Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Sanat > Edebiyat

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 16-01-2011, 17:49
AhbAp - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
AhbAp AhbAp isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Sep 2008
Mesajlar: 2.804
Standart Büyük Grev

Meddah geleneğimize uyarak,
''Ad ada benzer, yer yere benzer,
Kişi kişiye benzer, kimi er dişiye benzer,
Şey şeye benzer.'' deyip
Kimseler üstüne alınmasın diyerek,
İşbu anlatacağımız olaydaki
yer ve kişi adlarını söylemeyeceğiz.
Arif oldur ki ,
leb demeden leblebiyi anlar.
Hödük ise oldur ki,
Sen, bayram haftası desen,
O, mangal tahtası anlar.
Gerisi sizin izanınıza kalmıştır sayın bayanlar,
baylar.

Biz söyleriz,
Siz,
İster, leblebi anlarsınız,
İster, mangal tahtası...
Oysa biz ne demiştik: Aydın havası.
Gelelim konuya.
Konya’ya değil a efendim, konuya, konuya...
Konya nere, Hanya nere?
Şap başka, şeker başka.
Sap başka, saman başka.
Yani eski dil üzere,
Gelelim sadede...
Memleketin birinde...
Hangi memleket mi?
Rica ederim a efendim,
baştan söyledik size,
ad açıklatıp da bize
işkilli tüzüğü fingirdetmeyin,
işlemeli yüzüğü dingirdetmeyin.
Memleketin birinde bir zamanlar...
Hangi zaman mı?
Allah Allah!
Ha efendimize laf anlatmak,
ha deveye hendek atlatmak,
Hangi zaman olursa olsun,
size ne gerek a efendim.
İster misiniz aynı soruyu bize
sizden duyup savcı da sorsun!
Memleketin birinde bir zamanlar,
çok büyük bir zengin vardı.
Kim mi?
Bir şaheseri vallahi hiç ettiniz,
güzelim hikâyemi piç ettiniz.
Bir daha pişmiş aşa su katarsanız,
ya da uzun kulak gibi çamura yatarsanız,
inanın, anlatmam hikayemi.
Çok rica ederim,
çıkmayın yırtık dondan çıkar gibi.
Bir zamanlar, memleketin birinde,
çoook, pek çoook, çoktan da çoook
zengin bir sanayici vardı.
Parası kasalara sığmazdı,
çünkü parası bol, kasalar dardı.
Ve onun bütün derdi...
Ama durun bir dakika!
Derdini şöyle derdi:
''Memleket kalkınmalı!
Ha benimki, ha halkınki...
Halk benimkini almalı,
ve benim olmalı
halkın malı
ki memleket kalkınmalı !''


İşte bu çook, çoktan da çoook zengin yurtseverin, ülkenin her biryanında fabrikaları vardı. Fabrikalarında ürettiği malları dağıtan dağıtım kurumları vardı. Dağıtımcılarının dağıttığı malları satan satıcı firmaları vardı. Bankaları, şirketleri, holdingleri, firmaları, anonimleri, kollektifleri, komanditleri, daha da bilmem neleri, neleri vardı.

Fabrikalarında çalıştırdığı işçilerinin haklarını gözetirdi. Kendi hakkının bir işçiye kıl payı geçmesini kesinlikle istemediği gibi, bir işçi hakkının da başka bir işçiye geçmesini istemezdi. Hatta bu yüzden, kimsenin hakkı geçmesin diye, fabrikalarının yakınlarından Hakkı adında bir kimseyi geçirtmezdi. Kimsenin hakkının çiğnenmesini istemez ve kimsenin hakkı yenmesin diye, fabrikalarında Hakkı adında işçi çalıştırmaz, ya da adı Hakkı olanları, adlarını değiştirip öyle çalıştırırdı. İşte bu denli haksever ve namuslu bir adamdı.

İşçilerinin nasıl daha çok çalışacaklarını araştırmak için özel uzmanlar çalıştırırdı: Sosyologlar, sosyal psikologlar, işletmeciler, işletme iktisatçıları,
işletme mühendisleri, ekonomi mühendisleri, pazarlamacılar, pazarcılar, tezgahlamacılar, daha da neler neler...

