Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika > Tarih

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 03-11-2007, 02:40
InVitatio
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Sessiz Topragin Sesi >>Tülek'ler<<

Degerli Forumdaslarim,
Orta Anadolu'da yasayan <<Tülek'ler>> hakkinda bir güzel arastirma var, hemi bunu sizlere sunmak hemi'de eger tandiginiz , duydugunuz Tülek'ler varsa bura'da tekrar yazismak ümidi ile bu calismayi buraya asiyorum...




Tülek'ler
Dursun Cicek



GİRİŞ

Araştırma hakkında Araştırmada kullandığımız yöntem bir dökümantasyon çalışması ve literatür taramasıdır. Ayrıca günümüzdeki mevcut Tüleklerin bulunduğu yerlere gidilmiş kendileriyle uzun uzun mülakatlar, konuşmalar ve sohbetler yapılmıştır. Araştırmanın amacı Tüleklerin kökeninin, tarihteki yerinin ortaya çıkarılmasıdır. Büyük bir boy/aşiret olan Tüleklerin Oğuz ve Türkmen boylarıyla ilgisinin ortaya çıkarılmasıdır.



Türklerin Anadoluya Göçleri

Türkler anavatanları olan Orta Asya'da büyük devletler kurmuşlar, kültürel, sosyal ve siyasal bazı sonuçlara ulaşmışlardır. Özellikle siyasal yapılanma bakımından dünyanın en büyük devletlerini, imparatorluklarını (Büyük Hun İmparatorluğu ve Göktürk Devleti) kurduklarını biliyoruz. Orta Asya’nın “Anayurt” olarak değerlendirilmesi her ne kadar bugün bazı tarihçiler tarafından benimsenmese de, genel ekseriyet bu fikri kabul eder. Zaten tarihi olaylar ve gerçekler de bunun doğru olduğunu teyid eder. Çünkü bugün anadoluda yaşayan boy ve oymakların, aşiret ve grupların tarihsel izlerini aradıklarında karşılarına çıkacak yer “ortaasya”dır.

Orta Asya'da Türklerin yaşadıkları bölge Altay dağlarından Çin seddine; Baykal gölünün kuzeyinden Tibet yaylasına kadar olan yerlerdir. Türkler yüzyıllarca burada yaşamışlar, burada çeşitli devletler ve imparatorluklar kurmuşlar, kültürel çalışmalar yapmışlardır. Bir bakıma Türklerin dünyayı ve evreni ilk yorumlamaya çalıştıkları ve dünyaya ilk baktıkları yerdir Orta Asya.

Orta Asya'da böylesine devletler ve imparatorluklar kurarak başarılar elde etmiş olan Türkler, daha sonra çeşitli siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel sebeplerden dolayı zayıflamışlar, düşmanlarına ve dış güçlere karşı olan üstünlüklerini yitirmeye başlamışlardır. Devlet içinde kardeş kavgaları başlamış, iç bunalımlar gün geçtikçe artmaya yüz tutmuştur. Bütün bunların tabii neticesi olarak da Türkler yekpare yaşama biçimini yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlardır. Zaten tarih boyunca ortada bir gerçektir ki, Türkler ne zaman kendi iç kavgalarına başlamışlar işte o zaman bozulmaya, dağılmaya, zayıflamaya yüz tutmuşlardır. Ki bize göre bu alışkanlık hala da devam etmektedir. Ne zaman ki inandıkları değerlere karşı olan mesuliyetleri ve samimiyetleri ikinci planda kalmıştır, işte o zaman ferdi ve nefsi gaye ve değerler ön plana çıkmış ve topluluk olarak gerilemeye, başkalarının egemenliğine girmeye başlamışlardır.

Orta Asya'da birlik ve beraberliklerini yitiren Türkler, iktisadi yönden de pek iyi değillerdi. Orta Asya'nın Bozkır iklimi, coğrafi durumun müsait olmaması, iklimin sıcak ve kurak olması da Türkleri rahatsız eden, onları yeni arayışlara ve hal çareleri bulmaya sevkeden amiller olarak zikredilmektedir.

Nitekim Kafesoğlu'nun da belirttiği gibi tarihi kayıtlarda Türk göçlerinin de iktisadi sıkıntı, yani Türk anayurt topraklarının geçim bakımından yetersiz kalması dolayısıyla olduğu bir gerçektir. Büyük ölçüde kuraklık, nüfus kalabalıklığı ve otlak darlığı Türkleri göçe mecbur etmiştir.

İçinde bulundukları siyasi ve iktisadi durumun bu zorluklarını gözönünde bulunduran Türkler, kendilerine daha iyi ve daha uygun yerler aramak gayesiyle anavatanlarından bir bir ayrılmaya başladılar. Türklerin bır kısmı Hazar denizinin kuzeyinden Avrupa'ya doğru, diğer bir kısmı da Hazar denizinin güneyinden İran ve İran üzerinden de Anadolu'ya doğru göç ettiler.

Oğuz göçleri, hem uzun mesafeler katetmek suretiyle yapılmış hem de çok önemli tarihi sonuçlar vermiştir. Bu göçleri, vatan kurma maksadını güden fütuhat karakterize eder. Türk göçlerini belirli gayelerden yoksun ve sonu birer meçhul birer macera hareketi olmaktan kurtarıp başarılı şekilde hedefine ulaştıran başlıca sebep de hemen bütün göçlerin Türk hükümdar ailesi mensupları tarafından büyük bir disiplin içinde sevk ve idare edilmesidir. Eski Türk hükümranlık anlayışına göre kutsal sayılan hanedan üyelerinin başta bulunması, onlara karşı duyulan saygı ve bağlılık dolayısıyla Türk kütlelerinin umumiyetle birliklerini muhafaza ederek çeşitli iklimlerde tarihi misyonlarını gerçkleştirmelerini mümkün kılmıştır. Ancak yine de bu Türklerin çok uzun süreç bir göçebelik hayat yaşadığı gerçeğini ve modern dönemlere kadar bu özelliğini pek yitirmediğini de göstermektedir. Nitekim bugün modernleştiği ve batılılaştığı söylenen Türkiye toplumunun bile göçebelik ve şehirlilik hususunda nereye konulacağı pek çok bilim adamı ve sosyal bilimci tarafından tartışılmaktadır. Tabir yerindeyse hala modernliğin en önemli sembollerinden biri olan otomobile bile ata biner gibi binen ve onu adeta şahlandıran insanların bilinçaltındaki göçebelik ruhunun devam ettiği tezi hiçte yabana atılır bir tez değildir. Diğer deyimle İstanbul ve benzeri şehirler hala Türkiye’nin en fazla göç alan kesimleri ise ve bu göçler çok hızlı bir şekilde devam ediyorsa, büyük kentlerimizin önemli bir bölümü varoşlardan oluşuyorsa göçebelik-modernlik hususu dikkatli değerlendirilmelidir.

Anadolu'ya doğru olan bu göçlerin, Anadolu içlerine ilk olarak ne zaman başladığı hususunda değişik görüşler mevcuttur. Ama genel olarak X. yüzyılın ilk yarısı olarak kabul edilir.

Kafesoğlu'na göre, Oğuz ve Türkmen boylarının önemli bir kısmı Selçuklular zamanında Anadolu'ya yerleşmeye başlamışlardır. Ona göre X. yüzyılın birinci yarısında Oğuzlar Hazar denizinden Sir (seyhun- İnci) ırmağının orta yatağındaki Farab (XI. yüzyıldaki Türkçe adıyla Karaçuk) ve İsficab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı.

Faruk Sümer de Kafesoğlu'nu teyit etmektedir. Yine Türklerin Anadolu'ya girişlerinin az ve seyrek de olsa X. yüzyılda olduğunu belirtmektedir. Zaten Türklere Anadolu'nun kapıları 1071 Malazgirt Zaferi ile açılmıştır denilmesi de bunu teyid eder mahiyettedir. Malazgirt Zaferi Türklerin Anadolu'ya girmelerinin bir bakıma resmi başlangıcıdır.

Fakat bu savaştan önce Anadolu'ya Türk akınlarının sürekli şekilde yapıldığını, Tekke ve Tasavvuf şeyhlerinin fetihten önce bu yörelere kadar gelip yerleştiklerini biliyoruz. Bu olaylar fetihten önce olduğuna göre Anadolu'da Malazgirt zaferinden önce yaşayan çok sayıda Türk vardı diyebiliriz. Hatta çoğu tarihçiye göre bunlar bir bakıma Malazgirt zaferinin ve anadolunun fethinin hazırlayıcıları olmuştur.

Osman Turan'a göre ise, fetihten önce Anadolu'ya çok sayıda Türk gelmiş, kimisi içerilere kadar girmiş, kimisi ise karıncalar gibi sınır boyunca yığılmıştı. Nitekim ona göre, Büyük Selçuklular için Anadolu, göçebe Türk kitlelerinin iskanına yarayan ve Bizans imparatorluğuna karşı İslam hudutlarını koruyan bir uç beyliği mevkiinde idi. Hatta bu ülke bazan asi şehzade, boy ve boyların da bir sürgün yurdu sayılıyordu. Fakat Anadolu'da teşekkül eden bu uç beyliği Türk milletinin müstakbel tarihini yapmış; Türk cihan hakimiyetinin doğuşunu ve en yüksek dereceye erişen Osmanlı dünya nizamını yaratan maddi- manevi kuvvetlerin de kaynağı olmuştur.

Büyük selçuklular yıkıldıktan ve müthiş bir kasırga ile başlayan Moğol cihan hakimiyeti bir asır sürdükten sonra Türkler sözünü artık Orta Asya'da değil, küçük Asya'da söylemeye başlamıştır. Türkler Malazgirt Zaferine kadar, yarım asır zarfında, Anadolu hudutlarına "karıncalar" gibi yığılıyor, Bizans topraklarına girerek kendilerine yurt arıyorlardı. Onlar Abbasiler zamanında bu devletin askerleri ve Türkistan'dan gelip din uğrunda savaşan gaziler olarak bu ülkeyi daha eski devirlerde de tanımaya başlamışlardı. İslam bizans hudut teşkilatında gaza yapan bir kısım Türkler de buralarda yerleşmişti. Bizanslılar da Balkanlardan getirdikleri gayri müslim türkleri, aynı askeri maksatla, islamlara karşı kendi hudutlarında tutuyorlardı. Bizanslıların islam dünyasına taarruza geçtiği ve şarkta hudutlarını genişlettiği sıralarda, yani XI. asrın birinci yarılarındadır ki Oğuzlar da Anadolu hudutlarına dayanmış ve akınlara başlamışlardı. Türklerin gönüllü gazilerinin verdiği bilgilere dayanan Çağrı Bey 1018 yılında, Karahanlı ve Gaznelilerin baskıları karşısında şarki Anadolu içlerine kadar gelip tekrar Türkistana dönmüş, kendileri için zaruret halinde bu uzak diyarda bir yurt aramış ve dolayısıyla müstakbel Türk vatanının keşfetmiştir. Çağrı bey 3000 suvarisi ile Horasan'a dönünce kardeşi Tuğrul beye "Buralarda bize karşı koyacak bir kimseye rastlamadım" derken hem Bizanslılara karşı üstünlük duygularını belirtiyor ve hem de istikbal için ümidli olduğunu ifade ediyordu. Bundan sonra yurt arayan Türkmenler gittikçe çoğalan kabileler halinde Anadolu hudutlarına yığılmış ve sık sık gazalara girişmişlerdi.

Fakat yine de Türklerin Anadolu'ya girmeleri pek kolay olmuyordu Çeşitli zorluklarla karşılaşacakları muhakkaktı. Yine Osman Turan'ın belirttiğine göre, Türk akınları yarım asır sürdüğü halde Bizans’ın devamlı mukabeleleri ve göçebeler için zaptı güç olan kalelerin çokluğu dolayısıyla boy beyleri idaresinde bulunan Türkmenler Anadolu'da emniyet bulamamış ve yerleşememiştir; tehlike zamanlarında ya Azarbeycan'a dönmüşler veya Anadolu'da sığınak bulmak ümidi ile dolaşmış ve Bizans ordularından kaçmışlardı.

Bu zorluklar ve zor şartlar altındaki mücadeleler Malazgirt zaferine kadar devam etti. Fatihten sonra Anadolunun büyük ve önemli bir kısmı Oğuzlarla ve diğer göçebe Türklerle dolmaya başladı. Nitekim Faruk Sümer'in belirttiği gibi, fethi müteakip ülkenin her tarafı Oğuz kümeleri ile doldu. Bunlar Türkistan ve İran'da yaşayan eldaşları tarafından daima besleniyor ve yeni gelenler ile sayıları da bir göç kanalı meydana gelmişti. Fetihten sonra Anadolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı meydana gelmişti. XIII. yüzyılın birinci yarısının ortalarına doğru Türkistan, Horasan ve Azerbaycan'dan Anadolu'ya birbiri arkasından kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı.

Anadolu'ya gelen bu Türk boylarının tamamı Oğuzlara ait değildi. Elbette çoğunluğu Oğuzlardı ama yine de Oğuzların dışında çok sayıda Türk soy ve oymakları da vardı. Ahmet Uğur'un belirttiğine göre, Anadoluya hemen hemen bütün Oğuz boyları ve Türk oymaklarından insanlar gelmiştir. Fakat nüfus yönünden çok olan boy Selçukluların bağlı olduğu Kınık boyu idi. Bayındır, Afşar, Kayı, Çepni, Salur, Bayat, Yıva bunlar da sırasıyla gelirler. Oğuz boyları dışında Anadolu'ya göç eden Türk grupları da şunlardır: Karluk, Kalaç, Çığıl, Kanglı, Uygur, Kıpçak. Bunların lehçeleri Oğuz lehçelerinden ayrı ise de Oğuzlar arasında eriyip gitmişlerdir. Yani Anadolu'ya hemen hemen bütün Oğuz boyları ve Türk oymaklarından insanla gelmiştir.

Anadolu'ya Selçuklular samanında gelen Türklerin sayısında da çeşitli görüş ayrılıkları vardır. Bunun yüz bin, ikiyüz bin, üçyüz bin olduğunu söyleyenler vardır. Selçuklunun dörtyüzbin kayıtlı askeri vardır. Gaza ülkesi olan Anadoluya en az yüzelli bini gönderilmiştir. Bu askerlerin boy ve birlikleri, hayvanları, aile ve çocukları, ordunun arkasından gelmekteydi. Aşağı yukarı altıyüzbine yakın nüfus eder. Bunların dışında yaylak, kışlak kurmak, çobanlık, çiftçilik ve ticaret için gelenlerle bu nüfus bir milyonu aşar.

Göçebe Türklerin Anadolu'daki yayılış tarzları da dikkat çekicidir. Anadoluya gelen Türkmenler, geliş kaynağı olarak Bozkır halkıdırlar. Onların hayvanlarının otlağı Asya-Step bozkırıdır. İşte gelenler de daha çok bu gibi yerleri tercih ettiklerinden, bunlar Kızılırmak havzasına, Doğu dan Kütahya’ya kadar yerleşmişlerdir.

Yine Faruk Sümer'in bildirdiğine göre, fetihler ve ondan sonra gelen Oğuz kümeleri umumiyetle Sivas bölgesinden batıdaki Selçuklu ucuna kadar olan geniş bölgede yerleşmişlerdi.

Anadoluya yavaş yavaş yerleşen Türkler, boş durmamışlar, yeni yerleşim merkezleri oluşturmaya çalışmışlar, eski mesleklerinin yanı sıra burada da geçimlerini sağlamak için yeni meslekler ve iş alanları tespit etmişlerdir. Fakat onların hiçbir zaman unutmadıkları en önemli mesele Anadolunun Türkleştirilmesi meselesiydi. Çünkü onlar da biliyordu ki Anadolu Türkleşmediği müddetçe kendileri ne rahat edebilecekler, ne de bir yurda sahip olabileceklerdi. Selçuklular zamanında başlayan bu Türkleştirme ve İslamlaştırma hareketleri hemen hemen Osmanlıların zamanına kadar sürmüştür. Nitektim Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında dikkati çeken en önemli vakalardan birini Cengiz Orhonlu, yollar boyunca tekke ve zaviyelerin çokluğu olarak tespit eder.

