Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > İbrahimi Dinler > İslam > Kadın & İslam

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 22-05-2006, 00:05
hiramusta hiramusta isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 11 May 2006
Mesajlar: 1.919
Standart TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

Önce tarihte kadın ve hakları neymiş ona bi bakalım;
Çin : Eski Çin’de kadın insan bile sayılmadığı gibi ona özel bir isim de verilmezdi. Kadın veya kızlar bir, iki, üç gibi sıra sayıları ile çağrılırdı. E rkek çocuklar çok makbul olduğundan kız çocuklarından “domuz” diye bahsedilirdi.(Sergen,, s . 3 57 vd.)


Hint: Eski Hint’te kadın, evlenme, miras ve diğer konularda hiçbir hukuki hakka sahip değildi. K utsal kitapları Veda’larda kadın, yılandan, zehirden, kasırgadan ve ölümden daha kötü bir yaratık olarak anlatılır.(Arsal, s. 4 6) Budizmin kurucusu Buda, önceleri kadınları dinine kabul etmiyordu. Daha sonraları kabul etmiş ama bunun Budist toplumu için çok tehlikeli olduğunu söylemiştir. Hatta yakın dostu ve amcazadesi Anenda’ya : “Kadını dine kabul etmeseydik, Budizm saf bir şekilde uzun asırlar devam edebilirdi. Fakat kadın aramıza girdikten sonra bu dinin uzun süre yaşayabileceğini sanmıyorum” demiştir (Mukarenetu’l-Edyan’dan naklen Sergen, s. 358)


Yunan-Roma: Eski Yunan ve Roma’da kadın hiçbir hakka sahip değildi. Evlenmeden gaye çocuk elde etmek ve mal ve mülkler üzerinde yakın bir bakıcı bulmaktı. Hatta onlarda cinsi bakımdan güçlü bir kadın, kocasından başka kimselerle de ilişkiye zorlanırdı.(Günaltay,, s . 143; Krş. Armaner,, s . 133) Eski Yunan’da bir erkeğe edilebilecek en büyük küfür ona “kadın” demekti. Bir Grek atasözü şöyledir:” kadının yanında iki kere mutlu olunur. Biri onunla evlendiğin gün, biri de onu toprağa verdiğin gün”. Romada kadın babasından kocasına aktarılan bir maldı. Dışarıya yüzü açık ve yalnız çıkamazdı. Kadının görmek için değil, görülmek için sokağa çıkışı Augustus zamanında onlara tiyatroda özel bir yer ayrılmasıyla başlamıştır.


İran: Eski İran’da kız kardeşle evlenmek câizdi. Kız kardeş, anne ve kan akrabalığının saygıya değer bir yönü yoktu.(Sergen,, s . 3 58)


İsrail: Eski İsrail hukukunda, erkek ailenin mutlak hakimidir. Yahudi kızları babalarının evinde bile hizmetçi konumundadır. B aba isterse onları satabilirdi. Boşanma hakkı keyfî olarak kocanındı. Kızlar miras alamazdı, ancak başka bir vâris olmadığı zaman babalarının mirasına hak kazanabilirlerdi. Yahudilerin her sabahki dualarında şu cümleler dikkat çekicidir: “Ezelî İlahımız, kâinatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun (Okiç,, s . 7 )


İngiltere: İngiltere’de M. S . V-XI. Asırlar arası kocalar, karılarını satabilirlerdi. Kadın murdar bir yaratık sayıldığından İncil’e el süremezdi. Ancak XVI. Asırda VIII. Henri devrinde(1509-1547) parlamentodan çıkan bir kararla kadınların İncil’e el sürmelerine izin verildi. İngiltere’de kadın, artık kutsal kitaba el sürebilecek ve onu okuyabilecekti.(R. O ngun, İslâm Hukuku, s. 7 1)


Araplar: İslâmiyet’in doğuşundan önce Arabistan’da kadın, evlenme, aile kurma, boşanma düzeni ve miras hakkından mahrumdu. Kız çocuk ailede, maddi bakımdan bir yük, manevî bakımdan bir utanç vesilesiydi. Ç ünkü kız çocuğu erkek gibi savaşamaz ve ailenin şerefini koruyamaz düşüncesi vardı. Bu yüzden baba kızını öldürmekte serbestti. İsterse diri diri toprağa gömerdi. Hz. Ömer şöyle anlatır: “İslâmiyet’ten önce yaptığım iki şey vardır ki, birini hatırladıkça hâlâ çok güler. Ötekini hatırladıkça gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. Çok güldüğüm olay şudur: O zamanlar her ailenin ilah edindiği bir putu vardı. Ticaretle meşgul olduğumuz için yola çıkarken genellikle hamurdan yaptığımız putumuzu yanımıza alır ve acıkınca onu güzelce yerdik. Çok üzüldüğüm olay da şudur: Çok sevdiğim bir kızım vardı. İ ki üç yaşına kadar onu muhafaza edebildim. Ama örfümüz gereği onu öldürmeye karar verdim. Bir sabah kızımı yanıma aldım çöle doğru yola çıktım. Kızıma mezar kazmaya başladım. B en kürekle kumları atarken o çevremde dolaşıyor, gülerek sakalıma ve saçlarıma sıçrayan kumları silkeliyor ve tatlı bir sesle ‘Babacığım, saçın sakalın kirlenmesin’ diye cıvıldıyordu. Halbuki ben onu daha sonra toprağa ittim, diri diri kuma gömerek öldürdüm.”


Türkler: Eski Türkler’de kadın, diğer toplumlara nisbeten daha ahlakî bir statüde idi. İslâm öncesi Türkler’de “kut” ve “töre” kişiler arası ilişkileri ahlakî bir zemine oturtmuştu. Kadın erkeğin en büyük yardımcısı ve destekcisiydi. Hatta devlet yönetiminde Kağan’ın yanında ve onun en büyük danışmanı olup ülkeyi birlikte yönetirlerdi. Ziya Gökalp’e göre, karı koca çocukların velayetlerini paylaşır, evleri, malları, mülkleri ortakmış. Kadının kocasından ayrı mal edinme hakkı varmış. Erkek eşine saygı gösterir, onu arabaya bindirir, kende ardından yürürmüş. İ slâm dininin kabulünden önce erkeğin çok kadınla evlenme geleneği yokmuş.(Yörükoğlu, s. 53) Bir çok yazara göre, Türkler Müslüman olduktan sonra kadın özgürlüğü hususunda eski etkinliğini yitirmiştir. Bunun sebebi bu konuda İslâm yerine Arap örfünün uygulanmasıdır. Z ira İslâmiyet döneminde kadın, aynı ahlakî statüde olmakla birlikte İslâmla gelen Arap örfünün bazı uygulamaları hayata geçirildi. Mesela haremlik-selamlık gibi. Bununla birlikte Türk toplumunda kadının statüsü oldukça önemliydi. Gerek Ahmet Yesevî’nin eserlerinde ve gerekse Kutadgubilig’de hatta Mevlâna Celaleddin Rumî’nin eserlerinde kadına ne kadar değer verildiğini ve ona büyük bir saygı duyulduğunu anlamaktayız Hatta zikr, sohbet ve sema meclislerinde kadınlar ve erkekler aynı mekanda beraberce bulunurlardı.(Bkz. Mesnevî ve Fihi Mâfih ve Ş. Can, Mevlana)