Bir insan sevmesini bilirse, her şeyi sever.

Yeter ki insan,
sevmesini bilsin.
Eğer sen de insansan
bütün insanları seveceksin
kiii
kan içici insan kardeşlerin,
kanını daha iyi emsin.
Bu zengin işadamı da
bilirdi sevmesini.
Ve sevmesini bildiğinden,
yalnız yurtsever değil
iyilikseverdi,
ve de hayvanseverdi.


Bunca çok iyiliksever olduğundan, zeki, çalışkan, yetenekli, ama yoksul olduklarından eğitimlerini sürdüremeyecek gençlere yardım elini uzatırdı. Onları, uygarlıkta çok daha ileri ülkelere gönderir, kendi parasıyla okutup adam ederdi. Ülkesindeki aylak aydınlar ordusuna katılmasınlar diye bu tornadan çıkmış gibi pırıl pırıl gençleri işsiz bırakmaz, kendi fabrikalarında ortaklıklarında, anonimlerinde manonimlerinde uzman olarak çalıştırırdı. İşte böyle bir iyi yürekli iyilikseverdi. O gençler de, artık hayvan değillerdi ya, babalarının bile yapmadığı iyiliği kendilerine yapan bu iyiliksevere gönül borçlusu düşerlerdi ki dünyada her borç ödenir, ancak bu gönül borcu denilen borç hiçbir zaman ödenemez.

Hani ne buyurmuş büyüklerimiz : ''İt bile itken, ekmek verilen yere doğru ulur.'' Neden ? Çünkü kendine ekmek veren efendisine teşekkürde bulunur. E alt yanı bir it yaparsa bunu, ya bir it oğlu it daha neler yapar, bir düşünün. Ya hele bir de su katılmamış halis inek sütü içmiş namuslu bir insan evladı olursa...

Kendi yetiştirdiği uzmanlarının hepsi de gönül borçlusuydu o büyük işadamına ve hiç bir zaman ödenilmez gönül borçlarını ödeyebilmek için canlarını dişlerine takıp it gibi çalışırlardı. Hepsi de, evet, tornadan çıkmış gibi pırıl pırıl biçim almışlardı.

Hani bir zamanlar
fabrikalarda çok iş vardı ya,
o zaman işçiler canla başla
çalışıyorlardı günde üç vardiya...
İşçiler çalışıyor ha çalışıyor,
fabrikalar mal üretiyordu
ve halkımız
bu malları hapur hupur
bu malları paldır küldür
bu malları takır tukur
hiç durmadan tüketiyordu.

Bu böylece yıllar yılı sürdü. Ama gel gör ki...


Nasıl rakı denen meret, içilince, şişe içinde durduğu gibi durmazsa içenin içinde, bu sanayi denilen ve bu ticaret denilen iş de, bikez işleyip gelişmeye başlayınca, durmaz öyle olduğu gibi yerinde. Çünkü durunca ölür. Çünkü boyuna büyüyecek, şişecek ki yaşayabilsin.


O çok zengin işadamının yüz üreten fabrikaları bin üretir oldu. Bin üretenler yüzbin üretti. Sanmayın yetti. Yüzbinken üretim, milyon üretti. Halk da tüketti ha tüketti. İşadamının fabrika malları arttı da arttı. Ama sanmayın yetti. Milyon üreten fabrikalar yüzmilyon üretti. İşadamının malları arttı da arttı. Ama halk? Halka yetti. Halk tüketemedi, yetti. Halkın tüketimi, fabrikaların üretimine yetişemedi. Maşallah fabrikalar her gün daha çok üretti ve maalesef ve maateessüf ve binaenaleyh halk tüketemeyince fabrikaların ürettiği kadar, işadamının uzmanları vardı ya hani, yabancı ve uygarlıkta ileri ülkelerde eğitilmiş ve sanki tornadan çıkmışgibi biçimli ve de pırıl pırıl uzmanlar, iş onlara düştü. Kafa kafaya verip düşündüler, danıştılar.

