Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Konu-dışı

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #191  
Alt 31-12-2010, 19:58
Dark_Prince - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Dark_Prince Dark_Prince isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 18 Aug 2010
Mesajlar: 2.387
Standart Kur'an'a Göre Namaz Vakitleri

Müslümanlar iyi okuyun,sizlere namazın kaç vakit olduğunu öğretmek isterim.

En çok tartışılan konulardan biridir namazın kaç vakit olduğu.Ben yine kafa karıştırmadan basitce anlatmaya çalışacam.

Ayet ayet ilerleryim;

Birinci Ayet Hud suresi 114:

Gündüzün iki tarafında ve gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl.. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.

Gündüzün iki tarafı "sabah ve ikindi" gecenin ilk saatleri ise "yatsı"dır.Bu ayet bize 3 vakti verir.

SABAH-İKİNDİ-YATSI

İkinci Ayet İsra suresi 78:

Güneşin sarkmasından, gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Fecir(sabah) vakti Kuran'ı, fecir(sabah) vakti Kuran'ına tanık olunur.

Gecenin kararması, akşamın bitiş vaktini vermektedir. Işığın alametlerinin tamamen yok olmasıyla akşam namazının vakti biter. Bu durumda da "güneşin sarkması" ifadesi güneşin ufukta batışını belirler. Böylece güneşin batımı ve gecenin kararmasının arasındaki vakit, namaz vakti olarak belirtilir.

Bu ayetle yine yatsı namazı desteklenmiştir.

Üçüncü Ayet Bakara 238:

Namazları koruyun. Ve vusta (orta, en iyi) namazı da.


Bu ayet en çok tartışılan ayetlerden biridir.Aslında ayrı başlık altında incelemem gerek ama ben kısaca burada değinmeyi düşünüyorum.


İlk İddia:


Arapça;da çoğul en az üçten başlar,iki için ayrı bir form vardır.Buda demektirki buradaki "namazlar" çoğul kelimesi en az 3 vakit olmalıdır.Ve birde orta namaz vardır etti mi sana 4.Bu ayetten 4 vakit namaz çıkartırlar birde üstüne 4ün ortası yoktur otomatikmen 5e çıkar derler.


Kendimce bu iddianın tutarsızlığını anlatayım sizlere;


Çoğul kuralı doğrudur,en az 3ten başlar ama bu demek değildirki 3 vakit namazı vermektedir.Burada bir günlük namaz vakti değil bir ömür boyuncaki namazlardan bahsetmektedir.Türkçede okuduğumuzda ne anlıyorsak aynen anlayabiliriz.Türkçede ben kıldığımız her namazı korumamızı anlıyordum bu iddiayı duymadan önce.Buradada değişen birşey yok.Namaz 1 vakit olsa bile bu çoğul kuralı kullanılabilir.Biri 5 gün boyunca 1 vakit namaz kılsa 3ü geçer 5 kere namaz kılmış olur.Çoğul olarak 3+ yı ifade eder,yani hayat boyunca kılınacak tüm namazlardan bahsetmektedir.Umarım anlatabilmişimdir.


Örneğin şu ayetleri incelersek daha net görebiliriz:


Hud:114= Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür.


Burada gündüzün iki tarafı(bildiğimiz çoğul,en az iki) 2 namazdan bahsetmektedir.


Taha:130=O hâlde, onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki hoşnut olasın.

Bu ayette ise gündüzün uçları,tarafları çoğul olarak kullanılmıştır ve en az 3tür.Bu mantığa göre hangisi doğru 2 tarafmı,3 tarafmı?


Hud 114e geri dönersek bu mantığa göre "gecenin (gündüze) yakın saatleri"de çoğuldur ve en az 3 vakti vermektedir.Taha 130. ayette de gündüzün tarafları en az 3.Bu demek oluyorki günde 6 vakit namaz var.Mantıksızlığı görüyorsunuz değil mi?


Demekki şu sonuç çıkıyor:O ayetlerdeki çoğul bir günlük vakti değil kişinin bir ömür boyu kılacağı vakitleri bildirir.Fazla söze ne hacet?Umarım anlatabilmişimdir.


Salat-ı Vusta(Orta,En İyi Namaz) Nedir?


Bu konudaki uzunca araştırmalarım sonucu elde ettiğim bana en mantıklı gelen görüşleri sizlerle paylaşacam.


Bu namazın ayrı bir namazı belirttiğini söylüyorlar.Bu nedenle hanifler yatsı namazını görmezden gelip orta namazı öğle namazı olarak alıyorlar(ya da bildikleri başka birşey var).5 vakit namazı çıkarmak için binbir takla atan gelenksel İslamcılar Hud 114. ayetten çıkan 3 vakit namaza Orta namazın ayrı bir vakti belirttiğini söyleyerek,birlikte 4 vakit namazı verdiği görüşündeler.


Ama öyle değildir,alimlerin çoğunluğu bunun ikindi namazı olduğu görüşündeler.Yani ayrı bir vakit eklemez zaten olan namazların ortasında kalanları ifade ediyor.Yeni bir namaz eklese bile 5 vakit olmaz diğer vakit namazlarında 3 vakit hesaplamıştık,buna göre bu ayetle birlikte 4 vakit olur 5 değil.Bunada taklaları var,4ün ortası yoktur 4 vakit olunca otomatikmen 5e çıkar diyorlar.Bu da bence çok saçmadır.Orta namazı herkes farklı anlamıştır kimisi sabah namazı demiştir,kimisi öğle,kimisi ikindi.5 vakte göre ilk namaz "imsak" son namaz "akşam" olduğuna göre ortasıda sabah,öğle,ikindi namazlarından biri olmalıdır(imsak ile akşam vakitleri ortasında bu vardır).Tabi alimler ortak bir fikirde birleşememişlerdir.Dediğim gibi ikindi namazı populer olmakla birlikte sabah ve öğle namazı diyenlerde vardır.


Bu bilgilere göre namaz 4 vakit olursa ortası yok demek çok saçmadır.Çünkü yine sabah ve akşam namazı arasındaki 2 namazdan biri olabilir.Yani 5 vakitle aynı pozisyonda.Birtek 3 vakit namazın ortası tam olabilir.4 vakit ve 5 vakit aynıdır.4 vakit namaz ise kabul edilemeyeceğine bu iddianın desteklenebilir bir yanı olmadığını düşünüyorum.


Peki Ayrı Bir Namaz Ekler mi?


Bence hayır."Ve" bağlacının ne anlama geldiğini bilirsek bu sorun çözülür diye düşünüyorum.Neden mi;


Bakara:238= Namazları koruyun. Ve vusta (orta, en iyi) namazı da.


Türkçedeki gibi kullanış yeni bir namaz eklenmesine çok müsaittir.Bence arapçadakı "ve" türkçedeki "ve" bağlacından farklı anlamlarada gelebilir.Örneğin;orta namaza ayrı bir dikkat çekmek için kullanılmış olabilir."Ve" bağlacının noktalama işaretleri yerine geçebileceğini söyleyenlerde vardır.Bilindiği gibi arapçada noktalama işaretleri yoktur.Ne yazıkki arapça öyle anlaşılır bir dilki "ve" bağlacının anlamlarını bulamadım.Örneğin Hud 114deki "Gündüzün iki tarafında ve gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl" buradaki "ve" bağlacının "yani" anlamına gelebilceğini okumuştum.Buna göre "Gündüzün iki tarafında yani gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl" gündüzün 2 tarafı sabah ve akşam,gecenin ilk saatleri ise akşam namazını tekrar vurguluyor olur.


Bu bağlamda bakarsak Bakara 238 ayrı bir namazı değil bilinen namazlar içerisindeki orta namazı emrediyor.Zaten alimlerde bu görüşte olacaklarki 5 vakte yeni namaz eklemiyorlar o vakitlerin ortasındaki vakitlerden birinin olduğunu söylüyorlar(yine belirtiyimki 5 vakit namaz Kur'an'ın hiçbir ayetinde çıkmaz,en fazla 4 vakit çıkıyor).Birçok mealci ayeti;


Bakara:238= Namazlara, özellikle orta namaza özen gösterin ve Allah huzurunda tam bir saygı ile kıyama durun.


Bu şekilde çevirmektedirler.Yanılıyor olamazlar ya,vardır bir bildikleri.Yine bu çevirilere göre ayrı bir namaz eklemez,var olan namazlardan özellikle orta namazı koruyun der.


Bir Namazın Farz Olabilmesi İçin Vaktinin Belli Olması Gerekmektedir


Nisa:103= Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır.


Ayet çok açıktır.Namaz vakitleriyle belirli bir farzmış.Yani sadece vakitlerini bildiğimiz namazlar farz.Vaktini bilmiyorsak farz olmaz.Ayet açıkça söylüyor.Orta namazın vakti bilinmiyor bu da orta namazın farz olmadığı anlamındadır.Daha öncede dediğim gibi kimisi Orta namaza ikindi diyor,kimisi sabah,kimisi öğle.Akşam namazı diyenler bile var.O kadar görüş farklılıkları ortadayken,Nisa 103. ayet bu namazın farziyetini bozuyor.Nisa 103 çok açık.Daha fazla söze gerek duymuyorum.


Vusta (En İyi) Anlamına da Gelmektedir


Orta namazı yerine "en iyi namaz" olarakda çevrilebilir.
Namazları koruyun. Ve vusta (en iyi) namazı da.


En iyi namaz olarak çevirdiğimizde çıkan sorun ise bu namazın hangisi olduğudur.Cuma namazı diyenlerde vardır.Zaten geleneksel İslam'a görede en iyi namaz Cuma namazı değil midir?Bu görüşde mantıklı geliyor bana.Ama bana göre sabah namazıda olabilir:


İsra:78=Ve namaz kıl güneşin zevâl vaktinde, geceleyin karanlık basınca ve fecir çağında; şüphe yok ki sabah namazı, meleklerin tanık olduğu bir namazdır.


Sabah namazına meleklerin şahit olduğu söyleniyor.Diğer namazlara göre bir artısı var ve bence bu durum sabah namazını "en iyi" namaz yapmaya yeterlidir.Özellikle sabah namazı vurgulanıyor,tıpkı vusta namazın vurgulanması gibi.Sabah namazında herkes uykudayken siz uykunuzu bölüp Allah'ı anıyorsunuz,gözlerden uzak olduğu için de en gösterişsiz namaz.Bence bu durumdan dolayı en iyi namaz sabah namazıdır.

KAYNAK:http://dinsizdeist.blogspot.com/2010...n-biridir.html

Tanrı'nın Adımlarını İzle Ama Asla Takip Etme!

Blog Facebook
Alıntı ile Cevapla
  #192  
Alt 02-01-2011, 14:13
Dark_Prince - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Dark_Prince Dark_Prince isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 18 Aug 2010
Mesajlar: 2.387
Standart Başörtüsü Farz Değildir

Ayet ayet inceleyelim;

İlk ayetimiz Nur suresi 331. ayet:

Nûr 24/31 : İnanan kadınlara da söyle : Bakışlarını kontrol altına alsınlar, ırzlarını korusunlar. Süslerini (zinetlerini) açıkta kalanlar dışında göstermesinler. Örtülerini (hımar) göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar...

