Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Konu-dışı

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 28-11-2006, 13:30
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Biraz da oradan buradan



İstanbul güzelliğiyle kaç yürek yaktı bilinmez. Ama, yıllar önce bir evde başlayan yangın koca mahallelerin kül olmasıyla sona ererdi.

1509 yılındaki büyük depremden sonra halkın taş yapılar yerine ahşap evlere rağbet etmesi, en az deprem kadar yıkıcı olan yangın felaketinin doğmasına neden olur. İstanbul'un yürek hoplatan yangınları sokakların çok dar olduğu Haliç kıyılarında boy gösterirdi. Hava bir de poyraz ise yangın canavara dönüşür, ateşten diliyle bir kaç saat içinde mahalleleri yutarak aç karnını doyururdu.

İstanbul yangınları mimarimizin en güzel örneklerinden olan yüzlerce konağın günümüze ulaşmasını engellediği gibi, matbaanın kullanılmadığı dönemlerde, raflarında elyazması kitapların dizildiği nice kütüphanedeki paha biçilmez eserleri küle dönüştürerek rüzgarın elinde oyuncak yapmıştır.

İstanbul kadısı, yangınlara önlem olarak her evde çatıya kadar uzanan bir merdivenin bulundurulmasını şart koşar. Ayrıca, her evde su dolu bir büyük fıçının hazır bekletilmesi ve yangın çıktığında kimsenin kaçmayıp yardım etmesi de zorunlu kılınır. Ama, ne alınan bu önlemler ne de, ahşap evlerin çatılarına koruyucu olduğuna inanılan "Ya Hafız", "İsmi Celal" yazılı levhaların konulması yangınların büyümesini engelleyemez.

Yangınlara karşı ilk koruyucu teşkilat, 1714 yılında, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından "Yangın Tulumbacıları Ocağı" adıyla kurulur. Bu ocağın kurulmasına Fransız asıllı Gerçek Davud Efendi'nin yaptığı ilk tulumbanın Tophane yangınında kullanılarak başarılı olması neden olur. Gerçek Davud Efendi'nin 130 kiloluk tulumbası İtfaiye Müzesi'nde sergilenmektedir.
Yangın Tulumbacıları Ocağı'nın İstanbul sokaklarında 111 yıl süren koşuşturması, bünyesinde kurulduğu Yeniçeri Ocağı'nın 1825 yılında kaldırılmasıyla sona erer. Ocağın kapatılmasından iki gün sonra çıkan bir yangın İstanbul'a yeni bir yangın ocağının gerekli olduğu gerçeğini aydınlatır. Böylelikle, dillere destan, adlarına şiirler yazılan mahalle tulumbacılarının altın çağı başlamış olur.

Mahallelerdeki tulumba sandıkları birinci reis, ikinci reis, borucu, fenerci, hortumcu, kökenci ve 22 tulumbacıdan oluşurdu. Her sandığın kendine özgü birer üniforması vardı. Yalnızca birinci reis ata biner, diğerleri ise koşarak ulaşırlardı yangına. Bu koşuş sırasında nice genç kız kafesli pencerelerin ardına üşüşürken, tulumbacılar, karşılarına bir türbe çıkarsa durur "El Fatiha" suresini okurlardı. Ayrıca, uğur getirdiğine inanılan 13-14 yaşlarında birde çocuk bulundurulurdu tulumba takımlarında. Bu maskotun da yangına takım ile birlikte koşmasına izin verilirdi. Tulumbacılar yangın öncesi kahvelerde bekler, sonrasında ise hamamlara giderek alem yaparlardı. Tulumbacı olup, yangına koşarken sokaklarda nara atmak yevmiyesi çok az olsa da, herkesin ulaşabileceği bir mertebe değildi.