Tekkeler ve zaviyeler, dervişler ve onların talebeleri bu yerlerde insan sevgisini esas alarak, yabancıların kalbini islama, doğruluğa ve hakka ısındırmak şartıyla faaliyet gösteriyorlar ve bunda da oldukça başarılı oluyorlardı.

Osmanlı Devletinin kuruluş devrinde de Türkleştirme ve İslamlaştırma faaliyetlerinin hızla devam ettiğini biliyoruz. Cengiz Orhonlu'nun da belirttiğine göre, kuruluş devirlerinde aşiretler bir iskan unsuru olarak yeni ele geçen memleketlerin Türkleştirilmesinde kullanılmışlardır. Onlar muhariplik vasıfları ve yerleşik halka nazaran bir teşkilat ve disiplin içinde kabiliyetleri bakımından Osmanlı devleti için askeri bir kıymet de ifade etmekte idiler.

Türklerin Anadoluya girmeleri ve Anadoluyu islamlaştırarak bir yurt edinmeleri için geçen zaman zarfını X. yüzyılla XIV. yüzyıl arası olarak gösterebiliriz. Yani Türklerin Anadolu'ya girip yerleşmeleri ve orasını kendilerine bir yurt ve vatan edinmeleri tam 4 asırlık bir zaman zarfında gerçekleşmiştir.

İşte bu dört asırlık zaman zarfğında Türk boy, kabile, aşiret ve oymakları Anadolu'ya akın akın gelmişler, yerleşmişler ve Anadolu'nun dört bir yanına dağılarak burasını kendilerine yurt ve mekan edinmişlerdir. Araştırma konumuzu teşkil eden Tülekler (tölekler) de bu zaman zarfında Anadoluya gelmişler ve yerleşmişlerdir. Fakat sözkonusu boy veya oymak ilk göçler esnasında mı gelmişlerdir, oğuzlarla beraber mi gelmişlerdir, yoksa Oğuzların Anadoluya yerleşmelerinden sonra mı gelmişlerdir bu hususta yeterince olmamakla birlikte ileride geniş bilgi verilecektir.

Zaten bu husus bir bakıma Tüleklerin bir oğuz boyu veya oymağı olup olmaması meselesiyle ilgilidir. Biz bu hususu Tüleklerin menşeini yani bağlı oldukları kolu anlatırken vermeye çalışacağız.

Burada şunu belirtmekte fayda vardır ki, Tüleklerin Anadolunun çeşitli yörelerinde gruplar ve kitleler halinde önemli ölçüde fazla miktarda olması; kendilerinin daha çok Orta Anadolu Türk kültürü izlerini taşıması onların Arta Asya Menşeili bir Türk boyu olduğunu ortaya koymaktadır. kanaatimizce Tülekler fetihten sonra Anadoluya gelmişler ve onlar da diğer Müslüman Türk boy, kabile ve aşiretleri gibi islamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetlerine katılışlardır.


I. BÖLÜM

A. TÜLEK KELİMESİ

Araştırdığımız boyun ismi çoğu yörelerde hem Tülek hem de Tölek olarak geçtiği için biz ilk olarak bu kelimelerin ne manaya geldiği hakkında bazı bilgiler vermeye çalışacağız.

Kaşgarlı Mahmud Divan-ı Lügat- it Türk isimli eserinde Tülek kelimesini şu şekilde ifade ediyor: Tülek; dört ayaklı hayvanların tüylerini döktükleri sıra. Tüleğin geldi demek ise, koyun kırkımında geldi gemektir.

Kaşgarlı'ya göre "tölek" kelimesi ise, dölek, gönlü sakin kişi, oturamaklı gibi manalara gelmektedir. Burada eski Türkçede"d" harfinin pek kullanılmadığını belirtmekte fayda görüyoruz. Eski Türkler "doğru" ya nasıl "toğru", "dağ" a nasıl "tağ" diyorlarsa tıpkı bunun gibi "dölek"e de "Tölek" diyorlardı. Kaşgarlı'nın zikrettiği "tölek" kelimesini böyle anlamak gerekmektedir.

Tülek kelimesinin Çağataycada da değişik manaları vardır. Çağataycada Tülek kelimesi bazı hayvanların tüy döküştürmeleri, kuşların tüy dökmesi, yavaş gibi manalara gelmektedir. Ayrıca Hüseyin Kazım Kadri'nin verdiği malumata göre Arapça'da Tülek kelimesi yoluk tavuk manasına gelmektedir.

Azerice de ise "Tülki" kelimesi Tilki anlamına gelmekte, Tülki kelimesi Kazancada da aynı manaya gelmektedir. Tülki kelimesi ile Tülek kelimesi menşe itibariyle aynı köktendir. Dolayısıyla Tülek kelimesi Azericede ve Kazancada kurnaz ve açıkgöz manalarına gelmektedir.

Eski Uygur Türkçesinde ise Tülek ve Tölek kelimeleri özel isim olarak geçmektedir. Yani bu kelimeler ya bir yer ismi veya bir insan ismi olmalıdır. Nitekim Besim Atalay “Türk Büyükleri ve Türk Adları” isimli eserinde Tülek Temir ismini açıklarken, Uygur yazılarında adı geçen bir Türk olarak açıklar. Ona göre Timur Kürk'ün çağında (Calayırlı) oymağının beyi imiş.

Tülek kelimesine Tarama Sözlüğünde ise daha geniş ve daha değişik manalar verilmektedir. Adı geçen sözlüğe göre Tülek, ava alıştırılmış demektir. İkinci olarak da tüy değiştirmiş manasına gelmektedir. Umumen kuşların ve hususen Togan ve şahin misüllü kuşların tüylerini değirtirmeye derler, ıstılah-ı kuşcıyanda tülemek tabir olunur ve tülemiş kuşa Tülek denir. Tüleğe gelmek demek ise, aynı sözlüğe göre, kıvama gelmek, uygun duruma gelmek manalarına gelmektedir.

Kelime ve kavramların nerede ve nasıl kullanıldıklarını geniş şekilde içeren Derleme Sözlüğünde ise daha geniş ve değişik manalara rastlamaktayız.

Derleme sözlüğünün verdiği bilgiye göre "Tülek", "Tölek" ve "Tüleh" kelimeleri bugün memleketimizin pek çok yöresinde genellikle aynı manada kullanılmaktadır. Tülek, Tölek ve Tüleh kelimeleri genel ve ortak olarak, kurnaz, açıkgöz, düzenci manalarına gelmektedir.

Bu kelimeler yörelere göre de şu şekilde kullanılmakta ve anlamlandırılmaktadır: Afyon ilinin Bayat ve Emirdağ yörelerinde, Isparta ilinin Eğridir ilçesi ve köylerinde, Sütçüler ilçesi ve köylerinde, Burdur yöresinde, Çal yöresinde, Çanakkale ili Kumarlar ve Bayramiç yöresinde, Çorum iline bağlı Sungurlu yöresinde, Tokat iline bağlı Turhal yöresinde, Ağrı ili Doğu beyazıt ilçesinde, Başak, Hekimhan, Çardak, Göksun, Afşin, Elbistan ve Maraş ve köylerinde, Antakya ve köylerinde, Sivas'a bağlı Gürün yöresinde, Ankara'ya bağlı Bala ve Üçem'de, Kayseri iline bağlı İncesu Pınarbaşı ve çevresinde, Niğde'nin Bor ve Bahçeli yörelerinde, Ermenek, Beyşehir, Kozan, Karaisalı, Mut ve köylerinde, Silifke'de, Antalya'ya bağlı Apdurrahmanlar ve Serik ilçe ve yöresinde, Tekirdağ iline bağlı Malkara ilçesinde genel olarak "Tülek" kelimesi yukarıdaki anlamda, yani kurnak açıkgöz ve düzenci manalarında kullanılmaktadır.

Gelibolu, Ortaköy (Çanakkale), Kilis, Nizip, Gemerek (Sivas), Karacaören, Bahçe (Adana) yörelerinde ise daha fazla bu kavram "Tölek" şeklinde ve yine aynı anlamda kullanılmaktadır.

Tüleh kelimesi de farklı çevrelerde, farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Koyundere, Ahıska, Karabüzey, Araç (Kastamonu), Şarkikaraağaç (Isparta), Bağlıca, Ardanuç (Artvin), Silvan (Diyarbakır), Karaman(Konya), yörelerinde de genel olarak Tülek kelimesi yerine Tüleh kelimesi kullanılmaktadır.

Bu kavramlar (Tülek, Tölek, tüleh) ayrıca saygın kimse, alıngan, kuşkulu, korkak gibi manalara da gelmektedir.

Ayrıca Tokat, İskilip, Havza, Merzifon ve köyleri, Giresun (Ama), Erzincan (küpesi), Kilis, Kangal, Avanos yörelerinde Tülek kelimesi tüyü dökülmüş kuş ya da kümes hayvanrları manasında halen kullanılmaktadır. Eskişehir'e bağlı İkipınar, İzmir'e bağlı Foça ve Bulgaristan göçmenleri( Edirne) arasında da çok tüylü bir çeşit deveye Tülek denilmektedir.

Gediz, Ermenek, Çal, Tosya, Yalak, Mut ve Köyleri, Sütçüler ve köyleri, Bor, Bodrum, Ula, Fethiye, Milas ve Adana yörelerinde Tülek denildiği zaman ilk akla gelen şey keklik ismini verdiğimiz hayvandır. Yalnız bu keklik bir yaşındaki keklik, yavru keklik, yaşlı kart keklik, erkek keklik, yuvasını unutmayan geri dönen kuş gibi sıfatlara haizdir.

Tülek kelimesinin kullanıldığı ve geldiği diğer anlamları da şöyle sıralayabiliriz: Kül süpürmeye yarayan tavuk, ördek v.b. kuş kanadı (Ankara, Hasanoğlan), kanatlı hayvanların kanat ve kuyruk türleri (Taşköprü, Kastamonu), evlenmemiş, yaşlı kız (Datça Muğla), efe (Kütahya), bakkalların kağıttan yaptıkları külah (Fili, Biga, Çanakkale), çok genç delikanlı (Antalya).

Besim Atalay'ın verdiği bilgiye göre ise Uşak dolaylarında çok kurnaz kişiye Tülek denmektedir.

Yukarıdan beri sıraladığımız tanımlamalar olayca anlaşılacağı gibi belgelerden, kitaplardan aldığımız tanımlamalardır. biz incelememize ana bölge olarak Orta Anadolu'daki, özellikle Kırşehir ve Kayseri yörelerindeki Tülekleri aldığımız için şimdi bu bölgelerde kullanılan anlam ve kullanımları karşılaştırırsak Tülek kelimesinin anlamını genel olarak ortaya çıkarabiliriz.

Tülek kelimesi bugün Kırşehir ili Çiçekdağı ilçesine bağlı Tülek köylerinde (İbikli, Beşikli, Demirli, Hacıduraklı, Aşağı, Yukarı ve Orta Hacıahmetli, Hacıhasanlı, Hüsünlü(Hüseyinli), Arabınköyü) yaşayan Tüleklerce Civanmert, Kurnaz, Açıkgöz olarak anlamlandırılmaktadır. Ayrıca Kayseri'nin Akkışla kasabasında yaşayan Tüleklere Tülek kelimesinin ne manaya geldiğini sorduğumuzda bize tıpkı yukarıdaki gibi kurnaz, açıkgöz, yiğit gibi manalara geldiğini söylediler. Hatta Akkışlalı Tüleklerden birisinin bu hususta anlattığı şu hikaye hem çok anlamlıdır, hem de Tülek kelimesinin manasını mükemmel bir şekilde açıklar mahiyettedir.

Bize bu olayı anlatan Fatma teyzenin (Lakabı Tüleğin Kızı) ataları büyük bir davet vermişler. Bu davete icab edenlerin arasında Fatma Teyze'nin dedesi de varmış. Bunlar yedi kardeşlermiş. Bu yedi kardeş bu davette yemeğe oturmuşlar ve kendi aralarında hayvanın aşık kemiği kimde çıkacak diye bir iddiaya girmişler. Aşık kemiği Fatma Teyzenin dedesi olan İbrahim ismindeki şahısta çıkmış, fakat İbrahim isimli bu şahıs ilk planda aşık kemiğinin kendisinde olduğunu söylememiş. Maksadı onları kemiği uzun uzun aramalarını sağlamak ve bu suretle de eğlenmekmiş. Nitekim diğerleri hayvanın etini yeyip bitirmelerine rağmen kemikleri tek tek araştırıp aramalarına rağmen aşık kemiğini bulamıyorlar. Bir müddet sonra İbrahim isimli şahıs aşık kemiğinin kendinde olduğunu sevinçle ve gururla söyleyince orada bulunanlar birazcık da bozularak kendisine "amma da Tülekmişsin" yani amma da kurnazmışsın, gözü açıkmışsın diyorlar ve bundan böyle İbrahim isimli şahsın çocuklarına bu açıkgözlülüğü ve kurnazlığı dolayısıyla Tülekoğulları veya Tülekuşağı kendine ise Tülek deniliyor.

Yine Akkışlalı Tüleklerin yakınlarından olan bir başkasından aldığımız bilgi de enterasandır. Bayram Gülcek beyin anlattığına göre ise, Akkışlalı bazı kimseler Adana'ya ve dolaylarına çalışmaya gidiyorlarmış ve yaz gelince Tüleyip geliyorlarmış. bundan dolayı ise kendilerine Tülekler denirmiş. Bu hikayeyi ise Gülcek'e dedeleri anlatmış.

Kirşehir ili Çiçekdağı ilçesine bağlı bir tülek köyü olan İbikli köyünün büyüklerine "size tülek denmesinin sebebi nedir, niçin tülek diyorlar" diye sorduğumda kendileri yukarıdakine benzer fakat biraz da olsa değişik şeyler anlattılar.

Bunlardan çoğu özellikle tülek kelimesinin civanmert, açıkgöz manalarına geldiğini söylemektedirler. Mesela rahmetli Yusuf Amca bizi etrafına toplar “oğlum bizimle alay etmeleri hasetliklerinden ve çekememezliklerindendir, Tülek demek, mert, civanmert, akıllı ve kunnaz demektir, onlar bunu çekemedikleri için böyle söylüyorlar” derdi. Nitekim aynı yaşlardaki pek çok kimse bu sıfatlardan dolayı da tüleklerin yakınlarındaki diğer insanlar tarafından sürekli çekilemediğini ve kıskanıldığını, dolayısıyla da tüleklere haketmedikleri çeşitli lakapların takıldığını ve bazı söylentilerin ortaya atıldığını söylerler. Ayrıca bazıları da genellikle topluluktan kolay ayırt edildikleri ve onlardan genellikle ayrı oldukları için kendilerine Tülek dendiğini söylemişlerdir. Nitekim Akkışlalı .bazı kimselere tülekleri sorduğumuz zaman onlar cemaatte genellikle kendilerini belli eden kimselerdir demişlerdir.

Şimdiye kadar dolaştığımız ve görüştüğümüz bütün tülekler ayrı ayrı, farklı farklı çevrelerde olmalarına rağmen bize aynı doğrultuda, aynı anlamda sözler söylemişlerdir. Nitekim daha önce verdiğimiz Tarama Derleme ve belgelere de bakacak olursak bu manaların yıllardan beri kullanıldığına ve benimsendiğine hükmedebiliriz.

Mesela Kaşgarlı Mahmud'un Divan'ında, Hüseyin Kazım Kadri'nin Türk Lügatında, Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Tarama ve Derleme sözlüklerinde de aynı ortak manalara ve anlamlara rastlamaktayız.