Üretim durdurulamazdı.
Halkın tüketimi azdı.

Dış pazarlarsa çoktaaan kapışılmıştı. Yeni ilişkiler kurmak için, hükümet de çok beceriksizdi. Biz bu hükümeti bunun için mi hükümet yaptık? Gösteririz biz onlara... Evet görecekler... Hele bir görsünler...

Pazarlanamayan, satılamayan üretimle dolup taşmıştı depolar mepolar, ambarlar mambarlar, ardiyeler mardiyeler...


Taksitle vermek de var, sürülür mallar az daha. İyi ama, uzmanların istatistikleri ortada: O büyük işadamının fabrikalarının ürettiği her maldan, o ülkenin her evinde bir değil, iki tane var. Şöyledir, böyledir, aman yeni modeldir deyip halka zorla sokuşturmuşlar. Küçük evlere, her ayrı maldan ikişer tanesi zor sığışırken, sayın müşterilerimiz taksitle diye alacağı üçüncüsünü neresine sokacak? Fiyat indirimi desen, her şeyin fiyatı günden güne artarken, fiyatlar indirilemez. Üstelik, fiyatları indirip mal satıldı diyelim, büyük işadamının başka alanlarda da işleri vardır ki, bu yandaki indirim, öte yandaki işleri bozar Hem de indirimli mal satmak, evet bir önlem ama, gelip- geçici bir önlem... Boyuna fiyat indiremezsin ya, sonu yok.

Ambarlar mambarlar, depolar mepolar, ardiyeler mardiyeler, bodrumlar modrumlar, malla dolup dolup taşıyordu. Ulusal değer yok oluyor, insanın vicdanı sızlıyordu.

Uzmanlar bulmuşlardı bu mal yığılmasının adını :

O Marks denen sakallı bela,
''Artı üretim'' diyordu buna.

Artı üretim mi? Aman o sakallı belanın bir sözü daha vardı, neydi o buna benzer? Hah, artı değer... Aman artı değer sözü etmeyin de, olsun artı üretim razıyım ona ben.

Kral Midas gibi tuttuğu altın oluyordu büyük işadamının. Ve korkuyordu çiş etmeye bu yüzden. Her tuttuğu altın olan Kral Midas nasıl altınlar içinde sıkışıp kalır ölürse, büyük işadamı artı üretim içinde boğulup kalacaktı.

Üstelik işçiler de azmışlardı. Zam istiyorlardı. Yeniden toplu sözleşme yapılsın diyorlardı. Hem de en zayıf zamanını bulmuşlardı işadamının. Tuh size işçi gibi... Yazıklar olsun! Besle kargayı, gözünü oysun!

Büyük işadamı yumruğunu göğsüne vara vura şöyle diyordu :
'' Bana yapılır mı bu... Ben ki bu denli insanseverim. Size iş alanları açtım da iş buldunuz, aç köpekler...''

Ama bunu içinden söylüyordu. Yine içinden, bir umar bulmak için toplanan uzmanlarına da söyleniyordu : ''Sizi yetiştirmek için ağırlığınızca para döktüm, bunun için mi? Hiçbir işe yaradığınız yok... Durum bombok. Mallar birikti, yığıldı stok stok !''

Uzmanlar, greve gitmesinler diye işçilerin haklarını gıdım gıdım veriyorlardı.
Ne buyurmuş atalarımız: El elden üstündür taa arşa dek... Büyük işadamından çok daha büyük iş adamları vardı başka ülkelerde ki o ülkelerde bu işadamının uzmanları da eğitilmişti.