XVI. Asırda bir Alman papazı Anadolu’ya gelir ve kaleme aldığı notlarında; Türk kadınlarının toplum içindeki statüsünün çok iyi durumda olduğunu ve “Türkler’in ülkelere, karılarının da onlara hükmettiğini” söyler.(Ortaylı, Osmanlı Topl. Aile)


1717-1718 de Lady Montaque “Türkiye Mektupları” adlı eserinde Osmanlı’da kadınların Batı ülkelerinde olduğundan daha hür ve serbest olarak ömürlerini geçirdiklerini belirtir. XIX. Asırda(=1808)’de kadınların “İstanbul Efendisi”(= İstanbul valisi, Belediye Başkanı, Emniyet Müdürü ve kadısı)’ni kovalayıp padişaha da: Uyan ve bizi düşün, pahalılığa dayanamıyoruz. Aç kaldık” diyebiliyordu. Durand de Fortmagne’a göre: Haklı olan bir kadın elinde taş ve sopayla bir nâzırı(=bakanı)kovalayabilir. Karısını döven nüfuzlu bir erkek, küçük bir işaretle bütün bir mahalleyi karşısında bulabilirdi”(Kırım Harbi Sonrasında İstanbul), Cebeci, Tanz. T ürk Ailesi; Vaynî, Batıda ve Osman. Kad. Sta..)).


Slavlar: X. Asırda Ruslar’da komünal bir cinsel ilişkinin mevcudiyetini İbn Faldan seyahatnamesinde nakleder: Rus kadınları ziynete ve süse çok düşkündürler. Bu düşkünlük onları zengin adamların cariyesi olmaya iter. Adam ölünce cariyelerinden veya kızlarından biri seçilir, kurban edilir ve ölünün yakılacağı gün o da yakılır. E fendisiyle birlikte yakılacak cariye, ölünün akrabalarıyla birlikte çadırlarda cinsel ilişkiye zorlanır. Sonra da ölüm meleği adı verilen ihtiyarbir kadın tarafından öldürülür. Çarlık Rusya’da aristokrat ve zengin sınıf, kadınları cinsel obje olarak görüyorlar, orta ve alt sınıfın kızlarını da kendi ailelerinin mülkiyetinde sayılmaktaydı. Eğitimden, özfürlükten ve evlilikte seçimden mahrum idiler.(İbn Fazlan Sey.,)


Ekim 1917 devriminde Lenin, kadınlara “kapitalizmden ve ev sömürüsünden olmak üzere çifte kölelikten kurtulmayı vaat etti ve “özgür aşk” kavramını ortaya attı. Evlenmeler ve boşanmalar kolaylaştı, doğan çocuklar devletin mülkiyetine alınmaya başlandı. Hatta kadının kamulaştırılması bile gündeme geldi. “Özgür Aşk Büroları” kadınları, kölelikten kurtaracak yerde, onlara saldırı ve tecavüz olaylarını artırdı. Vlademir şehrinde yayınlanan bir emir şöyle idi: “18 yaşına gelen her genç kız devlet mülkiyetine geçer. Bu yaşa gelen her kız özgür aşk bürolarına kayıt yaptırmalıdır. 19-50 yaş arası bütün erkekler devletin çıkarı uyarınca kayıtlı kızlardan birini-kızın rızası alınmaksızın- kendine eş olarak seçebilir. Bu seçimler ayda bir kez yinelenecektir. Bu tür birleşmelerden doğan çocuk devletin mülkiyetinde olacaktır”. Halbuki Sovyet Anayasası’nın 122. maddesinde “kadın iktisadi, siyasi, kültürel, idari ve toplumsal faaliyetlerin her alanında eşit haklara sahiptir” diyordu.(Bkz. George,, S ov. B irl. K ad.; Vaynî, a. g . y .)


Stalin döneminde, aile sosyalist toplumun temeli oldu. Analık, yurtseverlik görevi olarak ilan edildi. Kayıtsız evlilikler kayda alındı. Boşanmalar zorlaştırıldı. “. Dünya harbinin en büyük yükünü Rus kadınları çekti. Stalin döneminde çok sayıda çocuğa sahip olan annelere mali desteğin yanında madalya ve şeref ünvanları verilmeye başlandı. Kısaca Rus kadını tarih boyunca her zaman cinsel bir obje ve çocuk doğuran bir meta olarak algılanmıştır. Sosyalizmle birlikte kurtuluşa kavuşacaklarını inanan kadınlar “devrim”in en büyük sorumluluğunu yüklenmiş ve en büyük acısını yaşamışlardır.(Vaynî, a. g . y .)
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 22-05-2006, 00:28
Şamanist Şamanist isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 28 Mar 2006
Bulunduğu yer: izmir
Mesajlar: 112
Standart Re: TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

İran: Eski İran’da kız kardeşle evlenmek câizdi. Kız kardeş, anne ve kan akrabalığının saygıya değer bir yönü yoktu.(Sergen,, s . 3 5)

Farsların gelişmemiş bir kolu olan Kürtlerin yüzleri ve gözlerinin neden bozuk olduğunu şimdi anladım. Tabi doğuda genç kızların intihar etme sebeplerine baktığımızda aile içi ensest tecavüz ilk sıralarda geliyordur (tahminimce)

Elbet bir gün Tanrı Dağı'na uçacağız
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 22-05-2006, 09:12
hiramusta hiramusta isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 11 May 2006
Mesajlar: 1.919
Standart Re: TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