Topladığımız bilgilerden açıkça görüldüğü gibi en fazla kullanılan ortak anlam "Tüy dökmek" ve "Kurnaz" anlamlarıdır. Literatürlerde olan bu anlamlara karşılık Tüleklar arasında yalnızca ve en fazla kullanılan ve benimsenen anlam Kurnaz anlamıdır. Dolayısıyla tülek kelimesinin müşterek kullanımlarından biri olan tüy dökmek, tüy değiştirmek anlamı bir tarafa bırakılırsa, kurnaz, açıkgöz manalarındaki müşterek tutumu ve anlaşmayı tülek kelimesinin kesin manası olarak niteleyebiliriz.

Bu kelimenin menşei ise bulabildiğimiz ve tespit edebildiğimiz kadarıyla Türkçenin bir biçimi olan Kazancadır. Gerçi aynı kelime Azericede de vardır ama tüleklerin daha önceki yaşadıkları yerleri gözönüne alacak olursak Tülek kelimesinin dil olarak menşeinin Kazanca olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü kazanca Tülki kelimesi Tilki manasına gelmektedir. bilindiği üzere Tilki denildiği zaman akla kurnaz ve açıkgöz kavramları gelir. Dolayısıyla Tülek kelimesinin de Tüleklerce aynı manalarda kullanılması hasebiyle bu kelimenin Kazanca "Tilki" kelimesinden geldiğini söyleyebiliriz.

Bütün bu bilgilerden sonra Tülek kelimesinin Tülek olmayan fakat tülekleri tanıyan kimselerce nasıl anlamlandırıldığını vermeye çalışalım.

Tülekler genellikle topluluktan ayrı ve farklı yapıya sahip olduklarından dolayı çevreleri ve komşuları tarafından pek benimsenmemişlerdir. Dolayısıyla da onlardan dinlediğimiz ve aldığımız bazı bilgilerin hissi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bunun böyle olduğunu kendileri de söylemektedirler. Tüleklerin komşuları da onların en belirgin özellikleri olarak kurnaz olduklarını, cihangir olduklarını yani kuvvetten çekinmediklerini söylerler.

Fakat bunrada şunu hemen belirtmekte fayda var ki, onların da çoğuna göre Tülek'i asıl belli eden özellik onun yiğitliği, cihangirliği, açıkgözlülüğüdür.

Öyleyse netice olarak "Tülek" kelimesinin anlamını, hem eski belgelere dayanarak, hem ülkemizdeki diğer yörelerdeki kullanımlara bakarak ve hem de incelediğimiz yörelerdeki kullanım ve anlamlarına bakarak, yiğit, kurnaz, açıkgöz, kuvvetli, mert ve doğru kimse olarak niteleyebiliriz.Gerçi ileride tartışacağız ama burada da kısmen değinmek istiyoruz. Bizim toplumumuzda bugün hemen her yörede akıllı ve kurnaz kimselere “tülek” sıfatı kullanılarak hitabedilmektedir. Bu şu anlama gelmemelidir. Artık dilimize iyice yerleşen bir kelime olan tülek kelimesi bazı yörelerimizde Tülek boyuna mensup olmamasına rağmen, akıllılık ve kurnazlık yapan insanlara karşı da kullanılmaktadır. Dolayısıyla kendisine Tülek denilen herkesi Tülek boyuna mensup olarak nitelememek gerekmektedir. Nitekim bugün Tülek köylerinde yaşayan insanların hepsini de Tülek olarak nitelenmesine rağmen biz bunu yanlış bir belirleme ve nitelendirme olarak kabul ediyoruz. Yani Tüleklerin yoğun olarak yaşadığı yörelerdeki bazı insanlara da yanlışlıkla Tülek denmiştir ve denilmektedir. Yine bazı bölgelerde akıllılığı ve kurnazlığı ile meşhur aile ve boylara böyle oldukları için Tülek denmiştir. Onların çoçuklarına da Tülekoğulları veya Tülekler denilmiştir. Dolayısıyla biz Tülek boyuna mensup olanlarla, kendilerine sonradan Tüleklik atfedilen kimselerin ayırdedilmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 03-11-2007, 02:43
InVitatio
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Sessiz Topragin Sesi >>Tülek'ler<<

B. TÜLEKLERİN MENŞEİ VE TARİHTEKİ YERİ

Bu bölümde Tüleklerin menşei meselesine, yani hangi boya ve aşirete mensuplar, şimdiye dek nerelerde yaşamışlar, hangi boy ve devletlerle münesebetleri olmuştur, bu gibi meselelere açıklık getirmeye çalışacağız. Biz bu meseleleri araştırırken de evvela tarihçilerimizin (özellikle de Türkistan tarihi ile ilgili) eserlerinden bulduğumuz belge ve fikirlerden, daha sonra da bugün ülkemizde yaşayan Tüleklerin kendilerinin bildikleri ve bize anlattıkları bilgilerden yola çıktık.

Bulduğumuz belgeler ve dinlediğimiz, elde ettiğimiz fikirler pek çok ortak özelliklere haiz olmasına rağmen, yine de birbirinden farklı ve değişik yönlere de sahiptir. Biz hem bu farklı yönler üzerinde durarak bunları araştırdık, hem de ortak yönlerden bir neticeye gitmeye çalıştık.

Çalışmamızın başında Türklerin ve Türk boy ve aşiretlerinin Anadoluya ilk anayurtları olan Orta Asya'dan göç ettiklerini ve Tülekler denilen boy ve aşiretin de bu göçler esnasında Anadoluya gelip yerleşmiş olabileceklerini belirtmiştik. Dolayısıyla da diğer Türk boy ve aşiretlerinin olduğu gibi Tüleklerin de Orta Asya'da az veya çok bir siyasi ve kültürel geçmişleri olmalıydı veya olabilirdi. Biz de özellikle bu hususu göz önünde bulundurarak Orta Asya Türk tarihine ve Türklerin Orta Asya'da kurdukları devletlerin coğrafyasını araştırmaya çalıştık. Tülekler tarihte büyük devletler veya imparatorluklar kurmuş bir boy veya aşiret olmadığına göre, kurulan devlet ve aşiretlerin sınırları içinde egemenliği altında olmalıydılar.

Diğer taraftan Tülekler acaba Oğuz boylarından birine bağlı bir boy veya aşiret midirler, yoksa diğer Türk boy veya eşiretlerinden biri midirler? Bu meseleyi de bu bölümde ele almaya çalışacağız.

Araştırmalarımızın neticesinde bizim Türk siyasi tarihinde Tüleklerle ilgili bulabildiğimiz en önemli materyal Tülek kalası adı verilen yerdir. Bu kalenin eski Türk devletlerindeki kale tip ve şehirlerini düşünerek bir kale-şehir olduğunu söyleyebiliriz. Yani etrafı surlarla çevrili bir şehir de diyebiliriz. Nitekim genel olarak eski Türk kale ve şehirlerine baktığımız zaman ortada herkesin içinde yaşadığı bir yerleşim merkezi, yani şehir ve bu merkezin etrafında da geniş ve güçlü surlar bulunmaktadır. Hatta bu tip kale şehirlerinin Selçuklu ve Osmanlılar zamanında bile mevcudiyetini sürdürdüğünü biliyoruz. Tülek kalesinin de muhtemelen böyle bir kale-şehir olması mümkündür.

Bugün memleketimizde yaşayan çok sayıda Tülek vardır. Yine bazı tarihçilerimizin bildirdiğine göre tarihte de Tülek boyu veya oymağından bahsedilmektedir. Öyleyse Tülekler denilen bu kimselerin bu kale-şehir dolaylarında yaşadıklarını ve hatta bu yörelerde yaşadıkları için bu kaleye Tülek kalesi ismi verildiğini düşünebiliriz. Nitekim araştırmalarımız neticesinde bu kale-şehirden başka Tüleklerle ilgili hiç bir yer veya mekana rastlamadık. Bugün harabelerine sahip olduğumuz bu kalenin isminin Tülek olması ve Tüleklerin de o yörelerde yaşamalarını sürdürmeleri onların uzun bir tarihi geçmişleri olduğunu göstermektedir.

Bu kalenin tahmini olarak Göktürkler zamanında inşa edildiğini söyleyebiliriz. Nitekim Kafesoğlu'nun bu husustaki görüşleri de tespitlerimizi desteklemektedir. Kafesoğlu hem eski şehir-kale tipi Türk şehirlerinin kuruluşu ile ilgili hem de bunların yaşam tarzları hakkındaki verdiği bilgiler gerçekten ilgi çekicidir:

"Ne Asya, Avrupa Hun topraklarında, ne Göktürklerde Türkler köylü durumunda değillerdi. Bununla beraber mevcut imkanlar dolayısıyla sonradan şehir halinde gelişen planı muayyen eski Roma ordu karargahlarına benzer askeri mahiyette kaleler ve şehir-kaleler (hisar Türkçe: Kermen) Türklerde mevcut olmuştur. Mesela Göktürkler çağında harabeleri hala da görülen Çargelen, Çumpal, Çaldıvar, Atbaş, Sırdakbeg (veya Koyungar-başı) Monakeldi v.b. kaleleri Tanrı dağları ve daha ziyade Isık-Göl dolaylarında sıralanmış olup, stratejik olduğu kadar, ipek yolu üzerinde bulunmaları sebebi ile ticari yönden mühim müstahkem mahallerdi. Fergane'de, Pecikent'te Göktürk devri harebelerinin rastlandığı bölgelerde bunların askeri değerde daha bir çok benzeri bulunuyordu. Aşpara, Kayında, Şiştübae, Aksu, Aktepe, Tölek, Sukuluk, Cul veya Cilarık, Cumış, Sarıg, Yakalıg kaleşehirleri ve daha bir çok kervansaray ve küçük kasaba, daha eski çağlarda kurulmuş ve Göktürk çağında gelişip, Karluklar zamanında ehemmiyeti devam eden yerlerdi."

Kafesoğlu'nun verdiği bilgilere yeniden dikkatle bakacak olursak bu ve benzeri şehir ve kalelerin çok eski zamanlarda kurulduğu, Göktürkler zamanında geliştiği ve Karluklar zamanında da hayatiyetini ve mevcudiyetini sürdürdüğünü anlarız. Dolayısıyla Tülek şehrinin de tarihi sürecinin ve geçmişinin oldukça eski olduğunu söyleyebiliriz. Diğer taraftan yine Kafesoğlu'na dayanarak diğer Türkler gibi Tüleklerin de o dönemde göçebe değil, yerleşik bir hayata sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Bahaeddin Ögel'e göre de Tölek isminde bir şehir vardır ve bu şehir bir Karluk şehridir. Ona göre Tülek şehri Balkaş gölünün güneybatısında, Çu nehrinin en batıdaki kolunun hemen yanında, Sirderya'nın çıktığı yerin kuzeyinde kurulmuştur. Bahaddin Ögel'in bir Karluk şehri dediği Tülek şehrinin bulunduğu yöreye Karluklar yine kendisinin verdiği bilgiye göre 8. asrın ikinci yarısında gelmişlerdir. Dolayısıyla bu şehir bir Karluk şehri olduğuna göre kuruluşunun Karlukların bu yöreye geldikten sonraki bir tarih olduğunu kabul etmek gerekir.

Faruk Sümer'e göre ise Karlukların 766 yılına kadar nerede oturdukları belli değildir. Ancak onlar ellerine geçen bir fırsattan yararlanıp İli kıyılarına, arkasından da Kestek ve Korday geçitlerinden Çu boylarına indiler; Sûyâb'ı ve ondan sonra Taraz'ı (Talas) zaptettiler.

Zuhuri Danışman’a göre ise, Karluklar yarı müstakil bir halde yaşayan bir boydu. Önceleri Göktürk hanlığına bağlı idiler, daha sonra ise (bu hanlığın parçalanmasından sonra) Batı Türk Hakanlığına tabi oldular, fakat bu tabiiyet kati değildi.

Karlukların 8. asrın ikinci yarısında bugün Tülek şehrinin bulunduğu yörelere geldiği kesindir. Fakat yukarıda da görüldüğü gibi Tülek şehrinin Karluklar zamanında mı kurulduğu, yoksa Karluklar bu yöreye geldikleri zaman bu şehir burada mevcut muydu, bu hususta farklı görüşler vardır.

Tülek şehrinin bir Karluk şehri olduğu fikrini savunan Bahaddin Ögel'e göre Tülek adlı harabe, Aktepe ve Aksu'nun epey kuzeyinde, Aksu ve Sukuluk nehirlerinin kavşağı üzerinde kurulmuştur. Bu bölge, Karlukların sürülerini yaydıkları otlak yerleridir. Harabeler, zamanımıza kadar az tahrip edilmiş olarak gelmiştir. Çu havzasının kuzeyi, güneye nisbetle oldukça geç zamanda iskan edilmiştir. Bu yeni iskan hareketlerini, Karlukların yerleşik hayata tedrici olarak geçişine hamledebiliriz. Buluntulara göre IX. ve X. asırlarda kurulan bu şehir XII. asra kadar yaşamıştır.

Dolayısıyla Bahaddin Ögel'e göre bu şehir, IX. asırda yani yediyüzlü yılların sonlarında, sekizyüzlü yılların başlarında Çu vadisinde Karluklar zamanında kurulmuştur ve Karahanlıların sonlarına kadar, yani XII. yüzyıla kadar sosyal ve kültürel hayatını sürdürmüştür.

Diğer taraftan biz daha önce sayın Kafesoğlu'nun verdiği bilgilere dayanarak bu şehrin en az Göktürkler zamanında kurulmuş olabileceğini söylemiştik. Nitekim Kafesoğlu'na göre bu şehir ve bu şehrin civarındaki şehirler çok eski zamanlarda kurulmuşlar, Göktürkler zamanında gelişmişler ve Karluklar zamanında hayatiyetlerini sürdürmüşlerdir. Yine Kafesoğlu başka bir çalışmasında yukarıdaki fikirlerinden biraz değişik olmasına rağmen, fikirlerini sağlamlaştıran ve teyid eden bir görüş ileri sürmektedir. Ona göre Harezmşahlar devrinde (1092-1229) İran'da Kuhistan civarında Künâbâd şehri yakınlarında Tülek diye bir şehir vardır. Kendisi eserinin bir dipnotunda Tülek şehri ile ilgili fikirlerini şöyle temellendiriyor:

"H. 617'de Tülek kalası var. Tabakat-ı Nasiri'nin 335. sahifesinde Cüzcani bunları (Harezmşahlar devleti erkanından İmadü'l Mülk Tacu'ddin Debiri Cami'ye göre Sultan Muhammed, Çin'in fethini aklına koymuş; uzaklığı, hareket zorluğu gibi ileri sürülen mukabil delillerle dahi onu bu fikrinden vazgeçirmek mümkün olmamıştı) H. 617'de Tülek kalasında bulunduğu sırada İmadü'l Mülk Tacu'ddin'den dinlemiştir."

Babür Şah'ın hatıralarında ise Tülek çarbağı diye bir yerden sözedilmektedir. Babür şah komutanlarından birinin yaptığı mücadeleyi anlatırken şöyle diyor: "Tenbel, Endican'dan Bişkend civarına geldi. Han, Ahmed beyi ve yanındakileri Tenbel'e karşı çıkardılar; Leklekan ve türek (Tülek) çarbağı civarında karşılaştılar, fakat muharebe filen olmadan ayrıldılar." Babürname'de bu çarbak bir kaç kez daha geçmektedir.

Diğer taraftan Babürname'de Tülek isimli bir komutana da sık sık rastlamaktayız. Tülek, Babür Hanlarından Mirza Han'ın aynı zamanda süt kardeşi ve devletin ileri kademelerinde görev alan birisidir.

Tüleklerin mensup olduğu Türk boyu ile ilgili olarak elde ettiğimiz bir bulgu da Kalaç Türkleri ile ilgilidir. Yani Kalaç Türkleri ile de alakasının olabileceğine dair bazı kaynaklar vardır. Kalaç Türkleri Türklerin ana kütlesinden ayrılmış bir koldur. Nitekim bu ayrılma onların daha sonra Afganlaşmalarına yol açacaktır. Kalaçlarla Tülekler arasındaki en belirgin ilgi Kalaç Hanedanı'nın (1290-1321) başbuğlarından Celal'üd Din Firuz Kalaç'ın babasının adının Kunduzlu Tülek Han olmasıdır.

