Tekil Mesaj gösterimi
  #17  
Alt 08-12-2007, 03:33
Vatan Vatan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 24 Nov 2007
Mesajlar: 26
Standart Re: Gri Propaganda..

Evet, ilk bölümde anketlerin "kara propaganda" aracı olarak nasıl kullanıldıklaırnı ve son güncel "türban" anketinin de aynı şekilde bu amaca hizmet ettiğini göstermeye çalıştım.

Şimdi özellikle üzerinde durmak istediğim konu bu kara propagandanın "değerleri" nasıl kullandığıdır.

Evet kara propaganda aynı zamanda bir değerler istismarcısıdır.

Toplumda yerleşik tarihi ve kültürel ne kadar değer var ise bu propaganda biçimi bu değerleri alır ve kendi lehine olacak şekilde hedefini imha etmek için kullanır.

Bunların içinde en temel tarihsel ve kültürel değerlerden olan din gelir.

Hem bireysel hem de toplumsal yaşama yön veren, onu şekilldendiren ve ona bir öz kanadıran din de kara propagandıcaların kullandığı bir silaha dönüşür.

Din bizim gibi nüfusunun çoğunluğu müslüman olan bir toplumda neredeyse başat bir role sahiptir "değer" üretme konusunda.

Çok yönlü bir konudur. Bir kaç cümle ile geçiştirilecek gibi değildir.
Kara propagandacının toplumu bölmek, onu kendi istediği hedefler doğrultusunda yönlendirmek ve hatta devlete karşı veya devletin kurumlarına karşı olan güveni yıkmak vb. ülkeyi güçsüzleştirecek ve kendi hizmetine sokacak bir amacı sağlama konusunda eşisiz bir oyun alanı haline gelir din.

Özellikle Türkiye için biz bunu adeta gözlerimizin önünde cereyan edecek kadar canlı izlemekteyiz.

Kara propagandacıların Türkiye'de dini kendi amaçlarına ulaşma konusunda kullandıkları en büyük araçları "tarikatler", "cemaatler" olmuştur.

Hemen hemen emperyalistlere hizmet etmeyen bir tarikat veya cemaat kalmamıştır.

Tarikatlerin gücü onların ruhani liderlerinde yatmaktadır. En somut anlamı ile bu "mehdilik" kurumu olmuştur.

Adeta bir peygamber gibi peşinden gidilen bu insanlar ellerine çok büyük ekonomik, sosyal ve siyasi gücü toplamışlardır.

İşte kara propagandacılar bu ruhani liderler yoluyla yani onlara bizzat hizmet eden ve kelimenin tam anlamı ile "işbirlikçi" olan *bu kişiler yolu ile kestirmeden, hiç yorulmadan toplumun geniş kesimini yönlendirebilmektedirler.

Peki nasıl yapmaktadırlar bunu?

Geleneksel, yerleşik dinsel-kültürel yaşamı bizzat bu işbirlikçilerinin organizasyonları ile yıkarak.

Düşünün eskiden Türkiye'de oldukça masumane ve hoş bir dinsel kültürel bir yaşam biçimi vardı.
Bu en saf *haliyle halkın kendi dini inancını yine kendi belirlediği sınırlar içinde yaşayarak ama daha çok o inançtan bir *kültür üreterek yaşadığı ve dinin bu yönüyle toplumsal dayanışmayı perçinlediği, insanlara güzel insani değerleri öğrettiği (yardımlaşma, ahde vefa, büyüklere saygı vb.) bir olgu olarak karşımıza çıktığı bir dinsel-kültürel iklimdi bu.

Fakat bu tarikatlerin büyümesi ile sıradan halkın kendince yaşadığı dinsel yaşam küçümsenmeye, horlanmaya ve eksik görülmeye başlandı.
Adeta halkın inançları ile dalga geçildi.
Din sadece emir ve yasaklar bağlamında katı kurallar bütünü olarak algılatıldı ve dinin o manevi özü kaybettirildi, adeta içi boşaltıldı.

Ve tarikatler yoluyla etki altına alınan halka şu mesaj verildi:

Dinini yaşamak mı istiyorsun?

O zaman kaynağı Kuran olan bu emirleri harfiyen uygulayacaksın.

Ve ortaya sadece emirlerden ibaret tamamen şekilci bir din çıkartıldı.
Bunu en uç örneği de türban oldu.

Evet "türban" tek başına bu toplumu bölmek için ortaya konulmuş bir nifak idi.
Bunu bu günlerde çok daha net olarak anlıyoruz.

Tam toplum kenetlenmiş iken tekrar "türban" kavgasına yapay bir biçimde itilmeye çalışılması adeta daha önceden net olarak göremediğimiz bu durumu bize çok açık bir şekilde göstermektedir.

Burada kasıt vardır.

Bu türban konusu tamamen "toplumu bölmek" için karar propagandacıların kullandığı bir araç haline gelmiştir.

Bunun başlangıcı da dinin siyasallaşma sürecine denk düşer.

Siyasallaştırılan İslam, Cumhuriyetin temel ilkeleri ile ters düşünce adeta bir refleks tepki olarak ortaya çıkan türban yasağı kendi karşı-refleks tepkilerini üreterek toplmu derin bir biçimde bölmüştür.

Genel anlamıyla sorunun kaynağı islamın siyasallaştırılma çabalarında yatar.

Peki ama kim İslam'ı siyasallaştırdı?

Cevabı bence çok açık:

Emperyalistlerin kuklası haline gelmiş olan ve mehdilik yoluyla tepeden aşağıya tek adam sistemi içinde yönetilen tarikat ve cemaatler.

Bunların başında da İngilizlerin kullandığı Nakşibendilik ile Amerikalıların kullandığı Nurculuk gelmektedir.

Bu bağlamda Prens Charles'in müslüman olması espirisi de yerine oturmaktadır.

Bu da bu kara propagandanın içinde ayrı bir detay olarak karşımıza çıkar.

Napolyon da *Mısır halkını kendi kontrolüne almak için onlara "Ben de bir Müslümanım" demiş ve Mısır halkını İslamın zaferi için savaştığına ikna etmişti. Hatta o kadar ki, Mısır'ı bile Tanrı'nın emriyle İslam davasına hizmet etmek için işgal ettiğini söylemişti.

Halbuki Napolyon dinlere inanmazdı.

Bizzat Napolyon'un kendi ağından okuyalım:

"...Bana Papalık taraftarı olduğumu söyleyeceklerdir; hayır ben hiçbir dine inanmam. Mısır'da iken Müslümandım, burada Katolik olabilirim. Ben dinlere inanmıyorum"

(İlhan Arsel-Arap Milliyetçiliği ve Türkler--Historie de Libre-Pensee, *Paris-1959 kitabından alıntı ile)

Ne dersiniz, *Prens Charles'in müslüman olması ile Napolyon'un müslüman olması arasında "amaçlar" açısında bir fark var mı sizce?

Bu din-islam konusuna devam edeceğim ve peşinden "vatan", "mehmetçik", "millet", "Türklük" vb. bu toplumu diri tutan ve ona ruh veren diğer değerlerin de nasıl aşındırılmaya çalışıldığını anlatacağım.

Hasan, Haso olmuşsa bu bir fark mıdır yani? (Ozan Arif)
Alıntı ile Cevapla