Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > İbrahimi Dinler > İslam > İslami Alevilik

 
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #1  
Alt 02-09-2007, 02:28
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart İslamiyet Alevi İlişkileri 1

,
* *Alevilerin günümüzde en çok tartışılan sorunu, Aleviliğin İslamiyet karşısındaki konumunun, İslamiyet'le olan ilişkisinin ne olduğudur. Bu konuda getirilen açılımların birbirleriyle sergilediği zıtlık ve giderek Alevi camianın bu tartışma etrafında yaşadığı bölünme, dahası düşmanlaşma, sorunun önemini daha da arttırmıştır. Söz konusu ayrışma, aynı zamanda tarafların devlet, milliyetçilik, laiklik, demokrasi, siyaset ve uluslararası konulardaki duruşlarını da belirleyen bir anlam taşıyor. Bu anlamda sorun sadece teolojik ve akademik bir araştırma konusu değil, aynı zamanda politik bir sorundur. Bu ise sorunun aydınlatılmasının önemini daha da arttırıyor.

* * *Kuşkusuz inanç alanının salt olgular temelinde aydınlatılması her zaman mümkün değil; çünkü inanç alanı bilim dünyasının içsel mantığından temel ayrımla, duyum, koşulanım ve çıkarlarla belirlenen bir alandır. Dolayısıyla en sağlam kanıtların ortaya konulması halinde bile, siyasal, sosyal, sınıfsal ve psikolojik nedenlerle belirlenen ayrışmaların önünü almak mümkün olamayabiliyor. Modernleşme koşullarında ise bu bölünme ve yeniden saflaşmalar daha da kaçınılmaz hale geliyor; çünkü bizzat o inançları ortaya çıkaran ve onlarla örtüşen maddi koşullarda değişim olmuştur. Geçmiş koşullarda belirlenmiş belli bir inanç kökeninden gelen insanların, günümüzün, modernleşmeyle birlikte farklılaşan sorunları temelinde yeniden saflaşması ve bunun sonucu tarihe ve inanca bu farklılaşan pencerelerden yaklaşması da kaçınılmaz.

* * Bununla birlikte sorunların, bu özgülde Aleviliğin gerçekte ne olup olmadığı sorusunun bütünüyle belirsizleştiği düşünülmemeli. Aksine bu özgülde de sorunun olabildiğince belirgin kılınması, amiyane tabirle sap ile samanın birbirinden ayrılması mümkün. Dahası işin içine giren tahrifat ve demagojilerin, modern dönemin koşulları gereği çok daha ince ve egemen çıkarlarca biçimlenmesi de, sorunun aydınlatılmasını daha da önemli kılar. Çünkü tarihsel Alevi önderlerinin, yaşadıkları çıplak zor nedeniyle başvurmak zorunda kaldığı takiyyenin, günümüzde bize “hakikat” diye sunulmaya çalışıldığı koşullarda yaşıyoruz. Özetle tarihsel bir olgu olan Aleviliğin İslamiyet karşısındaki konumunu belirginleştirmek, günümüz koşullarında hem mümkün hem de yaşamsal bir sorun özelliği kazanmıştır. Bu noktada tayin edici öğe, Aleviliğin hangi tarihsel koşulların ürünü ve nasıl bir teolojiye sahip olduğu yanı sıra, Onu esas olarak hangi kaynaklardan öğreneceğimiz sorunudur. Sorun bu bilimsel temelde incelendiğinde, hem Aleviliğin ne olup olmadığını aydınlatmak hem de İslamcılığın artan etkisinin ve Osmanlıyı takiben Cumhuriyet’in de halka kimlik dayatma politikasının Alevilikte yarattığı tahribatı açığa çıkarmak kolaylaşır. Kuşkusuz temel özdeyişlerinden birinde de belirtildiği gibi Alevilikte “yol bir sürek bin bir”dir. Bu durum Onun, hem demokrasi ve çoğulculukla uyumunu hem de inanırlarına dogmatizmden uzak farklılaşan yorumlar geliştirme özgürlüğü sunan niteliğini gösterir. Yani Onun “bir olmak diri olmak” şeklindeki bir diğer özdeyişi, tekçi/tevhitçi totaliterizmden uzak bir anlam taşır. Kuşkusuz sürek’i de tekleştiren ve dogmalaştıran Sünni ve Şii ortodoksi bile, değişen hayat ve farklı çıkarların kaçınılmaz sonucu binlerce mezhep, hizip, tarikat ve cemaate bölünmekten kurtulamayacaktı; ancak bunlar, Alevilikten temel ayrımla farklı sürek’leri meşru kabul etmeyen, kendi içlerinden çıkan farklılıkları “sapkın”, “Rafızi”, vb. ifadelerle dışlayıp, güçleri yetiyorsa kılıç zoruyla tasfiye eden bir zihniyete sahiptirler. Buna karşılık Alevilik, hem içinde hem de dışında gelişen farklılıkları meşru gören bir felsefeye sahiptir. Bununla birlikte Onun her kalıba girebilen ilkesiz, özsüz bir anlayış olduğu düşünülmemelidir. Bu noktada öncelikle belirtilmelidir ki, 12 İmamcı yapısına rağmen Şiilik, Alevilik denen bu yolun içinde değil, tamamen dışında bir yoldur. Anadolu Aleviliğinin, “bin bir” süreğe ve zaman içinde bağdaşmacı bir şekilde yeni öğeleri içine alarak gelişmesine rağmen, “yolunu” belirleyen, başta Şiilik olmak üzere diğer inançlardan farklılaştıran ve üstelik tüm iç esnekliğine rağmen oldukça net olan bir özü bulunmaktadır. Peki ama onun bu özünü belirleyen nedir? Bu öz, tanrı, insan, inanç ve toplum tasarımlarında kendini ortaya koyacaktır.

* * *Bu bildirinin amacı da, işte bu yolu/özü, her türden istismara karşı belirginleştirmeye çalışmaktır. Bunun için ihtiyacımız olan şey ise, onun asli ve öncelikli kaynak ve dayanaklarını nerede arayacağımız sorununda düğümlenmektedir. Bu bildiri, Aleviliğin teolojisi ve tarihsel şekillenmesi ışığında onun özünü/yolunu belirginleştirmede başvurulacak öncelikli kaynakların, Alevi ozanların deyişleri, yaşam tarzları, tarihsel misyonları olduğu düşüncesindedir. Bu yazıda seçilen yol da, işte bunu anımsatmak ve gerekçelendirmek olacaktır. Kuşkusuz Alevilik gibi bin yılı aşkın bir tarihsel, teolojik şekillenmeyi böylesi sınırlı bir bildiride bütün ayrıntılarıyla irdelemek olanaksız. Ancak bu bildiri, sapla samanı birbirinden ayırmayı sağlayabilirse, zaten misyonunu yerine getirmiş olacaktır; ki bütün iddiası da bundan ibarettir. Özetle bu bildirinin amacı, yolun/özün ne olduğunu yeniden anımsatmaktır; ki Alevi inanç önderlerinin deyişleri aracılığıyla bunun büyük bir açıklıkla yapılabileceği iddiasındadır. Bundan ötesi, yani bin yıllık tarihte nasıl yol alındığı, hangi etnisite ve coğrafyaların kültürlerinden etkilendiği gibi, üzerinde uzun araştırmalar yapılıp uzun kitaplar yazılması gereken ayrıntıları ise başka çalışmalara ve başka araştırmacılara bırakmaktadır. Alevilik Gerçeğini Nerden Öğrenebiliriz? Sorunun tartışılması ve aydınlatılması çabasına, temel önemi noktasında tüm farklı yaklaşımların uyum sağlayabileceği öğeden, yani “Ali” kavramından başlamak doğru olacaktır. Çünkü Alevilikte en tartışma götürmez gerçek, “Ali”nin başat rolüdür. Gerçekten de Alevilikte başat bir anlam taşıyan “Ali” kavramı, tüm Alevilik tanımlamalarında ortak paydayı oluşturmakta, ancak yine tüm ayrılıklar da bu “Ali”nin ne, kim ve nasıl olduğu meselesinde düğümlenmektedir.

* * Özetle “Ali”, Aleviliği diğer tüm inançlardan ayıran alamet-i farika olmak yanı sıra, aynı zamanda bugün yaşanan kendi iç ayrışmalarını da belirleyen anahtar kavramdır. Bu durumda Aleviliği Ebu Talip’in oğlu ve Muhammed’in önce kuzeni, sonra damadı olan Ali’den öğrenmek, ilk anda en doğal davranış olacaktır. Ne ki bu Ali’den, yani Onun yaşamı ve Ona atfedilen sözlerden öğrenilecek bir “Alevilik” ile Aleviliğin yüzyıllardır yaşanagelmiş halini kıyasladığımızda, çok farklı, dahası zıt bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Demek ki kavramların kaba algılanışında hareketle varılacak kaba sonuçlardan çok daha karmaşık bir sorun ile karşı karşıyayız. O halde Alevilikteki Ali algısına girmeden önce bu tarihsel Ali’ye, Onun tarihte ve inançta nasıl durduğuna ilişkin bazı ön anımsatmalar yapmak gerekiyor. Bilindiği gibi Ali, kendisine ilişkin hemen hemen her bilgiye sahip olduğumuz bir tarihsel şahsiyettir. Aleviliği bu Ali’den öğrenmeye kalktığımızda, öncelikle Onun Muhammed dönemi hayatında, bir fetihçi ve şeriatçı kimliği ile karşılaşıyoruz; ki Anadolu Aleviliğinin temel değerleriyle Ali’nin bu kimliğini bağdaştırmak neredeyse olanaksız.