Ahmed Zeki Velidi Togan ise Tülek köylerinin Başkırdıstan'ın köyleri olduğunu ve bu köylerin 19. yüzyıla kadar geldiğini, yaşamlarını sürdürdüğünü söyler. Yalnız burada şunu belirtmeliyiz ki Zeki Velidi Togan'ın bu tespitinden Tüleklerin Başkırt olduklarından ziyade onların Başkırtların hakimiyeti altında yaşamlarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır.

Haritalara da dikkatle bakılacak olursa, bütün kaynakların Tölek, Tülek Çarbağı, Tülek Kal'ası diye zikrettikleri yerler, hep aynı yörede ve diğer bir deyişle aynı yerde bulunan fakat değişik isimlerle adlandırılan yerdir. Babürname'de zikredilen Endican ve Bişkend civarı, Kafesoğlu'nun zikrettiği Kuhistan civarı, Karlukların ve Başkırtların yaşadıkları alanlar, bunların hemen tamamı aynı yöre ve yerlerdir. Nitekim Bahaddin Ögel'in verdiği haritadaki tespit ettiğimiz Tülek şehri, yukarıdan beri tarif edilen ve sözü geçen şehirdir.

Bu şehrin şu an harebeler halinde olduğunu biliyoruz. Fakat şehrin ne zaman kurulduğu meselesi yukarıda da belirttiğimiz gibi ihtilaflıdır. Yani bu hususta farklı görüşler mevcuttur. En erken kuruluş zamanı olarak Göktürkler zamanı bildirilmektedir. nitekim kaynaklarda bu şehrin ne zaman kurulduğundaen ziyade, mevcudiyetinden söz edilmektedir. Tülek şehrinin stratejik açıdan önemli bir mevkide bulunması (ipek yoluna yakın), yerleşik hayatın yaygın olduğu bir yörede bulunması ve o civardaki diğer şehir ve kalelerin genellikle Göktürkler zamanında kurulmuş olması ve aynı zamanda bu yörenin Devlet büyüklerinin iskan yeri olması bu şehrin Göktürkler zamanında kurulduğu fikrini destekler mahiyettedir. Daha önce o civardaki kale şehirlerinin Göktürkler zamanında kurulduğunu söylemiştik. Ayrıca bu hususta geniş ve önemli bir çalışma olan "İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri" isimli eserde bu yörelerle ilgili geniş malumatlar olmasına rağmen Tülek şehri ile ilgili herhangi bir bilgiye ratlayamadık.

Yine Besim Atalay'ın belirttiği gibi Manas Destanı'nda Tölek isimli bir yiğitten söz edilmektedir. Nitekim Manas Destanına baktığımızda Tölgeci Tülek diye bir yiğitten sözedilmektedir. Bu destana göre Tülek falcıdır ve Manas'ın babası Cakıp Han'ın önde gelen yiğitlerinden biridir. Destanda Tölek'in savaşlarından ve çeşitli etkinliklerinden sözedilmektedir. (Tülek isimli kimsenin falcı olması, Tülek kelimesinin manası olan akıllı ve kurnaz veya düzenci kelimesi ile örtüşmektedir.)

Manas Destanı ise bir Kırgız destanıdır. Fakat bu destandaki olayların ne zaman geçtiği hususunda ihtilaf vardır. Ç. Valihanov'a göre sarp kayalarda yaeşayan Kırgızlarda tek bir destan vardır. Bu da Nogay devrine ait Manas Destanı'dır. Bu Kırgızların bütün mitolojisini, masallarını, her türlü geleneklerini bir kahraman çevresine toplamış Kırgız ansiklopedisidir. Kırgızlar için eski Yunanlıların İlyadası gibi bir şeydir. Kırgızların hayat tarzları, görenekleri, ahlak ve dini telakkileri, coğrafyası, tıp bilgileri, başka uluslarla olan ilişkileri bu destanda ifadesini bulmuştur.

Orta Asya ve Çin münasebetleri tarihi uzmanı A. Bernştam'a göre "Manas Destanı"nın çekirdeği Kırgızların Yenisey ırmağı boylarında Minüsin bozkırlarında IX. yüzyılda devlet kurdukları devirde meydana gelmiştir.

Bu hususta netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Tülekler henüz Anadolu'ya gelmezden önceki dönemlerinde, Orta Asya'da yerleşik olarak bir kale-şehir'de yaşamlarını sürdürmekteydiler. Bu şehrin harebeleri günümüze kadar gelmiştir. Tülek şehri ve Tülekler tarih boyunca çeşitli devlet ve imparatorlukların egemenliği altında yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Kendileri ne bir beylik ne de herhangi bir devlet kurmuş değillerdir. Çu havzasında bulunan bu şehir tarihi süreç içerisinde bildiğimiz kadarıyla evvela Göktürklerin egemenliği altında kalmıştır. Daha sonra 8. asrın ikinci yarısında bu yöreyi Karlukların ele geçirmesinden sonraki dönemde Karlukların egemenliği altına girmiş olmalılar. Karahanlıların sonlarına kadar yaşamsal olarak mevcudiyetini sürdüren bu şehir, Karahanlıların ve Başkırtların ellerine de geçmişlerdir. Nitekim daha önce Zeki Velidi Togan Tülek şehrinden Başkırdıstandaki köyler olarak bahsetmişti.

Anavatandaki bu uzun yaşamdan sonra diğer Türkler gibi Tülekler de siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel sebeplerden dolayı batıya doğru yapılan göçlere iştirak etmişlerdir. Bu göçlerin nasıl ve ne zaman olduğu hususunu ise tahmini olarak şöyle açıklayabiliriz.

Daha önceki bölümlerde Türk göçlerinin tam dört asır sürdüğünü ve bu göçlerin zaman zarfını da X. ve XIV. asır arası olarak belirtmiştik. Kaynaklara dikkatle bakılacak olursa Oğuzların daha yoğun olarak XII. asırda Anadolu'ya geldikleri görülür. Daha değişik bir deyişye Türk göçleri XII. asırda daha yoğun olmuştur. Yine daha önceki kısımlarda Bahaddin Ögel’in verdiği bilgilere dayanarak Tülek şehrinin yaşamsal mevcudiyetinin XII. asrın sonlarına kadar sürdüğünü de belirtmiştik. Dolayısıyla bütün bunlara dayanarak Tüleklerin asıl yaşamlarını sürdürdükleri Çu havzasından ve Tülek şehrinden XII. yüzyıldan hemen sonra ayrıldıklarını ve Türk göçüne iştirak ettiklerini söyleyebiliriz. Fakat onlardan ne kadarı Anadolu'ya göç etmişlerdir, ne kadarı daha başka yerlere göç ederek yerleşmiştir, bu hususta kesin bir şey söylemek oldukça zordur. Ancak onlardan önemli bir kısmının Anadolu'ya göç ettiklerini ve yaşamlarını burada sürdürmeye devam ettiklerini biliyoruz.

Şimdi Tüleklerin hangi yolları takip ederek göç ettiklerini ve arkasından da Tüleklerin menşe' itibariyle hangi boya bağlı olduklarını açıklamaya çalışalım.

Bilindiği gibi Türklerin Orta Asya'dan göçleri iki koldan olmuştur. Birisi Hazar denizinin kuzeyinden, diğeri ise güneyinden, yani İran üzerinden. Tülekler de bu iki yoldan ikincisini, İran yolunu seçmişlerdir. İran üzerinden Anadolu'ya doğru yola koyulan Tülekler tabii olarak geldikleri yerlerde ulaşımın ve taşımacılığın zorluğundan dolayı yıllarca beklemek zorunda kalmışlardır. Diğer Türk boylarının olduğu gibi onların da Anadolu'ya olan göçleri uzun yıllar almıştır.

Zeki Velidi Togan'a göre ulaşımın ve taşımacılığın zor olması ve Türk boylarının uzun süre buralarda kalması onların İran kültürü ile haşır neşir olmasına yol açmış ve pek çok Türk bu göç esnasında farslaşmıştır. Yine onun belirttiğine göre bu farslaşan/İranlılaşan Türkler arasında Tülekler de vardır. Zeki Velidi Togan bu hususta şunları söylüyor:

"İran medeniyetinin temsilcilik kudretinin Selçuklular üzerindeki akisleri o kadar kuvvetli idi ki; İran Türkleri gibi Ön Asya Türklerinin mühim bir kısmı için de bu muhitte erimek tehlikesi her vakit varid olmuştur. Arap, Fars hatta Kürt gibi Müslüman kavimler arasında ekalliyet olarak yaşayan Türkler çok vakit bu kavimlere temessül etmişlerdir. Bu hususu Afganistan'da, hilmend havzasında yaşayan Türklerin, Siistan, Kuhistan, Fars, Cibal, Khuzistan ve Irak-ı Arab ve Suriye taraflarındaki Türklerin ekalliyet olarak yaşayan zümrelerinin Moğollar geldiği zamana kadar ve sonra yerli kavimler arasında erimiş olmaları pek vazıh olarak gösterir. Türk münevver zümrelerinin kendilerini siyaseten hakim olmalarına rağmen, Arap ve Fars medeniyetinin faikiyetine kani olmaları bu temessül işindeki önayak olmuştur. Horasan'da ve Fars vilayetinde bizzat Selçuklulara mensup ve bugün tamamıyla İranileşmiş zümreler vardır. Bunların Herat'ta yaşayanlarından biri olan Selahaddin Selçuki, bugün Afganistan'da ileri gelen ve farsça yazan muharrirlerdendir. Sultan Sencer'e nisbetle "Senceri" ismini alan kabileler ve yine onların hizmetinde bulunan "Tülek" ismindeki oymak ve fars vilayetinde yerleşen Salgur ve Agaçerilerin bir kısmı Moğollar geldiği sırada artık farslaşmış bulunuyorlardı."

Yine Harezmşahlar devleki döjneminde yaşanan olaylardan bu bölgede Tüleklerin varlıklarını sürndürdüğünü anlıyoruz. Nitekim Künabad şehrinin muhafazasının o dönemdeki Tülek Kadısına verildiğini biliyoruz.

Fakat bütün bunlara rağmen Tüleklerden önemli bir kısmının Anadolu'ya geldiğini ve Anadolu'nun çeşitli yörelerine yerleştiklerini biliyoruz. Diğer taraftan Zeki Velidi Beyin belirttiği gibi Tüleklerin Selçukluların egemenliği altında ve onların hizmetlerinde bulunduklarını da söyleyebiliriz. Daha önce Tüleklerin tamamının Anadolu'ya gelmediklerini ve onlardan bazılarının başka yörelere de göç etmiş olabileceklerini söylemiştik. Nitekim bizim bu görüşümüzü bazı kaynaklar doğrular mahiyettedir. Tülek Destanına göre meşhur kahraman Tülek, Hazar denizinin doğusundaki Balkan dağları civarında yaşamaktadır.
[/b]




[b]C. TÜLEKLERİN MENSUP OLDUKLARI TÜRK BOYU

Buraya kadar verdiğimiz ve bulabildiğimiz verilerden de anlaşıldığı gibi tarihte Tülekler diye isimlendirilen bir aşiret, oymak veya şehir vardır. Fakat Tüleklerin hangi Türk boyuna mensup olduğu meselesi de kaynaklarda pek açık değildir. Tülekler Oğuz boylarından birine mi mensupturlar, yoksa başka bir boy veya kola mı mensupturlar, bu hususta farklı görüşler vardır.

Biz bu meseleye açıklık getirebilmek için evvela günümüzde yaşayan Tüleklere müracaat ettik ve farklı yörelerde yaşayan Tüleklere hangi boya bağlı oldukları hakkında çeşitli sorular yönelttik. Bazıları hatta önemli bir kısmı bunu bilemediklerini söylediler. Diğer bir kısmı ise dedelerinden duyduklarını söylediler.

Bunları şöyle sıralayabiliriz: İlk ve en fazla söylenen kendilerinin Kızık boyuna mensup olduklarıdır. Diğer bir kısmı Salur, bazıları da ki çok az bir kısmı Avşar olduklarını söylediler. Onların tamamı da bu söylediklerini kesin olarak bilemediklerini, ancak atalarının ve dedelerinin böyle söylediklerini de eklediler. Dolayısıyla bugün yaşayan Tüleklerden elde ettiğimiz bilgiler onlar tarafından herhangi bir belgeye dayandırılamamış, kulaktan dolma bilgilerdir.

Fakat şunu da belirtmekte fayda var ki, kendilerine başvurduğumuz Tüleklerin söylediklerini göz önüne alacak olursak kendilerinin rahatlıkla Oğuz Türklerinden olduklarını söyleyebiliriz. Çünkü farklı çevrelerden aldığımız farklı bilgilerin (Kızık, Salur, Avşar) hepsi de Oğuzlara dayanmaktadır. Çünkü Kızıklar da, Salurlar da ve Avşarlar da Oğuzların ana kollarındandır.

Bilindiği gibi Oğuzlar 24 büyük kola veya boya ayrılmaktadır. Bunlar;

Bozoklar:

Kün Han (Kayı, Bayat, Alkaevli, Karaevli)

Ay Han (Yazır, Yasır, Dodurga, Düker)

Yıldız Han (Avşar, Kızık, Bigdilli, Karkın)

Üçoklar:

Kök Han (Bayındır, Becene, Çavuldur, Çepni)

Tağ han (Sabır, İmir, Alayuntlu, Üregir)

Tingiz Han (İğdir, Büğdüz, Ava, Kınık).

Bui tablo bazı tarihçilere göre ufak da olsa farklılıklar göstermektedir. Fakat biz burada bugün Anadolu'da söylenişe göre bilinen ve meşhur olan görüşü de vermekte yarar görüyoruz:

Bozoklar

Kayı, Bayat, Karaevli, Yazır, Düger, Dodurga, Avşar, Kızık, Begdili, karkın

Üçoklar

Bayındır, Peçenek, Çavundur, Çepni, Salur, Eymir, Alayuntlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Kınık.

Eğer söylenenleri gözönünde bulunduracak olursak Tüleklerin Oğuzların hem Bozok, hem de Üçok koluna mensup olduklarını söyleyebiliriz. Çünkü yukarıda da görüldüğü Avşar ve Kızık kolu Bozoklara, Salur boyu ise Üçoklara bağlıdır.

Tarihi süreç içerisinde Tüleklerin ve Oğuzların yaşamlarını sürdürdüklere yerlere bakacak olursak genellikle aynı yörelerde yaşadıkları, yaşamlarını sürdürdükleri ortaya çıkar. Faruk Sümer'in bildirdiğine göre Oğuzlar, X. yüzyılın birinci yarısında Hazar denizinden Sirderya ırmağının orta yatağındaki Farab ve İsficab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. Tülek şehrinin de aynı yer ve yörede olduğunu hatırlarsak bu yörenin Oğuzların egemenliği altında olduğunu ve uzun müddet kaldığını söyleyebiliriz.

Yine bu yöreye Karlukların sonradan gelmiş olmaları Tüleklerin Karluk olmadığını da göstermektedir.

Dolayısıyla Tüleklerin hem Oğuzlarla iç içe ve yanyana yaşamaları, birbirleriyle sıkı münasebette bulunmaları, kendilerinin de Oğuzlar haricinde herhangi bir boya mensup olduklarını söylememeleri onların Oğuzlara mensup olduğu kanaatini ve fikrini kuvvetlendirmektedir.

Oğuz boyları ve Türkmenlerle ilgili geniş araştırmalar yapmış olan Faruk Sümer'e göre Kızıklılar Ankara'nın Çubuk ve Ayaş kazalarında görülmektedir. XVI. yüzyılda Amasya, Ankara, Bolu, Kayseri ve Sivas'ta yaşamışlardır. Ayrıca bugün Kayseri'ye 20 km. uzaklıkta ve içinde Tüleklerin de yaşadığı Kızık isimli bir köy mevcuttur. Yine Yozgat ve Kırşehir civarında (bugün Tüleklerin yaşadıkları yerlerde) Kızık halayının yaygın olduğunu belirtmekte fayda görüyoruz.

