Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > İbrahimi Dinler > İslam

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 23-10-2007, 23:24
tanselsemir tanselsemir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 08 Apr 2006
Mesajlar: 18
Standart Alevilik Ve Toplumsallaşma

[align=justify:a2ebd3e198]Alevilik Ve Toplumsallaşma

Alevilik; nedir, nereden geliyor? Bu soruların yanıtını aslında kimse tam olarak bilmiyor. Bu yazıda Aleviliğin tarihçesini değil; Aleviliğin sosyolojik, psikolojik ve felsefi yönünü öne çıkacaktır ve tarih bölümüne çok da değinilmeyecektir. Ancak önemli gördüğüm kimi tarihsel olayları kaynaklarından aktarmaya çalışacağım.
Alphonse De LaMartine 1800’lü yılların ortalarında yazdığı “Osmanlı Tarihi” adlı yapıtında, Yavuz Sultan Selim’in Şii’lere yönelik yaptığı katliamı şöyle anlatmaktadır:
“Şah İsmail, Hz. Ali’nin uzaktan akrabası olduğu için Hz. Fatma’nın oğullarını tutan İranlılar arasında önemli bir yeri vardı.”
Kitaptan bir not:
Safeviler (Şah İsmail) bir Türk ailesi olmakla birlikte politikalarını halka yaymak amacı ile yayınladıkları “Silsilename”de kendilerini “Hüseyin’in Evlatları” olarak göstermişlerdi. Herhalde bu kaynak LaMartine’i yanılttı.”
Bugün Alevilerin, “biz Ali’nin soyundayız” demelerinin altında Şah İsmail’in kendisinin “Ali’nin soyundan geldiğini” söylemesi yatar. Konuya biraz ara verip Şah İsmail’i kısaca tanıyalım.
Şah İsmail kimdir?
“Şah İsmail, Azerbaycan Safevi devletinin kurucusu, önemli devlet adamı ve şair (17 Temmuz 1487 - 23 Mayıs 1524). Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri olan Avşar boyundandır. İran Safevi Devleti'nin Sultanlığını yapmıştır. Şii’lerin başı olmak için savaşmıştır. Çaldıran Savaşı'nda Yavuz Sultan Selim'e yenilmiştir. Şah İsmail 17 Temmuz 1487 yılında Erdebil şehrinde soyu çok eskiye dayanan nüfuzlu ve tanınmış bir Azerbaycan'lı ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba tarafından Şeyh Seyfettin'nin soyundandır. Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar, dedesi ise Şeyh Cüneyd'dir. Şah İsmail anne tarafından da devrin güclü ve köklü bir ailesine mensuptur. Annesi "Alemşah beyim" Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'nın kızı, Sultan Yakub'un kız kardeşidir.” [1]
Görüldüğü gibi Şah İsmail bir Türk’tür ve soyunun, Araplarla bir bağlantısı yoktur.
Peki, Aleviler neden Ali’nin soyundan geldiklerini direnerek vurgulamaya çalışıyorlar? Bu sorunun yanıtını irdelemeden önce Sultan Selim’in dönemine geri dönelim.
Alphonse De LaMartine devam ediyor yazısına:
{Osmanlılar arasında, özellikle yobaz dervişlerin dillerinden düşürmedikleri bir söz vardı: “Savaş sırasında bir Şii’yi öldürmenin Allah ve Peygamber nezdinde bir Hıristiyan öldürmekten yetmiş kez daha fazla sevabı vardır” Osmanlıların bu tutuculuğuna inandığı için mi, yoksa inanmış görünmek için mi olduğu anlaşılmayan bir nedenden Sultan Selim Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün Ali taraftarlarını yok etmeye başladı. İranlı Şeyh’in yaptığı propaganda ile çıkardığı isyanlar sonunda özellikle Türkmenler ve Karamanlılar arasında Ali taraftarları çoğalmıştı.
Yavuz Sultan Selim, casusları aracılığıyla Anadolu ve Rumeli’nin bütün köy ve kasabalarında, aşiretlerinde yaşayan Alevilerin listesini hazırlattı. Bu listelerde yedi yaşından yetmiş yaşına dek kırk bin kişinin adı yazılmıştı. Bursa sarayından verilen bir işaret üzerine bu kırk bin kurban, milli inanç adı altında acımasızca boğazlandı.
(…)
Yok edilen kırk bin Şii’nin yükselen feryatları, onlara özdeş inançları paylaşan İran’ı ayağa kaldırdı. Şah İsmail öldürülenlerin öcünü almak için yüz bin kişilik ordusunu harekete geçirdi.” [2]
Bu anlatılanlardan şunu çıkarabiliriz: Alevilik, Arapları ikiye bölen, Şii ve Sünni ayrımından etkilenmiş ve Sünni olan Osmanlıya karşılık Şiiliği seçmişti. Türk gelenekleriyle Şiiliğin beraber yaşatılması, Anadolu’da Alevilik denen bir topluluk yarattı. Geleneklerde Türk kimliği yaşatılsa da benlik olarak Aleviler artık Araplaşmıştı. Aleviler bugün Ali’nin soyundan geldiklerini vurgulamaktadırlar. Alevler mezhep ve millet ayrımı yapamayacak düzeyde benliklerini yitirmişler midir?
Aleviler, Türk olan birinin Ali’nin soyundan gelmeyeceğini bilmeyecek denli kendilerini kaybetmişlerdir. Bugün çağdaş denilen Aleviler, 1400 yıl önce yaşamış yüzlerce insanın katili olan Ali’nin soyunu yüceltmeye çalışmaktadırlar. Ali’nin kılıcını her defasında överken bu kılıcın, “adam öldürmenin simgesi” olduğunu görememektedirler. Ali’den bin yıl önce yaşamış olan yunan filozofları kalemlerine sarılmış dünyayı ve evreni kavramaya çalışırken, Ali ve adamları “nereyi yağma etsek de oradan ganimet alsak” düşüncesizliğiyle düşler kurmaktadır.
Çağdaş denilen Aleviler bugün bilimi değil ilkelliği savunurken; Filozofların, bilim insanlarının araç ve gereçlerini kullanmakla birlikte bu araç ve gereçlerin kimler tarafından bulunduğunu dahi bilmemektedirler. Aşı olurlar, elektriği kullanırlar, televizyon seyrederler, Röntgen çekilirler, ampulü kullanırlar ama hiçbir an Ali’yi andıkları sürenin milyonda birini bu buluşları bulanlara ayırmazlar. Ali’ye bu denli yakınlık duymaları onun Muhammed’in soyundan gelmesinden ötürüdür. Muhammed, Ali ile birlikte öbür dünyanın kapılarını açmaktadır Alevilere!
Ali, Muhammed ölene dek Fatma ile evlidir. Muhammed birden fazla kadınla evli olduğu halde Ali’nin kendi kızından başka kadınlarla evlenmesini istememiştir. Ali, bu isteği Muhammed’in ölümüne dek sürdürmüştür. Muhammed’den sonra Ali, Fatma’nın üstüne sekiz kadın almıştır. Fatma ile birlikte dokuz kadın olan Ali’nin eşleri ve çocukları şunlardır:

