AhbAp
19-11-2009, 03:22
17 yaşına kadar, sorulduğunda müslüman olduğumu söyleyen biriydim.
İslam hakkindaki bilgilerimi çevremden ve okuldaki çarpıtılmış din derslerinden edinmiştim. Zihnimde bunların etkisiyle sonsuz iyi, bilge ve adil bir tanrı vardı. Bizler ne kadar kötü insanlar olursak olalım, herkesi cennete doldurmak için bahaneler arıyordu.
Çocukluğumda mahalle arkadaşlarıma öykünerek gittiğim birkaç teravih namazı ve ikisi de yarıda kalmış oruç girişiminden başka ibadet girişimim olmadı. Yasin diye bir arkadaşım vardı. İkimizde yaşıt ve küçük birer çocuk olmamıza rağmen, Yasin din konusunda çok bilgece konuşur ve bizleri etkilerdi. Ailesi sağlam müslümanlardı. O dönemler kendi ailemin namaz kılmaması ve hatta babamın rakı içmesinden ötürü çok huzursuzlanır ve bazen gizli gizli ağlardım. Çünkü Yasin, isim vermeden anne ve babamın cehennemde yanacaklarını söylüyordu. Ben bunlardan çok Allah'ın iyi tarafı ile ilgileniyordum. Birkaç kere teravihe gitmiştim ama hiçbir duayı doğru dürüst bilmiyordum. Kopya çekmek için Yasin'in yanında saf tutardım. Gizlice (Allah'a ayıp olmasın diye onun duymayacağını umut ederek) "Şimdi hangi duayı okuyacağım Yasin?" diye sorardım. Yasin duanın adını söyleyince onu bilmediğimi söylerdim. O da sübhanekeyi oku derdi, doğru dürüst bir onu biliyordum. Sürekli aynı şeyin Allah'ı kızdıracağından korkuyordum. Yasin artık benden sıkılmış bir şekilde "Allahım, seni çok seviyorum de yeter" derdi.
İşte zaten Allah buydu benim için. Önemli olan şekil değil niyetti. Henüz 9 yaşındayken bile içimden düşünürdüm: Üç kulvallahu bir elham okumanın ne gereği var? Şaşırıp iki kulvallahu bir elham okusam Allah bunu kabul etmeyecek miydi? Bence bazı insanlar çok abartıyorlardı.
Liseye kadar böyle gizliden deist olduğumu bilmeden ve hiçbir ibadet yapmadan yaşadım. Lise 3 yeni başlamıştı ve bir arkadaşım bana Turan Dursun'dan bahsetti. "Adam Allah'a inanmıyor ve paso küfrediyor" diyordu. Kitabı bitirince vermesini rica ettim. Üç-beş sayfa okudum ve korkuyla kapattım kitabı. Bu kadarı da fazlaydı ama! Bu kadar iyi bir Allah'a böyle şeyler yakıştırmak, ancak bozguncuların işi olabilirdi.
Lise bitti ve o sene üniversiteyi kazanamadım. Babamla çok tartışıyorduk, tası tarağı toplayıp dedemlere gittim. Anneannem ve dedem hacıydılar. Bir sene yanlarında kaldım.
Bendeki ibadetsiz hayatı görüyorlar ve sürekli uyarıyorlardı. "Besmele çekmezsen şeytan da seninle beraber doyar" lafına çok gıcık olurdum mesela, inadına besmele çekmek istemezdim. Zaten dünyada milyarlarca insan besmele çekmiyordu, bana mı kalmıştı şeytanı doyurmak.
Sürekli dini telkinleri beni rahatsız ediyordu. Aklıma Turan Dursun'un kitabı geldi. Anca 5 sayfa okumuştum ve üstünden 1 sene geçmişti. Bu düşünce ve dedemlerin söyledikleri bir anda bir ışık yaktı beynimde: Ben neden hiç Kuran okumamıştım?
Kuran okumak istediğimi söylediğimde, dedem hayatımda görmediğim bir harçlık verdi bana. Hacdan getirdikleri Türkçe bir Kuran vardı, Kral Fahd Basımevi'nde basılmıştı. Onu okumaya başladım. Okudukça hayrete düşüyordum. SÜrekli aynı hikayeler tekrarlanıyor ve Allah "şöyle yakacağım, böyle edeceğim" diye sürekli tehdit ediyordu. Hatta o dönem Anneanneme sormuştum, bu kitabı araplar bastı, onlar zaten dinimizi saptırıyorlar, sebep bu olur mu diye. Dedem bana Diyanet İşleri'nin mealini getirdi. Eee, hiçbir fark yoktu. O zaman neydi bunlar?
İlk okuyuşumda Nisa 34 ve Ahzab 50-52'nin beni şoke ettiğini söylemeliyim. Hiçbir tanrı böyle laf edemezdi. Genel olarak Kuran'ı okuyup bitirdiğimde, "müslümanım" demenin benim için imkanı kalmamıştı. Bu kitabı, kendi çıkarlarını ve keyfini düşünen birilerinin yazdığı çok ortadaydı.