* * Ali’nin hilafet kavgasını kaybettiği Muhammed sonrası döneminde ise, durumun görece farklılaştığını görüyoruz; gerçekten de bu ikinci dönemdeki Ali’nin hayatında Anadolu Aleviliğiyle uyuşan adaletçi öğeler söz konusu. Ancak bu dönem pratikleri ve Ali’ye atfedilen sözlerde de, Anadolu Aleviliği açısından kabul edilemez ciddi sorunlar mevcut. Örneğin, “Biatten dönenlerle savaştım, gerçekten sapanlarla mücadele ettim, dinden çıkanları kahrettim” (Nehc’ül Belaga, Der Y., s.133); “... benim sözlerimi duydukları halde itaat etmeyip isyan edenlere, öleceğim güne kadar yürür de yürürüm, vurur da vururum” (Age, s.201), “Savaş (cihat), İslam'ın en yüce rüknüdür” (Age., s.110) gibi sözler bu tarihsel Ali’ye aittir. Bunları diyen ve hayatından da çok iyi bildiğimiz gibi uygulayan bir Ali’nin, Alevilerin tahta kılıçlı Ali’siden farklı olduğu açık. Yine onda, “... kadınların kaygıları dertleri, dünya ziynetiyle bezenmek, dünyada bozgunculuk etmektir” (Age., s.193); “Sakın kadınlarla danışma, onların reyleri zayıftır, azimleri gevşek”tir (Age., s.344) gibi yaklaşımlar görürüz ki, bunların Aleviliğin kadına bakışıyla da uyuşmayan, şeriatçı yaklaşımlar olduğu açık. Bunlar bir yana, açıklıkla belirtilmelidir ki, “Şerif er-Radî (ö. 406/1015) tarafından, derlenen Nehc-ül Belaga bir Alevi kaynağı değildir ve olmamıştır” (Doç. Dr. İlyas Üzüm). Bunu, geleneksel Alevi inanç önderlerinin ona atıf yapmamış olması yanı sıra, Alevi deyişleri, inanç ritüelleri ve Alevi teolojisinin yapısında da net olarak görüyoruz. Dahası Ali’den 400 yıl sonra, Şii inancın gereksinimleri ve algısı çerçevesinde yapılan bu derlemenin, (Sünni ortodoksinin bile Muhammed’den 200 yıl sonra derlenen Hadis külliyatını sorgulamaya başladığı bir zaman diliminde) günümüzün kimi Alevilerince artan oranda başvuru kaynağı haline getirilmeye çalışılması, Alevilerin, halen birileri eliyle sürüklenmeye çalışıldığı bağnazlığı göstermek açısından da önemlidir. Dahası Seyyid Radiy derlemesi olan Nehc’ül Belaga’yı ve ondaki tarihsel Ali’yi esas almamız halinde, Alevilerin bin yıldır reddettiği ibadet anlayışı ve teoloji karşı durulamaz bir emir haline gelir.

* * Nitekim Nehc’ül Belaga’da’ki tarihsel Ali, aynen şunları emreden bir imam, bir halife, bir ayetullah olarak karşımıza çıkmaktadır: “Namaz her temiz kişinin Tanrı’ya yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın savaşıdır. Her şeyin zekatı vardır, bedenin zekatı da oruçtur. Kadının savaşı ise, kocasıyla iyi geçinmesidir” (s.390); “Namazı vaktinde kıldır... Bil ki yaptığın yapacağın her şey namaza bağlıdır” (s.364); Allah “hürmeti vacip olan evini (Kabe’yi) ziyaret edip haccetmenizi size farz kıldı, o evi halka kıble kıldı” (s.26). Devamla, “Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’a yönelenlerin yapıştıkları en büyük vesile, Ona ve Resulüne inanmak ve yolunda savaşmaktır. Savaş İslamın en yüce rüknüdür. ... Ve namaz kılmaktır, çünkü bu dinin esasıdır. Ve zekat vermektir, çünkü bu gerekli bir farzdır. Ve Ramazan ayının orucuna tatmaktır, bu da azaptan bir kalkandır. Ve Kabe’yi ziyaret etmektir, hacdır, umredir; bunlar da yoksulluğu giderir ... Peygamberin sünnetine uyun.” (s.110). Yine “Kur’an’ın ipine sarıl, onu kendine öğütçü bil, tam helalini helal tanı, haramını haram” (s.349) kıl diyen Ali, taraftarlarına, “Allah’ın kitabını öğrenmeni, tevilini (hayata uyarlamasını) bilmeni, İslam şeriatını ve hükümlerini, helalını ve haramını iyice anlamanı vasiyet ediyorum” (s.338) der. “Allah’ın farzlarını yerine getirmeyi” emreder. Görüldüğü gibi örneğin bir Halife Ömer’den farkları inanç algısı düzleminde değil, bu inancın içindeki kimi ayrıntılarda belirginleşen bir Ali şahsiyeti ile karşı karşıyayız. Savaş, kadın, namaz, hac, umre, oruç, farz, kıble, dinin esası, şeriat ve Kur’an’ı, onların haramları ve helalleri, yani kadına, içkiye, kafire bakışı, vb. bir bütün olarak ortodoks bir bakış açısı ile karşı karşıyayız.

* * Dahası Nehc’ül Belaga’daki Ali, Aleviliğin temel teolojik öğesi olup, en tipik yansımasını (daha sonra göstereceğimiz gibi) bizzat Ali’nin şahsında kendini gösteren hulul inancını da kesin bir dille reddeder: “Seni yarattıklarından bir şeye denk tutan, seni onunla bir sayar; seni bir şeyle denk sayan, hükmü yerinde ve apaçık olarak indirdiğin ayetlerine kafir olur” (Age., s.41, ayrıca s.36-7). Dahası buradaki Ali, öbür dünya (ahiret) eksenli bir teolojiye sahiptir: “Bil ki sen ahiret için yaratıldın, dünya için değil. Yok olmak için halkedildin, kalmak için değil. Ölüm için varsın sen, yaşamak için değil ...” (Age., s.341). Yine Ali’nin Selman’a (1) yolladığı mektupta, “dünya, dokunulunca ele yumuşak gelen, fakat zehiri insanı öldüren yılana benzer. Dünyada elde ettiğin, seni aldatan, sana hoş gelen şey, az bile olsa gene ondan yüz çevir” (Age., s.295) der. Kendi doğallığında, “öyle bir andasınız ki, kıyamet nerdeyse kopacak” (Age., s.123) diyen bu anlayış, hayatı bir cennete çevirme arayışını reddetmesi bir yana, bilim dışı önyargı ve korkutmacanın ürünü olup, tanrı karşısında “alçalma”, “ululanmama” ve sorgusuz bir şekilde emirlere ve kadere itaati öngörmektedir. Ki yine sonradan göstereceğimiz gibi, bu anlayış da Alevi teolojisine bütünüyle terstir. Nehc’ül Belaga’daki Ali’nin, önceki halifeler Ömer ve Osman’la ilişkisi de Alevi bilinçaltında olduğundan bütünüyle farklıdır. Örneğin Ömer İran fethine ordusunun başında katılmak istediğinde, Onu; “Sen değirmen taşının mili ol, savaş değirmenini Arap’la döndür; onları savaş ateşine sok, sen girme” diyerek güvende tutmaya çalışır. Ömer’i meşru “buyruk sahibi” olarak gören bu Ali, Onu, “boncuk dizilen ipe” benzeterek, “iplik koparsa düzen bozulur” (Age., s.176) diye kollar.

* * Dahası, “savaşa katılıp altolduğun taktirde, Müslümanlar ... senden sonra sığınacakları birisini bulamazlar”, ama sen sağken yenilseler de, “Müslümanların sığınağı güvenci olursun” (s.177) diyerek Ömer’e verdiği önemi gösterir. Aynı şekilde, Osman’ın Hilafet tarzından şikayetlerin artması, halkın Ona karşı ayaklanacak noktaya gelmesi üzerine Ali, uyarmak üzere yanına vardığı Osman’a; “Bir şey bilmiyorum ki sen onu bilmeyesin ... Bir şeyde senden ileri geçmiş değiliz ki onu sana haber verelim ... Rasulullah’a, Allah’ın salatı ona ve soyuna olsun, (muhalif önderlerden-EA) daha yakınsın ... Allah için olsun, bu ümmetin öldürülecek imamı olma ... Mervan’ın istediği yere sürüp götürdüğü bir mal olma” (s.179-80) diye övgülerle ikna etmeye çalışır. Halkın ayaklanıp Osman’ı öldürmesi sonrasında ise, Muaviye’ye yazdığı mektupta, “Osman’ın kanına girenlerden tamamiyle beri, halkın içinde o kandan en sorumsuz” (s.305) kişi olduğu belirtir. Görüldüğü gibi Ali’nin, Hilafet hakkı konusunda kendisinden önceki Halifelere karşı bir itirazı olmadığı gibi, bıçağın kemiğe dayanması üzerine, Osman’ın bin köle-korumasıyla birlikte öldürmesi sürecinde de taraf olmamış, aksine Osman’a karşı ayaklanan halkı yatıştırmaya çalışmıştır. Nitekim malikanesini kuşatan ayaklananlara karşı Osman’ın yardım istemesine karşılık; “Osman beni, tarlayı sulamak için su taşıyan deveye benzetmek istiyor ... Andolsun Allah’a ki, aleyhine kalkışanları, suçlu olacağımdan korkacak bir dereceye dek yatıştırdım” (Age., s.185) açıklamasında bulunmuştur.

