Orijinalini görmek için tıklayınız : İnancın ve Dinlerin Kökenine Felsefi Bakış
Bu yazımda çeşitli felsefecilerin gözünde Din ve Tanrı kavramının oluşumu ve gelişimi incelenmiştir.
Kısıtlı anlayış bu oluşumların temelinde yer almaktadır.
Engels, bu konuda, bize çok açık bir yanıt vermiştir: “Din, insanın sınırlı anlayışlarından doğmuştur.”
İlk insanlar için bu bilgisizlik iki kattır: doğayı bilmemek, kendi kendilerini bilmemek. İlkel insanların tarihini incelerken, sık sık bu ikili bilgisizliği düşünmek gerekir.
Gene de ilerlemiş bir uygarlık saydığımız Yunan antikçağında, bu bilgisizlik, bize çocuksu görünür; örneğin, Aristoteles'in yeryüzünün hareketsiz olduğunu, evrenin merkezi olduğunu ve gezegenlerin yeryüzünün çevresinde döndüğünü düşündüğünü gördüğümüz zaman. (Aristoteles'e göre, bu gezegenler 46 taneydi, bunlar bir tavana çakılı çiviler gibi kımıldamadan ve bir bütün halinde, yeryüzünün çevresinde dönmekte idi...)
Yunanlılar, su, toprak, hava ve ateş dedikleri ve artık ayrıştırılamayan dört öğenin var olduğunu düşünüyorlardı. Bütün bunların yanlış olduğunu biliyoruz, çünkü şimdi artık suyu, toprağı ve havayı kendi öğelerine ayırabiliyoruz ve ateşi de bu yukarıdakilerle aynı türden bir cisim saymıyoruz.
Yunanlılar, bizzat insan hakkında da çok bilgisizdiler, çünkü organlarımızın görevlerini bilmiyorlardı ve örneğin yüreğin, cesaretin merkezi olduğunu sanıyorlardı.
Daha o zamandan çok ilerlemiş saydığımız Yunan bilginlerinin bilgisizliği bu kadar büyük olduğuna göre, onlardan binlerce yıl önce yasamış insanların bilgisizliği ne olur?
İlkel atalarımızda durum çok daha vahimdir. Düşler denizinde yaşayan bu atalarımız, insanda bir eş varlığın olduğuna inanarak, kendi kafalarındaki düşsel sorunları çözümlemeye uğraşmışlardır. İlk başlarda bu eş varlık, saydam, maddeden hafif bir beden gibi iken çağlar süren bir evrimle maddesiz bir ilkeye dönüşmüş ve ruh adını almıştır. (Ruh kelimesi “esprit” ’den gelir ki “esprit” Latincede soluk demektir. Son nefes ile uçup giden soluk beraberinde “can”ı da götürür düşüncesi, ruhun insanlarca yaratılmasını sağlamıştır.)
İlkel insanlar, önce saydam eş biçiminde, sonrasında ruh biçiminde, insanın ölümünden sonra da yaşadığı ruhsal ilkeyi benimseyerek, tanrıları yarattılar. İlkin insandan daha güçlü, gene de maddi bir biçimde bulunan varlıklara inanırken, sonrasında yavaş yavaş bizimkinden üstün ruhsal yapıda tanrıların varlığına inanmaya vardılar. Böylece, Yunan antikçağında olduğu gibi, her birinin belirli bir görevi olan birleşik birçok tanrı yarattıktan sonra, buradan tek tanrı anlayışına ulaştılar. İşte o zaman, günümüzdeki tektanrıcı din (Tektanrıcılık (Monoteizm), Yunanca monos: bir tek - ve theos: tanrı sözlerinden oluşur.) yaratılmış oldu. Böylece açıkça görüyoruz ki, dinin kökeni, bugünkü biçimiyle bile, bilgisizlik olmuştur.
İtalik metinler Georges Politzer’ in “Felsefenin Başlangıç İlkeleri” kitabından alıntılanmıştır.
Korku başka bir etken;
İnsan nelerden korkar? Bir insanın yaşantısında kendinden aşağıda olanlar (dezavantajlı) ve kendinden yukarıda olanlar (avantajlı) hep olmuştur. İnsanın tarihsel süreçte kendinden aşağıda olanlardan bir korkusu olmamış, aksine bunlara aldırmamıştır bile. Lakin kendinden yukarıda olanlardan ölesiye korkmuştur. Yırtıcı hayvanlar çevik yapıları, öldürücü pençe ve dişleri ile bir dönem insanının başına olmadık sorunlar açsa da yıllar içinde bu sorunları çözümlemeyi öğrenen insanoğlu, bu hayvanları kendinden aşağı (dezavantajlı) bir kategoriye koyabilmiştir. Fakat ilk insandan günümüze bazı kavramlar vardır ki insanoğlunun hep üstündedir. Kendinden yukarıda olanların bile en üstünde ise, “gök” vardır. Uçsuz bucaksız doğa içerisinde, alet yapımı ve akıl gelişimi ile insanoğlu hayatını bir düzene oturtmaya, ilkel korkularından kurtulmaya uğraşsa da “gök” hep gürler, şimşekler hep çakar ve yıldırımlar hep düşer. O zamanın insanı için asla yenilemeyen bir korku olduğundan, insanlık tarih boyunca saygı duymaya başlar “gök”lere, hatta gelecek kuşakların en akıllıları bile kendini kurtaramaz “gök” korkusu ve ona duyulan saygıdan. Ona yalvarır, yaltaklanır, tapınır bile.
Fransız doğubilimci ve düşünür Volney (Constantin François de Chasseboeuf 1757–1820) Dinlerin oluşumu, göğe yükselmeleri ve tarihsel evrimini şöyle açıklamakta;
1-) Fiziksel Güçlere Tapmak: İlk insanların hiçbir düşünceleri yoktu. Önce kollarını, bacaklarını kullanmasını öğrendiler. Gittikçe; babalarının deneylerinden yararlanarak geliştiler. Yaşama araçlarını sağlama bağladıkça zekâları, ilkel gereksinimler (ihtiyaçlar) zincirinden kurtularak dolayısıyla anlamalara; sonuç çıkarmalara (istidlallere) yöneldiler. İnsan zekâsı, giderek, soyut bilgileri kavramak gücünü de kazandı. Yeryüzünde kendilerinden başka birçok varlık kaynaşıyordu, bu varlıkların çoğu karşı gelinmez nitelikte güçlüydüler. Ateş yakıyor, gök gürlemesi ürkütüyor, su boğuyor, yel sürüklüyordu. Uzun yıllar bu etkilerin nedenlerini düşünmeden katlandılar. Bütün bunların neden böyle olduklarını anlamak isteyen ilk insan şaşkına döndü. Sonra, söyle düşünmeye başladı:
Onlar kendisinden güçlü, kendisine üstündüler. Tanrı düşüncesinin temeli budur. Kimileri acı, kimileri tatlı etkiler uyandırmaktadırlar. Acıyla etkileyenlerden korkuyor, onlardan uzaklaşmak istiyordu. Tatlıyla etkileyenlere umut bağlıyor, onlara yaklaşmak istiyordu. İşte “korku ve umut”, “gök” ilkeleri, böylece doğdular. Kendisi nasıl bir başkasını itmek isteyince itebiliyorsa onlar da yakmak isteyince yakabiliyorlardı. Şu halde onlarda da kendisininki gibi bir irade, bir zekâ olmalıydı. İşte Tanrısal irade. Kendisine kötülük etmek isteyen bir soydaşının önünde nasıl alçalıyor, ona nasıl yalvarıyorsa, ötekilerinin önünde de alçalabilir, onlara da yalvarabilirdi. İşte ilk yere kapanış, ilk dua. Yoluna engel olan dağa yer değiştirmesi için yalvarırken onu düşüncesinde varlıklaştırdığının, ilk düşünce varlıklarını yaratmaya başladığının farkında bile değildi. Kendisinden güçlü, kendisine üstün olan bu düşünce varlıkları pek çoktular, şu halde evren, sayısız Tanrılarla doluydu (politeizm). Bunların kimisi iyilik ediyordu, kimisi kötülük. İyilikçi Tanrılarla Kötülükçü Tanrılar böylece doğdular. İşte ilk insanların dini böyle başladı.
2-) Gök Cisimlerine Tapmak: Yeryüzünde ve insan düşüncesinde başlayan bütün bu ilkeler (üstünlük, korku ve umut, üstün irade ve üstün zekâ, güçlünün önünde eğiliş, yalvarış, düşünce varlıkları, bu varlıkların çokluğu, iyilikçi ya da kötülükçü varlıklar) insanların tarım gereksinimlerinde de göğe yönelmesini sağladı. Tarım, toplulukla yaşamaya başlayan insanlar için bir zorunluluktu. Tarımı başarmak içinse göğün gözetlenmesi gerekiyordu. Toprağın gökle ilgisi belirmeye başlamıştı. Bir yıldız kümesinin görünmesi, en yüksek yerine varması ve batmasıyla bir bitkinin yeşermesi, büyümesi ve kuruması arasındaki ilgi, olanca açıklığıyla insanların gözüne çarpıyordu. Şu halde yeryüzünü yıldızlar, bu gök varlıkları, yönetiyorlardı. On beş bin yıl önce Mısır'da yaşayanlar yıldızlara tapmaya başladılar.
3-) Putlara Tapmak: İnsan bu yıldızlara birer ad takma gereğini duyunca, bunlara yeryüzü adlarını yakıştırmaya başladı. Thebes’ li (Antik Mısır’da bir kent) insan, ırmağın taşması sırasında görünen yıldızlara taşma yıldızları, saban sürme sırasında görünen yıldızlara öküz ya da boğa yıldızları, aslanların susuzluktan çölleri bırakıp ırmak boylarına geldiği sırada görünen yıldızlara aslan yıldızları diyordu. Kuzuların ya da oğlakların doğduğu zaman görünen yıldızlara kuzu ya da oğlak yıldızları adını veriyordu. Bu benzetmeler sayısızdı. Artık kuzu, kış mevsiminin kötülük eden ecinnisinden gökleri temizliyor, boğa yeryüzüne bereket tohumları saçıyordu. İnsan dili böylelikle mecazlara alışıyor, gittikçe zenginleşiyordu. Artık insan, göğün boğasından (boğa adını verdiği yıldızlardan) beklediği gücü, yeryüzündeki boğadan da bekler olmuştu. Yerden göğe çıkan mecazlar böylelikle yine yeryüzüne indiler. Birtakım yanlış kıyaslamalar başladı. Öküz, balık ve daha bir sürü şey kutsallaştı.
4-) Karşıt İlkelere Tapmak: Kıyaslamalar, insanları maddi anlamlardan manevi anlamlara geçirdi. İyilik getiren tanrılara; bilgi, temizlik, erdem melekleri ve kötülük getiren tanrılara da cahillik, günah, kabahat zebanileri denilmeye başlandı. Tanrıların özleri birbirlerine uymadığından tapınma ikiye bölündü. İyi Tanrılara yapılan sevgi ve sevinç tapınmasıydı, kötü tanrılara yapılan korku ve ıstırap tapınması.
5-) Mistiklik, Büyük Yargıca Tapmak: Yolculuktan dönen Fenike gemicileri, okyanusun öbür ucundaki ölümsüz bahar ülkelerini, kuzey bölgelerinin 24 ölümsüz gecesini anlata anlata bitiremiyorlardı. İşte cennet ve cehennem düşünceleri bu hikâyelerden doğdu. Yüzyıllardan beri öldükten sonra ne olacağını kendi kendine soran insan, bu yerlerde yaşayabilmek düşüncesinden hoşlanıyordu. Böylelikle sevgili ölülerini barındıracak bir yer de bulmuş oluyordu. Sonsuz bahar ülkesi çekiyor, sonsuz karanlık ülkesi korkutuyordu. Şu halde iyiler birinciye, kötüler ikinciye gitmeliydiler. Bundan da tanrı adaletinin insanların adaletlerindeki yanlışları düzelttiği düşüncesi doğdu.
6-) Evrene Tapmak: İnsanlar giderek üstünde yaşadıkları yeryüzünü tanımaya başladılar. Dünyanın çapı ölçüldü. Bu çap, bir kocaman pergel gibi göklere açılarak göklerin akıllar durdurucu, sonsuz yörüngeleri hesaplandı. Dünyanın evren içindeki küçüklüğü meydana çıktı. Tanrı düşüncesi önce dünyadan, sonra güneşten koparak bütün evrene yayıldı. Evren Tanrı, nedenle sonucu, etkenle edilgeni, güdücü ilkeyle güdülen şeyi kendinde toplayan çok daha büyük, çok daha yaygın bir varlık olmalıydı.
7-) Evrenin Ruhuna Tapmak: Sonraları etkenle edilgeni, nedenle sonucu, güdücüyle güdüleni tek varlıkta birleştirmeyi doğru bulmayarak bunları birbirlerinden ayırdılar. Her türlü kıyaslamaları ancak kendi varlıklarına bakarak yapabildikleri için, evrenin güdücü ilkesine cin, akıl, ruh adını verdiler. Tanrı da, evrenin kocaman gövdesini hareket ettiren, bütün varlıklara dağılmış yaşama ruhu oldu. Her varlık, büyük varlığın bir parçasını taşımaktaydı. Bu parça, ateş ya da közdü.
8-) Akıllı İşçiye (Tasarlayıcıya) Tapmak: Matematik ve fizik gelişiyordu ama insanların büyük çoğunluğu bilgisizdi. Bu yüzdendir ki bilginin getirdiği bilimsel deyişler, çoğunluğun elinde bayağılaşıveriyordu. Böylelikle evrenin herhangi bir makineden başka bir şey olmadığı ileri sürüldü. Bir makine de kendi kendine var olamayacağına göre, herhalde bunun bir işçisi (tasarımcısı) olmalıydı
Volney dinlerin evrimini açıklarken basamakları tırmanmaya eski Mısır'dan başlamış, yeryüzünde tekrarlanmış bütün bu şeylerin eskiden Nil kıyılarında da olduğunu anlatmıştır. Volney, “gök” kavramının doğum yeri olarak Mısır topraklarını görmektedir. Volney 'e göre, bütün din sistemleri, eski Mısır'ın güneşe tapmakla başlayan fiziksel güçlere tapma sisteminden çıkmıştır. Hintlilerin Chrisna'sı, Hıristiyanların Christos'u hep eski Mısırlıların güneşe taktıkları koruyucu anlamındaki “chris” sözcüğünden gelmedir. Ayrıca, eski Mısırlılar güneşe “Yes” de diyorlardı ki Latinceleşmiş “Yessu” ya da “Jesus” adının kaynağı da budur. Eski Yunanlılar bu adı Tanrı Baküs'e de vermişlerdi. Bilindiği gibi, Tanrı Baküs de, Meryem'den babasız olarak doğan İsa'ya örnek olarak, Minerva'dan babasız olarak doğmuştu.