Hıristiyanlıkta kadın, kötülüğü, şeytana uyma ve ayartmacılığı temsil eder. Çünkü, Hz. Adem’e haram meyveyi yedirterek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkar olmasına sebep olan bir kadındır. Bundan dolayı Hıristiyanlık cinsel ilişkiyi günah ve kirlenme saymaktadır. Aziz Augustin’e göre, insanın kendi karısı veya bir f***e ile cinsel ilişkiye girmesi arasında maddi bakımdan bir fark yoktur. Her ikisi de günahtan hali değildir. İki asır sonra Papa Grégoire, Agustin’in bu fikrini onaylıyacaktır. Ünlü Hıristiyan ilahiyatçısı Clément’e göre, kadın kadın olmaktan dolayı utanmalıdır. İşte bu günah işleme ve kirlenme duygusudur ki, bir çok kişinin evlilikten kaçmasını sebep olmuş ve bir çok kadın da kurtuluşu manastıra kapanmakta bulmuştur.(Lewinsohn, s. 102) Zira temizlik sembolü Hz. İsa’nın nişanlıları ve eşleri olacaklardır. Hz. İsa temizlik sembolüdür. Çünkü Hz. Meryem onu bakire iken yani cinsel ilişkiye girmeden doğurmuştur. Öyleyse yapılacak tek şey vardır. O da Bakire Meryem gibi temiz ve iffetli kalmaktır.Hıristiyanlığın cinsel ilişkiyi meşru bile olsa günah saydığını bugün Katolik kiliselerindeki evlenme törenlerinde okunan duadan da anlayabiliriz. Duada “günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken” denmektedir. Hristiyanlık tarihi kadın açısından oldukça olumsuz olayların var olduğu bir tarhtir. VI. Asırda Azizler ve papazların hakim olduğu mason meclislerinde Kadının ruhunun olup olmadığı tartışılmış, bir oyun dışında ruhunun olmadığı kabul edilmiştir.(Bobel, s. 4 6)Kilisenin Büyücü Avı ve Kadın KatliamıXIII. A sırdan itibaren Hıristiyanlık, insanlığın başına korkunç bir felaket hazırlayacaktır. Şeytanla cinsel ilişkiye giren,, b öylece insanlar arasında kötülüğü ve fuhşu yaymak isteyen büyücü kadınlardan dünyanın temizlenmesi görevini üstüne alan kilise, büyücü avına çıkar ve on binlerce masum kadının diri diri yakılmasına veya suda boğulmasına sebep olmuştur. Papa VIII. İnnocent, büyücü avını meşrulaştırmak için iki müfettişini görevlendirerek bir kitap hazırlatır. Kitabın adı “Malleus Maleficarum” (=Büyücüleri ezen balyoz). İlk baskısını 1487 de yapan bu kitap 1669 da 28. baskıya ulaşır. Kitap, muhakeme usulü hakkında yöntemler de içerir. Müfettiş kadına 35 soru sorar. Daha ilk soru, onu ateşe mahkum etmeye kâfidir. İlk soru şöyledir: büyücülere inanıyor musun?”. “Evet” derse, bunun anlamı büyücülerle ilişkisi olduğudur. “Hayır” derse bu sefer de dinsiz olmuş olacaktır. Israrı halinde işkence masasına yatırılır, aleyhlerinde şahitlik etmesi için, düşmanı olan diğer büyücüler çağrılır. Hâlâ suçluluğu üzerinde şüphe varsa, o zaman ilahî hükme baş vurmak gerekecektir. Bunun için de elleri ve ayakları bağlanıp suya atılacaktır. Batarsa, büyücü olduğunu gösterir. Batmazsa o zaman da büyücü olduğunun delilidir. Zira vaftizindeki su onu reddetmektedir. Kısaca o devirde büyücü olarak adı çıkmış kadının ölümden başka şansı yoktu. VI. Alexandre, II. Jules, X. Leon gibi Rönesansın ünlü Papaları bu eserin geçerliliğini menuniyetle onaylamışlardır. İngiltere’de bir sakson hakim “Kitab- Mukaddes”i 53 kez okuduğunu ve bu arada 20 000 büyücüyü ölüme mahkum ettiğini övünerek söylemiştir. (Lewinsohn, 134-135; krş. Akdemir,, s . 2 52)Feminizmin Doğuşu Tarihçiler Batıdaki bu kadın katliamının sonucu ikiyüzbin ile iki milyon arasında kadının katledildiğini söylerler. Ölen kadınların sayısı konusunda hem fikir olamayan araştırıcılar, batı’da teorik olarak oluşan ve dünyanın bütününe aktarılan “feminizm” denilen olgunun da pratik temellerinin bu cadı katliamı olduğu konusunda hem fikirdirler.

