Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Konu-dışı

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #11  
Alt 21-03-2005, 15:38
Russell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Russell Russell isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 12 Nov 2004
Bulunduğu yer: Çukurova
Mesajlar: 736
Standart Kur''an''ın Ütopyası;Cennet

Kuranın Temelleri Işığında İslamın Ütopyası ; Cennet

Ütopya kavramını ilk defa, lise son öğrencisiyken duymuştum. Felsefe öğretmenimiz, Platon''un Devlet''i, F. Bacon''un Yeni Atlantis''i, T. More''un Ütopya''sı, T. Campanella''nın Güneş Ülkesi''ni anlatırken, çok heyecanlanmıştı. Gözlerinde, bugün bile anımsadığım bir ışıltı vardı. Aslında durgun, ciddi, heyecansız ve çok akılcı görünen birisiydi. Kimileri onun komünist ve dinsiz birisi olduğunu söylerdi. Dindar hocaların, hem felsefe öğretmenimize, hem de felsefeye karşı bizi uyarmaları, onun akılcı kişiliğinin ardındaki etkileyiciliği gözlemlemelerinden kaynaklanmış olmalı. Dindarlar onun bir alkolik olduğunu söylerler, ahlaksızlığından dem vururlardı. Ama ben onun, ne alkollü derse geldiğini, ne de bize en ufak bir saygısızlık yaptığını gördüm. Onun ütopyaları anlatışını ve heyecanını hâlâ anımsadığıma ve neredeyse tüm önemli felsefe klasiklerini okuduğuma göre, onun hakkında yapılan olumsuz propagandalar beni etkilememiş olmalı.

Peygamberlerin ütopyaları

Felsefe öğretmenimizin, "ütopyaları" anlattığı derslerden sonra, "din dersi" (bugünkü adı din kültürü ve ahlak bilgisi) öğretmenimize, "ütopyalarla dinlerdeki cennetin" bir ilişkisinin olup olmadığını sormuştum. Bu soruya öğretmenimiz çok kızmıştı. Filozofların dinsizliğinden dem vurmuştu. Daha o zamanlar günlüğüme, "Tanrı, cennet ve ölümsüzlük mutluluk veren kurgular" diye yazmıştım. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi''nde okurken, felsefe tarihi derslerinde ütopyalar yeniden gündeme geldi. Felsefe tarihi profesörü öğretmenimiz dindar olduğu için, ütopyalara hayal deyip geçmiş; üzerinde neredeyse hiç durmamıştı. Ona dinlerin cenneti de öyle değil mi diye sormayı çok istemiştim; ama not korkusundan soramamıştım. İslam felsefesi öğretmenimiz dogmatizmin kör zincirlerini kırmış bir bilim insanı olduğu için, Farabi''nin el-Medîne el-Fâzıla ve es-Siyâse el-Medenî adlı eserlerinde kurguladığı ütopyayı öğrendikten sonra, onunla bu konuda konuşmak için odasına gitmiştim. Beni dinleyip, anlamaya çalıştıktan sonra, "dinle hayal gücü arasındaki ilişki" üzerine beni çok etkileyen şeyler söylemişti. Aynı öğretmenimin, ileriki yıllarda beni Bilim ve Ütopya dergisi ile tanıştırması benim için çok anlamlıdır. Bilim ve Ütopya dergisi ile birlikte, ütopyalar konusundaki anlayışım engin bir dönüşüme uğradı. Artık bilimin, siyasetin ütopyasız olamayacağını; gelişmelerin önemli tutamaklarından birisinin de ütopyalar olduğunu biliyorum. Dinler de ütopyasız olmuyor. Peygamberler de, öğretilerini ortaya koyarken ütopyalara dayanıyorlar. Hatta ütopya üretiyorlar.

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, lisedeki din dersi öğretmenimiz cennetle ütopya arasında kurulan bağlantıya çok kızmış olsa da, cennet benim zihnimde hâlâ ütopya ile ilişkili bir kavram. Ama, filozofların ütopyalarından oldukça farklı bir ütopya.

Görebildiğim kadarıyla farklar şunlar:

a) Filozofların ütopyaları bu dünyaya ilişkin. Oysa dinlerin cenneti, öte dünyaya ait.

b) Filozoflar ütopyalarının bireyselliğini, kendi ürünü olduklarını açıkça belirtirler. Dinlerin kurucusu peygamberler ise, kendi deneyimlerini yadsıyıp, ütopyalarını (cennetlerini) Tanrı''ya bağlarlar.

c) Filozofların ütopyaları, toplumsal, siyasal, hukuksal, bilimsel, teknik, vb. alanlarda güçlü etkiler yaratıp, uygarlığın gelişimine yol açabilirler. Ama dinlerin, yani peygamberlerin ütopyaları, salt, teselli aracıdırlar. Acılara, yaşamın kırılganlıklarına karşı dayanma gücü verseler de, bu dünyayı imara, toplumsal yaşamı geliştirmeye ciddi bir katkı sağlamazlar. Çünkü, onlar mutluluğu "öte dünya"ya ertelerler. Cennet ütopyasının, cehennemle birlikte insanların ahlaki yaşamlarına katkı sağladığı söylense de, dindarlar arasında yapılan basit bir gözlem, bunun pek de doğru olmadığını gösterebilecek niteliktedir.

Dinlerin (peygamberlerin) ütopyaları, filozoflarınkinden daha çok kabul görmüştür. Bu nedensiz değildir. Kanımca bunun en önemli nedeni, az önce sözünü ettiğim, yaşamın kırılganlığı ve acılar karşısında, dinlerin (peygamberlerin) ütopyalarının, insana teselli sunması, edilginliğin rahatlığını duyumsatması, ölümsüzlüğü, sonsuz mutluluğu vaat etmesi ve ütopyanın kendisinin Tanrı''ya bağlanmasıdır. Bir yanda mutluluğu bu dünyada arayan, bunu sağlamak için insanı mücadeleye çağıran, insani bir ütopya; diğer yanda, mutluluğu hem de sonsuz mutluluğu öte dünyaya erteleyen ve Tanrısal olduğu söylenen bir ütopya. Kuran''ın da dediği gibi, bu dünya ahiret karşısında nedir ki: Sadece bir oyun ve eğlence. Buna rağmen, Kuran diğer kutsal kitaplar gibi bu dünyaya ilişkin yargılar ortaya koymayı da ihmal etmez.

Cennet ütopyası Arap toplumunun bakışını aşabilmiş mi?

Acaba, dinlerde ortaya konan cennet ütopyası, Tanrısal olduğu söylense de, o ütopyayı ortaya koyan peygamber ve seslendiği toplumun hayal dünyasını aşabilmiş midir? Gelin bu sorunun yanıtını Kuran''da arayalım. Sorumuzun yanıtını bulabilmek için, önce, cennetin Kuran''a göre ne olduğunu, oranın kimlere vaat edildiğini, orada nelerin olduğunu araştırmamız gerekmektedir.

Cennet sözcüğü Arapça''dır ve ağaçlarla örtülü, gizli bahçe demektir. Kuran sadece cennet sözcüğünü kullanmaz; na''îm (zevkler-nimetler), adn (bahçe), me''vâ (konak, durak), firdevs gibi sözcükler de kullanır. Son sözcük büyük bir ihtimalle, Yunanca paredeisos sözcüğü ile bağlantılıdır. Arapça''ya da, sözcüğün asıl kaynağı olan Farsça''dan geçmiş olmalıdır. İslam bilginleri, na''îm, and, me''vâ ve firdevsi, cennetin dereceleri olarak kabul etmişlerdir. Kuran kimi ifadeleri ile böyle bir derecelendirmeden söz etse de, yer yer dilsel biçemin (üslûb) uyaklılığını koruma kaygısının, söz konusu kavramların kullanımında etkili olduğu görülür. Nitekim cennet sözcüğü hem Mekkî, hem Medenî bildirilerde kullanılmasına rağmen, diğerleri daha çok Mekkî bildirilerde geçmektedir; Mekkî bildiriler ise şiirseldir. Cennete ait betimlemeler Mekkî bildirilerde yoğunlaşır; Medenî bildirilerde ise pek cennet betimine yer verilmez. Bunun nedeni; Mekke döneminde, İslam''a çağrının yoğun olarak yapılmasında ve inananlara yapılan işkenceler karşısında onları teselli etme çabasında aranmalıdır. Cennet, Araplar''ı İslam''a inandırmada ve inananları tesellide güçlü bir motif olarak kullanılır. Oysa Medine döneminde, inananlar toplumu kurulmuş, işkenceler bitmiştir; artık cennet betimi teşvikine ve tesellisine baş vurmaya pek gerek yoktur. Sadece, arada bir herhangi bir dinsel eyleme güdüleme gereği ortaya çıkınca, cennet anılır. Ayrıca, Adem ve Havva öyküsü, yani yasak meyve, cennetten kovulma, şeytanın Adem ve Havva''yı kandırması olayı da, Mekkî bildirilerde sık sık yinelenir. Medeni bildirilerde ise sadece birkaç kez değinilir.

Burada, bir noktanın altını çizmek gerekir. Kuran cennet motifini Mekke''de sık sık kullansa bile, inanmayan Araplar''ı daha çok, kıyamet ve cehennemle korkutma yöntemini tercih eder. Sanırım bu, Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed''e yaptıkları işkenceler ve itirazlarla ilgili bir olgudur. İşkence ve itiraza cehennem tehditiyle karşı konmuştur.

Cennet şu anda var mı?

Birkaç ayette cennetin kapılarından ve bu kapılarda inananları karşılayan melek bekçilerden söz edilir. Kuran cennetin nerede olduğunu açıkça söylemese de, 7. semada olduğunu ima ile, bazılarına göre de Cebrail''le görüşmesini ima eden pasajlarda, cennetin gökte olduğu anlayışı yer alır. İslam düşünürleri, cennetin şu an var olup olmadığı konusunda ayrılığa düşmüş olsalar da, Kuran, onun şu an mevcut olduğuna işaret eder. Hatta cennetin, yer ve gök var olduğu sürece var olacağını, yer ve gök yok olunca yok olacağını ima eden bir ifadeye yer verir. Şehitlerin ölü olmadıklarını belirten ayet, onların Allah katında olduğunu ifade eder. Bu İslam bilginleri ve hadislere göre cennette oldukları anlamına gelir. Ancak Kuran''ın genel kanısına göre, ölen insanlar çürüyüp toprak olurlar; bu ve benzeri ifadeler Kuran''ın ruhsal ölümsüzlüğe yer vermediği anlamına alınabilir. Kıyamet sonrası sûra üflenince insanlar mezarlardan, bitkilerin topraktan çıkması gibi çıkarlar ve terazi kurulur; Tanrı mahşer yerine, sekiz meleğin taşıdığı taht üzerinde getirilir. Meleklerce tutulan eylem tutanakları açılır; şahitler dinlenir, yazılanlara bakılır. Terazide eylemler tartılır. Bu yargılama sonunda, yargılamada aklananlar cennete gidebilir. Bir ayete göre, hiç kimse cehenneme gitmeden cennete gidemeyecektir.

Kuran''a göre cennete kimler gidebilir? Kuran cennete gideceklerin niteliklerini pek çok ayette sıralar. Ama, cennete gideceklerle ilgili bir gelişim evresi gözlenir. Kurani bildiriler yaklaşık 23 yılda ortaya konduğu için, bu oldukça doğaldır. Çünkü her bir dinsel, ahlaksal, hukuksal yükümlülük getirildiğinde, uyanlar cennetle teşvik edilmiş; uymayanlar cehennemle korkutulmuştur. İnananlar, Tanrıya inanan iyi eylem sahipleri (inançsız, iyi eylemde bulunsa da cennete gidemez), Tanrıya ortak koşmayanlar, günahlarından tevbe edenler, Tanrı yolunda savaşanlar, namaz kılanlar, zekat verenler, Allah''a güzel bir borç verenler (sadaka verenler) vb. cennete gider. Bazı ayetler, cennete girmenin tek şartı olan Tanrıya ortak koşmamayı ileri sürerler. Mekke dönemi ile Medine döneminin ilk yıllarına ait kimi ayetler, Yahudi, Hıristiyan ve Sabiiler''in de cennete girebileceğini ima eder. Bunun için İslami öğretileri uygulamalarını şart koşmaz. Daha ileri giderek, Yahudiler''i Tevrat''a, Hıristiyanlar''ı İncil''e uymaya çağırır. Gelenekçi İslam bilginleri bu ayetlerin yürürlükten kaldırıldığına (nesh) inanırlar. Kuran''ın bazı ifadeleri cennete girmeyi, insanların kazanımlarına bağlarken, bazıları ise, bunu Tanrının lütfuna, hidayetine, iradesine ve emrine bağlar. Genel kanı, Tanrının dilediğinin cennete gireceği yolundadır. Hatta kimi ayetlerde, kimin cennete kimin de cehenneme gideceklerinin Tanrı katında bir kitapta yazılı olduğu belirtilir. Zaten, Kuran''a göre, Tanrının saptırdığını kimse doğru yola iletemez. Doğru yola ilettiğini de, kimse saptıramaz. Dünya bir sınav olarak sunulsa bile, bu sınavın sonucu Tanrının nesnesini zorunlu kılan bilgisi sayesinde önceden belirlidir. Bunu sadece insanlar bilmez. Oysa Tanrı bilir.

''Acaba Kuran''ın inananlara vaat ettiği cennette neler var?''

Kuran''ın cennet betimlemelerinde kullandığı en başat deyiş, altlarından ırmaklar akan bahçe deyişidir. Bu anlatım çöl koşullarına oldukça uyumludur. Orası, bir sonsuzluk ve ölümsüzlük yeridir. Orada günah, yasak, kin, nefret, üzüntü, yorgunluk, bıkkınlık, kötü söz, boş lakırdı, yoktur. Orada, gönlün ve gözün istediği her şey vardır. Bunlar inananların ödülüdürler. Kuran''da sunulan bu ödüller dört grupta toplanabilir.

A) Cinsel ödüller:

Kuran en çok, cinsel arzuların tatminine ilişkin ifadelere yer verir. Bu bağlamda, huriler, eşler ve oğlanlar (gilmân-vildân) sık sık gündeme gelir. Huriler ve eşlerin farklı oldukları ifade edilir. İslam bilginlerine göre, eşlerden kasıt, bu dünyadaki eşlerdir. Huriler, yaşıt, yeniden yaratılmış, bakire, iri gözlü, beyaz tenli, inci, mercan ve örtülü yumurta gibi, iyi huylu, çadırlara kapanmış, yeşil yastıklara ve güzel döşeklere uzanmış, ince ipekten elbiseler giymiş, takılarla süslenmiş, göğüsleri yeni tomurcuklanmış, daha önce ne bir insan ne de bir cin dokunmuş, gözleri sadece erkeklerine bakan, sadık eşlerdir. Erkeklerin dünyadaki eşleri de, tıpkı kendileri gibi yaşıt olarak yeniden diriltilmişlerdir. Yataklar, serilmiş yaygılar, atlas kaplı yastıklar daima hazırdır. Pınar başlarında, gölgelerde hep erkeklerle huriler ve eşleri beraberdir. Oğlanlar (gılmân) ise bilezikli, küpeli, yaşıt, genç, ölümsüz, saçılmış inciler gibi, cennettekilerin etrafında dolaşıp onlara hizmet eder. Oğlanlarla (gılmân) ilgili, farklı yorumlar yapılmıştır. Kimilerine göre, Arap aristokratlarının eşcinsel eğilimine vurgu yapmaktadır. Kuran oğlanları (gılmân), kadınlarla ilişkili olarak görmez. Erkeklerin eşlerinin dışında hurileri vardır. Ama kadınların eşlerinin dışında sapih oldukları cariyelere karşılık gibidirler. Oğlanlar (gılmân) da, erkek kölelere karşılık gelebilir. Belki kimi genç, yakışıklı köleler, eşcinsel eğilimli aristokratlarca kullanılıyor olabilir. Durum eğer böyleyse, Kuran''daki oğlan (gılmân) deyişi, bunun bir yansıması olarak düşünülebilir. Kuran''da eşcinselliğin yasaklılığı, böyle bir yorum için engel olarak sunulamaz. Çünkü, dünyada içki yasağına rağmen cennetteki en temel ödüllerden birisi içkidir.

B) Yiyecek ve içecekler

İnsanın canının istediği meyveler, dalları sarkık ağaçlar, üzüm, kiraz, nar, muz, hurma, et, kuş eti, bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içince lezzet veren şarap ırmakları, süzme baldan ırmaklar, içimi günah olmayan, testilerde, kadehlerde sunulan, baş ağrısı yapmayan, aklı uyuşturmayan, mühürlü halis, içildiğinde misk kokusu bırakan şaraplar, tesnimden, selsebil diye adlandırılan kaynaklardan akan içkiler, gümüş kaplar, billur kaseler, zencefil karışımı kadehlerden içilirler. Orada hesapsız bir rizık ve büyük mutluluk vardır.

C) Kullanılan eşyalar

İçinde hurilerin yattığı çadırlar, köşkler, oğlanların (gılmân) hizmet ederken kullandığı testiler, gümüş kaplar, güzel nesneler, giyilen ipekler, atlaslar, kalın atlastan yataklar, sedirler, inciler, parlak atlas elbiseler, döşekler, ibrikler, konulmuş kadehler, billur kaseler, gümüş kaseler, serilmiş yataklar, yeşil yastıklar, üstlerine oturulan tahtlar, vb. cennet betiminde kullanılan başlıca nesnelerdir.

D) Tanrıyı görme

Kuran cenneti bir zevk ve eğlence yeri olarak sunar. Orada, sevinçli meşguliyetlerden söz eder. Anlatım tamamen maddidir. Bu maddi anlatıma, Tanrıyı görmeyi de ekler. Cennettekilerin en büyük nimetlerinden birisi de Tanrıya bakmaktır. Hadislerin deyişiyle ayın 14''ü gibi Tanrı görülecektir. Kimi İslam düşünürleri, bu görmenin manevi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kimileri de Tanrının görülmesi olayını, reddetmişlerdir.

Kuran''ın inananlara sunduğu cennet ütopyası görüldüğü gibi, oldukça maddi ifadelerle betimlenmiş; 7. yüzyıl Arap aristokratlarının ve Hz. Muhammed''in hayal dünyasını aşamamıştır. Ayrıca, Arap toplumunun ataerkil yapısını aştığını da söylemek zordur. Araplar''ın çok eşliliği, kadın tutkusu, bekârete yaptıkları vurgu, beyaz tenli kadınlara ve ergenliğe henüz girmiş, göğüsleri yeni kabarmış kızlara düşkünlükleri, kadını tek eşe mahkûm eden anlayışları, içki alemleri, süslü oğlanların hizmetlerinden duydukları zevk ve tembellikleri, cennet betimlemelerinin ana konusu olmuştur. Yörelerinde çok az bulunan, muz, nar, kiraz gibi meyveler ile, çölde hasret kalınan soğuk su ve içinden ırmaklar akan bahçe özlemleri, Arap coğrafyası ve iklimin cennet betimindeki iz düşümleridir. Cennette sahip olunacağı söylenen nesneler, özellikle taht, atlas elbiseler, atlas yataklar, gümüş ve altın kaseler, ibrikler, ipek giysiler vb. özlemlerini duydukları İran ve Doğu sarayları ile ilişkili olmalıdır. Tanrının görülmesi olgusu da, Hz. Muhammed''e yapılan, "bize Tanrıyı göstermedikçe sana inanmayacağız" gibi deyişlere bir yanıt olarak düşünülebilir. Bu dünyada Tanrıyı görmek olursuz olunca, ahirete ertelenmiş, sadece inananlara özgü kılınmıştır. Bu veriler, Kuran''da sunulan cennet betiminin hem insansal, hem tarihsel hem de yerel olduğunu göstermektedir. Böylesi bir betimin bugünün insanına hitap ettiğini söylemek ve postmodern Kuran yorumcularının yaptığı gibi evrensel yani her dönemde geçerli olduğunu iddia etmek için insanın aklını bir kenara itmesi, ve de zihninin dogmatizmin zincirleriyle kuşatılmış olması gerekmez mi?

Hasan Aydın / Bilim ve Ütopya 06.02
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 24-03-2005, 16:13
dmxads dmxads isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 11 Dec 2004
Mesajlar: 60
Standart Peygamberin Tanrı sını Uyarması!!!!!!