* * Özetle Ali’nin Ömer ve Osman’a karşı Hilafet hakkı talebinde bulunmadığı, onlara karşı programatik temelli bir muhalefet sürdürmediği, hilafet hakkını sadece Muaviye’ye karşı savunduğunu görüyoruz. Son olarak anımsanması gereken bir öğe de, eşitlikçi görüşleri ve dönemin İslam egemenlerinden programatik farkını kararlı bir şekilde dillendiren Ebu Zerr’in başına gelenler karşısın, Ali’nin hayırhah tavrıdır. Ebu Zerr, Şii gelenekçe “Erkan-ı Erbaa”dan sayılan ve Muhammed tarafından da, “yeryüzünün en doğru sözlü insanı” ilan edilen kişidir. Suistimallerin iyice gemi azıya alması üzerine, özellikle Kur’an’ın, haksız yere insanların mallarını yiyen, altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlara elemli azapla tehditte bulunan Tevbe-34. ayetini kendine bayrak edinen Ebu Zerr, o zamana kadarki muhalefetini daha yüksek sesle dillendirmeye başlamıştır. Bunun üzerine Osman, Ebu Zerr’i dövdürterek, Muaviye’nin vali olduğu Şam’a sürgün eder. Ancak Ebu Zerr orada da susmaz, Muaviye’yi, sefih yaşamı nedeniyle eski İran Kisra’larına benzeterek açık muhalefetini sürdürür. Bunun üzerine Muaviye onu ağır eziyetlerle Medine’ye sürgün eder. Ancak mücadelesini sürdürmesi üzerine, bu kez Rebeze’ye sürgün edilir ve tüm bu eziyetlerin sonucunda orada ölür. Muktedirler onun muhalefetini Ali ile ilişkilendirirler, ancak O, Ali’den açık bir destek alamaz. Ali’nin Ebu Zerr’e desteği, Rebeze’ye sürgün edildiği bu kritik aşamada bile, “Ey Ebu Zerr, sen Allah için öfkelendin ... Toplum, dünyaları için senden korktu ... Senden korktukları şeyi bırak ellerine ... Onlara menettiğin şeye ne düşkündür onlar ... Pek yakında bilir, anlarsın, kim kar etmiş ...” (Age., s.182) şeklinde bir uğurlama tavsiyesinden ibaret kalır. Dikkat edilirse dünyadaki adaletsizliğe başkaldıran Ebu Zerr’e karşılık, kurtuluşu ahrette gösteren bir Ali ile karşı karşıyayız.

* * Bütün bu birinci kaynak Nehc’ül Belaga’dan aktarmaların ışığında artık daha rahat söylenebileceği gibi, tarihsel Ali’nin, şeriatçı kimliği ve cami imamlığı dahil İslami gelenek içinde olması bir yana, Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın hilafetini kabullenmesi, onlardan temelli bir farka sahip olmanın doğal gereği olarak açık bir karşı duruş içinde olmaması, Alevilik açısından hep ciddi birer sorun oluşturuyor. Aleviler arasında yaygın kabul gören, “400 kadar Ali yanlısı ayetin Osman tarafından Kur’an’dan çıkarıldığı” (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, Ant Y., s.93) iddiası, bizzat Ali’nin bu Kur’an’a karşı çıkmadığı, dahası onu esas kabul etmesi gerçeği ışığında, Alevilik ile tarihsel Ali gerçeği arasındaki ciddi sorunu daha da arttırıyor. Bütün bunlar Alevilerin Kur’an’a rezervlerinin, gerçekte Ali’ye rağmen biçimlendiğini, Alevilerin Ali’sinin de tarihsel Ali’den öte olduğunu gösteriyor. Diğer yandan Aleviliği, Halifeliğin kimin hakkı olduğu sorunu üzerinden şekillendirmeye çalışmak da bir diğer ciddi sorun. Böyle bir yaklaşım, sadece İslamiyet'ten değil, Hıristiyan ve Musevilikten de apayrı bir teolojiye sahip, özgün bir inanç olan Aleviliği hiç anlamamak, fazlasıyla hafife almak demektir. Dahası demokratik bir öz taşıdığına inanılan, Bektaş-i Veli’nin ifadesiyle “bel evlatlığını” değil, “yol evlatlığını” esas kabul eden bir anlayışı, soy kaynaklı bir hak talebi temelinde anlamlandırmak da, Alevilik açısından aşılamaz bir handikap olacaktır.

* * *Oysa Nehc’ül Belaga’daki Ali, halkçı bir tutum sergilemekle birlikte, soysal üstünlük vurgusu yapar. Örneğin Muaviye ile yaptığı polemiklerde; “..Muhacir azat edilene benzemediği gibi, soyunda şüphe olmayan da soydan gelene benzemez” (Age., s.312); diyecektir. Yine ordu seçimi sırasında, “... toplumun soy-boy bakımından şereflilerinden, temiz ev bark sahibi olanlarından ...” (s.373) vurgusu Ona aittir. Buna karşılık göçebe ortaklaşacı bir hayattan gelenlerin, ezilen ve dinsel asimilasyona uğrayanların inancı olarak belirginleşen Alevilik, soy davası da güden aristokrat bakışından farkla, insanlar arasında soylu ve soylu olmayan ayrımı yapmaz. Böyle bir yaklaşımın bizzat kendisini inkar etmek olacağı bir yana, Alevilik, insanlar arası ayrımı aşıp kavimleri ve inançları eşit kabul eder. Dolayısıyla Ali’nin ölümü sonrası Ali’ye atfedilen sözler ve yaşamına dair olumluluklar üzerinden belirlenecek bir “Alevilik”, Alevilik gerçeğine uygun düşmeyecek, dahası Alevi felsefesi açısından aşılamaz sorunlara neden olacaktır. Çünkü buradaki görece olumluluklar, yukarıda da işaret ettiğim gibi şeriat geleneği içinde ve ona kıyasla belirlenen olumluluklardan ibarettir. Oysa Aleviliğin inanç tarihi, bizzat şeriatın, bir bütün olarak reddi ve ona karşı direniş üzerinden biçimlenmiştir. Dahası birazdan göstereceğim gibi Aleviliğin Ali imgesi, söz konusu bu tarihsel Ali’de olmayan, Onu niteliksel olarak aşan özellikler taşır. Bu noktada Ali’nin tüm olumlu özellik ve Ehl-i Beyt’in başı olmaktan gelen avantajlarına rağmen kaybetmesine ilişkin de bilimsel ve soğukkanlı bir açılım yapmaya gereksinim olacaktır. Ali kaybetmiştir; çünkü ilk halife atamasında siyasi önder olabilecek otoriteye sahip değildir. Dolayısıyla egemenler kendi aralarında ittifak edilebilecek kişi olarak Ebu Bekir üzerinde uzlaşmışlardır. Ebu Bekir tarafından atanan Ömer ve onun mizanseni 6 kişilik şura’nın seçtiği Osman dönemlerindeki gelişmeler ise Ali’nin seçilmesini iyice olanaksızlaştırmıştır. Her şeyden önce bu dönemlerde gerçekleşen fetih ve talanlarla oluşan servet birikimi, gücün belli ailelerde birikmesini sağlamıştır. Ali ve ailesi bu dönemdeki istismarlardan uzak kalmış, ancak ezilen ve dışlananların haklarını da kararlılıkla savunmadığından, onlar nezdinde de yeterli güç birikimi sağlayamamıştır.

* * Ebu Zerr’in yalnızlığı bir yana, Osman’a karşı gerçekleşen büyük halk ayaklanmasının önderleri bile önce Ali’nin etrafında toplanmak istemiş, ancak onun gösterdiği kararsızlık sonucunda ondan umudu keserek ayaklanmışlardır. Öyle ki ayaklanmanın başladığı, halkla Osman’ın askerleri arasında kıran kırana savaş olduğu en kritik dönemde bile Ali, ayaklanmacılarla Osman arasında gidip gelmiştir. Ve nihayet Osman sonrası sonuncu iktidar şekillenmesinde egemenler, bu kendileriyle tam işbirliği yapmayan, dünyalık peşinde koşmayan, fakirlerin haklarından, paylaşımcılıktan söz eden şahsiyetten hoşlanmamış, tam kendilerinden saymamış, başlarında görmekten hazzetmemişlerdir. Dahası bu dönemde iktidar talebinde bulunup, Osman zamanında ciddi bir güç elde etmiş olan Muaviye ile arasında ciddi bir kan davası bulunmaktadır. Muaviye, İslam'a karşı mücadelenin önemli ismi Ebu Süfyan’ın oğludur. Ali ise bizzat kendi ifadesiyle “Bedir (savaşı) gününde atanı (Muaviye’nin dedesi Utbe), dayını (Velid), kardeşini (Hanzala) öldüren” (Age., s.311) kişidir. Egemenlerin çoğunluğunun gönlü Muaviye’den ve Ali’yi safdışı bırakmasından yanadır. Çünkü kendilerindendir. Bütün bunlara ek olarak Ali, bu son süreçte de hatalar yapacak ve taraftarları içindeki en alttakilerin, yani Haricilerin desteğini kaybedecek, dahası öldürülmesi de dahil onları karşısında bulacaktır. Özetle Ali, dönemin fetih gelirlerinden palazlanan egemenlerinden olmadığı gibi, onların suistimallerine de bulaşmamıştır. Ancak hayatı boyunca gözettiği en alttakilerin de temsilcisi olmamıştır. Bizzat Kur’an’ın ve İslamiyet'in yapısı da bunu engellemiştir. Bütün temiz, dayanışmacı ve mert kişiliğine rağmen, tarihin kendisine sunduğu iktidarın gereklerini yüklenememiş, kritik aşamalarda alması gereken tutumları alamamıştır. Ne Musa’ya (egemenlere) ne de İsa’ya (ezilenlere) baş olamayarak siyaseten devre dışı kalmıştır. İslamiyet ise, egemenlerle kavgalı olduğu ilk Mekke döneminde gösterdiği görece adil tutumu, Medine’deki iktidar döneminden itibaren artan oranda kaybetmeye başlamış, Muaviye ile başlayan Emeviler dönemi ve sonrasında, tarihin en büyük fetihçisi ve despotik imparatorluklarına tanrısal bir gerekçeye dönüşmüştür. Tarihsel veriler ışığında bilinmektedir ki, ancak Ali’nin katledilmesi sonrasında belirginleşmeye başlayan Şia ile Sünni ayrışması, esasen Hilafet hakkı temelinde iki şeriatçı kesimin ayrışmasının yansımasıdır.