XVI. yüzyılda Bozok yöresinde (yanei bugünkü Yozgat ve Kırşehir illerinin bulunduğu yöre) Avşarlara rastlanmaktadır. Avşar halayının Yozgat ve Kırşehir yörelerinde iyi bilndiğini, yine Avşar bozlağının da mahalli ozanlarca okunduğunu biliyoruz. Avşar bozlaklarının en önemli icracısı olarak kabul edilen Muharrem Ertaş ve Oğlu Neşet Ertaş’ın ömürlerinin büyük bölümünü başta İbikli köyü olmak üzere Çiçekdağı Tülek köylerinde geçirdiğini biliyoruz. (Hatta Muharrem Ertaş’ın eşi Neşet Ertaş’ın annesi Döne Hanım’ın mezarı İbikli Köyü mezarlığındadır.) Türkmen Abdalları ile Avşarlar arasında etnik bir ilişki olup olmadığı hususu da tartışmalıdır. Özellikle yöredeki avşarların Türkmen Abdallarına “onlar da Avşar” diyerek sahip çıktıklarını biliyoruz.

Faruk Sümer'e göre Avşarlar 19. yüzyılda ikinci yarıda Kayseri'nin Pınarbaşı, Sarız ve Tomarza kazalarına yerleşmişlerdir.

Görüldüğü gibi bugün Tüleklerin yaşadıkları bölgelerde Avşarlara, Kızıklara ve onların bazı kültürel değerlerine rastlanmaktadır. Fakat bu etkileşim onların Kızık veya Avşar olduklarını kesin olarak ortaya koymaz.

Tülekler arasında diğer rivayet olan Salur boyuna mensup olma diğerlerine rağmen daha kuvvetlidir ve bazı belgelere dayanmaktadır. Nitekim Abdülkadir İnan meseleye daha değişik bir boyut kazandırıyor. Ona göre de Tülekler Salur boyuna mensupturlar. İnan'a göre Karamanlar yirmidört oğuz boyunun Salur boyundandır. Karaman, Kazak-Kırgızların "Kiçiyüz" heyetindeki Beyoğlu kabilesinin "tana" şubesinde ufak bir oymaktır. "Ortayüz" heyetinde bulunan "Argın" kabilesinde "Karaman" bir şubedir; "Tülek", "Suyündük" ismindeki iki oymaktan ibarettir. Nitekim Zeki Velidi Togan'a göre de Tülekler Kazak kabilelerinden Ortayüz boyuna bağlıdır.

Abdülkadir İnan Tüleklerin süyündüklerle beraber Argın kabilesine mensup olan Karaman şubesini oluşturduklarını ve karamanların da Oğuz boylarından "Salur" boyuna mensup olduklarını bildirdiğine göre, Tüleklerin de Salur boyuna mensup olduklarını söyleyebiliriz. Nitekim Zeki Velidi Togan'ın da İnan'la aynı görüşü paylaşmakta ve Tüleklerin Ortayüz heyetine bağlı olduğunu kabul etmektedir.

Elizabeth E. Bacon Türkistan'a yaptığı gezisinde Türkmenistan'ı anlatırken, en önemli Türkmen kabilelerini sayar. Bu kabilelerden biri de İran sınırında Göklanların doğusundaki Salur kabilesidir.

Diğer taraftan Faruk Sümer'in bildirdiğine göre XI. yüzyılın ikinci yarısı ile XII. yüzyılın birinci yarısında Sir suyundan kümeler halinde yapılan Oğuz göçleri onların Balkan dağları bölgesinde yurt tutmalarında amil oluyor. Başka bir yerde de Balkan dağı civarında genellikle Salurların yaşadıklarını belirtmektedir. Sümer'e göre Salurlar, Selçukluların fetihlerine katılmışlar, Farsta kendi adlarıyla anılan bir devlet kurmuşlar, Anadolu'nun iskanında da geniş ölçüde rol oynamışlardır. Ona göre Salurlar Oğuz elinin Kınık, Kayı ve Avşar gibi en büyük boylarından biridir.

Karamanların bugün Tüleklerin yoğun olarak yaşadıkları Kırşehir yöresini 1408'li yıllarda ele geçirdiklerini biliyoruz. Fakat Karamanların Salur boyuna bağlı olup olmadığı hususu da ihtilaflıdır. Şihabeddin Tekindağ İslam Ansiklopedisine yazdığı Karamanlar maddesinde onların Salur boyuna mensup olduğu fikrini benimsemez. O Yazıcızade Ali'nin Karaman boyunun Afşarların bir kolu olduğunu belirttiğini söyler. Nasır al-din Margunâni'nin bildirdiğine göre (Maşayıh-ı türk) Anadolu'ya hicretlerinden evvel Amuderya yakınındaki İlyahk adlı mevki ile bu nehrin garbındaki Balkan dağlarında Karamanlar yaşamaktaydı ve şekavetleri ile tanınıyorlardı.

Tülek destanında da aynı dağın isminin geçmesi ayrıca Salurların genellikle Balkan dağları civarında yaşamlarını sürdürmeleri dikkat çekicidir. Diğer taraftan bugün Tüleklerin yaşadıkları yörelerde yaşamış olan ve birde devlet kurmuş olan kadı Burhaneddin Ahmed'in de Salur boyuna mensup olduğunu biliyoruz. Bugün Tüleklerin yaşadıkları yörelerden olan Kars'ta ve Bozokta (Yozgat-Kırşehir civarı) Salurların olduğunu Faruk Sümer bildirmektedir. Salur'un anlamı ise vardığı yerde kılıç çalıp çomakla harbeden manasındadır. Daha önce Tüleklerin karakter ve yapı itibariyle civanmert ve savaşçı olduklarını belirtmiştik.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 03-11-2007, 02:46
InVitatio
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Sessiz Topragin Sesi >>Tülek'ler<<

TÜLEK DESTANI

Daha önce bir kaç defa bahsettiğimiz gibi Tülek destanında Tülek isimli kahraman Balkan dağları civarında yaşayan bir yiğittir. Bu destan hakkkında da muhtelif görüşler mevcuttur. Kaynaklarda genel olarak Köroğlu Destanının Özbek rivayetinde Tülek Batır isiminde bir kahramandan sözedilmektedir. Fakat Tülekler arasında bilinen Tülek destanının Köroğlu destanıyla herhangi bir alakasını bulamadık.

Abdülkadir İnan'a göre Köroğlu Destanının Özbek rivayetinde tasvir edilen tarih kahramanı "Tülek Batır" tipi münesebetiyle müverrih Ahmet Zeki Velidi Togan'ın anlattığına göre Tülek, eski zamanlarda Garcişçan ve Horasan taraflarına yerleşmiş ve Tacikleşmiş olan bir Türk kabilesidir. Zeki Velidi Togan da bir eserinde Tülek Batır'ın Köroğlu destanının özbek rivayetinde bir kahraman tipi olduğunu söyler.

Fakat Köroğlu Destanıyla ilgili olarak yapılan araştırmaların bazılarında Özbek rivayetine bakmamıza rağmen Tülek Batır ismine rastlayamadık. Mesela ülkemizde Köroğlu destanlarıyla ilgili geniş ve muhtevalı araştırmalar ve çalışmalar yapan Pertev Naili Boratav'in eserindeki Özbek rivayetinde Tülek ismine rastlayamadık ancak bunların destanların tam metni olmadığını da gözönüne getirmek gerekmektedir.

Bugün Tülekler arasında yaygın olan Tülek destanına (hemen hemen aynı) yakın benzerlikteki bir destanı bulmaya muvaffak olduk. Bu bulduğumuz destana göre Tülek destanı bir Başkırd destanıdır. Bu destana Başkırd destanı denmesinin sebebi Tüleklerin Başkırd egemenliği altında yaşamalarından olsa gerektir. Çünkü Tüleklerin Başkırd olduklarına dair herhangi bir bilgiye hemen hemen hiçbir kaynakta rastlayamadık.

Tüleklerin Başkırdlarla olan ilgisi ise onlarla coğrafi yönden çok yakın olmalarından dolayıdır. Nitekim tarihçiler Başkırtların Uralların güneyinde Aral gölünün civarında yaşamlarının sürdürdüklerini bildirmektedirler. Dolayısıyla Tülekler devamlı olarak Başkırtlarla münasebet halinde olmuşlardır. Bunun neticesi olarak da Tülek destanlarına bazan Başkırd destanı adı da verilmiştir.

Bu destana göre asıl önemli olan şey yurt ve vatan sevgisidir. Zaten destanın asıl teması da refahın, saadetin, zenginliğin, malın, şanın ve şöhretin, her türlü kişisel çıkarların yurt, vatan ve millet uğrunda rahatlıkla ve seve seve feda edilebileceğini belirtmektedir.

Bu destanı Hüseyin Namık Orkun "Türk Efsaneleri" isimli eserinde bu destanın ilk defa Macar Bilginlerinden Prof. Prhöle Vilmos tarafından Selim Gerey Sultan'dan derlendiğini kaydetmektedir. Biz de bu destanı Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun "Türk Destanları" isimli eserinden aynen naklediyoruz. Sepetçioğlu da bu destanı Hüseyin Namık Orkun'dan aynen aldığını belirtmektedir.

Belebey'den kuzeydoğuya doğru iki günlük mesafede Balkan dağı denilen başı göğe yükselmiş çıplak bir dağ vardır. Bugün çıplaktır ama bir zamanlar yemyeşil ormanlarla kaplı idi. O zaman bu ormanlarda kuş sesleri, Başkırd çobanlarının türkülerine ve kaval seslerine karışırdı. Balkan dağından pek uzak olmayan başka bir ülkede de sahilleri kamışlarla süslü Aslı Göl denilen bir göl vardı. Bugün bile bu gölün bu sahillerine doğanını alanlar ördek avına gelirler.

Balkan dağının civarında çok eski zamanlarda Harimarkas adında çok zengin bir başkırd oturuyordu. Harimarkas o kadar zengindi ki sürülerinin sayısını, topraklarının sınırlarını kendisi bile bilmezdi.

Harimarkas'ın iki karısı vardı: Birinin adı Banu'ydu. Harimarkas'ın Banu'dan iki oğlu olmuş, birinin adını Ebu Talip ötekinin adını Malik koymuştu. Harimarkas'ın ikinci karısının adı ise Gulzurg idi ve bundan da bir oğlu olmuş idi ki yiğit mi yiğit idi ve adı Zoya Tülek'ti. Onu herkes severdi. Üvey annesi Banu ile iki üvey kardeşi Zoya Tülek'i hiç sevmezlerdi. Hem de çekemezlerdi, kıskanırlardı.

Zoya Tülek de Ebu Talip te Malik de büyüyüp delikanlılık çağına girdikleri zaman babaları Harimarkas her üçüne de birer güzel at, süslük koşumlar ve çok güzel terbiye edilmiş doğan kuşları hediye ediyor. Gençler, atlarına binerler, doğanlarını alırlar ve Balkan dağına ava çıkarlar. Zoya Tülek öteki kardeşlerinden her zaman fazla av avlardı. Bu yüzden de kardeşleri hasetlerinden çatlarlardı. Fakat Zoya Tülek'in annesi Gulzurg'u babaları çok sevdiği ve Gulzurg da hayatta olduğu için ona dokunmazlardı.

Bir gün Zoya Tülek'in annesi öldü; Zoya Tülek öksüz kaldı. O günden sonra da her şey değişti. Evde her şeye Banu hakim oldu. Her istediğini yaptırıyordu. Aradan bir zaman geçince Zoya Tülek'in eğerini Ebutalip'e, atını da Malik'e vermesi için kocası Harimarkas'a tesir etmeye başladı ve muvaffak da oldu. Zoya Tülek Ertesi gün tavlaya indiği zaman şaşıp kaldı. Ebu talip'in atında kendi eğeri vardı ve atına Malik binmişti. Zoya Tülek şaşkınlıkla;

- Bu ne hal? diye sordu.

- Biz böyle arzu ediyoruz, dediler.

- Fakat eğer benim, Malik de benim atıma binmiş.

- Boşuna çene çalıyoruz, doğanlarımız da sabırsızlanıyor. Sen de bizimle ava çıkmak istiyorsan şu ihtiyar ata binebilirsin deyip Zoya Tülek'in itirazlarına aldırmadan sürüp atlarını gittiler.

Zoya Tülek arkalarından bakıp kaldı. Üzüntüsünü uzun zaman gideremedi. Bu sırada dişi dökülmüş ihtiyar uyuz at Zoya Tülek'in yanına gelerek;

- Üzülme dedi. Vur şu eğeri sırtıma ava çık.

Zoya Tülek büsbütün şaşırdı. Bir müddet sonra bu uyuz ata baktı. Sonunda Ebu Talip'in eğerini alıp sırtına vurdu, ve bindi, biner binmez de uyuz at şahlandı, silkindi şahane bir at oldu.

Bu uyuz atın adı Aktulpar idi. Aktulpar tavladan öyle bir fırlayış fırladı ki, sanki uçtu. Bir iki dakika sonra kardeşlerinin yanına vardı. Kardeşleri bu hale şaştılar. Fakat bir şey demediler. Yanlarında yabancı avcılar olduğu için sustular. Öğle vakti yaklaşınca hep beraber gidip bir su kıyısında ağaç altında oturdular. Zoya Tülek de atından indi. Yemyeşil çimenlerin üstüne yattı. Yorgunluktan uyuyup kaldı. Aktulpar yanı başında duruyordu. Eğerinin üzerine doğanı konmuştu.

İki kardeş kıskançlıklarından bir türlü uyuyamıyorlardı. Usulca kalktılar, Aktulpar'ın nalının arasına sivri bir çivi sokup uzaklaştılar. Zoya Tülek uyandığı zaman baş ucunda ak saçlı, ak sakallı güler yüzlü bir ihtiyar gördü. Ayağa kalktı. İhtiyar:

- Benim kim olduğumu biliyor musun diye sordu.

Zoya Tülek;

- Hayır efendim, dedi. Bilemeyeceğim.

- Ben Hızır'ım. Ulu Tanrı'nın izniyle hayat suyundan içen Hızır'ım. Oğlum, kardeşlerin seni çok kıskanıyorlar. Az önce sen uyurken, atının nalına sivri bir çivi çaktılar. Fakat ben sana yardım edeceğim. Sana bir dua öğreteceğim, ne zaman başın darda kalırsa bu duayı oku, seni selamete çıkarır. Şimdi bu duayı okuyup atının ayağına üfle.

Bunu dedikten sonra Hızır duayı bir kaç defa tekrarladı. Zoya Tülek'in iyice öğrendiğini anlayınca birdenbire ortadan kayboldu.

Zoya Tülek duayı okudu. Atının ayağına doğru üfledi. Çivi naldan çıktı, izi bile kalmadı. Zoya Tülek Tanrıya şükretti. Atına atlayarak kardeşlerinin yanına gitti. Onu gören kardeşleri hayretler içinde kaldılar. Kıskançlıkları kin haline geldi. Hemen üç genç buldular. Bu gençler Zoya Tülek'in yanına geldiler, birdenbire atını tuttular Aktulpar'ı kırbaçlamaya başladılar.

Bunun üzerine Aktulpar ok gibi fırlayıp can acısı ile göle doğru koşmaya başladı. Az sonra da tozu bile görünmez oldu. At, havada uçuyordu sanki, ayağı yere değmiyordu. Böylece Aslı Göl sahiline vardı.

Zoya Tülek sahilde atından indiği vakit sanki birisi;

- Sahilin sağ tarafında kim var başını çevir de bak der gibiydi.

Zoya Tülek o yana baktı. Kalbi heyecanla çarpmaya başladı. Gölün kıyısında beyaz ayaklarıyla köpükler saçan genç ve güzel bir kız oturuyordu. Bir taraftan da altın saçlarını tarıyordu. Bu güzel kız, Aslı Göl'ün kralı Yaydar Han'ın biricik kısı Susulu idi. Zoya Tülek put gibi durdu şaşkınlığından; baktı, baktı, sonunda kendisine hakim olamadı. Kıza doğru yürüdü:

- Buraya nasıl geldiğimi ben de bilmiyorum ey güzel kız, ey cennet bağının gülü. Ben kimim söyleyebilir misin? Nereden geliyorum, nereye gidiyorum, bilir misin?

