100 eminler! %100 emin olunan yerde daha fazla da araştırma yapılmaz. Nasıl olsa eminsin, hakikati bulmuşsun. Karşı görüşleri dinlesen bile kulağınla değil, başka yerlerinle dinliyorsundur. Çünkü sen hakikati bulmuşsun, başkasını niye dikkatle dinleyesin ki?
Ben ise Agnostiğim; yani kanıtlanmamış hiçbir şeyin varlığından %100 emin olamam. Ha Agnostikliğim son mu? Bilemem. Yarın bir gün insanoğlu yeni gelişimler gösterirse, ben de Agnostikliği bırakırım; ama 3 boyutlu varlığız, daha 4. boyutu bile tam olarak anlayamazken, gelip de Yaratıcı hakkında kesin konuşmak haddini bilmemektir. O nedenle Agnostisizm her şeyden önce kendini bilir. Kendini bilen de haddini bilir.
Rüzgar AlacaKaranlık
18 Ocak 2021
https://www.facebook.com/groups/deiz...4303320076838/