* * *Dahası bu ayrışmada, iki tarafın da tarihsel olarak kanıtlanabilen kesintisiz devamcıları olmuştur; Ali’nin doğrudan devamcılarınca oluşturulan kol (kendi içinden çıkan ve dışlanıp ezilen İsmailliye gibi heteredoks eğilimler bir yana), Humeyni’ye kadar uzanan Şii Ortodoksluktur. Anadolu Aleviliği ise, hem tarihsel gerçeklerin gösterdiği gibi bu gelenek içinde oluşmamış hem de düşünsel olarak farklı kaynaklardan biçimlenmiştir; bu nedenledir ki inancın kural ve teolojisi dahil Şiilikten bütünüyle farklıdır. Yani her ikisi de Ali’ci ve 12 İmamcı olmasına karşılık Şiilik ile Alevilik, yapısal olarak birbirinden farklıdır. Nitekim Sünnileri din dışı görmeyen Şiiler, Alevileri Müslüman görmeyip, inançsız (kafir) olarak tanımlarlar (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, s.34); aynı şekilde Aleviler açısından da Humeyni ile herhangi bir Sünni şeriatçı arasında fark yoktur. Peki ama bu noktada, 12 İmam’ın merkezi bir inanç sembolü olarak Alevilikte temel bir önem taşıdığı gerçeği sorun değil midir?. 12 İmam’ın Alevilikteki anlamının, Şiilikten ayrımla tek tek unsurlarıyla değil, bütünsel bir kült olarak biçimlendiği anımsanırsa sorun olmadığı görülür. Kaldı ki 12 İmam kültünü tek tek öğelerinde incelediğimizde, söz konusu imamların, Ali, Hüseyin ve Cafer dışında, Ehl-i Beyt’ten gelmiş olmak dışında hiçbir tarihsel şahsiyet oluşturamadığı özellikle belirtilmeli. Burada tarihsel şahsiyet oluşturabilenlerden Hüseyin, inancının savunulmasındaki ölümüne kararlılık anlamında her ezilen için sembol olacak siyasal bir önem taşır. Cafer ise, Hüseyin’den ayrımla önemli bir ideolojik önderdir; ancak onun ideolojik önderliği, Batıni-Alevi inanç için değil, Şii-Ortodoksinin şekillendirilmesi anlamındadır.

* * Nitekim İran Anayasasının, iktidarın meşruiyet zemini olarak Caferiliğe yaptığı vurgu da bunun yansımasıdır. Esasen Şiiliğin, Sünnilik karşısındaki teorizasyonunu, yani hukuk ve kurallarını saptayan kişi Ali değil Cafer olduğundan, Batıniler dışında kalan tüm Şii Aliciler, kendilerini Alevi veya Alici olarak değil Caferi olarak nitelerler. 12 İmam geleneği içinden çıkan Batıni İsmailliler ise, görüş farklılığı nedeniyle büyük oğlu İsmail’i dışlayıp küçük oğlu Musa Kazım’ı sonraki imam saptayan Cafer’in iradesini reddederek, İsmail’i 7. İmam sayacaklardır. Ve eğer benzetme yapacaksak, Anadolu Aleviliğinin, ortodoks Şii geleneğin kurucusu olan İmam Cafer ile değil İsmaililik ile benzeştiği anımsanmalı. Nitekim Alevilikte felsefi temel olan Batıniliğin ve temel bir inanç olan “Kamil insan” teorisinin ilk örneği İsmailliliktedir. Kuşkusuz Aleviler arasında da, “mezhebimiz Caferiliktir” ifadesine yaygın olarak rastlanır; bununla birlikte yaşamı ve öngörüleri şeriatçı olan İmam Cafer ile Aleviler (ve İsmailliler), apayrı iki teolojik sistemin temsilcileridirler. Bu noktada İmam Cafer’in inanç algısını, görece muhafazakar bir Alevi araştırmacı olan Baki Öz’ün aktarımından sunarak, Anadolu Aleviliği ile gösterdiği zıtlığı netleştirmek yararlı olacaktır: Caferilikte ibadetler Sünnilik kadar katılık taşırlar. İmam Cafer’e göre namaz, “Dinin direğidir. Kulla Tanrının buluşmasıdır. Ona ulaşılan merdivendir. Kulun, müminin miracıdır”; “Ramazan orucu farzdır”; “Şia katında İslam'ın en büyük esaslarından, en önemli direklerinden biri Hacdır”; “Şia katında zekat, namazdan sonra ikinci önemli ibadettir”; “Cihat İslam binasının temelidir... katımızda iki cihat vardır. Birincisi içteki düşmana karşı Cihad-ı ekber, dıştaki düşmana karşı ise Cihad-ı asgardır” (Alevilik Nedir, Der Y., s.260). Bu aktarımlardan hareketle B. Öz, “Caferiliğin çoğu kuralı Alevi-Bektaşilikte geçersizdir. Özellikle Anadolu Aleviliğinin Caferilik ile pek bir bağı yoktur. İmam Cafer-i Sadık Alevilerin bağlandığı ve sevdiği imamların altıncısıdır. Eğer Caferilik İmam Cafer-i Sadık’ı sevmekse, Alevi Bektaşiler İmam Cafer’i seviyor ve bu bağlamda Caferi’dirler. Yok eğer Caferiliği, İmam Cafer Buyruklarıyla bir tutmak ve bu buyruklara uymaksa, Alevi Bektaşiler İmam Cafer’in Buyruklarına uymamakta ve yerine getirmemektedirler. Bu bağlamda Caferi değildirler”(Age., s.263). Bu ifadeden de hareketle Aleviliğin Caferiliği, “Alevilik Ali’yi sevmekse ben de Aleviyim” diyen R.T. Erdoğan’ın Aleviliği kadardır.

* * Gerçekten de soruna olgular temelinde yaklaştığımızda, İmam Cafer’in katı şeriatçı bir molla kimliği açıklıkla görülür. Nitekim Onun, “Namazı küçümseyenler (önemsemeyerek kılanlar, küçük iş sayanlar) bizim şefaatimize ulaşamazlar” deyişine karşılık Aleviler, Yunus’un “Oruç namaz gusül hac, hicaptır aşıklara” diyen bir inancın temsilcileridirler. Onun şiddetle reddetmesine karşılık Alevilik inancı, ruh göçünü (tenasüh) temel öğelerinden biri olarak kabullenir. Dahası İmam Cafer, mutasavvıfları, “onlar bizim düşmanımızdır. Kim onlara eğilim duyarsa, o da onlardandır” derken, torunu İmam Naki, mutasavvıfları “şeytanın halifeleri” sayar. (Age., s.268). Aynı şekilde Alevilikte Kur’an’ın bozulduğu, “Ali ile Ehl-i Beyt ile ilgili bölümlerin çıkarıldığına, halifelerin kendi çıkarlarına uygun bölüm ve ifadeler eklediklerine” (Age., s.265) inanırlarken, Caferilik, Kur’an’ın indiği gibi kaldığına, ekleme ve çıkarılma yapılmadığına inanır ve bu bağlamda onu kendi temel kitabı sayar (Age., s.258). Bu bilgiler ışığında da kabullenileceği gibi Anadolu Aleviliği, gerek şeriat ve ibadet karşısındaki tutumu, gerek birazdan göstereceğim Ali’ye yüklediği farklı misyon, gerekse “imam” değil “dede” geleneğince temsil edilmesi ve tabii tıpkı Sünnilik gibi Zahiri ve Ortodoks olan Şiilikten ayrımla Batıni niteliğiyle apayrı bir sentezdir. Dolayısıyla Onun bu farklılıklarını net kılmayan her teolojik ve tarihsel yaklaşım, olguları tahrif etmesi bir yana, Aleviliğin Şiiliğe doğru erozyonu işlevi yüklenecektir. Kuşkusuz 12 İmam, bir kült olarak temel bir Alevi değeridir; ancak yine bir kült olarak 12 İmam’ın Alevilik için anlamı semboliktir. İşte bu nedenledir ki, 12 İmamın bu sembolik değeri ve Ali’nin manevi önderliği sorununun ötesine geçip, kendini var eden tarih ve teoloji konusunda doğru bir bilinç oluşturmayan her Alevi, kaçınılmaz bir şekilde kendi inanç ve gerçek tarihine yabancılaşacaktır. Bu yabancılaşma içinde ise, modern koşulların zorunlu kıldığı ileriye doğru değişmeyi değil, geriye, tıpkı şeriatçılar gibi 14 yüzyıl öncesine doğru savrulacak ve gericileşecektir.

