PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Tanrıtanımazlığın Kökü


hur-kus
14-12-2009, 22:09
BUNALIMLARLA dolu bir gezegende yaşıyoruz; gazete başlıklarına şöyle bir göz atmakla bile, yeterli kanıtlar her gün görülebilir. Dünyamızın ümitsiz durumu, birçoklarının Tanrı’nın varlığından kuşku duymasına neden oldu.

Bazıları Tanrıtanımaz olduğunu söyleyip O’nun varlığını bile inkâr ediyor. Bu sizin için de geçerli mi?

Tanrı’ya inanmak ya da inanmamak, gelecekle ilgili görüşünüzü derinden etkileyebilir. Tanrı olmaksızın, insan ırkının hayatta kalması bütünüyle insanların denetiminde olur; insanın tahrip etme gücünün büyüklüğünü hesaba kattığımızda, bu oldukça iç karartıcı bir düşüncedir. Tanrı’nın varlığına inanıyorsanız, bu gezegende hayatın—er geç gerçekleşecek—bir amacı olduğunu büyük olasılıkla kabul ediyorsunuz demektir.

Tanrı’nın varlığının inkâr edilmesine tarih boyunca zaman zaman rastlanmasına rağmen, Tanrıtanımazlık ancak son yıllarda yaygınlaştı. Nedenini biliyor musunuz?

Kökü Fark Etmek

Ulu bir ağacın etkileyici bir görünümü vardır. Oysa göz, sadece yaprakları, dalları ve gövdeyi fark eder. Ağacın hayat kaynağı olan kök, toprağın derinlerinde saklıdır.

Tanrıtanımazlıkla ilgili durum da hemen hemen aynıdır. Tanrı’nın varlığının inkâr edilmesi de, 19. yüzyılda, azametli bir ağaç gibi etkileyici bir boyuta ulaştı.

Yaşam ve evren, doğaüstü bir İlk Neden olmaksızın var olabilir miydi?
Böyle bir Yaratıcı’ya tapınmak zaman kaybı mıdır?

19. yüzyılın önde gelen filozofları buna kesin ve net bir cevap verdi. Friedrich Nietzsche, “artık ahlak kurallarına ihtiyacımız olmadığı gibi, dine de ihtiyacımız yoktur” dedi. Ludwig Feuerbach ise şunu iddia etti: “Din, insan zihninin düşüdür.” Eserleri, sonraki yıllarda büyük bir etki yaratacak olan Karl Marx da cesaretle şöyle dedi: “Zihnin özgürlüğünü dinin zincirlerinden kurtarıp, artırmak istiyorum.”

Halk kitleleri etkilenmişti. Bununla birlikte onlar, sadece Tanrıtanımazlığın yapraklarını, dallarını ve gövdesini fark ediyordu. Kök yerinde duruyordu ve 19. yüzyılın başlamasından çok daha önce filiz vermişti. Tanrıtanımazlığın çağımızdaki gelişimine, Hıristiyan âleminin dinlerinin yardımcı olması ilginçtir!
Bu nasıl doğru olabilir?
Bu dinsel kuruluşlar, yolsuzluklarından dolayı bir hayli düş kırıklığına ve protestoya yol açtılar.

Tohumlar Ekiliyor

Ortaçağ boyunca Katolik Kilisesinin, tebaaları üzerinde sıkı bir denetimi vardı. The Encyclopedia Americana şunları belirtiyor: “Hiyerarşi, insanların ruhi ihtiyaçlarını karşılamak açısından yeterli görünmüyordu. Üst düzeydeki din adamları özellikle de piskoposlar, soylular sınıfından seçiliyordu ve mevkilerini her şeyden önce bir prestij ve güç kaynağı olarak görüyorlardı.”

Jean Calvin ve Martin Luther gibi bazı kişiler kilisede reform yapmak istedi. Bununla birlikte yöntemleri her zaman Mesih’inki gibi değildi; hoşgörüsüzlük ve kan dökme Reform’a damgasını vurdu.

Bazı saldırılar o kadar acımasızdı ki, Amerika Birleşik Devletlerinin üçüncü başkanı olan Thomas Jefferson üç yüzyıl sonra şunları yazdı: “Calvin’in zalim özellikleriyle Tanrı’ya küfretmektense, O’na hiç inanmamak daha affedilir bir durum olurdu.”