GAZVELER BÖLÜMÜ|Gazveler - Bedir|müslimbuharitirmiziebu davud|İbnu Abbas|Bana Ömer İbnu''l-Hattab (ra) anlattı. Dedi ki: "Bedir günü olunca, Aleyhissalatu vesselam müşriklere bir baktı. Onlar bin kişiydiler. Halbuki ashabı üçyüzondokuz kişi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle dua etmeye başladı: "Ey Allahım! Bana vaadettiğin (zaferi) yerine getir, Allahım! Bana zafer ver! Ey Allahım, eğer ehl-i İslam''ın bu bölüğünü helak edersen artık yeryüzünde sana ibadet edilmeyecek!" Ellerini uzatmış olarak yakarmalarına öyle devam eti ki, rıdası omuzundan düştü. Bunu gören Ebu Bekr (ra) yanına gelerek rıdasını aldı omuzuna attı, sonra arkasından yaklaşıp: "Ey Allah''ın Resulü! Rabbine olan yakarışın yeter. Allah Teala Hazretleri sana vaadini mutlaka yerine getirecek!" dedi. O sırada aziz ve celil olan Allah şu vahyi inzal buyurdu: "Hani siz Rabbinizden imdad taleb ediyordunuz da, O da: "Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi ile) imdad ediciyim" diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (Enfal 9). Gerçekten Hak Teala Hazretleri o gün meleklerle yardım etti." |Müslim, Cihad 58, (1763); Buhari, Megazi 4; Tirmizi, Tefsir, Enfal (3081); Ebu Davud, Cihad 131, (2690)|423

Muhammed''in her şeyi bilen Allah''a: Ey Allahım, eğer ehl-i İslam''ın bu bölüğünü helak edersen artık yeryüzünde sana ibadet edilmeyecek!".....
diyerek.... onu uyarması benim çok garibime gitti...... Siz ne dersiniz???
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 27-03-2005, 15:03
Russell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Russell Russell isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 12 Nov 2004
Bulunduğu yer: Çukurova
Mesajlar: 736
Standart Din ve Demokrasi

Gerçekte "din"le "demokrasi" bağdaşabilir mi?
Bilindiği gibi, "demokrasi"nin bir sözlük anlamı vardır: "halk egemenliği", "halkın kendi kendini yönetmesi".
Ama nasıl bir halk egemenliği?
Çağdaş dünyada yüklendiği özel bir anlamı da vardır. Bu anlam içinde de, "insan", "insanın aklı ile, inancı ile tam özgür olması", insan olmasından doğan her türlü hakka sahip bulunması temeldir.
Bugün, insanlığın vardığı bir aşama vardır. Bu aşama ile bağdaşmayan şeyler, demokrasi ile bağdaşamaz.
İnsanlığın ilerleyip bir aşamaya gelmesine karşılık, "din" için ne söylenebilir? En azından aynı aşamaya ulaşmıştır denemez. Aynı aşamaya ulaşması için dinin dogmaları izin vermez. Kalıpları vardır, kuralları vardır. Bunları, katı bir "değişmezlik" ve "kesinlik" biçimiyle içine alan Kitab"ı, "sünnet"I (hadisler) vardır. "Akıl yürütmeler"le "yorum" katma çabaları olmuyor değil. Ama bunlar, "iman"ıyla prangalıdır ve dogmalarının sınırını aşamaz. Aşamayınca da insanlığın gelişmesinin gerisinde kalır her zaman. Öyle olunca da demokrasi ile bağdaşması beklenemez.
"Din", kökü daha çok binlerce yıllık Yahudilik şeriatına dayalı olan islam şeriatı ele alındığında, yaşamın her kesimine el attığı görülür. Bir "miras hukuku" ile, bir "ceza hukuku" ,ile..bir "ahlak sistemi" ile, bir "iman esasları" ile, ve "ibadet" kurumları ile karşılaşılır. Hukuku ilkel, anlayışı ilkel..Tevrattan çok önceki yüzyılların ürünü.."Hammurabi Yasaları"nı alıp bakıyoruz, birçok hükümlerini Tevrat''ın çeşitli bölümlerinde yer almış buluyoruz. Oradan da Kur''an''da. Örneğin bu yasaların, "kısas"la (göze göz, dişe diş..) ilgili 196., 197. Maddeleri, Tevrat''ın çeşitli bölümlerinde yer alıyor. (Bkz.Tevrat, Çıkış, 21:23; Levililer, 24:20; Tesniye, 19:21.) Tevrat''taki biçimi de hemen hemen aynen Kur''an''da var. (Bkz. Kur''an, Maide, ayet :45) Daha başka örnekler de verilebilir. (Karşılaştırmak için, bkz. Hayrullah Örs, "Musa ve Yahudilik", İst.1966, s.161-180.)
Şeriat''ın "demokrasi" ile neden bağdaşmadığını ve hiçbir zaman da bağdaşmayacağını geniş boyutları ile görebilmek için, değerli ve gerçek anlamda aydın bir bilim adamı Prof. Dr.İlhan Arsel''in incelemelerine başvurulabilir. Arsel''in "Teokratik Devlet Anlayışı''ndan Demokratik Devlet Anlayışı''na" adlı 800 sayfayı aşkın kitabı, bu alanda benzeri olmayan bir kılavuz değerindedir.
Kısacası: "Din"in "demokrasi"yle bağdaşmayacağı bir gerçek. Bu gerçeği görmek için, "din"in, özellikle "islam" gibi, "dünya hükümlerini" de kapsamı içine almış olanların ne olduğunu ve ne olamayacağını bilmek yeterli.
"Din", hele Islam Şeriatı, "demokrasi"yle bağdaşmayacağı gibi, savunanları ne derse desinler, "demokrasi"nin tam bir karşıtıdır da. Yani, Islam Şeriatı''nın olduğu, hele egemen olduğu bir yerde, "demokrasi" yaşayamaz. Yaşamaması için, "cihad" bile yeterli. "Cihad"sız islam ve "cihad"la birlikte "demokrasi" düşünülebilir mi? "Vurun, öldürün!!" buyruklarıyla..?

Günümüzde de medya sayesinde, hatta odamızın içinde TV ekranlarından izliyoruz: Afganistan''da kırbaçlanan insanlar, Iran''da toplu asılan insanlar, Cezayirde boğazlanan kadın ve çocuklar, Suudi Arabistan''da kafaları kesilenler, Türkiye''de öldürülen Kubilay''lar, Sivas''ta yakılan insanlar, "cihad" edebiyatı yapan islamcı siyasetçiler..Dünya haritasına bakıldığında, demokrasi fakiri olan ülkelerin başında islam ülkelerinin gelmesi..

İslam ve Demokrasi

İslam 1 milyara yakin insan tarafindan cesitli mezhep ve mizacta benimseniyor.O yüzden Dünyanin önemli dinlerinden oldugu gibi kurucusu Hz.muhammed sadece bir din önderi olarak degil fakat devlet kurucusu oldugu icin din ve siyaset islamdan her zaman önemli olmustur.Bu yüzden islam ve demokrasi arasindaki iliskisi günümüz Türkiyesinde ve tüm Islam aleminde yakici bir sorundur.Ancak bu konuda Trürkiyede son derece ciliz calismalar var.Bu calismalar da cogu polemik olup ciddiyetten uzaktir.Islami savunanlari cogu Islam allahin en son ve tek dinidir en demokrattir ,en adildir ,en cevreyi koruyucudur ,en kadinlara esitlik saglayicidir en bariscidir,en dürüsttür ve saire diyerek kendini savunmakta bu islam aleminde tartisma kültürünü artirmadigi gibi islami toplumlarin geri kalmasina da sebeb oluyor.cagimizdan 1400 yil evvel dogan Islam caginin cocugu olarak Caginin görüslerini yansitiyor.Islam ne esitligi ,ne demokrasiyi ne de insan haklarini savunuyordu.

Islamda insanlar esit kabul edilmedigi gibi esit firsat da kabul edilmez. Islamda kadin erkek esitligi yoktur.Kadinlar ikinci sinif insan olarak kabul edilir.Teoride bu böyle oldugu gibi Islam ülkelerinin pratiginde de böyledir.Demokrat bir toplumda Kadin erkek esitsizligi benimsenemez. Islam kadin erkek ayrimindan ötede islam hukukunda müslüman ve müslüman olmiyanlari da sadece ahirette degil bu dünyada da Esit kabul etmemektedir.Islam dünyayi hak dinin savunucusu ve üstün insan müslümanlar,tolere edilmesi gereken ehli kitap mensuplari(müslümanlik öncesi bölgede var olan ibrahimi dinler yahudilik hiristiyanlik ) putpersetler ve islamdan vazgecenler olarak dört kategoriye bölmekte.

İslamdan vazgeçenlerin katli vaciptir simdiye kadar hicbir ciddi islam alimi bu tezden vazgecmemistir.Her gizli veya acik müslümanligi terkedenin öldürülmemis olmasi bu hukmi yok oldugunu göstermez.Türkiye acisindan Aleviler bu kategoriye girdigi icin isin vahemeti bellidir,.Nitekim hicbir ciddi sünni islam temsilcisi türkiyede ne gecmis ne de günümüzdeki Alevi katliamlarindan kendini tenzih edip özür dilememistir.farkli düsünenlerin öldürülmesini savunan bir görüs demokrat olamaz.Salman rüstü ,aziz nesinle ilgili görüsler malum. Putperestler ise kafir telakki edilip islama davet edilir kabul etmezlerse katilleri vacip karilari helal mallari da müslümanlara dagitilir.,Islam ülkelerinde islamin putperest diye tarif ettigi animist din taraftarlarinin yokolusu da bunu gösteriyor.Bügün sudanda kanli bir diktatörlük bu hukuku kullanarak güney sudanda hiristiyan ve animist afrikalilari katletmekte ehli kitaba gelince bunlarin durumu en iyi ihtimalla varliklarina müsaade etme ancak bunlar devlet yöneticisi olamaz.ve ayrica fazladan vergi vermesi gerekir.Politik duruma göre daha fazla baski veya daha az baskiya maruz kalirlar.Ehli kitabtan kadinlari müslümanlar es olarak alabilir Müslüman bir kadin ehli kitabtan biriyle evlenirse ve erkek müslümanliga gecmezse her ikisinin de katli vaciptir.Simdiye kadar islam alimleri bu imtiyazlari reddetmemistire tersine liberal diye pazarlanan misirin mübarek yönetimi farkli islam yorumu yapan bir profesörün islamdan ciktigini ve dolayisiyla karisinin bos oldugunu iddia ederek polis marifetiyle tutuklamak istemis adamcagiz Hollandaya kacip canini zor kurtarmis..

Islamiyet köleligi reddetmemistir bu gün bile kölelerin alinip satildigi islam ülkeleri var sudan sieere leone vesaire savunmaktadir.Denebilirki hiristiyanlikta da benzeri görüsler vardir kadin erkek esitsizligi kölelik hiristiyan olmiyanlari öldürme ve saire ve saire bunlar da dogrudur ancak bugün hiristiyanlik alemi bunlari geride birakmis.Islamiyet ise bunlari savunmakla kalmayip bu esitsizlikleri uyguluyor. Islam toplumu tarihini ve hukukunu elestiri süzgecinden gecirmekmecburiyetindedir.El hal hüvel islam veya Erbakanin askerlerden korktugu icincözüm islamdir yerine cözüm milli görüstür demesi islam toplumlarina cözümaramiyoruz demektir.

Gelelim müslüman ülkelerin durumuna Türkiyeden basliyalim kürtlerle savassürüyor,alevi sünni sorunu cözülmemis enflasyon %100 devlet asker vesivillerden olusan bir katil cetesine dönüsmüs susurluk depremi budur.Cezayirde islam adina bebeleri yatirip koyun gibi bogazliyorlar ,iranda islam devrimi irani zayiflatmis 5 milyon kisi ülkesini terketmis halk daha az islamci olur umuduyla ehveni ser hatemiyi secmis.afganistanda islam devrimi savunucusu rabbani ,hikmetyar taliban ceteleriyle bogazlasiyor misir ,sudan irak pakistan ve saire ve saire bu durum görüp üzülmemek mümkün mü kabahati kendinde görmeyip kafirler ,müsrikler diye bagirmap ciddi olamaz.

http://www.turandursun.com/din_ve_demokrasi.htm
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 28-03-2005, 17:51
Russell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Russell Russell isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 12 Nov 2004
Bulunduğu yer: Çukurova
Mesajlar: 736
Standart Arabın Eski Gelenekleri ve Kuran

ARABIN ESKİ GELENEKLERİNDEN BAZILARINI
KENDİ YAŞAM GEREKSİNİMLERİNE UYDURMAK ÜZERE
KUR''AN ''A AYETLER KOYAR


Muhammed''in "Cahiliye" diye adlandırıp kötü göstermeye çalıştığı İslam öncesi dönemde Arapların olumlu ve ahlaki nitelikte pek çok gelenekleri vardı. Muhammed bunları Tanrı''dan vahiy indi diyerek kendi özel çıkarları doğrultusunda değiştirmekten geri kalmamıştır. Sadece bir iki örnekle yetinelim. "Cahiliyye" döneminde Araplar oğulluklarının eşleriyle evlenemezlerdi, çünkü bu haram sayılırdı. Muhammed bu güzel ve ahlakiliğe pek yatkın geleneği, kendi oğulluğu Zeyd''in eşi güzel Zeyneb ile evlenebilmek için ortadan kaldırmıştır. Yine bunun gibi eskiden süt akrabalık tesisi, emzik çağındaki çocuklar hakkında geçerli sayılırdı; Muhammed bunu da kendi kişisel gereksinimleri adına değiştirmiştir.

A) Eski Arap Geleneğinde Hiç Kimse, Oğulluğunun Eşiyle Evlenemezdi; Çünkü Oğulluğunun Eşi Ona Haram Sayılırdı. Böyle Olduğu Halde Muhammed, Kendi Oğulluğunun Eşi Zeyneb''le Evlenebilmek İçin Kur''an''a Ayetler Koyarak Bu Geleneği Değiştirir (K. 33, Ahzab Suresi, Ayet 36-53)

İslam öncesi Arap geleneklerine göre "oğulluk", oğul edinen kişinin "öz oğlu" sayılır, onun adını taşır, hukuken ona mirasçı olurdu. Bu nedenle oğul edinen kişi için oğulluğun eşiyle evlenmek ha-
ramdı. Ne var ki, Muhammed bu yasaya rağmen kendi oğulluğu Zeyd''in karısı Zeyneb''le evlenmiş ve bu evliliği Tanrı''dan geldiğini söylediği ayetlerle meşru kılmıştır. Konuyu daha önce birçok vesileyle ele almış olmakla beraber, burada, başka açıdan tekrar incelememiz gerekiyor. Şöyleki:

Zeyd bin Harise, İslam öncesi dönemde köle olarak satılığa çıkarılan ve 400 dirhem karşılığında Hatice tarafından satın alınan bir kimsedir. Hatice, bu kölesini Muhammed''e hibe eder. Söylendiğine göre Zeyd, Müslümanlığı ilk kabul edenlerden olduğu için, Muhammed onu azatlayarak kendisine oğul edinir ve halkın önünde:

"(Ey ahali!) Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur; bana varis olacak ben de ona varis olacağım"

şeklinde konuşur ve ona kendi adını verir. Böylece Zeyd, o zamana kadar kendi öz babasına izafeten Zeyd bin Harise (Harise''nin oğlu Zeyd) diye çağrılırken bu kez Zeyd İbn-i Muhammed (Muhammed''in oğlu Zeyd) adıyla çağrılır. Muhammed onu, azatlı cariyelerinden Ümmi Ey-menle ve daha sonra da halasının kızı olan Zeyneb b. Cahş ile evlendirir. Hatice''nin ölümünden ve Medine''ye hicretten bir hayli sonrasına gelinceye kadar (ki hicretin 5. yılına rastlar) Zeyd, hep Zeyd İbn-i Muhammed (yani "Muhammed''in oğlu") adını taşıyarak ve Zeyneb''in kocası olarak yaşayıp gider. Fakat günlerden bir gün, Muhammed, görüşmek maksadıyla Zeyd''in evine gittiğinde kapıyı Zeyneb açar; aceleye geldiği için üstüne pek bir şey örtemediğinden yarı çıplak vaziyettedir. Onu bu şekilde görmek Muhammed''in pek hoşuna gider.1 Kapıdan ay-

1 Kimi yorumculara göre Muhammed, eskiden beri, daha doğrusu Zeyneb''i çocukluğundan beri bilir olduğu için ona bu .şekilde aşık düşmemiştir, bkz. Elmalılı, age, c.V, s.3901. Bu tür iddiaların geçerli bir yönü yoktur, çünkü bir kere Muhammed, daha henüz Mekke''de bulunduğu dönemde halasının kızı olan Zeyneb''le evlenmek istemiş ve fakat isteği hoş karşılanmamıştı. Daha sonra Hatice ile evlenince muhtemelen Zeyneb''in çevresinde bulunmak düşüncesiyle onu Zeyd ile evlendirmişim Medine''ye hicretten sonra sık sık Zeyd''i ziyaret için evine giderdi. Ve işte bu gidişlerinden birinde yukarıda belirttiğimiz gibi Zeyneb''i yarı çıplak vaziyette görmekle gönlünde birtakım duygular uyanmış ve bu duygularını Zeyneb''in işiteceği bir şekilde dile getirmiştir. Nitekim İsn İshak, Taberi, Vakidi, vs. gibi kaynakalardan bunun böyle olduğunu anlamaktayız.

rılırken "Kalbleri değiştiren Tanrı kutludur" şeklinde bir şeyler mırıldanır.2 Söylediklerini Zeyneb duymuştur; duyduklarını o akşam kocası Zeyd''e anlatır. Bunun üzerine Zeyd derhal Muhammed''in yanına giderek Zeyneb''i boşayacağını söyler; Muhammed kendisine neden dolayı Zeyneb''i boşamak istediğini, ondan şüpheye düşüp düşmediğini sorar ve "eşini boşama" der. Derken de bilir ki, Zeyd artık Zeyneb ile bir arada yaşamak istemeyecektir. Nitekim öyle olur ve Zeyd karısını boşar. Böylece Muhammed için Zeyneb''le evlenme fırsatı doğmuş olur. Ne var ki, bunu yapabilmek için birtakım engelleri ortadan kaldırmak gerekmektedir. Bu engellerin başında, oğullukların eşleriyle evlenmeyi haram kılan Arap geleneği vardır. Bu geleneği değiştirmedikçe Zeyneb''i haremine katması mümkün değildir. Diğer bir engel de halkın böyle bir olay nedeniyle kendisi hakkında kötü şeyler düşünmesi ve söylemesidir. Nitekim durumun anlaşılması üzerine etrafta: "Muhammed bir peygamber gibi hareket etmedi, şehvetinin itişine yenildi" şeklinde konuşmalar başlamıştır. Kuşkusuz ki, bütün bu engelleri gidermenin Muhammed için kolay bir yolu vardı ki, o da her şeyin Tanrı tarafından düzenlendiğini ve Tanrı''nın iradesi gereğince oluştuğunu söylemek ve bu doğrultuda Tanrı''dan vahiy indiğini bildirmekti. Her şeyden önce Zeyd''in yuvasını yıkanın kendisi olmadığı kanısını yaratmak ister. Bu maksatla Kur''an''a şu ayetleri koyar:

"Ey Muhammed! Allah''ın nimet verdiği senin de nimetlendir-diğin kimseye (Zeyd''e) ''Eşini bırakma, Allah''tan sakın'' diyor, Allah''ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekmiyordun. Oysa Allah''tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 37.)

Görülüyor ki, Zeyd gelip Muhammed''e: "(Ey Muhammed) eşimi boşamak istiyorum" diyor. Bunun üzerine Muhammed ona: "(Zeyneb) hakkında bir şüpheye mi düştün?" diye soruyor ve buna karşı-

2 Vakidi''ye ulaşan senede dayalı rivayet için bkz. Taberi, age, 1966, c.II, .461-2; aynca bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın.


lık Zeyd: "Hiç bir hususta ondan şüphelenmedim, ondan hayırdan başka bir şey görmedim" diye yanıt veriyor. Bu yanıta karşılık olarak da Muhammed Zeyd''e "Eşini hoş tut" tavsiyesinde bulunuyor.3 Buna rağmen Zeyd Zeyneb''i boşuyor ve Muhammed Zeyneb''le evleniyor. Başka bir deyimle bütün bunlar Tanrı''nın kurduğu plan gereğince oluşmuş oluyor. Böyle olunca da ortada Muhammed''e yüklenebilecek bir suç kalmıyor! Öte yandan yukarıdaki ayetle, bir de Tanrı''nın:

"Ey Muhammed! Allah''ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun, insanlardan çekiniyordun. Oysa Allah''tan çekinmen daha uygundu..."

diye konuştuğu yazılı. Yani güya Tanrı, Muhammed''in Zeyneb''le evlenmesine önceden karar vermiş ve Muhammed''i bundan haberdar etmiştir. Fakat Muhammed insanlardan çekindiği için, bu haberi kendi içinde saklamıştır!4

Ve işte Kur''an''a yukarıdaki ayetleri koymak suretiyle Muhammed, Zeyd''in Zeyneb''le olan evliliğinin sona ermesinde kendisinin herhangi bir sorumluluğu olmadığı kanısını yaratmış olmaktaydı. Zeyneb''le evliliğinin Tann tarafından "helal" kılındığını, yani Zeyneb''i nikahına almakla hiçbir günah işlemediğini anlatmak üzere Kur''an''a ayrıca şunu ekler:

"Allah''ın, kendisine helal kıldığı şeyde Peygamber''e herhangi bir vebal yoktur. Önce gelip geçenler arasında Allah''ın adeti böyle idi. Allah''ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 38 ).