Batı dünyasında yetişmiş Ortaçağ Yeniçağ ve Modernçağ’ın birçok düşünürü kadın konusunu ele almış ve bu konuda pek çok bakış açısı ortaya koymuştur. Ancak çoğu olumsuz olan bu bakış açılarının her birinin içinde düşünürün yaşadığı sosyal ve ailevî hayatın etkileri olduğu gibi, onun kendi inanç ve düşünce sistemlerinden de kaynaklanmaktadır. Batılı düşünce ve fikir adamlarının bu nevi görüşlerini birkaç kategoride ele almak mümkündür. (Bkz. Yakıt, Batı Düş. Ve Mev. Kad. Tebliğ)Kendi sistemi içinde kadın konusunu ele alan Ortaçağ’ın Batılı ünlü düşünürlerinden Malebranche (1638-1715) “Hakikatin Araştırılması” isimli eserinde “…Zevke ait her şey, kadınlara kalmış bir iştir. Ancak, genel olarak araştırılıp bulunması biraz güç hakikatleri kavramak, kadınların elinden gelmez. Soyut olan her şey, onlar için anlaşılmaz bir şeydir…” (II, 100-101. Krş. Keklik, Fil. Özel., 136-137) diyerek onların soyut gerçekleri anlayamadıklarını ve böyle bir yetenekten mahrum olduklarını iddia etmektedir. Keza “İrâde ve Tasavvur Olarak Dünya” adlı eserin yazarı XIX. Asrın ünlü Alman filozofu Schopenhauer (1788-1860), kendi pesimist (karamsar) felsefesinde kadına da bir yer bulmuş ve “…Kadınlar, kendi gönüllerince hayal ederler ki erkekler para kazanmak ve kadınlar da bunu harcamak için yaratılmışlardır.” (Essai, s. 132, N. K eklik’ten naklen, age., s. 139) demektedir. Bununla bir anlamda erkeklerin harcamayı bilmediklerini ifâde etmek isterken öte yandan kadınların, erkeklerin masraf kapısı olduğunu da söylemekte beraber kadınların, erkeklerin paralarını nasıl harcayabiliriz şeklindeki hayal dünyalarının etkisi altında yaşadıklarını belirtmektedir. K adını sadece bu paralelde görmeyen onu daha da kötü hatta riyâkar bir varlık gibi göstermeye çalışan Schopenhauer, bir başka yerde şunları söylemektedir:“…Arslanın dişleri ve pençeleri vardır, filin ve yaban domuzunun büyük dişleri vardır; boğanın boynuzları vardır, mürekkep balığının da, çevresindeki suları bulandıracak mürekkebi vardır. Fakat tabiat kadına, kendini savunmak ve korunmak için riyâkarlık vermiştir…En zarifinde olduğu kadar, en aptal kadında da riyâkarlık, fıtrîdir. Bu sebebledir ki, mutlak olarak dürüst ve samimi bir kadına rastlamak hemen hemen imkânsızdır…” (Essai, 133; Keklik’ten naklen, 139)Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzche (1844-1900) kadın konusunda fikrini şöyle beyan etmektedir: “Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma” (Bkz. Ş. C an, Hz. Mevl. s. 195)Kadının eşitliği ve özgürlüğü hususunda görüş ileri süren Batılı yazarlar, ferdî ve toplum hayatında onların eşit olmadığını söylerken özgürlük hususunda da onu nasıl kullanacağı bilgisinin kadına verilmesi gerektiği kanaatindedirler. Meselâ Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865): “ Erkek ve kadın Mutlak’ın önünde denk olabilirler. Onlar hiç eşit değildirler, onlar ne ailede ne de şehirde eşittirler” (De la Justice dans la révolution et dans l’Eglise, C. F . 462) demektedir. Kadının özgürlüğünü dile getiren Emile Zola ( 1840-1902) da şunları söylemektedir: “ Kadını özgürlüğüne kavuşturmak harika bir şeydir. Ama her şeyden evvel özgürlüğün nasıl kullanılmasını ona öğretmek gerekecektir. ( Chronique, La Tribune, 1868, C. F ., 585)XVI. Asrın ünlü Fransız yazarlarından Molière (1602-1673), “Demir kafesler ve kapı sürgüleri kadınları ve kızları namuslu yapmaz” (l’Ecole des Maris, s. 1 , 2 Ariste., C. F . 395) diyerek, kapalı tutmaktan ve toplumdan tecrit etmekten ziyade onların namus duygularının geliştirilmesi gerektiği kanaatindedir. Halbuki Montaigne: “Bir kadın için en faydalı ve en onurlu bilim ve meşguliyet, ev işleri bilimidir” demekteydi ( Essai. III, 9, C. F . 4 07) Batılı düşünürlerden bazıları “kadın-kilise” ikilisi hakkında pek olumlu kanaat sahibi değildirler. Bunlardan Charles Baudlaire (1821-1867), “Kadınların kiliselere girmelerine izin verilmiş olmasına her zaman şaşırmışımdır. Onlar Allah’la hangi diyalogu kuruyorlar?” ( Mon Coeur mis à nu, C. F ., 54) derken Armond Salacrou (- 1899) da: “Papazlar günah çıkartan kadınları dinledikleri zaman evlenmemiş olmakla teselli buluyorlar” demektedir.( Une femme libre, Gallimard, C. F. 529)Kadının tabiatı konusunda kalem oynatan yazarlar ve düşünürler onu daha ziyade menfi sıfatlarla tavsif etmektedirler. Meselâ Tristan Bernard ( 1866- 1947): “Kadın kadının kurdudur” ( La volonté de l’Homme, C. F . 72) derken Jules de Goncourt (1822-1896): “Kadın aptal görünmemeyi çok iyi becerir” (Journal,, F asquelle, C. F . 243) demektedir. Jules Renard (1864-1910) da: “Kadınlara en fazla zevk veren şey, zekâları üzerine yapılan bayağı bir pohpohtur.” (Journal, 21, Mai, 1895, C. F . 489)Batı düşüncesinde bütün bunlara mukabil François Mauriac (1885-1970) kadını en önemli bir yönüyle ele almakta ve hatta onun olgunluğunun ana temasını vermektedir. Nitekim o diyor ki: “Birçok kadın için kemâle giden en kısa yol şefkattir.” (Asmodée, Grasset, C. F . 379)Batı’da bu problemi kadın-erkek ilişkileri açısından ele alan yazarlar yine de kadına pek olumlu bakmazlar. Charles Baudelaire (1821-1867): “Kadın ruhla bedeni ayırmayı bilmez” (age. C. F . 54) derken bir yandan kadının karşısındakini bir bütün içinde gördüğünü söylerken, diğer yandan da ruhî ve ruha ait değerleri bedenden ayrı görmez, hatta ayıramaz diye eleştirmektedir. Jules Renard (1864-1910): “Şayet kadınların hoşuna gitmeyi istiyorsanız, onlara, sizin olduğu söylenen şeyi istemediğinizi söyleyiniz” (Journal, 29,, A vril, 1898, C. F . 491) ifâdesiyle kadınların haris olmayan ve kendini gözü tok gösteren erkekleri tercih ettiğini vurgulamaktadır. Chamfort (1741-1794), kadınla erkeği birbirlerine karşı besleyebilecek kötü düşünceler açısından karşılaştırmakta ve şöyle söylemektedir: “Bir erkek kadınlar hakkında ne kadar kötü düşünürse düşünsün, hiçbir kadın yoktur ki, ondan daha da kötüsünü düşünmemiş olsun.” (Maximes et pensées, C. F. 117)İnsan tabiatının önemli yönlerinden biri hiç şüphesiz kıskançlıktır. Bu açıdan kadına bakan André Suarès (1868-1948): “Kadınlar her şeyi kıskanırlar hatta mutsuzluğu bile” (Variables, Emile-Paul, C. F . 544) demekle kadınları çok kıskanç bir tabiatın sahibi gibi görmektedir. Bunun yanı sıra George Courteline (1860-1929) kadın tabiatına bir başka zaviyeden bakarak hükmünü verir: “Kadın kendisi için yapılanı asla görmez o ancak yapılmayanı görür” (La paix chez soi, Flammarion, C. F . 156)Batı düşüncesinde kadın tabiatı ele alınırken onun güzellik ve zeka yönü ile kadının hareketliliği ve konuşkanlığı da ihmal edilmez. Montesquieu (1689-1755): “Genç kadınlarda güzellik zekâyı telâfi eder, yaşlılarda ise zekâ güzelliği ikmâl eder” (Lettres persanes, C. F . 412) demektedir. Voltaire (1694-1778)’e göre: “Kadınlar rüzgâr güllerine benzerler. Paslandıkları zaman sabit kalırlar” ( Le Sottisier, C. F . 580). Guillaume Bouchet (1514-1594) de : “Kadınları konuşturmanın bin yolu vardır ama susturmanın bir yolu yoktur” (Les sérées, C. F. 89) demektedir.Görüldüğü gibi, Batı düşüncesinin önemli mimarlarının kadın hakkındaki bu düşünce ve tavırları dikkate alındığında söylenebilecek olanlar şunlardır: Batı düşüncesinde kadın, erkekten ayrı ve onun çok daha altında ele alınmış, çeşitli menfi sıfatları veya zaafları açısından bakılmış ve değerlendirilmiştir. Kadını meziyetleriyle gören ve değerlendiren, olumlu görüşler serdeden düşünür ve yazarlara pek rastlamıyoruz. Zaten feminist hareketlerin Batı’da başlaması ve orada daha fazla revaç bulması, Batı düşüncesinin bu gibi önemli temsilcilerinin kadın hakkında pek olumlu görüşler ortaya koymamalarının bir sonucudur diye değerlendirebiliriz.Bugün demokrasinin beşiği olarak görülen İsviçre’de Appenzel adlı 14000 nüfuslu ve %90’ı Katolik olan bir kantonda kadınlara oy hakkı yoktur.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 22-05-2006, 09:58
hiramusta hiramusta isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 11 May 2006
Mesajlar: 1.919
Standart Re: TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

Eyvallaaaah Psiko abi.Sen de esen kal.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 22-05-2006, 13:40
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

Eski İran, Araplar ve Slavlar'la ilgili anlatımlar şüpheli, Vayni'nin yazdıkları kısmen uydurma, "özgür aşk" 60'lı yılların modasıdır. Eski İran'da kızkardeşle evlenmek caizdi, deniyor. Ne kadar Eski İran'da? Araplar'ın kız çocuklarını diri diri gömdükleri de bir uydurmadır. Slavlar'la ilgili konuda ise şüpheliyim. Bir yanlışlık var gibi görünüyor. Moğollar'la ilgili gezi notlarında böyle şeyler olabilir İbni Fazlan'ın.