Çok çok zengin büyük işadamı, uygarlıkta çok ilerlemiş ülkelerdeki kendinden daha büyük işadamlarına SOS’ler yolladı :''İmdaaat, batıyorum ! ''

O çok uygar ülkenin işadamları, bu işadamının batmasını istemezlerdi. Çünkü alacakları vardı, ortaklıkları vardı, komisyonları vardı, verdikleri krediler vardı, yani bağları vardı. Hemen bir başuzman gönderildi. Başuzmanın önüne bütün belgeler, veriler, sayılar serildi ve kendisine şöyle denildi :

''Üretimi artırsak batarız artırmasak batarız. Fabrikaları kapatsak batarız, kapatmasak batarız. İşçilerin isteklerini yerine getirsek batarız, getirmesek de grev olsa büsbütün batarız. ''

Uzmanların verdiği bu rapordan sonra çok zengin büyük işadamı,
''Söyleyin pliiiz, ne bok yiyeceğiiiz ?'' diye sordu.


Önüne dosyalar, bilgiler, veriler, belgeler açılan başuzman, insanı çatlatan bir soğukkanlılıkla piposunu içmekteyken, yerli uzmanlar kendisine açıklamalarda bulundukça, yüzündeki o soğukkanlılık çizgileri sıcakta yağ erir gibi erimeye başladı. Önce gülümsedi, sonra sırıttı, sonra kasıklarını tuta tuta gülmekten gözlerinden yaşlar geldi. Oradaki uzmanlarla büyük işadamı şaşkınlık içinde, gülmekten nerdeyse çatlayacak olan başuzmana bakıyorlardı. Delirdi mi ne herif! Güldü, güldü... Koltuğa yığıldı. Mendiliyle gözlerini sildi. Neyse gülmesi geçmişti.


''Peki benden ne istiyorsunuz? Beni ne diye boşu boşuna çağırdınız? Aradığınız umar, avucunuzda da, haberiniz bile yok... '' dedikten sonra, genç uzmanlara dönüp ekledi:

''Bütün bunları size öğretmiştik. Bizim geçmişi zengin sendika ve işçi tarihimizi demek size boşuna okutmuşuz. Çok yazık! Demek işçileriniz greve gitmek istiyorlar?''

Büyük işadamı işçilere en ağır ilençlerde bulunarak,
'' Evet, ben bu durumdayken, batmak üzereyken, greve gitmek istiyor alçaklar. Çok zor önlüyoruz grevi'' dedi.

Başuzman,
''Bu denli işvereni seven işçi dünyanın başka hiç bir yerinde bulunmaz. İşçileriniz size yardım etmek istiyorlar...'' dedi.

Uzmanların birden akılları başlarına gelmişti. Tüh, nasıl da daha önce düşünememişlerdi. Başuzmanın boşuna yitirilecek beş dakikalık zamanı bile olmadığından yine o gün uçağa atlayıp, darda kalmış başka büyük işadamlarına akıl vermeye, yardım etmeye koştu.

Uzmanlar derslerini anımsamışlardı: İşçiler greve gideceklerdi. İşçilerin arasındaki kışkırtıcılara, grevin eleştirilmesi buyruğu verilmişti. Ayrıca aralarına, işçileri greve özendirmek için yeni kışkırtıcılar sokulmuştu. Bunlar, en ateşli işçi kesilmişlerdi. Namlunun ağzından mermiler nasıl ''Gırav gırav!'' diye ses vererek çıkarsa, bu kışkırtıcıların ağızlarından da heceler yalazlanarak ''Grev, grev!'' diye çıkıyordu. En önde bunlardı.

Sendika grev istiyordu. Sendikanın başındakiler ''Grev işçinin tek silahı!'' diyordu. Bir zibidi yazar çıkmıştı ortaya,

'' Aman etmeyin eylemeyin... Bu sıra grevin sırası değildir, tam işverenin dişlerinin söküleceği sıra siz greve giderek O 'nun ekmeğine yağ sürüyorsunuz, aman haaa, oyuna geliyorsunuz... Grev, işçinin tek silahıdır ama, kendini öldürmeye değil...'' diyecek olduysa da, iyi ki yaman sendikacılar ağzının payını verip susturdular: Gidi hayın, gidi işçi düşmanı, gidi grev kırıcı seni!