Fakat bir de bu olay dolayısıyla halk arasında dolaşan sözleri, örneğin: "Hiç oğulluğun karısı ile evlenilir mi?" şeklindeki söylentileri etkisiz kılmak gerekirdi. Bunu sağlamak maksadıyla kendisinin sade-

3 Bu konuda bkz. Taberi, age, 1966, c.II, s.463 vd.
4 Nitekim Taberi''nin Aliyy İbni Huseyn''den rivayetine göre Muhammed, Tanrı''nın kendisine Zeyneb''le evleneceği haberini verdiğini söylemiştir. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.3902.



ce Tanrı emrine uymuş olduğunu ve Tanrı''dan başkasından korkmadığını ve Tanrı''dan gayrı hiç kimseye hesap vermekle sorumlu bulunmadığını, yine Tanrı''dan geldiğini söylediği şu ayetle bildirir:

"O Peygamberler ki, Allah''ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah''tan korkarlar ve O''ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 39).

Görülüyor ki, Muhammed bu ayetleri koymak suretiyle kendisini bu olayda temize çıkarmak, günahsızınış gibi tanıtmak istemiştir. Zira Kur''an''a koyduğu ayetlerden anlaşılacağı gibi, Zeyneb''e aşık düşmesine sebep olan güya Tanrı''dır. Öte yandan Zeyd''in yuvasını yıkmamak için ona "Eşini boşama, hoş tut" dediği halde, Tanrı işe karışmış ve Zeyd''in Zeyneb''i boşamasını ve Zeyneb''in Muhammed''le evlenmesini sağlamıştır. Halktan kişilerin: "Neden dolayı Tann böyle yapmıştır?" şeklindeki konuşmalarını karşılamak için Kur''an''a bir de şunu eklemiştir:

"...Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde (Zeyneb''i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah buyruğu yerine gelecektir..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 37.)

Yani Muhammed''in söylemesine göre Tanrı, oğullukların eşleriyle evlenmelerini haram sayan Arap geleneğinin kötü bir şey olduğunu düşünmüş ve bu geleneği ortadan kaldırmak istemiştir. Kaldırdığım belli etmek için Muhammed''i, kendi oğulluğu Zeyd''in eşiyle evlendirmiş, böylece bütün Müslümanlara bu şekilde davranmanın "helal" olduğunu bildirmiştir.

Fakat Muhammed bununla da yetinmez; bir de ister ki, Tanrı bu eski Arap geleneğinin kötü bir şey olduğunu ortaya vursun. Bu maksatla şu ayeti koyar:

"Allah... evladlıklarmızı... oğullarınız gibi tutmanızı meşru kılmamıştır. Bunlar^izin dillerinize doladığınız boş sözlerdir. Allah gerçeği söylemektedir; doğru yola O eriştirir. Evladlıkları babalarına nispet edin, bu Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 4.)

Böylece artık .oğulluklar "gerçek oğul" durumunda tutulmayacaklar, örneğin kendilerini oğul edinenlerin adını taşıyamayacaklardır. Böyle olunca da hiç kimse: "Muhammed oğlunun karısı ile evlendi" diye ileri geri konuşamayacaktır.

Bütün bu hususları açıklığa kavuşturmak "maksadıyla Muhammed, her ne kadar yıllar önce: "(Ey ahali!) Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur, bana varis olacak ben de ona varis olacağım" demiş olmakla beraber, şimdi Zeyneb''le evlendikten sonra fikir değişirir ve Zeyd''in babası olmadığım belirtmek üzere Kur''an''a şu ayeti koyar:

"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değil(dir). Fakat o, Allah''ın Resul''ü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir" (Ahzab Suresi, ayet 40).

Bu hususu biraz daha açıklığa kavuşturmak için oğullukların kendi babalarına göre çağrılmaları gerektiğine dair ayrıca şu ayeti koyar:

"Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 5.)

Görülüyor ki, Muhammed''in söylemesine göre Tanrı, oğullukların, kendi öz babalarına nispetle çağrılmalarım emretmektedir. Pek güzel ama bunu yapmak için neden Tanrı on beş yıl beklesin ve il-
le de Muhammed''in Zeyneb''i yarı çıplak vaziyette görüp aşık olmasını istesin? Neden dolayı bu işi daha önce yapmasın? Başka bir deyimle neden Zeyd''in on beş yıla yakın bir süre boyunca kendi öz babasına nispetle değil de Muhammed''e nispetle (yani "Zeyd İbn-i Muhammed" olarak) çağrılmasına gerek görsün? Söylemeye gerek yoktur ki, bunları gerekli gören Tanrı değil fakat Muhammed''in kendisidir.

Fakat her ne olursa olsun Muhammed, yukarıdaki ayetleri koyduktan sonra Zeyd''in adını değiştirir: Yıllar boyu Zeyd''i "Zeyd İbn-i Muhammed" (yani "Muhammed''in oğlu Zeyd") şeklinde çağırtırken, o andan itibaren "Zeyd İbn-i Harise" diye çağırtır, çünkü yukarıda dediğimiz gibi, Zeyd''in öz babası Harise adında biridir.

***

Görüldüğü gibi Muhammed, Zeyd''in karısı Zeyneb''le evlenebilmek için, oğullukların eşleriyle evlenme yasağını içeren eski Arap geleneğini kökünden geçersiz kılmıştır. Oysa bu eski Arap geleneği "kötü" bir gelenek değil, aksine çok ahlaki nitelikte bir gelenekti. Bir insanın, kendisine "evlad" (oğul) edindiği ve adını verdiği bir kimsenin karısına aşık olmasının ve yuvasını yıkıp onun boşadığı kadınla evlenmesinin "uygun" bir davranış olacağını savunmak, kuşkusuz ki güçtür. Şu hale göre Tanrı''nın, akılcı ahlak anlayışına yatkın bir geleneği kaldırıp, buna ters düşen bir başka geleneği koymak isteyebileceğini düşünmek de güçtür. Pek doğaldır ki, akılcı düşünce insanları böyle bir güçlük karşısında kendilerini: "Bütün bu yukarıdaki ayetleri Muhammed, sırf kendi çıkarları uğruna Kur''an''a koymuş değil midir?" şeklindeki bir soru ile karşı karşıya bulacaklardır!

***

Şimdi tekrar, biraz önce sormuş olduğumuz bir soruya dönelim: "Eğer oğullukların kanlarıyla evlenmek kötü bir şeyse, neden acaba Tanrı, kötü olduğunu bildiği bir geleneği kaldırmak için 15 yıl
beklesin?" Gerçekten de Muhammed''in Zeyneb''le evlenmesi olayı hicretin 5. yılına rastlar. Şu durumda Tanrı, Araplara "peygamber" gönderdiği tarihten on beş yıl sonrasına gelinceye kadar, oğul edinenlerin kendi oğulluklarının eşleriyle evlenmelerini haram sayan Arap geleneğini değiştirmeyi düşünmemiş olmaktadır. On beş yıl boyunca "oğul edinen" ile "oğul edinilen" arasında "baba-oğul" ilişkisinin sürmesini uygun bulmuşken, Muhammed''in Zeyneb''e aşık olduğunu gördüğü zaman mı bu ilişkileri değiştirmeyi düşünmüştür? Hiç "Yüce" olduğu kabul edilen bir Tanrı böyle bir şey yapar mı?

Görülüyor ki, olaya hangi açıdan bakarsak bakalım varacağımız sonuç şudur ki, yukarıda söz konusu olan ayetler, sırf Muhammed''in günlük yaşamının gereksinimleri ve onun kendi sözleri olarak Kur''an''a alınmıştır.

B) "Süt" Akrabalığı İlişkileri Konusundaki Eski Arap Gelenekleri, "Takiyye" Yoluyla Muhammed''in Yaşam Gereksinimleri Doğrultusunda Ayarlanıyor (K. 4, Nisa Suresi, Ayet 23)

İslam öncesi Arap gelenekleri arasında süt akrabalarıyla ilgili olanları vardı ki, "sebep cihetiyle nikahı haram" sayılırlardı. Bunlardan bazılarını Muhammed, İslamı kural şekline sokup sürdürmüş, bazılarını da "takiye yolu" ile değişik bir uygulamaya dönüştürmüştür. Çünkü böyle yapmayı kişisel çıkarları bakımından yararlı görmüştür. Örneğin İslam öncesi dönemlerde Araplar sütanala-rı''m, sütnineleri''ni (ki süt emziren kadınların yukarı doğru yükselen analarıdır) ve süthemşireleri''ni (ki süt ananın emzirdiği kız kardeşlerdir) "sebep cihe tiyle nikahı haram olanlar" sınıfından sayarlardı.5 Ve işte Muhammed, bu gelenek doğrultusuda olmak üzere Kur''an''a (Nisa Suresi''ne) şu ayeti koymuştur:

5 "Süt analar: Esna-yı radada süt emziren kadınlar ve hu süt anaların -yukarı doğru yükselen- analarıdır ki, hil''umum süt ninelerdir...", bkz. Sahih-i..., c.XI, s.275-277.


"... Sizi emziren analarınız, sütbacılannız... size haram kılındı..." (K. 4, Nisa Suresi, ayet 23.)

Yine bunun gibi, aralarında "süt ilişkisi" bulunan kişileri, İslami kural olarak yerleştirmiş bulunduğu yasaklar ve haramlar sistemine bağlamıştır. Örneğin kadınları, yabancı erkeklerle bir arada bulunmaktan yasaklarken, "süt akraba" sayılan erkekleri bu yasak dışında tutmuştur. Örneğin bir gün Ayşe''nin odasına geldiğinde orada bir erkeğin oturmakta olduğunu görür; hoşlanmadığını açığa vuracak şekilde davranınca Ayşe kendisine: "Bu benim sütkardeşimdir" der. Buna karşı Muhammed:

"Sütkardeşinizin kim olduğuna iyi dikkat ediniz, rada''a ancak mecaadandır"

diye yanıt verir. Arapçada "rada" (ya da "reda") sözcüğü "süt em-me" ve "mecaa" sözcüğü "açlık" anlamına geldiği için yukarıdaki sözleriyle anlatmak istediği şey şudur:

"Kendisiyle hürmet sabit olan rada, yalnız açlığını sütle telafi edebilen emzik çağındaki nevzad (çocuk) hakkında muteberdir. "6

Diğer bir deyimle "neşv''ü nemasını" ve "bedeni teşekkülünü" (yani "fiziki gelişmesini, büyümesini") sütle temin eden çocuk ile "süt veren kadın" arasında "sütanalık" ve "sütevlatlık" ilişkisi kurulmuş olur. Yani "rada" (yani "süt emme") müddeti içinde bulunan bir kadının sütünü emen ve böylece açlığını gideren çocuk "süt çocuğu" durumundadır velev ki, bir kere emmek söz konusu olmuş olsun.

Yine aynı şekilde "süt emme" süresi içinde bulunan bir kadından çocuk olarak süt emmiş olanlar arasında sütkardeşliği teessüs etmiş olur ve dolayısıyla bu gibi kişiler arasında nikah haram sayılır. Muhammed''in getirdiği hükmü tekrar okuyalım:

6 Ayşe''nin rivayet ettiği bu hadis için bkz. Sahih-i..., c.XI, s.273, Hadis No: 1799.


"Vaktiyle sizi emzirmis olan sütanalarınız (in nikahı) da (kendi analarınız gibi) haram kılınmıştır. "7

Ne var ki, Muhammed "süt akrabalığı" konusunda koyduğu bu kuralları da, Zeyneb''le evlenmesinden sonra, yiıie kendi günlük çıkarlarına uydurmaktan geri kalmamıştır. Ebu Huzeyfe''nin oğulluğu olan Salim''le ilgili bir olay bunu kanıtlayan örneklerden biridir ve şöyledir:

Ashab''dan Ebu Huzeyfe''nin Sübeyte ve Sehle adında iki karısı vardır. Bu karılarından Sübeyte, bir gün Salim (İbn-i Ma''kıl) adında Fars''tan gelme birini köle edinir ve az sonra bunu kocasına hediye eder. Ebu Huzeyfe de, köle olarak kendisine hediye edilen Salim''i azat edip "oğul" edinir ve kendi adına nispetle onu Salim İbn-i Huzeyfe (Huzeyfe''nin oğlu Salim) diye çağırır. Böylece Salim, aynı zamanda Huzeyfe''nin karılarının "oğulluğu" durumuna girmiş olur. Bu nedenle, birtakım medeni ve sosyal haklara sahip sayılır; örneğin Huzeyfe''nin mirasçısı durumuna girer. Aynı zamanda evin öz oğlu sayıldığı için Huzeyfe''nin evine ve kadınlarının yanına serbestçe girip çıkmaya başlar. Huzeyfe, kendisine oğulluk edindiği Salim''i o derece sever ki, daha sonra onu Velid İbn-i Utbe İbn-i Ra-bia adındaki kendi kardeşinin kızı Hind''i ile evlendirir.8

Fakat ne var ki, günün birinde Muhammed biraz yukarıda belirttiğimiz gibi, Zeyneb olayı vesilesiyle oğullukların gerçek anlamda "oğul" sayılmayacaklarına dair Kur''an''a ayet (Ahzab Suresi, ayet 4 ) koyunca iş değişir; şu bakımdan ki, "oğul" edinmiş olanlar, oğulluklarını "öz oğul" olarak kabul etmeme durumunda kalırlar. Başka bir deyimle Salim üzerinde ne Ebu Huzeyfe''nin babalığı ve ne de Sübeyte ile Sehle''nin "analığı" kalır. Bu nedenle Huzeyfe ve karıları ile Salim arasındaki ilişkiler çıkmaza girer. Çünkü bir kere Huzeyfe ve iki karısı uzun yıllar boyunca öz evlat gibi kabul ettikleri ve sevdikleri Salim''e son derece düşkün ve bağlıdırlar. Onu kendi

7Sahih-i..., c.XI. s.273; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, açe, c.ü. s. 1323.
8 Sahih-i..., c.Xl, s.259.



öz evlatları olarak görmek ve hukuki ve sosyal haklardan yararlandırmak (örneğin mirasçı kılmak) arzusundadırlar. Öte yandan Salim, evin çocuğu gibidir ve Ebu Huzeyfe''nin kadınlarının yanına serbestçe girip çıkmaktadır. Oysa ki, "evladlık" (oğulluk) sıfatını yitirince bütün bu haklardan yoksun kalacaktır. Ne mirasçı olabilecektir, ne Ebu Huzeyfe''nin evine adımını atabilecektir ve ne de Şubeyle ile Sehle''nin yanlarına girip çıkabilecektir. Bu nedenle Ebu Huzeyfe ve kanlan son derece üzgündürler. Buna bir çözüm bulmak umudu ile Sehle, bir gün Muhammed''in yanına çıkar ve üzüntüsünü belirtir; şöyle der:

"(Bu koyduğun ayetle) Salim evladlıktan çıkıyor. Halbuki o, erlik çağında olduğu halde biz kadınların yanma girip çıkıyor(du). Öyle sanıyorum ki, Ebu Huzeyfe de bundan müteessirdir. "9

Bunu söyledikten sonra şunu ekler ki, kocası Huzeyfe de durumdan şikayetçi ve üzüntü içerisindedir. Muhammed Sehle''nin sözlerini dinlerken, Huzeyfe''yi bu yüzden huzursuz kıldığı için telaşlanır. Çünkü Huzeyfe kendisine çok yararlı bir kimsedir. Onu hoşnut kılıcı bir çözüm bulmakta yarar olacağını hesaplar ve Seh-le''ye, şu yanıtı verir:

"Salim''i emzir, sen de ona sütana olup haram olursun; zevcin Ebu Huzeyfe''de de bir endişe kalmaz."10
Ne var ki, Salim yıllarca önce emzik çağından çıkmış, yaşını başını almış bir kimsedir; öyle emzirilecek gibi değildir. Bu nedenle Sehle sorar:

"Ya Resulallah, koca adamı ben nasıl emziririm?"
Bu soruya Muhammed şu yanıtı yapıştırır:

"Salimin koca bir adam olduğunu ben de biliyorum."

9 Sahih-i..., c.Xl, s.258-261, Hadis No: 1791.
10 Sahih-i..., c.XI, s.261-2.



Anlatmak istediği şey "Ne yaparsan yap, onu emzirmiş gibi görün" gibi bir yoldur. Oysa daha önce koymuş olduğu hükme göre, ancak "süt emme" (rada) müddeti içinde bulunan bir kadının sütünü emen ve böylece açlığını gideren çocuklar "süt çocuğu" durumundadırlar velev ki, bir kere süt emmiş olsunlar. Oysa Salim''in "süt emme" zamanı çoktan geçmiştir. Başka bir deyimle Muhammed, çözüm yolu olarak "takiyye"yi seçmiş ve Sehle''yi bu yoldan iş görmeye sürüklemiştir.'''' Ve işte Muhammed''in tavsiyesine uyularak Sehle''nin sütü bir çanağa sağılır, sonra Salim bu sütü içer. Böylece sütü emerken Sehle ile temas etmemiş olur.12 Sehle''nin sütünü emmekle "sütakraba" durumuna girmiş olur.

Görülüyor ki, Muhammed sırf Ebu Huzeyfe''yi darıltmamak, yani kendi kişisel çıkarlarını tehlikeye sokmamak için sütanalık konusunda koyduğu kuralı "takiyye" usulleriyle esnekleştirmiştir. Zira, biraz yukarıda işaret ettiğimiz gibi sütanalığının koşullarını belirtirken ancak emzik çağındaki çocuğun emzirilmesi koşulunu öngördüğü halde, Salim olayında, yaşını başını almış bir adamın çanak içine sağılan sütü içmesini, "oğulluk" durumunun devamı için yeterli saymıştır.

11 "Takıye" uygulmasmı sağlamak maksadıyla Muhammed''in Kur''an''a, koyduğu ayetler konusunda bkz. Kur''an''ın Eleştirisi l, s. 195 vd.
12 Sahih-i..., c.XI, s.262.


Prof.İlhan Arsel-Kuran Eleştirisi
Alıntı ile Cevapla
  #15  
Alt 28-03-2005, 20:46
dmxads dmxads isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 11 Dec 2004
Mesajlar: 60
Standart Kuran Herkes Anlasın Diye Apaçık İnmiş!!!!

Kur''ân''daki çesitli anlamli âyet''lerin yorumunun ancak Tanri tarafindan bilindigini öngören âyet''lerin yarattigi çeliskiler (K. Al-i Imrân Sûresi, âyet: 7).