"Kadınlar İslamiyetten önce çok kötü durumdaydı, hiçbir hakları yoktu, İslam onlara hak verdi" şeklindeki, artık kimsenin inanmadığı iddiayı kanıtlamak için bunları aktarıyorsunuz, bence boşuna. Kadınların ataerkil toplum döneminden beri hakları budandı. Bu doğrudur. Ancak İslamiyetin kadına layık gördüğü muamele kendinden önceki dönemlerde hiçbir putperest kültürde yoktu. Araplar da buna dahildir. Zaten İslam'ın daha ilk dönemlerinde Hatice'nin, Ebu Süfyan'ın karısı Hind'in, Ayşe'nin konumları buna örnektir. Ortadoğu dinleri olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet kadını en çok aşağılayan dinler oldular. Bunların ikisi değişti, yada toplumların modernleşmesi karşısında kadın haklarını kabullenmek zorunda kaldı. İslam ise hiçbir zaman bunu kabul etmedi. Sadece Türkler gibi eski geleneklerini İslam'a rağmen sürdürmekte ısrar eden toplumlarda kadın hakları varlığını sürdürebildi. Diğerlerindeki durum da ortadadır.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 22-05-2006, 13:54
hiramusta hiramusta isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 11 May 2006
Mesajlar: 1.919
Standart Re: TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

Kabenin kutsal oluşunun nedeni ve oradaki yaşayan insanların öyle sanıldığı gibi PUTPEREST olmadıklarını.Dolayısı ile ister erkek ister kız çocuğunun ANNE den yani KADIN dan gelen ve insanın CİNSEL ihtiyaçları olduğunu bunun da hayvanlarla veya Hatay'ın plaka numarası tarzında değil bir KADIN ile olabileceğini bilen bir toplumun KIZ ÇOCUKLARINI DİRİ DİRİ gömerek öldürmeleri sonucunda leylekler çocuk getirimi yapmıyorsa orada ki NÜFUS nasıl oluşmuş?
Kız çocuklarını öldürmelerini hangi metodolojiye göre yaparak orada nüfus devamını sağlamışlar.


Sevgili Psiko abi,cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri gömme olayı tüm arap kabilelerinde olan bir olay değildir.Özellikle Kureyş gibi zengin ve güçlü kabilelerde bu olaya pek rastlanmaz.daha çok zayıf ve fakir kabilelerde rastlanır.Sebeb olarak kızların yük getirmesi (ailenin ekonomisine bir katkıları olmaması,sürekli tüketici olmaları),dolayısıyla zaten zorlanan aile ekonomisinin dahada kötüleşmesi bi de sık sık yaşanan kabileler arası çatışmalarda kızların cariye olarak elegeçirilmesi sonucu kabile şeref ve onurunun zedelenmesi sayılabilir.Bundan dolayı özellikle ilk kız çocuğundan sonraki kız çocukları toprağa gömülerek katledilirdi.İbrahimin hanif dininin nasıl bozulduğuna gelince de ,onun için ayrı bir başlık açmak gerekir ama birkaç cümle ile ifade etmek isterim.İnsanlar gözle görülemeyen elle tutulamayan yerine gözle görülebilir bir tanrı istediler her zaman.israiloğullarının altın buzağısı örneğinde olduğu gibi bunu hisseden bazı uyanıklarda işin içine Allah'ı da katarak somut sembollere ilahilik izafe ederek insanları kandırmışlardır.İşin içinde maddi çıkar vardır,putlara kesilen adaklar,onlara sunulan hediyeler vardır.Dahası putun koruyucuları olarak toplum içinde ayrıcalıklı konuma çıkma vardır.Putlara inanan insanlar bu inançlarını mutlaka bişekilde Allah ile ilişkilendirilmesi sağlanmıştır.İşte onlara Allah'ın kızları denilmiştir.Samiri de *olduğu gibi işte Musa'nın tanrısı bu buzağı denilmiştir.Musanın tanrısı lafını duyanlarda hemen bu puta meyletmişlerdir.İşte bu mezarda yatanlar Allah'ın evliyasıdır,onları hoşnut edenler yani kurbanlar kesenler,hediyeler getirenlerin herdilekleri kabul olunur,Allah'ın rızasına ulaşırlar denilmiştir.Bütün bunlarda Allah'ın vahyi ortadayken yapılmıştır.Yani insanlar her tuzum var diyene hıyar alıp koşmuşlardır.

Esen kalınız.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 22-05-2006, 14:04
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

Hiram usta;
Halife Ömer'in kızını diri diri gömdüğüne dair kaynağı verebilir misin?
Buna inanmak mümkün değil. Bir insan öz çocuğunu diri diri toprağa gömecek kadar gaddarsa, bunu sadece dinin düzeltmiş olması çok zor. Bu yapının değişmesi mümkün değil. Halife Ömer'in halifeliği döneminde de gaddarlığından söz edilebilir mi? Recmi savunması bunun göstergesi olabilir mi?
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 22-05-2006, 14:10
hiramusta hiramusta isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 11 May 2006
Mesajlar: 1.919
Standart Re: TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

Şimdi de gelelim İslam'da (Kur'an da) kadın ve kadın haklarına;