Bir 20. yüzyıl düşünürü Felicien Challaye din düşüncesinin oluşum ve gelişimini de söyle sıralamaktadır:
1- İnsan, önce, kendi kişiliğinin dışında her yönde belirmiş bulunan yaygın bir güç gördü. Bu güç, hem maddede, hem ruhta beliriyordu. İlkel insanlar bu güce Mana adını taktılar. Mana düşüncesine bütün dinlerde çeşitli semboller halinde rastlanmaktadır. En ileri felsefelerde bile çıkış noktası hep bu ilkel Mana düşüncesidir.
2- Toteme olan inanç bu Mana düşüncesinden çıkmıştır. Totem, Mananın cisimleşmesidir. Bir klanın insanları belli bir hayvan, ya da bitki çeşidini en çok Mana toplayıcı saymışlar ve onu kutsal görmüşlerdir.
3- İnsan, kendi hayatını düşününce Mana'yı kişileştirmiştir. Bundan da ölümden sonra yaşama düşüncesi doğmuş, ölümden sonra yaşama düşüncesi ölülere tapınmaya bile yol açmıştır.
4- Mana'nın kişileştirilmesi canlıcılığı (animizm) meydana getirmiştir. Canlıcılık, doğada insanın ruhuna benzer ruhlar bulunduğuna inanmaktadır. Önceleri fetişizm adıyla adlandırılan animizmin, doğada ki insan ruhuna benzer ruhlardan yola çıkarak, büyücülüğe yol açması kolaylıkla anlaşılır bir olaydır.
5- İnsan, Mana'da bir düzen ilkesi bulduğu zaman, dine töresel kaygılar girmiş demektir.
Erdem, bu düzeni sağlamak için gereklidir.
6- İnsan, Mana'yı kişileştirince artık onu her baktığı yerde görmeye başlamıştır. Bunun sonucu da elbette çoktanrıcılık olacaktı.
7- Soyutlamadaki ve tek olan evrenin açıklanışındaki ilerleme bu çok tanrıları tek tanrıda birleştirmeye yol açmıştır. Bu birleştirme, önce bir hiyerarşiden (tanrıları sıralayarak en büyüğünü bulmaktan) geçerek, evrenin tek Tanrısına varmıştır.
8- Budizm’de olduğu gibi, din düşüncesinde bir adım daha ilerleme, engin evrenin varlığını anlamak ve açıklamak için Tanrı düşüncesinin gerekmediğini, bu anlama ve açıklamanın Tanrısız da yapılabileceğini ileri sürer.
Fransız düşünürü Auguste Comte'a (1789–1857) göre;
İnsanlık, önce teolojik hal içindeydi. Evren, insan iradesinin tıpkısı iradelerle yönetilmekteydi. İnsan düşüncesinin ilk vardığı açıklama budur. Oysa bu ilk düşünce de üç basamaklıdır, yavaş yavaş gelişmiştir. Birinci basamakta insan, çevresindeki eşyayı tıpkı kendisi gibi canlı, akıllı olarak düşünmüştür (fetişizm). İkinci basamakta insan düşüncesi, çevresindeki olayların görünmez varlıklarca yönetildiği inancına yönelmiştir (çoktanrıcılık-politeizm). Üçüncü basamakta bu görünmez varlıkların tek ve büyük bir iradenin yönetimi altında bulunduğu inancına varılmıştır (tektanrıcılık-monoteizm).
İnsanlığın bu halini metafizik hal kovalamıştır. İnsanlık bu süre sonunda teolojik halden metafizik hale geçmiştir. Metafizik hal, bir soyutlama (tecrit) halidir. Evreni yöneten artık insana benzeyen bir varlık değil, soyut bir güçtür, soyut bir ilkedir: Oysa bu halde de insan, soyutladığı nitelikleri, soyut iyiliği, soyut güzelliği, soyut tamlığı (mükemmelliği) gerçek varlıklar saymaktadır.
İnsanlığın üçüncü halinde, metafizik hal, yerini pozitif hale (olumlu hal, müspet hal) bırakmıştır. Bu hal; ortaçağın sona ermesiyle baslar. Yeniçağ düşüncesi artık olayları başka olaylarla açıklamaktadır. Bilimsel ilerlemeler, bu hale gelinceye kadar nedeni bilinemeyen birçok olayları, bilim yasalarıyla açıklamaya başlamıştır. Başka bir deyişle, önce teolojik açıklama, sonra metafizik açıklama, yerini pozitif açıklamaya bırakmıştır.
Başka bir Fransız düşünürü, Henri Bergson (1859–1941) da Tanrı ve Din ihtiyacının kaynağını yaşanılan hayatın içinde bulmaktadır. Bergson, “Töreyle Dinin İki Kaynağı” (Des deux Sources de la Morale et de la Religion) adlı yapıtında bu konuyu inceleyerek şu sonuca varıyor:
İnsan, düşünmeden önce yaşamak zorundadır. Toplumsallık eğilimi, insanın yaşama zorunluluğunun sonucudur. Toplum nasıl insan içinse, insan da öylece toplum içindir. Toplumun ise birtakım gerekleri vardır, işte bu gerekler, insanı töreye ve dine zorlar.
Hayvan toplumlarında örneğin bir arının, toplumunu unutarak sadece kendi isteklerinin peşinden gitmeye başladığını düşünelim. Bilinçsiz içgüdüsü bu haylaz arıyı toplum yükümüne (mükellefiyetine) çağıracaktır. Çünkü arılar yükümlü olmazlarsa kovan yaşayamaz. İnsan toplumlarında da bu yüküm insanı ödevine iter. Toplumsallık, insan varlığının en büyük parçasıdır. Suçunu sadece kendisi bilen, cezadan yakayı kurtaran bir katilin çektiği vicdan acısı; insanın kendi varlığına, kendi benliğine dönmek isteyişidir. Suçunu açıklarsa vicdan acısından kurtulacaktır, çünkü ödevini yerine getirmiş, benliğinin büyük parçası olan topluma dönmüştür. Toplum alışkanlığından doğan, içgüdülerin zorladığı bu ödev severlik, insanı töreye ve dine götürür. Bu ödev severlik, törenin ve dinin birinci kaynağıdır. Bu ödev severlik iyice deşilirse, insanların korunma içgüdüsüne dayandığı görülür. İnsan, açıkçası, bu görev severliğiyle kendisini korumakta, yaşama zorunluluğuna uymaktadır. Bu kaynak, kişinin, iradesini iten bir kaynaktır. Bu kaynaktan gelen din ve töre, insanı koruyan bir din ve töredir.
Din ve törenin ikinci kaynağı, insan heyecanıdır. Toplumsal insan bir taklit, bir benzeme gereksemesi içindedir. İnsan yapısı, örnek almak, benzemek eğilimini taşır. Bu ikinci kaynaktan çıkan din ve töre, model olarak alınan kişiliğin yarattığı heyecanı yasamak ve taklit etmekle gerçekleşir. Toplum, kişiyi, toplumca beğenilenleri taklide çağırır. Bu kaynak, birinci kaynak gibi, kişinin iradesini iten bir kaynak değil, tersine, çeken, çağıran bir kaynaktır. Bu, heyecandan doğan taklitçilik kaynağı iyice deşilirse, insanların yaratma içgüdüsüne dayandığı görülür. İnsan, açıkçası, bu taklitçiliğiyle, gene yaşama zorunluluğunun sonucu olan yaratma gereksemesini karşılamaktadır. Bu kaynaktan gelen din ve töre, insanın yaratma gereksemesini karşılayan bir din ve töredir.
Bu iki çeşit din ve töre, ayrı nitelikler, ayrı özellikler taşımaktadır. Birinci kaynaktan (alışkanlıktan, korunma içgüdüsünün sonucu olan görev severlikten gelen) din ve töre statiktir, toplumsaldır, tutucudur, eskiye bağlıdır, kolektiftir. İkinci kaynaktan (heyecandan, yaratma içgüdüsünün sonucu olan taklitçilikten gelen) din ve töre dinamiktir, bireyseldir, eskiyi aşıcıdır, ileriye götürücüdür, kişiseldir.
Bergson, yapıtının ikinci bölümünde Tanrı ve Din ihtiyacının asıl gerekçesi olan ölüm korkusunu şu şekilde açıklamakta:
Hayvanlar öleceklerini bilmezler, öleceğini bilmek insancadır. İnsandan başka bütün canlılar, doğanın istemiş olduğu gibi, hayat hamlesine uymaktadırlar. İnsanın öleceğini bilmek düşüncesi ise, doğanın verdiği zekâ ile elde edildiği halde doğanın karşısına dikilmekte, insanın hayat hamlesini yavaşlatmaktadır. Öleceğini bilmek düşüncesi umut kırıcı bir düşüncedir. İnsan, öleceği günü de bilseydi, bu düşünce, daha da umut kırıcı olurdu. Ölüm olayı bir anda meydana gelecektir, oysa her an meydana gelmediği görüldüğüne göre sürekli olarak tekrarlanan bu deney, insanda belirsiz bir kuşku yaratmakta, ölüm düşüncesiyle erişilen kesinliğin etkilerini hafifletmektedir. Bu hafifletme olmasaydı insanın hayat hamlesi büsbütün kırılırdı. Ölmek kesinliğinin, yaşamayı düşünmek için yaratılan canlılar dünyasında, insan düşünce ve anlayışıyla belirmesi, doğanın niyetine açıkça karşıdır. Doğa, böylelikle, kendi yoluna konulan engel üstünde sendelemektedir. İşte bu sendeleyiş onu yeniden doğrulamaya, ölümün kaçınılmazlığı düşüncesine karşı yaşamanın ölümden sonra da süreceği düşüncesini koymaya zorluyor. Doğa, düşüncenin yerleştiği zekâ alanına bu hayali atmakla, her şeyi yerli yerine koymuş olmaktadır. Bu hayalin ölüm düşüncesinin kötü tepkilerini önleyebilmesi, kendisini uçuruma kaymaktan alıkoyan doğanın dengesini gösterir. O halde bize dinin kaynaklarını belirten hayal ve düşüncelerin özel bir oyunu karşısında bulunuyoruz. Bu açıdan bakılınca din, zekânın ölümü kaçınılmaz olarak düşünmesine karşı doğanın savunucu bir tepkisi olmaktadır.
Bu tepki, kişi kadar, toplumla da ilgilidir. Toplum, kişisel emekten yararlanır. Kişinin hamlesi yavaşlamamalıdır ki toplumun hamlesi de yavaşlamasın. Bundan başka uygarlıkta ilerlemiş toplumlar, sırtlarını sürekli yasalara, sürekli kuruluşlara (müesseselere), zamana bile meydan okuyan anıtlara dayarlar. İlkel toplumlarsa sadece kişilerden kuruludur. Onları kuran kişilerin sürekliliğine inanılmazsa etkileri de kalmaz. Şu halde ölülerin de dirilerle birlikte bulunması gerekmektedir. Bunun sonu, atalara tapma olacaktır. O zaman da ölüler, tanrılara yaklaşacaktır. Bunun için de tanrıların hiç olmazsa anılar halinde var olması, bir din bulunması, düşüncenin mitolojiye doğru yönelmesi gerekecektir. Zekâ, çıkış noktasında, ölüleri, iyilik ya da kötülük yapabildikleri bir toplumda dirilere karışmış olarak düşünmek zorundadır.
Şimdi de aslen bir teolog olan Fransız Rahip Jean Meslier’in görüşlerine bakalım;
Cehalet ve korku. İşte her dinin başlıca iki nedeni. Tanrısı hakkında insanı kuşatan belirsizlik, kendisini dine bağlayan birinci bağımsız nedendir. İnsan gerek maddi, gerek manevi karanlıkta korkar; korkusu ihtiyat olur ve korkmak ihtiyaç halini alır, korkacağı bir şey olmadığında kendisinde bir eksiklik, bir boşluk olduğunu sanır.(Jean Meslier – Sağduyu)
Tarihsel süreç içinde korkular, umutlar ve bilgisizlik içinde yaşayan insan, kendi mutluluğunu sağlamaya uğraşan insan, kendini “din”lerle tüm sorunları çözmüş gördü ki bu sorunların en başında ölüm korkusu gelmekteydi. Ölümün kesin son olduğunu kabul etmek yerine daha önceki ataları gibi, her defasında yeni bir ölümden sonra yaşam kurguladı. İlklerin bilgisizliği ve korkuları onları bir “gök”e yönlendirdi ki bu şekilde “gök”lerden umut beklenir oldu. İnsanlık ve bilim kendinden bir parçayı Mars yüzeyine indirmiş (Sojourner 1997) olsa da, günümüz Türkiye’sinde ellerini göğe uzatarak yağmur için yalvaran insanımızın ilklerin ilkelliğini yaşıyor olması ne acıdır.
KaynaK:Orhan Hançerlioğlu/ Düşünce Tarihi
Sayın forumdaşlarım ;
Yukarıdakilere benzer bir şekilde çıkış noktasından son haline kadar "Din ve Tanrı" oluşumu hakkında sizlerin görüşleri ne yöndedir?
Saygılar sunar, esenlikler dilerim.
emperrordiablo
03-08-2010, 01:56
İnsan beyni biyolojik evrimini devam ettirdikçe düşünsel evrimi de kuşkusuz sürecek,eğer evrimde ki seleksyon kuralı işler ise zaten evrimi tamamlayamayan düşünseller ve bu düşünsellerin sahipleri tarihten silinecektir.Şu anda eskiden görsel bir tanrıya ihtiyac duyan insan sonra görünmeyen ve ispatlanamayan tanrıyı icat etmiş fakat gelecekte aynaya bakarak tanrının kim olduğu düşünsel evrimine de varacaktır.
Bunda elbette evrimin kendisi kadar bilim de rol oynayacak ve şu an ki genetik çalışmalar vs...Hastalıkların daha doğuştan tayini gibi konular ile dahil bilim insan ömrünü 60'dan ortalama 80'e taşımıştır , bunu gözlemleyebilecek küçük bir ömürde dahil şahit olabiliyorsak ilerisini siz düşünün...Kimbilir tanrıya bir gün insanın ihtiyaç duymayacağı bir gerçektir...
Seleksiyona ispat:Geri kalmış islam ülkelerinin sömürüsü...
evrensel-insan
03-08-2010, 02:01
Saygideger emperrordiablo;
Kimbilir tanrıya bir gün insanın ihtiyaç duymayacağı bir gerçektir...-emp-
Bu tamamen, insanoglunun zihinsel devrimiyle bagli bir olgudur. Dogal zihniyetten, insansal zihniyete gecis. Cunku insansal zihniyette temel insan ve onun bir oldugundan; tur butunlugu adina, inancsal, tanrisal, ideolojik, dogrusal temelli tum ayrimciligi saglayan egosal dusunce ve davranisa ihtiyac kalmayacaktir. Bu ayni zamanda, insanin kendinin ustunde bir oznellestirilmis guc olmadigina ve teslimiyetin gereksizligine de yol acacaktir.