Ne var ki, 1874 yılında İstanbul'a gelen yazar Edmondo de Amicis, Galata Köprüsü'nde karşılaştığı tulumbacıları "İstanbul" adlı kitabında son derece kötü anlatır: "Köprü muhafızları Tulumbacılar!' diye bağırdı. Bir kenara çekildik. Yarı çıplak, başı açık, göğsü kıllı, kan ter içinde bir vahşiler, dördünün omuzunun üstünde çocuk tabutuna benzeyen ufak bir tulumba olan uzun saçlı, katil, hırsız suratlı ihtiyarlar, gençler, cüceler ve devler güruhu, çengelli uzun sırıklar, urganlar, baltalar ve kazmalarla gözleri yuvalarından uğramış, saçları dağılmış, yamalı yırtık urbaları uçuşarak, uluyarak, soluyarak yanımızdan geçtiler. Yüzümüze bir vahşi hayvan kokusu yayarak Galata sokağında kayboldular, uzaktan gelen son 'Allah!' feryatlarını duyduk ve herşey yine derin bir sessizliğe gömüldü. Uykuya dalmış koca şehrin sessizliği içinde bu gürültü ve yıldırım çarpmışa döndüren manzaranın bende uyandırdığı intibaı ifade edemem. Bir anda, o zamana kadar hayalimde boşu boşuna canlandırmaya çalıştığım uzak memleketlere ve zamanlara ait bir sürü barbar istilası, katliam ve dehşet sahnesi görüp anladım ve kendi kendime bunun sahiden İstanbul, gündüz üzerinden Avrupa sefirlerinin, Paris modasına göre giyinmiş hanımların ve Fransız gazetelerini satan müvezzilerin geçtiği köprü olup olmadığını sordum. Bir dakika sonra, Altınboynuz'un ihtişamlı sükuneti uzaktan gelen seslerle yeniden bozuldu, vahşi ve yarı beline kadar çıplak başka bir güruh önümüzden, dalgalanan ve gacırdayan köprünün üzerinden, uluma, soluma, boğuk ve meşum gülmelerle bir kasırga gibi geçti ve bir defa daha uzun ve hazin 'Allah!' feryatları Galata sokaklarında kaybolarak yerini bir ölüm sükunetine bıraktı."

Alman ressam Hubert ise İtalyan yazar ile aynı görüşü paylaşmaz ve "Kahveci güzeli" lakabıyla anılan tulumbacı Bülbül Bilal'ın yağlı boya iki portresini yapar. Bu resimler yıllar sonra Ahmet Reşit Bey tarafından satın alınır.

Padişah nerede olursa olsun yangın haberi anında ulaştırılırdı kendisine. Hatta, haremde bile olsa!.. Haremdeki padişaha yangın haberini vermek için özel bir odacı görevlendirilmişti. Yangın çıktığında, odacı, tepeden tırnağa kırmızı olan elbiselerini giyerek eşikte görünürdü. Ve padişah, İstanbul'un bir köşesinde yangın çıktığını anlayıp, koşuma hazır atını gecenin karanlığına doğru dört nala sürerdi. Halk, padişah gelirse yangının büyümeden söneceğine inanmıştı bir kere!..

İstanbul'a ise yangın haberi kulelerden verilirdi. Beyazıt ve Galata Kuleleri'nin yanısıra Vaniköy'deki İcadiye Kulesi bu amaç için kullanılırdı. Yangının nerede olduğu asılan sepetler, bayraklar ve fenerlerden anlaşılırdı. Beyazıt Kulesi'nde uygulanan yangın bildirme yöntemi de, son derece ilginçtir: Kuledeki bekçi yangını görünce ağayı uyandırır ve "Kalk ağa, bir çocuğun oldu" der... Uyanan ağa da "Kız mı, oğlan mı?" diye sorar. Nöbetçi "Kız" derse yangın Beyoğlu, Üsküdar ve Boğaziçi tarafında, "Oğlan" derse İstanbul'da, yani sur içinde demektir.

Tulumbacılar arasında Hasköy sandığında ikinci reislik yapmış olan Kahveci Gürcü Nusret'in apayrı bir önemi vardır. Adam öldürme suçundan Rodos ve İstanbul zindanlarında yatan Gürcü Nusret'in, otuz yıl süren mahkum hayatı Sinop cezaevinde ölmesiyle son bulur. Edebiyatımızdaki bir çok eserin cezaevlerinde yazıldığı bilinir. Düşünce suçlusu olarak dört duvar arasına konan nice şair, buralarda birbirinden güzel nice şiir yazmıştır. Kitapçı raflarında bir çok "Cezaevi Şiirleri Antolojisine rastlanılır. İşte, bu antolojilerin ilki, bir tulumbacı olan Gürcü Nusret tarafından hazırlanmıştır!