Kız cevap verdi:

- Sen zenginlerin zengini Harimarkas'ın en küçük oğlusun. Adın Zoya Tülek'tir. Ava çıktın. İnci boylu kazları, altın kürklü tilkileri avladın. Sonra kardeşlerin seni kıskandı. Atını kırbaçladılar. Buraya kadar geldin.

Zoya Tülek şaşırıp kaldı:

- Artık hiç bir yere gidemeyeceğim, dedi. Beni büyüten babamı da unutacağım, beni koynunda büyüten anamın mezarını da unutacağım. Bana artık ne gök ne de yer lazım. Benim yerim senin yanın ama sen kimsin? Bana kim olduğunu söyle ey güzel kız.

Kız cevap verdi:

- Babanı ananı nasıl reddedersin, reddetme. Dünyadan da vazgeçme. Sen bizim ülkemizde oturamazsın, ben göl kralının kızıyım. Babamın ülkesinde çok yiğit can verdi. Sana yazık olur. ben senin olamam. Sana bir hatıra olsun diye inci gerdanlığımla pırlanta yüzüğümü vereceğim, yurduna dön.

- Bana ne inci gerdanlığın, ne de pırlanta yüzüğün lazım, bana hiç bir şeyin lazım değil, bir kere kucaklayım yeter.. evet bunu istiyorum.

Kız;

- Zoya Tülek şu yana bak kim geçiyor?

Kız, ince güzel parmaklarıyla bir yeri gösteriyordu. Zoya Tülek de o yana bakarak döndü. Tam o sırada kız, şimşek gibi suya daldı. Yiğit kızın hilesini anlamıştı ama iş işten geçmişti. Kız yüzüyor ve gittikçe uzaklaşıyordu. Gölün ortasına kadar gitmişti, sadece altın saçları su yüzündeydi. Zoya Tülek daha fazla düşünmedi. Kendini kaldırıp göle attı. Bir hamlede kıza yetişti, saçlarından yakaladı.

Susulu bir ok gibi gölün dibine inmeğe başladı. Zoya Tülek de onu takip etti. Çabucak gölün dibine vardılar. Burada Yaydar Han'ın camdan iki büyük sarayı vardı. Bu sarayın etrafında çok süratle akan dört su cereyanı vardı.

Kız dedi ki;

- Zoya Tülek sevgilim, saçımı bırak, seni seviyorum ve senin olacağım. Beni burada bekle, elbisemi giyeyim ve yanına geleyim.

Zoya Tülek;

- Fakat yine bir hileye sapma diyerek kızın saçını bıraktı.

Susulu odasına koştu. Yumuşak ipek yatağına kendini attı. Güzel yüzünü yastıkların arasına sokarak ağlamaya başladı. Bu vaziyeti babasına nasıl anlatacaktı, kendisini arzın bir yiğidinin beklediğini nasıl söyleyecekti. Bu genci sevdiğini, onunla evlenmezse artık yaşayamayacağını, babasına söylemek mümkün mü idi. Zoya yedi gün yedi gece bekledi. Zayıfladı, halsiz düştü. Yüzü sarardı, avurtları çöktü. Sekizinci gün kızın kendisini aldattığını zannederek Hızır'ın öğrettiği duayı okudu. Tanrı'ya suların çekilmesi için yalvardı. Yüce Tanrı Zoya Tüleğin dilediğini yerine getirdi. Su cereyanları durdu, Göl suratle kurumaya, suları çekilmeye başladı. Sular diyarı müthiş sıcaklıktan bunalıyor, her yerde kuraklık hüküm sürüyordu.

Susulu'nun kırk hizmetçisi bu haberi vermek için odasına koştular, fakat o da kapısının kapalı olduğunu gördüler. Bu sırada Yaydar Han'ın tebaası Zoya Tülek'i saray önünde gördüler. Derhal başlarına bu afeti bu yabancının getirdiğini anladılar. Hemen yanına koşarak yalvarmaya başladılar. Zoya Tülek dileklerini reddetti.

- Hayır, hayır, Kralınız, kraliçeniz ve bütün sizler hepiniz mahvolacaksınız.

Bu sözleri duyan halk Yaydar Han'ın yanına koştular. bu müthiş haberi kendisine anlattılar. Hakan bu haberden çok müteessir oldu. Hemen kızının yanına koşarak selam vermeden:

- Sevgili Susulum, biliyor musun yurdumun başına ne felaket geldi dedi.

- Biliyorum babacığım.

-Pekala bu felaketi getirenin de kim olduğunu biliyor musun?

- Hayır babacığım.

- Bu felaketi getiren bir kaç günden beri sarayın kapısında bekleyen gençtir. O seni seviyor ve istiyor ki seni ona vereyim. Madem ki böyledir sevgili kızım onu saraya al.

Kız;

- Pekala babacığım diyerek son derece sevindi.

Yaydar Han uzaklaşınca Susulu odasını düzeltti, kapıyı açtı ve sevgili misafirini karşılamaya koştu.

-Affedersin Zoya Tülek. Emin ol seni seviyorum. Babamdan korktuğum için bir kaç gündür yanına gelemedim. Gel sevgilim gel. diyerek Zoya Tülek'in koluna girdi. Beraber saraya gittiler.

Bundan sonra Zoya Tülek tekrar duayı okumuş, su cerayanı eskisi gibi şiddetlenmiş, Yaydar Han'ın ülkesinde eski mesut hayat başlamıştı. Solmaya bozulmaya başlayan her şey tekrar canlanmıştı. Herkes yurtlarında müthiş bir mucize göstermiş olan bu Başkırd ile birlikte gezmeye çıktığı vakit herkes fısıldıyordu:

-Bu alelade bir adam olamaz.

Hakan bu yiğidi sevmiş, kızını ona zevce olarak vermişti. Artık gençlerin saadeti hudutsuzdu.

Bir gün Susulu Zoya'nın yanından uzaklaşmış, epey müddet geri dönmemişti. Yanına geldiği vakit Zoya Tülek:

-Neredeydin. beni ilk gördüğün yere gittin değil mi? diye sordu.

Susulu başıyla evet işareti verdi.

- Madem ki orada idin, atımı ve doğanı mı gördün mü?

-Gördüm her ikisi de Aslı Göl sahilindeler.

-Ne yapıyorlar orada?

-Atın hareketsiz bir halde bıraktığın yerde duruyor, doğanın da başı ve kanatları düşük bir halde duruyor.

Zoya Tülek düşündü ve müteessir oldu. Tekrar duayı okudu, sular ikiye açıldı, Aktulpar sevinerek efendisinin yanına koştu, arkasından doğan kanatlarını çırparak uçup geldi. Birdenbire Kralın sarayının etrafında çimenler hasıl oldu, ağaçlar çıktı, orman oldu. Aktulpar için otlak, doğan için orman hasıl olumuştu.

Tekrar dalgalar kapandı ve Zoya Tülek ile Susulu'nun bahtiyarlığını yabancıların gözlerinden sakladı.

Günler, aylar, yıllar geçti. Zoya Tülek kendisine bir kuray (kaval) yapmış, altın başlı, zümrüt gözlü, gümüş ayaklı bir koç vücuda getirmişti. Kavalın çaldığı vakit koçta oynamağa başlar bütün su halkı da bu manzarayı seyre koyulurdu. Sade halk değil balıklar bile bu şayanı hayret manzarayı seyir içinde etrafa koşuyordu. Fakat bunlar koçun oynayışını seyir için değil, Zoya'nın kavalını dinlemek için geliyorlardı.

Herkes seviniyordu. Fakat Başkırd yiğidi günden güne solmaya başlamıştı. Susulu bu hali sezerek:

-Ne oldu sevgilim, yüzün neden böyle sarardı, soldu.

Zoya Cevap verdi:

-Bu hayat değil, ben burada solacağım.

-Burada yaşayamıyor musun? Niçin? İşte ben seni seviyorum sen de beni. Daha ne lazım?

-Ne mi lazım? Yurdum, sevgili soydaşlarım. Susulu, onlar kendilerini esaretten kurtarmak için beni bekliyorlar. Orada başı havalara yükselmiş Balkan Dağı vardır. Üzerinde ormanlar bulunur. İçinde binlerce av hayvanı vardır. Sen hiç ormanın ses verdiğini duydun mu? Susulu. Oradan Aslı Göle bakmak ne güzeldir. benim yurdumda daha böyle yüzlerce göl vardır, bulunur. Toprağın altında bir sürü servet, altın, gümüş vardır. Fakat bütün bunlar hiç bir şey değil... Oralar benim öz yurdum, oradakiler soydaşlarım... Bu asil sevgili soydaşlarımı nasıl unuturum.

Hakan Yaydar kızının sarayında bir ses işitmiş, o tarafa yürüyerek Zoya'yı müteessir görünce sormuştu:

-Nen var oğlum, neye müteessirsin. Tebaam mı seni gücendir di? Kızıma bir şey mi oldu?

Zoya Cevap verdi:

-Hayır muhterem Hakan. Her şey yerinde. Fakat ben bu hayattan bıktım. Artık yurdumu, soydaşlarımı özlüyorum.

Hakan hayretle sordu:

-Nereye gideceksin?

-Yurduma, mukaddes vatanıma Balkan dağının yanına.

-Balkan dağının yanına mı o da nedir?

Zoya Tülek Balkan dağını anlattı, ormanlarını tarif etti. Bunun üzerine Hakan dedi ki;

-Balkan dağı, balkan dağı. Anlattın amma ben pek anlayamadım. Ömrümde hiç böyle bir şey görmedim. Fakat madem ki sen bunu özlemişsin, onu buraya gölün ortasına getiririm. Ne gülüyorsun, görürsün.

Bundan sonra Hakan tebaasını yanına çağırdı. Balkan dağını anlattı ve onu gölün ortasına, kızının sarayının karşısına getirmelerini emretti. Halk evvela bir toplantı yaparak içlerinden üç akıllı adam seçtiler. Bunlar önce Balkan dağını arayacaklardı. Bu üç adam gölün her tarafını aradılar, taradılar böyle bir şey bulamadılar. Nihayet küçük bir tepe buldular. Düşündüler Kral öyle de böyle de Balkan dağının ne olduğunu bilmiyor; Başkırd yiğiti ise işte bununla iktifa etsin, ne yapalım başka dağ yok dediler.

Herkes işe sarıldı. Tepeyi çabucak Kralın kızının sarayının karşısına taşıdılar. Kral sarayından çıktı ve dağı gördü, menmun oldu. Tebaasına ihsanlar dağıttı. Sonra kızını ve damadını çağırdı ve dedi ki;

-İşte senin meşhur Balkan dağı. Daha başka bir şey lazım mı?

-Hayır Hakanım, bu Balkan dağı değil.

-Ne ne dedin.

-Bizim yurtta buna dağ demezler, bu tepedir

Hakan:

-O halde beni kandırdılar diyerek çok kızdı. Bütün adamlarına yirmi beş sopa vurdurdu. Hakan'ın bu hareketi de aslında Zoya Tülek'i memnun etmiyordu. nihayet Hakan'ın huzuruna çıkarak;

-Ulu Hakan, bana göstermiş olduğun iyiliklere çok teşekkür ederim. Ben artık burada duramayacağım. Vatanımı özlüyorum. Onsuz yaşayamayacağım. Susulu'suz da yaşayamam. Asil Hakan, bize müsaade et. Biz Başkırd yurduna, Balkan Dağına gidelim. Orada beni bekleyen soydaşlarıma kavuşayım dedi.

Hakan:

-Ne diyorsun? Ben sevgili kızımdan ayrılacak mıyım? Asla, asla bu olamaz.

Bu sözler üzerine Susulu şunları söyledi:

-Muhterem Babacığım, musaade et. Aksi takdirde Zoya bizi terkedecektir. O zaman ben ne olurum.

İhtiyar Hakan'ın gözleri yaşla doldu;

-Pek ala dedi.

Teessürünü yenmeye çalıştı ve nemli kirpiklerini sildi. Artık Susulu ve Zoya Tülek herkesle vedalaşmaya başladı. Bütün Aslı Göl sakinleri müteessirdi. Herkes Zoya'yı o kadar sevmişti ki kimse ondan ayrılmak istemiyordu.

Aktulpar, doğan ve koç hatıra olarak orada kalacaktı. Hakan dedi ki;

-Tanrı'nın inayetiyle gidiniz. Güle güle Zoya Tülek. Kızıma iyi bak. Yalnız sizden şunu rica ederim. Söyleyeceklerimi harfi harfine tutunuz. Eğer sözümü tutarsanız, hayatınızda asla sıkıntı çekmezsiniz. Gölün kenarına geldiğiniz vakit dikkat ediniz ve doğruca yürüyünüz. Balkan Dağının eteğine gelinceye kadar asla arkanıza bakmayınız.

Susulu ve Zoya Tülek sahile geldikleri vakit iki altın ve mücevherle süslü eğerlenmiş at onları bekliyordu. Mesut çift atlara binip yola revan oldular. Bunaltıcı bir sıcak vardı. Uçsuz bucaksız Başkırd vadilerine güneş kızgın oklarını savuruyordu. Zoya sıcaklara aldırış etmiyor ve sevincinden kabına sığmıyordu. Susulu'ya dedi ki;

-Görüyor musun? Bu güzel Başkırd yurdunu, bu çiçekli ovalar. İşte bak karşıdaki Balkan Dağı... Güzel değil mi?

Susulu cevap verdi:

-Hepsi güzel...

Ve gözlerini bu iç açıcı gönül ferahlatıcı manzaradan ayıramadı. Babalarının nasihatını tutmağa karar vermişlerdi. Fakat Susulu'yu tecessüs hissi yiyip bitiriyordu. Nihayet Zoya'ya dedi ki;

-Canım biraz geri dönüp bakalım.

Zoya Cevap verdi:

-Hayır... Babanın nasihatını tutmamak doğru değil.

Susulu:

-Bir parçacık dönüp bakalım. Ne olur sanki.

Zoya:

-Bilmem, fakat asla dönüp bakma.

Susulu bu söze aldırış etmedi. Atını durdurdu ve birdenbire dönüp Aslı Göl tarafına baktı. Bir sürü atın arkasından gelmekte olduğunu gördü. Gölden daha bir çok hayvan çıkıp onları takip ediyordu. İnekler, koyunlar, atlar o kadar çoktu ki... Fakat Susulu arkasına baktığı vakit bu hayvan sürülerinin arkası kesildi. Gölün kenarında olanlar tekrar gölün içine düştüler. Susulu bağırdı:

-Vah ne yaptım.

İki eliyle yüzünü kapadı. Ve gördüklerini Zoya'ya anlattı. Zoya:

-Ah Susulu. Babanın nasihatını neden tutmadın? Balkan dağına varıncaya kadar arkamızda her hayvan sürüsü ile dolacak biz zengin olacaktık, kavmim ve Başkırd yurdu yoksulluk görmeyecekti. Zoya Tülek daha fazla tonuşamadı ve hıçkırmaya başladı.