Saygilarimla;
evrensel-insan
emperrordiablo
03-08-2010, 02:05
Doğal zihniyetten insansal zihniyete geçerken doğallığı insan bir kenara atıp yapaylaşacak mıdır?Bana kalırsa doğallığının güzelliğini keşfedecek,esasen insan doğası buna müsaittir...Hayvansallığa büyük oranda dönüş yaparken,güç istencinin tamamı ile kendinde yoğunlaşacağı bir evren yaratacak...İnsan doğallığı esasen yapay ritüelleri kabul etmez...Din gibi...
evrensel-insan
03-08-2010, 02:09
Saygideger emperrordiablo;
"Dogallik" dedigin, insanoglunun dogal zihniyetinin ortaya koydugu, fizige ve organlara verilen, ayrimci dusunce icerigidir. Yani dogallik, dogal zihniyetin cizdigi her turlu sinirdir.
Saygilarimla;
evrensel-insan
emperrordiablo
03-08-2010, 02:11
Açlığım , aşkım,tutkum,hırsım da bunlara dahil değil mi Evrensel_insan?
evrensel-insan
03-08-2010, 02:15
Saygideger emperrordiablo;
Mustakil var olan varlik olarak dogan her canli, yasamak icin dogar ve yasamak icin gereksinimleri vardir. Bunlar, doganin yasamasidir. Ama sen bunu bencillige, guce v.s. tasirsan; iste o dusunce olur.
Cunku insanoglu turunun biri tabulu rasa olarak dogar, yani 0 soyut ile. Tum soyutlamayi ve onun kurgusunu yasamdan ogrenir ve uygular.
Saygilarimla;
evrensel-insan
emperrordiablo
03-08-2010, 02:33
Peki anlıyorum ama beni yanlış anlamazsanız Evrensel_İnsan daha önce de açtığım bir çok konuda ki belirttiğim üzre fikirlerinize bu bağlamda katılmıyor hayatın keskin uçlarını yumuşatmanın gerçek yapaylığa yol açacağına ve seleksiyonun önüne geçmenin imkansız olacağına inanıyorum yani daha zekiysem daha bencil olurum ki benden aptal birinin sahip olduğu bir şeyi ben ondan alabilmelyim.Bu insanın doymaz egosu ile alakalı bir durum lakin tanrının var oluşu da belki bu sebeplerden biri,muhammed daha zekiymiş yedirmiş artık biz daha zekiyiz yemiyoruz ve tanrıyı yok etmenin bir yolunu illaki bulacağız bu demek değildir ki yeni bir tanrı üreteceğiz,üretmesek de güç istenci devam edecek ve sonuçta belki bizden daha zeki birileri de bizim elimizde olanı almanın bir yolunu bulacak çünkü burası dünya...Adeta bir er meydanı...Sonuçta bir tanrı varsa eğer ayakta kalan sadece o olacak ki ben ona anarşi diyorum...Kaosun fractal sisteminden başka bir şey değiliz,hatta siz bile...Eski versiyonlarınız muhakkak mevcut yani ilk The Choosen One siz değilsiniz.Bir akvaryumun içinden dışarda yaşamaya dair ahkam kesiyorsunuz gibi bir izlenim yaratıyor bende bu durum...Hakaret babında söylemiyorum ahkam kesmeyi yanlış anlamayın ama ifade edebilecek başka kelime bulamadım.Anlayaşınıza sığınaraktan tartışmayı kendi cephemde sonlandırıyorum...Fikirlerinizi daima takip edeceğim şimdilik sonlandırıyorum sadece...
evrensel-insan
03-08-2010, 02:38
Saygideger emperrordiablo;
Benim "choosen one" olma gibi bir niyetim yok zaten, ben insanoglunun bir biri olarak, dogal zihniyetin, tum resmini kokeninin temelleri ile birlikte ortaya koyan ve bu ortaya koyumda, insanoglunun kendi insan ozunu ortaya koyamadigini aciklamaya calisan, ve bunun getirdigi her turlu sorunun tum resmini her konuda dile getiren, evrensel/insansal/kavramsal bilinc ve farkindaliga ermis, bir bireyim.
Saygilarimla;
evrensel-insan
emperrordiablo
03-08-2010, 02:56
Saygideger emperrordiablo;
Benim "choosen one" olma gibi bir niyetim yok zaten, ben insanoglunun bir biri olarak, dogal zihniyetin, tum resmini kokeninin temelleri ile birlikte ortaya koyan ve bu ortaya koyumda, insanoglunun kendi insan ozunu ortaya koyamadigini aciklamaya calisan, ve bunun getirdigi her turlu sorunun tum resmini her konuda dile getiren, evrensel/insansal/kavramsal bilinc ve farkindaliga ermis, bir bireyim.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Sn.Evrensel_İnsan tartışmak istemeyeşimin sebebi siz değilsiniz küçük bir espri idi the choosen benzetmesi sadece .
Fakat şu an daha çok ilgimi çeken bir konu var ve siz müminler gibi iki üç tanesini aynı anda idare edebileceğim tarzdan bir insan değilsiniz dolayısı ile oraya yoğunlaşmak istiyorum aşkla ilgili bir başlık açmış arkadaşlar , orada yazıyorum ...Sizin de hatta fikrinizi görebilmek hoş olabilir o başlık altında islam ve aşk gibi bir başlıktı sanırım...
evrensel-insan
03-08-2010, 03:06
Saygideger emperrordiablo;
Tamam, gorusmek uzere.
Saygilarimla;
evrensel-insan
kemalistcan
03-08-2010, 03:57
Bir türlü somutlanamamış bir tanrı kavramımız var. Tanrı nedir sorusuna hala yanıt verebilmiş değiliz. Dürüst ve nesnel bakış açışıyla yaklaşan herkes aynı sonuca varacaktır. Öyleyse somutlanamamış ne olduğu bilinmeyen bir "tanrı(lar)" üzerinden bir sürü inanç ve inanç toplumu olmasını nasıl açıklayabiliriz? Öyle ya ortada bir yaşanmışlık ve gerçeklik var. Olay, olgu kitleler üzerinden oluştuğuna, gerçekleştiğine göre toplumbilimsel yönü olmalıdır. Doktirinler içerdiğine göre ideolojik yönü olmalıdır. Davranışlarımızı, tutumlarımızı, beğenilerimizi vesaireyi etkilediğine göre psikolojik yönü olmalıdır. Binlerce yıldır değişerek, çeşitlenerek var olduğuna göre antropolojiyik yönü olmalıdır. İnsanın beyin yapısıyla ve insanın evrimiyle ilgili bir sonuç olduğuna göre biyolojik yönü olmalıdır. Yaşamı, doğayı, maddeyi algılama ile ilgili olduğuna göre şüphesiz felsefik yönü olmalı.
Tanrı ile din arasında somut bir bağ yoktur; ama siz inanmayı tercih edebilirsiniz. Sakın dinlerde birçok kez tanrının adının anılması, herşeyin onun adına yapılması sizi kandırmasın; somutlanamamış birşeyin bilmem kaçıncı ağızdan söylediklerini büyük bir kesinlikle doğru kabul edemeyiz herhalde. Ama yinede somutlanmış olarak tanrının dinle ilgisi olmasa da dinin tanrı kavramından oldukça yararlandığı bir gerçektir. Bu gerçeklik ciddi bir araştırmaya ve tahlile gebedir; ne yazık ki doyurucu hiçbir fikre rastlayamadım.
Gelelim dinlere: Kohlberg bireyler için ahlak düzeyleri belirledi çeşitli olaylara karşı verecekleri tutumları değerlendirerek.
Birinci Evre: Ceza ve İtaat eğilimi
İkinci Evre: Bireysellik, Karşılıklı Çıkara Dayanan Alışveriş
Üçüncü Evre:Kişiler Arası Uyum Eğilimi
Dördüncü Evre: Kanun ve Düzen Eğilimi
Beşinci Evre: Sosyal Sözleşme Eğilimi
Altıncı Evre : Evrensel Ahlak İlkeleri Eğilimi
Ne yazık ki insanların ezici çoğunluğu ceza ve itaat eğilimi aşamasındalar. Egemenler onlara doktirinlerini dini bir yöntemle vermeli, onlara dini aşılamalı. Üçünçü ve dördüncü evredekiler için din hemen hemen nötr etkiye sahip. Olay bundan ibaret. Daha üst seviyedekileri kemalizm, sosyalizm, komünizm, anarşizm, Nihilizm ile harekete geçirebilirsiniz ancak.
din, insanın sınırlı anlayışlarından doğmuştur.
insanın anlayışını sınırlandırmak işlevi nedeniyle de egemenler tarafından korunup kollanmaktadır.
evrensel-insan
04-08-2010, 20:40
Saygideger Kemalistcan;
Ahlak, etigin konusudur ve etik ideolojik inancsal dogrulara dayanir, evrensel bir onayi yoktur, yanlislanamaz ve sadece dogrulayanin dogrusudur.
Bu temelde; "Evrensel Ahlak İlkeleri Eğilimi" nin ne oldugunu ve nasil evrensel oldugunu, aciklar misin?
Saygilarima;
evrensel-insan
Guncelleme.
Orhan Hançerlioğlu'nun Düşünce Tarihi isimli kitabını, okurken çok hoşuma gitmişti, konuları işleyişi falan ve oradan derlemiştim konuyu. Merak eden arkadaşlar kitabın kendisinde buradakinden çok çok daha fazlasını bulabilirler.
Orhan Hançerlioğlu'nun Düşünce Tarihi isimli kitabını, okurken çok hoşuma gitmişti, konuları işleyişi falan ve oradan derlemiştim konuyu. Merak eden arkadaşlar kitabın kendisinde buradakinden çok çok daha fazlasını bulabilirler.
Sevgili AerA, kaynak eklendi.
Cehalet ve korku. İşte her dinin başlıca iki nedeni. Tanrısı hakkında insanı kuşatan belirsizlik, kendisini dine bağlayan birinci bağımsız nedendir. İnsan gerek maddi, gerek manevi karanlıkta korkar; korkusu ihtiyat olur ve korkmak ihtiyaç halini alır, korkacağı bir şey olmadığında kendisinde bir eksiklik, bir boşluk olduğunu sanır.(Jean Meslier – Sağduyu)
Korku'nun dogal bir ihtiyac olmasi, inanclarin temelindeki en onemli unsurlardan biri.
Cehennem'den kork,
Dunyevi arzu'lardan, isteklerden kork,
Gunah'a islemekten kork,
liste uzatilabilir.
İnançlar insanın BENLİK dediğimiz, kendini ifade etme tarzıdır. İster dinsel olsun, isterse diğer inançlar olsunlar, bunların hepsi, yani BENLİK İFADELERİMİZ inançlardan başka bir gerçeklik taşımazlar.
Kişiliğimizi oluşturan inançlarımızın gerçeklerle örtüşmesi durumunda MUTLULUK dediğimiz olguya kavuşuruz. İnançlarımız gerçeklerle çeliştikleri zamanlarda ise, MUTSUZLUK duygusu bizi sarar ve sarmalar.
O nedenle, inançları toptan atmak imkanımız da olmaz. Yani kişiliğimizin temel taşlarıdır bu inançlarımız. Ancak zamanla değiştirmek durumunda kaldığımız inançların yerlerine de gerçeğe yakın olan inançları koymak gerekmektedir.
FARKINDALIK / FARKINDALIK / FARKINDALIK
Bir türlü somutlanamamış bir tanrı kavramımız var. Tanrı nedir sorusuna hala yanıt verebilmiş değiliz. .
Tanrı ile din arasında somut bir bağ yoktur; ama siz inanmayı tercih edebilirsiniz. Sakın dinlerde birçok kez tanrının adının anılması, herşeyin onun adına yapılması sizi kandırmasın; somutlanamamış birşeyin bilmem kaçıncı ağızdan söylediklerini büyük bir kesinlikle doğru kabul edemeyiz herhalde. Ama yinede somutlanmış olarak tanrının dinle ilgisi olmasa da dinin tanrı kavramından oldukça yararlandığı bir gerçektir. Bu gerçeklik ciddi bir araştırmaya ve tahlile gebedir; ne yazık ki doyurucu hiçbir fikre rastlayamadım.
......
.......
......
Tanrı nedir sorusu çok açık bir yanıtı da beraberinde taşır; VAROLUŞUMUZUN KAYNAĞINA TANRI denilmektedir.
Soyut ve somut kavramları da insanları kandırıcı bir niteliktedir. ZEKA, AKIL soyut olmalarına karşın herkesin kullandığı en değerli varlıklardır.
[QUOTE=Sesli;481915]Tanrı nedir sorusu çok açık bir yanıtı da beraberinde taşır; VAROLUŞUMUZUN KAYNAĞINA TANRI denilmektedir.
Soyut ve somut kavramları da insanları kandırıcı bir niteliktedir. ZEKA, AKIL, ZİHİN, soyut olmalarına karşın herkesin kullandığı en değerli varlıklardır.
Tanrı nedir sorusu çok açık bir yanıtı da beraberinde taşır; VAROLUŞUMUZUN KAYNAĞINA TANRI denilmektedir.
Soyut ve somut kavramları da insanları kandırıcı bir niteliktedir. ZEKA, AKIL, ZİHİN, soyut olmalarına karşın herkesin kullandığı en değerli varlıklardır.[/QUOTE]
evrensel-insan
24-05-2013, 23:31
Tanri, insanoglunun tanrilastirma eylemi sonucu ve bu eyleme paralel olarak inanci ile dogrulayarak gerceklestirdigi bir kavramdir.
Tanrilastirma eylemi ayni olsa bile, inanc ile dogrulanan gerceklik farkli oldugundan her tanrilastirilan tanrilar farklilasir.
Insanoglunun sorunu tanri degil; tanrilastirma eylemi ve buna neden gerek duydugudur.
Sonucta tanri kavrami ifade olarak zaten ya olumlu ya da olumsuzdur. Tanrilastirma eylemi de zaten bu kavramin ifadeye inancsal ve ideolojik tasinmasidir.
Felsefe işte. Orhan Hançerlioğlu"nun anladıkları...
Sevisofya
29-03-2014, 21:11
Başlık iletisinde yazılanlar sorunun özündeki mem ürünü kurguların çözümlemesini içeriyor. İnancın daha etraflı inceleme ve açıklamayı gerektirdiğini düşünüyurum.
............Cunku insanoglu turunun biri tabulu rasa olarak dogar, yani 0 soyut ile. Tum soyutlamayi ve onun kurgusunu yasamdan ogrenir ve uygular........