Büyük işadamının buyruğuyla her fabrikadaki işveren temsilcileri, sözde greve gidilmemesi için çalışıyorlar, ama öte yandan yine büyük işadamının dolaylının dolaylısı etkisiyle, gazeteler, filmler, radyolar, televizyonlar, işçileri haklı buluyor ve grevi destekliyorlardı

Sonunda sendika utkuyu kazandı: grev başladı...
Görülecek şeydi. O ne görkemli görünümdü. Gencecik gencecik, körpecik, ilkyaz dalı gibi işçi kızlar grev gözcüsü önlüklerini takmışlar, her biri birer Kibele olmuş, nöbete durmuşlardı. Ötede yiğit işçiler öbek öbek olmuşlar, davul zurna mı desem, -diyemem, sonra hangi ülke olduğu anlaşılır- saz mı desem, -diyemem, neresi olduğu anlaşılır - keman mı desem - diyemem, anlaşılır- her neyse işte çalgılar çalınıp halay mı çekiyorlar desem, -diyemem, neresi olduğu bilinir- horon mu tepiyorlar desem,-diyemem, belli olur- oyun oynuyorlardı. Evet çalgılar çalınıp oyunlar oynanıyordu. Hah, oldu işte... işçiler, kazanlar kaynatıyor, kendileri için yemek yapıyorlardı. Grev nöbetçisi işçilere eşleri, çocuklarını ellerinden tutmuş yiyecek getiriyorlar, sevgi getiriyorlar, yüreklerine güç getiriyorlardı. İşçi kocalarına gelen kadınların kimi gebe, kiminin kucağında ve elinde bebe, öyle geliyorlardı. Karıkoca işçi olanlar grev nöbetini birlik tutuyorlardı. Hem gebe, hem kucağında, hem elinde bebe bir kadın, grev nöbetçisi kocasına : ''Dayan adamım, diren adamım, arkanda ben varım! ''diyordu.

Büyük kentin varlıklı kadınları, özel arabalarına binip grev yapılan fabrikaların önlerine gelmişler bu çok görkemli grevi seyrediyorlardı ve o olağanüstü görkemli görünümden pek çok duygulanıp ağlıyorlar, kimi ipek, kimi kağıt mendilleriyle gözlerini burunlarını siliyorlardı. Yazık ki ağlamaktan yüzlerinin gözlerinin düzgünü, boyası akıyor, salya sümük ve gözyaşı birbirine karışıyordu. Gazeteciler grev olan her fabrikanın önüne doluşmuş, çat çat flaşlar çakıp, pat pat resimler çekiyorlardı. O ülkenin çok yaman şairleri vardı. Grevi desteklemek en başta şairlerin görevi olduğundan, grev üstüne yazacakları şiirlerinin esinini almaya buraya gelmişlerdi. Hele o yazarlar... Onlar da grevi desteklemişlerdi. Grevci işçilere şiirler, öyküler okuyorlardı. O işveren yok mu o işveren, sonunda yenilecekti.

Bu görkemli ve göz yaşartıcı görünümü burada koyup, biz gelelim o büyük işadamına. İşadamı ve uzmanları ve yöneticileri çevresinde iki hafta durum sessizdi.
Onlar için bekleme dönemiydi. Çok beklemediler. Çünkü yaşam sürüyordu. İnsanlar yeni yeni yapılar kuruyordu. Bu yapıları kurmak için, grevdeki fabrikaların ürettiği mallara gereksiniliyordu.

İnsanlar evleniyor, yeni yeni evler döşenip dayanıyordu. Bunun için de grevdeki fabrikaların ürettiği mallara gereksiniliyordu.

İnsanlar durmuyor, yaşıyor, bir yerden bir yere gidiyor, giyiniyor, yemek yiyordu ve bütün bunları yapmak içinde grevdeki fabrikanın ürettiği mallara gereksiniliyordu.

İşçileri grevde bulunan fabrikaların, grevden önce piyasaya sürdüğü bütün mallar iki hafta içinde dağıtıcılarda satılmıştı. Halk fıldır fıldır bu malları arıyordu. Yalvar yakar oluyordu.