Bu destanı kendilerine anlattığım Tüleklerden çoğu böyle bir destanı bilmiyorlar. Görüştüğümüz Karslı Tülekler ise hemen hemen büyüğünden küçüğüne destan hakkında geniş bilgiye sahiptirler. Bazı anlatım ve rivayet farklılıkları olmasına rağmen kendileri Tülek isimli bir tarih kahramanının olduğunu ve bunun kendilerinin ataları, cedleri olduğunu saygıyla anmakta ve kabul etmektedirler. Ancak yine de buradaki Zoya Tülek, Tülek boyuna mı mensuptur, yoksa akıllı, zeki ve kurnaz olduğu için mi kendine Tülek ismi verilmiştir, bu hususta kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Destandan da anlaşılacağı gibi olay Başkırd yurdunda Tülek isimli bir kahramanın başından geçen bir menkıbe veya efsaneleşmiş bir rivayettir. Nitekim destandaki kahramanımız da boyunun Başkırd yurdunda yaşadığını, bu yörenin ise Balkan dağı civarı olduğunu belirtmektedir. Daha önce Tülek köylerinin Başkırd yurdu içinde bulunduklarını ve Zeki Velidi Togan 'ın da belirttiği gibi Tülek köyleri Başkırd köyleri olarak geçmekteydi. Dolayısıyla bu destanın o yörelerde yaşayan Tüleklerce ortaya çıkarıldığını, diğer bir deyişle bu destanın Baeşkırd yurdunda yaşamış olan Tüleklere ait olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Diğer taraftan Tüleklerle Oğuzlar arasındaki önemli bir yakınlık ve benzerlik de yüz şekil ve tiplerinin benzer olmasıdır. Bahaeddin Ögel'e göre, Kırgız ve Dokuz Oğuzları çok hafif ve çekik gözlü, Oğuz, Karluk ve Kıpçaklar da düz yüzlüdürler. Nitekim Tülekler de düz yüzlüdürler ve çekik gözlü değillerdir.

Yine Bahaeddin Ögel'e göre M.S. XII. ve XIII. asırlarda yanı Türk hakimiyetinin tam manasıyla Çu ve Talas boylarına ve Türkistan'a yayıldığı zamanlarda, türklerin bulunduğu bölgelerde Oğuz tiplerinin hakim olduğunu görmekteyiz. Faruk sümer'e göre de Oğuzlar Çu ve Talas dolaylarında yaşamışlar ve yaşamlarını buralarda uzun süre sürdürmüşlerdir.

Anadolu'ya genellikle daha çok Oğuzların göç etmeleri, Oğuzların dışındaki Türk boy ve aşiretlerinin onlara nazaran daha az sayıda göç etmeleri de fikrimizi kuvvetlendirir mahiyettedir.

Diğer taraftan Türklerden işittiğimiz kulaktan dolma bilgilerde dahi kendilerini Oğuzlara bağlı boylara isnad etmeleri de aynı doğrultudadır. Her ne kadar kendilerinin belgelere dayanarak Oğuzların Salur boyuna mensup olduklarını bilmemeleri kesinse de, biz yukarıda verdiğimiz bilgiler, belgeler ve görüşler doğrultusunda onların Oğuzların salur boyuna mensup olduklarını kuvvetli bir ihtimal dahilinde söyleyebiliriz. Çünkü Avşar ve Kızık boyuna mensup olduklarına dair hemen hiç bir belge mevcut değildir. Hatta Kayseri yakınlarındaki Kızık köyündeki Kızıklılarla yaptığımız görüşmede onlar, Tüleklerin kendileriyle herhangi bir ilgileri ve alakaları olmadığını, Tüleklerin köylerine sonradan geldiklerini ve kendileri içinde eridiklerini, hatta onların çoğunun kendilerinin Tülek olduklarını dahi bilmediklerini söylemişlerdir.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 03-11-2007, 02:47
InVitatio
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Sessiz Topragin Sesi >>Tülek'ler<<

II. BÖLÜM

BUGÜNKÜ TÜLEKLER

Daha önceki bölümlerde Tüleklerin de diğer Türk boy ve aşiretleri gibi Anadoluya yapılan Büyük Göç esnasında gelmiş olabileceklerini söylemiştik. Nitekim kendileriyle görüştüğümüz Tüleklerin verdiği bilgiler de bu görüşümüzü destekler niteliktedir.

Çiçekdağı ilçesi İbikli ve Beşikli Köyü Tülekleri ile yaptığımız görüşmelerde, bazıları kendilerinin Niğde ve Malatya dolaylarından geldiklerini, kendilerine anlatıldığına göre de daha önce Diyarbakır dolaylarından geldiklerini belirtmişlerdir. Hatta aynı kimseler Malatya'da akrabaları bulunduğunu da ilave etmişlerdir. Kendilerine Emiroğlulları diyen bu aile Malatya'da Emiroğulları diye bir ailenin mensup olduğunu ve bu ailenin Tüleklerin en büyük kollarından birisi olduğunu belirtmişlerdir.

Diğer taraftan Akkışla'lı Tüleklerden aldığımız diğer bir görüşte, yukarıdaki görüşü desteklemektedir. Onlar da kendilerine büyükleri tarafından nakledildiğine göre kendilerinin Sivas ve Gemerek dolaylarından geldiklerini söylemişlerdir.

Dolayısıyla bütün bunlar da göstermektedir ki bugün yaşayan Tülekler, yıllar önceki Büyük Türk göçünde Anadolu'ya ayak basmışlar, daha sonra ise Anadolu'nun çeşitli yörelerine yerleşmişlerdir. Öyleyse bugünkü Tüleklere Orta Asya'dan beri Tülekler diye bilinen Türk oymak veya aşiretinin bir uzantısı, torunları veya nesilleri olarak bakabiliriz. Zeki Velidi Togan’ın bahsettiği farisileşmeyi hatırlarsak, İranda kalanların dışındaki önemli bir kesimin gerek İran üzerinden gerekse Kafkasya üzerinden Anadoluya geldikleri bellidir.

Bizim bu bölümde asıl üzerinde duracağımız konu, bugün ülkemizde nerede ve ne kadar Tüleğin yaşadığıdır. Biz bu hususta gerek kesin olarak bildiklerimizi ve gerekse rivayetleri tamamen vermeye çalışacağız. Ayrıca bugünkü Tüleklerin birbirleriyle olan münasebetleri nedir ne değildir açıklamaya çalışacağız.

Araştırmalarımız neticesinde Tüleklerin kesin olarak yaşadığını bildiğimiz yörelerimiz şunlardır:

1-Kırşehir

2-Yozgat

3-Kayseri

4-Kars

5-Sivas
Ayrıca Maraş, Niğde ve Malatya'da da bir miktar Tülek bulunduğunu, hatta bugünkü Tüleklerin daha önce o yörelerde yaşadıklarını da rivayet olarak duyduk. Fakat kendilerinden en az bir kişi ile de olsa görüşme imkanı bulamadık.




1. Kırşehir Yöresi

Bugün Kırşehir ili sınırları içerisinde yaşayan Tüleklerin hemen hepsi belli bir bölge üzerinde yaşamaktadırlar. Yani hemen hemen hepsi de bir aradadırlar. Gerçi sanayileşme ile birlikte göç hareketleri Tülekleri de doğal olarak etkilemiştir ve Tülek köyleri de büyük göçler vermiştir. Ancak yine de nüfusları azalsa da bu köyler hala yaşam merkezidirler. Kendilerine yer olarak Çiçekdağı ilçesini seçen bu Tülekler, kendilerinin verdikleri bilgilere göre tahminen 125-150 yıldır bu yörelerde yaşamaktadırlar. Nitekim İbikli Köyü Tülekleri dedelerinin bu yöreye Çapanoğlullarının dedeleri zamanında geldiklerini belirtmişlerdir.

Çiçekdağı-Kırşehir yolunun 20.-25. Km'sinin yakınlarında bulunan toplam 10 köyün tamamı Tülek köyleri olarak bilinir. Bu köyleri şöyle sıralayabiliriz:

1-İbikli köyü

2-Beşikli köyü

3-Hacıduraklı köyü

4-Hacıhasanlı köyü

5-Aşağı Hacıahmetli köyü (çayırevi)

6-Arabınköyü

7-Demirli köyü

8-Hüsünlü köyü

9-Orta Hacıahmetli

10-Yukarı Hacıahmetli





Bu köylerden bazıları, mesela Arabın köyü, Demirli, Hüsünlü, orta ve aşağı hacıahmetli ilk zamanlarda olmayan, ancak daha sonra diğer beş köyden ayrılanların, evlenenlerin kurdukları köylerdir. Yani nüfusun artmasının bir sonucu olarak bu köyler ortaya çıkmıştır. Tüleklerin yerleştikleri köyler İbikli, Beşikli, Hacıduraklı, Hacıhasanlı ve Hacıahmetlidir.

Yine son zamanlardaki hızlı büyüme sonucunda bu köylerden bazıları kendi aralarında da çeşitli isim veya adlarla ayrılmışlardır. Mesela bugün Orta, Aşağı ve Yukarı olmak üzere üç tane Hacıahmetli köyü vardır.

Diğer taraftan bu civarda bulunan ve Tülek köylerine çok yakın olan Çubuktarla ve Kırdök köyü gibi köylerde de az sayıda da olsa Tülekler vardır. Hatta Kırdök köyünün tamamının Tülek olduğunu söyleyenler de vardır, ancak görüştüğümüz köylüler, Tülek köylerine yakın olduklarından dolayı köylerinde Tülek sayısının fazla olduğunu fakat köyün gerçekte bir tülek köyü olmadığını söylemişlerdir.

Ancak Tüleklerin bu yöreye hangi tarihsel zamanda yerleştiklerini ve buradaki ana köyler diyebileceğimiz beş ana köyün birbirleri ile akrabalık ilişkileri nedir ne değildir bu hususta belgeye dayanan fazla bir bilgimiz yok. Bunun için eski nüfus kayıtlarının incelenmesi gerekmektedir. Ancak yine de bölgede yaşayan Tüleklerin bu hususla ilgili görüşlerini vermekte fayda görüyoruz. Ancak daha da ilginci Akkışla da görüştüğümüz Tüleklerin Çiçekdağı yöresi Tülekleri ile ilgili olarak anlattıkları ile çocukluğumuzda Yusuf Amcanın anlattıkları arasında benzerliğin olması enterasandır.

Yukarı Hacıahmetli köyünden Yusuf Amcanın Yerköy Kırşehir Caddesi Gülen Sokak No 3 teki bakkal dükkanımızın önünde sabah çayını içerken bizi etrafına toplayarak anlattığı bu hikaye ana hatlarıylaşu biçimdedir. (Rahmetli belki de Tüleklerin en çok okuyanlarından biri idi ve cebinde mutlaka katlanmış bir gazete olurdu)

Anlatıldığına göre Çiçekdağı yöresine yerleşen Tülekler bu civara şu şekilde yerleşmişlerdir: Beş kardeş varmış ve bu beş kardeşin geniş ve büyük ailesi varmış. Bu beş kardeş bu yöreye gönderilmişler ve bunlar beşer km. ara ile birbirlerinden ayrılmışlar ve en elverişli yerleri seçerek adeta birer çiftlik kurarak yerleşmişler. Nitekim bugünkü İbikli, Beşikli, Hacıduraklı, Hacıhasanlı, Hacıahmetli köylerinin yerleşim konumuna ve birbirlerine yakınlıklarına bakılırsa bu tespit doğrudur. Daha sonra ise çoğalarak beş tane büyük köy halini almışlar. Bu beş kardeşin isminin üç tanesi kesindir. Bunlar Hacı Durak Bey, Hacı Hasan Bey ve Hacı Ahmet Bey'dir. Nitekim köylerin adından da anlaşılmaktadır. Hacıhasanlı köyünün kurucusu olarak kabul edilen Tülek Hasan ağa bugün bile 80-90 yaş civarındaki kimseler tarafından efsanevi ve duygusal bir biçimde hatırlanır. Kendisi hem bir ağa, hem de bölgede haksızlığa karşı mücadele eden bir “eşkiya” hüviyetinde imiş. Hatta öyle ki Çapanoğluna karşı bile direnmiş ve ona karşı mücadele etmiş. Ancak rivayete göre Tülekler de zaman zaman kendi aralarında güç ve iktidar mücadelise girişmişler ve bunun sonucunda beşikli Tüleklerinin önde gelenlerinden Fesat Alo’nun ihbarı üzerine Tülek Hasan Ağa’nın iki oğlundan birisi olan Arap, Çapanoğullarının eline geçmiş ve onlar tarafından öldürülmüştür. Muhtemelen Alo’nun isminin Fesat olması da buradan kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan Fesat Alo’nun kısa boylu ve çok zeki bir insan olduğuna söylenmektedir.

Ancak İbikli ve Beşikli köyünü kuran kardeşlerin adı ihtilaflıdır. İbikli Köyü'nü kuran insanın ismi bazılarına göre Kör Veli, bazılarına göre ise Hacı Celil'dir. Nitekim İbikli Köyü Tülekleri de kendilerine "Körveliler" adını takmışlardır. Sanırım Kör Veli babası olan Hacı Celil'den daha etkili ve meşhur birisi olduğu için köylüler kendilerini bu isimle tanımlamışlardır.

Diğer taraftan gerek İbikli’deki Kel ali sülalesinin ve gerekse Körvelilerin az da olsa hatırladıkları ve kendilerinin atası olduklarını söyledikleri “Koca İbik” isimli birinden sözederler. Dolayısıyla köyün adının da bu Koca İbikten mülhem İbikli olduğunu belirtirler.

Beşikli Köyü Tüleklerinin ilki konusunda ise üç isim geçmektedir. Bunlardan birisi ve en önemlisi Fesat Alo’dur. Diğerleri ise İsmail ve Hüseyin'dir. Ancak hangisinin daha eski ve evvel olduğu hakkında kesin bir bilgiye ulaşamadık. Diğer taraftan bu köyde yaşayan ve büyük ailelerden birisi olan Çolak Şiko’nun çocuklarının Kazaklar olarak nitelendiğini de belirtelim.

Bugün bu yörelerde yaşayan Tüleklerin sayısı hemen hemen 20 bin civarındadır. Fakat aynı yöreden olup da dığşarıya, çevre il ve ilçelere göç eden çok sayıda Tülek mevcuttur. Özellikle Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Yerköy sayı itibariyle yoğundur. Bilhassa Yerköyün ve Kırıklale’nin nüfusunun önemli bir bölümü Tüleklerden oluşur.

Yine Tüleklerin yaşadıkları bu köylerde kendilerinin anlattığına göre sonradan çalışmak veya yerleşmek için gelen yabancılar da gelmişler ve yerleşmişlerdir. Dolayısıyla bu köylerde halen Tülek olmayan aşiretler de yerleşik konumdadır. Kendileri bu köylere yerleştikten sonra, devlet tarafından veya kendiliklerinden bu yöreye yerleştirilen veya yerleşen yabancılar da oldukça çoktur bugün. Ancak bugün o kimseler de kendilerini Tülek olarak kabul etmektedirler. Yani sonradan Tülek köylerine gelip iskan siyaseti sonucu yerleştirilen avşar v.b. kökenli kimseler de kendilerini tülek olarak kabul etmektedirler.

Burada üzerinde durulması gereken diğer bir hususta gerçekten Tülekler dendiği zaman biz yukarıda sözünü ettiğimiz beş kardeşten çoğalan insanları mı anlayacağız, yoksa bu köylere onlarla birlikte veya onlardan sonra yerleştirilen insanları da mı anlayacağız bu hususta bazı şeyler söylemekte fayda var.

Bize göre bu ana beş köyün dışında başka köylere ve köylülere Tülekler denmemesi bu beş köyü kuranların birbirleriyle bir akrabalık ilişkisinin, yani kan bağının olduğunu göstermektedir. (Bu hususla ilgili nüfus kayıtları ile ilgili belgeleri incelemeye devam ediyoruz…) Yani burada tarihsel anlamdaki Tülek boyuna mensup ailelerin varlığı kesindir. Ancak aynı bölgelerde farklı aileler ve sülaleler de vardır. Bugün bunlar da kendilerini Tülekler olarak tanımlamaktadırlar. Mesela bugün İbikli köyünde Avşarlar vardır ve artık onlar da kendilerini Tülek olarak tanımlamaktadırlar. İbikli örneğinden yola çıkarsak İbikli köyündeki büyük sülaleler olan Körveliler, Hösükler, Kelaliler, Avşarlar bugün birbirleriyle kan bağı oluşturmuşlar, bir anlamda içli dışlı olarak artık bütünleşmişlerdir. Nitekim birbirleri ile aynı sülaleye mensup olmayan ve zaman zaman da köy içinde birbirleriyle çıkar kavgaları ve iktidar kavgaları yapmış bu insanların bugün artık kendilerini Tülek kelimesi adı altında tanımlamaları önemlidir. Dolayısıyla bu yöreye devlet tarafından sonradan getirilmiş ve yerleştirilmiş gerçekte Tülek olmayan kimseler de artık aynı iklim ve kültürde bulunduğundan dolayı kendini Tülek olarak tanımlamışlardır. Hatta öyle ki çok eski zamanlarda bu köylere yerleşen kürk kökenli veya Yozgatlı olan aileler bile kendilerini Tülek olarak tanımlamaktadırlar.