H. ditfurth, bilinç gökten düşmedi kitabında bunun böyle olmadığını söylüyor. Sıfır soyut bir dereceye kadar benimsenebilir ancak insanın, soyutlamanın kendisini çevreden öğrendiğini sanmıyorum. Soyut düşünme memini çevreden kopya etse bile, bunun genetik temeli olması gerekir diyebilmeliyiz. Aynı kitapta ditfurt düşüncenin (soyutlama diyebiliriz) kökenini açıklarken binoküler görüşün öneminin altını çiziyor. Bu demektir ki, bu görüşe iye olanlar insan kadar olmasa da düşünebilir, plan yapabilir. Avcı pisiciklerde, şempanzelerde bunu gözlemleyebiliyoruz.
Bence burada sorulması gereken sorunun temelini tümel bir kavrama, insana, varlığına içkin bir duruma getirilmesi yanılsaması söz konusu. Tektip, ideal insan yanılsaması yaratılmış, inançların sanki gökten inmiş bir kararmış gibi düşünülmesi yatıyor. Evrimsel bilince iye olarak düşünürsek, bu sürecin bir çizgisi olmalı, gökten inmemeli. Yeryüzünde yetişip serpilmeli. Bu noktada ise tümellerden değil, tekillerin tikellere yayılması, sonuç olarak tümellere varılması, ve tekillerin bunu neden ve nasıl benimsediği sorusu sorulmalı. Tersi durumda hep bir gökten inme durumunu inceliyor ve hedefi ıskalıyor oluruz.
Insanoglunun sorunu tanri degil; tanrilastirma eylemi ve buna neden gerek duydugudur.
İşte asıl soru budur.
Bunun yanıtını ana hatlarıyla belirledim ancak geliştirmeye devam ediyorum.
evrensel-insan
29-03-2014, 22:09
Başlık iletisinde yazılanlar sorunun özündeki mem ürünü kurguların çözümlemesini içeriyor. İnancın daha etraflı inceleme ve açıklamayı gerektirdiğini düşünüyurum.
Inanc ve inancsal sifati (yani inanmak fiilinin hem olumsuzu hem de olumlusu) ile ilgili sitede basliklar var. Oralardan inanc ile ilgili gereken daha fazla bilgi edinilebilir.
Istersen link te verebilirim.
H. ditfurth, bilinç gökten düşmedi kitabında bunun böyle olmadığını söylüyor.
Kimin ne soyledigi degil, soylenenin bilimsel olup olmadigi onemlidir. Bu da gozleme dayanir.
Sıfır soyut bir dereceye kadar benimsenebilir ancak insanın, soyutlamanın kendisini çevreden öğrendiğini sanmıyorum.
Buradaki "sifir" in anlami KAVRAMSAL BILGI olaraktir. Bir bebek, KAVRAMSAL BILGI YETISI ILE DOGAR, AMA; KAVRAMSAL BILGI ILE DOGMAZ. Bebegin ne istedigi, ebeveyn tarafindan "deneme&yanilma metodu" ile giderilmeye calisilir. Bebek cocukluk cagina geldiginde bile, tum davranislarinin ne oldugunu ebeveyninden, cevreden v.s. ogrenir. Bilmek ise farklidir. Bilmek, ogrenilenin ne oldugunun bilincidir.
Mesela;
Bebek annesinin memesini emer.
Daha sonra yaptigi bu davranisin, yukarida yazan oldugunu ogrenir.
Bilmek ise, cocugun neden meme emdigi, v.s. temelli tum davranisini KAVRAMSAL BILGI olarak aciklayabilmesi ve neden nasil v.s. bu davranisi yaptiginin farkindaliginin bilinmesidir.
Soyut düşünme memini çevreden kopya etse bile, bunun genetik temeli olması gerekir diyebilmeliyiz. Aynı kitapta ditfurt düşüncenin (soyutlama diyebiliriz) kökenini açıklarken binoküler görüşün öneminin altını çiziyor. Bu demektir ki, bu görüşe iye olanlar insan kadar olmasa da düşünebilir, plan yapabilir. Avcı pisiciklerde, şempanzelerde bunu gözlemleyebiliyoruz.
Burada konu KAVRAMSAL BILGININ YASAMDAN OGRENILDIGI VE KAV RAMSAL BILGI ILE DOGULMADIGIDIR.
Bence burada sorulması gereken sorunun temelini tümel bir kavrama, insana, varlığına içkin bir duruma getirilmesi yanılsaması söz konusu. Tektip, ideal insan yanılsaması yaratılmış, inançların sanki gökten inmiş bir kararmış gibi düşünülmesi yatıyor. Evrimsel bilince iye olarak düşünürsek, bu sürecin bir çizgisi olmalı, gökten inmemeli. Yeryüzünde yetişip serpilmeli. Bu noktada ise tümellerden değil, tekillerin tikellere yayılması, sonuç olarak tümellere varılması, ve tekillerin bunu neden ve nasıl benimsediği sorusu sorulmalı. Tersi durumda hep bir gökten inme durumunu inceliyor ve hedefi ıskalıyor oluruz.
Bilinnc, bir NUMENAL YETIDIR. Bunun ile dogulur. Yalniz BILINCI EYLEME KOYMAK VE BILINCLENMEK ISE KAVRAMSAL BILGI TEMELINDE YASAMDAN OGRENILIR.
Ayrica ayni gibi algilanan bilinc ile suur ayni kavramlar degildir. Suur, YASAM YETISIDIR. Bilinc ise, BILMEK FIILININ FARKINDALIGI VE BIR SEYIN HER YONU ILE BIRLIKTE BILINMESI ve de BILEREK UYGULANMASIDIR.
Insanoglu inandigi inancini,ideolojisini, etigini v.s. BILEREK UYGULAMAZ. Bunlar alisilagelmis ve sorgulanmaz olarak dogumdan itibaren verilenler olarak; uygulanir.
Iste bilinc BUTUN BU VERILENLERIN HER YONU ILE NE OLDUGUNUN FARKINDALIGI VE BILINMESI UYGULAMA KARARININ VERILDIGI ICIN DEGIL; KISICE KENDI SERBEST IRADESI ILE KENDISININ ALMASIDIR.
İşte asıl soru budur.
Bunun yanıtını ana hatlarıyla belirledim ancak geliştirmeye devam ediyorum.
Evet, soyutlamanin temeli; ISIM DEGIL; BIR FIIL OLARAK O FIILE VERILEN ANLAM VE ICERIK VE DE BU ANLAM VE ICERIK ILE KISININ KURDUGU OLUMLU OLUMSUZ BAGDIR.
Yada bilinclenerek, bu bagdan tamamen kurtulur. Yani kavramin fiili KISIYI DEGIL, KISI KAVRAMIN FIILINI KONTROIL EDER.
Sevisofya
29-03-2014, 22:54
Benlik bilinci için kavramsal bir bilgidir, diyebilir miyiz? Benliğin bir yeti temeli, olgusal ve bireye özgü bir kökeni, özlük taşıdığını düşünüyor musunuz?
evrensel-insan
29-03-2014, 23:07
Benlik bilinci için kavramsal bir bilgidir, diyebilir miyiz? Benliğin bir yeti temeli, olgusal ve bireye özgü bir kökeni, özlük taşıdığını düşünüyor musunuz?
Benlik ten ne algilandigina bagli.
Eger benlik dusuncenin giydirdigi sahte ego elbisesi ise, bu benlik bilinci degildir.
Eger benlik, insanoglunun zihinsel davranissal yasam ve iliskisel duzen ve sistemsel kuyrum ve kurumsallasmasal temelde KENDILIK YANI INSANOGLU TURU VE ONUN BIRI ise bu bilinctir.
Evet bu bir kavramsal bilgidir ve tureteni de insanoglu turudur.
Iste benlik ya da bilinc isimlerine verilen her turlu tanim, tarif anlam ve icerik; bunlarin kavramsal bilgisidir.
Yeti temeli insanoglunun uclu yapisidir. Yani fiziksel zihinsel ve kavramsal ve de bio sosyo ve psiko.
Olgusal yani, bilimsel olarak alinan gozlemin kavramsal bilgisidir. Bireye ozgu kokeni de, bireyin insanoglu turunun biri olmasidir.
Oz, ozsel, oznel, ozel v.s. ise; GORUNTUSU OLMAYAN ve OLDUGUNA IDEOLOJIK V.S. OLARAK INANILANDIR.
Sevisofya
30-03-2014, 00:17
Eger benlik, insanoglunun zihinsel davranissal yasam ve iliskisel duzen ve sistemsel kuyrum ve kurumsallasmasal temelde KENDILIK YANI INSANOGLU TURU VE ONUN BIRI ise bu bilinctir. Evet bu bir kavramsal bilgidir ve tureteni de insanoglu turudur.
Önceden oluşturulmuş kavramsal bir bilgi kümesinin içine eklenip sen dolayısıyla bene ulaşma durumu mu söz konusudur? Burada bir kurguya dahil olmaktan söz edebilir miyiz?
Iste benlik ya da bilinc isimlerine verilen her turlu tanim, tarif anlam ve icerik; bunlarin kavramsal bilgisidir. Yeti temeli insanoglunun uclu yapisidir. Yani fiziksel zihinsel ve kavramsal ve de bio sosyo ve psiko. Olgusal yani, bilimsel olarak alinan gozlemin kavramsal bilgisidir. Bireye ozgu kokeni de, bireyin insanoglu turunun biri olmasidir.
Kavramsal bilgi için: "kurgu, dizge, örüntü" dersek;
Yeti temeli için: Türe ait genetik ve memetik evrimin karşılıklı etkileşimlerinin bir sonucu,
Olgusal temeli için: Kavramsal bilgisi oluşmamış nesnenin bilimsel yöntemle incelenerek oluşturulmuş ve bilim çevresi tarafından benimsenmiş kuramsal/kavramsal bilgisi,
Bireye özgü kökeni türünün bir üyesi olması,
Öz, özsel, öznel yanı için, en azından mutlaklık anlamında "inanç/yanılsama" deyebiliriz sanırım. Benliğimiz mutlak değil. Sürekli bir oluşum ve yıkım durumunda. Dış dünyadan ayrık değil, varlığa bağlı devinim sürecinde. Burada yarattığımız iç dünyanın mutlaklık yanılsaması. Dolayısıyla ben, ben değilim. Eğer ben, ben değil isem, bana iye olmayan benlik bilincine kavramsal bilgi yoluyla ulaşıyorsam, bu bilinçlenme öncesi yeti temelim kavramsal bilgisi oluşmamış nesnedir diyebilir miyim?
evrensel-insan
30-03-2014, 00:43
Önceden oluşturulmuş kavramsal bir bilgi kümesinin içine eklenip sen dolayısıyla bene ulaşma durumu mu söz konusudur? Burada bir kurguya dahil olmaktan söz edebilir miyiz?
Evet, klasik olarak oyle. Yalniz 20. yuzyilin ortalarindan baslayan dil devrimi ile, o eskisi gibi "bu su demektir" algisai yok. Aksine her beynin kendi her turlu duzeyinin ortada olan bir kavrama kendi zihinsel degerleri ile verdigi anlam ve icerik var. Zaten bu olmazsa, kavramlar tedaulden kalkmaz, ya da yenilenmez.
Iste bilimin bilimsel bilissel ve bilgisel yani da zaten; inancta ideoloji de olan mutlaklastirma, teklestirme, ilkleme sabitlik v.s. yi yapmamasi ve olgusal temeldeki gecerliligi gozlem ile yanlislayabilmesi. Ayrica bilisim ve bilgi toplum ve caginda da herseyi yenilemesi ya da yenilerini turetmesi.
Iste cagdaslik ile cagdisiligin farki bu.
Kavramsal bilgi için: "kurgu, dizge, örüntü" dersek;
Yeti temeli için: Türe ait genetik ve memetik evrimin karşılıklı etkileşimlerinin bir sonucu,
Olgusal temeli için: Kavramsal bilgisi oluşmamış nesnenin bilimsel yöntemle incelenerek oluşturulmuş ve bilim çevresi tarafından benimsenmiş kuramsal/kavramsal bilgisi,
Olgusal temel, bilimsel olarak gozleme teoriye teorinin test edilebilmesine ve gozlem ile yanlislanabilir olmasina baglidir. Yanlislanamayan dogrular gercekler v.s. bilimsel degildir.
Bireye özgü kökeni türünün bir üyesi olması,
Öz, özsel, öznel yanı için, en azından mutlaklık anlamında "inanç/yanılsama" deyebiliriz sanırım. Benliğimiz mutlak değil. Sürekli bir oluşum ve yıkım durumunda. Dış dünyadan ayrık değil, varlığa bağlı devinim sürecinde. Burada yarattığımız iç dünyanın mutlaklık yanılsaması. Dolayısıyla ben, ben değilim. Eğer ben, ben değil isem, bana iye olmayan benlik bilincine kavramsal bilgi yoluyla ulaşıyorsam, bu bilinçlenme öncesi yeti temelim kavramsal bilgisi oluşmamış nesnedir diyebilir miyim?
Kavramsal bilgi insanoglu bilgilenmesinin ve bu bilgiyi ortaya koymasinin temeli ve siniridir.
Kavramsal bilgi olmadan, hic bir seyi ortaya koyamazsin.
Mesela bebek, diyelim elini algiladiginda, onun ile sesli bir bag kurar. Yani ona bir kavram verir ve iletisime gecer.
Iste bu temelde insanoiglunun kendi turu disindaki tum iletisimi sadece tek tarafli bir mono iletidir. Dil de bu temelde yapilandirildigindan, ifade olarak bir akil tatmini mutlaklik icerir. "Var/yok, dogru/yanlis, iyi/kotu/ oyle/degi/ bu/su/o" v.s.
Burada bilimsel kullanim; NESNE DEGIL, FENOMENDIR. FENOMEN GORUNGU DEMEKTIR.
Yani insanoglu kavramsal bilgisini gozlemini algiladigi fenomen uzerine ve bu fenomenden turetir.
Nesne bilimsel olarak diyememe nedeni, NESNEYI ORTAYA KOYANIN OZNEL VE KAVRAMSAL YANININ OLMASI ve SAF BIR NESNEL BILGININ OLMAMASIDIR.
evrensel-insan
30-03-2014, 01:18
Gordugum kadariyla, bilgilenmeye ve sorgulamaya yonelik bir beyin calistirman var.
Bu acidan, eger "yogun/karmasik" gelmezse; bu baslikta kullanilan her bir kavramin ya da konunun kendi basina bilgi ve dusunce dile getiren yazilarini asagidaki basliktan bulabilirsin.
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?p=514918#post514918
Eger istersen bu basliktaki her bir sayfadaki mesajin basligini bulmak adina, son guncellenmis "icindekiler" mesaj basligini da 109. sayfadan bulabilir ve de ilgini ceken v.s. bir mesaj basligi olursa ve uzerinde soru sormak, dusunce belirtmek ve bilgi paylasmak istersen; o ana mesaj basligini alintiliyarak altina yazabilirsin. Boylece ben de, hangi mesaj basligi ile ilgili yazdigini anlar ve senin mesajina yonelik te yanitlarim.
Ayrica profilden diger konu ve kavrmlar ile ilgili site forumlarindaki diger basliklara da erisebilir ve gerekli gorursen, mesaj yazabilirsin.