Buradaki altın kelime örtü manasına gelen "hımar" kelimesidir.Bu kelime gelenekksel İslam tarafından çarpıtılıp "başörtüsü" manasına sokulmaktadır.

1.(Bkz.Prof.Dr. Zekeriya Beyaz-İslâm ve Giyim Kuşam-Say:280-283


2.Arapça sözlükler El Mucem ul Vasıf, El Müncid, Lisanı Arap, Tacul Arus'dan "hımar"ın temel manasının "örtmek" olduğunu göstermektedir.

Anlaşılıyor ki mezheplerin yorumundan sonra "hımar" kelimesi ile sırf başörtüsünün anlaşılmaya çalışılması, bu sözlüklerde bu kelimenin bir manasının "başörtüsü" olmasını sağlamıştır.

3.Yine eski arap yazılarına göre "hımar" kelimesinin yere konulan, masaya örtülen veya herhangi bir örtüyü tarif edebileceğini görürüz. Hımar, başı örterse başörtüsü olur, masaya konursa masa örtüsü olur. )

Birçok mealde başörtüsü diye çevrilir ama bu geleneksel İslamın sonucudur.Lugatlarda "örtü" anlamına geldiği görülür.

Buna göre başörtüsü farz olmaz.

Eğer başörtüsü anlamına gelseydi?

Yine başı örtmek farz olmazdı ayette vurgu yakalaradır.

"Başörtülerini yakalarının üzerine örtsünler" hükmü başın değil yakaların örtülmesini emreder.Örneğin "masa örtüsünü yere örtün" cümlesinden ne anlıyorsak ayettende onu anlarız.Başörtülmesi önemli değil yakaları örtün diyor.Zaten sıcaktan dolayı erkekler bile başlarını örtüyorlar.O devrin kadınları çok seksi gezdikleri için Allah hüküm indirmiş.Ben bu hükümden başlarda örtü varsa bile o örtüyü başından çıkarıp yakalarına örtmeleri gerektiğini anlarım,zaten öyle değil midir?

İkinci Ayet Ahzab 59:

33/59 : Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini (cilbâb) üzerlerine alsınlar. Tanınıp incitilmemeleri için bu çok daha uygun bir yoldur...

Buradaki kelimemiz "cilbab".

Cilbâb, vücudun bütün bölümünü kaplayan geniş bir örtüdür. Baş kapanacak veya saçın bir teli bile görünmeyecek diye bir kayıt yoktur.

Yani bu ayettende başörtüsü veya çarşaf çıkmaz.

Bir diğer önemli husus "tanınma" meselesidir.Onun hikayesi kısaca şöyledir:

Ayetin indiği dönemlerde Arap evlerinin içinde tuvalet yoktu. Bu ihtiyacı gidermek için hür kadınlar dışarıya çıktıklarında, o devirde devlet koruması ve otoritesi olmadığından, bazı ahlâksız serserilerin saldırısına ve cinsel tacizine uğramaktaydılar. Sarkıntılık edenler, cariye sanmıştık diye kendilerini savunuyorlardı. Olay Muhammed'e anlatılmış, ayet de bunun üzerine inmiştir. Hür müslüman kadınların cariyelerden ayırt edilebilmesi için, dış elbise (cilbâb) giymeleri önerilmektedir. Cilbâb, vücudun bütün bölümünü kaplayan geniş bir örtüdür. Baş kapanacak veya saçın bir teli bile görünmeyecek diye bir kayıt yoktur.

Olay kısaca budur.İslam'ın cariyelere mal gibi davrandığının,onları aşağılık olarak gördüklerinin bir kanıtıda budur.Cariyelerin başına gelebilecekler önemli değildir,hür kadınlar için ayet iner.Allah cariyeleri koruma gereği duymamıştır nedense.Neyse bu ayrı konu,asıl konumuza geri dönersek:

Cilbab çarşaf anlamına gelse bile o zamanın şartlarına göre inmiş bu ayetin hükmü günümüzde geçersizdir.Zira bugün tuvaletler dışarıda değildir,o devirdeki gibi tanınıp incitilme meseleside söz konusu değildir.Bugünkü kanunlar çarşaflı ya da çarşafsız olsun tüm kadınları korumaktadır.Cariyelik-kölelik ise tarih olmuştur her insan hürdür.Dolayısıyla cariye-hür kadın ayırımı olamaz.Bu ayet günümüzde hükümsüzdür.

Üçüncü Ayet Nur 60:

24/60 : Artık nikâh arzuları kalmamış, hayızdan ve evlâttan kesilen kadınların, kasden süslerini (zinetlerini) göstermeye çalışmadan, örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmak için titiz davranmaları, kendileri için daha hayırlıdır...

Kur'an; çocuk yapma ümidi kalmayan yaşlı hanımları, örtünmenin dışında tutmaktadır. Ancak iffetlerini korumaları, dikkat çekici, tahrik edici giyinmemeleri, vücut teşhirciliği yapmamakta titiz davranmaları, kendileri için daha hayırlı olacağı vurgulanmaktadır.

Hacca giden bazı yaşlı hanımlarımız; daha önceleri normal giyindikleri halde, hac dönüşlerindeki aşırı örtünmelerinin nedeninin, bu ayeti bilmediklerinden kaynaklandığı kabul edilmektedir. Ayette görüldüğü gibi, çocuk yapma ümidi kalmayan hanımların örtünme yükümlülükleri kalmamaktadır.


Görüldüğü gibi başörtüsü farz değilmiş.Binbir türlü taklayla farzlaştırmaya çalışıyorlarmış.

Daha ayrıntılı bilgiler için;

http://www.kurandasevgi.gen.tr/kkadi...m6/baslik6.htm
http://www.kurandakidin.net/bolumler...ve-kapanma.asp

Linklerini tıklayabilirsiniz.

KAYNAK:http://dinsizdeist.blogspot.com/2010...ilgili_23.html

Tanrı'nın Adımlarını İzle Ama Asla Takip Etme!

Blog Facebook
Alıntı ile Cevapla
  #193  
Alt 07-01-2011, 05:30
Firestorm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Firestorm Firestorm isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Dec 2010
Mesajlar: 2.384
Standart Laikliğin tabutuna çok çivi çakıldı