Reform’un pak tapınmayı yeniden canlandırmadığı açıktır. Böyle olmakla birlikte, Katolik Kilisesinin gücünü zayıflattı. Artık Vatikan, insanların inançlarını tekelinde bulundurmuyordu.
Birçok kişi yeni kurulan Protestan mezheplerine katıldı. Dinin hayal kırıklığına uğrattığı başka kişiler ise, taparcasına insan aklına yöneldiler. Tanrı hakkında farklı görüşlere olanak tanıyan liberal bir tutum ortaya çıktı.

Şüphecilik Filiz Veriyor

18. yüzyılda akılcı düşünce, çoğunlukla dünya problemlerinin çaresi olarak yüceltiliyordu.
Alman filozof Immanuel Kant, rehber olarak politikaya ve dine bağlı olmanın insanların ilerlemesini engellediğini iddia etti ve ısrarla şuna teşvik etti:
“Bilme cüretini gösterin! Kendi zekânızı kullanacak kadar cesur olun!”

Bu tutum, Akıl Çağı olarak da bilinen Aydınlanma’nın belirgin özelliği oldu.
18. yüzyıl boyunca devam eden bu dönem, sürekli bir bilgi arayışıyla işaretlendi. Milestones of History adlı kitap şunları söyler:
“Şüphecilik, kör imanın yerine geçti. Bütün geleneksel inanç ve âdetlerden kuşku duyuldu.”

Araştırılması gereken bir ‘geleneksel âdet’ de dindi.
The Universal History of the World adlı kitap, “İnsanlar din hakkındaki görüşlerini değiştirmişti. Artık gökteki ödüllerle ilgili vaatlerle yetinmiyorlardı; yeryüzünde daha iyi bir hayat istiyorlardı. Doğaüstüne duydukları imanı da yitirmeye başladılar” diyor.

Aslında, Aydınlanma filozoflarının çoğu dini hor görüyordu. Özellikle de Katolik Kilisesinin güce susamış liderlerini, insanları cahil bırakmakla suçluyorlardı.
Dinden hoşnut olmayan bu filozofların çoğu deist oldu; Tanrı’ya inandılar, fakat O’nun insanlarla ilgilenmediğini iddia ettiler.
Dinin, “bölünmelerin, çılgınlığın ve suçların kaynağı” olduğunu iddia eden filozof Paul Henri Thiry Holbach gibi bazı kişiler de sözünü esirgemeyen Tanrıtanımazlar oldular.
Yıllar geçtikçe, daha birçok kişi Hıristiyan âleminden usandı ve Holbach’ın duygularını paylaştı.

Hıristiyan âleminin, Tanrıtanımazlığın gelişimini teşvik etmiş olması ne kadar şaşırtıcı bir durumdu! Teoloji profesörü Micheal J.*Buckley şunları yazıyor: “Tanrıtanımazlığın boy verdiği toprak, kiliselerdi. Batı halkının vicdanı, ortak öğretilere sahip dinler tarafından incitilmiş ve bezdirilmişti. Kiliseler ve mezhepler Avrupa’yı harap etmiş, katliamları yönetmiş, dinsel direnişler ya da devrimler istemiş ve kralları kiliseden afaroz etmeye ya da tahttan indirmeye yeltenmişti.”

Tanrıtanımazlık Kabul ve Saygınlık Görüyor

19. yüzyılda, Tanrı’nın varlığı artık açıkça ve giderek daha geniş çapta inkâr ediliyordu. Filozoflar ve bilim adamları görüşlerini cesaretle söylemekten çekinmiyordu.
Açık sözlü bir Tanrıtanımaz, “düşmanımız Tanrı’dır. Tanrı nefreti hikmetin başlangıcıdır. İnsanlığın gerçek anlamda ilerleme göstermesi için, bu ilerlemenin Tanrıtanımazlık temeline dayanması gerekiyor” dedi.

Bununla birlikte, 20. yüzyıl boyunca kolayca fark edilmeyen bir değişim meydana geldi.
Tanrı’yı inkâr etme tutumu daha az saldırgan bir hal aldı; Tanrıtanımazlığın değişik bir türü, Tanrı’ya inandığını iddia edenleri bile etkileyerek yayılmaya başladı.