Değişik nedenlerle cezaevine düşen şair ya da, kendine göre şiir yazan mahkumlarla mektuplaşan Gürcü Nusret, aralarından 23 kişinin şiirlerini bir kitapta toplar. "Zindan Şiirleri" adlı antolojide ayrıca cezaevindeki yaşam üzerine notlar ve Gürcü Nusret tarafından yapılan resimler de yer alır. İlk cezaevi şiirleri antolojisinde şiirleri bulunan şairler ise şunlardır: Bahti, Giryani, Zindani, Zenciri, Maşuki, Uryani, Temenna Baba, Kutub Baba, Hamamcı Baba, Baba Mansur, Köçek Aşık, Çıplak Aşık, Mastor Aşık, Mestane Derviş, Çulsuz Oğlu, İspiroğlu ve Kahveci Gürcü Nusret.

Ve ben, ne zaman sirenleriyle tüyler ürperten bir itfaiye arabası görsem ya da gazetede bir yangın haberi okusam, ilk cezaevi şiirleri antolojisini hazırlayan Hasköy tulumbasından Gürcü Nusret'i anımsarım:

Zindanı zan etme şahım taştan dört duvar
Dalga duman tekkesidir piri vardır kutbu var
Mihrabımız güzeldir ayinimiz muhabbet
Kardeş olmuş kuzuyla kurt,gazalanla canavar.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 28-11-2006, 14:18
ozgur_beyin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ozgur_beyin ozgur_beyin isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 07 Sep 2006
Mesajlar: 5.928
Standart Re: Birazda oradan buradan

Sevgili psiko , Burhan Felek tadında yazdığın bu yazı ,kafamdaki bir sürü karmaşıklığı uçurup, bir gönül dinginliği verdi.
* * * * *Teşekkür, öpüldün. Sevgiyle kal.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 28-11-2006, 16:40
kuvvaci kuvvaci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jul 2006
Mesajlar: 264
Standart Re: Birazda oradan buradan

Yeni şeylar öğrendikçe insan. hiçte bir şey bilmediğinin farkına varıyor. Teşekkürler dostum

Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 28-11-2006, 21:42
EZ_TuDu EZ_TuDu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 20 Jun 2006
Bulunduğu yer: Ankara
Mesajlar: 105
Standart Re: Birazda oradan buradan

Psiko kardaşım güzel bir yazı.. İnsan öğrendikçe gelişiyor tabi.. Tarihin insanlığa verdiği şeyler var elbette, o nedenle tarihi iyi bilmek lazım.. Tarihi anlamak tarihten sonraki tarihlere de ışık tutacaktır..

Emeğine sağlık..
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 28-11-2006, 23:28
mhmd mhmd isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Dec 2005
Bulunduğu yer: sonsuzluktan
Mesajlar: 3.326
Standart Re: Birazda oradan buradan

Sn. Psikokemoterapi,

Ağzı açıldığı her an; çıkan tüm kelime ve harflerinden, bilgilendiğim ve keyif aldığım bir kişi var Sunay AKIN.

Yanılmışım!!!

İki kişi varmış.

Diğerini söylememe gerek yok sanırım.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 29-11-2006, 09:38
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Birazda oradan buradan


Sevgili güzel fıkracım özgür_beyin senin gibi birine gönül dinçliği verebilmek şahsen onurdur.

Sevgili kalabalıklar içinde yalnız olmasına rağmen güçlü dostum kuvvacı;Daha çoookk öğreneceğimiz var can umarım hep birlikte birbirimizden öğrenebiliriz.

Sevgili EZ_TuDu ;Kardaşım diyerek gösterdiğin içtenliğine teşekkürler kardaşım.Haklısın bana göre de Tarih eğer ders alınabilirse insanoğlunun vazgeçilmezi.

Sevgili Mhmmd;
Sen yinede Sevgili Sunay Akın'ı sevmeye,bilgilenmeye ve keyif almaya devam et. Çünkü aynısını bende yapıyorum
Ayrıca o ikinci kişi kimse imrendirme beni buralarda.Senin gibi bir değer o ikinci kişiye de aynı sevgiyi duyuyorsa bu ben olmak isterdim

İstanbul'dan Uludağ Görünür mü?