Sevisofya
30-03-2014, 02:21
Nesne bilimsel olarak diyememe nedeni, NESNEYI ORTAYA KOYANIN OZNEL VE KAVRAMSAL YANININ OLMASI ve SAF BIR NESNEL BILGININ OLMAMASIDIR.
Nesneyi ortaya koyanın öznel yanı ancak öznenin mutlak olduğu ön onayı ile oluyor gibi. Sonuç olarak özne de nesnedir. 3 milyar yıllık bir evrimin dallanıp budaklanmış ürünü. Dış dünya ile iç dünyanın arasına neden sınır çizelim ki: moleküler boyutta evrilmiş olma özelliklerini taşıyor. Oturduğum koltuğun, soluduğum havanın, baktığım ekranın, tüm bunlara dahil olan bedenimin, beynimin oluşum yapısı atom. Beynimin yakıtı moleküler besinler. Şimdi burada atom kuramsal bir betimlemedir demeyelim lütfen. Atom fenomenin, nesnesinin saflığını aramayalım. Saflık nedir? Saflık bana ideal bir kavram gibi geliyor. Şaşılmayacak derecede öznel. Evet, öznel dememle birlikte "....neden sınır çizelim ki" tümcesinin geçersizliği ortaya çıkıyor; ancak ben burada mutlaklığa vurgu yapmak isterim. Özneden söz ederken onun evrimsel geçmişini görmeliyiz. Beyin gökten inmedi. Çevre koşullarına yanıt olarak evrimleşti ve evrimleşmeye devam ediyor. Bu süreçte ara beyin bazı paket programlar sunuyor ve burada bir içselleştirme süreci başlıyor. Sonuçta evrim öngörüsüz bir süreç olduğuna göre, organizmanın temel etkinlikleri bilinçli bir eylem birlikteliğinde gelişmiyor. Yürek atışı, uyku, tat duyusu, üşüme terleme vb. vejetatif eylemler; dahası hormonal denge, üreme isteği gibi sizin "şuur" dediğiniz süreçler çoğu zaman bilinçli ben dediğimiz kavramsal bilginin dışında gelişiyor. Burada kavramsal bilginin yerleşim ve oluşum kaynağı ise ön beyin. Benlik bilincinin ve daha birçok kavramsal bilginin kaynağının burası olduğunu söyleyip benliğin mutlak olmadığını yinelersek, bu örüntüler arasında yanılsamalar da dahil olmak üzere bilgiler elde ederiz. Bu bilgilerin varsayımsal dış dünya dediğimiz özne nesnesinin dışındaki nesneler ile tutarlı olması konusunda ise olgusallığı incelerken kullandığımız yanlışlanabilir bilimsel kuram yöntemini kullanabiliriz. Böylece tutarlı, işlevsel bilgileri aynı doğal uyarlanma yoluyla türleşmede olduğu gibi, seçebiliriz.. Böylece soyutlama ve sosyal hayvan olma geçmişimizle gelen duygusal yetimiz, yanılsama yönümüz, yaratıcı avantajlara dönüşür. El becerimizle düşüncemizdeki tasarıyı nesne üzerinde varederiz.
Saflığı ve mutlaklığı; özneyi temel almayı sizin tanımlamanızla bir "mono ileti" olarak görüyorum. Gerçeğin eksik bir açıklaması.
evrensel-insan
30-03-2014, 03:09
Nesneyi ortaya koyanın öznel yanı ancak öznenin mutlak olduğu ön onayı ile oluyor gibi. Sonuç olarak özne de nesnedir. 3 milyar yıllık bir evrimin dallanıp budaklanmış ürünü. Dış dünya ile iç dünyanın arasına neden sınır çizelim ki: moleküler boyutta evrilmiş olma özelliklerini taşıyor. Oturduğum koltuğun, soluduğum havanın, baktığım ekranın, tüm bunlara dahil olan bedenimin, beynimin oluşum yapısı atom. Beynimin yakıtı moleküler besinler. Şimdi burada atom kuramsal bir betimlemedir demeyelim lütfen. Atom fenomenin, nesnesinin saflığını aramayalım. Saflık nedir? Saflık bana ideal bir kavram gibi geliyor. Şaşılmayacak derecede öznel. Evet, öznel dememle birlikte "....neden sınır çizelim ki" tümcesinin geçersizliği ortaya çıkıyor; ancak ben burada mutlaklığa vurgu yapmak isterim. Özneden söz ederken onun evrimsel geçmişini görmeliyiz. Beyin gökten inmedi. Çevre koşullarına yanıt olarak evrimleşti ve evrimleşmeye devam ediyor. Bu süreçte ara beyin bazı paket programlar sunuyor ve burada bir içselleştirme süreci başlıyor. Sonuçta evrim öngörüsüz bir süreç olduğuna göre, organizmanın temel etkinlikleri bilinçli bir eylem birlikteliğinde gelişmiyor. Yürek atışı, uyku, tat duyusu, üşüme terleme vb. vejetatif eylemler; dahası hormonal denge, üreme isteği gibi sizin "şuur" dediğiniz süreçler çoğu zaman bilinçli ben dediğimiz kavramsal bilginin dışında gelişiyor. Burada kavramsal bilginin yerleşim ve oluşum kaynağı ise ön beyin. Benlik bilincinin ve daha birçok kavramsal bilginin kaynağının burası olduğunu söyleyip benliğin mutlak olmadığını yinelersek, bu örüntüler arasında yanılsamalar da dahil olmak üzere bilgiler elde ederiz. Bu bilgilerin varsayımsal dış dünya dediğimiz özne nesnesinin dışındaki nesneler ile tutarlı olması konusunda ise olgusallığı incelerken kullandığımız yanlışlanabilir bilimsel kuram yöntemini kullanabiliriz. Böylece tutarlı, işlevsel bilgileri aynı doğal uyarlanma yoluyla türleşmede olduğu gibi, seçebiliriz.. Böylece soyutlama ve sosyal hayvan olma geçmişimizle gelen duygusal yetimiz, yanılsama yönümüz, yaratıcı avantajlara dönüşür. El becerimizle düşüncemizdeki tasarıyı nesne üzerinde varederiz.
Saflığı ve mutlaklığı; özneyi temel almayı sizin tanımlamanızla bir "mono ileti" olarak görüyorum. Gerçeğin eksik bir açıklaması.
Buradaki ana konu BILIMIN BILIMSELLIGININ METAFIZIK TEMELLI VARLIKSAL/ONTOLOJIK BIR TABANI DEGIL; EPISTEMOLOJIK, BILGISEL BIR TABANI OLMASIDIR.
Yani fenomenin ne oldugunun varliksal tartismasi, metafizik tartismadir. Bu da her birinin in dirgemeci temelindeki uclu temel tartismasidir
Materyalizm-mustakil var olan varligin madde, gercek varligin nesnel oldugunu soyler.
Idealizm-mustakil var olan varligin ozne,gercek varligin oznel oldugunu soyler.
Pozitivizm- mustakil var olan varligi yok sayar ve gercek varligi isim olarak ortaya koyar.
Bilim ise bilimsel olarak INSANOGLUNUN GOZLEMINI ALGILADIGI TABANA FENOMEN DER ve FENOMENI DEGIL, GOZLEMINI ORTAYA KOYAR.
Fenomenin yukaridaki ideolojik inancsal tartismasina da girmez.
Zaten metafizik uclu, sadece kendi tabenini kabul eder ve digerlerini red eder ve de monisttir.
Dualizm de ise, madde-dusunce birlikteligi vardir. Burada onemli olan, FENOMEN TABANININ VERDIGI GOZLEM ALGISINA VERILEN KAVRAM VE ONUN UZERINE TURETILEN BILGIDIR.
Bunun disinda hic bir sey yoktur.
Ayrica insanogflu disinda hic bir fenomen kendi kendisini kendisi ortaya koyamaz. FENOMENI KENDI DE DAHIL TEK ORTAYA KOYAN FENOMEN INSANOGLUDUR.
Bu ortaya koyum da, tek tarafli monolojik ve sadece insanoglu eliyle adina ait ve icin olan ortaya koyumdur.
Kisaca insanoglu kendi dahil herseyi kendi beyin yetisi ile ortaya koyar.
Burada bir not: Insanoglunun kendi fenomeninin olmadgi bir zamandaki bir fenomeni mesela dinazoru ortaya koyusu ise; zamansaldir.
Yani DINAZORU KENDI VARLIGINDA ZAMANSAL OLARAK KENDI VARLIGINDAN ONCE ORTAYA KOYAR.
Ayrica ben metafizik temelli hic bir temeli temel almiyorum. Benim bakis acim, VARLIKSAL DEGIL; BILGISEL.
Sevisofya
30-03-2014, 04:01
Ayrica insanogflu disinda hic bir fenomen kendi kendisini kendisi ortaya koyamaz. FENOMENI KENDI DE DAHIL TEK ORTAYA KOYAN FENOMEN INSANOGLUDUR.
Neden özneyi merkeze yerleştiriyoruz? Özne mutlak değil ki. Fenomen olan öznenin kendisi, kendi dışındaki fenomenler de dahil mutlaklığı söz konusu değil ki. Durağan değil, devinen bir yapıdan söz edemez miyiz? 4 milyar yıl önce yeryüzünde insan fenomeni olmadan önce durağan bir yapı mı var dı? Yeryüzünün içi ve dış yüzeyi görkemli olaylara sahne olmuyor muydu? (Bilimsel araştırmaların bilgisi gölgesinde düşsel tasarım olarak)
Sanırım burada yine fenomene takılacağım.. Gerçeğin kendisi olmayacak. O zamana ait olmak ne demektir. Bundan 4 yıl önce kendi varlığımı düşüneyim. O zaman diliminin içindeydim. Şimdi ise bir bilgi olarak usuma getiriyorum. Bu zaman dilimi ise eğer bedenim yaşarsa (?) ilerde bir bilgi, gerçeğin (?) çarpık bir fenomeni olacak. Yine yine.. Mutlaklık seziyorum. Mutlak ben'i çıkarınca devinim daha net anlaşılıyor gibi. Ben yok olunca devinimi daha rahat kavrıyorum.
*Öznenin merkezde olmaması nedeni: içinde bulunduğumuz nesnel gerçeklikte özneden bağımsız nesne varolabilirdi ve oldu da; ancak nesneden bağımsız özne varolmadı.
Yanılyıor olabilirim, devinimin olması nesnenin kendini gerçekleştirdiğini gösteriyor gibi..
evrensel-insan
30-03-2014, 04:21
Neden özneyi merkeze yerleştiriyoruz? Özne mutlak değil ki.
Insanoglu mu ozne? Insanoglu bir fenomenonumeno kavramsal butun.
Fenomen olan öznenin kendisi, kendi dışındaki fenomenler de dahil mutlaklığı söz konusu değil ki. Durağan değil, devinen bir yapıdan söz edemez miyiz? 4 milyar yıl önce yeryüzünde insan fenomeni olmadan önce durağan bir yapı mı var dı? Yeryüzünün içi ve dış yüzeyi görkemli olaylara sahne olmuyor muydu? (Bilimsel araştırmaların bilgisi gölgesinde düşsel tasarım olarak)[/qute]
Insanoglu yer yuzunde yokken, o tarihlerde neyin ne oldugunu ortaya koyan var miydi?
Yoksa insanoglu mu sadece kendi varliginda ortasya koydu?
Insanoglu disinda kendi varligini ortaya koyan baska bir fenomen var mi?
Varsa, bu fenomenin varligini oertaya koyan kim? Kendisi mi/insanoglu mu?
[quote]Sanırım burada yine fenomene takılacağım.. Gerçeğin kendisi olmayacak.
Gercek bir insanoglu yapilandirilmisligidir. Temele ve tabana gore de gercek degiskendir. Madde temelli nesnel iken, ozne temelli olan ozneldir.
Dolayisi ile neyin gercek oldugu ya da gercekte olanin ne oldugu, ya da gercek varligin ne oldugu v.s. tamamen aklin ideolojik inanci temelinde ve sectigi tabana baglidir.
O zamana ait olmak ne demektir. Bundan 4 yıl önce kendi varlığımı düşüneyim. O zaman diliminin içindeydim. Şimdi ise bir bilgi olarak usuma getiriyorum. Bu zaman dilimi ise eğer bedenim yaşarsa (?) ilerde bir bilgi, gerçeğin (?) çarpık bir fenomeni olacak. Yine yine.. Mutlaklık seziyorum. Mutlak ben'i çıkarınca devinim daha net anlaşılıyor gibi. Ben yok olunca devinimi daha rahat kavrıyorum.
Soyle aciklayayim. Sen dunyaya gelmeden evinizdeki esyaslar senden once vardi ve sen bunlari algilayinca varligini da algiladin. Yani sen kendi adina SENDEN ONCE OLAN BIR ESYAYI ANCAK KENDI VARLIGINDA ORTAYA KOYAB ILDIN.
*Öznenin merkezde olmaması nedeni: içinde bulunduğumuz nesnel gerçeklikte özneden bağımsız nesne varolabilirdi ve oldu da; ancak nesneden bağımsız özne varolmadı.
Yanılyıor olabilirim, devinimin olması nesnenin kendini gerçekleştirdiğini gösteriyor gibi..
Nesneyi ozneden neye gore ve nasil ayiriyorsun?
Bana bir nesne soyle?
Sen bu nesneyi soylewrken, OZNEL YANINI KULLANMIYOR MUSUN? Yani soyut yanini, yani dusunceni v.s.?
Sevisofya
03-04-2014, 22:28
Insanoglu yer yuzunde yokken, o tarihlerde neyin ne oldugunu ortaya koyan var miydi?
Özne arayışı seziyorum. Birisinin koyması mı gerekiyor?
Yoksa insanoglu mu sadece kendi varliginda ortasya koydu?
İnsanoğlu tümeli bana donuk bir ideal gibi geliyor. Bugünün türüne ait bir bireyi ele aldık diyelim, soy üzerinden geriye gidelim: 2 milyar yıl öncesi ile bugünün organizması aynı genlere ve çevreye hatta memlere iyedir?
Insanoglu disinda kendi varligini ortaya koyan baska bir fenomen var mi?
İlgili nesnenin kendisi kendi varlığını ortaya koyuyor. Bedenimizin yaşı ile yeryüzünün yaşını ölçebiliriz. Yer nesnesi kendi varlığını bizden önce ortaya koymuştur.
Varsa, bu fenomenin varligini oertaya koyan kim? Kendisi mi/insanoglu mu?
Kim? Yine özne arayışı.. Özneyi aramak için de mutlak olarak kabul etmek gerekiyor. Nereden gelir bu mutlak özne/ruh/tin, neliği nedir? Kim, kimdir? Hangi zaman diliminde kim, kim olmuştur? Durur mu devinir mi?