Fabrikanın yönetmenlerinden yanıt :
''Biliyorsunuz efendim, fabrikamız grevde... Maalesef mal çıkaramıyoruz.'' Bir hafta da piyasada o mallar, yok satıldı.

Uzmanlar, grevdeki fabrikaların mallarının temsilcileri, baş dağıtıcılarını çağırdılar. Onlara, halkın gereksinmesini karşılayabilmek ve halka sıkıntı çektirmemek için, elde bulunan “bir miktar'' artı ürün olan mallardan verebileceklerini, ancak, bu grevin daha nice zaman süreceği bilinmediğinden, elde de çok mal olmadığından, malların fiyatlarına zam yapmak gerektiğini, kendilerinin de, yani baş dağıtıcıdan genel bölge dağıtıcılarına ve daha sonraki dağıtıcılara, toptancılara, toptancılardan da satıcılara doğru, yine aynı gerekçeyle mallara zam yapmaları gerektiği, en uygun dille anlatıldı. Temsilciler ve dağıtıcılar şu yanıtı verdiler :

''Halk mal bekliyor. Biz de yok satmaktan bıktık. Müşterilerimiz, tek mal olsun da, kaça olursa olsun, fiyat önemli değil, diyor. Tabii zam hakkınız ve hakkımızdır. Halk da bunu biliyor.

Artı ürünle dolmuş taşmış ambarlar mambarlar, depolar mepolar, ardiyeler mardiyeler, boşalmaya başladı. Mallara yüzde yüz zam yapılmıştı. Satılmayan mallara pazar bulunmuştu. Temsilciler, dağıtıcılar, satıcılar sevinmişti. Halk, mal var diye daha çok sevinmişti. Büyük işadamı, yağmur gibi para yağdığı için, hem de fabrikalar çalışmadan, işçileri çalıştırmadan, durduğu yerde paralar yağdığı için, hepsinden çok sevinmişti. Arada bir malların gönderilmesi kısılıyor, piyasa denetleniyor, yeniden bir zam daha yapıldıktan sonra mallar gönderiliyordu.

Uzmanlar hesapladılar, o denli büyük stokları vardı ki, daha üç yıl fabrikalar çalışmasa, piyasanın gereksinmesini kolaylıkla karşılarlardı; hem de üstelik her altı ayda bir yeni zamlar yaparak...

Üç yıl bu... Sendika üç yıl dayanamazdı. Büyük işadamı, bu grevle kaç yandan birden kazanmıştı. Biiir; satılmayan birikmiş mallarını satıyordu. İkiiii ;istediği zammı yaparak kazancını arttırıyordu. Üüüüüç, fabrikaların canı yok mu, makineler dinleniyor, bakımdan geçiyor, onarılıyordu. Döööört; işçilere gündelik ödemekten de kurtulmuştu. Beeeeş; en önemlisi de buydu, sendikayı batıracaktı, çünkü grev kararı alan sendika, grevdeki işçilere gündeliklerini ödemeliydi ki, uzmanlar sendikanın parasını kuruşuna dek bilmekteydiler, bir yıl bile dayanamazlardı. Bu sendika Allah'ın izn -ü keremi ile yıkılacaktı.

Büyük işadamı keyfinden uçuyordu.
Öte yandan grevdeki işçilerin sendikasının başkanı ''İşvereni dize getireceğiz. Hakkımızı söke söke alacağız.!''diye basına bilgiler veriyordu.