* * Unutulmamalıdır ki 12 İmam kültünün Anadolu'ya yerleşmesi de yine Safevi etkisi ve Balım Sultan dönemindedir. Nitekim Hacı Bektaş Türbesi kubbe (sekiz dilimli) mimarisinde de yansıdığı gibi, Bektaşi dergahı 12 imamcı görüşü Balım Sultan’a kadar keşfetmemişti. 12 imamcı görüşün Bektaşiliğe yerleşmesi Bektaşi erkanına yeni bir biçim kazandıran ve bu özelliği nedeniyle Bektaşilikte “Pir-i Sani” (ikinci pir) kabul edilen Balım Sultan (Ö. 1516) döneminde olur. II. Beyazıt tarafından, Balkanlardaki Seyyid Ali (Kızıl Deli) Sultan Postnişi iken, Anadolu Alevilerini Safevi etkisinden kurtarmak üzere Hacı Bektaş Dergahı Postnişinliğine atanan Balım Sultan, Anadolu Alevileri nezdinde egemen görüş haline gelmiş olan 12 İmam anlayışını, Dergah’ın resmi görüşü haline getirir. “Balım Sultan 12 İmam anlayışını yola kazandırır. 12 İmam törenleri, 12 çerağ, 12 post, ... onunla tarikata girer... temel direği olur ... 12 İmam anlayışına paralel olarak yaşam 12 rakamı üzerine sistemleştirilir... Bektaşi tacı 12 dilimlidir. Tekkelerin meydan yerleri, tekke üstündeki baca ve kubbeler hep 12 dilimli olur. (Baki Öz, Aleviliğin Tarihçesi, s.94) Özetle 12 İmam, Şii etkiyle Safevilere, oradan Anadolu'ya akarken, henüz bu anlayışın dışında durmaya devam eden Bektaşi Dergahı da, Osmanlının Anadolu'da yaşadığı tehlikenin yansıması olarak 12 İmam’ı kabullenir. Takip eden süreçte Şah İsmail Yavuz’a yenilecek ve Anadolu'daki etkisi siyaseten sona erdirilecektir; ancak bu arada 12 İmam Aleviliğin tüm unsurları nezdinde temel norm olacaktır. Ancak yukarıda da işaret ettiğim gibi bu temel norm sembolik anlamda biçimlenecek, Aleviler, gerek Bektaşi gerek Kızılbaş tüm unsurlarıyla 12 İmam’ın hayat ve inançlarını yinelemeyeceklerdir. Örneğin cami, başta Ali olmak üzere 12 İmam’ların yaşamının her aşamasında sorgusuz ibadet mekanı olmuşken, Aleviler, hiçbir dönemde cami ile ilişkilenmeyeceklerdir. Bugün Hacı Bektaş Dergahındaki cami bile, Bektaşi kırımı sonrası 1826 tarihinin ürünü olacaktır. Keza Alevilerin yaşam alanlarındaki camiler, önce şeriatçılık ve modern dönemde de faşizmin zorla dayatmasının ürünü olarak boy gösterecek, ama yine de ibadet mekanı olarak itibar görmeyecektir; ta ki kimi Alevilerin kendi inançlarına yabancılaşması veya artık baskılardan bitap düşüp boyun eğmesine kadar. Bu durumda Aleviliği, sembolik düzlemde sahiplenilen 12 İmam’ın gerçek kimliklerinden ve özellikle kutsadığı Ali’nin yaşamı ve sözlerinden öğrenmeye kalkmak, aslında hiç öğrenememek, dahası Onu Şiiliğe doğru asimle etmek anlamı taşıyacaktır. Dolayısıyla Aleviliğin ne olup olmadığı sorununu aydınlatmak için doğru kaynaklara başvurmak temel bir önem taşır.

* * *Aleviliğin, otantik Alevilerin yaşamından da doğrulanarak anlaşılması için doğru kaynaklar, onun oluşumu ve evrimindeki gerçek önderlerinin yaşamları, mücadeleleri, ve teolojik yapılarını tartışma götürmez bir açıklıkla ortaya koyan deyişleridir. Bu anlamda Alevi inanç önderleri ozanların yaşam ve deyişlerini incelediğimizde, Aleviliğin ne olup olmadığı yanı sıra, Onun İslamiyet’le ilişkisi de çok daha net hale gelecektir. Esasen bu netliği, devlet ve ortodoks din adamlarının müdahalesiyle bozulmamış her Alevinin otantik yaşamında da rahatlıkla bulabilmekteyiz. Özetle kaynak seçimindeki tercih bizi farklı farklı “Aleviliklere” götürecektir. Doğru kaynak seçimi bizi Batıni Anadolu Aleviliğinin gerçeğine taşırken, 12 İmam’ın hayat ve anlayışlarını kaynak alan diğeri ise Zahiri Şii-Caferiliğe götürecektir. Bu ise birilerinin zannettiği veya zannetmemizi istediğinin aksine, adına “Alevilik” de dense, Alevilikten niteliksel bir ko****ur. Esasen Şii anlayışın hakim olduğu topraklarda insanlar kendilerine “Alevi” de dememektedir; çünkü bu anlayışın hakim olduğu yerde “Aleviliğin” manası, Ali’nin soyundan gelenler ile sınırlı olup, bir inancın değil bir soyun adıdır. Bölümü bitirirken özellikle belirtilmesi gereken öğe, Ali’nin ve 12 İmam’ın Anadolu Aleviliğinin teorisyeni, inanç kurucusu olmadığı, dahası İslam içi bir inanç veya sapma olarak oluşmadığıdır. Aksine O, İslamiyet'in yayılma döneminde ezilenlerin, fethe uğrayan, inançları asimle edilenlerin tepkileri ve kendilerini savunmaları temelinde, onların eski inançlarının dönüşümü ve yeniden biçimlenmesi sürecinde oluştuğu gerçeğidir. Ağırlıkla göçebe ilişkileri üzerinden biçimlendiğinden eşitlikçi, dayanışmacı ve sözel bir kültür-inançtır. Ali, bu inanç içinde merkezi bir önem kazanacaktır kuşkusuz; ancak bu önem, birazdan ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, damat-kuzen Ali’nin düşünsel devamlılığı değil sembolik bir anlama sahiptir. Dahası Ali’nin bu sembolik temelliği içinde Alevilik, yine birazdan göreceğimiz gibi Ali’nin inanç dünyasının olmazsa olmazları olan İslam'ın farzlarını tanımayan bir muhtevada biçimlenmiştir. Ali, bu noktada, “şeriatın baskısından ve yükünden kurtuluşun” sembolüdür. Nitekim “namaz kılmamız gerekmiyor, Ali bizim için kıldı, oruç tutmamız gerekmiyor, Ali bizim için tuttu, dua etmemiz gerekmiyor, Ali bizim için etti” gibi ifadeler Alevilikte yaygın kullanım bulur. Aleviler, “hayatı boyunca sofuca yaşamış olan ‘Alinin şerefine’ kadeh tokuşturur ve esasen Onun sofuluğu da, imam olma özelliği nedeniyle yaptığına” inanırlar.

* * *Dahası Şeyh Rasi’nin, “Ali’nin Düşüncesi ve Sözü” adlı eserinde de belirttiği gibi, “Ali’nin kendisinin uyguladığı sofu yaşamının taklit edilmesini yasakladığına” (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, s.90) inanır Aleviler. Bu bağlamda Ali’yi sembolik anlamda kendine temel kavram yaparken onu yinelemekten uzak duran Alevilik, bunların da ötesinde vahdet-i vucut ve hulul inancıyla İslamiyet’ten apayrı bir teolojik anlayışın inancı olmuştur. Bu inançların kaynağı ise İslamiyet değil, bizzat kendi geçmiş inançları, İslamiyet'le toslaşmasında edindiği bilinçaltı ve maddi yaşam koşullarıdır. Başat Sorun: Ali’nin Anlamı Buraya kadar yaptığım irdelemeleri takiben artık sıra, Aleviliğin Ali’sini, bu Ali üzerinden Aleviliğin tanrı, insan, inanç, yaşam anlayışını, kavramlara yüklediği anlamı, bu bağlamda İslamiyet ile olan bağını belirginleştirmeye geliyor. Bu kritik sorunu aydınlatmak için gönül rahatlığıyla başvurabileceğimiz kaynak ise, Alevilerin gerçek inanç önderleridir. Anadolu Aleviliğine ilişkin sapla samanı birbirinden ayırabilmek için başvuracağımız bu kaynak, Onu bin yıl öncesinden başlayıp olgunlaştırarak bugünlere taşıyan, bu uğurda bedel ödeyip yolu tanımlayan, kimsenin kendilerinden daha çok Alevi olduğunu iddia edemeyeceği inanç önderleridir.