Gercek bir insanoglu yapilandirilmisligidir. Temele ve tabana gore de gercek degiskendir. Madde temelli nesnel iken, ozne temelli olan ozneldir.
Nesne ile öznenin mutlak ayrımı yapılıyor.. Ancak özne, nesnenin bir ürünü değil midir? Evrim geçirmemiş midir? Yetisi de, kavramsal bilgi dediğimiz mem havuzu da değişmemiş midir? Ayrıca bu mem havuzu açık sistem değil midir?
Dolayisi ile neyin gercek oldugu ya da gercekte olanin ne oldugu, ya da gercek varligin ne oldugu v.s. tamamen aklin ideolojik inanci temelinde ve sectigi tabana baglidir.
Soyle aciklayayim. Sen dunyaya gelmeden evinizdeki esyaslar senden once vardi ve sen bunlari algilayinca varligini da algiladin. Yani sen kendi adina SENDEN ONCE OLAN BIR ESYAYI ANCAK KENDI VARLIGINDA ORTAYA KOYAB ILDIN.
Yine bir mutlak özneyi merkeze yerleştirme eğilimi.
Nesneyi ozneden neye gore ve nasil ayiriyorsun?
Özneyi nesnenin bir yan ürünü olarak görüyorum.
Bana bir nesne soyle?
Sen bu nesneyi soylewrken, OZNEL YANINI KULLANMIYOR MUSUN? Yani soyut yanini, yani dusunceni v.s.?
Bu an çevremle etkileşen ben. Öznel yanım, öznenin mutlaklığı olmadığı için yok. Bunu söyleyen geçici ben, bu anın nesnel etkileşimlerinin beynimde olan yanılsar yansısıdır. Bu yanılsamaları türeten, modelleyen nesne kendisini beslemek için beni yemeğe yönlendirecek..
evrensel-insan
03-04-2014, 22:43
Özne arayışı seziyorum. Birisinin koyması mı gerekiyor?
Hayir onun icin yazmadim. "Insanoglunun kendi oncesini yine kendisinin zamansal algisi olarak ortaya koydugunu belirtmek" icin yazdim. Yoksa insanoglu dinazorlar devrini ortaya koyamazdi.
İnsanoğlu tümeli bana donuk bir ideal gibi geliyor. Bugünün türüne ait bir bireyi ele aldık diyelim, soy üzerinden geriye gidelim: 2 milyar yıl öncesi ile bugünün organizması aynı genlere ve çevreye hatta memlere iyedir?
Insanoglu uc yonlu degisiyor, evrimsel, zihinsel ve kavramsal. Dolayisi ile bilginin turetimi de boylece degisiyor. Ayni sekilde insanoglu beyninin yetileri de.
İlgili nesnenin kendisi kendi varlığını ortaya koyuyor. Bedenimizin yaşı ile yeryüzünün yaşını ölçebiliriz. Yer nesnesi kendi varlığını bizden önce ortaya koymuştur.
Kime/neye gore?
Kim? Yine özne arayışı.. Özneyi aramak için de mutlak olarak kabul etmek gerekiyor. Nereden gelir bu mutlak özne/ruh/tin, neliği nedir? Kim, kimdir? Hangi zaman diliminde kim, kim olmuştur? Durur mu devinir mi?
Evrensel-insan zihniyeti basligindan "Qua felsefesini okumani oneririm. Insanoglunun kimi insanoglu dahil neyi ortaya koyandir. Zaten bu algilansa, insanoglu kim icin tanri aramaz. Iste bu ortaya konan nenin biri de kimdir. Buradaki kim, beynin zihinsel yeti ve soyutlamasi temelindedir.
Nesne ile öznenin mutlak ayrımı yapılıyor.. Ancak özne, nesnenin bir ürünü değil midir? Evrim geçirmemiş midir? Yetisi de, kavramsal bilgi dediğimiz mem havuzu da değişmemiş midir? Ayrıca bu mem havuzu açık sistem değil midir?
Hayir, ayrim yapmak baska; farklarini ortaya koymak baskadir. Sen bana hic bir nesnenin oznel olmadan ortaya konusunu gosteremezsin. Burada kavram da vardir. Burada olan insanoglunun aldigi gozlemin algi temelinde kavramlasarak, gozlemi alinan ile ozdeslesmesidir. Yani bir nesnenin adi, insanoglunun ozdeslestirdigidir.
Yine bir mutlak özneyi merkeze yerleştirme eğilimi.
Anlasildi, senin bakis acin; varliksal; bilgisel degil. Benimkisi ise varliksal degil, bilgisel.
Özneyi nesnenin bir yan ürünü olarak görüyorum.
Ortada yan urun yiok, biri digerinden bagimsiz degil; biri olmadan digerui ortaya konamaz.
Bu an çevremle etkileşen ben. Öznel yanım, öznenin mutlaklığı olmadığı için yok. Bunu söyleyen geçici ben, bu anın nesnel etkileşimlerinin beynimde olan yanılsar yansısıdır. Bu yanılsamaları türeten, modelleyen nesne kendisini beslemek için beni yemeğe yönlendirecek..
Soyle yapalim.
Senin alginda nesne nedir?
Senin alginda ozne nedir?
Ikisi arasindaki fark nedir?
Neden birini digerine gore ilk once v.s. almak temelli indirgemecilige yoneliyorsun?
Sevisofya
04-04-2014, 00:35
Soyle yapalim.
Senin alginda nesne nedir?
Senin alginda ozne nedir?
Ikisi arasindaki fark nedir?
Neden birini digerine gore ilk once v.s. almak temelli indirgemecilige yoneliyorsun?
1.Nesne: Moleküler yapılanma.
2.Özne: Özne kavramı daha geniş ölçülerde ele alınabilir ve bu tanımlamayı yaparken eminim atladığım birçok nokta alacaktır; ancak, konumuz dolayısıyla insanın özneliği olarak açıklarsam: bedeni modelleyen beyinin sanrılı bir biçimde kendini modellemesi. Sanrısal bir iç dünya yaratımı. Süreç'in bu iç dünya ile ilişkilendirilmesi ve ben'e ulaşımı. Proaktif davranışın bellek ile birlikte benle bütünleşmesi ve uzun süreli belleğe kazınımı.
Benim buradaki derdim tüm bu süreçlerin moleküler dünyadan ayrı olmaması ve öznenin bugünkü hali ile gökten inmeyip evrimleşmesi. Evet, varlık olarak yaklaşıyorum; ancak burada biginin kökeninin varlık (ilgili nesne) olduğunu düşünüyorum. Modern insanın evrimleşme süresinin öncesinde de moleküler yapılanma vardı, yeryüzü vardı, diğer türler vardı. Bu varlığın kavramsal bilgisine ulaşmam ve bu dilin kendi içine dönük bir yapıda olması, kendimiz çalıp kendimizin oynaması bu varlığa etki etmediği görüşünde; ayrıca bu bilgiye ulaşan kavramsal yeti temelinin yanlızca bilgide olarak ele alınmaması, ayaklarının yere basması yönündeyim. Yani beyinde. Beyin dediğimiz zaman da yalnızca bu zamana ait süregelmiş DNA tarifinin sonucu değil, DNA tarifinin kendisinin de bu moleküler yapılanmada, zamanın akışında, dış dünyadan yalıtık değil tam olarak dış dünyanın, varlığın içinde olduğunu, bilincin her ne kadar içsel bir bilgi yanılsaması ortaya koysa da kapalı değil açık bir sistem olduğunu düşünüyorum. Dün bugün yarın, saatler önce ya da sonra, bu an sürekli bir bilgi akışı söz konusu. Geçici olan, yapılandırılmış mutlak özne yanılsaması.. Dahası, bu yeti temelinin yalnızca DNA'nın tarifiyle oluşturulmuş beden yapısının iç sınırlarında görmüyorum. LSD, DMT, THC ve MDMA benzeri uyarıcı bir madde ile yeti temelini, beyini manipüle edebilirsiniz. Bu da dış dünyadan yalıtık ve kendi içsel dinamikleriyle sınırlı olmadığını gözler önüne serer.
3. Aradaki fark: Bu sanrısal iç dünyanın kendi dışındaki varsayımsal dış dünya ile tamı tamına örtüşmemesi, düşsel yönünün öne çıkması. İlginç olan düşsel imgenin yine varsayımsal dış dünyadan gelen çarpıtılmış simge olması. Bir süre sonra bu bilginin silinmeye yüz tutması ve imgenin simgeden bağımsız olarak ele alınması.
4. İndirgemenin nedeni: "içinde bulunduğumuz nesnel gerçeklikte özneden bağımsız nesne varolabilirdi ve oldu da; ancak nesneden bağımsız özne varolmadı." Tüm bu yanılsamanın varlıksal temelini pisiciğin birine yansıtalım ve kambriyen kayaçlarında bir pisicik arayalım. Bulabilir miyiz? O zamanlarda pisicik dilini, pisicik yeti temelli ortaya bilgi koyabilecek bir varlık var mıydı? Bu varsayımı yanlışlayabiliriz.
evrensel-insan
04-04-2014, 01:32
1.Nesne: Moleküler yapılanma.
2.Özne: Özne kavramı daha geniş ölçülerde ele alınabilir ve bu tanımlamayı yaparken eminim atladığım birçok nokta alacaktır; ancak, konumuz dolayısıyla insanın özneliği olarak açıklarsam: bedeni modelleyen beyinin sanrılı bir biçimde kendini modellemesi. Sanrısal bir iç dünya yaratımı. Süreç'in bu iç dünya ile ilişkilendirilmesi ve ben'e ulaşımı. Proaktif davranışın bellek ile birlikte benle bütünleşmesi ve uzun süreli belleğe kazınımı.
Benim buradaki derdim tüm bu süreçlerin moleküler dünyadan ayrı olmaması ve öznenin bugünkü hali ile gökten inmeyip evrimleşmesi. Evet, varlık olarak yaklaşıyorum; ancak burada biginin kökeninin varlık (ilgili nesne) olduğunu düşünüyorum. Modern insanın evrimleşme süresinin öncesinde de moleküler yapılanma vardı, yeryüzü vardı, diğer türler vardı. Bu varlığın kavramsal bilgisine ulaşmam ve bu dilin kendi içine dönük bir yapıda olması, kendimiz çalıp kendimizin oynaması bu varlığa etki etmediği görüşünde; ayrıca bu bilgiye ulaşan kavramsal yeti temelinin yanlızca bilgide olarak ele alınmaması, ayaklarının yere basması yönündeyim. Yani beyinde. Beyin dediğimiz zaman da yalnızca bu zamana ait süregelmiş DNA tarifinin sonucu değil, DNA tarifinin kendisinin de bu moleküler yapılanmada, zamanın akışında, dış dünyadan yalıtık değil tam olarak dış dünyanın, varlığın içinde olduğunu, bilincin her ne kadar içsel bir bilgi yanılsaması ortaya koysa da kapalı değil açık bir sistem olduğunu düşünüyorum. Dün bugün yarın, saatler önce ya da sonra, bu an sürekli bir bilgi akışı söz konusu. Geçici olan, yapılandırılmış mutlak özne yanılsaması.. Dahası, bu yeti temelinin yalnızca DNA'nın tarifiyle oluşturulmuş beden yapısının iç sınırlarında görmüyorum. LSD, DMT, THC ve MDMA benzeri uyarıcı bir madde ile yeti temelini, beyini manipüle edebilirsiniz. Bu da dış dünyadan yalıtık ve kendi içsel dinamikleriyle sınırlı olmadığını gözler önüne serer.
3. Aradaki fark: Bu sanrısal iç dünyanın kendi dışındaki varsayımsal dış dünya ile tamı tamına örtüşmemesi, düşsel yönünün öne çıkması. İlginç olan düşsel imgenin yine varsayımsal dış dünyadan gelen çarpıtılmış simge olması. Bir süre sonra bu bilginin silinmeye yüz tutması ve imgenin simgeden bağımsız olarak ele alınması.
4. İndirgemenin nedeni: "içinde bulunduğumuz nesnel gerçeklikte özneden bağımsız nesne varolabilirdi ve oldu da; ancak nesneden bağımsız özne varolmadı." Tüm bu yanılsamanın varlıksal temelini pisiciğin birine yansıtalım ve kambriyen kayaçlarında bir pisicik arayalım. Bulabilir miyiz? O zamanlarda pisicik dilini, pisicik yeti temelli ortaya bilgi koyabilecek bir varlık var mıydı? Bu varsayımı yanlışlayabiliriz.
Peki nesneyi ortaya koyan nedir?
Senin bu mesajin nesnel midir?
Bu mesaji oznel yonunu kullanmadan yazabilir misin?
Ben sana kisaca soyle aciklayayim.
Insanoglu disinda insanoglundan bagimsiz bir GERCEKLIK VARDIR, yalniz bu gercekligin tanimi, tarifi, anlami, icerigi kisaca herseyi INSANOGLU YAPILANDIRILMISLIGIDIR.
Dolayisiyla, GERCEKLIK; METAFIZIK/ONTOLOJIK/VARLIKSAL TEMELDEKI OZNEL, NESNEL, ISIMSEL DEGIL; YAPILANDIRILMIS GERCEKLIKTIR.
Yapilandiranda, kendi dahil insanogludur.
Diger aciklama da soyle;
Insanoglu fenomeni, kendi fenomeni dahil; gozlemini !? (unlem ve soru) olarak duyumsal ve duyusal algiladigini "var" ile isaretleyerek, isaretledigine bir kavram verir ve bu kavrami, isarfetledigi var ile ozdeslestirir.
Dolayisi ile var, hem fiziksel, hem dusunsel hem de kavramsaldir.
Insanoglu fenomeni de numenokavramsal; yapisi da, bio sosyo psikolojiktir.
Butun bu aciklamalardaki, gercekligi ve onu yapilandiran insanoglunu, metafizik ve varliksal olarak sadece nesnel sifata indirgemek ne kadar mantiklidir.
Ya da insanoglu ile bir esyanin farkini ikisini de nesnel diyerek; nasil aciklarsin?
Son bir izah;
Insanoglu beyninin fonksiyonu olan kavram bir uclu birlikteliktir.
Beyin olmasa dusunxce ve kavram olmaz.
Dusunce olmasa beyin ve kavram olmaz
Kavram olmazsa beyin ve dusunce olmaz.
Yani insanoglu "varligini dusuncesinin kavrami ile ortaya koyar" ayni ortaya koyumu kendi disindaki fenomenler icin de uygular.
Kavramsal bilgi sadece insanogluna mahsustur ve bir monolog olarak tek tarafli iletidir.
Iste insanoglu kendi dahil; gozlemini algiladigi her seyi kendi kavramsal bilgisi ile ortaya koyar.
Buna yontemsel naturalizm denir ve ontolojik naturalizm den; epistemolojik olarak ayrilir.