AKP, laiklik konusunda "radikal" adımlarını seçim sonrasına sakladığı mesajlarını veriyor. Ancak özellikle son birkaç yılda atılan adımlar, yeni anayasa tartışmaları başlayıncaya kadar din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını düzenleyen laiklik ilkesinden geriye çok az şey kalacağını gösteriyor.
Önümüzdeki genel seçimlerden sonra yeni bir anayasa yapmaya hazırlanan AKP’nin laiklikle ilgili bazı başlıkları da tartışmaya açak. Hükümet 2002 yılından bu yana laikliğin sadece bir anayasa maddesi olarak kalması yolunda büyük mesafe kaydetti. Özellikle 2008 yılındaki kapatma davasının sonuçlanmasının ardından çoğunlukla fiili durum yaratarak yasal düzenlemeleri yok sayan AKP hükümetinin, zaman içinde toplumu bu başlıklardaki tartışmalardan bıktırdığı ve özellikle günlük hayatı kuşatma altına aldığı görülüyor.
AKP’nin ikinci kez iktidara gelmesiyle birlikte temel başlıklarda attığı adımlar, laikliğin yasalarda tanımlanmakla birlikte kamusal ve toplumsal hayatta hızla aşındırıldığını ortaya koyuyor.
TÜRBAN
Türkiye AKP iktidarının ilk yıllarında türbanlı eşlerin Cumhurbaşkanlığı köşkünde, Başbakanlık konutunda ikamet etmesini tartışırken bugün ilköğretimde türban takılması, hizmet verenlerin ve milletvekillerinin türbanlı olup olmayacağını tartışıyor. Türbanı başta yükseköğretim kurumları olmak üzere eğitimde yaygınlaştırmaya çalışan AKP, ilk günden beri verdiği mücadelenin ürününü yakın zamanda almaya başladı:
- Üniversitede türbana serbestiyet getirilmesinde kritik gelişme 2007 yılında Yükseköğretim Kurulu (YÖK) başkanlığına Yusuf Ziya Özcan’ın getirilmesi oldu. YÖK ve Cumhurbaşkanlığı eliyle üniversitelere AKP’ye yakın isimler rektör olarak atandı. Bu rektörler göreve geldikleri üniversitelerde, kampüs girişlerinde türban denetimine son vererek fiili olarak türbanın üniversitelere girmesini sağladılar.
- YÖK Ekim ayında İstanbul Üniversitesi’ne gönderdiği bir talimatla, türbanla derse giren öğrencilerin dersten atılmamasını, sadece haklarında tutanak tutulmasını istedi. Türban böylece kampüslerden sonra dersliklere de girdi.
- YÖK, üniversitelerde türbanın büyük dirençle karşılaşmaması üzerine ikinci bir adım atarak, sınav girişlerinde “başı açık olma" şartını kaldırarak tüm sınavlara türbanla girilmesinin önünü açtı. Son olarak Yükseköğretime Giriş Sınavı başvurularında da bu şart aranmadı.
- Yükseköğretimde türbanın serbestleşmesiyle birlikte, Türkiye kendisini yeni bir tartışmanın içerisinde buldu. Bazı ilköğretim okulu öğrencilerinin velileri tarafından okula türbanlı gönderilmeleri önce bir provokasyon olarak değerlendirildi. Konu 10 Kasım’da Recep Tayyip Erdoğan’a sorulduğunda ise Erdoğan, “ilköğretimde türbana” karşı çıkmadı, “seçimden sonra yeni anayasanın yapılmasını bekleyin” mesajı verdi.
- Türbanda hizmet veren-hizmet alan ayrımına dair tartışmalar sürerken, hizmet verenlerin de türban takmasının önünü açmaya dönük ilk girişim Türk Havayolları'ndan geldi. Kurumun kıyafet genelgesinde üniforma giyen personel haricindekiler için “saçlar daima açık olacaktır” şartı kaldırıldı.
KARMA EĞİTİM
İslamcıların uzun süredir karma eğitim modeline karşı çıktıkları biliniyor. Son zamanlarda Batı'da da karma eğitimin "sakıncalarını" ortaya koyan araştırmalar yapıldığını ileri süren bu kesime, liberaller de okullar karma olduğu için kız çocukları okullara gönderilmiyor iddiasıyla destek veriyorlar.
- Karma eğitim karşıtı açıklamalardan biri bizzat Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) başındaki kişiden geldi. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu göreve gelmesinden kısa süre sonra yaptığı açıklamalardan birinde, kız ve erkek çocuklarının ayrı okutulmasını savundu. Çubukçu, Cumhuriyet döneminde de benzer uygulamaların olmasını bu iddiasına gerekçe olarak sundu.
- Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) da bu başlıkta AKP'ye destek veren kurumlar arasına katıldı. DPT, "Türkiye’de Eğitim Politikalarının Fırsat Eşitsizliği Üzerindeki Etkileri" başlıklı kız öğrencilerin İmam Hatip ve kız-teknik okullarında okumasını önerdi. DPT raporunda “bazı okullar yalnızca kız veya yalnızca erkek öğrencilere ayrılabilmeli” denildi.
- Bir sure önce Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla gerçekleşen Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER) 6. İmam Hatipliler Kurultayı’nın sonuç bildirgesinde “karma eğitime son verilmesi” ve “kızlar ve erkekler için ayrı okullar açılması” talebi yer aldı.
ZORUNLU DİN DERSİ
- Anayasayı değiştirmeye hazırlanan AKP hükümeti zorunlu din derslerini kaldırmayı gündemine almıyor. 2007 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) zorunlu din dersini insan hakları sözleşmesine aykırı bulmuştu. 2010 yılı boyunca Alevilerin başını çektiği demokratik kitle örgütleri, zorunlu din dersinin kaldırılması yönündeki taleplerini, mitingler ve oturma eylemleri ile gündeme getirdi. Geçtiğimiz yıl, çocuklarının zorunlu din eğitimi almasını istemeyen velilerin mahkemelere yaptıkları başvurular olumlu sonuçlandı ve dava açan ailelerin çocukları din dersinden muaf tutuldu. Ancak hükümet bu başlıkta toplumsal talepleri ve mahkeme kararlarını hiçe sayarak genel bir düzenleme yapmaya yanaşmadı.
- AKP’nin zorunlu din dersini kaldırmak bir yana yaygınlaştırmayı amaçladığını gösteren gelişmeler de yaşandı. Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu, otistik çocukların eğitimi için kurulan özel eğitim merkezlerinin ders programlarında da din dersini zorunlu hala getirdi. Kurul, beden eğitimi dersinin saatini de azalttı.
- 2010 yılında toplanan 18. Milli Eğitim Şurası'nda din dersinin “tüm okullarda etkin şekilde” verilmesi yönündeki tavsiye kararı alındı. Eğitim Sen kararın okullarda mescit açılmasına neden olabileceği uyarısında bulundu.
DİN HANESİ
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Alevi bir yurttaşın başvurusu üzerine nüfus cüzdanlarında din hanesinin bulunmasını “düşünce, vicdan ve din özgürlüğü”ne aykırı buldu. Karar Mayıs 2010’da kesinleşti. Hükümetin üç ay içinde düzenleme yapması gerekirken bu konuda herhangi bir adım atılmadı.
SEKİZ YILLIK KESİNTİSİZ EĞİTİM
- Gericilerin İmam Hatip liselerinin önünü kapattığı gerekçesiyle sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitime karşı çıktıkları biliniyor. 18. Milli Eğitim Şurası'nda zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılmasını öngören karar, İmam Hatipler için alındığı gerekçesiyle eleştirildi.
İMAM HATİPLER VE KATSAYI UYGULAMASI
AKP’nin peşini bırakmadığı bir konu da hükümet üyeleri tarafından “meslek lisesi” olarak nitelenen İmam Hatip liselerinin durumu oldu. İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversiteye girişte kendi alanları dışında tercih yaptıklarında puanlarının düşük katsayı ile çarpılması uygulamasının son bulması için sayısız girişimde bulunuldu.
- 2009 yılında YÖK’ün katsayıyı tüm adaylar için eşitleme ve katsayıyı “sembolik” bir rakama indirme girişimlerine Danıştay iki kez dur dedi. Bunun üzerine YÖK yeni bir düzenleme yaparak adayların katsayılarını birbirine yaklaştırdı. Böylece İmam Hatipliler üniversite sınavında diğer okul mezunlarıyla neredeyse aynı koşullara kavuşturuldu.
- YÖK’le birlikte Milli Eğitim Bakanlığı da bir adım atarak, İmam Hatiplilerin üniversiteye girişte başarısının yükseltilmesi için meslek lisesi ders programlarını değiştirdi. Yeni düzenleme ile örneğin geometri dersinin ders saati fen liseleri ile eşit düzeye getirildi.
İmam Hatiplileri yüksek bürokraside istihdamı
2003-2004 öğrenim yılında imam hatip lisesi öğrencilerinin orta öğretimdeki oranı 2.3'e düştü. AKP’nin bu okulların önünü açmasıyla birlikte bu okullara başvurusu sayısı 2009 yılında 160 binin üzerinde gerçekleşti. Bu okullarda mezun olanların istihdamı yönünde de önemli adımlar adımlar atıldı. AKP hükümeti döneminde özellikle yüksek bürokrasiye çok sayıda İmam Hatipli yerleştirildi.
– İçişleri Bakanlığı’nın verdiği bilgiye göre, 81 valinin 12'sinin imam hatip mezunu olduğunu açıklamıştı. Bu sayı yaklaşık olarak her 7 validen birinin imamlık eğitimi aldığını gösteriyor. Emniyet müdürleri ve kaymakamlar arasında da sayının yüksek olduğu tahmin ediliyor.
- Ağustos 2010’da Dışişleri Bakanlığı, teşkilat kanununda yapılan değişiklik doğrultusunda ilahiyatçı diplomatlar ın(meslek memuru) alınmasının yolu açıldı.
İmam Hatiplilere daha fazla harcama
- Eğitim-Sen'in yaptığı bir araştırma, 3 sene önceki eğitim-öğretim yılında liselerde öğrenci başına ortalama 1259 lira harcama yapılırken, bu rakamın imam hatip liselerinde 3037 lira olduğunu ortaya koydu.
İMAMLARIN ARTAN ETKİNLİĞİ
İmamların istihdam olanakları bürokrasinin her kademesinde genişletildi. İmamların kendileriyle ilgili olmayan kurumlara alınmaları için gerekli düzenlemeler yapıldı. Böylece söz konusu kurumlarda verilen hizmetlerin dinselleştirilmesinin de önü açılmış oldu.
- Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun (SHÇEK) yürürlüğe koyduğu “Ünvan Değişikliği Sınavı” imamların yönetici olmalarının önünü açtı. Sınavla birlikte din görevlisi adı altında imamlar, SHÇEK kuruluşlarında il müdür yardımcısı, ilçe sosyal hizmetler müdürü, şube müdürü ve kuruluş müdürü olabilecek.
- Sağlık Bakanlığı da 2010 yılının Mart ayında yayımladığı yeni "Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmelik" ile etik kurullara ilaç araştırmalarını dine uygunluk yönünden incelemek üzere ilahiyat fakültesi mezunlarının atanmasına karar verdi.
- 2009 yılında mecliste kendisine yöneltilen bir soruyu yanıtlayan eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, AKP hükümetinin iktidarda olduğu 3 dönemde atanan 529 yöneticiden 5 il 55 de ilçe milli eğitim müdürünün din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olduğunu açıkladı. Çiçek’in verdiği rakamlar AKP’nin atadığı her 10 il ve ilçe milli eğitim müdürünün birinin din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olduğunu ortaya koydu.
İmam öğretmen
- MEB, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni açığını da müezzin ve imamları öğretmen yaparak kapatmayı seçti. “İmam öğretmen projesi” kapsamında bazı ilköğretim okullarında din derslerine imamların getirilmesi tepki yarattı.
Aile imamlığı
- Diyanet’in “Aile imamlığı” projesiyle mahalle imamının, camideki görevleri dışında esnaf ve ev ziyaretleri gerçekleştireceği, hatta okula gönderilmeyen çocukların takibini yaparak onların, özellikle kız çocuklarının eğitimlerine devam etmesine katkıda bulunacağı duyuruldu.
Devam edecek...
(soL-Haber Merkezi)


Seçimlere kadar laiklikten geriye ne kalacak?

AKP laiklik ilkesinin altını boşaltırken Diyanet'i güçlendiriyor. Gündelik hayata yapılan müdahalaler ise "mahalle baskısı" ile sınırlandırılamayacak kadar sistemli. Kürt sorunu gibi ülkenin temel başlıklarında ise ümmetleştirme bir çözüm yöntemi olarak uygulanıyor.
AKP önümüzdeki genel seçimlerden sonra gerekirse laikliği referanduma götürebileceği açıklamaları yapıyor. Bu kadar cürretli açıklamalar yapılabilmesinin arkasında laikliğin hızla aşındırılması ve buna karşı toplumsal direncin zayıflaması yatıyor.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
- 2010 yılında değiştirilen teşkilat yasasıyla Diyanet’in yetki alanı genişletildi, kadro ve bütçe olanakları artırıldı.