* * Bu noktada Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde de çokça geçen, “Hak Muhammet Ali” ifadesinin gerçek anlamını bulmaya çalışarak başlayalım: Sıklıkla kullanılan bu nitelemeyi, Allah, Peygamberi Muhammed ve ardılı Halife Ali bağlamında, önem sırasına göre dizilmiş üç farklı şahıs olarak yorumlayanlar çıkmaktadır. Bu yorumdan hareketle de Aleviliğin, en önemli önderlerinden olan Pir Sultan’ın şahsında “İslam'ın doğrudan yansıması” olduğunu, hızını alamayanlar ise Aleviliğin “İslam'ın özü” olduğunu söylemektedirler. Peki ama keyfiyet bu mudur gerçekten? Değildir! Değilse, bunun açıklaması, her türden muğlaklıktan uzak bir açıklıkla yapılmak zorunda. Anadolu Aleviliği nezdinde Ali, gerçekte Muhammed’in kuzeni ve damadı Ali midir? Kuşkusuz Onu da içermektedir. Bununla birlikte, büyük bir kesinlikle gösterileceği gibi ondan ibaret değildir. Bakın Virani, söz konusu soruyu nasıl yanıtlıyor: “Evvel odur âhir odur / Tayyip odur tahir odur Batın odur zahir odur / Ali Ali Ali Ali” Görüldüğü gibi burada “Ali”, kuzen-damat Ali anlamında değil, aşkın bir varlık anlamında tanrısallık içeren bir kavramdır. Evvel (ön, ilk), ahir (en son), tayyip (iyi, güzel), tahir (temiz), batın (iç, gizli, görünmeyen), zahir (görünen) hep “Allah’ın nitelikleri, adlarıdır. Oysa Virani bunları Ali’de görüyor, tanrının Ali olduğunu söylüyor. Şiirde geçen evvel, âhir, tayyip, tahir, batın, zahir sözleri yalnızca Allah için söylenebilir” (İsmet Zeki Eyüboğlu, Alevilik Sünnilik İslam Düşüncesi, Der Y., 1989, s. 79). O halde Virani’de Ali, kuzen-damat Ali değil, kuzen Ali’nin suretinde de görünmüş olan Allah’tır. Burada “Ali”, mutlak bir kesinlikle Allah’ın adıdır. XVI. yy.da aynı zamanda Bektaşi Dergahı’na da Postnişin olan Sersem Ali Baba: “Sabah seherinde virdim budur bu Allah bir Muhammed Ali’dir Ali Zikrim olan lailaheillallah Allah bir Muhammed Ali’dir Ali” diyor. Açıklıkla görüldüğü gibi tek ve mutlak olan Allah’tır, Allah ise Muhammed Ali’dir, Muhammed Ali ise Ali’dir. Kuşkusuz bu ve benzeri tüm deyişlerde, aynı zamanda bir söz oyunu olarak Hak, Muhammed, Ali üçlemesi söz konusudur. Ancak bu üçleme, zaman zaman üç ayrı şahsiyetten söz edermiş gibi yaparken, gerçekte tek bir tanrısal varlık anlamında vahdet-i vücudu ifade etmektedir. XVI. yy. ozanlarından Kul Şükri, “Muhammed Ali’dir, Ali Muhammed” derken, “peygamber Muhammed’le ‘Mehmet Ali’, ya da Muhammed Ali olarak da anılan Ali’yi özdeş sayıyor” (İ. Z. Eyüboğlu, Age. s. 82).

* * Esasen mecaz ve takiyyeye yoğun bir şekilde başvurulmasını sağlayan şeriatçı baskı atmosferinde kurulmuş sözde bile, Aleviliğin gerçek düşüncesini anlamak kolaydır. Nitekim Pir Sultan, sofu baskısıyla polemik içinde kendini anlatırken; “Sofu mezhebimizi ne sorarsın / biz Muhammed Ali diyenlerdeniz” diye başladığı sözünü; “Muhammed Ali'dir Kırklar'ın başı / anı bilmeyenin nic(e)'olur işi” diyerek, Muhammed Ali’den kastının Kırkların başı olan Ali olduğunu netleştirmektedir. Deyişin devamında ise, ola ki buna rağmen yanlış yorumlar üretebilecek olanlara karşı da, “biz tüccar değiliz alıp satmayız /.../ biz Muhammed Ali diyenlerdeniz” ifadesiyle, Muhammed Ali, mesleği tüccarlık olan tarihsel şahsiyet Muhammed’den net olarak ayrıştırılmaktadır. Bu anlamda Pir Sultan’ın, “Hak Muhammed Ali geldi dilime / Mürvet günahıma kalma ya Ali” deyişinde de görüldüğü gibi, birinci dizede ayrı şahsiyetler şeklinde yoruma da açık olan ifade ikinci dizede yardımcı, kurtarıcı olarak Ali’de özdeşleşir. Esasen birinci dizenin de doğru okunuşu Hak Ali, yani Tanrı Ali’dir, çünkü Ali’nin gerçek adı da Muhammed Ali’dir. (İ. Z. Eyüboğlu, Age. s. 79). Ali ise burada kuzen-damat Ali’nin adını içermekle birlikte, esas olarak onun kimliğinde de kendini gösteren Allah’ın kendisidir. Yine Kul Hüseyin’in, “Günah ettim şahın darına durdum Allah bir Muhammed Ali aşkına Kırklar eşiğine yüzümü sürdüm Allah bir Muhammed Ali aşkına” deyişinde de ifade edilen şey, tek Allah olan Muhammed Ali’dir. Devletin ve egemen ideoloji olarak İslamiyet'in basıncı koşullarında bu ifade kullanımlarından giderek bir mecaz üçleme üretilmiş ve savunma mekanizması olarak Hakk’ın, Muhammed’in, Ali’nin sanki hiyerarşik dizilişi kastediliyormuş izlenimi yaratılmış, yani sistematik baskılara karşı bir savunma refleksiyle esasen bir Alevi kavramı ve tavrı olagelmiş olan takiyye yapılmıştır. Esasen üçlemenin (teslis) asıl kaynağı görünen Hıristiyan inancında da üç ayrı tanrı değil, tanrının, baba, oğul, kutsal ruh olarak üç ayrı görünümü ve beliriminden söz edilir ve bu üçlemede tekliğe inanılır. Pir Sultan’ın; “Şu dünyada benim gönül verdiğim Birisi Muhammed birisi Ali Adına şanına kurban olduğum Birisi Muhammed birisi Ali” deyişi bu mecaz ve takiyyeye örnektir. Benzer bir diğer ifadesinde; “Ay Ali’dir, gün Muhammed Üç yüz altmış altı sünnet Balıklar da suya hasret Çarka döner göl içinde” dedikten sonra, Alevi sırrını şöyle dillendirir: “Pir Sultan’ım bu bir sırdır Sırrını saklayan erdir Ay da nurdur, gün de nurdur Allah bir Muhammed Ali” diyerek hepsini “nurda” tekleştirir ve buna da Muhammed Ali der. Bir diğer ifadesinde ise bu sırrı daha da netleştirir: “Yer gök arasına nizamlar kuran Ak kağıt üstüne yazılar yazan Engür şerbetini Kırklara ezen Allah bir Muhammed Ali’dir Ali” Görüldüğü gibi bu deyişinde olası farklılık izlenimi kaldırır ve üçlemeyi Ali’de tekleşir. Esasen “bu üçlemenin özünde Ali’nin tanrılığı sorunu saklı” (Age. s, 84) olup, işin doğrusu ve aslı, Tanrının Ali diye adlandırılmasıdır.

* * Bir diğer deyişinde: “Muhammed Ali’nin eli değil mi Hak bilip tuttuğum el bana yeter Bu yolun sahibi Ali değil mi Ali’nin kurduğu yol bana yeter” diyerek Muhammed Ali’nin eli Hak’ın eli denilirken, sonradan yolun sahibi ve kurucusu Ali’ye indirgenir. Nitekim Pir Sultan; “Gafil kaldır şu gönlünden gümanı Bu mülkün sahibi Ali değil mi? Yaratmıştır on sekiz bin alemi Rızıkların veren Ali değil mi?” deyişinde, Ali’nin tanrı olduğunu, evreni yarattığını hiçbir muğlaklığa yol açmayacak bir açıklıkla belirtiyor. Açıktır ki burada tarihsel ve gerçek Ali değildir tapılan. Esasen Anadolu Alevilerinin Ali (ve Ehl-i Beyt, 12 İmam) ile tanışmaları, tanışıp onu kendilerine temel kavram, temel kült haline getirmeleri de Baba İlyas’tan, Bektaş-ı Veli’den çok sonraları, XV.yy. dan sonra, ağırlıkla da Safevi etkisiyle gerçekleşmiştir. Burada gerçekleşen entegrasyon, baskıyla kendilerine dayatılan inancın içinde temel bir figür olup kendileri gibi haksızlığa uğramış ve benimsemelerine uygun erdemlere sahip şahsiyetin ismini, kendi tanrısal inançlarına, giydirmeleridir.