1- Fatıma: Çocukları; Hasan, Hüseyin, Zeyneb, Ümmü Kulsum.
2- Ümâme; Ebu’l-Âs b. Rabi b. Abdulizz b. Abduş-Şems’in kızı. Çocukları; Muhammed-i Evset.
3- Ümmü’l-Benîn; Hezam b. Rebi b. Abdul-izzî Kelâbiyye’nin kızı. Çocukları; Abbas, Cafer, Abdullah, Osman.
4- Leyla; Mesut b. Halit ….. kızı. Çocukları; Abdullah, Ebu Bekr
5- Esmâ; Umeys Haysemi’nin kızı. Önce Cafer-i Tayyar’ın hanımı idi, Cafer-i Tayyar’ın şehadetinden sonra Ebu Bekir ile evlendi. Ebu Bekir vefat ettikten sonra Ali ile evlendi. Çocukları; Küçük Muhammed, Yahya
6- Ümmî Habib; Rebiâ Tağlabiyye’nin kızı.. Çocukları; Ömer ve Rukeyye, ikiz kardeştiler
7- Hûvla; Cafer b. Kays b. Müslime Hanefi’nin kızı, bir rivayete göre de Ayas’ın kızı Hûvla ile evlendiği nakledilmiştir. Çocukları; Muhammed-i Ekber
8- Ümmû Sa’d; Urve b.Mesut Sakafi’nin kızı. Çocukları; Ümmü’l-Hüseyin, Remle-i Kübra (Büyük Remle)
9- Mahba’a; Emri’l-Kays b. Udeyy Kelbi’nin kızı. Çocukları; Küçük yaşta vefat etmiş bir kız çocuğudur. (Cariye) [3]

Alevilik nedir?”