- Teşkilat yasasının değiştirilmesinden sonra Ahmet Necdet Sezer döneminde atanan başkan Ali Bardakoğlu da değiştirildi. Bardakoğlu’nun yerine Mehmet Görmez getirildi. Görmez’in ilk icraatlarından biri Diyanet Vakfı Kadın Merkezi Başkanı Ayşe Sucu'yu görevden almak oldu. Sucu’nun başını tam örtmeyen türban modeli nedeniyle görevden alındığı ileri sürüldü.
- Görmez’in göreve gelmesiyle birlikte yandaş medaya Diyanet’in AKP’nin Ortadoğu açılımında doğrudan rol oynayacağını yazılmaya başlandı.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, 2010 yılı sonuna kadar 10 bin 122 yeni personel alacağını açıkladı. Bunların 8 bininin kadrolu olacağını duyuruldu. Yeni alımlarla birlikte Diyanet’in kadro sayısının 130 bine yükseleceği belirtildi. AKP hükümeti döneminde Diyanet’teki kadro sayısı 60 bin arttı.
- Diyanet, kurumlar arası geçiş için de kullanılıyor. Birçoğu sınavsız alınan Diyanet personeli hızla diğer kurumlara geçiyor. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Özafşar tarafından yapılan bir açıklamada “Son 7 yılda Başkanlık'ta çalışıp da başka kuruma geçmek isteyenlerin sayısının yaklaşık 17 bin” olduğu belirtildi.
- Diyanet yükseköğretime de el attı. Diyanet Vakfı “İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi” adıyla bir özel üniversite açtı. Bu üniversiteye Balkanlar ve Kafkaslar’dan öğrenci kabul edilerek, "Türkiye tipi Müslümanlık" anlayışının tanıtılacağı belirtildi.
- Başkanlık Uzmanı Dr. Mehmet Bulut tarafından, Diyanet’in aylık dergisinde “Din Hizmetlisi Yetiştiren Eğitim Kurumlarının İdaresinin Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Olması Teklifleri” başlığı altında kaleme alınan yazıda, Tevhid-i Tedrisat’a aykırı olduğu halde dini eğitim kurumlarının Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanması önerildi.
Kuran kursları
- Diyanet İşleri Başkanlığı, camilerin sadece yaz tatilinde değil 12 ay, sadece çocuklara değil herkese Kuran kursu hizmeti vermesi için tasarı hazırladı.
ŞERİAT ÜNİVERSİTELERİNE DENKLİK
6 Kasım 2010 tarihinde yürürlüğe giren “Yurtdışı Yükseköğretim Diplomaları Denklik Yönetmeliği”nde yapılan değişiklikle El Ezher gibi şeriat eğitimi veren kurumlardan alınan diplomalara denklik verilmesinin önü açıldı.
TRT’NİN DÖNÜŞÜMÜ
- AKP döneminde en çok değişen kurumlardan biri TRT oldu. TRT'nin dönüşüm sürecinde yayınlarındaki dini ağırlık arttı. Bir çizgi filmdeki "domuzcuk" karakterini bile sansürleyen yeni zihniyet, TRT'nin farklı kanallarında çok sayıda dini içerikli programı yayına soktu.
TRT'de önemli görevlere Samanyolu, Kanal 7 gibi gerici medya organlarından kişiler atandı.
KUTLU DOĞUM HAFTASI VE RAMAZAN GÖSTERİŞİ
- AKP iktidarı döneminde Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri daha fazla ses getirecek biçimde düzenlendi. Geçtiğimiz yıl Milli Eğitim müdürlükleri, bazı ilçelerdeki okullara resmi yazı göndererek, her okuldan üç öğrencinin ilçede düzenlenecek “Kutlu Doğum Haftası” etkinliklerine katılmasını zorunlu tuttu.
- Ramazan ayında kent meydanlarında kurulan büyük iftar çadırları AKP'li siyasetçilerin de gözdesi oldu. İftarlara katılan siyasetçiler, siyasi propaganda yaptı, dini duyguları sömürdü.
İÇKİ YASAĞI
- AKP hükümeti içki ile mücadelesi çerçevesinde öncelikle ÖTV oranlarını sürekli olarak yükseltti. 2010 yılının sonunda ÖTV oranı yüzde 30 artırıldı.
- Yine son zamanlardaki gelişmelerden biri torba kanunda internet üzerinden alkollü içki satışının yasaklanmasına yönelik bir düzenlemeye yer verilmesi oldu. AKP’liler, yasağı “18 yaşından küçükleri koruyoruz” diyerek savundu.
- Pek çok yerellikte içki satışları doğrudan ya da dolaylı yollarla engellendi. İçki içilebilecek “kırmızı noktalı” mekanlar yaratılarak içki içenlerin tecrit edilmesi önerildi.
- Ankara Çayyolu ve Aydın’daki bir alışveriş merkezindeki içkili restoranlara, ailelerinin yanında giden çocukların kimliklerinin alınarak, ailelerin yanındaki çocuklar için “ailesine teslim edilmiştir” şeklinde tutanak düzenlendi.
HELAL GIDA
- TSE, DPT’nin kontrolünde "Helal Gıda Standardı" belirledi. "Helal Gıda Standardı", 2005 yılında İstanbul'da gerçekleştirilen İslam Konferansı Teşkilatı toplantısında, bu konuda başı çeken Malezya'nın önermesi üzerine, Dışişleri Bakanlığı'nın da gündemine alınmış ve dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "Helal Gıda Standardı" oluşturma işiyle TSE'yi görevlendirmişti. Yükselen et fiyatlarını frenlemek için yurtdışından et ithalatı izni verildiğinde, tartışma yaratan konulardan biri gelen etlerin “helal”liği oldu.
CEMAAT VE TARİKATLAR
- AKP döneminde başta Fethullah Gülen Cemaati olmak üzere tarikat ve cemaatlerin etkinlikleri arttı ve özellikle siyasi etkileri “meşrulaştırılmaya” çalışıldı. Erdoğan, 12 Eylül referandumu sürecinde “evet” oyu için çalışan Fethullah Gülen’e teşekkür etti.
- Gülen Cemaati’nin devlet içinde kadrolaşması son hız devam etti. Özellikle polis teşkilatındaki Cemaat etkisi herkes tarafından bilinen bir gerçek haline geldi. Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, tutuklanmasına yol açan "Haliç'teki Simonlar" kitabında bu örgütlenmeyi açıkca anlattı.
Türkçe Olimpiyatları
- Farklı illerde büyük kongre merkezlerinde ya da stadyumlarda düzenlenen Gülen Cemaati’nin Türkçe Olimpiyatları geçtiğimiz yıl “devlet törenine” dönüştürüldü. Hükümet üyelerinin boy göstererek, konuşma yaptığı Olimpiyatlar’da Fethullah Gülen’e övgü ve teşekkürler iletildi. TRT, bazı illerde düzenlenen Türkçe Olimpiyatları’nı naklen yayınladı.
Deniz Feneri Davası
- Almanya bağlantılı Deniz Feneri e.V. davası 2008 yılında tamamlandı. Mahkeme derneğin Türkiye’den yönlendirildiğini belirtti. Bunun üzerine Türkiye’de başlatılan soruşturma uzun süre yol alamadı. Dava dosyasının Türkiye’ye gönderilmesi sürüncemede kalınca, dosyanın kalın olduğu, fotokopi masrafının fazla olacağı söylenerek savcıların Almanya’ya gönderilmesine karar verildi. 2011 yılının lik günlerinde Cumhuriyet savcıları Almanya’ya gitti.
- Uzun yıllardır sağ hükümetler tarafından tarikatlara sağlanan dokunulmazlık AKP döneminde de güçlü bir şekilde korundu. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, ilde İsmailağa Tarikatı’nın ve Fethullah Gülen Cemaati’nin yasadışı faaliyetlerini incelemeye başlayınca, Ergenekon üyesi olmak iddiasıyla gözaltına alındı. Serbest bırakılan Cihaner, AKP’nin oluşturduğu yeni HSYK tarafından “düz savcı” olarak Adana’ya tayin edildi.
- Bakanlıkların tarikatlar arasında paylaşıldığı yönünde ortaya önemli bilgiler döküldü. Bu bilgilerden biri Sağlık Bakanlığı’nın Bakan Recep Akdağ’ın tarikatı tarafından ele geçirilmiş olduğu yönündeydi.
SOSYAL HİZMETLERİN DİNSELLEŞTİRİLMESİ
- AKP döneminde devletin sosyal yardım fonksiyonu hızla siyasallaştırıldı ve dinselleştirildi. Yoksul halka yapılan yardımlar sadaka kültürlürünün yaygınlaştırılması için kullanıldı.
- Özellikle seçim dönemlerinde beyaz eşya ve kömür dağıtımları yoğunlaştı. Eski Tunceli Valisi Mustafa Yaman, seçimlerden birkaç ay önce halka yaptığı beyaz eşya yardımları nedeniyle Yargıtay tarafından hapis cezasına çarptırıldı.
- Sosyal yardım alanında kurulan pek çok gerici dernek ve vakıf, büyük fonlarla yurtiçinde ve yurtdışında yardım faaliyetleri organizasyonuna başladı. Bu örgütlenmelerin pek çoğu “kamuya yararlı dernek” statüsüne kavuşturularak, devlet tarafından desteklendi.
KÜRT SORUNUNA “ÜMMETÇİ ÇÖZÜM”
- 2010 yılında AKP’nin Kızılcahamam’daki toplantısında milletvekillerinin sorularını yanıtlayan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Kürt sorununa AKP çözümü olarak bölgeye çok sayıda imam hatip lisesi açıldığını söyledi.
- Diyanet, Türkiye genelinde “il özel irşat ekipleri” kurma projesini gündeme getirdi. Tasarıya göre irşat ekiplerinin, ülkenin birlik ve beraberliğini korumak amacıyla bölücü ve yıkıcı faaliyetlere karşı görev yapacağı vatandaşlarla camide ve cami dışında bir araya gelip teröre karşı da uyarıda bulunacağı açıklandı.
- Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kürt sorunu ile ilgili olarak vaazlar üzerinde inceleme yaptığı, vaazlarda birlik ve kardeşliğe vurgu yapılarak PKK’ye karşı mücadele edileceği, din kardeşliğinin birleştirici öğe olarak kullanılması gerektiği ifade edilmişti.
- Diyanet, Kürt illerindeki vatandaşları imamlığa teşvik etmek için “imam evleri” projesi hazırlanacağını duyurdu.
(soL-Haber Merkezi)



Türkiyede Laikligin hiç bir dönem uygulandıgını düşünmüyorum her zaman tek millet tek din tek meshep uygulamaları hakim olmuş bir şekilde günümüze kadar hakim olmuştur ama tabi şu anki durumlara baktıgımızda bunun daha da etkili bir şekilde yapılmaya calışıldıgını açık bir şekilde görüyoruz özellikle gözümüze sokulan müslümanlık ve buna hitaben yapılan yasaklar ise bunun çok büyük bir örnegidir daha gecenlerde ankarada içkili mekanlar basılmış ve ailelerinin yanlarında olmalarına ragmen cocuklar oldugu için cezalar yazılmıştır ve en son ankara bürosunun başkanına denk geldiklerinde olay gün yüzüne cıkmıştır....


Eskiden mahalle baskısı denirdi şimdi ise devlet top yekün bir şekilde baskı yapmaya başladı bakalım daha neler yapıcaklar...
Alıntı ile Cevapla
  #194  
Alt 07-01-2011, 23:44
Firestorm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Firestorm Firestorm isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Dec 2010
Mesajlar: 2.384
Standart Okul kalabalık diye kızlarla erkek öğrencileri ayırdılar

Üsküdar Cumhuriyet Lisesi okul yönetimi, okul mevcudunun kalabalık olmasını bahane ederek kız ve erkek öğrencileri ayrı çıkarmaya başladı.
Milli Eğitim Bakanlığı'ndan karma eğitime karşı açıklamalar devam ederken bazı okullar fiili olarak haremlik-selamlık uygulamasına geçiyor. Üsküdar Cumhuriyet Lisesi son bir haftadır okul çıkışları esnasında kız öğrencileri erkek öğrencilerden ayrı çıkarma kararı aldı. Kararın nedeni olarak okul mevcudunun kalabalık olması gösteriliyor. soL'a konuşan öğrenciler uygulama ile ilgili tepkilerine okul müdür yardımcısının “Harem-selamlık uyguluyoruz daha ne istiyorsunuz” karşılık verdiğini belirttiler. Yine bir öğrencinin “Hocam, okulu camiye mi benzetmeye çalışıyorsunuz” demesi üzerine bir başka müdür yardımcısının “Az kaldı, çarşafı da getireceğiz” ifadelerini kullandığı iddia edildi.
Konu hakkında görüşünü aldığımız bir öğrenci “Bu öğretim yılının başında okul müdürümüzün değiştirilmesi ve yerine AKP yandaşı olan, bunun propagandasını yapan, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeninin atanmasından sonra okulda devamlı bir gerici baskıyı hissediyorduk. Öğrencilerin devamlı kıyafetine karışan, Facebook üzerinden öğrencileri takip ederek, yazdıklarımız üzerinden bizleri sorguya çeken, özel hayatımıza karışan ve elinde tesbihle sınıfa girip öğrencilere psikolojik baskı uygulayan okul yönetimi bu son yaptıkları ile niyetlerini gayet iyi belirtmiş oldular” dedi.
Okulda bir çok öğrencinin tepkisini çeken uygulamaya karşı olacaklarını belirten öğrenciler haremlik selamlık eğitime boyun eğmeyeceklerini ailelerine de durumu anlatarak okul yönetimine kararı geri aldıracaklarını ifade ettiler.
(soL-Haber Merkezi)