Deistler,
Tanrı’nın bir saatçi gibi yaratılışa ilk hareketi verdiğini ve sonra da, soğuk ve ilgisiz bir tutumla ona tümüyle sırt çevirdiğini iddia ettiler.

The Modern Heritage adlı kitaba göre deistler, “Tanrıtanımazlığın, ümitsizlikten kaynaklanan bir yanlış olduğuna, fakat Katolik Kilisesinin otoriter yapısının ve öğretilerindeki katılıkla hoşgörüsüzlüğün ise, daha da berbat olduğuna inandılar.

hur-kus
02-02-2010, 06:13
Ne yazık ki,

Tanrı'yı yanlış tanıtan dinler insanları Tanrıtanımazlığa itmişlerdir....

Ateşli bir cehennemde insanları yakan bir Tanrı'yı örnek alan insanlar hemcinslerine işkence etmeyi normal görebilmişlerdir.....

Kader öğretisi bir anlamda Tanrı'yı kötülüğün başlıca sorumlusu gibi göstermiş ve insanları Tanrı inancından soğutmuştur...

İncilde Vahiy kitabında, "sadakatsiz dinler" neden bir "kadına" benzetiliyor?

Araştırılması gereken ilginç bir konudur..

Saygılarımla

Nova
06-02-2010, 03:26
Selamlar, ilk cümleniz beni ilkokulda yaşadığım bir olayla örtüştü :)

İlkokul 2: öğretmenimiz geldi, dünya tatlısı bir adam, benim yaş 7...

Evde, yanlış bir şey yaparsam ebeveynlerim tarafından "Allah baba seni yakar" başlığı altında ihtarlar alırdım. İyi veya iy sonuçlanan bişey yaparsam da "Allah sana sevap yazar ve isteklerin gerçekleşir" gibi yönermelere maruz kalıyordum..

İlkokul 2: öğretmenimizin sorduğu ilk soru " Allah Kaç tanedir". Herkes bu soruya "1" yanıtını mırıltı ve şaşkın bir uğuldama olarak verirken ben, canhıraş parmak kaldırıp öne fırladım, "Söyle bakalım oğlum kaç tane?" Ben "2" deyince fena sessizlik oldu.. Öğretmen "kimmiş bunlar söyle bakalım" diye sordu, bende "Allah ve Allah Baba" dedim öğretmen şaşırdı "kim bunlar" diye sordu. Garibim bende mazlum başladım anlatmaya; "Allah iyi birisidir, o hep olumludur iyi şeyler yapar insanlara, allah baba kötüdür çünkü, o hep bizi yakar evde oyun oynatmaz".

Öyle bir dayak yemiştimki daha 7 yaşımda, aklı fikri oyunda olan ve dünyada aklı başına geleli 2-3 yıl geçmiş olan bir canlıyı ( ilk 4 yıl agu-gugu geçti :) ) böyle dövmek...helal olsun beni bu günlere taşıdı. Ben çocuğum yahu deli deli düşünecem tabi, ne bileyim ben hiyerarşiyi :)

Neyse ya, çocuk eğitiminde yapılan dini baskılar ileride 2 sonuca çıkıyor anladığım kadarıyla; ruh hastası takıntılı kişilik -yada- düşünceleri ile özgür, din ve tanrı baskısından kurtulmuş hür ve özgür birey. Abim bir söz söylemişti "Bir yerde koku (parfüm) var ise, demekki orada kötü kokan birşey vardır". Bu kadar baskı,teslimiyetçilik, 5 defa tekrarlama vs varken hangi özgür irade :).. Dinin tek amacı "Ölüm" meselesine anlam katmaktır ötesi yok, kediler, kuşlar, karıncalar, amcalar, teyzeler nasıl ölüyorsa bizde öyle öleceğiz, din bunu kabullenemeyen insanların inandığı ve yaşlandıkça bu inancın ağır bastığı insanların gösterdiği bir reflekstir. Ve "Tanrıtanımaz insan" doğayı gözlemlemiş, neden ve sonuç ilişkisini akılcı bir şekilde görmüş, çözmüş ve bunun döngüsüne inanan bir ide ile duruşunu korumuştur.