Natüralizm iki farklı felsefî görüşte incelenir:
Yöntemsel natüralizm (veya bilimsel natüralizm) ki bu epistemoloji üzerine yoğunlaşır: "Dünya üzerinde güvenilir bilgiyi edinmenin yöntemleri nelerdir?". Metafizik ve dini inançtan bağımsız, özellikle "bilgi" edinmenin pratik yöntemleriyle ilgili epistemolojik bir bakış açısıdır. Buna göre varsayımların doğal neden ve olaylara göre açıklanıp test edilmesi gerekir. Gözlemlenebilir eylemlerin açıklamaları yalnızca doğal nedenlerle ilişkilendirildikleri sürece pratik ve faydalı olur .
Yöntemsel natüralizm modern bilimin temel prensibidir. Bazı filozoflar bu düşünceyi daha da genişleterek yöntemsel natüralizmin felsefenin de temel prensibi olduğunu söylemişlerdir. Bu bakış açısına göre bilim ve felsefe bir bütündür. W.V. Quine, George Santayana ve diğer bazı filozoflar da bu düşünceyi desteklemişlerdir.
Metafizik natüralizm, (veya ontolojik natüralizm veya felsefik natüralizm) ontoloji üzerine yoğunlaşır: Bu bakış açısı daha çok varoluş ile alakalıdır: var olan nedir ve var olmayan nedir? Natüralizm "tabiat vardır ve bütün temel doğrular tabiatın doğrularıdır." metafiziki pozisyonuna sahiptir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Nat%C3%BCralizm
Sevisofya
04-04-2014, 02:45
Peki nesneyi ortaya koyan nedir?
Nesne kendi kendisini ortaya koyuyor zaten. Birisinin koymasına gereksinimi yok; zira o birisinin oluşum temeli nesne. Ayrıca hazır bir biçimde gökten inmiş değil. 3 milyar yıllık bir sürecin dallanıp budaklanan bir ürünü. Üreyerek değişmiş, gelişmiş DNA tarifi. Bu nesne temeli yalnızca DNA tarifinden ibaret de değil. Bunu bir kek yapma tarifi gibi düşünebilirsiniz. Bir yerlerden tarif alırsınız ama malzemeler aynı olmaz. Aynı tabaktan yediğiniz yemek bile her kaşıkta aynı değildir.
Senin bu mesajin nesnel midir?
Nesne düzeyindedir, ancak özne yanılsamaları arası genel-geçerliği, varsayımsal dış dünya ile tutarlılığı tartışılır.
Bu mesaji oznel yonunu kullanmadan yazabilir misin?
Öznel yönü kullanmamak demek, özneyi nesneden yalıtık ve mutlak olarak ele almak demektir. Ayrıca tuzak bir soru gibi. Özne-düşünsel usavuruma göre düşünürsem, kaçınılmaz sonuçtan kurtuluşum yok. Yanıt vermeden ben sorayım, söylediğin nasıl yanlışlanabilir ?
Insanoglu disinda insanoglundan bagimsiz bir GERCEKLIK VARDIR, yalniz bu gercekligin tanimi, tarifi, anlami, icerigi kisaca herseyi INSANOGLU YAPILANDIRILMISLIGIDIR.
Dolayisiyla, GERCEKLIK; METAFIZIK/ONTOLOJIK/VARLIKSAL TEMELDEKI OZNEL, NESNEL, ISIMSEL DEGIL; YAPILANDIRILMIS GERCEKLIKTIR.
Yapilandiranda, kendi dahil insanogludur.
Bu "yapılandırılmışlık" beyinin hangi bölgesindedir? Bellek olmadan yapılandırılmışlık var mıdır?
Ya da insanoglu ile bir esyanin farkini ikisini de nesnel diyerek; nasil aciklarsin?
İkiside nesne düzeyindedir: Moleküler yapılanmadır; kendileriyle özdeştir.
Son bir izah;
Insanoglu beyninin fonksiyonu olan kavram bir uclu birlikteliktir.
Beyin olmasa dusunxce ve kavram olmaz.
Dusunce olmasa beyin ve kavram olmaz
Kavram olmazsa beyin ve dusunce olmaz.
Yani insanoglu "varligini dusuncesinin kavrami ile ortaya koyar" ayni ortaya koyumu kendi disindaki fenomenler icin de uygular.
Kavramsal bilgi sadece insanogluna mahsustur ve bir monolog olarak tek tarafli iletidir.
Iste insanoglu kendi dahil; gozlemini algiladigi her seyi kendi kavramsal bilgisi ile ortaya koyar.
"Dusunce olmasa beyin ve kavram olmaz.
Kavram olmazsa beyin ve dusunce olmaz."
Yahu bu neyin nesidir. Düşünce olmasa beyin ve kavram nasıl olmuyor. Düşünce beyinin ürünü değil mi.. Beyinde üreyip türemiyor mu? Beyin nesnesi kendisini modelleyince bu kavramsal bilgi ondan kopuyor mu? Evrenle kozmik bilgisel bağlantıya mı geçiyor?
Beyin, yapılandırılmış kavramsal bilgiden bağımsızdır. Çoğu beden işlemleri kavramsal bilgiden bağımsız olarak haberimiz olmadan gerçekleşir. Kavramsal bilgi ile ona etki etme olanakların bile sınırlıdır! Bir örnek vereyim: zamanın akışı ve teknolojinin gelişimi ile birlikte uzak mesafelerden dürbünlü tüfek ile hedefini vurabilirsin. Ancak insan türünün geneli uzaktaki bir sese, yakındaki bir ses kadar tepki vermez. Yakındaki ani bir ses, birden irkilme/sıçrama yaratırken, uzaktaki sese ilgiyle başımızı çevirir bakarız. Neden kavramsal bilgi, temeldeki beyine etki etmez? Madem beyin bile kavramsal bilgi ile algılanıyor, yapılandırılıyor, o halde neden ani sıçrama yaşamaz ve merakla süzer? Ya dürbünlü bir tüfek ile ateşlenip itilerek giden mermi ona doğru geliyorsa? Bu örnekler çoğaltılabilir.
evrensel-insan
04-04-2014, 03:10
Nesne kendi kendisini ortaya koyuyor zaten. Birisinin koymasına gereksinimi yok; zira o birisinin oluşum temeli nesne. Ayrıca hazır bir biçimde gökten inmiş değil. 3 milyar yıllık bir sürecin dallanıp budaklanan bir ürünü. Üreyerek değişmiş, gelişmiş DNA tarifi. Bu nesne temeli yalnızca DNA tarifinden ibaret de değil. Bunu bir kek yapma tarifi gibi düşünebilirsiniz. Bir yerlerden tarif alırsınız ama malzemeler aynı olmaz. Aynı tabaktan yediğiniz yemek bile her kaşıkta aynı değildir.
Peki sen bana insanoglunun olmadigi bir zamanda, nesneyi neyin neye gore ortaya koydugunu soyle.
Birisinin olusum temelinin nesne oldugunu soyleyen, insanoglu turu disinda baska bir canli/cansiz ya da baska bir guc v.s. var mi?
Nesne düzeyindedir, ancak özne yanılsamaları arası genel-geçerliği, varsayımsal dış dünya ile tutarlılığı tartışılır.
Insanoglu turu disinda tartisan baska bir tur varlik guc v.s. var mi?
Öznel yönü kullanmamak demek, özneyi nesneden yalıtık ve mutlak olarak ele almak demektir. Ayrıca tuzak bir soru gibi. Özne-düşünsel usavuruma göre düşünürsem, kaçınılmaz sonuçtan kurtuluşum yok. Yanıt vermeden ben sorayım, söylediğin nasıl yanlışlanabilir ?
Gozlem ile.
Bu "yapılandırılmışlık" beyinin hangi bölgesindedir? Bellek olmadan yapılandırılmışlık var mıdır?
Yapilandirilmislik insanoglu butununun kendi turune ve gozlemini algiladigi her seye yaptigidir. Her seyi girer. Gozlemi algisi vucudu, beyni, kavrami, bilgisi
İkiside nesne düzeyindedir: Moleküler yapılanmadır; kendileriyle özdeştir.
Iste sorun burda insanoglu farkinin farkini ortaya koyamamak. O yuzden zaten insanoglu varliginin farkindaligi ve bilinci yok. Kendine gore varliksal temelde diger nesnelere ozdes, yani nesnellesmis; yine kendine gore oznelere gore tanri kulu. Yani ya maddeye, nesneye ya da kula koleye ozdes. KISACA NITELIK KURBANI.
"Dusunce olmasa beyin ve kavram olmaz.
Kavram olmazsa beyin ve dusunce olmaz."
Yahu bu neyin nesidir. Düşünce olmasa beyin ve kavram nasıl olmuyor. Düşünce beyinin ürünü değil mi.. Beyinde üreyip türemiyor mu? Beyin nesnesi kendisini modelleyince bu kavramsal bilgi ondan kopuyor mu? Evrenle kozmik bilgisel bağlantıya mı geçiyor?
Beyin nedir?
Nesnel mi oznel mi isimsel mi?
Madde mi dusunce mi kavram mi
Burada onemli olan indirgeme degil, butunleme v e bu butunlemenin farkli ogelerini dile getirme.
Soyle dusun Eger dusunce olmasa "benim beynim var" i ne diyecek?
Var algisi ve vari oldurma sadece beynin urunu mudur? Dusunce ve kavram olmasa, vari oldurabilir misin?
Dusunce beynin fonksiyonudur ve bu fonksiyonun seyi de kavramdir.
Beyin, yapılandırılmış kavramsal bilgiden bağımsızdır.
Neden b-e-y-i-n harfleri ve bu harflerin birlesimi kelimesi ve de bu kelimenin ne oldugu, anlami icerigi tanimi tarifi yapilandirilmamis midir.
Yani insanoglu gozlemini algiladigi fenomeni "beyin" kavrami ile ozdeslestirerek yapilandirmistir. Bilgi de bu beyin kavraminin gozleminden turer.
Çoğu beden işlemleri kavramsal bilgiden bağımsız olarak haberimiz olmadan gerçekleşir. Kavramsal bilgi ile ona etki etme olanakların bile sınırlıdır! Bir örnek vereyim: zamanın akışı ve teknolojinin gelişimi ile birlikte uzak mesafelerden dürbünlü tüfek ile hedefini vurabilirsin. Ancak insan türünün geneli uzaktaki bir sese, yakındaki bir ses kadar tepki vermez. Yakındaki ani bir ses, birden irkilme/sıçrama yaratırken, uzaktaki sese ilgiyle başımızı çevirir bakarız. Neden kavramsal bilgi, temeldeki beyine etki etmez? Madem beyin bile kavramsal bilgi ile algılanıyor, yapılandırılıyor, o halde neden ani sıçrama yaşamaz ve merakla süzer? Ya dürbünlü bir tüfek ile ateşlenip itilerek giden mermi ona doğru geliyorsa? Bu örnekler çoğaltılabilir.
Iyide senin izahin bile kavramsal bilgi degil mi?
Bak soyle izah edeyim.
Bir bebegi dusun, diyelim elini farkedince ne yapar; onun ile iletisim kurmaya calisir ve bunu agzindan sesler cikartarak yapar. Yani ELINE HITAP EDER. Iste bebegin bu hitabi yapilandirilmistir, bebek tarafindan.
Burada algi bilgi gozlem ve birikim soz konusudur.
Bebek neden elini atese sokar. Cunku yanacagi bilgisini henuz edinmemistir.
Sevisofya
04-04-2014, 04:30
Peki sen bana insanoglunun olmadigi bir zamanda, nesneyi neyin neye gore ortaya koydugunu soyle.
Nesne ardında iz bırakıyor. Bu izlere göre bilgi edinebilinir. Yöntemler: Dendrokronoloji, radyoaktif bozunma saati, canlı organizmalar için moleküler saattir.
Birisinin olusum temelinin nesne oldugunu soyleyen, insanoglu turu disinda baska bir canli/cansiz ya da baska bir guc v.s. var mi?
Insanoglu turu disinda tartisan baska bir tur varlik guc v.s. var mi?
Gerek yok. Özne-düşünsel usavurum dediğim bu. Özne arayışı.. İnsanmerkezciliğin incelikli mutantı. Ön onay olarak da öznenin mutlak olduğunu benimsemek gerekiyor.
Gozlem ile.
Gözün evrimi.
Yapilandirilmislik insanoglu butununun kendi turune ve gozlemini algiladigi her seye yaptigidir. Her seyi girer. Gozlemi algisi vucudu, beyni, kavrami, bilgisi
Beyindeki yeri nerededir? http://healthfavo.com/wp-content/uploads/2013/09/parts-of-the-brain-lobes.jpg
Bellek olmadan kavram bilgisi oluşabilir mi?
Iste sorun burda insanoglu farkinin farkini ortaya koyamamak. O yuzden zaten insanoglu varliginin farkindaligi ve bilinci yok. Kendine gore varliksal temelde diger nesnelere ozdes, yani nesnellesmis; yine kendine gore oznelere gore tanri kulu. Yani ya maddeye, nesneye ya da kula koleye ozdes. KISACA NITELIK KURBANI.
Varlığımın farkındayım. Moleküler/DNA yapılandırması olarak BEN, kendimi diğer nesnelerle EŞLEŞTİRMİYOR/ÖZDEŞLEŞTİRMİYORUM. Nesneler, KENDİNE ÖZDEŞ diyorum. Sen özneyi mutlak olarak algıladığın için böyle bir yorum yapıyorsun sanırım. Özne-düşünsel usavurum yolu izlediğin için varsayımsal dış dünyadaki bir nesneyi kendimden ayırt edemediğimi sanıyorsun. Yazdığım klavye beyine iye değil, mutlak öznelik yanılsaması üretmiyor; ancak yapılanma düzlemi molekül. Niceliği, niteliği farklıdır. Ne yapayım? Ondan üstün mü oldum? Oldum diyelim, hangi eyleme geçeyim. Yücelteyim mi kendimi ya da onu... İnsan beyni diğer canlılara göre gelişkindir diyelim, uludur yücedir. Diğerlerinde aşağıdır. Ne yapalım, yıkalım mı ezelim mi? Bir kartalın gözü insanınkinden kesinkindir. Kartal ne yapsın? Bir çita insandan iyi koşar. Bir bakteri insandan hızlı ürer. Nitelik nicelikten gelir. Einstein benden zekidir, başarılıdır. Niceliğimle de, niteliğimle de ilgili bir sıkıntım yok.
Beyin nedir?
Nesnel mi oznel mi isimsel mi?
Madde mi dusunce mi kavram mi
Burada onemli olan indirgeme degil, butunleme v e bu butunlemenin farkli ogelerini dile getirme.
Soyle dusun Eger dusunce olmasa "benim beynim var" i ne diyecek?
Var algisi ve vari oldurma sadece beynin urunu mudur? Dusunce ve kavram olmasa, vari oldurabilir misin?
Dusunce beynin fonksiyonudur ve bu fonksiyonun seyi de kavramdir.
Neden b-e-y-i-n harfleri ve bu harflerin birlesimi kelimesi ve de bu kelimenin ne oldugu, anlami icerigi tanimi tarifi yapilandirilmamis midir.