Akp'nin bahanesi çok okul mevcudu cok fazla ise yeni okul niye yapmıyorsunuz üsküdarın her metre karesini cami doldurdunuz ama hiç unutmam üsküdar sahildeydim o günde kandilmiydi neydi 45 dk sürmüştü ezan ki ezan anlarında üsküdar sahilde denk gelmiş olan varsa bilir ezanı duymazsınız resmen ses dalgalarını vucudunuzda hisedersiniz....
Alıntı ile Cevapla
  #195  
Alt 08-01-2011, 14:03
Jolly Jocker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Jolly Jocker Jolly Jocker isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 24 Aug 2008
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 1.323
Standart Ateist Argümanlar

Semavi dinlerin Tanrısına iman etmenin pek çok zararı vardır;
1) İman, sorgulamadan inanmak, tüm kalple bağlanmak, iradeyi inanca teslim etmek gibi anlamlara geldiğinden, bu denli kuvvetli bir inanç körü körünelik özelliğini de içinde az veya çok barındırır. Sonuç, aklın olduğu kadar vicdanın ve insanlık duygularının da uyuşmasıdır. Tanrının emri ve insanların mutluluğu çeliştiğinde, iman sahipleri daima Tanrıyı tercih etmek durumundadır. Tanrının istenci ile insan özgürlüğü çoğu kere çelişir. Tanrı inancı, özgürlüğün ve insan merkezli düşüncenin önünde her zaman büyük bir tehdit oluşturur.

2) Tanrı merkeze alındıkça insan geri plana itilir dedik. Benzer biçimde, cennete önem verildikçe bu dünya önemsizleştirilir ve doğaüstüne yönelindikçe doğal olanla çelişilir. Dinlerin, sabır ve tevekkülü vaaz eden, ezilmişliği yücelten, şükürcü ''uygarlığı'' çoğu kere onun afyon özelliğini ortaya serer. Doğaüstü(ruhsal) amaçlar uğruna doğal olanın bastırılması ise insanı çoğu kere mutsuzlaştırır ve sağlığını bozar. Dinlerin sapkın ahlak anlayışları ve özellikle kadın hakları konusundaki acziyetlerinin temelinde doğal olanla(bilhassa cinsellikle) çatışan hastalıklı düşünce tarzları yatar.

3) Tanrı inancından, Tanrının alabildiğine anlaşılmaz olması ve alabildiğine değerli olması gibi temel noktaları çıkarma olanağı yoktur. Bu durum, yobazlık dediğimiz şeyin dine içkinliğini ortaya koyar. Birşeyi(yobazlığı) o şeyin kendisinden(dinden) ayırma olanağı yoksa, bu o şeyin esası demektir. Tanrı'nın anlaşılmazlığının yoruma açıklığı birçok din ve mezhep, hatta cemaat ortaya çıkarmış ve tek bir görüşte uzlaşmak olanaksızlaşmıştır. Tanrının insan yaşamından daha değerli olması ise, onun hakkındaki farklı görüşlerin ve anlaşmazlıkların kan dökülmeksizin giderilememesine, Tanrı'yı hoşnut etmek için insanı hoşnutsuz eden, ezen, hatta mahveden uygulamara girişilmesine sebep olmuştur ve olmak zorundadır. Yobazlık olgusunu Tanrı inancından soyutlayabilmeye olanak yoktur.

4) Tanrı inancı, insana, evrene ve genel olarak yaşamın bilinmezlerine ilişkin her soruya Tanrı cevabı verilmesini, başka bir ihtimal olabileceğinin imansızlık sayılmasını beraberinde getirir. Bu da bilimin ve genel olarak gelişimin önünü tıkar. Nitekim tarih de bize bunun böyle olduğunu göstermektedir.

5) Semavi dinlerin Tanrısı, evrenin ötesinde ve insanların üzerinde, aşkın, ''yüce'' bir Rabdir, efendidir. Tanrı buyurur, insan uyar. İnsanın kendi buyrultusu ve iradesinin Tanrı emirleri karşısında önemi yoktur. Hal böyle olunca, yani göklerdeki ulaşılmaz efendimiz hem bir kral hem bir yargıç hem de bir polis olarak her daim nefesini ensemizde hissettirdiğinde insan özgürlüğünden bahsedebilme olanağı da kalmaz.

6) İnanmak veya inanmamak tam olarak insanın elinde değildir. İnsandan beklenebilecek tek şey samimiyetle düşünmesi ve bir karara varması, en başta da kendine karşı dürüst olmasıdır. Dürüst ve samimi bir sorgulama-araştırma sürecinden sonra içinde inanç hissedemeyen insanların ''öte dünya'' tehditleriyle sindirilmeye çalışılması haksızlık ve saçmalık olduğu kadar, mide bulandırıcı ve ilkeldir de.

7) Semavi dinlerin Tanrısının tek istediği kendisine inanılması, tapılıp övülmesi ve emirlerine harfiyen uyulmasıdır. Hür düşünceye, demokrasiye, özgürlüğe, vicdana önem vermemektedir. Vicdana önem vermemesi, vicdanlı ama imansız insanları da cehenneme göndermesinden bellidir. İman, hür düşünceye engeldir. Tanrısal buyruklar da demokrasinin, insanların kendi kendilerini yönetmesinin önünde barikattır. Eğer Tanrı ''iyi biri'' olsaydı, onu hiç düşünmeden, sırf o çevrede yetiştiği için iman eden biri yerine; kendisini bol bol düşünüp ilgilenen ama inanmayan birini tercih ederdi. Ama karşımızdaki böyle bir Tanrı değil, megaloman ve hükmetme arzusundaki bir Tanrıdır.

8) Tanrının var olması, onun dünyamızdaki onca kötülüğe ve haksızlığa çeşitli ''kutsal'' bahanelerle seyirci kalarak suça ortak olduğu gerçeğiyle yüzleşmemizi gerektirir. Çünkü engelleme olanağı varken seyirci kalan da suça ortaktır. Suçlu bir Tanrının da insanlara 'hayrı' yoktur.

9) Tanrı inancı bir büyük ikilemi de beraberinde getirir. Eğer inananlar, Tanrının varlığına ilişkin kuvvetli delilleri doğada görüyorlar ise o halde Tanrının insanları tabi tuttuğu bu dünyadaki sınavın bir anlamı kalmaz ve varlığını gizlemeye ihtiyaç duymayan bir Tanrının neden dünyadaki kötülüklere engel olmadığı sorusu güç kazanır. Yok eğer Tanrı, kendi varlığına ilişkin göstergeleri bizlerden titizlikle gizliyorsa, o halde müminler onun varlığına ilişkin delillere sahip değiller demektir ki bu durum onların imanının neye dayandığını sorgulamamızı gerektirir. Tanrıya inanmak ile Noel Babaya inanmak arasındaki fark silikleşir. İki spekülatif iddia da aynı kanıttan yoksunluk seviyesine düşer.

10) Tanrı inancı gerçekten kuvvetli bir olgu ise, inanmayanlar aptalca hareket ediyor demektir. Fakat aptal olmak suç değildir. Zira bu aptalları böyle yaratan da Tanrının kendisidir. Yok eğer Tanrı inancı kuvvetli dayanaklardan yoksun ise, o halde inananların eli bir hayli güçsüz demektir.

11) Tanrının yarattığı ilk iki insanın ilk deneme fırsatında ona sırtlarını dönmesi ve baş meleğinin de onun onca gücü ve hikmetinin bir numaralı tanığı olmasına karşın ona karşı gelebilmesi bu Tanrı'nın inandırıcılığını ve ciddiye alınırlığını fazlaca etkilemektedir. Dinde bir ''Şeytan Paradoksu'' söz konusudur. Eğer Şeytan, sadece kendini düşünen kibirli bir varlık ise Tanrıyı hiç sevmese bile itaat etmesi gerekirdi. Baş kaldırmış ise demek ki kendisinin de bir şansı olduğunu düşünmüş olmalıdır. Yok eğer Tanrı karşısında Şeytan'ın hiçbir şansı olamaz ise, o halde Şeytan kendi doğruları uğruna kendini feda edecek ve büyük güce karşı yine de sesini çıkarabilecek denli cesur ve 'asil ruhlu' biri demektir. İki ihtimal de dinlerin bize çizdiği Şeytan portresiyle çelişir.

12) Tanrının, bizim için varlığından şüphe edilecek denli bilinmez olması onu sevmemiz önünde büyük bir engeldir. Zira insan tanımadığı birini sevemez. Onu sevemiyorken kendisine tapmamızı beklemesi ise hem kendisini kibirli bir megaloman hem de tapınanlarını karaktersiz bir sürü haline getirir. Tanrı, kendine karşı en ufak bir yanlışı dahi akıl almaz işkence cezalarıyla karşılayabilmektedir. Kibirden gözü dönmüş faşist bir hükümdarı andırmaktadır. Tarihteki faşist liderler bile Tanrı kadar hükmedici, kibirli ve cezalandırıcı değildirler. Tanrı otoriter, totaliter ve faşist bir karaktere sahiptir. Böyle bir varlık varsa bile insanın ona boyun eğmesi için kendine saygısını yitirmesi gerekir.

13) Tanrı insana hür irade verip, bu iradeyi tümüyle ve kendi isteğimizle onun emirlerine uymaya kurban etmemizi isteyerek, aslında bizden, verdiği hür iradeyi hür irademizle dışlamamızı istemektedir. Bu durum, Tanrının hür iradeye aslında hiç de değer vermediğini gösterir. O, kendine gönüllü köle arayan bir efendiyi andırmaktadır.

14) Kendine boyun eğdirmek için bireyin nefsine türlü türlü olanak sunan ve dünyada günah kabulen herşeyi serbest bırakarak, insanın günah konusundaki açlığını belli etmekten başka birşey yapmayan cennet inancı dinlerin utanç kaynaklarından biridir. Cennet olmasaydı, Tanrının kendine kul bulmakta fazlaca zorlanacağı da açıktır. O halde insan Tanrıya değil cenete, kendi arzularına tapınmaktadır. Tanrı ise sadece bunları sağlayan bir aracıdır. O halde dinler ikiyüzlülük ve insanın kendi kendini kandırması üzerine kurulmuştur.