Hasılı yöre gerçek Tülek boyuna mensup olan insanlarla sonradan gelen insanların kültürel anlamda birbirleriyle karışması ve hatta birbirleriyle kan bağı oluşturmasından sonra Tüleklik bir kan bağı ve sülale tanımı olmaktan çıkıp, bölge ve coğrafya tanımı olmuştur.

Diğer taraftan Türkiye’de malesef sağlıklı nüfus kayıtları tutulmadığı için, Türkiye içindeki göçlerin Osmanlılardan beri sağlıklı bir şekilde tasnifi yapılmadığı için buradaki Tüleklerin boy olarak tarihi Tülek boyuna ve aşiretine mensubiyetlerini de belgesele olarak ispatlamak mümkün gözükmemektedir. Ancak eldeki somut verilerden hareketle böyle bir sonuca varılabilir. Diğer deyimle bu bölgedeki insanlar akıllı, zeki ve kurnaz oldukları için mi bu insanlara ve yöreye Tülekler denmiştir veya bu insanlar gerçekten tarihsel anlamdaki Tülek boyuna mensup olduğu için mi Tülekler denmiştir sorusunun cevabı bize göre ikincisidir. Yani Osmanlıdan beri bölgesel tanımlamalar daha çok sıfatalra veya vasıflara göre değil, insanların mensubiyetlerine göre yapıldığı için ikinci şık gerçeğe daha yakındır. Yani buradaki insanlar tülek olduğu için yöreye de Tülekler veya Tülek köyleri denmiştir.
Tüleklerin birbirleri ile olan iktisadi, sosyal ve kültürel münesebetleri oldukça iyidir. Bunda aynı kökten gelmelerinin yanı sıra köylerin birbirlerine çok yakın olmalarının da etkisi vardır. Nitekim bölgedeki köyler kendi aralarında veya başka şehirlerde birbirlerine sahip çıkmaktadırlar. Yani Tüleklik bir akrabalık ve yakınlaşma duygusunu doğurmaktadır.


2. Kayseri

Kayseri yöresindeki Tülekler ise daha fazla yoğun olarak Akkışla kasabası ve civarında yaşamlarını sürdürmektedirler. Tüleklerin genel olarak yaşadıkları köyleri de şöyle sarılayabiliriz:

1-Uğuluşağı köyü (Oğuluşağı köyü)

2-Avanuşağı köyü

3-Muratbali köyü (Muratbeyli köyü)





Kendileriyle görüştüğümüz bu yöre Tülekleri de kendilerinin buralara 150 yıla yakın bir süre önce geldiklerini, yani buralarda 150 yıllık bir geçmişlerinin olduğunu ve bu yörelere sonradan geldiklerini söylemişlerdir. Fakat bu yöreye nereden geldikleri hakkında kesin bir görüşbirliği yoktur. Bazıları kendilerinin Sivas dolaylarından geldiklerini söylerken yine bazıları da Maraş menşeili olduklarını bildirmektedirler.

Akkışla'da yaşayan Tüleklerin de diğer yörelerde yaşayan Tüleklerden, yani kendilerinden başka Tüleklerin varlıklarından da haberleri vardır. Kendileri Çiçekdağı yöresinde akrabalarının bulunduğunu bilmektedirler. Onların kendileri buralara yerleştikleri sıralarda o civara gittiklerini de bildirmektedirler. Hatta Tüleğin Kızı lakablı Fadik Teyze kendisine Dedesinin anlattığını ve kendisinin de çok küçük olmasına rağmen kısmen hatırladığını söyleyerek birinci seferberlikten önce iki yılda bir çiçekdağı bölgesine akrabalarının harmanlarına gittikleri, onların da zaman zaman kendilerinin yaylasına geldiklerini söyledi. Yani biz bir sene onların harmanlarına gider yardım ederdik, onlar da bizim bir sene yaylamıza gelirlerdi ancak birinci seferberlik (yani birinci dünya savaşını kastediyor)ten sonra böyle bir şey unutuldu ve yapılmadı dedi. Fakat bunu İbikli ve Beşikli tüleklerinden yaşlı olanlara sormamıza rağmen böyle bir şey hatırlamadılar.
Bunlardan da anlaşılmaktadır ki bugün farklı yörelerde yaşamlarını sürdüren Tülekler aslında aynı kökten ve aynı boydan gelmektedirler. Daha sonra çeşitli sebeplerden dolayı dağılmışlar ve farklı farklı çevre ve yörelere yerleşmek zorunda kalmışlardır.


3. Yozgat

Yozgat ili sınırları içerisinde ise kendi başına bir Tülek köyü veya kasabası bulunmamaktadır. Yalnızca bazı ilçe, kasaba ve köylerde toplu olarak Tüleklere rastlanmaktadır. Yalnız bu Tüleklerin çoğunluğunun yakınlığından dolayı Çiçekdağı'ndan kgeldiğini kesin olarak biliyoruz.

Yozgat'ın en büyük ilçesi olan Yerköy'de çok sayıda Tülek vardır. Bu Tülekler aslen ve yerleşik olarak buralı değil, Yerköy'e 25-30 km uzakta olan ve Çiçekdağı ilçesine bağlı daha önce isimlerini verdiğimiz köylerden gelmişlerdir. Fakat sayılarının çok kabarık olmalarından dolayı (hemen hemen 2500-3000 kişi) belirtmekte fayda var.

Yine Yozgat'ın sınırları içerisinde olan ve kendileriyle görüşme imkanı bulduğumuz Boğazlıyan ilçesi Yamaçlı kasabasından da söz etmekte yarar görüyoruz. Yamaçlı kasabası da yaklaşık olarak 350-400 kişilik bir Tülek grubu vardır. Kendilerine buraya ne zaman ve nereden geldiniz diye sorduğumuzda, bize Çiçekdağı yöresinden geldiklerini söylemişlerdir. Fakat Çiçekdağı yöresindeki Tüleklere bu hususu açtığımızda kendilerinin böyle bir şeyi bilmediklerini, daha doğrusu hatırlayamadıklarını belirtmişlerdir.


4. Kars

Bu yörelerde Tüleklerin olduğunu ve kendilerine has destanlarının olduğunu biliyoruz. Bu yöreye gidemememize rağmen bu yöreden Tüleklerle görüşmeye muvaffak olduk.


5. Sivas

Akkışlalı Tüleklerin ısrarla belirttiklerine göre Sivas ilinin Gaemerek kazasında çok sayıda Tülek vardır ve nitekim kendileri de bu yöreden gelmişlerdir.

Bunların yanı sıra başta da belirttiğimiz gibi Niğde, Malatya ve Maraş dolaylarında da Tüleklerin bulunduğu rivayetinin yaygın olduğunu belirtmiştik. Nitekim Maraş dolaylarından gelen ve halen Akkışla yöresinde yaşayan Tülekler mevcuttur. Ellerindeki bir secereye dayanarak kendilerinin daha önce Maraş dolaylarında yaşamış olduklarını ileri sürmektedirler. Bu şecereye göre Uğurluoğullarının bilinen iki eski atası olan Solak Ali ve Ahmet Koca'dan, Ahmet Koca Elbistan'dan gelmiştir. Maraş dolaylarından gelen Ahmat Koca'nın yeğeni yani kardeşi Solak Ali'nin oğlu Ahmet Koca ve onun oğullarına "Tülekler" denilmektedir.

Bazı hususları ihtilaflı da olsa bugün Türkiye sınırları içinde yaşayan Tüleklerin aynı kök veya boya mensup kimseler olduğu geliş ve yerleşme durumlarından anlaşılmaktadır.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 03-11-2007, 02:48
InVitatio
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Sessiz Topragin Sesi >>Tülek'ler<<

SONUÇ

Üç yılı aşkın bir zamandır yaptığımız bu araştırmamızda Tülekler hakkında sınırım şimdilik yeterince bilgi bulabildik ve bunları da bulabildiğimiz kadarıyla vermeye çalıştık.

Eksiklerimizin olduğu muhakkaktır. Fakat bu konuda ilk defa böyle bir araştırma olması ve kaynakların çok sınırlı olması, buna bir de üniversite öğrencisi olmamızın imkanlarının darlığı ve sınırlılığının da eklenmesi eksiklerimizin daha müsamahalı ele alınmasına zannederim sebep olacaktır.

Fakat yine de yapılacak araştırmalar ve bundan sonra elde edilecek yeni bilgilerle Tülekler hakkında daha geniş bir bilgiye ve fikre sahip olabiliriz. Özellikle eski ve osmanlıca nüfus kayıtları incelenirse daha sağlıklı bilgiler elde edilebilecektir. (Ki daha önce de belirttiğimiz gibi bizim bu hususla ilgili çalışmalarımız sürüyor…)

Biz ancak öğrenci imkanları çerçevesinde bir lisans tezi olarak bu araştırmayı yaptık. Dolayısıyla ülkemizde daha başka nerelerde Tülekler var kesin olarak öğrenemedik. Hatta en azından öğrendiğimiz bazı yörelere bile ulaşamadık. Ülkemizde geniş kitleler ve gruplar halinde yaşıyan Tüleklerin hemen tamamı tespit edilir ve bunlarla irtibat kurulursa (ki bu çok geniş bir imkan, zaman ve araştırma meselesidir) siyasi tarihleri, sosyolojik ve coğrafi yapıları, kültürel hayatları ve etkinlikleri ile ilgili daha kesin ve tutarlı neticeler elde edilebilir.

Diğer taraftan Tüleklerle ilgili gerçekten değerli bilgilere ve görüşlere sahip olan A. Zeki Velidi Togan ve İbrahim Kafesoğlu gibi araştırmacıların ebedi hayata intikal etmeleri bu husustaki araştırma ve çalışmaları önemli ölçüde etkilemektedir.

Yine de yapılacak çalışmalar önemli neticeler verecektir. Bizim bu çalışmamız ise bir bakıma böyle bir amaca yöneliktir. Yani bu sahadaki araştırmalara bir bakıma öncülük etmektedir. Biraz da olsun bir şeyler bulabildik ve bunu değerlendirebildiyse ne mutlu bize...


BİBLİYOGRAFYA

A. Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, 2. Baskı, İstanbul, 1981.

A. Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, Reşideddin Oğuznamesi Tercüme ve Tahlili, 2. Baskı, İstanbul, 1982.

A. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, Enderun Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1981.

Abdullah Battal, İbnü Mühenna Lügatı, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 1988.

Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 1987.

Abdülkadir İnan, Manas Destanı, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. Baskı, Ankara, 1985.

Ahmet Caferoğlu, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul, 1968.

Ahmet Uğur, "Akkışla ve Çevresinde Kullanılan İsimler", Erciyes Dergisi, Sayı: 97, Ocak, 1986.

Ahmet Uğur, Akkışla, Ankara, 1980.

Ahmet Uğur, İslam Tarihi Ders Notları (Teksirler)

Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 1987.

Akdes Nimet Kurat, XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara, 1972.

Bahaeddin Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 1984.

Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş I, Ankara, 1978.

Besim Atalay, Divan-u Lügat it- Türk Tercümesi I, Türk Dil Kurumu Yayınları,

Besim Atalay, Türk Büyükleri ve Türk adları, 2. Basım, İstanbul, 1985.

Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskanı, Eren Yayıncılık, İstanbul, 1987.

Ebu'l Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime (Türklerin Soy Kütüğü) Haz: Muharrem Ergin, Tarihsiz, Tercüman, 1001 Temel Eser.

Elizabeth E. Bacon, Esir Orta Asya, Çev: Tansu Say, Tercüman 10001 Temel Eser, tarihsiz.

Emel Esin, İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1978.

Faruk Sümer, "Eski Türklerde Şehircilik", Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı:31, Ağustos, 1984.

Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları, 3. Baskı, İstanbul, 1980.

Feridüddin-i Attar, Pendname, Çev: M. Nuri Gencosman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1985.

H. A. R. Gibb, Orta Asya'da Arap Fütuhatı, Çev: M. Hakkı, İstanbul, 1930.

Hüseyin Kazım Kadri, Türk Lügatı II, İstanbul Devlet Matbaası, İstanbul, 1928.

İbrahim Kafesoğlu, Harezmşahlar Devleti Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 1992.

İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi I, İstanbul, 1972.

İbrahim Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü, Ankara, 1987.

İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ankara, 1977.

İbrahim Kafesoğlu, Türk milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1984.

İslam Ansiklopedisi, "Kırşehir" maeddesi, C.VI, 2. Baskı, İstanbul, l967.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu karakoyunlu Devleti, Türk tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 1984.

M. Fuad Köprülü, "Cüzcani", İslam Ansiklopedisi, 2. Baskı, İstanbul, 1967.

Mustafa Necati Sepetçioğlu, Türk Destanları,

Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi I,II, 6. Baskı, İstanbul, 1980.

Pertev Naili Boratav, Köroğlu Destanı I, Adam Yayıncılık, 1. Baskı, İstanbul, 1984.

Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1985.

Reşit Rahmeti Arat, Babürname-Baebürün Hatıratı I,II,III, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbsul, 1986.

Şihabeddin Tekindağ, "Karamanlılar", İslam Ansiklopedisi C.VI, 2. Baskı, İstanbul, 1967.

TDK, Derleme Sözlüğü C.l0, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1978.

TDK, Divan-u Lügat it-Türk Dizini, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1972.

TDK, Tarama Sözlüğü V, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1971.

Wilhelm Radlof, Sibirya'dan Seçmeler, Çev: Ahmet Temir, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 1986.

Zuhuri Danışman, Osmanlı İmparatorluu tarihi I, İstanbul, 1964.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 04-11-2007, 04:58
InVitatio
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Sessiz Topragin Sesi >>Tülek'ler<<

Koymazam (Yola Düşmek Makamı)

Yığılsa mahlukat mahşer gurulsa
İsrafil surunu çala koymazam
Çekerem kılıcı kavga kurulsa
Uçurduram burda kala koymazam

Haber olsun Beyazid’in iline
İl düşmesin ben delinin eline
Hoy deyip binerem kır-At beline
Bu meydanı Rüstem Zal’a koymazam

Bir yiğit ki atasından var ola
Tülek Terlan gurbet elde sar ola
Beyazid’de neçe güzel var ola
Getirirsem birin bile koymazam

Badeler içmişem hele sarhoşam
Gork o gümüde ki kaynayam coşam
Tülekler saldırtan bir terlan kuşam
Dönüp konsun diye dala koymazam

Kırarım kayaları yıkarım dağı
Hanlar zehir içer sultanlar ağı
Çenlibel dir Koç Köroğlu otağı
Şah da gelse Çenlibele koymazam

Ferman Baba
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 08-08-2008, 02:12
-InVi- -InVi- isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Denetimdeki Üye
 
Üyelik tarihi: 28 Jun 2008
Bulunduğu yer: Gavuristan
Mesajlar: 1.359
-InVi- - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Anayasa Mahkemesi Baskani
Hasim Kilic'da Kirsehir / Cicekdagi / Haci Hasanli Köyün Tüleklerinden'dir
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 09-11-2009, 04:08
-InVi- -InVi- isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Denetimdeki Üye
 
Üyelik tarihi: 28 Jun 2008
Bulunduğu yer: Gavuristan
Mesajlar: 1.359
-InVi- - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Ot Kökünün Üstünde Biter !
Kirsehir / Cicekdagi / Besikli Köyü Pilav Senligi...

"bir insani vatanindan ayirabilirsiniz, ama vatan sevgisini o insanin icinden söküp atamazsiniz"


Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:15 .