Bu sorunun yanıtını vermek için oturduğu apartman dairesinin yüksekliğine güvenenler pencereye koşmakta acele etmesinler. Bilsinler ki, Bostancı'da bulunan Şükür Apartmanı'nm altıncı katında oturan Salâh Birsel "Tanrının Yeni" diye adlandırılan Uludağ'ı görebilmek için 1978 yılında pusuya yatmıştır.

1979 yılına girmeye hazırlanan komşuları, ellerinde hindilerle evlerine dönerlerken, 365 gün boyunca Yalova'nın Samanlı Dağı'ndan başka bir şey göremeyen Salâh Birsel, arada bir gözünü alan beyazlıkların Uludağı mı, yoksa Yalova Gemlik tepelerini saran sis mi olduğuna karar veremez.

Salâh Birsel, Uludağ'ı İstanbul'dan görebilme umuduyla girer 1979 yılına... Ve dileği de gerçekleşir! Yazarın "Boğaziçi Şıngır Mıngır" kitabına tırmananlar ilk metrelerde şunu okurlar: "Yalnız 10 Ocak 1979 Çarşamba günü, ikindi üstü, bir kez, Uludağ'ın beyaz kireç taşından başını karşısında buluvermiş, ama ertesi gün o denli yağmur yağmıştır ki, Bursa, Yalova dağları değil, bütün adalar ortadan silinmiştir."

İşin aslını ararsanız, Salâh Birsel'in, o gün, Uludağ'ı falan gördüğü yoktur. Bütün amacı "zibidi" bir Frenki tepelemektir. Gördüğünün Uludağ olmadığını, Samanlı Dağı'nın boy gösterdiği günün ardından yağmur yağacağını bilecek kadar iyi bir gözlemcidir Salâh Birsel. Yazarımızın tepesini attıran zibidi Frenk, Feld Mareşal Helmuth von Moltke'dir. Osmanlı ordusunda öğretmen olarak görev yapan Moltke, 1837 yılının Eylül ayının başlarında üç arkadaşını Triyeste'den İstanbul'a getirecek buharlı vapuru gözlemek amacıyla Galata Kulesi'nin fırdöndü balkonuna tünemiş ve Mudanya'nın arkasında Uludağ'ı gördüğünü iddia etmiştir. Salâh Birsel'e göre Moltke, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin uçtuğu kuleden uçuşun bir başka türlüsünü gerçekleştirmiştir!

Oysa, İstanbul'a gelen yabancı yazarlar arasında Uludağ'ı gördüğünü söyleyen biri daha vardır. İtalyan yazar Edmondo De Amicis, 1874 yılında, kendisini İstanbul'a getiren vapurun güvertesinden Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye camileri ve tekfur sarayını gördüğünü söyleyerek, "hepsinden yükseği de, Çanakkale'den Karadeniz'e kadar iki kıtanın kıyılarına hâkim Serasker Kapısı'ndaki beyaz kule" olarak tanımladığı Beyazıt Kulesi'ni "Costantinopoli" adlı kitabın sayfalarına kondurur.

Amicis, Beyazıt Kulesi'ni Senekerim Balyan Usta'nm bir Osmanlı topunun dikine oturtulmuş görünümünden ilham alarak yaptığını biliyor olacak ki Uludağ'a doğru olan atışını bu kuleden gerçekleştirir. Hem de, ne atış!.. Uludağ'dan çok daha uzak yerleri gören kartal bakışlı İtalyan'ın kitabına bir göz atalım: "Boğaz'ın ilerisinde, masmavi Karadeniz gökyüzüyle karışıyor: arkada, Marmara Denizi, İzmit Körfezi, Prens Adaları, köylerle beyazlaşmış Rumeli ve Anadolu sahilleri; daha ileride, ince gümüş bir kurdele gibi parlayan Çanakkale Boğazı: Çanakkale'nin ötesinde, hayal meyal bir parlaklık Ege Denizi ve loş bir kavis, Truva sahili: Üsküdar'ın öbür tarafında Bursa ve Uludağ..."