15) Cehennem kavramı, Tanrının vicdansız, merhametsiz ve acımasız yönünü ortaya koymaktadır. Adalet arayışı mağduriyetten doğar. Tanrı hiçbir zaman mağdur edilemeyeceği için, ahirette vereceği cezalar adil değil keyfidir. Bunun adı zorbalıktır, faşizmdir. Öte yandan, en büyük yanlış bile, hak ettiğinden büyük bir cezayla karşılanırsa artık o yanlışı yapan mağdur olur ve onun hakkı aranır. Cehennem cezasınının aşırılığı, Şeytan'ı bile temize çekip Tanrıyı zalim pozisyonuna düşüren bir yapıdadır. Hangi ''yüce güç'', kendine karşı yapılan hataların telafisini işkence yöntemlerinde arar? Yakarak affetmek diye birşey olabilir mi? Sonrasında, yaktıkları onu affedebilecek midir?

16) Dünyada kötülük kadar iyilik, güzellik kadar çirkinlik vardır. Hal böyle iken tümünün yaratıcısı olan bir varlığın sadece iyi ve güzel olarak görülmesi saçmalıktır. Tanrı varsa kötü ve çirkin de olmalıdır. Böyle bir Tanrıdan da insanlığa 'hayır' gelmez.

Din, iman, 'Rab Tanrı' ve kulluğun olduğu yerde özgürlük, demokrasi, akıl, vicdan, etik ilkeleri ve insanlık sakatlanır. Bu değerler bizlere aittir.

Freddie

Konu Jolly Jocker tarafından (08-01-2011 Saat 14:12 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #196  
Alt 23-01-2011, 11:54
Engse Hohol - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Engse Hohol Engse Hohol isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 27 Feb 2010
Mesajlar: 1.865
Standart Neml 88 de Dilbilgisi Yanlışlığı

Kuranda Dilbilgisi Yanlışlıkları azu(veya) Kur'an'da Gramer Hataları yörebinde (hakkında) hiç bilgisi olmayanlar, şuraya bakabilirler > Y.Y. - A.F.

O ayetlerin dışında ben de Neml 88 ayetinde, çekimleme yanlışlığına denk geldim. Neml 88 de dağ (cebel) sözcüğü, çoğul olarak dağlar (cibâl) durumda iken, çekimlenen Bileşen (Muttasıl) Adıl ulayu(ve) Bileşmeyen (Munfasıl) Adıl, tekil durumdadır. Çoğul kullanma yordamı Arapçada, ikil olanların aşırısında kullanılır. Neml 88 de cibal, tekil durumdaki cebel sözcüğünün çoğulu olduğuna göre, ikil (tesniye) olasılığı cibale sözcüğünde yoktur. işte bu durumda neml 88 ayetinde çekim yanlışlığı ortaya çıkıyor.

Önce Bileşen (Muttasıl) adıl ulayu Bileşmeyen (Munfasıl) adıl yordamına bakalım;

Arapçada, Sözcüklere bileşik yazılan, sözcükle birleşerek yazılan adıllara Muttasıl Zamir/Adıl denir.
Arapçada, Sözcüklere bileşik yazılmayan, sözcükten ayrık yazılan adıllara Munfasıl Zamir/Adıl denir.

Türkçemizde bileşen (muttasıl) adıl yoktur ulayu Türkçede adılların her iki çeşiti de ayrık yazılıyor. Neml 88 ayetindeki çekim yanlışlığını anlamak için dilin yordamını bilmek yeterlidir, arapça konuşma alışkanlığı gerekmez.

Bileşen (Muttasıl) adıllar şunlardır;

Erkil = Hü (O). Hüma (O ikisi). Hüm (Onlar).
Dişil = Hi/Ha (O). Hüma (O ikisi). Hünne (Onlar).

Bileşmeyen (Munfasıl) adıllar şunlardır;

Erkil = Hüve (O). Hüma (O ikisi). Hüm (Onlar).
Dişil = Hiye (O) . Hüma (O ikisi). Hünne (Onlar).

Bu çekimleme yordamıyla Neml 88 nci ayete bakalım şimdi;

tera el cibâle tahsebu-ha camideten ve hiye temerru...
تَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ
görürsün o dağları sanırsın-onu devinmesiz ve o devinik...

Diyanet: Dağları görürsün, on(lar)u hareketsiz sanırsın. Oysaki o(nlar) bulutların geçişi gibi hareket ederler.

TahsebuHa sözcüğündeki ''ha (هَا)" adılı, bileşen (muttasıl) adıldır ulayu dişiliği savlar. Sonra da bileşmeyen (munfasıl) adıldan, yine tekil olarak dişil çekimli "hiye (هِيَ) " adılı gelir ançıp(fakat) dağlar sözcüğü ile sözkonusu iki çeşit adıl, tümce içerisinde çelişiyor. Çünkü dağ adı, dağlar biçiminde çoğul gelmişken, dağların adılları tekil gelmiştir. Bileşen ulayu bileşmeyen iki çeşit adılın da çoğul gelmeleri gerekirdi ya da dağ adının tekil gelmesi gerekirdi.

Uğrola

islamın yıkıma uğraması karşısında müslümanların, el-lah'ı ayakta tutundurabilmek için yalanlar söylemeleri kaçınılmazdır. hohol : aesir
Alıntı ile Cevapla
  #197  
Alt 01-02-2011, 14:49
istatistik - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
istatistik istatistik isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 08 Mar 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 3.058
Standart Bakara 67-73 Ayeti Mucize mi Anlatıyor?

Bir kişinin muhtelif yerlere yazdığı ve ölüme çare bulduğunu da iddia ettiği bir yazıyı sizlerle paylaşmak ve görüşlerinizi almak istiyorum. Yazı biraz uzun. Sayfanın sonuna kendi düşünce ve görüşlerimi de ekleyeceğim. Sizlerden ricam özellikle kalın ve rekli olarak yazılmış olan bölümlere dikkat etmeniz.

NOT: Yazım yanlışları ve cümledeki dizilim hataları yazarın kendisine aittir.

Ölü, Ölü Değilse?
Daha da ötesi, şeker ve oksijen yetersizliğinden dolayı sinirlerin, dakikalar içinde çabucak ve geri dönüşü olmayan bir şekilde öldükleri fikrine meydan okundu.
Amsterdam Hollanda Beyin Araştırma Enstitüsü'nde yapılan araştırmalar neticesinde, araştırmacılar, insan beyninden alınan sekiz saatten daha uzun süre ölü olan sinir hücrelerini diriltmeyi başardılar.
30 ölü insan beyninden alınmış ölü olduğu varsayılan sinir hücrelerinin, yapay serebrospinal sıvı ile yıkandıklarında, tekrar yaşama döndürdüklerini ve oksijen yakma ve aksonlar boyunca sinir sinyallerini taşıma yeteneklerini yeniden kazandıklarını buldular.
Araştırmacılar, bazı bilinmeyen mekanizmaların sinirleri ölümden koruduğunu iddia ediyorlar. Sinirlerin şaşırtıcı bir şekilde yeniden hayata dönebilmeleri, beynin uğradığı zararın önceden düşünülenden çok daha geriye döndürülebileceği iddiasını ortaya çıkarıyor. Lazarus'un ruhu beyin hücrelerinin içinde yaşıyor.
Amsterdam Hollanda Beyin Araştırma Enstitüsü Araştırmacı: Jean Carper
Kitabı: Mucize Beyniniz
Okuyucum bu sıvının nereye ve ne miktarda verilmesi gerektiğini bildiğini iddaa ediyor.


BAKARA TEORİSİ
ÖLÜM HAKKINDA NE BİLİYORUZ?
Ölüm hakkında ne biliyoruz? Yaşam hakkında, milyonlarca şey bilmemize rağmen, ölüm hakkında çok az şey bildiğimiz kesin. Beynimiz mi duruyor ilk önce? Yoksa kalbimiz mi?

....
....
....(Kısaltılmıştır [İstatistik])



İNSAN BEYNİ YENİDEN ÇALIŞTIRILABİLİR Mİ?
Bu gibi durumlarda, Tabiî ki beyindeki hücre ölümleri tamamen gerçekleşmeden
Ben: İnsan beyni bu gibi durumlarda yeniden çalıştırılabilir diyorum. Neden böyle Bir iddiada bulunuyorum biliyor musunuz ? Kuranı-ı Kerim’deki Bakara suresinin yedi ayetinden yola çıkarak insan beynine kadar uzanan bir yolculuk yaptığım için.
Bu yedi ayetin içinde anlatılan “SEMBOL”ü, anlatılmak istenen asıl “ÖZ”ü, iki ayette de anlam değişikliğinin olduğu ve bu yedi ayetin tevsirini dinleyince sizde bana hak verecek ve destekte bulunacağınıza eminim.
Önce Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarınca yayınlanan bu yedi ayeti okuyarak başlamak istiyorum:
Bismillahirrahmanirrahim : Bakara 67. Musa kavmine: Allah bir sığır kesmenizi emrediyor demişti de, bizimle alay mı ediyorsun? Demişlerdi. O’da: Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, demişti.
Bakara 68: Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın dediler.
Musa : Allah diyorki: O, ne yaşlı nede körpe, ikisi arasında bir inek. Size emredileni hemen yapın dedi.
Bakara 69 Bu defa : Bizim için rabbine dua et, bize onun ne renkte olduğunu açıklasın, dediler.
O’ diyorki : Sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini açan bir inektir dedi.
Bakara70 ( Ey Musa! ) Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın, nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz İnşallah emredileni yapma yolunu buluruz dediler.
Bakara 71 (Musa) dediki: Allah şöyle buyuruyor: O henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma) renginde hiç alacası olmayan bir inektir. işte şimdi gerçeği anlattın dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Bakara 72 : Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Halbuki Allah, gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.
Bakara 73: Haydi, “şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun” dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size ayetlerini (peygambere verdiği mucizelerini ) gösterir.
Bu ayetlerin hemen ardından , gerekli açıklamalar yapılmıştır.
Şöyleki: Bu ayetlerde geçen inek kesme kıssası, daha ziyade İsrailoğulları’ndan iki gencin, mirasına konmaları için amcalarını öldürmelerine bağlanır. Olay Hz. Musa’ya arz edilir. Hz. Musa’da bir türlü katilleri bulamaz ve Allah sığınır. O’da bir inek kesilmesini. O’nun bir parçasıyla ölüye vurulmasını, ölünün dirilip katili haber vereceğini bildirir.
Neticede böyle olur. Ayetlerin zahiri de buna işaret eder. Ancak eski Mısır’lıların ineğe tapmaları, bir ara Yahudi’lerinde buzağıya tapmış olmaları, sığır kesilmesi hadisesinde başka hikmetlerinde bulunduğunu gösterir. Bir parçasıyla o’na vurun buyurulup, arkasındanda Allah’ın ölüleri diriltmesinden bahsedilince, müfessirlerin çoğu, bunu: kesilen ineğin bir parçası ile ölüye vurulmak sureti ile onun dirilmesi şeklinde anlamışlardır. Bu taktirde Olay bir mucizedir. Allah’ın kudreti ile böyle bir sebep olmadan da dirilebilir. Dikkatleri daha ziyade çekmek için böyle bir merasim tertip edilmiş ve akabinde “mucize gerçekleşmiştir”