Bir hafta- on gün kadar, biliçaltı baskısıyla ben de kabuslar gördüm. Tepe lambası altında karalar girmiş birinin sürekli beni sorguladığı kabuslarını gördüm. Ve bu etki yavaşça yok oldu üzerimden. Çünkü dünyaya farklı bir gözle bakmaya başladım ve "O halde ne, nasıl, ne zaman" gibi daha önce aklıma gelmeyen sorular gelmeye başladı.
Zamanla tarihe olan bakışım değişti. Tarih içerisinde dinler tarihini de araştırmaya başladım. Olay zaten netleşmişti. İlerleyen dönemlerde evrim teorisi ve diğer bilimsel buluşların ortaya koyduğu şeylerin de darbe vurduğunu farkettim dinlere.
İslam'ı terk ettiğim o 18 yaşından sonra birkaç yıl, deist bir duyguyla yaşadım. Ama herhangi bir biçim giydirmeye veya ibadet etmeye çalışmadım. Bilgim arttıkça, yaratılma fikrinin hiçbir ispatının olmadığını, bunun bilinçaltına yerleştirilmiş bir düşünceden kaynaklandığına kanaat getirerek kendimi "ateist" olarak tanımlamaya başladım. Ve bu fikrim bugüne kadar kuvvetlenerek devam etti.
Bir zamanlar, çok çok kızdığım zamanlarda, "Umarım bir tanrı vardır ve insanlara 'yanacaksınız' diyen bazı din bezirganlarını cezalandırır" diyordum. Oysa şu an bir tanrının varlığına inanmıyorum; inansaydım bile o güçte bir varlığın gücünü kendi yarattıkları üzerinde göstererek "Yaa, bak nasılmış?" şeklinde intikam alacağı düşüncesine kesinlikle inanmazdım. Küçük fikirli olmak, tanrı olmak fikriyle çelişir çünkü.
Öldükten sonra ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yok. Evet, çok gizemli bir konu. Ama bir serüven varsa ölümden sonra (ki sanmıyorum), bu o zamanın mevzuu olacak. Yaşarken "daha iyi nasıl yaşamalıyız" sorunsalı önemli olmalı bence. Aslında, öldükten sonra çok sevdiğim doğa içerisinde yok olacağım düşüncesi beni hiç rahatsız etmiyor, hatta seviniyorum.
Saygılarımla...
İslam hakkindaki bilgilerimi çevremden ve okuldaki çarpıtılmış din derslerinden edinmiştim. Zihnimde bunların etkisiyle sonsuz iyi, bilge ve adil bir tanrı vardı. Bizler ne kadar kötü insanlar olursak olalım, herkesi cennete doldurmak için bahaneler arıyordu.
Çocukluğumda mahalle arkadaşlarıma öykünerek gittiğim birkaç teravih namazı ve ikisi de yarıda kalmış oruç girişiminden başka ibadet girişimim olmadı. Yasin diye bir arkadaşım vardı. İkimizde yaşıt ve küçük birer çocuk olmamıza rağmen, Yasin din konusunda çok bilgece konuşur ve bizleri etkilerdi. Ailesi sağlam müslümanlardı. O dönemler kendi ailemin namaz kılmaması ve hatta babamın rakı içmesinden ötürü çok huzursuzlanır ve bazen gizli gizli ağlardım. Çünkü Yasin, isim vermeden anne ve babamın cehennemde yanacaklarını söylüyordu. Ben bunlardan çok Allah'ın iyi tarafı ile ilgileniyordum. Birkaç kere teravihe gitmiştim ama hiçbir duayı doğru dürüst bilmiyordum. Kopya çekmek için Yasin'in yanında saf tutardım. Gizlice (Allah'a ayıp olmasın diye onun duymayacağını umut ederek) "Şimdi hangi duayı okuyacağım Yasin?" diye sorardım. Yasin duanın adını söyleyince onu bilmediğimi söylerdim. O da sübhanekeyi oku derdi, doğru dürüst bir onu biliyordum. Sürekli aynı şeyin Allah'ı kızdıracağından korkuyordum. Yasin artık benden sıkılmış bir şekilde "Allahım, seni çok seviyorum de yeter" derdi.
İşte zaten Allah buydu benim için. Önemli olan şekil değil niyetti. Henüz 9 yaşındayken bile içimden düşünürdüm: Üç kulvallahu bir elham okumanın ne gereği var? Şaşırıp iki kulvallahu bir elham okusam Allah bunu kabul etmeyecek miydi? Bence bazı insanlar çok abartıyorlardı.