“Alevilik nedir?” sorusuna çok çeşitli yanıtlar verilmektedir. Aleviler bu çeşitli yanıtlar içinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu da kesin olarak bilmemektedirler. Ayrıca “Aleviler, Müslüman mı?” sorusuna Alevilerin yanıtı net değildir.
Aleviler yaşama nasıl bakar? Bu sorunun yanıtı çok basit olsa da kendi içinde karmaşa yaratmaktadır. Aleviler arasında çok çeşitli görüşler vardır. Örneğin bir konuşmada şunlar söylenebilir:
Biri “ben sadece Ali’yi tanırım” der; bir başkası “ben sadece Allah’ı tanırım”; bir başkası da “ben hem Allah’ı, hem Muhammed’i, hem de Ali’yi tanırım”; bir başkası hiç birini tanımaz ama kendisine “Alevi” diyebilir. Bu söylemler kişinin beyin yapısının ne denli dünyayı algılayıp algılayamamasına bağlıdır.
Yüzlerce yıllık Alevi Sünni karşıtlığı aslında 1400 yıl önceki Ali ve karşıtlarının taht/mülk kavgasından başka bir şey değildir. Yani sermayeyi paylaşma kavgasıdır. Bir çıkar alanı veya çıkar pazarlarıdır bu kavganın nedeni.
Alevileri, Müslüman kabul etmeyen Sünnilere karşılık, Aleviler “biz Müslümansız” diye direnmektedirler. Uslarına hiçbir zaman bilimden yana olmak gelmez. Bilim, insanları öbür dünyaya taşımadığı için Aleviler öbür dünya tasarımını taşıyan Müslümanlığa sığınmaya çalışıyorlar. Bazı Sünniler Alevileri çağdaş görse de gerçekte öyle değildir.
Hiçbir Alevi duvarında Lui Pastör’ün, Michael Faraday’ın, Charles Robert Darwin’in, Wilhelm Conrad Röntgen’in ve daha nice bilim insanın resimlerini asmaz. Duvarlarda kan’ın, vahşetin simgesi olan bir kılıç resmi (Zülfikar), bu kılıcı kullanan ve nice insanın kanına giren Ali’nin resmi ve birçok Arap asıllı kişilerin resimleri asılıdır.
Bilim insanlarından konuşulduğunda “onlar gâvur” deyip, çıkarlar işin içinden; oysa her gün o bilim insanlarının buluşlarından faydalanmaktadırlar. Adını bile duymadıkları bu bilim insanları, insanlık adına kendilerini feda ederken, onların buluşlarına karşılık kötü söz (küfür) ile karşılık verilmektedirler.
Aleviler kitap olmazlar. Okusalar dahi Alevilikle ilgili saçma sapan kâğıtlar (kitap demiyorum) karıştırırlar. Merak diye bir duyguları gelişmemiştir. Bir araya geldiklerinde mülklerinden konuşurlar; kim ne denli mülk edinmiş, kimin çocuğu ne yapmış ne yapamamış diyerek dedikodu yaparlar. Hiçbir zaman bilimden, doğadan, sevgiden konuşmazlar. Birbirleriyle yarışır, birbirlerini kötülerler. Birbirlerini sevmedikleri halde beraber olabilirler. Bir başkası ötekinin mutluluğunu istemez. Biri araba alınca öteki “ben niye alamadım” diye üzülür. Kısacası, sabahtan akşama dek akçe (para) ve mülkten konuşurlar. Sevgi dillerinin ucuna bile gelmez. Zaten birbirini severek evlenmezler. Evlenmeleri gerektiği için evlenirler.
Gelenek ve görenekleri yaşatmak için ellerinden geleni yaparlar. Bilim çağında ilkel gelenek ve göreneklerle yaşamayı kendilerine bir yaşam tarzı olarak görürler.

Alevilikte Dedelik

Dedelik, Aleviliğin hala günümüzde devam eden bir uygulamasıdır. Dede kavramı nereden geliyor, ne süreçlerden geçmiş gibi olaylara girmeden; dedeliğin günümüz bilim çağındaki anlamını ortaya koymaya çalışalım.
Dede, Alevi topluluğunu sömüren, onların çıkarlarını paraya çeviren, yalancı, düzenbaz, erdemsiz, kişiliksiz, utanmaz, bilgisiz kişilerdir. Dedeler bir parazit gibi yaşarlar. Aleviler de bu durumdan çok memnundurlar. Bu parazitleri yaşatanlar Alevilerin kendisidir. Bu cehalet günümüz bilim-bilgi çağında hala devam etmektedir.
Bir örnek verirsek; herhangi bir dede bir köye gittiğinde orada bulunan taliplerinden ne kopardıysa (para, kuzu-koyun, yiyecek vb.) alır ve gider. Kimse sormaz; “çalışmayan, üretmeyen, parazit gibi yaşayan dede, neden bizleri soyup gidiyor.” Dedenin ilahi bir güce iye olduğuna inanan Aleviler, dedeye herhangi bir saygısızlık karşısında çarpılacaklarına inanırlar. Bu yüzden dedenin tüm istekleri kabul edilir. Dede, gittiği köylerde inananlar tarafından istediği her şey yerine getirilir. Ayrıca dedenin yediği yemeği ve içtiği suyun kalanını yemek ve içmek de Aleviler için büyük bir ilahi eylemdir.