BENİM YORUMUM VE TEVSİRİM :
Bakara suresindeki 67—73 ayetleri arasında anlatılan Hz. Musa zamanında yaşanmış bir olayın anlatıldığı bu 7 ayetin müteşabih ayetler yani: İç içe anlam taşıyan ayetler olduğu bir çok müfessir tarafından dile getirilmiş ve böyle müteşabih ayetlerde, Allah’ın bazı anlamları “SEMBOL”lerle ifade ettiği birçok alim tarafından açıklanmıştır..
Ben bu ayetlerle ilgili araştırmaya Bakara 71- deki ayetleri yorumlayarak başladım. Onlarca meal ve tevsirler de bakara kelimesinin anlamı : Dişi sığır yani inek olarak açıklanmış ve kabul edilmiştir…
Onlarca meal ve tevsirlerin hiç birinde öküz yada tosun olarak anlatıldığına rast gelmedim. 71. ayeti okurken de sanki bir çelişki olabilecek bir şey dikkatimi çekti.
Bakın. 71. ayette : Boyunduruk altına alınmayan ve yeri sürmeyen, ekin sulamayan bir “İNEK” tarif edilmiş. Oysa yüzlerce yıldır, bütün toplumlarda koca memeleri ile kilolarca süt veren inekler, sütten kesilmesin diye bu iş öküzler tarafından yapılır. Eğer öküz yoksa at tarafından çifte sürülür. Atın dişi olanı da çifte sürülebilir hatta bazı yerlerde eşekler develer ve insanlar bile çift sürmüştür. Ama inekler çifte sürülmez. Peki bu bakış açısı ile baktığımız zaman niye Allah böyle bir ayet göndermiş olabilir?
İneklerin çift sürmediğini bilmediği için mi? Yoksa bu ayetlerde anlatılan İNEK’in bir SEMBOL olduğunu anlamamız ve düşünmemiz için mi? Özellikle böyle bir şey istemiş olabilirdi? Hakkıyla Alim olan Allah’ın her şeyi bildiğine göre demek ki ikinci şıkkı düşünmemiz gerekiyor. Yani bu ayetlerde anlatılan BAKARA’nın bir SEMBOL Olma olasılığını..
Bu ayetlerde Allah öküz isteyebilirdi. Özellikle İNEK istediğine göre ineğin vasıflarını taşıyan bir SEMBOL olmalıydı. Bu ayetlerde istenen, inekle öküzü birbirinden ayıran belirgin özellik ne idi? Her iki Cinste de boynuz olabilir, derileri ve renkleri aynı olabilir ama ilk bakışta göze çarpan belirgin özellik İneğin MEMELİ olmasıdır.
Aramamız istenen SEMBOL öncelikle MEMELİ olmalıydı. Ayrıca yeri sürmeyen bu “SEMBOL MEMELİ yi denizde yada gökte aramamız gerektiğini düşündüm. Ayette açıkça yeri sürmeyen ve boyunduruk altına alınmayan bir inek istenmişti. Denizde ve gökyüzündeki bütün hayvanlar ne yeri sürüyor nede boyunduruk altına alınıyorlardı çünkü. Denizdeki balıklar yumurtlar bildiğiniz gibi ama, balinalar, yunuslar ve foklar MEMELİ dirler.
Şimdi yalnız 69. ayette renginin sarı olması gerekiyordu. Fakat ne balinalar ne yunuslar ne de foklarda böyle sarı bir renge rastlamadım. Demek ki yüzümü gökyüzüne çevirip orda aramalıydım Bu SEMBOL MEMELİ yi..Gökyüzünde de yüzlerce kuş türü vardı ve hepsi Yumurtlama özelliğine sahipti. Fakat Yüce Allah sadece bir türü evet evet sadece tek bir türü MEMELİ yaratmıştı. YARASALAR………….
Peki 69. ayette belirttiği gibi sarı renkli ve hiç alacası olmayan bir Tür var mıydı? Tabiiki vardı vampir YARASA….. tıpkı 1.sayfadaki resim gibi. Bu ayetlerde anlatılmak istenen SEMBOL MEMELİ vampir yarasa ise gerçekten, ölüyü diriltmekle ilgili olan bu ayetlerle ne ilgisi vardı? Bu sorunun cevabı ise 67. ayette ve 73. ayette gizliydi…
Diyanet Vakfının 73.ayetin ardından yapmış olduğu açıklamayı hatırlayalım bir parçası ile ona vurun buyurulup arkasındanda Allah’ın ölüleri diriltmesinden bahsedilince, müfessirlerin çoğu bunu kesilen ineğin bir parçası ile ölüye vurulmak suretiyle onun dirilmesi şeklinde anlamışlardır. 67. ayetten başlayarak bir inek istenmesi ve bu ineğin tarif edilmesinden sonra 73. ayette o’nun bir parçasıyla maktüle (ölüye) vurun denince, müfessirler, şöyle düşünmüşler;
İnek isteniyor ve bir parçası ile vurun dendiğine göre demek ki inek boğazlanmış ve bir parçası ile vurarak adama vurulmuş ve adam dirilmiş. Öyleyse 67. ayetteki zebd kelimesi (boğazın yarılması) olarak tevsir edilmeliydi. Ve bu boğazın yarılmasından yola çıkılarak ineğin boğazlandığı ve boğazlanmaktan da ineğin kesilmesi anlamı çeviriden çeviriye değişmiştir.
Araştırmalarım beni bu yolu düşünmeye itti. Yoksa ineğin kesilmesi değil de sembol memelinin yani YARASA nın kesilmesi ile ne alakası olabilirdi? Bu ayetlerde bilimsel bir açıklama olmalıydı. Çünkü ayetlerin sonunda bir öldürülen adam hayata dönüyordu. Öldürülen adamın sadece BEYNİ durmuş olup beyninin yeniden çalıştırılabilmesi için bir FORMÜL anlatılıyor olabilirdi.
Özellikle 67. ayette (boğazı yarın) dan sonra gelen cümle şu;
Bizimle alay mı ediyorsun? Alay edilecek bir şey yoktu ki. Demek ki burada alay edildiğini zannedecekleri bir kelime kullanılmıştı. Hz. Musa’ya gidipte Allahtan yardım istemeleri ise bu insanların Allah’a inançlı olduklarını gösterir… Eğer ki ayetlerde ineği kesin” denmiş olsaydı hemen bu işlemi yaparlardı. Bazı müfessirlerin dediği gibi. Samiri’nin buzağıdan heykel yapıp ona tapmalarını örnek göstermeleri bence yanlış. Çünkü Kuranda. Bu iki olayın hangisinin daha önce olduğuna dair hiç bir kanıt yok. Demek ki burada alay edildiğini zannedecekleri bir ANLAM var.. Şimdi o anlamı bulmaya çalışacağız.
Boğazla ilgili çok araştırma yaptım…
Zebd kelimesinden yani (boğazı yarmak) kelimesinden yola çıkarak… boğazın kesilmesi değil esnetilmes olduğunun farkına vardım. Ve diğer sayfada göreceğiniz gibi esneyen insan ve hayvanların resmini görüp anlayacağınızı umuyorum..
Şimdi bu anlamı ile Ayetleri okumaya başladığımız anda, neden bizimle alay ediyorsun? dediklerini daha iyi anlayacağız:
Bakara 67. Musa kavmine: Allah bir sığır (esnetmenizi) emrediyor demişti de :
Bizimle alay mı ediyorsun? Demişlerdi. O’da : Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, demişti. Bizimle alay mı ediyorsun diyorlar çünkü: inekler esnemez.
Resimlerde Göreceğiniz gibi bir çok hayvan türü esner hatta bazı balık türleri bile esner Ama İNEK esnemez… Hz. Musa İneği esnetin deyince o’nun alay yada eğlence yaptığını sandılar. Ama Musa : Allah’tan vahiy geldiğini ve doğru söylediğini ısrar edince bu esneyen ineği bulmak için sorular sordular.
Ne genç ne yaşlı dendi. Renginin sarı olduğu söylendi ama böyle bir inek yoktu. Ancak ne zamanki 71.ayette : Boyunduruk altına alınmayan, yeri sürmeyen, ekin sulamayan bir inek istenince bunun inek olmadığını çünkü; ineklerin zaten bu işlemi yapmadığını düşündüler ve bizim gittiğimiz yoldan giderek SEMBOL MEMELİ ye yani yarasaya ulaştılar.
Esnetilmesi gereken sembol memeli yarasa idi ve onu bulup esnettiler..
Şimdide 73. ayette: O’nun bir parçası ile maktule vurun denince Neyin bir parçası ile maktule vurulduğunu bulacağız. Bunun için önce yarasayı esnetmemiz gerekiyor tabii ki…


YARASAYI nasıl ESNETİRİZ ? Günümüz şartlarında ve tıbbi olarak düşünelim lütfen.. Eğer uyutun denseydi uyku ilacı vururduk değil mi? Ama yarasayı esnetin dendiğine göre yarasayı esnetecek ilacı bulur ve şırıngaya koyar ve yarasaya enjekte ederdik değil mi? Eğer yarasa esnemeye başladı ise aradığımız İLAÇ doğru demekti.
Şimdi elimizde bir şırınga ve içinde yarasayı esnetecek ilaç var ve yarasaya vuruyoruz. Evet esnemeye başlıyor demek ki ilaç doğru. Şimdi de aynı şırıngayı öldürülen adama doğrultun ve o’nun bir parçası ile maktule vurun. İşte Allah böyle diriltir ölüleri demiyor mu?
73. ayet. ( kesilen ineğin) bir parçası ile değil de (şırıngadaki ilacın) bir parçası ile olması gerekiyor. Eğer ki bu memeliyi yarasa olara düşündüğümüz andan itibaren aslında ölen adamı yeniden hayata döndürecek ilaç aynı zamanda da yarasayı esnetiyor… Bu bir formülün tarifi..
Şırıngadaki ilacıda merak ettiğinize eminim


OKSİTOSİN HORMONU: İnsan beyninin HİPOFİZ BEZ’inde yer alan bir hormon. Gökyüzünün tek memeli hayvanı olan yarasayı esneten ilaç insan beynindeki bir HORMON! Bu Sizce sadece tesadüf mü? Yoksa Allah’ın gizemli yollarından biri mi?