Konunun Kur’an’daki ele alınışına geçmeden önce, İslâm dünyasında geniş çapta hadis olarak bilinen ve bazı hadis kitaplarında da yer alan kadını aşağılayıcı bazı sözlerden bahsetmek yerinde olacaktır. Şurasının hemen belirtmek gerekir ki, bu nevi sözlerin Hz. Peygamber tarafından söylenmesi mümkün değildir. Çünkü Peygamber’in görevi gereği, tebliğcisi olduğu ilahi vahye ters düşecek veya Allah’ın iradesinin aksine her hangi bir şey söylemesi düşünülemez. Öyleyse Hz. Peygamber’e izafe edilen ve onun adına uydurulan bu nevi şeylere itibar edilmemelidir. Ayrıca Arap örfünde yer alan kadın karşıtı söylemler zaman içinde hadis diye literatürlere de geçmiştir. Şimdi bunlardan bazılarını görelim.
“Kadınlar aklen ve dinen dûn(=aşağı, alçak) yaratıklardır”“Kadınları Allah Te’ala geride bıraktığı gibi, siz de geride bırakın”“Namazı bozan şeyler: köpek, eşek, domuz ve kadındır”“Kadınların akılları şehvetlerindedir”“Kadınlar arasında sâliha kadın, yüz karga arasında alaca karga gibidir”“Kadınlara danışmak ve dediklerinin aksini yapmak lazımdır”“Allah’tan başkasına secde etmek câiz olsaydı, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim.”Eğer kocasının bütün bedeni irinler içinde kalsa, karısı da o irinleri diliyle yalayarak silse, yine de kocasına karşı şükran vazifesini eda etmiş sayılmaz”“Havva olmasaydı hiçbir kadın kocasına ihanet etmezdi. İsrail oğulları da olmasaydı et bozulmazdı”… Akla, mantığa ve Kur’an’a ters düşen bu nevi sözlerin hiç birisi Hz. Peygamber’e isnat edilemez. Kadını köle ve cariye olarak kullanmayı alışmış, tarih boyunca haklarını gasp eden onları hakir gören müşrik Arap zihniyetinin, İslâmiyet’ten sonra da bu tutumlarını devam ettirmek için Hz. Peygamber adına uydurdukları sözlerdir. Nitekim Hz. Peygamber’in hayatı iyice tetkik edildiğinde, onun kadınlara karşı ne kadar nezih olduğu , onların haklarını sonuna kadar savunduğu ve koruduğu, onları yücelten sözler ettiği görülür. Kaynakların verdiği bilgilere göre, Hz. Peygamber, kendisini görmeye gelen kadınlara iltifat eder, onlarla yakından ilgilenir, hal ve hatırlarını sorar, hatta bazen üzerine oturmaları için, cübbesini(=rida’) yere serdiği ifâde edilir (Belazurî, Ensâb, I, 98). H atta “Sizin en hayırlınız kadınlara karşı en iyi ve en nezaketli olanınızdır” demiştir. Yukarıda belirtilen uydurma sözlerin hadis olamayacağı anlamlarından da bellidir. Kadınları “dûn” yaratıklar olarak görmek ve onların Allah’ın geri bıraktığını iddia etmek Kur’an’a aykırıdır. Çünkü Kur’an kadınla erkeği yaratılışta ve sorumlulukta eşit görür. Namazı bozan şeyler içinde, o hayvanlar olmadığı gibi, kadın da hiç yoktur. Namazı sadece erkekler mi kılıyor? Kadınların namazını da kendileri mi bozacaklar? Saliha bir kadını alaca kargaya benzetmek, kadını kocasının vücudundan akan necis irinleri yalatmak vs. Hz. Peygamber’in üslubu değildir. “.. S ecde etmelerini emrederdim” ifâdesi de Kur’an’a uymaz. Çünkü secde emrini peygamber değil Allah verir. Havva’nın Hz. Adem’e ihanet ettiğini söylemek Kur’an’a son derece ters bir ifâdedir. Havva kiminle ve niçin Adem’e ihanet etsin? Bu tamamen Hıristiyan inancını aksettiren bir ifâdedir. Sonra açıkta bekletilen etin bozulması şu veya bu kavimle alakalı değil son derece doğal ve biyolojik bir hadisedir. Görüldüğü gibi, kadın hakkında olduğu gibi, diğer bir çok konuda da hadisler uydurulmuştur. Ancak ne yazık ki, tarih boyunca bir çok Müslüman bunları gerçek hadismiş gibi algılamış ve uygulamıştır. Öte yandan iyi niyetli olmayan, bir çok kişi de uzman olmadıkları halde, her hangi bir araştırma da yapmadan bu sözleri ele alarak İslâm’ın kadına bakışı diye sunmaktadır.

2)Kur’an’da Kadın-Erkek Eşitliği:
Tarih boyunca hor görülmüş, bütün hak ve hürriyetleri kısıtlanmış ve istismar edilmiş kadının, kendisinin gerçek kişiliğini ortaya çıkaracak bir tarzda hak ve hürriyetlerine kavuşması Kur’an’la olmuştur. Bugün “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” adı altında deklare edilen insan hakları ile ilgili bütün maddelerin hatta daha fazlasıyla ana hatlarıyla Kur’an’da mevcut olduğunu görmekteyiz. İnsana insan olduğunu hatırlatan ve ona bütün haklarını tevdi eden bir kitap olan Kur’an, insan olması hasebiyle de kadına da, erkek kadar aynı haklara sahip olduğunu hatırlatır. B u bölümde, bunu bütün yönleriyle, ayetlerin gerçek anlamı ve tarihte Müslümanların bunları yanlış uygulamaları da dahil olmak üzere ele alınacaktır. Kur’an’da, pek çok ayet kadınlarla ilgili olup bir takım sure adları da hep kadınlarla ilgilidir. Mesela Nisa Suresi, Meryem Suresi gibi. Keza Ahzab suresi ve Mücadele suresi de kadınlarla ilgili surelerdir. Şunu her şeyden evvel kabul etmek gerekir ki, Kur’an’ın bu konudaki temel esprisi kadın-erkek eşitliğine dayanır. Çünkü Kur’an, erkekle dişi arasında insan olma yönünden bir ayrımı reddediyor. Hatta bu ayrımı putperestliğe eşit görüyor. Nitekim Necm Suresi’nde: “ Ey inkarcılar! Lât, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat’ın ne olduğunu söyler misiniz? Demek erkekler sizin kızlar O’nun mu? Öyleyse ne kadar insafsız bir taksim yapıyorsunuz.”(19-21) Görüldüğü gibi, kız ile erkek arasında yapılan bir ayırımı Kur’an reddediyor. Şu halde Kur’an açısından asıl olan kadın erkek arası eşitliktir. Şimdi hukukî bir kavram olan bu eşitliğin nerelerde olduğunu kısa alt başlıklar halinde göstermeye çalışalım.
a) Yaratılışta Eşitlik: Kur’an bütün insanlara hitaben : “Ey insanlar ! sizi bir tek nefisten ve eşini de ondan var eden Rabbinize saygısızlıktan sakının…” (Nisa 4/1) ayetinde kadın erkek herkesin eşit ve aynı orijinden: nefs vâhideden olduğu belirtiliyor. Bir başka ayette “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık…”(Hucurat, 49/13) ayetinde kadın olsun erkek olsun insan olan herkesin orijini, bir erkek ve bir dişidir. Yani insan olan herkes, bir sperma ile bir dişi yumurtadandır. Bir diğer ayet de şöyledir: “Erkeği ve dişiyi yaratana and olsun” (Leyl, 92/3). Buradan anlaşılan erkekle dişi arasında her hangi bir ayırım yapılmadan beraber zikredilmektedir. Hele son zikredilen Leyl suresindeki ayetin, mekkî olduğu yani daha İslâm’ın başlangıcında geldiği dikkate alınırsa, Hakk yoluna davetin başında ilahî davete layık ve insan olmaları konusunda kadınla erkek arasında bir fark ve ayırım yapılmadığı görülür.