Zöhre Ana

Ankara’da Zöhre Ana diye biri var. Bu kişi Alevilerin ona verdiği servetle lüks içinde yaşamaktadır. Sözde “ilahi” bir kadınmış, doktorların iyileştiremediğini bu kadın iyileştiriyormuş. Bir hastanız varsa doktora değil Zöhre Ana’ya gidin, kapısını süpürün, suyundan için, eteğine el sürün; üfürsün, tükürsün ve sizi iyileştirsin. Ama boş gitmeyin. Zöhre anaya giderseniz eli dolu gidin. Yoksa şifa bulamazsınız!

Aleviler Laik mi?

Yıllardır Alevilerin hep laik olduğu söylenir. Gerçekten Alevîler laik midir? Yoksa laik mi gözükmek istiyorlar?
Bu soruların yanıtını vermek için ilk önce Laikliği tanımlamamız gerekiyor. Laiklik nedir?
Laikliğin çıkış noktası bireyin var olma mücadelesine dayanır. Birey; hükümdarlar, krallar karşısında kendi varlığını toplum ile eşit düzeyde görmek ister. Birey olamayanlar yani çıkarcılar her zaman toplumun eşitliğini kabul etmemekle birlikte tanrısal veya tanrısal olmayan yönetim biçimleriyle güdülenmek ister. Bu güdülenme krallar ve hükümdarlar tarafından gerçekleşir. Hükümdarları ve kralları yaratan ve yaşatan çıkarcılar, yaşamı araç değerler üzerine kurarak eşitsizliği yaratır ve bu eşitsizlikten kendilerine pay almak isterler. Oysa birey; toplumdan, eşitlikten yana olduğu için eşitsizliği ve bununla birlikte kralları ve hükümdarları hiçbir biçimde yaşatmaz. Laiklik; birey ile çıkarcıların ayrımı demektir. Laiklik; Tanrısallığı değil toplumsallığı savunmak ve eşitlik ile herkesin ortak pay alması demektir. Düşünen birey laik olabilir ancak çıkarcılar hiçbir zaman laik olamaz. Çıkarcılar us’tan yana olmadığı gibi kendinde de yana değillerdir.
Laiklik, us’tan yanadır; değişimi kabul eder, inancı kabul etmez; oysa Aleviler inançtan yanadır.
Laiklik, bireyi tanır; insanı kabul eder, tanrıyı kabul etmez; oysa Aleviler tanrıya inanır. (Aslında tanrıya da inanmazlar. İnandıkları tek şey çıkarlarıdır.)
Laiklik, eşitlikten yanadır; eşitliği kabul eder; din, mezhep, ırk gibi toplumu bölen her türlü dogmaları kabul etmez; oysa Aleviler kendilerine Alevi diyerek kendi kendilerini bölmüşlerdir ve ayrım yapmışlardır.
Birey olamayan, düşünemeyen, bilgilenmeyen, kendi çıkarları peşinde koşanlar, laikliğin dışında kalmaktadırlar. Laikliğin amacı bireylerden bir toplum yaratmaktadır. Oysa Alevilik bir çıkar pazarıdır. Bununla birlikte Aleviliğin kendisi laikliğe aykırıdır. Alevilikle laiklik karşıt şeylerdir. Biri inançtır; yalanlara (düşlere, uydurmalara, kandırmacılara) dayanır, biri ise değişimdir, gerçeğe (bilime, düşünmeye, bilgilenmeye) *dayanır.
Kısacası nereden bakarsak bakalım Alevililik laiklikle örtüşmemektedir. Bunun karşıtının gösterilmesinin nedeni laikliğin yanlış tanımlanmasından kaynaklanmaktadır.
Laiklik; yalanla, sömürüyle, karanlıkla, çıkarcıyla savaşımı gerektirir. Oysa Aleviler bunlara karşı durmak bir yana bunlarla özdeşleşme yoluna gitmektedirler. (Aleviler; asıl Müslümanlar bizleriz.) Oysa Aleviler yıllarca İslam dininin şiddetine, katliamlarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Aleviler yalanla, çıkarcılarla savaşacaklarına iyice yozlaşma yoluna gitmektedirler.
* * * * Gelenekler büyük bir yalan ve çıkar kapısıdır. Alevilerin çabası da gelenekleri yaşatmaktır. Laiklik, değişim demek olduğu halde, Aleviler değişmeyen gelenekleri yaşatma yolundadırlar. Hala cem adı altında ibadet yapıp, bilgisiz-cahil dedelerin ellerini öpmekte, onlara saygı göstermektedirler.
Alevilik, ister aleve tapanlardan gelsin ister Alicilikten gelsin bugünkü anlamıyla tam olarak laiklik/toplum dışıdır. Laik olmak şurada dursun laikliğin öngördüğü değişimlere karşı direnmektedirler.
Aleviler arasından kuşkusuz düşünen birey çıkacaktır; onları sevgiyle kucakladığımı bilsinler. Düşünenler için söylemek istediğim (kendileri benden iyi bilirler) bir şeyler var. Çıkarcılar yalnızlıktan korkar. Onun içindir ki bir sürüye veya topluluğa girmeye ve oradan pay almaya çalışırlar. Oysa yalnızlık korkusu bilgisizlikten, düşünememekten kaynaklanmaktadır. İnsanın en büyük erdemi yalnız kalabilmeyi göze almasında yatmaktadır. Düşünen birey nicel olarak tek kalsa da yalnız kalmaz; bu nedenden dolayı kendisi “var”dır. Oysa çıkarcılar beraber olsalar da yalnızdırlar. Yani nicelik olarak yalnız kalınabilinir ama nitelik olarak düşünen birey hiçbir zaman yalnız değildir.
Bu yazımda Alevileri alçalttığım veya düşük gösterdiğim sanılmasın. Ben Alevilerin başka mezheplerden, dinlerden, milletlerden ayrı tutulamayacağını göstermek istedim. Hiçbir mezhebin, dinin, ırkın üstün olmadığını ve bununla birlikte insan evrim sürecinin dünyanın her yerinde birlikte devam ettiğini vurgulamak istedim. Aleviler ve öteki toplulukların sosyolojik, psikolojik durumları birbirinden ayrı değildir. Ayrı olan düşünen, okuyan, üreten, paylaşan, seven insanın kendisidir. Herkes kendi olduğu zaman; herhangi bir topluluktan veya sürüden ayrıldığı zaman insan olacaktırlar. İnsan kendini sevendir: nedeni de insan toplumun kendisidir.