Grev olan fabrika önleri gezi yeri olmuştu. Halk buraya doluşup, grevdeki yiğit işçileri hala alkışlamaktaydı. Hem gidip yüzde beş yüz zam yapılan büyük işadamının fabrikalarının mallarını satın alıyorlar, hem de grev yerlerindeki işçileri alkışlayıp, ''Yaşayın!''diye bağırıyorlardı ''Bütün yüreğimizle sizi destekliyoruz. Sizinle birliğiz'' diyorlardı. İşçiler onları, onlar da işçileri alkışlıyorlardı.
En şaşılası yanı, büyük işadamının kızıyla damadı da grevdeki işçileri ziyarete gidenler arasındaydılar. Hem de sık sık... Gidiyor, işçilerin durumunu görüp çok üzülüyorlardı. Çok iyi yetiştirilmiş ince ve seçkin insanlar olduklarından, grev nöbetçilerini alkışlıyor kimileyin de ağlıyorlardı coşkulanıp. Ama büyük işadamının, onların buraya geldiğini öğrenmesinden de çok çekiniyorlardı. Çekindikleri başlarına geldi. Kızıyla damadının grev yerlerine sık sık gittiklerini büyük işadamı öğrenmişti. Oysa kızıyla damadı, büyük holding içindeki birkaç şirketin de sahibiydi.


Bir akşam yemeğinden sonraki aile toplantısında büyük işadamı onlara şöyle dedi : ''Sık sık grevdeki işçilerimizi ziyarete gittiğinizi öğrendim. ''

Kızının yüzü, patlıcan gibi morarmış, damadının yüzüyse kireç akına dönmüştü.
İşadamı sürdürdü sözünü :'' Çok sevindim buna. İyi yapıyorsunuz. Sizden de bunu beklerdim. ''

Yoksa alay mı ediyordu? Hayır, ama sonra da diyordu ki:
''O iş başka, bu iş başka... İnsanın üzülmeye, duygulanmaya, hatta ağlamaya da ihtiyacı vardır. Biz de kalp taşıyoruz. Kaç kez düşündüm grev yerlerini dolaşmayı. İşçilerin beni tanımayacaklarını bilsem, gider, kendilerini alkışlardım. ''

Kızı,
''Aman, sakın baba! '' diye haykırdı.
Çünkü grev yerlerinde, babası için öyle ağır, aşağılayıcı sözler, sloganlar yazılı pankartlar, bezler vardı ki bunları babasının görmesini istemiyordu.
Ama büyük işadamı, kendine yakışan hoşgörüyle, şöyle dedi :

''Canı yanan insan her şey söyler kızım. Şimdi onların canı yanıyor. Haklarıdır, söylesinler de boşalsınlar... ''
Damat, kaynatasının bu olgunluğuna şaşırıp kalmıştı : ''Aaaah, ne tolerans...'' Vıy müsü...
İlkyaz geçti, yaz geçti, güz geldi, yağmurlar başladı. Sendika, grevdeki işçilere tam gündelik veremez oldu, yarı gündelik vermeye başladı

Havalar soğudu, kar yağıyordu. Grev yerlerindeki grev nöbetçilerinin çadırları, Moskova'dan çekilen Napolyon 'un bozgun ordusunun çadırlarına dönmüştü. O slogan yazılı bezler de, bozgun ordusunun bayrakları gibi kirlenmiş, yırtılmıştı

Sendika yarı gündelikleri de veremez olmuştu. Gazetelerin yazdığına göre, sendika, grevdeki işçilere üçte bir gündelik verebilmek için, sahibi bulunduğu taşınmaz malları satılığa çıkarmıştı. Bu acıklı haberi okuyan büyük işadamı, kızıyla damadına:

''Grev yerlerine gidince bağışta bulunuyor musunuz ?'' diye sordu. ''Bağış verin, bağış verin... Zavallı işçilerim...'' dedi.

İşçilerden kimi fabrika yönetmenlerine başvurup çalışmak istediklerini söylediler. Kimisi de sendikadan ayrıldı. Eskiden tam karşıtı oldukları sendikalara girenler de oldu.

Sendika yöneticileri telaşa kapıldılar. Çünkü sendika parçalanıyordu. Sendika parçalanırsa, onların da gelirleri, aylıkları, yerleri elden gidiyor demekti. Sendika kimi taşınmaz mallarını sattı. Yine de grevdeki işçilerin gündeliklerini veremiyordu, ama yöneticiler aylıklarını tam olarak alıyorlardı. Fabrikaları çalışmazsa büyük işadamının batacağını sanmışlardı. Vay anasını, adam amma dayatıyordu. Amaaaaa zararı da milyarları aşmış olmalıydı. Kolay mı onca fabrikanın bunca zaman çalışmadan durması? Her ne olursa olsun, bu herif daha çok dayanırdı . Daha çok dayanmasa bile onlar artık dayanamayacaktı. Aracılar bulup uzlaşma yolları aradılar.