b) İnanç ve Amelin Karşılığını Almada Eşitlik: Allah, Kur’an’da erkek olsun kadın olsun hiçbir ayırım yapmadan iyi işler yapanları mükafatlandıracağını belirtmektedir. “Rableri onların dualarını kabul etti. ‘Ben, erkek olsun kadın olsun sizden çalışan hiç kimsenin amelini boşa çıkarmam. Sizler hep biri birinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda ezaya uğratılanlar,, savaşanlar ve öldürülenlerin elbette günahlarını örteceğim ve onları Allah katından bir nimet olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.’ Nimetin güzeli elbette Allah katındadır.” (Al-i İmran, 3/195). Görüldüğü gibi, kadınla erkek arasında her hangi bir ayırım yapılmaksızın, biri birilerinden oldukları vurgulanarak, yaptıkları işlerin karşılıkları zayi edilmeden verilecek ve her ikisinin de cennete gireceği vaat edilmektedir.Keza şu ayet-i kerimede konu daha açıktır. Kadın ve erkek dinî anlamda hangi statüde olursa olsun, dinî sorumluluk ve amelin karşılığını eksiksiz olarak almada da eşittirler. “Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlara, Mü’min erkeklerle Mü’min kadınlara, itaat eden erkeklerle, itaat eden kadınlara, doğru sözlü erkeklerle doğru sözlü kadınlara, sabırlı erkeklerle sabırlı kadınlara, Allah’a gönülden bağlanan erkeklerle Allah’a gönülden bağlanan kadınlara, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlara, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlara, iffetlerini koruyan erkeklerle iffetlerini koruyan kadınlara, Allah’ı çok anan erkeklerle, Allah’ı çok anan kadınlara, şüphesiz ki Allah, onların hepsine bir mağfiret ve büyük bir ecir hazırlamıştır.”(Ahzab, 33/35) Demek ki, dinî sorumlulukları yerine getiren her bir Müslüman erkek olsun kadın olsun aynı şekilde eşit olarak ecirlerini alacaklardır.Nitekim Nahl Suresindeki bir ayette de aynı husus vardır: “Erkek veya dişi inanmış olarak kim iyi iş(=salih amel) işlerse,, o na hoş bir hayat yaşatırız. Elbette ecirlerini yaptıklarından daha güzeliyle öderiz”(Nahl, 16/97).

3) Dayanışma ve Sosyal Sorumlulukta Eşitlik: Kur’an kadın ve erkeğin sadece ferdî görevler açısından eşit olduğunu vurgulamıyor, aynı zamanda onları sosyal bir takım yükümlülük ve dayanışmada birlikte hareket etmelerini öğütlüyor ve bu konuda da eşit vazifeleri olduğunu söylüyor. “İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İyiliği buyururlar ve kötülüğe engel olurlar. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah Yücedir ve Hikmet sahibidir.”(Tevbe, 9, 71). Bu ayetten inanan kadınlarla inanan erkeklerin bir dayanışma içinde olmalarının yanı sıra iyiliği kendilerine iş edindikleri gibi başkalarına da buyurmalı ve kötülükten sadece kendileri uzaklaşmayıp, aynı zamanda diğer inanan insanlara da engel olmaları gerektiğini anlıyoruz. Bu görevlerde erkek kadın ayrımı yapılmadığı bilakis bir iş bölümü halinde gibi, birlikte yapacakları vurgulanmaktadır. İslâm dünyasında kadını toplumdan tecrit eden bir zihniyeti bu ayetle nasıl bağdaştırabiliriz.

Devam edecek...
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 22-05-2006, 15:43
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

Konu daha önce den forumda tartışılmış .Haci ve Cem in fikirlerini alıntılıyorum.Hiramustadan yorum bekliyorum.Sağlıcakla
Cahiliye dönemi diye bir dönem yoktur. İslam''la birlikte ortadan kalkan dönem, cahillere ait değildir. Muhammed''in politik bir sloganıdır, cahiliye dönemi. Kendisinden önceki dönemi suçlamıştır, Muhammed. Bu büyük bir haksızlıktır. Yine de İslam''a inananlar için böyle bir dönem var olmalıdır. Her ne kadar İslam Arap''lar için politeizmden monoteizme geçişi simgeler ve kendi dışındaki inançları reddederse de, diğer monoteist dinler de cahiliye döneminin kapsamında tutulurlar. Onların yozlaşmış oldukları ve gerçek dinin Muhammed''in İslam''ı ile yeniden tesis edildiği ileri sürülür.

Bu durumda cahiliye dönemi Muhammed öncesi bir dönem olarak kabul edilmelidir. Bu dönem İslam''a göre Hz. İbrahim''e kadar gider. İbrahim''in dininin İslam olduğu iddia edildiğine göre, bir de İbrahim''den önce bir cahiliye dönemi olmalıdır. 124 bin peygamber geldiğine göre İslam''a göre en azından 124 bin cahiliye dönemi olmalıdır. Muhammed''den önceki cahiliye dönemini İsa aydınlatmış ama, maalesef, bu din de hızla yozlaşmıştır. İslam bizden bu palavralara inanmamızı ister.

Görüldüğü üzere cahiliye dönemi insanlık tarihidir. İnsanlığın gelişmeye, kültür ve gelenekler yaratmaya, ilerlemeye başladığı başlangıç dönemidir. İslam bütün bu dönemleri kötüler ve artık geriye bakmaz. O dönem Müslüman''lar için artık yoktur. O dönem kötüdür. O dönemdeki her şey kötüdür. O dönem İslam tarafından yok edilmiştir.

Gerçekten Arap tarihinin İslam öncesi dönemi gizemini hala korumaktadır. O dönem hakkında bilinenler zengin bir Arap dinsel geçmişinin olması gerektiği yönündedir. Ama İslam''dan dolayı o dönemin arkeolojik araştırması yapılamamaktadır.

İslam ilerlerken geçtiği köprüleri teker teker atmış ve kendisinden önceki dönemi yok kabul etmiştir.

Cahiliye dönemi yalnız İslam için vardır. Politik bir ifadedir. Muhammed''e aittir. İslam''ın başlattığı dönem aslında cahiliye dönemi denen dönemden çok daha cahilcedir. Çok daha ilkeldir. Cahiliye döneminde dinsel etkinlikler İslam''daki dinsel etkinliklerden çok daha sofistikedir. Çok Tanrılı dönem birçok bakımdan İslam''dan çok daha ileri bir zamanı simgeler.

İslam cahiliye dönemini aydınlatmamış, asıl kendisi korkunç bir cahiliye döneminin başlangıcı olmuştur. Bu cahiliye dönemi hala devam etmektedir.

Ayrıca İslam''ın puta taptıkları için cahil olarak suçladığı toplumlar bugün hala varlıklarını sürdürmektedirler. İslam''a göre bile cahiliye dönemi devam etmektedir..

Cahiliye dönemi bir hakarettir.
Bu hakaret bütün insanlığa yöneliktir.

İslam yalnız doğa düşmanı değil, aynı zamanda insanlık düşmanıdır da..