Liseye kadar böyle gizliden deist olduğumu bilmeden ve hiçbir ibadet yapmadan yaşadım. Lise 3 yeni başlamıştı ve bir arkadaşım bana Turan Dursun'dan bahsetti. "Adam Allah'a inanmıyor ve paso küfrediyor" diyordu. Kitabı bitirince vermesini rica ettim. Üç-beş sayfa okudum ve korkuyla kapattım kitabı. Bu kadarı da fazlaydı ama! Bu kadar iyi bir Allah'a böyle şeyler yakıştırmak, ancak bozguncuların işi olabilirdi.
Lise bitti ve o sene üniversiteyi kazanamadım. Babamla çok tartışıyorduk, tası tarağı toplayıp dedemlere gittim. Anneannem ve dedem hacıydılar. Bir sene yanlarında kaldım.
Bendeki ibadetsiz hayatı görüyorlar ve sürekli uyarıyorlardı. "Besmele çekmezsen şeytan da seninle beraber doyar" lafına çok gıcık olurdum mesela, inadına besmele çekmek istemezdim. Zaten dünyada milyarlarca insan besmele çekmiyordu, bana mı kalmıştı şeytanı doyurmak.
Sürekli dini telkinleri beni rahatsız ediyordu. Aklıma Turan Dursun'un kitabı geldi. Anca 5 sayfa okumuştum ve üstünden 1 sene geçmişti. Bu düşünce ve dedemlerin söyledikleri bir anda bir ışık yaktı beynimde: Ben neden hiç Kuran okumamıştım?
Kuran okumak istediğimi söylediğimde, dedem hayatımda görmediğim bir harçlık verdi bana. Hacdan getirdikleri Türkçe bir Kuran vardı, Kral Fahd Basımevi'nde basılmıştı. Onu okumaya başladım. Okudukça hayrete düşüyordum. SÜrekli aynı hikayeler tekrarlanıyor ve Allah "şöyle yakacağım, böyle edeceğim" diye sürekli tehdit ediyordu. Hatta o dönem Anneanneme sormuştum, bu kitabı araplar bastı, onlar zaten dinimizi saptırıyorlar, sebep bu olur mu diye. Dedem bana Diyanet İşleri'nin mealini getirdi. Eee, hiçbir fark yoktu. O zaman neydi bunlar?
İlk okuyuşumda Nisa 34 ve Ahzab 50-52'nin beni şoke ettiğini söylemeliyim. Hiçbir tanrı böyle laf edemezdi. Genel olarak Kuran'ı okuyup bitirdiğimde, "müslümanım" demenin benim için imkanı kalmamıştı. Bu kitabı, kendi çıkarlarını ve keyfini düşünen birilerinin yazdığı çok ortadaydı.
Bir hafta- on gün kadar, biliçaltı baskısıyla ben de kabuslar gördüm. Tepe lambası altında karalar girmiş birinin sürekli beni sorguladığı kabuslarını gördüm. Ve bu etki yavaşça yok oldu üzerimden. Çünkü dünyaya farklı bir gözle bakmaya başladım ve "O halde ne, nasıl, ne zaman" gibi daha önce aklıma gelmeyen sorular gelmeye başladı.
Zamanla tarihe olan bakışım değişti. Tarih içerisinde dinler tarihini de araştırmaya başladım. Olay zaten netleşmişti. İlerleyen dönemlerde evrim teorisi ve diğer bilimsel buluşların ortaya koyduğu şeylerin de darbe vurduğunu farkettim dinlere.
İslam'ı terk ettiğim o 18 yaşından sonra birkaç yıl, deist bir duyguyla yaşadım. Ama herhangi bir biçim giydirmeye veya ibadet etmeye çalışmadım. Bilgim arttıkça, yaratılma fikrinin hiçbir ispatının olmadığını, bunun bilinçaltına yerleştirilmiş bir düşünceden kaynaklandığına kanaat getirerek kendimi "ateist" olarak tanımlamaya başladım. Ve bu fikrim bugüne kadar kuvvetlenerek devam etti.
Bir zamanlar, çok çok kızdığım zamanlarda, "Umarım bir tanrı vardır ve insanlara 'yanacaksınız' diyen bazı din bezirganlarını cezalandırır" diyordum. Oysa şu an bir tanrının varlığına inanmıyorum; inansaydım bile o güçte bir varlığın gücünü kendi yarattıkları üzerinde göstererek "Yaa, bak nasılmış?" şeklinde intikam alacağı düşüncesine kesinlikle inanmazdım. Küçük fikirli olmak, tanrı olmak fikriyle çelişir çünkü.
Öldükten sonra ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yok. Evet, çok gizemli bir konu. Ama bir serüven varsa ölümden sonra (ki sanmıyorum), bu o zamanın mevzuu olacak. Yaşarken "daha iyi nasıl yaşamalıyız" sorunsalı önemli olmalı bence. Aslında, öldükten sonra çok sevdiğim doğa içerisinde yok olacağım düşüncesi beni hiç rahatsız etmiyor, hatta seviniyorum.
Saygılarımla...