* * *Özetle Aleviliğin Ali’si ile kuzen-damat Ali bir boyutuyla örtüşse bile, temelde ondan farklı, onun suretinde de kendini göstermiş, ama esasen tanrıdır. Alevi mitolojisinin en temel çerçevesi olan Kırkların Cemi söylencesinde de, sonradan göreceğimiz gibi, Aleviliğin Ali’si Peygamber Muhammed’in üstünde bir erdem abidesi, tanrısal organ Kırkların başı ve İslamiyet dışı, insanlık erdemi olan değerleri (ekonomik ve siyasal eşitliği) Muhammed’e dayatandır. Muhammed’i aralarına alıp almamak konusunda karar sahibi olan bu eşitlikçi ve kolektif meclis, aynı zamanda Alevilerin tarih boyunca bu adaletsiz ve despotik dünyayla niye uzlaşamadıklarının, niye uyum sağlayamadıklarının da ifadesidir. Aynı şekilde bu Cem, modern dönemde de, eğer kendi geçmişlerine, tarihi önderlerine, mitolojileri ve teolojilerine yabancılaşmayacaklarsa, kendilerini niye ancak sol bir yaklaşımla gerçekleştirebileceklerinin de ifadesidir. Alevi inancının merkezi kavramı olarak Ali, kuzen Ali’yi, hem tanrısallık anlamında aşmaktadır, hem de 72 inancı bir görmek, dolayısıyla cihadı, inanç dayatmasını reddetmek anlamında da kuzen Ali’den farklı bir Ali’yi karşımıza çıkarmaktadır. Batıni toplulukların Ali ile tanışması öncesinde açık ve genel ifadesini bulan Ene-l Hak / ben tanrıyım) deyimi, XV. yüzyıldan başlayarak Ali’nin Anadolu Aleviliğiyle entegrasyonuyla, daha çok Ali’nin tanrısal özdeşliği bağlamında kullanılacaktır. Yani Ali, Anadolu Batıni geleneğine Tanrı olarak entegre olmuş, Ali tanrının ismi olmuş, bunun sonucunda da ozanların kendilerini ve genel olarak insanı tanrıyla özdeşleştirmesi örnekleri görece azalmıştır. Bu değişim kuşkusuz Batıni teolojinin kendisine ilişkin bir değişim değil, çünkü insan-tanrı düşüncesi değişmiyor; yani halk Müslümanlığı kabullendikten sonra onun Alici-Şii mezhebin yanına geçmiyor. Aksine Müslümanlaştırılma basıncını daha kolay göğüsleyebilmek amacıyla, İslamiyet'in içinden, kendi inanç gelenekleriyle özdeşleştirebilecekleri ve baskıya karşı kendilerine ideolojik ve manevi kalkan olabilecek temel bir şahsiyet alınıp kendi inançlarına taç yapılıyor. Böylece gelen basınca karşı, “biz de Müslüman’ız, ama biz Ali gibi Müslüman’ız, üstelik siz Ona ve Peygamberin ailesine zulüm yaptınız, Peygamberin mirasına ihanet ettiniz, dolayısıyla biz mülhit (tanrı tanımaz) değiliz, ama siz münkir (Ali’nin halife yapılması gerektiği noktasında sözden dönen anlamında, inkar eden) oldunuz” şeklinde, karşı tarafın ezberini bozan bir öz-savunma hattı elde ediliyor. Yani XV. yüzyıldan itibaren Ali’nin hızla benimsenmesi, Sünni hakimiyetin devlet aracılığıyla etkinliğini arttırmasına bağlı olarak bir öz-savunma güdüsünün yansımasıdır.

* * * Bu özdeşleşmeyle tanrı-insan düşüncesi, bu kez söz oyunları ve takiyye gibi yaklaşımlarla, esas olarak Ali üzerinden ifadelendirilmeye başlanıyor. Taçlama Düvazı olarak da okunan deyişinde Kul Himmet’in sözleri, “Lailahe illallah Muhammedül resulullah” (Allah’tan başka Tanrı yoktur ve Muhammed onun elçisidir) şeklindeki İslami kelime-i şahadetin Alevi versiyonunda Ali şahtır ve şah Allah. Aynı zamanda Aleviliğin İslamiyet'ten köklü farkını gösteren bu yaklaşım şöyle ifadelenir: “Bugün bize pir geldi gülleri taze geldi Önü sıra kamberi Ali Murtaza geldi Lailahe illallah İllallah Şah illallah .... Kul Himmet üstadımız bunda yoktur yadımız Şah-ı Merdan aşkına Hak vere muradımız Lailahe illallah İllallah Şah illallah” Durum buyken Aleviliği İslamlaştırmaya çalışanların, “Alevilikte kelime-i şahadet” diyerek, ortalıkta, “Eşhedü En la ilahe İllallah, Eşhedü En Muhammed’ün Resulullah, Eşhedü En Aliy’yün Veliyullah Vasi’yi Resulullah” diye sözler dolaştırmaya çalıştığını da bu arada anımsayalım. Oysa Alevi inanç geleneğinin diğer bir önderi Şah İsmail Hatayi’ye ait diğer bir Taçlamada da şöyle denir: “Aşkına pirim aşkına illallah / İllallah şahım illallah Ali mürşit güzel şah / Eyvallah Şahım eyvallah” diye durumu yineler. Kul Himmet’in deyişleri, Alevi teolojisi ve bu teolojideki Ali’nin anlamı açısından büyük açıklık sergiler: “Ali ismi dört kitapta okunur / ‘La İlahe illa Ali’ yazılı Zikr edenler ezazilden sakınır / ‘La İlahe illa Ali’ yazılı” Kul Himmet’in diğer bir deyişinde Ali Allah özdeşliğini şöyle yinelenir: “Bir ismi Ali’dir bir ismi Allah İnkarım yoktur hem vallah hem billah Muhammed Ali yoluna Allah eyvallah Ben Ali’den gayrı bir er görmedim” Kul Himmet’in bu deyişi, Alevi üçlemesindeki Ali’nin, Allah ve aynı zamanda Muhammet Ali olduğunu ve “Ali’den gayrı bir er görmedim” bitirişinde de, aslında üçlemenin, Ali’de toplanan birlemenin görüntüsü olduğunu gösteriyor.

* * Bu bağlamda Pir Sultan’ın; “Söyler Pir Sultan’ım söyler / Hakk’ın birliğini birler Doğmuş alemler parlar / Nur Muhammed Ali’nindir” deyişindeki Hakk’ın birliği ve birliğin birlenmesi belirlemesi, durumu daha da pekiştirir. Peki ama buradaki Muhammed Ali ifadesi, Kırkların Cemi’nde Muhammed ile Ali’nin gövde bir baş iki bütünleşmesi ve musahip olmasının ifadesi olamaz mı? Takiyye anlamında evet, ama gerçek düşünce anlamında hayır. Çünkü Muhammed Ali’nin, gerçekte Ali’nin ismi olduğunu görmezden gelsek bile, deyişlerinin bütününden iç tutarlılığa sahip bir anlam çıkarma kaygısı güdeceksek, ki işin özünü anlamak ve tutarsız konuma düşmemek açısından bunu yapmak durumundayız; o durumda, tüm deyiş nakaratlarında pekiştirildiği gibi Ali’nin esas, üst, çatı, tek olduğunu ve Allah’ın da, Muhammed Ali’nin de, Ali olduğunu görürüz. Muhammed isminin peygamber Muhammed anlamda kullanıldığı durumda ise, onun Ali’nin hiyerarşik olarak altında yer aldığını görürüz. Kırkların Cemi’nde de olduğu gibi Ali’nin üstte, belirleyici ve tabii tanrısal olması Pir Sultan’ın şu deyişinde daha da belirgindir: “Pir Sultan Abdal’ım ağladı güldü Kabe-i Şerif’ten bir nida geldi Hakkın emri ile dört kitap indi Okuyan Muhammed yazan Ali’dir” Hacı Bektaş Makalat’ında yer alan şu ifade Alevilikteki Ali imgesini daha da pekiştirir: “Selman bir deste gül şaha uzattı Kendi tabutuna kendisi yattı Cemm-i Mushaf’tan nikabın attı Kur’an yok, gördüler Ali’den gayrı” Yani toplanmış Kur’an’ın üzerinden örtüyü kaldırdıklarında, Ali’den gayrı Kur’an olmadığı görüldü denilmektedir. Ki bütün bu ifadeler, Alevilik nezdinde Ali’nin, Kur’an’ın, Tanrı’nın, Muhammed Ali’nin, Hak Muhammed Ali’nin ismi, ya da tersinden Ali’nin bunların tümü, onların tezahürü olduğunu büyük bir açıklık ve iç tutarlılığı içinde gösteriyor.

* * Dolayısıyla burada gösterdiğimizden farklı bir Ali ve Alevilik tasarımı konusunda iddiada bulunacak olanlar, Aleviliğin (12 İmam ve kuzen Ali gibi sembolleri değil), gerçek inanç önderleri olan ozanları reddettiklerini dürüstlükle açıklamak durumundadırlar. Çünkü çıplak zor uygulanan, Alevilerin kırkar bin öldürüldüğü o hukuksuz dönemlerde bile Alevi inanç önderlerinin terk etmedikleri değerlerini, kendini ifade etmenin çok daha kolay (ve üstelik kapalı-kırsal toplum koşullarının aksine zorunlu) olduğu günümüzde terk edenlerin, artık ortalıkta Alevi önderi-aydını-dedesi olarak dolaşabilmeleri için ar duygularını yitirmiş olmaları gerek. Ali’yi Sünni veya Alici Şii kaynakların aktardığı gibi algılamak da bir yaklaşımdır kuşkusuz; ama bu yaklaşım Alevi değil, Sünni veya Alici Şii bir yaklaşımdır. O halde çıplak zor uygulanan yüzyıllar boyunca; “Elsisiz belsiziz dilsiziz amma / Gezeriz alemde erkekçesine”(Mir’ati) demiş, “Sayılmayız parmak ile / Tükenmeyiz kırmağ ile” (Muhyi) demiş bir geleneğin adına, bugünün açık toplum koşullarında söz kurma hakkını kendilerinde bahşedenlerin öncelikle dürüst olmaları gerekiyor. “Dürüstlük” diyorum, çünkü çıplak zora karşı Buyruk vb. açık kaynaklarında takiyye yapmak zorunda kalmış olan geçmişin Alevilerinin sahip olduğu mazerete, günümüz Alevi önderlikleri sahip değildir. Açık konuşmaları halinde, geçmişteki gibi açık bir baskı ile karşı karşıya kalmayacakları bir yana, görece baskıyla karşılaşmaları halinde ise sadece Alevi toplumun değil Alevi olmayan demokrasi güçlerinin de ciddi desteğini arkalarında bulacaklardır. Durum buyken öylelerinin Aleviliğin temel duruşunu tahrif etmeleri illa ki takiyye kavramıyla açıklanacaksa, bu takiyye geçmiş zamanlardaki Alevilerin ve açık belge olarak Buyruk’ların yaptığı cinsten Sünni-Şeriatçı otoriteye karşı değil, doğrudan Alevilere karşı, onların egemenlerin istediği çizgiye çekilmelerini amaçlayan bir takiyyedir.