BU ARAŞTIRMAYA BAŞLAYABİLİRMİYDİM?
Bu surede anlatılan bakara, inek olmasaydı, eğer öküz istenilseydi. Memeli aramıyacaktım… Bu yaşıma kadar çift süren inek görmemiştim, eğer ki ineklerde çift süreydi……..
3. gökyüzünde milyonlarca kuş yumurtluyordu ve sadece bir tür memeli idi. Yarasalarda yumurtluyor olsa idi………
4. denizde de balinalar, yunuslar ve foklar memeli idi ama sarı renkli olan yoktu..
5. yarasa türlerinde de sarı renkli yarasa olmasa idi ……….
6. Bir çok hayvan türü gibi ineklerde esniyor olabilseydi…….
7. İnek örneğinde olduğu gibi yarasalarda esnemiyor olaydı…..
8. 73. ayette gerçekten (kesilen ineğin bir parçasıyla vurun) yazıyor olsaydı. (o’nun bir parçasıyla vurun) diyerek yoruma açık olmasaydı
9.Yarasayı esneten ilaç doğada olabilirdi ama insan beyninde.. Bir insanı hayata Döndüren ayetlerin anlatıldığı bir surede insan beynindeki bir hormon tarif edilmeseydi.

HİPOFİZ BEZİ HİPOTALAMUS
Hipofiz bezinin beyindeki görevi Hipatolomustan aldığı sinyalle gerekli olan hormonu kana bırakmak ve bu hormonlarında kan dolaşımı ile vücudun her yönüne gitmesi ve gerekli bezler tarafından alınmasıdır genel olarak. Ama doğal olmayan ölüm şekillerinde insan beyni durduğu için hipofiz bezindeki bu hormon salgılanıp başka bir beze gidememekte ve görevini yapamamaktadır. Çünkü kan dolaşımı yoktur. Bunun için bu hormonun, tıbbi müdahale edilerek gerekli beze verilmesi gerekmektedir. Beyinde böyle bir bez mevcut mu peki?
Evet. Beynin arkasında bulunan ve bütün sinir hücrelerinin bağlantısı bulunan bu bez (epifiz) yada (pineal) olarak anılmaktadır. Araştırmamın ilk başlarında birkaç profesörle görüştüğümde şunu söylediler. “Beyne 3- 5 dakika oksijen gitmese beyin hücreleri onarılmaz şekilde ölür”. Ama, 2000 yılında hürriyet gazetesinde ki bir makale bana daha çok azim verdi. Ertuğrul Özkök’ün bir makalesi idi ve “Jean Carper” adlı bir araştırmacının kitabından alıntılar vardı.


Mucize Beyniniz adlı bu kitapta şunu yazıyor:
Bu kitap daha sonraları Türkçe olarak elime geçti. Amsterdam’da bulunan Hollanda Beyin Araştırma Enstitüsü yaklaşık 8 saat önce ölmüş 30 insan beynindeki öldü olarak kabul edilen sinir hücrelerini hayata döndürmeyi başarmışlar. Mucizevi olarak beyin sinir hücrelerinin ölmediğini iddia ediyorlar. Bu çok güzel bir gelişme idi ve öyle olaylar oluyordu ki, ölüpte 3-4 saat sonra hayata dönen insanlar vardı. Bunları ya gündelik hayatta görüyor yada gazete sayfalarında okuyorduk. 3-5 dakika oksijen gelmeyince beyin ölüyor ise gerçekten? bu insanlar nasıl hayata dönüyordu?.. Şimdi şunu açıklama gereği duydum ki. Ben Kuran ayetlerini yalanlamıyorum, tam aksine bunun müteşabih yani başka anlamının böyle olabileceğini iddia ediyorum.
Yanılmış olabilir miyim? Diye çok defa kendime sordum. Evet yanılabiliyor olabilirdim, bunu kabul ediyorum ama yanıldığımın ispatı içinde bu bilimsel bir insan beynindeki deney yapılmış olması gerekirdi.


Birde şöyle düşünüyorum: YA YANILMADIYSAM ?


Ya anladıklarım ve anlattıklarım gerçekten doğru ise? Bunun için doğal olmayan bir şekilde öldü kabul edilen bir insana bir deney yapılması gerektiğine inanıyorum ve bunun için mücadele ediyorum. Çalışmalarım ve yorumlarım İzmir'de bulunan bir bölgesel gazete olan YENİ ASIR gazetesinin 1 haziran 2003 Pazar günü 12. sayfasında yayınlanmıştır…

Link:http://www.sonsuz.us/node/2659
Burada da yine başka bir sirede geçen devam niteliğindeki başka bir yazıdan alınan bir bölüm:

Bakara 73. ayette Onun bir kısmı ile Ona yazıyor. NEyin bir kımıyla NEye vurulacağını bilmeyen tevsirciler ve yukarıdada inek tarif edilince ZBH fiiline Kesme- Boğazlama – Kurban etme anlamını koymuşlar. ZEBH = boğazın yarılması manasınadır ve hep dış boğazı düşünmüşler iç boğazı düşünürseniz boğazın yarılması = esnetilmesi manasını çıkar. İneği esnetin deyince 67. ayette bizimle alaymı ediyorsun diyorlar. ÇÜNKİ İNEKLER ESNEMEZ … Bilimsel olarak inceleyin bazı balıklar bile esner binlerce hayvan esner ama inek esnemez

Link: http://www.bilimfelsefedin.org/?p=1294
Dediğim gibi uzun bir yazı. Kısaltabildiğim kadarını kısalttım. Özetlersek:

Yazar Bakara 67-73 ayetlerinde geçen ineğin boğazlanması ifadesinin aslında ineğin esnetilmesi olduğunu iddia ediyor. Burada benzetme yapıldığını ve aslında İneklerin Esnemesiğini söylüyor. Böylece beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın beynini yeniden çalıştıracak bir yöntemi yarasa, oksiyosin hormonu ve beyin üçgeni içerisinde bir yorumlamayla kanıtlamaya çalışıp dahası bunun Kuranda yazdığına yönelik iddialarını sıralıyor.

Şimdi benim bu yazıya yönelik iddialara tek bir yanıtım var. Bu da İnekten yarasaya geçişe yönelik kullanılan İneğin Esnememesinin YALAN olduğudur. Buna yönelik kanıtım ise:
http://www.helsinki.fi/uh/2-2003/juttu5.shtml
Yukarıdaki linkteki yazı. Buna göre Helsinki Üniversitesi'ne ait Viikki Research Farm ineklere yönelik araştırmalarda bulunuyor. Burada ineklere yönelik gelen sorular da yanıtlanmış. İneğin esnemesine ilişkin gelen bir soru ise şu şekilde:

"Many other phone calls also come to the barn, people inquiring about different things related to the animals. One lady wanted to know whether cows yawn. They do."
Burada ineklerin esnediği söyleniyor. Aramama karşın ineklerin esnemediğine ilişkin bir kanıt ise bulamadım.

Bu durumda yazarın inekten yarasaya geçiş için kullandığı iddia çürütülmüş oluyor. Diğer tüm söylediklerinin gerçek olduğu bile var sayılsa (Ki ben doğru olduklarını sanmıyorum) olayın Kuran ile hiç bir ilgisi yoktur. Yani bir mucize söz konusu değildir.
Alıntı ile Cevapla
  #198  
Alt 05-02-2011, 09:08
upuaut - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
upuaut upuaut isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 21 Jan 2010
Bulunduğu yer: Ancient Egypt
Mesajlar: 3.968
Standart Double Portion Inheritance

Tartışmanın başlığını "Çift Pay Mirası (Double Portion Inheritance)" adlı siteden aldım. Aslında bu başlık "The Origin of The Inheritance Culture in Mesopotamia: From Babylonia to Arabia" tartışmamızda da var. Oradaki son güncellenmiş makalemizde bunun ne anlama geldiğini, hem de ayrıntılarıyla birlikte, bulabilirsiniz.

Konu şu: Babil'deki miras kültürünün kökeni olan bu gelenek Yahudiler'in Kutsal Kitap olarak kabul ettikleri ve en erken yazımı M.Ö. 8.-7. yüzyıl olan "Tesniye (Yasa Kitabı)"na ve buradan da Kuran-ı Kerim'e (Nisa suresi, Ayet 11) geçmiştir. Her ikisi de (Yahudiler ve Araplar) bu geleneğin peygamberler aracılığıyla Tanrı tarafından gönderildiğini iddia eder. Fakat biz gördük ki; makemizdeki kronolojik sıraya göre verilen bilgilere göre bu gelenek Sümer-Babil'den geliyor. Bu, makalemizdeki bilimsel bulgulara göre böyle ne yazık ki!

Peki Mısır'da 30 yıldır Hüsnü Mübarek'in diktatörlüğü altında inim inim inleyen Mısırlılar demiyorum; nüfusun 80'de 1'i olan bir grup Mısırlı (ki bunlar kendilere "Müslüman Kardeşler" diyor) Tahrir meydanında gösteri yaparken hakkını arıyor da, neden bu rezilliğe ses çıkartmıyorlar? Yani oradaki yönetim rezilliğine başkaldırmak bir hak ise, Kuran'daki "Çift Pay Mirası" ve genel olarak da Nisa suresindeki Ayet 11, 12 ve 176'nın bir insan ürünü olduğuna dair rezilliğe neden ses çıkarılmaz; bu da bir hak değil mi?

Ben Turan Dursun.Com sitesini düzenleyenlerin yerinde olsam; hemen bilimsel bulgularla kanıtlanmış bu gerçeği bir haber olarak sitenin giriş sayfasına koyar, sesimi yükseltirdim. Aksi takdirde, karşı taraf Tahrir meydanındaki gibi sesini yükseltir ve haksız da olsa sizi boğar!

Bu arada siz de böyle bir gelenek var mı, yok mu diye kendi aranızda tartışabilirsiniz. Mesela, çift pay ile ilgili Yeşeya'daki "Rab'bin Lütuf Yılı"nda,

"7 Utanç yerine iki kat onur bulacaksınız,Aşağılanma yerine payınızla sevineceksiniz,
Böylece ülkenizde iki kat mülk edineceksiniz;
Sevinciniz sonsuz olacak."

geçen "iki kat" nereden geliyor? Diğer örnekler için Arama Sonucu'na bakınız.

Gördüğünüz gibi mesele tartışmak ise, örnek çok!
Alıntı ile Cevapla
  #199  
Alt 25-02-2011, 10:26
frodo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
frodo frodo isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 26 Aug 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 5.877

Onur Üyeliği 

Standart

Forum sadeleştirme çabaları çerçevesinde hiç geri dönüş almamış ve içeriği/üslubu bakımından bilgilenme veya verimli tartışma potansiyeli taşımayan başlıklar (200 başlık) bir araya getirilmiştir.

İnsani olan her şey kabûlüm.

Konu frodo tarafından (25-02-2011 Saat 10:44 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Etiket
allah, cinsellik, düşük, evrim, gematria, hata, kandil geceleri, kuranda çelişki, muhammed, neml 88 ayeti

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Evrensel Fikirler evrensel-insan Konu-dışı 115 09-10-2013 22:57

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:22 .