Ne acı!

HACI
Güzel yazmışsın haci. bir kaç ek de benden:
İslam öncesi arabistanda kadının durumu, İslam döneminkinden daha iyidir. örneğin kadınlar kara çarşaflara bürünmüyordu. Giyimde daha serbesttiler. Ayrıca Muhammedin ilk eşi haticenin hayatı da islam öncesi kadınların bazı hakları hakkında bize bilgi verir ki haticenin Muhammed ile tanışmadan evvel tüccarlık yaptığı biliniyor. hatta muhammed onun yanın da çalışıyordu. demek ki en azından varlıklı kadınlar ticaret yapabiliyordu islam öncesinde. islamdan itibaren varlıklı kadınların bile böyle bir hakkı olmamıştır.
İslamcıların "cahiliye dönemi" dedikleri dönemin aslında İslam döneminden daha iyi olduğuna dair bir bulgu daha sunayım:
"Cahiliye Dönemi"nde kadınların da kocalarından boşanma hakkı vardı. İslam ile birlikte pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da gerileme olmuş ve kadınların kendi iradeleri ile boşanma hakları ellerinden alınmış ve bu hak sadece erkeğe verilmiştir.
Hangi dönem daha cahilce dersiniz

m bekliyorum.Sağlıcakla
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 22-05-2006, 20:05
hiramusta hiramusta isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 11 May 2006
Mesajlar: 1.919
Standart Re: TARİHTE VE KUR'ANDA KADIN VE KADIN HAKLARI

Kadına Tanınan Belli Başlı Haklar


Kur’an’da insan hak ve özgürlükleri ne kadarsa, insan olma hasebiyle kadın hak ve özgürlükleri de o kadardır. Ayrıca tarihi bazı yanlış uygulamalardan gelen bazı özel haklar da Kur’an’la kadınlara tahsis edilmiştir. Ancak İslâm dünyasında bazı Arap örf ve gelenekleri din yerine ikame ettirildiğinden, Kur’an’ın ve sahih hadislerin yorumu erkek lehine yapıla geldiğinden maalesef kadın hakları konusunda ciddi ihlaller yaşanmıştır. Öte yandan İslâm fıkhında kadına bazı hakların verilmediğini görüyoruz. Onlar tarafından bu hakların verilmemesi, İslâm’da özellikle Kur’an’da bu hakların olmadığı anlamına gelmez. Sadece ayetler yanlış yorumlanmakta veya erkeklerin işine öyle gelmektedir. O halde yapılması gereken Kur’anî değerlerle Arap örfünden gelen veya İslâm toplumlarının tarihî seyir içinde aldığı değerleri, uygulamaları ve zihniyetlerini ayırmak ve ikincileri birincilere göre yeniden yorumlayıp değerlendirmek gerekecektir. Aslına bakılırsa, Kur’an ve onun Hz. Peygamber tarafından yapılan yorumu çerçevesinde kadın, bütün haklarını elde etmiştir. Şimdi bunları görelim.


a) Yaşama Hakkı: Bilindiği gibi, İslâm öncesi Araplar arasında kız çocuklarını öldürme bir örf idi. Bir çoğu bu örfü yerine getiriyordu. Bazıları da yapamıyorlardı. K ur’an bu hususa temes ederek diyor ki: “Onlardan birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi gamla dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen bu kötü müjde yüzünden kavminden gizlenmeye çalışır, Onu utana utana tutsun mu yoksa toprağa mı gömsün?”(Nahl, 16/58-59), “Kız çocuğun hangi günahtan dolayı öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman” (Tekvir, 81/8-9). Kur’an önce, insanı insan olarak ele aldığından ve erkekle kadın arasında yaratılışta bir fark, bir ayırım yapmadığından dolayı kadın olsun erkek olsun bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek kadar, ağır bir vebal getirdiğini bildirerek yaşama hakkını insana tevdi ettiğinden (Maide, 5/32; İsra, 17/33), dolayısıyla kadına da tevdi etmiştir.


b)Mülkiyet Hakkı: Kur’ana göre Mülkün mutlak sahibi Allah’tır. (Furkan, 25/2) Toplum Allah’ın halifesi (Neml, 27/62) olması hasebiyle mülkte tasarruf konusunda Allah’ın vekilidir. Dolayısıyla İslâm dininde özellikle Kur’an’da insanın mülk edinme ve tasarrufta bulunma hakkı vardır. Kadın da erkek kadar mülk edinme hakkına sahiptir. Zekat ve hac gibi, mali bakımdan yeterli bir düzeye erişme gerektiren ibadetlerin yerine getirilebilmesi için, iktisaden muktedir olmak gerekir. Bu emirlerle kadınlar da mükellef tutulduğuna göre onların da kendilerine ait bir mülk edinme hakkı kendiliğinden doğar.


c) Seyahat Hakkı: Kur’an, hali vakti yerinde her Müslümana umre ve hac gibi dini yükümlülük getirmiştir. Uzakta olan Müslümanlar için bu sorumluluk meşakkatli bir seyahatten ibarettir. Ancak, bu yolculuk için, yol emniyeti, ırz namus ve can güvenliği şarttır. Bu keyfiyet her yolculuk için aranan şartlardır. Bu konuda kadın erkek ayrımı yapmayan Kur’an’ın bu hükmü aynı zamanda kadınlara da yöneliktir. Şu halde kadın da dinî olsun olmasın her türlü seyahat hak ve hürriyetine sahiptir. Yeter ki, yukarıda belirtilen güvenlik gerektiren hususlarda bir aksama olmasın.


d) İnanç, Düşünce ve İfâde Hakkı: bundan önceki bölümde Kur’an’ın insana inanç, düşünce ve ve ifâde hakkı verdiğini ve insanın bu hakkını kullanmada özgür olduğunu beyan etmiştik. Bu konuda kadın erkek ayrımı yapmayan Kur’an’ın bu evrensel ilkesi kadına da şâmildir. Dolayısıyla kadın, inanma, düşünme ve bu inancını ve düşüncesini açıklama yani ifâde etme hak ve özgürlüğüne her zaman sahiptir. Hatta, gayr-i Müslim bir kadını nikahlayan bir Müslümanın, karısının rızası olmadıkça karısının dinine müdahale hakkı yoktur.


e) Seçme ve Biat Etme Hakkı: Seçme, yönetimi belirleme ve seçilene biat etme hakkı bilindiği gibi tarih boyunca hep erkeklere tanınmış bir hak idi. Kur’an bu hakkı kadınlara da sağlamıştır. Mümtahine suresi (60/12) ayetinde şöyle denmektedir: “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu kocasına isnat ederek iftira etmemek(=elleriyle ayakları arasında bir iftira uyudurup getirmemek), sana karşı gelmemek üzere sana biat için geldiklerinde, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.” Kur’an’ın kadına verdiği bu seçme ve biat hakkı,, H z. Peygamber’den ve raşit halifelerden sonra uygulanmamıştır.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:52 .