Sik sik belirttigimiz gibi Islâmci''lar, Kur''an''da çeliski oldugunu öne sürenleri bilgisizlikle, fitnecilikle, kötü niyetle ve dinsizlikle suçlarlar, ve Kur''ân''daki çelismeleri göz ardi etmeye çalisirlar. Ve yukarda belirttigimiz hususlardan gayri bir de âyet''ler arasinda çesitli anlamlara gelenler oldugunu, ve bunlarin herkes tarafindan anlasilamayacagini, hattâ bazilarinin Tanri tarafindan özellikle anlasilmasin için gönderildigini ve bunlarin yorumunu sadece Tanri''nin bildigini söylerler. Dayanak''lari yine Kur''ân''dir; çünkü Kur''ân''da su var :"(Kur''ân''da) Kitab''in temeli olan kesin anlamli âyetler vardir; digerleri de çesitli anlamlidirlar. Kalblerinde egrilik olan kimseler, fitne çikarmak, kendilerine göre yorumlamak için onlarin çesitli anlamli olanlarina uyarlar. Oysa onlarin yorumunu ancak Allah bilir" (K. 3 Imrân 7). Dikkat edilecek olursa, Kur''an''da çeliski yokmus ve olamazmis, sadece çesitli anlamlara gelen hükümler bulundugu kanisini yaratmak için kullanilan bu âyet, bizzat kendi içerisinde çeliskilidir; hem Kur''ân''daki “anlasilmazliklari” gidermek için yol gösteriyormus gibidir, ve hem de “anlasilmazliklar” yaratmaktadir. Su bakimdan ki Kur''ân''i “apaçik” ve “anlasilsin” diye gönderdigini söyliyen Tanri, Kur''ân''daki âyet''ler içerisinde herkes tarafindan anlasilir (“kesin”) olanlar yaninda “çesitli” anlamlara gelenler oldugunu, ve çesitli anlamlara gelen âyet''lerin yorumunun kendisinden baska hiç kimse tarafindan bilinemeyecegini söylemek sûretiyle yeni çeliskilere vesile yaratmis olmaktadir! Simdi geliniz bu çeliskilerin ve anlasilmazliklarin nedenlerini arastiralim:




Daha önce de degindigimiz gibi Muhammed, ilk baslarda Kur''ân''in, daha önce kendilerine kitap verilmemis bir ümmet olan Arap''lara gönderildigini, ve Araplar tarafindan kolaylikla okunup anlasilabilmesi için, Arapça olarak, ve “apaçik” nitelikte indirildigin, okunmasinin dahi Arab kavimlerinin çesitli lehçe''leriyle (yedi lehçe''de) ayarlandigini söylemistir. Bu maksatla koydugu âyet''ler arasinda:"Apaçik Kitab''a and olsun ki akledesiniz diye Kur''an''i Arabça okunan bir kitab kilmisizdir" (K. 43 Zuhruf 2-3), ya da: "Ey Muhammed! Apaçik arab diliyle uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmistir" (K. 26 Suara 195) seklinde olanlari vardir. Ayrica Zümer Sûresi''ne sunu eklemistir:"O egriligi olmayan Arabca bir Kur''ân''dir..." (K. 39 Zümer 29) Öte yandan Kur''ân âyet''lerinin kesin ve apaçik kilindigini belirtmek üzere Hûd sûresi''ne: "Bu Kitab... Allah tarafindan... âyetleri kesin kilinmis, sonra da uzun uzadiya açiklanmis bir kitabdir..." (K. 11 Hûd, 1-3) seklinde âyet''ler de koymustur. Bununla beraber, çesitli zamanlarda ve çesitli olaylar vesilesiyle Kur''ân''a koydugu âyet''ler arasinda çeliskiler belirdikçe, ve bunlari fark ettikçe, bir kisim âyet''lerin “kesin”, ve bir kisim âyet''lerin “mütesabih” (süpheli) nitelikte bulundugunu söylemistir. Ancak ne var ki, biraz yukarda degindigimiz gibi, “mütesabih” âyet''ler içerisinde hiç kimselerin anlayamayacagi nitelikte olanlari çoktur. Ve iste bu âyet''lerin varligini geçerli kilabilmek için Kur''ân''a, biraz önce belirttigimiz âyet''i koymustur: "(Kur''ân''da) Kitab''in temeli olan kesin anlamli âyetler vardir; digerleri de çesitli anlamlidirlar. Kalblerinde egrilik olan kimseler, fitne çikarmak, kendilerine göre yorumlamak için onlarin çesitli anlamli olanlarina uyarlar. Oysa onlarin yorumunu ancak Allah bilir" (K. 3 Imrân 7). Görülüyor ki Tanri, Muhammed''in söylemesine göre, hiç kimselerin anlayamayacagi, hattâ yorumlansa bile anlamayacagi âyet''ler indirmistir; ve bu âyet''lerin yorumunu sadece kendisi bilmektedir! Pek güzel ama Tanri, bir yandan Kur''ân''in anlasilmasini isterken, diger yandan neden sadece kendisinin anlayabilecegi nitelikte âyet''ler koysun? Sadece kendisi anlayabilecek idiyse, âyet koymanin anlami nedir? Ve iste böyle bir soru sorulmasin diye Muhammed, âyetlerin, mü''minler tarafindan gözü kapali sekilde benimsenmesini ve su sekilde duâ edilmesini emretmistir: "Ona inandik, hepsi Rabbimizin katindandir (deyin)"" (K. 3 Imrân Sûresi, âyet: 7). Bunu yapanlarin “akil''li” kimseler olduklarini bildirmis ve Kur''ân''a sunu eklemistir: "Bunu ancak akil sahipleri düsünebilirler" (K. 3 Imrân 7). Bununla anlatmak istemistir ki, Kur''ân''in “anlasilamayan” ya da “çeliskili” görünen hükümlerini gözü kapali sekilde benimsemek, ve bunlara inanmak, “akil sahibi” kimselerden beklenen bir seydir. Oysa unutmayalim ki “akil”, “anlasilamayan” seylerin karsisina “soru” yolu ile çikan bir öge''dir; fakat ne var ki kur''ân''daki Tanri, soru sorulmasini da yasaklamistir.

İlhan Arsel Kuran Eleştirisi
Alıntı ile Cevapla
  #16  
Alt 28-03-2005, 20:47
dmxads dmxads isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 11 Dec 2004
Mesajlar: 60
Standart Muhammed in Günlük Siyasetleri

X) Muhammed''in Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara (Kitabli''lara) karsi izledigi siyâset''deki degisikliklerden dogma çeliskiler:




Çeliskili hükümlerin Kur''ân''da yer almasinin nedenlerinden biri de, Muhammed''in "Ehl-i Kitab"a (yâni Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara) karsi izledigi günlük siyâsetindeki degisikliklerdir. Bakiniz nasil:




Biraz önce degindigimiz gibi Muhammed, ilk baslarda her ümmete, kendi içinden peygamberler, kendi dil''lerinden Kitap''lar gönderildigini söylemis, Allah''a ve ahiret gününe inanan Yahudi''lerin, Hiristiyan''larin ve Sâbi''lerin mükafatlandirilacaklarini, onlar için artik korku ve üzüntü bulunmadigini belirtmis, ve bu maksatla Kur''ana su tür âyet''ler yerlestirmistir: "...Yahûdi olanlar, Hiristiyanlar ve Sâbiler''den Allah''a ve ahiret gününe inanip yararli is yapanlarin ecirleri Râblerinin katindadir. Onlar için artik korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir..." (K. 2 Bakara 62; ayrica bkz. 5 Mâide 69). Dikkat edilecegi gibi âyet''de “Allah''a” ve “ahiret gününe” inanan Yahudi''lerin ve Hiristiyan''larin, tipki Müslüman''lar gibi, Tanri tarafindan mukâfatlandililacaklari bildirilmekte.




Yine bunun gibi onlarin, kendilerine verilen Kitap''larla (yâni Yahudi''lerin “Tevrat” ile, Hiristiyan''larin “Incil” ile is görmelerinin emredildigini eklemistir. Nitekim kendisine soru soran, ve belli sorunlara çözüm bulmasini isteyen Yahudi''lere, Tevrat hükümlerine uymalarina söyler ve Tanri''dan geldigini bildirdigi su vahyi okurdu: “(Ey Muhammed!) Allah''in hükmünün bulundugu Tevrat yanlarinda iken, ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra bundan yüz ceviriyorlar? Dogrusu biz yol gösterici ve nurlandirici olarak Tevrat''i indirdik...Yahudi olanlar onunla hükmederlerdi... (K. Mâide sûresi, âyet: 43-45). Bunu derken Tevrat''in, tipki Kur''ân gibi, dogru yolu gösteren bir kitap oldugunu ve bu iki kitap''tan daha “hidâyetkâr”, daha dogru yol gösteren bir Kitap bulunmadigini1 anlatmak maksadiyle su âyet''i Koyar: “Ey Muhammed!) De ki: Eger dogru sözlü iseniz, Allah katindan bu ikisinden (Tevrat ve Kur''ân''dan) daha dogru bir Kitap getirin de ben ona uyayim-''...” (K. 28 Kasas sûresi, âyet, 49)




Ayni seyi Hiristiyan''lara da yapar, ve Incil''e uymalarini salik verirdi. Bu maksatla Kur''ân''a koydugu âyet''lerden biri söyle: “...Tevrat''i dogrulayan Incil''i, sakinanlara ögüt ve yol gösterici olarak indirdik. Incil sâhipleri, Allah''in onda indirdikleriyle hükmetsinler... (Incil ile hükmetmeyenler) iste onlar fâsik olanlardir...” (K. Mâide sûresi, âyet 46-47).




Öte yandan her iki ümmet''e, yâni Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara sik sik sunu tekrarlardi ki Tanri onlardan, kendilerin verilen kitap''lara (Tevrat''a, Incil''e) uymalarini beklemektedir. Bu konuda Kur''ân''a koydugu âyet''lerden biri söyle: “...Ey Kitap ehl-i, Tevrat''i ve Incil''i ve Rabbinizden size indirlenleri geregince uygulamadikça bir temeliniz olamaz...” (K.Mâide, 68).




Fakat yavas yavas güçlendikten sonra, kendisini Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara “peygamber” olarak kabul ettirmege ve onlari Islâm yapmaga ve çalisir, ve bu isi basarmak için çesitli usullere basvurur. Bu usuller arasinda, Kible''yi onlarin kiblesi olan Kudüs yönüne çevirmek, ya da Yahudi''lerin yasam tarzini izlemek, örnegin saçlarini Yahudiler gibi taramak vs... gibi ödün (taviz) verici davranislardan tutunuzda, onlari kâfirlikle suçlayip korkutma siyasetine varincaya kadar her sey vardir. Daha önce onlara, Tanri''nin kendilerine verdigi Kitap''lara (Tevrat''a, Incil''e) uymalarini söylerken simdi bambaska bir agiz takinir, ve Tevrat''in ve Incil''in onlar tarafindan “tahrif” edildigini, degistirildigini ve bu nedenle Kur''ân''a uymalari gerektigini söyler. Örnegin Tanri''nin daha önce Yahudi''lere verdigi kitab''in onlar tarafindan degistirildigini anlatmak için Kur''ân''a sunu koyar: “Din konusunda onlara açik delillere verdik. Ancak onlar kendilerine ilim geldikten sonra aralarindaki cekememezlik yuzünden ayriliga düstüler...” (K. Câsiye sûresi, âyet 17). Yahudilerin Kur''ân''a uymalari için söyle der: “Dogrusu bu Kur''ân, Israilogullarina, hakkinda ihtilaf ettikleri seylerin pek çogunu anlatnaktadir” (K. Neml sûresi, âyet 76). Böylece daha önce koymus oldugu âyet''lerle çeliski yaratmis olur2.




Öte yandan Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari kazanamayacagini, muslüman yapamayacagini anlayinca, basarisiz kalmis görünmemek için, sorumlulugu Tanri''ya yüklemek istemistir. Ve bu sefer, onlarin müslüman olmamalari nedenini Tanri''nin onlari fitneye düsürmüs olmasinda aramistir. Tanri tarafindan "fitneye" düsürüldükleri için Yahudi''lerin kendisini peygamber olarak kabul etmediklerini belirtmek üzere Kur''ân''a âyet''ler koymustur. Bunlardan biri söyle: "Ey Peygamber!.... Yahûdilerden... sana gelmeyen(ler)... inkâra kosanlar seni üzmesin... Allah''in fitneye düsmesini diledigi kimse için Allah''a karsi senin elinden bir sey gelmez. Iste onlar Allah''in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir. Dünyâda rezillik onlaradir..." (K. 5 Mâide 41)




Görülüyor ki yukardaki âyet''leri koyarken üç yönlü bir çelismeye yer vermis olmaktadir. Su bakimdan ki, bir kere daha önce Yahûdileri kazanmak için onlari "Rablerinin katinda" imis gibi gösterirken, simdi kazanamayacagini anlayinca, birden bire "fitneye düsmüs" kimseler" olarak tanimlayivermistir. Fakat bunu yaparken, onlarin müslümanligi kabul etmeyislerinin, Tanri''dan gelme oldugunu söylemis, ve onlari: “Allah''in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir. Dünyâda rezillik onlaradir...” seklinde göstermistir. Yâni Yahudileri fitneye düsürenin Tanri oldugunu bildirmis ve üstelik de Tanri''yi, fitneye düsürdügü kisileri cezalandirir duruma sokmustur. Böylece Tanri''yi, hem Yahudi''lerin kalplerini aritmayan, ve hem de onlari “rezillik”le suçlayan bir durumda kilmistir.




Yine bunun gibi, önceleri Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari, Tanri''nin kendilerine verdigi kitaplari (Tevrat''i ve Incil''i) tahrif etmekle sorumlu tutup korkutmak sûretiyle Islâm''a sokmaga çalisirken ve örnegin Kur''ân''a, biraz yukarda belirttigimiz hükümler yaninda, bir de ayrica: "Kur''ân''i islerine geldigi gibi bölerek benimseyenlere de, Yahûdi ve Hiristiyanlara da Kitab indirmistik.... hepsini yaptiklarindan sorumlu tutacagiz" (K. 15 Hicr 93) seklinde âyet''ler koyarken, onlari Islâm yapamayacagini anlayinca, bu söyledikleriyle çeliskiye düsercesine, Tanri''nin onlari dogru yola sokmadigini, Islâm yapmadigini söyleyip Kur''ân''in su tür âyet''lerine sarilmistir: “Yolun dogrusu Allah''indir. Yolun egrisi de vardir. Allah dileseydi hepinizi dogru yola iletirdi” (K. Nahl 9); "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islâmiyet''e açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar" (K. 6 En''âm 125). Daha baska bir deyimle, hem bir yandan Kitap''li''lari (yâni Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari), Tanri''nin verdigi kitap''lari tahrif etmekle ve Islâm''a girmemekle suçlarken, diger yandan onlarin bu davranislarinin, kalb''lerinin Tanri tarafindan “dar ve sikintili” kilinmasindan oldugunu söylemistir. Yâni onlari Islâm yapamamanin sorumlulugunu sirtindan atmak istemistir. Böylece taraftarlarinin kendisine: “Neden Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari Islâm yapamadin?” seklinde sorabilecekleri sorulara: “Onlari Islâm yapamayan ben degilim; çünkü Tanri onlari dogru yola sokmadi, kalblerini Islâmiyete açmadi” seklinde karsilik verebilecek kolayligi yaratmistir. Ancak ne var ki bunu yaparken, yukarda görüldügu gibi, çeliskili âyet''lerin Kur''ân''a girmesine vesile olmustur.




Fakat bununla da kalmamis, bir de bu yukardaki çelismeleri biraz daha pekistiricesine, Islâm''dan baska gerçek bir din olmadigina (K. 48 Fetih 28); baska bir dine yönelenlerin sapik sayilacaklarina (K.3 Imran 19, 20, 85) ya da müslümanlar disinda hiçkimselere"mükâfat" olmadigina ve bu gibi kimselerin "asagilik kisiler" olduguna (K. 95 al-Tîn 5,6), ya da Yahudilerle ve Nasranîlerle dost olanlarin "kâfir" sayilacaklarina (K. 5 Maide 51; ayirca bk. 3 Imran 118; ve 4 Nisa 139 vs) ve nihayet Kitab ehline karsi "cizye verene ve asagilatilana kadar" savas açilmasi gerektigine (K. 9 Tevbe 29) dâir hükümler koymak sûretiyle çeliski üzerine çeliski yaratmistir. Çünkü hosgörüsüzlügü içeren bu âyet''ler, hosgörü havasi yaratir nitelikteki âyet''lerle çelisme halindedir




*




Muhammed''in, Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara karsi uyguladigi siyâset''teki degisiklik nedeniyle Kur''ân''da yer alan çeliskiler konusunda verilebilecek ilginç örneklerden bir digeri Ibrahim (“peygamber”) ile ilgili; daha dogrusu müslümanlikla ilk olarak emrolunan kisi''nin Ibrahim mi, yoksa Muhammed mi oldugu konusunu içeren âyet''lerle ilgilidir, ki kisaca belirtilmege deger:




Kur''an''in bazi âyet''lerinde, “ilk müslüman” olarak Muhammed''in adi geçer. Örnegin En''âm Sûresi''nde söyle yazili: "(Ey Muhammed!) ... ''Dogrusu ben ilk müslüman olmakla emrolundum'' de..." (K 6 En''âm 14). Ayni sûre''de bir baska âyet söyle:"(Ey Muhammed)! De ki... müslümanlarin ilki olarak böylece emrolundum" (K. 6 En''âm 163)




Her ne kadar Beyzavî gibi yorumcular bu âyet''lerle Muhammed''in, kendi ümmeti olan Arap''lar içinde ilk müslüman olarak atanmis oldugunun anlatildigini söylerlerse, biraz ilerde görecegimiz gibi böyle degildir. Esasen En''âm Sûresi''nin yukardaki âyet''lerinin: “Ben Islâmi ilk getirmekle emrolundum”, seklinde okunmasi daha uygundur. Nitekim Elmalili Hamdi''ye göre En''âm sûresi''nin 14.cü âyet''i söyle olmak gerekiyor: “Ben... cidden ehl-i islâm''in birincisi olmakla emrolundum...”. Ayni sûre''nin 163cü âyet''i de söyle: “... Seriki yoktur O''nun. Ben bununla emrolundum ve ben müslimînin evveliyim”. Bununla anlatmak istedigi sey su oluyor: “Ben Allah''a teslim olanlarin birincisiyim/en önündeyim” 3.




Fakat buna karsilik yine Kur''an''da (ve ayrica hadîs‘lerde) “ilk müslümanlikla emrolunan” kisi''nin Ibrahim oldugu ve Muhammed''in de onun izince gidenlerden bulundugu yazilidir. Örnegin Imrân Sûresi''nde söyle yazili: "Ibrahim ne yahudi idi, ne nasrânî (hiristiyan) ve lâkin müslim bir hanif... idi ve müsriklerden olmamisti. Dogrusu insanlarin Ibrahim''e en yakini, her halde onun izince gidenler su peygamber (Muhammned) ve iman edenlerdir...” (K. Imrân sûresi, âyet 67-68).




Hac sûresi''nde de Ibrahim''in, insanlar arasinda hacci ilân eden, ve insanlari hacca çagiran “peygamber” oldugu bildirilmistir (K. 22, Hac, 26-29)




Yine bu dogrultuda olmak üzere, Kur''ân''in Nahl Sûresi''nde, Tanri''nin Ibrahim''i seçip dogru yola “hidayet buyurdugu”, ona san ve seref verdigi ve ahirette de onu sâlih''lerden kildigi ve bütün bunlardan sonra Muhammed''e vahy eyleyip Ibrahim''in dinine uymasini emrettigi su sekilde belirtilmekte: “Ibrahim gerçekten Hakk''a yönelen, Allah''a itaat eden bir önder idi. Allah''a ortak kosanlardan degildi... Çünkü Allah onu seçmis ve dogru yola iletmisti. Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o, ahirette de sâlihlerdendir. Sonra da sana (Ey Muhammed!): -''Dogru yola yönelerek Ibrahim''in dinine uy! O müsriklerden degildi''- diye vahyettik” (K. Nahl, 120-123).




Benzerî bir açiklamayi En''âm Sûresi''nin su âyet''inde görmekteyiz: "(Ey Muhammed) De ki-''Süphesiz Rabbim beni ... gerçek dine... yönelen... Ibrahîm''in dinine iletmistir''- " (K. 6 En''âm, 161). Yâni burada da Tanri, Ibrahim''in, Muhammed''ten önce müslüman olarak gönderildigini açikliyor, ve Muhammed''e Ibrahim''in dinine yönelmesini bildiriyor; böylece Ibrahîm''in, Muhammed''ten daha önce, yâni ilk müslümanlikla emrolunmus “peygamber” bulundugunu anlatmaktadir. Eger Muhammed “Müslümanlarin ilki” ya da “birincisi” olmus olsaydi, Ibrahim''in dinine yönelmesi gerekir miydi?




Ne ilginçtir ki bu ayni Tanri, Ibrahim''in ilk müslüman oldugunu yukardaki sekilde açikladiktan üç âyet sonra, biraz önce söyledigi ile çeliskiye düsercesine konusmakta ve ilk müslüman olarak Ibrahîm''in degil fakat fakat Muhammed''in gönderildigini söylemektedir: "(Ey Muhammed!) ... -''müslümanlarin ilki olarak böylece emrolundum-'' (de)..." (K. 6 En''âm 163). Her ne kadar bu âyet''in: “De ki: ... ‘ben müslimin evveliyim!''...” seklinde okundugu ve bununla “Ben Allah''a teslim olanlarin birincisiyim/en önündeyim-''...” seklinde anlam tasidigi belirtilirse de4, degisen bir sey yoktur. Çünkü bu âyet''lerle anlatilmak istenen sey Muhammed''in müslümanlarin ilki ve izlenmesi gerekeni oldugudur, ki Ibrahim''in “ilk müslüman peygamber” oldugu hususu ile ilgili biraz yukardaki âyet''lerle çatisir.




Öte yandan yine Kur''ân''da, Ibrahîm''den sonra gelen peygamberlerin hepsinin (örnegin Ishak, Ismail, Ya''kub, Davud, Süleyman, Musa, Harun vs... ve Isa) müslüman olduklarini bildiren âyet''ler vardir; örnegin Ibrahîm (K. Bakara Sûresi, âyet: 129-130) Ismail (K. Meryem sûresi, âyet: 54), Harun (K. 19 Meryem 52); Idris (K. Meryem sûresi, âyet: 56) vs... hep, Muhammed''ten önce müslümanlikla emrolunmus "peygamberler” olarak görünmektedirler. Ve ne ilginçtir ki bu tür âyet''ler, Muhammed''i "ilk müslüman" peygamber olarak gösteren âyet''lerle çogu kez yan yana, ya da iç içedir.




Hemen belirtelim ki bütün bu çeliskiler, Muhammed''in Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara karsi izledigi siyâsetin diger bir sonucudur. Su bakimdan ki, ilk baslarda kendisini "Arapça Kur''ân" ile Arap''lara gönderilmis olarak tanimlarken, Medîne''ye hicret ettikten sonra kendisini Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara ve diger ümmetlere de peygamberi olarak kabul ettirmek istemis, bu nedenle Ibrahim''in müslümanlikla emrolundugunu, ve onun ahfadindan olanlarin (Israilogullari''nin) daha önce muslüman olduklarini bildirmis ve kendisinin de Ibrahim''in dînini izlemekle görevli kilindigini söyliyerek yukardaki çelismelere sebeb olmustur.