[1] - http://tr.wikipedia.org/wiki/Ana_Sayfa
[2] - Alphonse De LaMartine, “Osmanlı Tarihi”, Bilge Kültür Sanat, Eylül 2005
[3] - Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi


Tansel Semir
semir.tansel@gmail.com
http://tanselsemir. blogspot. com/
http://dusuncemerke zi.blogspot. com/
http://100temel- eser.blogspot. com/
http://karvegunes. blogspot. com/ [/align:a2ebd3e198]
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 24-10-2007, 00:24
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: Alevilik Ve Toplumsallaşma

Dede, Alevi topluluğunu sömüren, onların çıkarlarını paraya çeviren, yalancı, düzenbaz, erdemsiz, kişiliksiz, utanmaz, bilgisiz kişilerdir. Dedeler bir parazit gibi yaşarlar. Aleviler de bu durumdan çok memnundurlar. Bu parazitleri yaşatanlar Alevilerin kendisidir. Bu cehalet günümüz bilim-bilgi çağında hala devam etmektedir.
Bir örnek verirsek; herhangi bir dede bir köye gittiğinde orada bulunan taliplerinden ne kopardıysa (para, kuzu-koyun, yiyecek vb.) alır ve gider. Kimse sormaz; “çalışmayan, üretmeyen, parazit gibi yaşayan dede, neden bizleri soyup gidiyor.” Dedenin ilahi bir güce iye olduğuna inanan Aleviler, dedeye herhangi bir saygısızlık karşısında çarpılacaklarına inanırlar. Bu yüzden dedenin tüm istekleri kabul edilir. Dede, gittiği köylerde inananlar tarafından istediği her şey yerine getirilir. Ayrıca dedenin yediği yemeği ve içtiği suyun kalanını yemek ve içmek de Aleviler için büyük bir ilahi eylemdir.
Yazının bu kısmı daha önce İlhan nickli üye tarafından foruma asılmış ama tarafımdan kaldırılmıştı.
Kaldırdığım için bir tepki ile de karşılaştığımdan bu defa sadece şiddetle kınadığımı ifade ediyorum.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:27 .