Ege Denizi'ni gördüğünü yazan Amicis biraz daha uçsa neredeyse İtalya'da oturduğu evi de görecekmişL Seyahatnamesinde İstanbul'dan Uludağ'ın görülmesi gibi pek çok konuyu abartarak yazan Evliya Çelebi bile İtalyan yazara yetişemez. Bu arada, İtalyan yazar, İstanbul sokaklarında Uludağ'ın karıyla yapılmış şerbetler satıldığını da okura bildirmekten geri kalmaz. Amicis'in susuzluktan yandığı bir anda böyle bir abartıya kaçtığı söylenebilir. Uludağ'dan, İstanbul'a buz gelirdi gelmesine ama yalnızca Saray'da kullanılırdı. Bu iş için Özel olarak görevli kayıklar bulunurdu.

İhsan Oktay Anar'ın "Puslu Kıtalar Atlası" kitabında istanbul'un kulelerinden Uludağ'ın görüldüğü masalının nasıl ortaya çıktığını öğreniriz: "Ulema, cühela ve ehli dubara, ehli namus, ehli izzet ve erbab-ı livata rivayet ye ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki, kun-ı kainattan 7079 yıl, İsa meslhten 1081 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı. Ceneviz taifesinin buraya ilk gelen gemilerine karanlıkta uçan ak bir martının yol gösterdiği, ancak salimen karaya vasıl olduktan sonra dümencileri olacak Pavdus nam kâfirin bu martıyı bir mesih addederek yuvasını arayıp bulduğu ve itikatlarınca İsa'nın etini yemek sünnet olduğundan kuşu kızartıp yediği rivayet olundu. Eskiler bu martının yuvasının bulunduğu yere Ceneviz kavminin yüksek bir kule diktiğini rivayet etmişlerdir ki, sonraları Galata Kulesi diye nam salmış bu heybetli yapının tepesinde yalı adamlarının dürbünle, yiğitlerin ise çıplak gözle Bursa kentinin Uludağ'ını seçtikleri söylene gelmiştir. Ne var ki, bu şaiyanın ziyaretçilerden bahşiş koparmak hevesiyle kuledeki yangın gözcüleri tarafından okunan bir kurt masalı olduğu da ağızdan dolanmıştı bir zamanlar..."

Uludağ'ı gördüğünü söyleyen ve bunun şiirini yazan biri daha vardır! Kim olduğunu yazmadan önce şiirinden birkaç dize okuyoruz:

Yedi yıldır Uludağ'la göz göze bakışıp dururuz.
Ne o kımıldar yerinden,
Ne de ben.
Lakin birbirimizi yakından tanırız.

Nâzım Hikmet, İstanbul'un kulelerinden değil, Bursa Cezaevi'nden bakar Uludağ'a. Tutsaklığını yerinden kımıldayamayan Uludağ'a benzetir. Dağın gülmesini ve kızmasını bildiğine inanır. Duvarları aşıp Uludağ'a gidemez, ama şalvarı sarı kırpıt bezden, kara kaşlı dağlılardan biri komşusunu kesip misafir gelir, 71'inci koğuşta on beş yıl yatmaya... Ve bakın, kimi gün Uludağ'ı neye benzetir Nâzım:

Sonra bazan, gün olur,
Gazoz şişelerindeki resimlerine benzer.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 29-11-2006, 11:14
ilgee ilgee isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 09 Nov 2006
Bulunduğu yer: Erzincan
Mesajlar: 27
Standart Re: Birazda oradan buradan

İstanbul İstanbul Olalı
Söz/Müzik: Sezen Aksu

Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bi taşa
Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar’a doğru
Yapacak hiçbir şey yok gitmek istedi gitti
Hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti

Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık
Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı
Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp
Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı

Ah İstanbul İstanbul olalı
Hiç görmedi böyle keder
Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser

İstanbul İstanbul olalı
Hiç görmedi böyle keder
Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser

Ne acı ne acı insan kendine ne kadar yenik
Bulunmadı ihanetin ilacı yürek koca bir karadelik
Yapacak hiçbir şey yok gönül bu sevdi
Yeni bir ten yeni bir heyecan bilirim üstelik

Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık
Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı
Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp
Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı

Ah İstanbul İstanbul olalı
Hiç görmedi böyle keder
Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser

İstanbul İstanbul olalı
Hiç görmedi böyle keder
Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser

Bize şarkılardan misal vermek düşer
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 29-11-2006, 11:48
ilgee ilgee isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 09 Nov 2006
Bulunduğu yer: Erzincan
Mesajlar: 27
Standart Re: Birazda oradan buradan

Necip Fazıl'ın gözünden bir de bak o tepeden, O manayı bul da bul ille İstanbul'da bul İstanbul İstanbul... dostum, sence bu kalabalığın bu duyarsızlıkların bu kudsi manaları bozmaya gücü yetecek mi? bu mümkün mü? CANIM İSTANBUL Canım İstanbul ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten bir şey, hava, renk, eda, iklim o benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur. Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canım vatanım da vatanım İstanbul İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik delik servi, endamlı servi, ahirete perdelik. Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat. Şahadet parmağıdır göğe doğru minare her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet. O manayı bul da bul İlle İstanbul'da bul İstanbul İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar perili ahşap konak, koca bir şehir kadar. Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i Kadını keskin bıçak Taze kan gibi sıcak İstanbul İstanbul... Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler. Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından. Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar Güleni şoyle dursun, ağlayanı bahtiyar. Gecesi sümbül kokan Türkçesi bülbül kokan İstanbul İstanbul...

diyor bir Istanbul aşığı..
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 29-11-2006, 12:40
ozgur_beyin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ozgur_beyin ozgur_beyin isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 07 Sep 2006
Mesajlar: 5.928
Standart Re: Birazda oradan buradan

Sevgili Psiko, iltifatlarına teşekkür,ama esas teşekkür yazdıklarına. *Umarım *Salah Birsel, * sonsuzluk okyanusunun bir yerinden
kalkar arzın semasına gelir.kendine gönderilmek istenen anı dolu *seslen-
meleri duyar. *Ve umarım hala kendini hatırlayanlar, sevenler olduğunu bilir,dilşad olur.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 30-11-2006, 08:44
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Birazda oradan buradan



Değerli arkadaşlar;Cafe forumumuzun ana teması;Din,tanrı ve ateizm konularından yorulduysak ara vermek,arkadaşlarımızla farklı konuda muhabbet etmek için kullandığımız bir forum olmasıdır.
Siz değerli arkadaşlarım buradaki paylaşımlarımdan sıkıldı iseniz lütfen belirtin asla arkadaşlarımı üzmek ve sıkmak istemem.


1912 yılının 15 Ocak günü, İstanbul'daki bir evin kapısından içeri giriyoruz. Eşikte bir yığın ayakkabı göze çarpıyor. İçerisi kalabalık olsa gerek... Yanılmamışız, evin tek erkek çocuğu on yaşına basıyor. Kadınlar, ikram edilen yiyecekleri mideye indirip sohbeti koyulaştırırken, çocuklar yan odada oynuyorlar. Doğum gününü kutlayan Nâzım Hikmet, arkadaşlarının getirdiği hediyelerin sarılı olduğu kağıtları herkese dağıtıyor. Rengarenk kağıtlar küçük parçalar haline getirildikten sonra hep birlikte atılıyor havaya !..

Aynı gün, Tripoli'ye gökyüzünden kağıtlar yağar. İnsanlar, uçağın ilk kez psikolojik amaçla kullanılışının tanığı olduklarından habersiz, kendilerine doğru süzülerek gelen kağıt parçalarına bakarlar. Bir İtalyan pilot tarafından atılan bildirilerde şunlar yazılıdır: "Tripo'lili Arapların dikkatine: Bizimle birlikte olmak için daha ne bekliyorsunuz? Camilerinizde dua etmek istemiyor musunuz? Ailenizle birlikte barış içinde yaşamak istemiyor musunuz? Bizim de kutsal kitabımız var. Biz, aynı zamanda dürüst ve dindar insanlarız. İtalya sizin babanızdır. Çünkü, ülkemiz, sizin anneniz olan Tripoli'yle evlenmiştir."