Tekrar hatirlatalim ki Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilân ettigi ilk baslarda, Tanri''nin her ümmet''e, o ümmet''in kendi içinden peygamberler gönderdigini, kendi dillerinden kitablar verdigini ve Arap''lara da kendi içlerinden kendisini, Arapça Kur''ân ile gönderildigini söylerdi. Böylece Müslümanlikla emrolunmüs olan ilk “peygamber” olarak görünürdü. Mekke döneminin baslarinda bu fikre öylesine saplanmisti ki, farkli din ve inançta olanlara karsi : "Bizim dinimiz bize, sizin dininiz size" (K. Kafirûn 6) diye konusurdu. Yahudi''lere ya da Hiristiyan''lara daha önce Islâm''in gönderilmis oldugunu söylemek, ya da Ibrahim''i, Musa''yi, Isa''yi (ve “peygamber” diye bilinen digerlerini) müslüman olarak göstermek aklindan geçmezdi. Fakat Medîne''ye hicret ettikten sonra güçlenipte, Arap''lardan gayri bir de Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara “peygamber” olma fikrine kapilinca, Islâm dini''nin daha önce onlara indirildigini, Ibrahim''in “ne yahudi, ne de hiristiyan olmayip “dosdogru bir müslüman oldugunu” (K. Al-i Imrân 67), Ibrahim''den sonra Isa''ya kadar gelmis geçmis bütün “peygamber”lerin hep Islâm dîninden olduklarini, kendisinin de Ibrahim''in dînini izlemekle görevli kilinip peygamberlerin dizi''sinin sonuncu halkasi oldugunu söylemis, onlari, Tevrat ve Indcil''i “tahrif” etmekle ve gönderilen “peygamber”leri inkâr etmekle suçlamis ve “Ey ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramizda müsterek olan bir söze geliniz...” (K. Al-i Imrân 64) diyerek Islâm''a çagirmistir.




Öte yandan ilk baslarda Kur''ân''i Arap dilinde, Arap''larin geleneklerine uygun olmak üzere gönderilmis bir Kitab olarak göstermis örnegin su âyet''leri koymustur:




"Bu indirdigimiz... Mekkelileri ve etrafindakileri uyaran... Kitab''dir..." (K. 6 En''am 92);




"...Bu Kitab Arab diliyle indirilmis(tir)" (K. 46 Ahkâf 12) "Biz onu, anlayasiniz diye, arapça okunmak üzere gönderdik" (K. 12 Yusuf 2);




"Bu Kitab... bilen bir millet için müjdeci olmak üzere arapça okunarak, âyetleri uzun uzun açiklanmistir." (K. 41 Fussilet 2-5);




"Bu Kitab... Allah''tan baskasina kulluk etmeyesiniz... diye âyetleri kesin kilinmis, sonra da uzun uzadiya açiklanmis bir Kitab''dir" (K.11 Hûd 1-3)




Böylece Kur''an''i, sadece Araplar için, özellikle Mekkeli''leri uyarmak üzere indirilmis gibi gösterirken, Yahudi''lere daha önce Tevrat''in, Hiristiyan''lara da Incil''in verildigini ve bu nedenle onlarin kendi kitap''larina göre is görmeleri gerektigini bildirmis ve biraz yukarda degindigimiz gibi Kur''ân''a su tür âyet''ler koymustur:




"Yahudiler Tevrat''a göre amel etsinler" (K. 5 Mâide 43);




“Tevrat''la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap tasiyan merkebin durumu gibidir. Allah''in âyet''lerini yalanlamis olan kavmin durumu ne kötüdür...” (K. 62 Cum''a sûresi, âyet 5).




"... Incil sahipleri Allah''in onda indirdikleri ile hükmetsinler. (Onunla. hükmetmeyenler), iste onlar fâsik olanlardir." (K. 5 Mâide 46-47).




Bu arada sunu da belirtmekten geri kalmamistir ki, eger Tanri istemis olsaydi: ".... sizi bir tek ümmed yapardi" (K. 5 Mâide 48)




Ancak ne var ki daha sonralari, yani güçlenipte Yahudi''leri ve Hiristiyanlari Islâma zorlama siyasetine basvurunca, Kur''ân''a koymus oldugu yukardaki âyet''lerle çeliski yaratacak nitelikte hükümlere yönelmistir. Örnegin önceleri onlara, kendi kitaplarina (yâni Tevrat''a, ya da Incil''e) göre is görmelerini söylerken, simdi bu kitaplarin asillarinin Kur''ân tarafindan onaylandigini ve fakat onlar tarafindan tahrif edilmis oldugunu ve bu nedenle Yahudi''lerin ve Hiristiyan''larin Kur''ân''a uymalari geregini bildirmistir. Bu vesileyle koydugu âyet''lerden bir kismi söyle:




“... Dogrusu (Kur''ân''daki) bu hükümler, ilk sahifelerde, Ibrahim ve Musa''nin sahifelerinde de vardir” (K. 87, A''lâ sûresi,m hayet 18-19).




“Ey Israilogullari!... Elinizde bulunan Tevrat''i te''yid ederek indirdigimiz Kur''ân''a inanin... âyet''lerimizi degistirmeyin...” ()K. Bakara, 41; Ayrica bkz. Nisâ 47)




"Rabbinin katindan bir belgesi olanlar... önlerinde de Musa''nin Kitab''i önder ve rahmet olarak bulunanlardir ki, iste onlar Kur''ân''a inanirlar. Hangi topluluk (Kur''ân''i) inkâr ederse yeri atestir..." (K. 11 Hûd 17).




"Ayet''lerimize inanip, yanlarindaki Incil''de ve Tevrat''ta yazili bulduklari o elçiye, o ümmî Muhammed''e uyanlar (var ya)... O peygambere''e inanip ona saygi gösteren, ona yardim eden ve onunla birlikte gönderilen nûr''a (Kur''ân''a) uyanlar var ya, iste kurtulusa erenler onlardir" (K. 7 A''râf 156-157);


Daha baska bir deyimle Tevrat''in ve Incil''in, esas itibariyle Kur''ân demek oldugunu, fakat onlar tarafindan tahrif olundugunu, bu nedenle Kur''ân''i kutsal kitap olarak kabul etmeleri gerektigini bildirmistir. Bunu yaparken, daha önce onlara kendi kitaplarina göre hareket etmelerine dair söyledikleriyle çeliski yaratmistir.

İlhan Arsel

1 Bu konuda bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt V, sh. 3743).

2 Bu konuda benim “Islâm''a Göre Diger Dinler” ve “Kur''ân''daki Kitaplilar” adli yayinlarima bakiniz.

3 Elmalili Hamdi Yazir''in çevirisine bakiniz.

4 Elmalili Hamdi Yazi''nin bu âyet''lerle ilgili açiklamasina bakiniz (Cilt III, sh. 1890 ve d.; sh. 2114 ve d.)
Alıntı ile Cevapla
  #17  
Alt 28-03-2005, 20:48
dmxads dmxads isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 11 Dec 2004
Mesajlar: 60
Standart Mekke den Medine ye Muhammed

I) Mekke döneminin nispeten yumusak ve hösgörülü nitelikte görünen âyet''lerinin, Medîne döneminin sert, kati, savasci âyet''leriyle çeliskili bulunmasinin nedenleri:




Kirk yasinda iken kendisini “Peygamber” olarak ilân eden Muhammed, ömrünün geri kalan 23 ya da 25 yilinin asagi yukari yarisini Mekke''de, ve diger yarisini da Medine''de geçirmistir. Mekke''de bulundugu süre boyunca Kur''ân''a koydugu âyet''ler “Mekkî”, ve Medîne''ye Hicret''ten sonra koyduklari da “Medenî” deyimiyle tanimlanir. Hemen belirtelim ki Mekkî âyet''ler ile Medenî âyet''ler, yumusaklik ve sertlik, ya da hösgörülü''lük ve hosgörüsüz''lük, ya da barisçi''lik ve saldirgan''lik gibi hususlar bakimindan birbirlerinden çok farkli ve genellikle çeliskili nitelikte seylerdir. Genellikle bu farkliliklar ve bu çeliskiler, Muhammed''in Mekke döneminde henüz güçsüz iken, Medîne''ye geçtikten sonra ise giderek güçlenmis olmasindan dogmustur. Daha baska bir deyimle, henüz kendisini güçlü bulmadigi dönemlerde “hosgörülü” imis gibi davranirken, güçlendigi an saldirgan ve savasçi kesilmis olmasindandir. Mekke döneminde iken pek az taraftar toplayabildigi, yâni henüz güçsüz durumda bulundugu için. Kur''ân''a, hösgörülü, yumusak, barisci, ögüt verici (teblig edici) gibi görünümlü âyetler koymustur, ki bunlardan bazilarini yukarda gördük. Bunlar arasinda: “(Ey Muhammed!) Sen ögüt ver, esasen sen sadece bir ögütücüsün” (K. Gasiye 21-22), ya da: “(Ey Muhammed!) Yine de yüz çevirirlerse, artik sana düsen anacak açik bir teblig''dir” (K. Nahl, 82), ya da: “(Ey Muhammed!) Ayet''lerimiz hakkinda ileri geri konusmaya dalanlari gördügünde, onlar baska bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur...” (K. En''âma 68), ya da: “Ben de sizin taptiklariniza asla tapacak degilim. Evet siz de benim taptigima tapiyor degilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadir” (K. Kâfirûn, 6) seklinde olanlari vardir. Fakat daha sonraki Medîne döneminde Kur''ân''a yerlestirdigi âyet''ler (yâni Medenî olan âyet''ler), sertlik ve siddet ifâdesi olarak bu yukardaki “Mekkî” âyet''lerle çeliski halindedir. Mekkî âyet''lerin “teblig et”, ya da “ögüt ver”, ya da “Din''de zorlama olmaz” seklindeki yumusakligi yerine, Medenî âyet''lere “siddet”, “katilik”, “savasçilik” ve “saldirganlik” gibi nitelikler egemendir. Ki bunlar arasinda: “Müsrikleri buldugunuz yerde öldürünüz” (K. Tevbe sûresi, âyet 5), ya da: “Kâfirlerle ve munâfiklarla savas (cihadda bulun. Ve onlara kati davran!...” (K. Tevbe 74), seklinde olanlari vardir. Çünkü Medîne''ye geçtikten az sonra, çete saldirilari sayesinde ele geçirdigi ganimetler ve ganimetlerden yararlanmak isteyen taraftaralrin sayisinin artmasi nedeniyle giderek güçlenmistir; artik sadece “teblig edici” ya da ‘ögüt verici” degil fakat “emredici”dir; diledigi seyleri kiliç yolu ile elde edebilicidir. Bu nedenle artik yumusak davranmak, hosgörü saçar olmak ihtiyacinda degildir; bu nedenle Kur''ân''a sert, yildirici, lâ''netleyici, ölüm saçici, savasçi nitelikte dehset saçan hükümler koymustur1. Güçsüz durumda iken Kur''ân''a: “Biz Resûl''leri, sadece müjdeciler ve uyaricilar olarak göndeririz...” (K. 18, Kehf 56), ya da: "Ey Muhammed, sen ögüt ver, esasen sen sadece bir ögütcüsün . Sen onlara zor kullanacak degilsin" (K.88 Gâsiye 22-24), ya da: "Dinde zorlama olmaz" (K. 2 Bakara 256) seklinde hosgörülü imis kanisini yaratici âyet''ler koyarken2, güçlendigi an sert ve dehset saçar nitelikte âyet''ler yerlestirmistir ki, bunlarin arasinda “Allah yolunda Kital”i öngören (K. Nisâ 84), ya da müsrik''leri Müslüman yapincaya kadar savasi emreden (örnegin: "...(kâfirlerin) boyunlarini vurun, parmaklarini dograyin" (K. 8 Enfal 12), ya da "Onlari buldugunuz yerde öldürün... Fitne kalmayip yalniz Allah''in dini ortada kalana kadar onlarla savasin" (K. 2 Bakara 191-193); seklinde olan, ya da Yahudi''lere Hiristiyan''lara karsi savas açilmasini ve Islâm''i kabul etmelerine, ya da “cizye” (kafa parasi) vermelerine kadar savasin sürdürülmesini öngören hükümler vardir ki bunlar arasinda: "(Kitab ehli''ne yani Yahudilere ve Hiristiyanlara ve Islam''i din edinmeyenlere karsi) ... boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savasin" (K. 9 Tevbe 29)), ya da:"Ey Peygamber! Kafirlerle ve munafiklarla savas. Ve onlara kati sert davran! Varacaklari yer Cehennemdir..." (K. Tevbe 73, Tahrim 9) seklinde olanlari var.




Öte yandan yine henüz yeteri kadar güçlü bulunmadigi zamanlar, özellikle Mekke döneminde, husumet celbetmemek maksadiyle, tedbirli davranmayi tercih etmis, örnegin Tanri''yi inkar edenlere ya da puta tapanlara satasilmamasini, onlarin taptiklari seylere sövülmemesini istemistir. Çünkü aksi takdirde onlarin da kendisine ve taraftarlarina saldiracaklarini ve sövmeye baslayacaklarini bilirdi. Bundan dolayidir ki Kur''ân''a: "Allah''tan baska yalvardiklarina sövmeyin ki onlar da ... Allah''a sövmesinler." (K. 6 En''am 108) der, ya da:"...onlar savasmadikça, siz de onlarla savasmayin..." (K.2 Bakara 191) seklinde yumusak ve barisci nitelikte görünen âyet''ler koymustur. Fakat Medîne''ye geçipte güçlendikten sonra artik çekingen ve barisci siyâset izlemeye gerek kalmadigi için Kur''ân''a:“Ey Peygamber! kâfirlerle ve munâfiklarla savas (cihadda bulun!). Ve onlara kati davran (Sertlik göster)! Varacaklari yer cehennemdir...” (K. Tevbe 74; ayrica: Tahrîm 9) seklinde, ya da biraz önce degindigimiz gibi, yildirici ve dehset saçici hükümler koymustur3

İlhan Ersel

1 Her ne kadar Medîne dönemine âit âyet''lerin kimi çevirisinde “uyarici” deyimleri geçmekle beraber âyet''lerin Arapca aslinda kullanilan “inzâr” ve “nezir” sözcükleri, genellikle ”korkutma” anlamini tasir. Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur''ân Ansiklopedisi, (Cilt VII, sh. 185)

2 Ayrica bkz. Imrân 20; Mâide 92, 99; Ra''d 40; Nahl 35, 82; Nûr 54; Ankebût 18; Yâ-Sîn 17. Bu konuda Turan Dursun''un Kur''ân''daki Çeliskiler baslikli yazisi için bkz. Ikibin''e Dogru, 17 Aralik 1989, sh. 49

3 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur''ân Ansiklopedisi (Cilt IV. sh 97 ve d.);
Alıntı ile Cevapla
  #18  
Alt 31-03-2005, 15:08
hoara hoara isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 18 Mar 2005
Mesajlar: 49
Standart ayın yarılması

Kuranda Kamer Suresinin l. ayetinde, anlatılan “ayın yarılması” olayı Allah’ın delil olarak sunmadığı, uydurulmuş hadislerle anlaşılmaya çalışılarak ateisler tarafından, eleştiri konusu yapılmaktadır.
Ateistlerin hadisleri eleştirmesi sadece kuranı kabul eden bir müslümanın sorumluluğu değildir. Ancak ayetlerin eleştirilmesini dikkate almalıdır. Bu yüzden eleştiri sadece kuran açısından değerlendirilmiştir.

Bu ayette geçen “saat yaklaştı , ay yarıldı” ifadesi geçmiş zaman da olan bir olayı anlatmamaktadır. Allah kuranda zaman zaman bizim için gelecekte olacak bir olayı anlatırken o güne gider ve o gün yaşanıyormuş gibi anlatır. Bunu kıyametle ilgili bir çok ayette görebiliriz. 18/49 kitab ortaya konmuştur. Suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduğunu görürsün vb. ayetler delildir. Zaten ayın yarılması ile ilgili ayetin kendisi dikkatli okunsa ayette geçen “saat yaklaştı” cümlesinden bu hadisenin kıyamet saatin yaklaştığı günde olacak bir olaydan bahsettiği görülebilir.

Ve “yarılma” kelimesi “o saat” ile bağlantılı kuranda incelendiğinde sadece ayın yarılması için değil kıyametin oluşumu anındaki diğer olaylar içinde kullanıldığı görülecektir (55/37 69/16 77/8-11)

Ayrıca yukarıda değinildiği gibi gelecekte olacak bir olayda zaman zaman geçmiş zaman kipleri kullanılması, yanlış değerlendirilmektedir. Bu konunun kuranın diğer ayetlerinde nasıl ele alındığı değerlendirilmelidir. Bir başka örnek vermek gerekirse 20/126-buyurur ki : işte böyle . çünkü sana ayetlerimiz gelDİ ve sen onları unuttun. Bugün de sen unuturluyorsun ayetinde bu konuşma gelecekte ahiret gününde geçecektir. Ancak ayetlerin o kişiye gelmesi ve onun unutması geçmiş zaman kipi ile anlatılır. Yani konunun geçtiği güne gidilir ve o gün yaşanıyormuş gibi anlatılır. Bu anlatımdan bu konuşmanın bu zamanda geçtiği düşünülemez

Unutmamak gerekir ki Allah için zaman kavramı bizim içimizde bulunduğumuz zaman kavramından farklıdır. Kaldı ki geçmiş zaman kipi kullanıldığı düşünülse bile kuranın evrenselliği dikkate alındığında, bu olayın gerçekleşeceği zamandan hemen sonraki insanlar için ayın yarılması zaten geçmişte kalmış bir olay olacaktır. Bu olayın daha önce gerçekleştiğinin delili, Allah’ın delil diye kabul etmediği, sonradan uydurulmuş hadislerdir. Allah’ın ise hadisleri delil diye sunduğu kuranda geçmez.

Ve bu olayın geçmişte olmadığının bir başka delili ise; kuranda elçi muhammedin hiç bir mucizesinin olmadığının bildirilmesidir. (6/35-37) madem kuranda elçi muhammed’in hiç bir mucize göstermediği belirtilmiştir öyleyse bu olayın onun zamanında olmuş olması kocaman bir yalandır. Böylece sadece kuranı kabul eden bir müslüman için ateistin eleştirisi bir yalanı dayanak almış olur.

Elbette ki hadislerin yanlışlıkları inkar edenlere koz vermektedir. Ve bu tip hadisler islam dinini karalamak için malesef iyi malzeme oluşturmaktadır. Ancak islam sadece ama sadece kurandan sorulmalıdır. Ne hadisler ne de kendini müslüman diye isimlendiren kişilerin yanlış yorumları ile yaptıkları eylemler Allah’a,kurana, yamanamaz. Çünkü Allah kitab olarak sadece kuranı referans gösterir (6/114) Ateisler şunu dikkate almalıdırlar ki , kendi düşünce yapıları Allah’ın yok olduğu üzerine kurulu ise ve Allah eleştiriliyor ise öyleyse sadece Allah’ın sözleri ile Allah’ı eleştirmelidirler. Allah’a ve Allah’ın elçisine iftira edilerek uydurulmuş hadisler,tesvir vb sözlerle değil.

saygılarımla
Alıntı ile Cevapla
  #19  
Alt 02-04-2005, 23:04
dmxads dmxads isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 11 Dec 2004
Mesajlar: 60
Standart HRİSTİYAN SİYONİZMİ... FETULLAH VE HARUN YAHYACILARA!!!!

BEYAZ SARAY''IN GİZLİ DİNİ EVANJELİZM
"FURKAN GÜMÜŞ''ÜN BEYAZ SARAY''IN GİZLİ DİNİ ADLI KİTABIN YAZARI İSMAİL VURALLA YAPTIĞI SÖYLEŞİ DEN ALINMIŞTIR.

EVANJELİZM NEDİR?
Evanjelizm, sözlük anlamı yönünden, Kutsal Kitap''a yönelmek, dönmek anlamını taşır. Evanjelizm terimi farklı protestan grupları tanımlamak için kullanılmaktadır. Kelimenin kaynağı Yunanca iyi haber veya genel olarak ‘asıl gerçek’ anlamına gelen evangelion’dan gelmektedir. Ayrıca Hz.İsa’nın gerçek öğretisi yerine de kullanılmaktadır. Reform hareketi esnasında Martin Luther kelimeyi kendi kurduğu Evanjelik Kilise hareketi için uyarlamıştır. Bugün hala Almanya’da Lutheryen Kiliseler için Evanjelik Kilise terimi kullanılmaktadır. İngilizce konuşulan dünyada, Kuzey Atlantik Anglo-Sakson dini geleneğini 18. ve 19. yüzyılda değiştiren ve farklılaştıran dini hareketler ve mezhepleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Bugün için evanjelizm, Amerika''daki Hıristiyan toplumunun tutucu kanadını ifade etmektedir.



*Kitabın alt başlığı da büyük bir iddia: Beyaz Saray’ın Gizli Dini. Günümüz Amerikan yönetiminin üzerindeki Siyonist anlayışı ve evanjeliklerin etkisi nedir?