* * Yani Mir’ati’nin deyişinin tam tersine Aleviliğe, onun müttefiklerine, bilimsel ahlak sahibi olanlara karşı elleri dilleri belleri kocaman dolaşırken, “alemde”, yani Alevi kimliği ve haklarını savunacakları meydanda “majestelerinin muhalefeti” ile yetinmekte, majestelerinin çok yönlü desteğiyle ve onun huzuru için alan tutmaktadırlar Aleviliğin Ali’sine ilişkin durumu pekiştirmek çerçevesinde konumuza devam edelim: Şahkulu Dergahı son Postnişini Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’ya göre “Tanrı Ali’nin kişiliğinde, insan niteliği içinde gözlere açılır. Varlık kavramı altında toplanan ne varsa, baştanbaşa Alidir: ‘Ayine tuttum yüzüme / Ali göründü gözüme Nazar eyledim özüme / Ali göründü gözüme ... Ali evvel Ali ahir / Ali batın Ali zahir Ali tayyib Ali tahir / Ali göründü gözüme’ Bu minval üzere uzayıp giden deyişe göre, “Ali bütün varlıkların özüdür, yaratıcısıdır, Tanrı’ya yükletilen, onda varsayılan bütün nitelikler, yetenekler, yetiler, güçler Ali’de vardır. Ali Tanrı’nın kendisidir. Evreni yaratan da, insanı koruyacak olan da gene Ali’dir. Ali’nin dışında başka bir yüce varlık, görünen güç yoktur” (İ. Z. Eyüboğlu, Türk Şiirinde Tanrıya Kafa Tutanlar, s.124)

* * *Benzer bir deyiş de Pir Sultan’da geçer: Pir Sultan’ım şu dünyaya / Dolu geldim dolu benim Bilmeyenler bilsin beni / Ben Ali’yim Ali benim .... Çarşılarda dolanırım / Ben Hakk’ım Hakk’tan gelirim On ik’İmam’ı Hak bilirim / Dedikleri veli benim .... Pir Sultan kapında kuldur / Bunu bilmek müşkül haldir Ali’nin ihsanı boldur / Şah’ı Merdan kulu benim” Görüldüğü gibi Pir Sultan kendini Ali ile özdeşleştirmekle yetinmemekte, aynı zamanda kendini Ali’nin kulu olarak nitelemekte, yani Ali’yi Allah görmektedir. Aynı şekilde Hak bellendiği söylenen 12 İmam’ın dediği veli benim demektedir. Deyiş bütünlüğü içinde Allah olan Ali, aynı zamanda kendisi de Tanrı olup ve Tanrıdan gelen Pir Sultan olmakta ve tanrı-insan (Ene-l Hak) anlayışına ulaşılmaktadır. Bu yaklaşım ise, hangi türden yorumlanırsa yorumlansın fark etmez, İslam nezdinde kabul edilemez bir “küfür” olmaktadır. Nitekim bir başka deyişinde; “Koparmadım asla kokladım bir gül / Kafir oldum imana geldim” diyerek bu suçlamayı üstlenmektedir. Benzer bir deyiş, damat-kuzen Ali gerçeğini niteliksel olarak aşan bu Batıni Ali kültünü belki de ilk dillendiren, Ene-l Hak düşüncesini Ali özgülünde belki de ilk şekillendiren ve 1408’de derisi yüzülerek öldürülen ozan Nesimi’de şöyle dillenir: “Ali evvel Ali ahir, Ali batın Ali zahir Ali şems-i münevverdir, Ali dilnur ile Enver Ali’dir her şey için can, Ali’dir yar ile mihman Ali rahim Ali rahman, Ali’dir cümleye server Ali sultan Ali sübhan, Ali cennet Ali Rıdvan Ali dindir Ali iman, Ali’dir sakı-i Kevser Nesimi’nin dil üç canı, Münevverdir Ali nuru Ali vâlâ Ali âlâ, Ali’dir server-i safter” (Onur B. Kula, Çoğulcu Düşünce Karşıt Kültür, s.268)

* * XIX. yy. Kızılbaş şairi Derviş Ali’nin, Ali’yi tanımlayışı şöyledir: “Yeri göğü arşı kürsü yaratan / Men Ali’den başka tanrı görmedim Yaratup kulunun kısmetini veren / Men Ali’den başka tanrı görmedim” Tanrısal bir kavram olan söz konusu Ali’yi, tarihte yaşamış bildiğimiz Ali ile özdeşleştirdiğimiz zaman onu Tanrı olarak içselleştirmek de, bu fikri başkalarına inandırıcı bir şekilde anlatmak da olanaksızlaşır. Nitekim Aleviliğin Ali’sini kuzen-damat Ali ile özdeşleştirmeye başlayan günümüzün kimi Alevilerinin, tanrı-insan ve tanrı-Ali teolojisinden, dolayısıyla gerçek Alevilikten niteliksel olarak uzaklaştıkları görülmektedir. Bu anlayış içinde öylelerinin, Batıni anlayıştan Zahiri anlayışa doğru kaydıkları görülmektedir. Ancak tıpkı diğer dinlerin tanrı anlayışlarında olduğu gibi, soyut tanrının Ali suretinde göründüğü, Ali’de somutlandığı fikri üzerinde şekillenen mantık, diğer din inanırlarının mantık ve algıları nezdinde de inandırıcılık kazanır. Ancak onlar nezdinde inandırıcılık sorunu bir yana, Anadolu Aleviliği'nin gerçek inanç önderleri böyle inanmaktadırlar.

* * Diğer yandan her dini algılayışta olduğu gibi buradaki algılayışta da Tanrı farklı özellik ve meziyetler gösterir. Nasıl ki Hıristiyanlık inancındaki tanrı Müslümanlıktaki tanrıdan farklı özellik ve görünümler arz ediyorsa, Aleviliğin tanrısıyla Müslümanlığın tanrısı arasında da farklılıklar söz konusudur. Üstelik bu farklılık Alevilik ile Müslümanlık tanrıları arasında çok belirgin nitelikler gösterir. Bu açıdan Müslümanlıkla Museviliğin tanrıları arasında büyük benzerlikler gözlenirken, Hıristiyanlıkla Aleviliğin tanrı algılayışlarında kısmi benzerlikler görülür. Örneğin bu ikincilerde üçleme ve dünyevi düzene daha az müdahil bir tanrı algılayışı söz konusuyken, Musevilik ve Müslümanlıkta mutlak, ceberut ve dünyanın her işine sürekli karışan, kader belirleyen, dünyevi düzen (şeriat) dayatan bir tanrı anlayışı söz konusudur. Ancak benzer kimi özelliklerine karşın Aleviliğin tanrı anlayışı Hıristiyanlıktan da temelde farklıdır; çünkü Alevilikte vahdet-i vucut bağlamında insan suretinde bir tanrı algılayışı söz konusudur. Ve bu özgünlük, Hıristiyanlıktan da temel ayrımla, Alevi bireyin tanrı ile arasındaki ikiliğin kalkması anlamında Ene-l Hak anlayışına varır.

* * Bu bağlamda, “Sururi’nin, zahirde (görünen şeylerde) ve batında (görünmeyen şeylerde) varlığı şüphesiz olan, ‘Aliy-yel Murteza’yı Şah Nurullah’ı, hiç şüphe yok ki, kozmik ehemmiyeti olan, doktrinal Ali’dir.Allah’ın nuru, Muhammed Ali’de tecelli edince, Muhammed Ali, bir şahıs olarak düşünülünce, Ali’nin Tanrı kabul edilişine şaşmamak gerekir. Yukarıda da gösterdiğimiz gibi, ikisi bir sayılıyorlar. Fakir Edna (17. yy) öyle sayıyor: Ali Muhammed’dir Muhammed Ali Gördüm bir elmadır elhamdülillah Kudret kandilinden nurunu alan, kozmik ehemmiyeti olan Ali, 17. yüzyıl Kızılbaşlarından olan İsmail’in gözünde de Tanrı sayılmaktadır: Evvel Ali yerin göğün binası Kudret kandilinden çalınmış mayası” (Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, s.214) Dikkat edilirse İslamiyet tanrısından bambaşka bir tanrı tasavvuru ile karşı karşıyayız. Bu fark içselleştirilince, kimi Alevi inanç önderlerince, Ali’den ayrıca Muhammed’e yapılan yollamaların da, gerçekte İslami inancın tezahürü olarak değil, aksine, kendilerini kuşatan ve baskı uygulayan İslamcılara karşı bir ideolojik savunu aracı olarak devreye girdiğini görürüz. Nitekim bu yollamaları daha çok kullanan Kul Himmet şöyle dillenir: “Muhabbettir Lailaheillallah / Muhabbettir Muhammed Resulullah Muhabbettir Ali şah Veliyullah / Üç isim manada birdir muhabbet” Görüldüğü gibi ayrı ayrı ifade edildikleri durumda bile, üç isim sonuçta anlamda birleşirler.

* * *Peki bu birleşme fikri aynılık anlamında mıdır? Açıktır ki hayır! Bunu yukarıdaki satırlarda döne döne g
Alıntı ile Cevapla
 

Önerilen Siteler

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:51 .