Uzmanları , büyük işadamına, daha stokların bitmediğini bildirdiler. O da aracılara: ''Daha zamanı var...'' dedi.

O ağır kış geçti. İlkyaz yağmurları başladı. Büyük işadamı, aracılarla yöneticilerine haber saldı :
''İstedikleri zammın üçte birini vermeye hazırım. Razıysalar grevi bozsunlar. Toplu sözleşme masasına oturulsun!''


Bunu duyan uzmanlar seğirtip,
''Aman efendim, daha stoklar erimedi ki, toplu sözleşmeye oturulsun...'' dediler.


İşadamı da,
''Yahu, insanlık öldü mü be! Varsın biraz kalsın stoklar...'' dedi.
Ne insansever adamdı.


İşadamı ekledi :
''Stokların erimesini beklersek, sendika daha önce eriyip gidecek. Böyle bir sendikayı ben sonra nerden bulurum? Her artı üretim çoğaldığında bana gerekli böyle bir sendika...''

Sendika temsilcileriyle işveren temsilcileri toplu sözleşme masasına oturdular ve anlaştılar. İşçiler sevinçle fabrikalara doluştular. Ve çalıştı makinalar.

Sendikanın başkanı, gazetelere şöyle bildiri verdi :
''Tarihimizin en çok sayıda işçiyle katıldığı, en uzun süren, en büyük grevi sonunda, işçilerimiz haklarını elde etmişler ve büyük bir zafer kazanmışlardır.''

Ya büyük işadamı ne mi dedi gazetecilere? O, olur olmaz yerde söz der mi hiç? Ağzını bile açmadı. Gülüp geçti bir güzel.

İşveren, artı üretim olunca ne yapacağının dersini almıştı bu olaydan. Ya sendika? O ders almamış, ama utku kazanmıştı.


Arif oldur ki,
leb demeden leblebiyi anlar.
Hödük ise oldur ki,
sen, bayram haftası desen,
O, mangal tahtası, anlar.
Biz söyleriz.
Gerisi, sizin izanınıza kalmıştır sayın bayanlar
baylar!


AZİZ NESİN

When You Kill A Man, You're A Murderer
Kill Many And You're A Conqueror
Kill Them All And You're A God!

----------------

war is over
(if you want it)
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 16-01-2011, 22:16
matillda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
matillda matillda isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 07 Sep 2009
Bulunduğu yer: isvicre
Mesajlar: 583
Standart

Çok güzel bir paylaşım olmuş. Buruldum, coştum, sızladım.
Bir Aziz Nesin daha gelmez..

kuşku aramızda bir dil oldukça, her sözcük ayrı çoğalacak beyin kıvrımlarımızda. kuşku aramızda bir dil.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 20-10-2011, 22:43
istatistik - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
istatistik istatistik isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 08 Mar 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 3.058
Standart

Bu hikayesi nedeniyle Aziz Nesin için başta "grev kırıcı" olmak üzere pek çok eleştiri getirilmiştir. Eleştirileri ve Aziz Nesin'in eleştirilere cevap mahiyetindeki yazıları aynı isimli kitabından okunabilir.

Dinler çoğunluğun korkusu ve azınlığın kurnazlığı üzerine kuruludur. (Stendhal)

SERBEST KALEM
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
en büyük ego MUHAMMED commandante İslam 6 26-05-2016 10:43
En büyük tehlike... AYATA Konu-dışı 1 19-10-2012 22:25
Dünyanın en büyük ırkı,insanlık...En büyük dini,hümanizma... emperrordiablo Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim 3 04-10-2010 02:48
Büyük felaket breymin İslam 15 16-01-2010 17:47

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:41 .