1970’lerden bu yana Amerikan yönetimi içerisinde, siyasi açıdan ve yönetim açısından gittikçe büyüyen bir etkiye sahipler.
Ne kadar etkili olduklarını bu süreçte başkanlık yapan insanların inançlarından sözlerinden örnekler vererek ortaya koyabiliriz.

Dönemin Amerikan başkanı Jimmy Carter New Jersey’deki Elisabeth Sinagog’unda yaptığı konuşmada şöyle sesleniyordu: “Sizinle aynı Tanrı’ya saygı duyuyorum. Bizler (babtistler) sizinle aynı Kitab-ı Mukaddes’i inceliyoruz. İsrail’in ayakta kalması siyasete bağlı değildir. Bu ahlaki bir ödevdir.”

Bir konuşmasından Reagan İsrail için şöyle diyordu: “Armagedon işaretlerini gördüğümüz tam şu sıralarda İsrail bel bağlayabileceğimiz tek sağlam demokrasidir.”

Mesela şimdiki başkan Bush bir konuşmasında inandığı misyonu şöyle izah ediyor: "Adalet ile zulüm her zaman birbirleriyle savaş halindedir. Ve Allah bunlar arasında tarafsız değildir. Biz iyiyle kötü arasında bir savaştayız. Amerika, kötülüğü iyilikten ayırt edecek."

Sağ kanat dini gruplar üzerinde uzman olan Somerville-Massachusetts Politik Araştırmalar Merkezi analisti Chip Berlet "Bush, militan Hıristiyan evanjeliklerin kıyametçi ve mesihçi düşüncesini fazlasıyla taşıyor. İyi ile Kötü arasındaki büyük mücadelenin varlığına ve bu mücadelenin büyük bir ‘son’ savaşla biteceğine dair dünya görüşüne inanıyor görünüyor. Böyle bir dünya görüşüne sahip insanlar Tanrı’nın buyruğunu taşıdıklarını düşündükleri için insanlığı tahmin edilemez ve korkunç risklerle karşı karşıya bırakabilirler."

Ayrıca 1970’lerden bu yana İsrail’e yapılan ABD yardım miktarları incelenirse desteğin finanssal boyutunun ne denli arttığı da görülebilecektir.


*Evanjelik meznebinin ne kadar bağlıları var?

11 Eylül 2001’de yaşanan ikiz kulelere uçak çarpması olayından sonar bu oranda artış gözlemlenmektedir. 2002 yılı Gallup araştırmasına göre kendisini evanjelik olarak tanımlayanların oranı %46’ya çıkmıştır. Amerika tarihinde ilk kez bu oran, Irak savaşı ve Başkan Bush’un ‘ilahi misyon’ söylemleri ile belki 2003 yılında %50’yi geçebilme ihtimaline sahiptir.

*Evanjelikler için kendileri dışındaki “öteki” insanların durumu nedir, bakışları nasıldır? Örneğin Müslümanlara?

Her dinde olduğu gibi inananlar ve inanmayanlar sınıflandırması elbette onlarda da var. Her inanmayan onlar için potansiyel düşman. Müslümanlara Armageddon savaşında kendi Deccallarının safında kendilerine karşı savaşacaklar düşüncesi ile pek sıcak yaklaştıklarını söyleyemeyiz. Ayrıca Siyonist literatürden oldukça etkilendikleri için kendilerini Tanrı’nın seçilmiş insanları görmek hissiyatı bu inanışa sahip insanlarda da mevcut. Zaten yüzyıllar önce ataları Amerika topraklarını fethederken ‘Kenan Halkı’ tanımlamasıyla bariz bir Kızılderili katliamı da yapmış bulunmaktalar. Maalesef evanjeliklerde de din eksenli bir şövenist anlayış mevcut.

*Evanjeliklerin Yahudilere ve Siyonizme bağlılıkları nereden kaynaklanıyor?

İnançlarından. Çünkü onların bakış açısı ‘kıyamet eksenli’ bir dünya görüşü. Her ilahi dinin inanç sistematiği içerisinde bir cennet kavramı mevcut ama mesela biz Müslümanlar kendimizi yaşamak ve yaşatmakla mükellef görürüz inancımız gereği. Ölüm arzusu bizim inanç sistematiğimiz içerisinde hoş durmaz. Kıyameti arzulayan bir inanmışlar kitlesinin (ki hayata bakışları bu perspektifle şekillenmekte) sağlıklı bir ruh hali içerisinde olduklarını söylemek doğru olmaz. Evanjeliklerin esasen siyonizme bir bağlılıkları yok. Sadece siyonizme ihtiyaçları var. Çünkü siyonizmin temelinde yatan hedefler onların istediği şekilde dünyayı kıyamete sürükleyecek. Bu nedenle siyonizmin destekçisi ve bağlısı görünüyorlar.

Bakın Cumhuriyetçilerden Oklahoma senatörü James Inhofe İsrail-Filistin sorunu hakkında ne diyor: “Bu bir politik savaş değildir. Tanrı’nın sözünün doğru olup olmadığı üzerine bir mücadeledir." (David Corn, Washington editor of The Nation, AlterNet, April 19, 2002)

İnançlarına göre kendilerine vaat edilmiş cennetlerine, dünya krallıklarına ulaşmak için kıyametin önündeki kilometre taşlarının döşenmesi gayreti yapmaya çalıştıkları. Ne kadar çabuk o kadar iyi anlayışlarına göre. Ortadoğu karışmadan, Armageddon savaşı olmadan istediklerine ulaşamayacaklar, çünkü inandıkları kehanetler böyle. Ve bu kehanetler de Yahudilerin vaat edilmiş topraklara kavuşması gerektiğini söylüyor, yani Nil’den Fırat’a uzanan Ortadoğu coğrafyasına…


*Kitabınızda Bush’un seçim kazanmasının arkasında evanjelik yayıncılığın büyük etkisi olduğunu iddia ediyorsunuz. Evanjeliklerin medyadaki rolü ve etkisi gerçekten bu kadar güçlü mü?

Meselenin bir diğer boyutu da fundamentalist inancın savaşa olan ihtiyacıdır. Savaşın ve gerginliğin olmadığı noktada cepheleşmenin ve radikalleşmenin önü büyük oranda tıkanacaktır. Havarisiz İsa konumuna düşmek istemeyen fundamentalist Hıristiyan liderler cemaatleri üzerindeki gerilimi muhafaza etmeye çalışmaktadırlar.
Bush’un seçilmesi bir açıdan onlar için bulunmaz nimettir. Ve şimdi tekrar seçilmesi için ellerinden geleni yapacaklarından emin olabilirsiniz. Amerika, Avrupa’ya oranla daha dindar bir topluluktur. Amerika’da haftada bir kilise ayinlerine katılma oranı neredeyse %50’dir. Ayrıca her kilise kendi çevresinde cemaatini oluşturur. Bununla beraber Evanjelik cemaatler televizyonu çok etkin olarak kullanırlar. Kendi kanalları, televizyon programları, şovları mevcuttur. Amerikan toplumunda televizyon seyretme oranlarını göz önünde bulundurursak medya ve özellikle televizyon aracılığıyla yapılan propagandanın tesirini hayal edebiliriz.
Ayrıca şunu da eklemeliyim ki, Irak savaşının Amerikan toplumunun üzerindeki bütün olumsuzluklarına rağmen (savaşta öldürülen askerler, Irak’taki işkence görüntüleri, Irak’a karşı açılan savaşın mesnetsiz olduğunun ortaya koyulan delillerin birer yalandan ibaret olduğunun ortaya çıkması, vs.) Amerikan kamuoyundaki Bush desteği yapılan araştırmalarda hiçbir zaman %45-50 civarlarının altına inmedi. Bence bu Evanjelik kamuoyunun da gücünü göstermekte. Bugün hala Bush’un seçimi kazanma ihtimalinden bahsedebiliyorsak arkasındaki en büyük neden budur.


*Armageddon savaşı nedir?

Evanjelikler, Kitab-ı Mukaddes''in bazı bölümlerini, İsrail''deki Megiddo Ovası''nda yapılacak olan son büyük savaşı önceden bildirdiği şeklinde yorumlamaktadırlar. Mezkur savaş Kitab-ı Mukaddes''te İbranice Armagedon diye geçmektedir. Armagedon ''Megiddo Tepesi'' anlamına gelmektedir. Yani bu savaş bugünkü İsrail''deki Megiddo Ovası''nda gerçekleşecektir. Armagedon ancak ve ancak Yahudilerin bir millet olarak Vadedilmiş Topraklar’da ( Ki bu topraklar Fırat ve Dicle havzasını da kapsamaktadır) yeniden bir araya gelmelerinden sonra gerçekleşecektir. ‘Milenyalist’ olarak adlandırılan bu mitsel doktrin diğer bazı kiliseler tarafından da kabul edilmektedir. Milenyalist doktrine göre Kitab-ı Mukaddes''te bu savaşın iki binli yıllarda olacağına dair işaretler bulunmaktadır. Diğer yandan, Mesih bu savaşta gökyüzünden inecek ve Deccal''ı Armagedon’da öldürecektir. Bundan sonra krallığını kuracak ve yıllar süren bir barış dönemi başlayacaktır. Fundamentalist Hıristiyanların İsrail''e olan yakın ilgileri Mesih''in ikinci kez dünyaya gelişine yol açacak olan bu savaşı bir an önce yerine getirmek için aracı olacaklarına dair inançlarından kaynaklanmaktadır


*Evanjelik misyonerliğin en çarpıcı örneği zannediyorum, işgal altındaki Irak’ta yaşanıyor şu an..

Şu anda Irak’ta ciddi bir misyonerlik faaliyeti mevcut. Evanjelizmin doğmasından bu yana incelediğimizde son dönemki kadar yoğun misyonerlik faaliyetinin önceden olduğunu söylemek zor. Bunu biraz da inançlarından kaynaklandığını söyleyebilirim. Çünkü İncil’in hükmü uyarınca kıyameti kolaylaştırmak için her milletten/kavimden müritlerinin olmasına çalışıyorlar bir bakıma… Kendi inançlarını paylaşan bir Ortadoğu toplumu da gelecek tasvirleri açısından oldukça kolaylaştırıcı aynı zamanda. Misyonerlik faaliyetlerini sırf Irak’ta yürütmüyorlar ki! Bugün bilhassa Adapazarı depremi sonrası ülkemizde cirit atan misyonerler, bugün Güney Amerika’da, mesela Brezilya’da kurulan misyonlar ki koyu Katoliktir Güney Amerika’nın çoğunluğu, yavaş yavaş emellerine ulaşmaktadır. Bizim coğrafyamız için bu aslında yeni de değildir. Osmanlı’nın son döneminde Ermeni ayaklanmalarını kışkırtan Anadolu’daki Protestan misyonları da bu inancı taşımaktaydılar.

*Hıristiyan Siyonist Örgütlerden bahseder misiniz?

Bu örgütler, inancı eyleme dönüştürmüş organizmalardır. En temel özellikleri İsrail’e açıktan maddi, manevi destek olmalarıdır. İsrail’in kehanetlerindeki yerini sıcak tutmak için bu ülkeye turistik turlar düzenlerler, bazıları topladıkları gelirler ile İsrail’e göç eden Yahudilerin finansmanını sağlarlar, Siyonist kongre tertip etmişlerdir, Süleyman Mabedi’nin inşası için plan proje hazırlatan var içlerinde, başta Amerika içerisinde olmak üzere İsrail lehine lobi çalışması yapan mevcut.. Mesela içlerinden bir tanesini örnek vereyim: Kudüs Uluslararası Hristiyan Büyükelçiliği (ICEJ). Bu örgütün düzenleyicilerinden olduğu I.Hıristiyan Siyonist Kongresi’nde (ki ne tesadüf ilk siyonist kongreden yaklaşık yüzyıl sonra aynı yerde yapılmıştır.) Alman Jan van der Hoeven, muhtemel Filistin-İsrail barışını savunan Yahudileri hedef alarak şöyle söylemiştir: “İsraillilerin ne istediği umurumuzda değil! Bizi Tanrının dediği ilgilendirir! Tanrı o toprakları Yahudilere verdi!” (Grace Halsell, Prophecy and Politics, s.133)

.................................................. ............................
.................................................. ............................


Fundamentalistler Savaşı: Amerika''da Din, Siyaset ve Terör

Dr. Sedat LAÇİNER, USAK Başkanı


Din, Amerikalılar''ın hayatında her zaman büyük bir rol oynadı. Tarih, Ronald Reagen gibi dindar, çok sayıda Amerikan başkanını da gördü. Fakat denebilir ki, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) daha kuruluşundan itibaren kilise ile siyaseti ayırmayı siyasi bir hedef olarak koymuş, dinler arasında siyasetin tarafsızlığını sağlamaya çalışmıştır. Milyonlarca insanın bu ülkeye göç etmesinin nedenlerinden biri de uzunca bir zaman din özgürlüğü olmuştur.[1] Fakat bu durum dinin siyasete etkisini hiçbir zaman azaltmamış, hatta din (Hristiyanlık ve Yahudilik) siyaseti etkileyen en önemli toplumsal kurumlardan biri olmuştur.[2] Ancak denebilir ki, Oğul Bush döneminde dinin siyaset ile ilişkisi tarihte hiç görülmediği bir noktaya ulaşmıştır. İlk defa olarak bir başkan, dinci hareketlerin lideri olarak görülmeye başlanmış, internet siteleri ve kiliseler müritlerini Bush için dua etmeye ve oruç tutmaya çağırmış, siyasi çıkarlar için kiliselerde örgütlenmeler başlamış, üstelik söz konusu başkan da kendisini bir tür ‘Mesih'' ilan edebilmiştir.[3] Kısacası George W. Bush''un başkanlığı döneminde seçim yarışıyla iç içe giren dini hareketler, bir tür çılgınlık halini almıştır. Eğer söz konusu olan ülke sıradan bir ülke olsa idi, din-siyaset ilişkisi ve Hristiyan fundamentalizmi bu kadar çok ilgimizi çekmezdi ve belki de bu yazının konusu dahi olmaz idi. Ancak söz konusu olan ABD gibi bir süper güç olunca ve Bush tarafından ilan edilen savaşın (ya da Haçlı Seferi''nin) hedefi bizim de içinde bulunduğumuz coğrafya olunca, konu hayati bir önem kazanmaktadır. Çünkü sanılanın aksine Bush''un düşman ilan ettiği Üsame Bin-Ladin ile kendisinin din anlayışı arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır ve ne yazık ki küresel terörün nedenleri bu anlayış incelenmeden tam olarak anlaşılamaz.

Bush ve Din

Eski bir alkol bağımlısı olan George W. Bush bu durumdan dinin yardımıyla kurtulmuştur. Neredeyse 20 yıl boyunca alkol kullanımında kontrolü sıkça kaçıran Oğul Bush, bir İncil Çalışma Grubu''na girmesiyle ve iki yıllık yoğun İncil okumaları sayesinde alkol sorununu geride bırakabilmiştir.[4] Din, onda sadece alkolü bırakmasına yardımcı olmamış, kendi deyimiyle, "kalbini de değiştirmiştir". Dine yoğunlaştığı bu dönemlerde fundamentalistler ve onlara yakın din adamlarıyla içli dışlı olan Bush daha sonraki görüşlerini önemli ölçüde bu yıllarda oluşturmuştur.
Bush, alkolü din ile yenerken, Reagan döneminde hız kazanan din-dış politika ilişkisi içerisinde aşırı Yahudi ve Hristiyan dinci grupları da barındıran Amerikan muhafazakar sağının siyasette etkili olma çabaları da hız kazanmıştır. Özellikle 1995''den itibaren sadece birkaç düşünce kuruluşunda ‘yuvalanan'' din-merkezli siyaset savunucuları Washington''da etkilerini arttırmaya başlamışlardır. Bu yıl içinde Reagan Yönetimi''nin etkili isimlerinden Michael Harowitz, Amerika''nın önemli gazetelerinden The Wall Street Journal''da ‘Hilal İle Haç Arasında Yeni Hoşgörüsüzlük'' adlı bir makale yayınlamıştır. Harowitz bu yazısında tüm dünyada Hristiyanlar''ın ciddi sıkıntılar ile karşılaşmasına karşın, Amerikan dış politikasının bunlara kayıtsız kaldığını savunmuştur.[5] Benzeri yazılar takip eden günlerde artmıştır ve Harowitz''in yazısı dini dış politikayı savunanlarda şaşırtıcı bir hareketlenme sağlamıştır. Harowitz''in din-siyaset ilişkisindeki bir diğer önemi ise Chuck Colson (Prison Fellowship''s) ile muhafazakar Yahudiler arasında katalizör olmasıdır. 1996 yılında ise Evangelikler Ulusal Derneği (The National Association of Evangelicals) ile bir diğer dini örgüt olan Özgürlük Evi (Freedom House) Washington''da ‘Persecution of Christians'' adlı bir konferans düzenlemiştir. Bu toplantıda tüm dünyada Hristiyanların diktatörlerin ve diğer dinden kişilerin saldırısı altında olduğu, büyük acılar çektikleri, buna karşın ABD''nin yeterince aktif olmadığı işlendi.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken George W. Bush Texas Valisi idi ve dünya olayları ile çok yakından ilgilenmiyordu. O ana kadar yurtdışına sadece üç kez çıkmıştı. Meksika ile serbest ticaret konusundaki açıklamaları bir ayana bırakılacak olur ise dış politika konusunda ciddi bir açıklaması da olmamıştı. Michael Horowitz, Chuck Colson ve diğerleri ilk etapta Bush''un yakın çevresi ile temasa geçtiler ve dini-dış politika için lobi oluşturmaya başladılar. Yine aynı tarihlerde NAE Siyasi İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Richard Cizik de Bush''un konuşmalarını etkilemeye başladı. Böylece Bush''un etrafında evangelik, muhafazakar sağ bir ağ oluşmaya başladı. Bu ağın doğal bir parçası ise muhafazakar Yahudiler''di.
Yahudi Bağlantısı

En aşırı Yahudi düşmanlığı daha çok Hristiyan toplumlarında görülmüştür. Hatta denebilir ki Filistin sorununa kadar Müslümanlar ile Yahudiler arasında ciddi sorunlar yaşanmamış, Yahudiler Müslüman toplumların adeta koruması altında yaşamışlardır. Buna karşın Hitler Almanyası ve bu dönemde tüm Avrupa''daki Yahudi karşıtı politikalar Hristiyanlar''ın Yahudiler''e karşıtlığının ırkçılık boyutuna kolayca ulaşabildiğini gözler önüne sermiştir. Ancak tüm Hristiyan mezhepleri Yahudi karşıtı değildir ve aslında her iki din bir Hristiyanlar''ın önemli bir kesimince tek bir din olarak görülür veya Yahudilik inançları Hristiyanlar''ca desteklenir. Amerika''da Hristiyan-Yahudi yakınlaşmasını sağlayan en önemli görüşler ise Anglikan bir papaz olan John Nelson Darby''e (1800-1882) aittir. Darby Yahudilerin, Hristiyan olmadan da dünyada yer alabileceklerini, hatta Hz. İsa''nın dünyaya yeniden gelebilmesinin Yahudiler''in İsrail''de yeniden toplanmasına bağlı olduğunu iddia etmiştir. Hz. İsa''nın yeniden gelebilmesi için Armegeddon Savaşı''ndan önce Yahudiler İsrail''de olmalıdır. Bu fikirler özellikle Güney''de fundamentalistler arasında yayıldı. ‘Hristiyan Siyonizm''i olarak adlandırılan bu yaklaşım günümüzde özellikle evangelikler arasında oldukça yaygındır ve bir çok evangelik lider kendisini Hristiyan Siyonist olarak tanımlar ve İsrail''in Ortadoğu''da güvende olmasına büyük önem verir. Örneğin, sadece San Antonio''da (Texas) bulunan Cornerstone Kilisesi Yahudi yerleşimcilerin Arap toprakları üzerinde yerleşimi için 1 milyon dolar bağışta bulunmuştur. Çünkü onlara göre bu İncil''in öngördüğü bir sürecin parçasıdır.
Yine Bush''a yakınlığı ile bilinen bir çok Evangelist gruba göre kıyamete götürecek süreçte büyük savaş petrol nedeniyle çıkacaktır ve Ortadoğu''da çatışmaların artması İncil''in haber verdiği bir süreçtir ve olması gerekendir.
‘Evangelist Bir Başkan''