Uçaktan ilk kez bildiri atılması Tripoli savaşında gerçekleşir. Bu savaşta İtalyanlar, 28 uçak, 4 balon ile tarihe ilk savaş uçağını kullananlar olarak geçer. Havacılıkta ilklerin savaşıdır Tripoli... İlk gece uçuşu 11 Haziran 1911'de Marenki adlı pilot ile bu savaşta yapılır. Havadan ilk top atışı da, yine bu savaşın tutanağına yazılır. 1912 yılının 31 Ocak gününe gelindiğinde Carlo Muntu havada yaralanan ilk pilot unvanını ele geçirir. Bir pilotun ölümüne de, ilk kez Tripoli savaşında tanık olunur: 25 Ağustos'da, Manzini'nin uçağı isabet alarak denize çakılır. 10 Eylül 1912'de ise tüm dünya uçağıyla birlikte canlı olarak ele geçirilen ilk pilotun adını öğrenir: Moinzo... Şu işe bakın ki, Moinzo aynı zamanda ilk kez yara alan uçağın da pilotudur !..

İtalyanların hava saldırılarına karşı koymak için aşağıdan ateş edenler de, doğal olarak bir savaşta uçaksavarı ilk kez kullanmış olma unvanını hak kazanırlar. Kimler midir onlar? Yanıtı uzaklarda aramayın: Türkler !..

Dr. John Wilkins, 1628'de yayımladığı "Yeni Bir Dünyanın Keşfi Ay" adlı kitabında "eğer bana dünyanın manyetik gücünden daha yükseklere çıkabilmek için ne gibi araçlara ihtiyaç olunduğu sorulursa yanıtım şu olurdu" diyerek üç yöntem sıralar. Son önerisi şudur: "Bu iki yöntem işe yaramazsa o zaman, büyük bir kesinlikle şunu iddia ederim ki, içinde bir insanın oturacağı ve belli hareketler yaparak havada yükselebilecek bir araç yapılabilir... Ve belki de, bu araç o kadar büyük olabilir ki, birkaç insan ve hatta bu insanların yanındaki eşyalarını da taşıyabilecek durumda olabilir."

Uçağı yazılı olarak tarif eden Wİlkins'in "işe yaramazsa" dediği iki yöntemden biri Marco Polo'nun Madagaskar'da gördüğünü söylediği, kanatlarının uzunluğu 12 feet olan Ruck kuşunun eğitilip, hava taşımacılığında kullanılabileceğidir. İlk yöntem ise tanıdık birini çıkarır karşımıza: "Bushepius'un anlattığı, İstanbul'da uçan Türk gibi vücudumuza kanat takıp uçmak o kadar da olanaksız değildir."

Hezarfen Ahmet Çelebi'nin uçuşu Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde yazılıdır yalnızca...Ama, Busheqius tarafından da, anlatıldığını öğreniyoruz. Hezarfen'in uçuşu İstanbul'da yapılan ilk motorsuz denemedir. İlk motorlu uçuş, Baron da Catters tarafından, 500 kg ağırlığındaki "Voisin" tipi uçakla, Hürriyet-i Ebediye tepesinden Bulgar Hastanesi'nin önüne yapılır. Takvim yaprakları 1909 yılının 2 Aralık gününü göstermektedir.

Hezarfen Ahmet Çelebi'yi herkes tanır ama Hezarpâre Ahmet Paşa o kadar ünlü değildir. Kösem Sultan'ın kafes arkasından hazırladığı ayaklanma 8 Ağustos 1648'de, oğlu Sultan İbrahim'in sonu olurken, Sadrazam Ahmet Paşa da saklandığı yerde yakalanır. Cellatbaşı Kara Ali'nin kendi elleriyle öldürdüğü Ahmet Paşa'nın cesedi çırılçıplak olarak At Meydanı'ndaki çınarların altına atılır. Bir yeniçeri, "cehil gizleti içindeki ayak takımına, mafsal ağrılarına yağı iyi gelir" diyerek paşanın ölüsünü bıçakla doğrayıp satar. Bu olayın ardından Sadrazam Ahmet Paşa halk arasında "Hezarpâre Ahmet Paşa" diye anılır.

Hezarpâre "bin parça" demektir !..
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:37 .