Gerçeği kabullenmek istemeyenlerin bir tercihidir dinler, çoğu gençler nasıl kaptırırsa kendini atariye :) buda öyle. Kendi yarattığımız dünyadayız toprak da biziz, kök de. Tanrı tanımazlık, farkında olmakla başlar, adamın cekedinin rengine değil de, yaptığı mesleğe odaklanır, kandırılamaz ve çarpıtılamazdır.

UlulElbab
06-02-2010, 04:56
Ne yazık ki,

Tanrı'yı yanlış tanıtan dinler insanları Tanrıtanımazlığa itmişlerdir....

Ateşli bir cehennemde insanları yakan bir Tanrı'yı örnek alan insanlar hemcinslerine işkence etmeyi normal görebilmişlerdir.....

Kader öğretisi bir anlamda Tanrı'yı kötülüğün başlıca sorumlusu gibi göstermiş ve insanları Tanrı inancından soğutmuştur...

İncilde Vahiy kitabında, "sadakatsiz dinler" neden bir "kadına" benzetiliyor?

Araştırılması gereken ilginç bir konudur..

Saygılarımla

Konuya küçük bir katkı olsun diye gözlemlerimi paylaşmak ve

İlk olarak şu soru ile başlamak isterim;

Tanrının kadınlarla ne alıp-veremediği var? Yoksa Anaerkilden, Ataerkil yapıya geçiş de Peygamberlerin Kadınlara bakışı mı bu?

Bir de neden Kadın Peygamber gelmedi Dünyaya?

Cidden merak ediyorum...Her Aybaşı çektikleri sıkıntı cidden yeterli bir ceza değil mi?

Dürüst olmak gerekirse ben hergün Erkek olarak yaratıldığıma Şükrediyorum.

Yaratılışa inanmayanarın ise Kadın veya Erkek oluşlarına neye bağladıklarını

bilemiyorum.

İslamda en büyük Günah Şirktir.Yani Allahtan başka İlahların varlığını iddia

etmek ve Aracıları Tanrı ile bir tutmak.

Bahailikte de Tanrı/Allah kıskançtır.İlginç bir şekilde "Aldatan Kadın"

benzetmesi yapılır Saklı Sözlerde Şirk koşanlara:) yani paganlara...

Ahura Mazdanın bakış açısıda farklı değil Avesta ve Gathalardan gördüğüm kadarı ile...

Eski Ahitte ise YAHVE nin KISKANÇ bir TANRI olduğu yazıyor yanılmıyorsam..Şuan Ayet no hatırlayamadım.

Sayın Hür-kuşun tesbiti son derece yerinde bir tesbit..Maalesef insanlar çocuklarını sürekli Yakan ve Taş yapan bir Tanrı ile korkutuyorlar...

Bilinçaltında ne büyük tahribata sebep olduklarını keşke bilselerdi...

Dikkat ederseniz Ortodoks İslam ve Hristiyan Ailelerin çocuklarında büyük bir oranda Ateist eğilim vardır.

Sevgi ile...

ozgur_beyin
06-02-2010, 13:22
sevgili hür kuş bu başlığ niya açtın anlamadım.ateizmi anlatmak içinmi?
eğer gayen buysa bu yazdıkların bilinen şeyler yalnı kök konusunda
eksik bilgin var
Ateizmin kökeni ilk dinlerin ve onların ortaya koyduğu tanrı düşüncesinin ortaya çıkışına kadar uzanır. Antik Çağ'da Yunan materyalizminin temsilcileri Demokritos ve Epikuros ateizmin en ünlü temsilcisidir. Orta Çağ'a gelindiğinde kilise ve ruhbanlığın dayattığı gericilikten ötürü hemen hiç kimse dinlerle çelişen düşüncelerini açıkça ortaya koyamamıştır. 18.yy burjuva aydınlanma çağında dine karşı tepkileri koyan düşünürler olduysa da, ateizm en parlak dönemini 19-20.yy da Feuerbach, Marx, Engels, Lenin ve diğer bütün diyalektik maddeci filozoflar ile yaşamıştır..
anlamışsındır umarım din varsa ateizmde vardır