Babasının seçim kampanyalarında radikal dinci Hristiyan mezhepleri ve grupları ile bağlantıları kuran Oğul Bush, kendi seçim kampanyalarında da bu gruplar ile olan bağlarını kuvvetlendirmiştir. Konuşma metinlerinde sıkça İncil''den ilahilerden ve diğer dini metinlerden cümleler alan George W. Bush, zaman zaman bir siyasetçiden çok, bir din adamı gibi konuşmuştur. Bush, seçimler öncesinde en favori felsefecisi sorulduğunda hiç çekinmeden "Hz. İsa" diyebilmiştir.[6] Her gün dua ve ibadet ettiğini kamuoyu ve basın önünde belli etmeye çalışan Bush bir canlı yayın konuşması öncesinde ise yardımcılarından kendisini 10 dakika yalnız bırakmalarını istemiş, bu tür hareketleriyle Tanrı ile baş başa kalmak istediğini, dua edeceğini ima etmiştir. Bush''un bu tür Hristiyan ve Evangelik yönlerinin altını çizen hareketleri çok fazladır. Bush başkanlığı döneminde söylemlerini eylemlere de dökmüştür. Örneğin bu dönemde milyarlarca dolarlık (20 milyar doları aştığı iddia ediliyor) federal kaynak dini kurumlara sosyal faaliyetlerde kullanılması için aktarılmıştır. Yine Konut ve Şehirleşme fonlarından 8 milyar dolarlık bir kaynak da kiliselere aktarılmıştır. Bu iki kaynağa ek olarak diğer federal fonlardan da çeşitli yollarla 60 milyar doları aşan bir kaynağın daha dini gruplara akıtıldığı belirtilmektedir ki bu dağılım tüm dini gruplara eşit olarak yapılmış değildir. Dini kurumlar arasında tüm dini gruplar sayılmakla birlikte aslan payı Hristiyan dini kurumlarına ve özellikle de evangelik gruplara gitmiştir.[7] Bu sayede özellikle ekonomik durumu düşük olanlara sosyal hizmetler kiliseler kanalıyla yapılmış, bu yolla din değiştirmeler ve daha dindar bir toplum oluşturma projesi uygulamaya sokulmuştur. Üstelik söz konusu yardımlar eğitim sisteminde de aynı amaç doğrultusunda uygulanmıştır: Okullara yardım çekleri dağıtımda dine daha fazla önem verenlere öncelik tanınmıştır. Nitekim Amerikan Eğitim Bakanı Rod Paige açıkça okulların Hristiyanlık değerlerini çocuklara öğretmesi gerektiğini söylemiştir. Paige''in ailelere tavsiyesi çocuklarını bu değerleri öğretmeyen okullara göndermemeleri şeklinde olmuş, bu sözlere kamuoyunda sert tepkiler gelince ise bakanlık yaptığı açıklamada bu sözleri yalanlamak yerine "söylenenler doğrudur" açıklamasını yapmıştır.[8] Ne yazık ki Bush yönetiminde dini yaklaşımları ‘fundamentalist'' denebilecek düzeye yaklaşanlar sadece George Bush ve Eğitim Bakanı değildir. Savunma Bakanı''ndan, istihbarattan sorumlu yardımcılarına kadar çok sayıda isim de Bush''un tanrı tarafından ABD''yi yönetmek için gönderildiğine inanmakta, kendilerini de kutsal bir savaşın neferleri olarak görmektedirler. İstihbarattan sorumlu General William Boykin''in Irak ve Afganistan''daki savaşları ‘Şeytan''a karşı yürütülen bir Hristiyan savaşı'' olarak nitelendirmesi örneklerden sadece bir tanesidir.[9]
Bush yönetiminin 2004 başkanlık seçimleri öncesindeki en son girişimi ise kendisini destekleyeceğini düşündüğü kiliseleri kampanyasında birleştirmeye çalışmasıdır. Sadece Pennsylavania''da 1.600 kiliseye mesaj gönderen Beyaz Saray mesajında kiliseye gelenler ve çevresinde bulunanlar arasında Bush''un destekleyebilecek kişilerin belirlenmesini ve organize hale getirilmesini talep etmiştir.[10] Koordinatörlüklere gönderilen mesajlarda şu görevler sıralanmıştır:
- Kilisenizin listesini Bush-Cheney''04 seçim merkezine gönderin,
- Bölgenizde Bush için çalışabilecek bir başka muhafazakar kilisenin adını bildirin,
- Seçmen yazım süreci için kilisenizden 5 kişi ayarlayın,
- Yeni seçmen olacak kişiler ile konuşun.[11]
Bush yönetiminin bu girişimleri dini liderler ve kiliselerden de karşılık bulmuştur. Örneğin Cumhuriyetçi Parti''ye yakınlığı ile tanınan ve evangelistlerin en önemli ruhani liderlerinden olan Rv. Jerry Falwell hiçbir seçimin 2004 seçimleri kadar Hristiyanlar''ı mobilize edemediğini belirtmiş ve Bush için desteklerini açıkça ilan etmiştir.[12]
Kısaca Bush''un dini inançlarında samimi olduğu kadar dini siyasi amaçlarına alet ettiği de rahatlıkla söylenebilir. Ne var ki Bush-din ilişkisi iç siyasetle sınırlı kalmamıştır ve adeta 11 Eylül''den sonra tüm dünyanın kaderini etkiler bir hale gelmiştir. Bu çerçevede Bush''un dindarlığı ve kişiliğinin temel özellikleri anlaşılamadan 11 Eylül sonrası Amerikan politikaları ve küresel terör anlaşılamaz.
Kesin İyi-Kesin Kötü Ayrımı

Bush''un yaklaşımın ilk özelliği dünyayı iyilik (good) ve kötülükler (evil) dünyası olarak ayırmaktır. Fakat Hristiyan inancındaki good-evil zıtlığı Türkçe''deki kelimeler ile tam anlamıyla açıklanamaz. Burada ‘kötülük'' (evil) her türlü kötülüğü, karanlığı, şeytaniliği kapsar. ‘Good'' yani ‘iyilik'' ise Tanrısal''dır, Tanrı ve Hz. İsa ve onu izleyenleri ve her türlü iyiliği kapsar. Bu cepheden bakıldığında iyi ile kötü arasında bir uzlaşma, anlaşma söz konusu olamaz. İkisi siyah ile beyaz kadar farklıdır ve bir orta yol bulunamaz. Eninde sonunda iyinin kazanacağına inanılır ve kötü ile savaştan kaçınılamaz. Çünkü iyi ile olan Tanrı ile birliktedir ve onun yardımını aldığından korkması gerekmez. Burada önemli olan ‘kötü''nün, asla ‘iyi'' olamayacağı varsayımıdır. ‘Kötü'' kötü olduğu için kötüdür ve ‘iyi''ye de iyi olduğu için karşıdır. Nitekim Bush da Üsame Bin Ladin, Saddam Hüseyin veya teröristler söz konusu olduğunda sıkça ‘evil'' ve ‘evil-doer'' kelimelerini kullanmakta, bu kişileri ‘şeytani'' olmakla suçlamaktadır. ‘Manicheism'' olarak da adlandırılan bu yaklaşımı benimseyen Bush yönetimine göre teröristler ABD''den nefret etmektedir, çünkü onlar şeytani bir şekilde kötüdürler. Bu anlamda onlarla uzlaşma sağlanamaz, çünkü onların doğası kötüdür. Bu durumda onlarla mücadele için tek bir araç kalmaktadır, o da bunları yok etmek. "Tanrı ordularımızı kutsasın"[13] sözleriyle Irak işgalini başlatan Bush''un, Irak''ı neden işgal ettiklerini açıklarken en önemli gerekçe olarak "Irak bizden nefret ediyor" açıklamasını getirmesi de bu doğrultuda değerlendirilmelidir. Uluslararası teröre ‘kesin iyi'' kesin kötü'' yaklaşımından bakan bir Başkan''ın uzlaşma arayışında olmayacağı, konuyu bir kan davası olarak göreceği açıktır. Nitekim 11 Eylül sonrasında ABD de bir uzlaşıdan ziyade bir intikam peşinde olduğu izlenimini vermiştir. Fakat bilindiği üzere kan davaları öldürerek sona ermez ve her şiddet eylemi daha güçlü saldırıları davet eder.
Mesih (İlahi Kurtarıcı) ve Cezalandırıcı Anlayışı

Bush yönetimine hakim olan ikinci anlayış ise Tanrı''nın kötülük karşısında iyileri, kendisine inananları sonuna kadar desteklediğidir. Hatta Bush kendisinin ilahi bir görevle işbaşında olduğunu, ABD''nin de bu ilahi görevlerin bir parçası olduğunu düşünmektedir. Başkan olmadan önce çevresine başkan olmanın kaderinde olduğunu söyleyen Bush, "Tanrı''nın benim başkanlık için yarışmamı istediğini hissediyorum. Bunu açıklayamam, fakat ülkemin bana ihtiyacı olacağını seziyorum... Bunun benim ve ailem için kolay olmayacağını biliyorum, fakat Tanrı benim bunu yapmamı istiyor" demiştir.[14] Başkan olduktan sonra da çeşitli defalar kendisini ‘Oval Ofis''te Tanrı''nın Adamı'' olarak gördüğünü tekrarlamıştır. Sıkça Tanrı''nın kendisi ve Amerika ile olduğunu söyleyen Bush bir diğer konuşmasında ise şunları söylemektedir:
"Tanrı''ya giden tüm yolları bildiğimizi söyleyemeyiz, fakat Tanrı''ya olan sevgimizden hareketle, tarih boyunca olduğu gibi o yollara güvenebiliriz. Şimdi Tanrı bizi korusun, bize rehberlik yapsın".[15]
11 Eylül saldırılarından sonra Bush''un konuşmalarındaki dinsel motifler daha da artmıştır. Kongre''ye hitap eden Bush, ABD''nin özgürlüklerin ve insanlığın koruyucusu olduğunu ve bu konuda tüm insanlığın Amerikalılar''a güvendiğini ilan etmiştir. Eylül 2002''de ‘ABD'' ve ‘Amerika düşmanlarını'' karşılaştıran Bush''un şu sözleri de dikkat çekicidir:
"Ve nur karanlığın üzerine doğdu, ve karanlık asla onu yenemeyecek."[16]
Abraham Lincoln uçak gemisinde askerlere hitabında kullandığı dil de Bush''un Tanrı-Amerika ikilisine olan tam inancını yansıtır:
"Ve her nereye gider iseniz gidin, bir umut mesajı taşıyacaksınız, bir mesaj ki hem kadimdir ve hem de her daim yeni."
Bush bir diğer konuşmasında ise "kutladığımız bu hürriyet, Amerika''nın değil Allah''ın insanlığa sunduğu bir hürriyettir" diyerek Amerika''nın politikalarına ilahi bir boyut katmaya çalışmıştır.[17] Aynı doğrultuda Irak''taki durumu özetlerken kullandığı dil de Irak''ın işgalini bir Tanrı buyruğu olarak gördüğünü gözler önüne sermektedir:
"Ben kesin olarak inanıyorum ki özgürlük her şeye Kadir Olan Tanrı''nın insanlığa, bu dünyada yaşayan her bir kadına ve erkeğe bir armağanıdır. Saddam Hüseyin''in yakalanması Irak''taki düzeni değiştirmiştir. Adalet Her Şeye Kadir Olan tarafından Irak halkına dağıtılmıştır."[18]
Tüm bu sözler ve davranışlar da göstermektedir ki Bush kendisinin ve ekibinin özel bir misyon ile başkan olduğunu düşünmekte ve sadece kendisini değil Amerika''yı da dünyayı kötülüklerden kurtaracak bir kurtarıcı olarak görmektedir. Bu konudaki düşünceleri öylesine keskindir ki The Progressive dergisi bu tavrı, ‘mesihçilik''ten de öte ‘militarist mesihçilik'' olarak adlandırmaktadır.[19]
Kısasa Kısas Anlayışı

Bush kötülerin cezalandırılmasından yanadır ve bu göze-göz, dişe-diş olmalıdır. Bu konuda daha çok Tevrat''tan hareket eden Bush valiliği döneminde Amerikan tarihinde en çok kişinin (152) idamına onay veren vali unvanını da almıştır.[20] Bu nedenle Bush''un uluslararası terörle mücadelesinde görüşmelerin, sosyal, ekonomik vb. araçların yeri olsa da asla güç kullanımının yerini alamaz. Diğer bir deyişle Bush yönetiminin çatışmalar ve savaşlar ile dolu olması bir tesadüf değildir. O aslında kendi düşüncesine göre suçluları cezalandırmakta, dünya barışını tesis etmeye çalışmaktadır. Nitekim bir seferinde sıradan bir başkan olmayacağını, büyük hedefleri başaracağını, en büyük hedefin ise dünya barışına ulaşmak olduğunu söylemiştir.[21] Bu açıdan bakıldığında Bush''un hedeflerinde ve samimiyetinde bir sorun yoktur. Sorun onun yöntemlerinde ve saplantısal düzeydeki inançlarındadır.
Sonuç

Bush''un başkanlık kampanyası için hazırlanan ‘Tanrı''nın Sözü'' adlı video kaset de Bush''un terörle mücadelesi ile inançları arasındaki bağı ortaya koyuyor. Kasette "Onun Allah''a olan bağlılığı ona 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında ve Irak, Afganistan savaşlarında ihtiyacı olan tam gücü ve vizyonu sağladı... Abraham Lincoln''den bu yana hiçbir başkan bu kadar çok Tanrı''dan söz etmedi" deniyor.

Özetleyecek olur isek, ABD''nin 11 Eylül sonrasındaki politikaları sadece reel politik ile çizilmemiştir. Hristiyan (ve Musevi) dünyasından gelen manipülasyonlar ve inanç-merkezli uygulamalar Amerikan politikalarını önemli ölçüde belirlemiştir. Sanılanın aksine Üsame Bin Ladin görüşlerinde yalnız değildir. Onun uzlaşmaz, katı, diğer görüşleri yok etmekten başka alternatif tanımayan yaklaşımı ne yazık ki bazı devlet adamlarınca da paylaşılmıştır. Sonuçta 11 Eylül sonrasında ‘medeniyetler savaşı'' olarak veya ‘terörle mücadele savaşı'' olarak lanse edilen çatışmalar bir tür fundamentalistler savaşı olmuştur. Özellikle 11 Eylül''den sonra George Bush ve ekibi dini bir dünya görüşünü siyasi bir ajanda ile uygulamaya koymuşlardır. Newsweek''den Howard Fineman tarafından ‘inanç merkezli (faith-based) dış politika'',The Weekly Standard tarafından ‘ahlak-merkezli (morality- based) dış politika'', Cranes tarafından ‘Bush Doktirini''[22] olarak adlandırılan söz konusu yaklaşım her ne kadar uluslar arası terörü önleme savıyla ortaya çıkmışsa da aslında terörü besleyen ve meşrulaştıran en önemli kaynaklardan biri olmuştur. Tıpkı ‘düşman'' saydığı rakipleri gibi sadece kendi kutsalına odaklanan ve başkasının inançlarını düşünmeksizin reddedn bu empatiden yoksun yaklaşım, terörle mücadelede güç kullanma dışında kalan yöntemleri de adeta reddetmiştir. Sonuçta iki karşıt cephe olarak sunulan Bush ve Üsame Bin-Ladin, denebilir ki benzeri görüşleri ile birbirlerini güçlendirmişlerdir. Tüm bu örnekler bize göstermektedir ki, Amerikan politikaları artık pre-emtive (önleyici) olmaktan çıkmış, daha ziyade teolojik bir hal almıştır.[23]
Yayınlandığı Yer: Türk Harb-İş dergisi, Sayı: 210, Ekim 2004, ss. 23-27



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Dinlerin eşit düzeyde özgürlüğü ve din-devlet ayırımı ilkesi özellikle Thomas Jefferson''ın görüşlerinde en güçlü sesini bulmuştur.
[2] ABD''de dinin yeri ve geçmişi konusunda kısa, ama öz bilgi için bkz.: Okan Arslan ve Selçuk Arı, Amerika, Özgürlük Havarisi mi? Yoksa Günah Keçisi mi?, (Ankara: Platin, 2004), ss. 28-45.
[3] Dana Millbank, ‘Religious Right Finds Its Center in Oval Office'', Washington Post, 24 December 2001, p. A2.
[4] Juan Stam, ‘Bush''s Relgious Language'', The Nation, 22 December 2003.

[5] Michael Howard, ‘New Intolerance Between Crescent and Cross'', The Wall Street Journal, 5 July 1995.

[6] Jill Lawrence, ‘Bush''s Agenda Walks the Church-State Line'', The USA Today, 29 January 2003.
[7] Robyn E. Blumner, ‘Religiosity as Social Policy'', St. Petersburg Times, 28 September 2003; Sydney H. Schanberg, ‘The Widening Crusade'', The Village Voice, 15-21 October 2003; Paul Haris, ‘Bush Says God Chose Him to Lead His Nation'', The Guardian, 1 November 2003.

[8] Jonathan Turley, ‘Raze the Church/State Wall? Heaven Help Us!'', Los Angeles Times, 24 February 2003; Alan Cooperman, ‘Paige''s Remarks on Religion in Schools Decried'', Washington Post, 9 April 2003.

[9] William M. Arkin, ‘The Pentagon Unleashes a Holly Warrior'', The Los Angeles Times, 16 October 2003.

[10] Tim Wheeler, ‘Bush''s Religious Right Target Churches'', People''s Weekly, 3 July 2004.
[11] ‘Baptists Angry at Bush Campaign Tactics'', USA Today, 4 July 2004.
[12] Jon E. Dougherty, News Max, 1 September 2004. net yoluyla.
[13] Tony Carnes, ‘The Bush Doctrine'', Christianity Today, May 2003.

[14] Juan Stam, ‘Bush''s Religious Language'', The Nation, 22 December 2003; Jill Lawrence, ‘Bush''s Agenda Walks the Church-State Line'', The USA Today, 29 January 2003.

[15] George Bush''ta aktaran, Jill Lawrence, ‘Bush''s Agenda Walks the Church-State Line'', The USA Today, 29 January 2003.

[16] Juan Stam, ‘Bush''s Relgious Language'', The Nation, 22 December 2003.

[17] Henry Muto, ‘Amerikan Sivil Dini Semavi mi, Yoksa Yerli mi?'', Zaman, 26 Haziran 2003.

[18] David Domke, ‘Bush Weds religion, Politics to Form World View'', Seattle Post-Intelligencer, 22 August 2004.
[19] ‘Bush''s Messiah Complex'', Başyazı, The Progressive, February 2003.

[20] Graydon Carter, ‘The President? Go Figure'', Vanity Fair, December 2003; Henry A. Giroux, ‘George Bush''s Religious Crusade Against Democracy: Fundamentalism As Cultural Politics'', Dissident Voice, 4 August 2004.

[21] ‘Bush''s Messiah Complex'', Başyazı, The Progressive, February 2003.

[22] Tony Carnes, ‘The Bush Doctrine'', Christianity Today, May 2003.
[23] Tim Wheeler, ‘Bush''s Religious Right Target Churches'', People''s Weekly, 3 July 2004; Robyn E. Blummner, ‘Christian Soldiers for the Bush Campaign'', St. Petersburg Times, 13 June 2004

.................................................. .................................................. ..........
.................................................. .................................................. ..........


PROF. DR. AYTUNÇ ALTINDAL:

“MİSYONER FAALİYETLERİ ARTIŞTA”



Araştırmacı Yazar Prof. Dr. Aytunç Altındal ile özelde Türkiye’de, genelde dünyada gerçekleşen misyonerlik faaliyetleri hakkında bir röportaj yaptık. Altındal, özellikle müslümanların dikkatli olması gerektiği hususları zikrederken hoşgörünün sınırlarının kesinlikle çizilmesi gerektiğini belirtiyor.

Türkiye’de ve İslam coğrafyasında misyonerlik faaliyetleri nelerdir?

Türkiye’de ve İslam coğrafyasında misyonerlik faaliyetleri dört ayrı dalda ve alanda sürdürülmektedir. Geçen yıl 18.300 olan misyoner sayısı, Irak’ın ve Afganistan’ın işgalinden sonra 23.177’ye çıkmıştır. Tüm İslam coğrafyasında ise yaklaşık 100 bin kadar misyoner aktif olarak görev yapmaktadır.

Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri, tüm İslam coğrafyasında olduğu gibi 4 alanda yaygınlaşmış ve bu faaliyetlere yerel bazı İslami Cemaatler de ne yazık ki, alet edilmişlerdir.

Bunları şöylece sıralayabiliriz:

a) Dinlerarası dialog çalışmaları

1962-1965 yılları arasında başta Vatikan olmak üzere tüm hristiyan aleminde başlatılan bu girişim, özellikle 1993’de SSCB’nin tam olarak yıkılmasından sonra ivme kazanmıştır. Dinlerarası dialog konusunda 1960-1965 yılları arasında Türkiye, Suriye ve İran ile kısmen Irak’ta istihbarat ve demografik çalışmalar yürütmüş olan ‘Barış Gönüllüleri’ adlı misyonerler tarafından hazırlanmış olan raporlara dayandırılarak yürütülen bu faaliyetler, 1996’dan itibaren İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin girişimiyle hız kazanmıştır. 1960’ta Türkiye’de 1019 barış gönüllüsü misyoner, özellikle G. Doğu Anadolu’da faaliyet gösteriyordu.



b) Ekümenizm Çalışmaları

Ekümene; hristiyan dininin ve uygarlığının egemen olduğu coğrafi alan demektir. Bu nedenle ilk ‘ekümenik’ toplantılar, hristiyan mezhepleri arasında yürütülmüştür. Dünya Kiliseler Birliği, Protestan Kiliseleriyle Ortodoks ve Anglikan Kiliselerini bir araya getirmiştir.. Diğer yanda ise Katolik ve Doğu Kiliseleri yer almışlar ve giderek belirli konularda uzlaşmalar sağlamışlardır. Diğer dinlerle ‘ekümenikal’ ilişkiler kurulmasına 1990’larda hız verilmiştir. Ekümenik hareketin iki hedefi vardır: Birincisi, Türkiye’de Fener Rum Patriği’ni ‘Ekümenik Patrik’ ilan ettirmek ve böylece Lozan Antlaşmasını delmek ve Anayasayı değiştirmektir. İkincisi ise, misyonerlik faaliyetlerini yasal kılıflar altında sürdürmektir.

2. Vatikan Konsili''nden sonra diyalog olayı başladığında Dünya Kiliseler Birliği; ki bu birlik, 1919-20 yıllarında Fener Patrikhanesi''nin yazdığı mektuplarla başladı. Anglikan, Protestan, Ortodoks kiliselerinden ve bunların çeşitli değişik alt açılım kiliselerinden oluşuyor. Vatikan girmemişti. Şimdi o da bunun içinde. Bu hareketin adı ekümenizm hareketidir. Yani bu kiliselerin biraraya gelerek, birbirlerini şu veya bu şekilde bütünleştirerek, farkı tutup aralarındaki benzerlikleri öne çıkararak yaptıkları hareketin adına ekümenizm hareketi deniliyor. “Farklılıklarınızı saklayın, benzerliklerinizi öne çıkartın”; bu, ekümenizm hareketidir.

Ekümenizm hareketinde dediler ki, “Bizim birinci vazifemiz misyonerliktir. Bu misyonerliği yaparken de bizim yapmamız gereken şudur: ''İllaki Katolik ol, illaki Ortodoks ol, illaki Anglikan ol'' demeyelim. Ne diyelim? ''Hristiyan ol da hangi kiliseden olursan ol'' diyelim. Bunun adına Evangelizasyon denir. Yani önce “Evangel” dediğimiz İncil''le tanış, İncil''i öğren. ''İncil''i bir oku. Ne çıkar?'' ''Demek ki bu konuda bizim aramızda bir kavga yok. İster ben Rus Ortodoksu olayım, siz Katolik olun, öteki Protestan olsun, öteki Ermeni olsun'' önemli değil. Bizim birinci meselemiz şudur: Biz, müslümanları önce İncil''le tanıştırmalıyız. Adam İncil''i okusun. Sorusu varsa gelsin bana sorsun. Ben kimim? Ben papazım. Bana gel sor. Beğenirsen katıl.” Dolayısıyladır ki Türkiye''de ve bütün dünyada ekümenizm, yani kiliseler arasında birlik, yani Vatikan Katolik Kilisesi, Anglikan Kilisesi, Ortodoks Kilisesi aralarında dediler ki, “Biz farklılıklarımızı koruyacağız. Benzerliklerimizi öne çıkartacağız. Nedir benzerliklerimiz? Hepimiz İncil okuyoruz. Öyleyse insanlara ''Katolik ol, Ortodoks ol'' demektense ''hristiyan ol'' demek gerekiyor. ''Gel hristiyan ol da hangimize katılırsan katıl



c) Tolerans=Hoşgörü toplantıları

Latince ‘tolare’ sözcüğünden gelen tolerans kavramı, Türkçe’ye ‘hoşgörü’ olarak çevrilmiştir ama sözcüğün Latince karşılığı, ‘Tahammül etmek, acıya katlanmaktır. Türkçe’de ‘müsamaha’ denilmesi uygundur. Tolerans toplantılarının amacı; Kiliseler’in kendi resmi yayınlarına göre, ‘Henüz İsa Mesih’i tanıyamamış olan kişilere onu tanıtmaktır’. Yoksa sanıldığı gibi İslam dininin hristiyanlarca öğrenilmesini sağlamak değildir. Kiliseler, İslam dininin ne olduğunu 1400 yıldır bilirler, şimdi mi akıllarına geldi ne olduğunu öğrenmek?

Focolare teşkilatı özel bir yerleşim alanı, bir şehir kurdu. Bu şehrin adı Marianapolis''tir. Bu şehir, tam Papa''nın yazlık sarayının bulunduğu Castelgandolfo denilen yerde bu sarayı da içine alan bir yerdir. 1992 yılında ilk defa 130 kadarının Türk vatandaşı olduğu kabul edilen çeşitli ülkelerden 4.400 müslümana yönelik burada bir mektup yayınlandı. Bu mektupta dendi ki; “Biz, sizlerin İslami inançlarınız çerçevesinde bize nasıl baktığınızı görmek istiyoruz.” Bunun için de müslümanlardan bazı şahısları seçerek “Bizlerle diyalog kurun” çağrısını yaptılar.

5 Haziran 1993 Cumartesi günü Roma''da, Vatikan''ın verdiği paralarla Focolare teşkilatı bir toplantı düzenledi. Düzenlediği toplantıda “Bizim kendi kavramımız diyalog, Koinoia ve gizli vaftiz olayını bu sinodda tartışacağız. Bu sinoddan müslümanlarla birliktelik sağlayacak bazı kararlar da çıkartmamız lazım.” dedi. Buraya davetli olanlar arasında üç kişi çok önemli idi. Bunlardan birincisi İtalya Cumhurbaşkanı Oscar Luicis Calfaro idi. Calfaro mason, büyük bir üstad ve aynı zamanda Malta şövalyesiydi. İkincisi Egont Kleptch diye bir adamdı. Avrupa Parlamentosu Başkanıydı. Üçüncüsü Henry Sokovsky diye bir şahıstı. Bu şahıs da BM aileden sorumlu bakan düzeyinde bir adamdı. Bu üçü bir başka şahsı özel olarak buraya davet ettirmişlerdi. Focolare''nin bu toplantıdaki onur üyesi Patrik Bartholomeos idi. Patrik Bartholomeos bu toplantıya katıldı. Ve müslümanlarla diyalog kurulması meselesi kendisine söylendi. Türkiye''de bu işlere girmek isteyen kim vardı? 1993 yılından itibaren kimler olduğunu siz biliyorsunuz.



d) İbrahimî Dinler toplantıları

Vatikan tarafından yayınlanan ‘Kateşizm’ belgesinde müslümanların Hz. İbrahim’in ‘inancına’ bağlı kişiler oldukları, bu nedenle de İsa Mesih’in kurtarıcılığına ‘kısmen’ mazhar olacakları yazılıdır. Nedense, Hz. Muhammed’in ve Kur’an-ı Kerim’in adı bu kitapta yer almamaktadır. İbrahimî Dinler yutturmacası, ülkemizde 1955’ten bugüne ‘dönme’ ve/veya ‘Sabataycı’ diye bilinen gruplar tarafından, Büyük Mason Locaları aracılığıyla yönlendirilmekte olan bir faaliyettir. Nihai hedefi İslam Dini’nin ‘tek ve son din’ olduğu gerçeğini müslümanlara unutturmak ve üç dinin de aynı olduğunu, dolayısıyla hristiyan olunabileceğini vurgulamaktır. Kaldı ki, onların ‘patriark’ müslümanların ise ‘peygamber’ kabul ettikleri İbrahim (Abram/Abraham) bir ve aynı kişi değildir. Müslümanların Allah’ın dostu kabul ettikleri Hz. İbrahim çok farklı bir kişiliktir.

İbrahimi din ne demektir? Teolojide İbrahimi din diye bir olay var mıdır? Yoktur. İbrahimi dinler diye bir kavram olsaydı, bu dinlerin hiçbiri ortaya çıkmazdı. Bu iş bir tek Yahudilik ve onun gelişmesi ile kalırdı. Demek ki İbrahimi din diye bir olaya biz kendi içinde çelişkili bir kavram diyoruz.

İbrahimi din dediğiniz zaman “üç din de eşittir” demek istiyorsunuz. Bir babanın üç oğlu bile eşit değildir. Nasıl oluyor da bu üç din eşit oluyor. Bir de siz buna Müslüman kesimin içinden, Müslümanlar adına konuştuğunu söyleyen, televizyonlara çıkıp ağlayarak, sızlayarak İslamiyeti anlattığını söyleyenleri ve çevresindeki insanları katarsanız, onlar da “bütün dinler eşittir” derlerse artık bu kaymaklı ekmek kadayıfı durumundadır. Kimler için? Hristiyanlar için... Yahudiler bile bu tuzağa düşmezler. Nitekim de düşmüyorlar. Yahudilerin düşmediği bu tuzağa Türkiye''de belli bir çevre angaje olmuş durumda. Niçin angaje olmuş? O beni ilgilendirmiyor. Menfaat meselesi midir, başka bir şey midir? Bilmek de istemiyorum. İlgilenmiyorum da. Zaten bu olayı biraz da patetik buluyorum. Bu olay patetik bir olay. “Biz, hepimiz kardeşiz”, “Biz hepimiz İbrahimi dinin elemanlarıyız”; bu bir patetik olaydır. 1943 senesinde Focolare, “yeni din anlayışı getirmeliyiz” diye yazılar hazırlıyordu. Focolare''nin “yeni din anlayışı” dediği işte budur.

Misyoner sayısındaki artış neyin ifadesidir? Devlet ve halk, bunların yasadışı çalışmalarını nasıl durudurabilir?

Misyoner sayısı giderek daha da artacak ve Türkiye’de belki de yüzlerce kilise açılacaktır. Bu, AB stratejisinin kaçınılmaz sonucudur. Devlet, misyonerlik faaliyetlerini önlemeye yönelik hiçbir ciddi girişimde bulunmamaktadır.



Günümüzde devletler arası inanç savaşı yaşıyor muyuz? ABD ve Avrupa devletlerinin, özelde Ortadoğu, genelde İslam ülkelerini yeniden şekillendirme gayretleri misyonerlik planlarının bir gereği midir?

Evet, gerçekte örtülü bir inanç savaşı var. Bunun görünen yüzünde ekonomik faaliyetler var. Ancak arka planda İsrail’in güvenliği ve Siyonist-Methodist dayanışması var. ABD’nin en yetkili kişilerinden John Aschcroft‘un deyişiyle söylersek; “İslam Dini’nde insan evladını kurban eder. Hristiyanlıkta ise Tanrı kendi evladını insanlar için kurban etmiştir. Fark buradadır. Her müslüman potansiyel bir ‘kitle imha silahıdır.’ Bu sözler, 21. yüzyıla şekil ve yön vermek isteyen ABD’nin en güçlü beş yöneticisinden birine aittir. Daha fazla söze gerek yok sanırım.



Ekümenlik nedir?



Ekümenik, evrensel demektir. İstanbul Fener Rum Patriği, ABD ve AB tarafından tüm dünya Ortodokslarının (yaklaşık 320 milyon) “lideri” yapılmak istenmektedir. Bu nedenle de İstanbul’daki Patrikhane’ye ‘Vatikan tipi’ bir devlet statüsü verilmeye çalışılmaktadır. Patrik, ekümenik sıfatını alırsa, bu kez de AB ve ABD, ‘tazminat ve toprak’ taleplerini gündeme getirecektir.



İstanbul Rum Patrikhanesi’nin ekümenlik maksadı var mıdır? Varsa faaliyetleri nelerdir?



Evet vardır ve yıllardır bu konuda başta Rahmi Koç olmak üzere Türkiye’deki ‘iştirakçi’ çevrenin tam desteğini almıştır. Halen AB’nin doğrudan koruması altındadır.

Bilindiği gibi siyonizm, ilk resmi toplantısını 29 Ağustos 1897’de Basel’de gerçekleştirdi. O günden bugüne siyonizmin geldiği nokta nedir?

O günden bu yana Siyonizm çok mesafe katetmiş ve/fakat kendi içinde de bölünmeler yaşamıştır. Günümüzde Siyonizm dört parçadır. Bunların arasında en etkili olan kesim ABD Yahudileri’nin çoğunluğu tarafından desteklenen “Jews for Christ” (Mesih için yahudiler) adıyla bilinen ‘ırkçı siyonist’ harekettir.

.................................................. .................................................. ..
.................................................. .................................................. ..

Bu yazıları özellikle Hristiyanlara ve Yahudilere hoşgörü ile yaklaşılması gerektiğini söyleyen, dinler arası diyalogdan bahseden Fetullah Gülen ve Harun Yahya nın zırvalıklarına inanlar için yazdım(aslında farklı birkaç siteden kopyala yapıştır yaptım ).... Ama derleme bana ait...........

Çünkü Bakın: SERIAT''IN, ISLAM''DAN GAYRI DIN VE INANÇ''LARA BAKIS AÇISI NASIL:



"Tanri katinda din, kuskusuz, yalnizca Islâm''dir. Kendilerine ''Kitab'' verilmis olanlar (Yahudi''ler. Hiristiyan''lar,vs...), kendilerine ''bilgi'' geldikten sonra ayriliga düstüler. Aralarindaki azginlik içeren tutku yüzünden...

(Kur''ân: 3, Imrân 19)


"...Islâm''dan baska dinlere ragbet edenler tam bir sapiklik ve ziyân içindedirler...

(Kur''ân: 3 Imrân, 85)


"Ey Muhammed! Hakka yönelerek kendini Allah''in insanlara yaratilista verdigi dîne ver. Zirâ Allah''in yaratisinda degisme yoktur, iste dosdogru dîn budur (Islâm''dir), fakat insanlarin çogu bilmezler"

(Kur''ân, 30, Rûm, 30)


"Her dogan çocuk muhakkak Islâm fitrati üzerine dogar; sonra anasiyle babasi onu yehûdî yâhud nâsranî, yâhud mecûsî yaparlar... Allah''in yarattigi bu Islâm ve tevhid seciyyesini sirk ile tebdil etmek muvâfik degildir. Bu Islâm ve tevhid dîni, en dogru bir dindir..."

(Muhammed)



"Bütün dîn''lerden üstün kilmak üzere peygamberini Kur''ân ve Hâk dîn (Islâm dini) ile gönderen O''dur..."

(Kur''ân: 48 Fetih, 28)



"O (Allah), müsrikler hoslanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kilmak için Resûlünü hidayet ve Hak Din (Islâm) ile gönderendir"

(Kur''ân: 9 Tevbe, 33)



"Allah... onlar için begenip seçtigi dini (Islâm''i) onlarin iyiligine yerlestirip koruyacagini... onlara güven saglayacagini vâdetti..." (K. 24 Nûr 55)



"...Ibrahim ne Yahudi idi, ne de Hiristiyan. Dosdogru Müslümandi..."

(Kur''ân: 3 Al-i Imrân 67)


"(Onlar)-Yahudi, yâhut Hiristiyan olun ki dogru yolu bulasiniz-'' dediler. (Ey Muhammed) de ki: -''Hayir, küfürden, sirk''ten uzak ve temiz olan Ibrâhîm''i dinindeyiz (Islâm dînindeyiz)''..."

(Kur''ân: 2 Bakara 135)


"...Ibrâhîm''e, Ismâil''e, Ishak''a, Ya''kub''a ve torunlarina... ve Musâ'' ve Isâ''ya verilene (Islâm dînine)... inandik... deyin... Yoksa Ibrâhîm, Ismâil, Ishâk, Ya''kûb ve torunlarinin yahudi veyâ hiristiyan olduklarini mi söylüyorsunuz? Peki, siz mi yoksa Allah mi daha iyi bilir? de..."

(Kur''ân: 2, Bakara,136, 140)



"Ey Müslümanlar, Yahudileri ve Hiristiyanlari dost olarak benimsemeyin; onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlara dost olursa, o da onlardandir..."

(Kur''ân: 5, Mâide 51)


"Bunlar (Yahudiler), Allah''in lânetledigi kimselerdir. Allah''in rahmetinden uzaklastirdigi (lânetli) kimseye gerçek bir yardimci bulamazsin"

(Kur''ân: 4, Nisâ 51-52).




"Yahudiler: -Uzeyr Allah''in ogludur- dediler. Hiristiyanlar da: -Mesih (Isa) Allah''in ogludur- dediler. Bu onlarin agizlariyle geveledikleri sozlerdir... Allah onlari (Yahudileri ve Hiristiyanlari) kahretsin! Nsil da (hak''tan bâtila) döndürülüyorlar ..." (Kur''ân: 9, Tevbe 30)




"...Onlarin (Yahudilerin alinlarina) zillet ve meskenet (alçaklik ve düskünlük) damgasi basildi. Allah''in gazabina da ugradilar. Çünkü Allah''in âyet''lerine küfrederler, peygamberleri haksiz olarak öldürürlerdi..."

(K. Bakara 61)



"Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah''in ahdine ve (mu''minlerin) himayesine siginmadikça kendilerine zillet (damgasi) vurulmustur; Allah''in hismina ugramislar ve miskinlige mahkum edilmislerdir. Çünkü onlar Allah''in âyet''lerini inkâr ediyorlar ve haksiz yere peygamberlerini öldürüyorlardi. Bu da onlarin isyan etmis ve haddi asmis bulunmalarindandir" (K. Imrân 112)



"Allah yehûd ve nasârayi (yahudileri ve hiristiyanlari) rahmetinden uzak kilsin" (Muhammed)



" Onlar (Yahudiler, Hiristiyanlar) Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, alinlarina vurulan zillet damgasindan kurtulacaklari yoktur. Meger ki, Allah''in dinine ve müslümanlarin yoluna girmis olsunlar...

(Kur''ân, 3 Mâide 112)



"...Iste Allah, inkârlari yüzünden onlara (Yahudilere) lânet etmistir..."

(Kur''ân, 4 Nisâ 46)



"...Sebte (Cumartesi''ye) hürmet etmeyen Yahudileri tel''in ettigimiz gibi..."

(Kur''ân, 4 Nisâ 47)



"Tevrat''la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap tasiyan merkebin durumu gibidir..."

(Kur''ân: 62, el-Cum''a, 5)



"Ehl-i Kitap (Yahudiler, Hiristiyanlar, vs...) ve müsriklerden olan inkârcilar, içinde ebedî olarak kalacaklari cehennem atesindedirler. Iste halkin en serlileri onlardir".

(Kur''ân. 98 Beyyine 6)



"Kitap verilenlerden (Yahudi''lerden, Hiristiyan''lardan, vs...) (Islâm''i) din edinmeyenlerle, boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye (Kafa parasi) verene kadar savasin..."

(Kur''ân, 9 Tevbe 29)



" Kitapli''larin (Yahudi''lerin ve Hiristiyan''larin) cizye (kafa parasi) vermege zorlanmalari... müslümanliktan imtinâlarinin (kaçinmalarinin) cezâsidir..."

(Sahih-i Buharî... Cilt VIII, sh. 451)



"Ey maymun evlâdi (Yahudiler) Tanri sizi zelîl edip size azâbini indirmedi mi?"

(Muhammed)



"...Yalniz Allah''in dini (Islâmiyet) kalana kadar onlarla savasin..."

(Kur''ân: 2 Bakara 193)



"Tanri''nin peygamber''i Muhammed ve onunla birlikte olanlar (müslümanlar), kâfirlere karsi çok kati-sert (esiddâ), birbirlerine karsi ise acimali-merhametlidirler (ruhamma) ..."

(K. Fetih, 29




"... bedevîlere de ki: -''Siz son derece satvetli, cengâver bir kavim ile (Romalilarla, Farslarla), (savasmaya) çagirilacaksiniz. Onlar Islâm oluncaya kadar vurusacaksiniz..."

(Kur''ân, 48 Fetih 16)




"Müsrikler istemeseler de dinini (Islâm''i) bütün dinlerden üstün kilmak için peygamberini hidayet ve hak (gerçek dinle) gönderen O''dur"

(Kur''ân, 61 Saff 9)

Ya?amak bir a?aç gibi tek ve hür ve bir orman gibi karde?çesine............
Alıntı ile Cevapla
  #20  
Alt 24-04-2005, 15:30
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart dinde demokrasi yoktur

İslamda demokrasi yoktur.Çünkü kuran müşriklerin öldürülmesi gerektiğini söyleyen.kadını ve erkeği küçük gören ayetlerle doludur.Bunların isimlerini verebilirim.
Atatürk kurduğu ülkede yetişen yeni nesilin dinlerin saçmalığından arınmış,ateist bir toplum olarak yetişmesini düşlüyordu(kanıt olarak Ata nın 1930 ların başlarında ilköğretimler için yazdırdığı tarih kitabına bakılabilir)Bizde dini önce siyasi sonra sosyal yaşantımızdan çıkarabilirsek gerçek demokrasiyi yakalayabiliriz.Ancak insanlar gerçeği görebilirlerse mutlu yarınlara ulaşabiliriz.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Etiket
allah, cinsellik, düşük, evrim, gematria, hata, kandil geceleri, kuranda çelişki, muhammed, neml 88 ayeti

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Evrensel Fikirler evrensel-insan Konu-dışı 115 09-10-2013 22:57

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:12 .