Yani insanoglu gozlemini algiladigi fenomeni "beyin" kavrami ile ozdeslestirerek yapilandirmistir. Bilgi de bu beyin kavraminin gozleminden turer.
Kavramsal bilginin beyin nesnesinde yerleşim yerini arıyorum. Nerede?
Bir bebegi dusun, diyelim elini farkedince ne yapar; onun ile iletisim kurmaya calisir ve bunu agzindan sesler cikartarak yapar. Yani ELINE HITAP EDER. Iste bebegin bu hitabi yapilandirilmistir, bebek tarafindan.
Burada algi bilgi gozlem ve birikim soz konusudur.
Bebek neden elini atese sokar. Cunku yanacagi bilgisini henuz edinmemistir.
O bebeğin beynine giden kanı kesmek istiyorum. Ohh kurdum üstünlüğümü rahatladım.
evrensel-insan
04-04-2014, 20:47
Nesne ardında iz bırakıyor. Bu izlere göre bilgi edinebilinir. Yöntemler: Dendrokronoloji, radyoaktif bozunma saati, canlı organizmalar için moleküler saattir.
Iste tam da bu. Nesne ardindan SADECE INSANOGLUNA IZ BIRAKIYOR. Yani HER SEYI KENDI FENOMENI ILE ORTAYA KOYAN INSANOGLUDUR.
Dinazorlar devrinde, nesne kelime ve kavramini ortaya atmis bir tur var mi?
Gerek yok. Özne-düşünsel usavurum dediğim bu. Özne arayışı.. İnsanmerkezciliğin incelikli mutantı. Ön onay olarak da öznenin mutlak olduğunu benimsemek gerekiyor.
Kimse ozne aramiyor, aslinda pardon; idealistler ozne ile tanrilarin i esdeger kiliyorlar, materyalistler de kim sorusunu "yok" sayiyorlar.
Deistler ne diyor "bu duzen kendi kendine olamaz, mutlaka bir yaratan var" ben de diyorum ki, bu duzen kendi kendini ortaya koyamaz, onu kendi de dahil bir ortaya koyan var, bu da epistemolojik olarak insanogludur"
Boylece her turlu insanoglu turu disinda bir kim ve tanri aramaya da gerek kalmiyor. Cunku, HER SEYI KENDI DAHIL VE SADECE KENDI ADINA KENDINE AIT KENDI ELIYLE VE KENDI ICIN, ORTAYA KOYANIN INSANOGLU OLGUDU ortaya cikiyor.
Mesela bir hayvan KENDI KENDINI ORTAYA BIZE GORE KOYMUYOR, BIZE GORE ONU ORTAYA KOYAN BIZIZ. Ayrica bu ortaya koyum tek tarafli ve moniolog; hayvan ile bu ortaya koyumu algilayacak onun adina ortak bir dialog yok.
Gözün evrimi.
Beyindeki yeri nerededir? http://healthfavo.com/wp-content/uploads/2013/09/parts-of-the-brain-lobes.jpg]/quote]
Bugun bilissel bilim de, beynin fonksiyonu dalgalar halinde gozlem veriyor. Yani beyinde fonksiyon oldugunda farkli bir gorunum ortaya cikiyor.
Bellek olmadan kavram bilgisi oluşabilir mi?
Daha once acikladim. Insanoglunun beyni, dusuncesi ve kavraminin ortaya koydugu toplamdir, bilgi.
Bellek ten tam kastin ne? Hafiza mi/zihin kapasitesi mi/beyin ufku mu? Yani sorun fonksiyonel mi/neuro-kimyasal mi?
Varlığımın farkındayım.
Varliginin ne olarak farkinsasin, madde olarak ve nesnel olarak mi? Yoksa insanoglu turunun bir biri olarak mi?
Moleküler/DNA yapılandırması olarak BEN, kendimi diğer nesnelerle EŞLEŞTİRMİYOR/ÖZDEŞLEŞTİRMİYORUM. Nesneler, KENDİNE ÖZDEŞ diyorum.
Kaya,bitkiye, hayvana, masaya, insanogluna ozdes mi?
Sen özneyi mutlak olarak algıladığın için böyle bir yorum yapıyorsun.
Daha once acikladim, bilimsel olarak mutlak ta suphe de yoktur; sadece GECERLILIK VE YANLISLANABILIRLIK VARDIR. Bu da ancak bilimsel yontem iledir.
Ben senin gibi herhangibir seyin ne oldugunu varliksal olarak ortaya koymuyorum ki, mutlaklastirayim.
Cunku bilimsel olarak SEYIN N E OLDUGU ORTAYA KONMAZ, SEYIN VERDIGI GOZLEM VE ALGI ORTAYA KAVRAMSAL BILGI OLARAK KONUR. Burada da akilciligin ilkligi tekligi mutlakligi sabitligi v.s. de suphesi de yer almaz. O yuzden de fenomen de gozlemi de algisi da kavramsal bilgisi de suinirsiz ve sonsuzdur, hem bilince gore degiskendir; hem eskiyenler yenilenir, hem gelisir ve bu epistemolojik bir daimi surectir. Zaten bun u gozlem vermeyen sekilde, ilklemek teklemek mutlaklastirmak; tamamen bilimsel olmayan akilciligin ideolojik metafizik varliksal inancsalidir.
sanırım. Özne-düşünsel usavurum yolu izlediğin için varsayımsal dış dünyadaki bir nesneyi kendimden ayırt edemediğimi sanıyorsun. Yazdığım klavye beyine iye değil, mutlak öznelik yanılsaması üretmiyor; ancak yapılanma düzlemi molekül. Niceliği, niteliği farklıdır. Ne yapayım? Ondan üstün mü oldum? Oldum diyelim, hangi eyleme geçeyim. Yücelteyim mi kendimi ya da onu... İnsan beyni diğer canlılara göre gelişkindir diyelim, uludur yücedir. Diğerlerinde aşağıdır. Ne yapalım, yıkalım mı ezelim mi? Bir kartalın gözü insanınkinden kesinkindir. Kartal ne yapsın? Bir çita insandan iyi koşar. Bir bakteri insandan hızlı ürer. Nitelik nicelikten gelir. Einstein benden zekidir, başarılıdır. Niceliğimle de, niteliğimle de ilgili bir sıkıntım yok.
Bence buradaki sorun, beynin ufkun sorunudur. Yani bir seyi nesne/ozne karsitliginda tikamak ve indirgemeci olarak ta illa birini secmek, ustelik bunu secmeyeni de digerini secmis gibi algilamak.
Iste bu aklin kendi kendini sinirladigi ufkudur.
Mustakil var olan varlik ile gercek varlik farkini aciklar misin?
Nesnel olan hangisidir, ve neye hangi bilimsel veriye gore o dur?
Burada konu yuceltmek ya da yermek degil; KENDILIK BILISSELLIGIDIR. Ustelik neyin kendiliginin kendi dahil ne oldugunu da insanoglu ortaya koyar.
Burada onemli olan kimin ne yaptigi degil; NEYDEN ALINAN GOIZLEMIN ALGISININ KAVRAMSAL BILGISININ ORTAYA KONMASIDIR. Bu da epistemolojik olarak henuz ve sadece insanoglu turu ve onun biridir.
Zaten insanoglu olundugunun kendilik bilisselliginin olmamasi da, bu hatali yanasimdir. "Insanoglunu diger fenomenlere gore yuceltmek" iste bu algi aslinda tam tersini yasatiyor "INSANOGLUNU YEREREK HER TURLU BIRI BIRI ILE SAVASTIRMAK" ustelik SOYUT DEGERLER UGRUNA.
Kavramsal bilginin beyin nesnesinde yerleşim yerini arıyorum. Nerede?
Bu mesaj beyninin neresindeydi de sen oradan buraya aktardin?
O bebeğin beynine giden kanı kesmek istiyorum. Ohh kurdum üstünlüğümü rahatladım.[/QUOTE]
Bunu istesen de yapamazsin, yaparsan cinayet olur ve insan haklari olarak suc islemis oursun?
Sana bir soru;
Bitkisel hayatta olan bir kisi icin nesne var mi?
Ya da her turlu organi c alisan insanoglu disinda baska bir tur canli guc v.s. icin nesne var mi?
Eger "var" dersen, bunu diyen sen insanoglu oldugundan gecerli degildir. Bu "var" i neyin diyebilecegini dusunuyorsan, onun soylemesi ya da senin onun ile dialog kurabilmen gerekir.
Ayni peygamber gibi; kendi turun ile kendi turun disindaki bir turle guc ile ILETISIME GECEBILMEN GEREKIYOR.
Yani O nu ONUN GIBI ALGILAMAK, KENDI ALGIN ILE DEGIL.
Ya da doganin mi kurallari var, yoksa bu kurallari dogayi gozlemleyen insanoglu mu ortaya koyuyor?
Sevisofya
05-04-2014, 00:14
Iste tam da bu. Nesne ardindan SADECE INSANOGLUNA IZ BIRAKIYOR. Yani HER SEYI KENDI FENOMENI ILE ORTAYA KOYAN INSANOGLUDUR.
Şu insanoğlu tümelini bir türlü anlamlandıramıyorum. Fazlaca ideal, tümel, mutlaklaştırılmış, ben merkezli yapılandırılmış.. İnsanoğlu tümelinin içinde genetik hastalıklı olan, engelli, dissosiyatif vs. var mı? Neden tekil olarak ele almıyoruz? Kendimizi merkeze yerleştirdiğimizin sanrısını bu biçimde mi gizleyeceğiz?
Deistler ne diyor "bu duzen kendi kendine olamaz, mutlaka bir yaratan var" ben de diyorum ki, bu duzen kendi kendini ortaya koyamaz, onu kendi de dahil bir ortaya koyan var, bu da epistemolojik olarak insanogludur"
Boylece her turlu insanoglu turu disinda bir kim ve tanri aramaya da gerek kalmiyor. Cunku, HER SEYI KENDI DAHIL VE SADECE KENDI ADINA KENDINE AIT KENDI ELIYLE VE KENDI ICIN, ORTAYA KOYANIN INSANOGLU OLGUDU ortaya cikiyor.
Mesela bir hayvan KENDI KENDINI ORTAYA BIZE GORE KOYMUYOR, BIZE GORE ONU ORTAYA KOYAN BIZIZ. Ayrica bu ortaya koyum tek tarafli ve moniolog; hayvan ile bu ortaya koyumu algilayacak onun adina ortak bir dialog yok.
O hayvan bize saldırırsa diyalog kurmuş sayılabilir miyiz?... Hep bir iç dünya yaratımı. Bu iç dünyanın kendi içine dönük kapalı sistemi. Algı içe dönük, yorum içe dönük, dil içe dönük, bilgi içe dönük. Dıştan gelen veri bile kendi içe dönük sistemde algılandığı ve yorumlandığı için dışsal veri de aslında içsel. Kaçınılmaz sonuç bu…
Bellek ten tam kastin ne? Hafiza mi/zihin kapasitesi mi/beyin ufku mu? Yani sorun fonksiyonel mi/neuro-kimyasal mi?
Evrensel insan zihniyeti ile oluşan sonuç ve ileri süreçte bu sonuca ulaşmak için kullandığı algoritmik bilgilerin saklanımı. Evrensel insanın belleğinin bilgisel açıklaması?
Mustakil var olan varlik ile gercek varlik farkini aciklar misin?
Mustakil nedir. Tam anlamadım ancak mutlak varlık olarak ele alırsam, bu anlık yanılsama derim. Devinim, değişim, yıkım, yapım süreci söz konusu.
Bu mesaj beyninin neresindeydi de sen oradan buraya aktardin?
İlk ben sordum.
Bitkisel hayatta olan bir kisi icin nesne var mi?
Bilmese de olur: kendisi. Ayrıca yanılsama olan ben birgün ölünce organlarımı kullanabilirsiniz. Yanılsama üreten diğer moleküler yapılanmaları yaşatsınlar.
Ya da her turlu organi c alisan insanoglu disinda baska bir tur canli guc v.s. icin nesne var mi?
Eger "var" dersen, bunu diyen sen insanoglu oldugundan gecerli degildir. Bu "var" i neyin diyebilecegini dusunuyorsan, onun soylemesi ya da senin onun ile dialog kurabilmen gerekir.
Ayni peygamber gibi; kendi turun ile kendi turun disindaki bir turle guc ile ILETISIME GECEBILMEN GEREKIYOR.
Yani O nu ONUN GIBI ALGILAMAK, KENDI ALGIN ILE DEGIL.
İç dünya yanılsamasının ürünü düşünceler.
Ya da doganin mi kurallari var, yoksa bu kurallari dogayi gozlemleyen insanoglu mu ortaya koyuyor?
Doğa kavramsal bir bilgidir. Doğa kuralları insanoğlu aklının yapılandırılmışlıdır. Eskiden bazı insanlar kütleçekime karşı koyabiliyordu. Ay’a süzülerek giden insan vardı. O insan dünyanın düz olduğunu da gördü.
evrensel-insan
05-04-2014, 00:49
Şu insanoğlu tümelini bir türlü anlamlandıramıyorum. Fazlaca ideal, tümel, mutlaklaştırılmış, ben merkezli yapılandırılmış.. İnsanoğlu tümelinin içinde genetik hastalıklı olan, engelli, dissosiyatif vs. var mı? Neden tekil olarak ele almıyoruz? Kendimizi merkeze yerleştirdiğimizin sanrısını bu biçimde mi gizleyeceğiz?
Neden "mankind" insanoglu olarak adlandirilmis. Sen kendini ne olarak goruyorsun?
Tekil ele almak, bireyselalmaktir. Her bir bir zaten bu insanoglu turunun biridir. Bu yure insanoglu bilimsel ozelliklerini tasimayan turler girmez.
Tekil ele alirsak; BUTUNUNU ISKALAMIS OLURUZ. Ayrica bilim, TUM INSANOGLUNU KAPSAR; BIRINI DEGIL.
Tum ortaya koyumlar, dogumdan insanoglu olarak doganlar yasayanlar icindir.
O hayvan bize saldırırsa diyalog kurmuş sayılabilir miyiz?... Hep bir iç dünya yaratımı. Bu iç dünyanın kendi içine dönük kapalı sistemi. Algı içe dönük, yorum içe dönük, dil içe dönük, bilgi içe dönük. Dıştan gelen veri bile kendi içe dönük sistemde algılandığı ve yorumlandığı için dışsal veri de aslında içsel. Kaçınılmaz sonuç bu…
Hayir, karsilikli iki monologun kendini ortaya koymasidir. Kedi miyav dedigi zaman, sen insanoglu olarak onu ancak kendi duzeyin ile algilarsin, bu sana kedinin miyavinin kedi tarafindan verilmesi degil; sadece senin algindir. Ayni sey kediicin de gecerli. Ortada dialog yoktur. Taraflarin kendi duzeylerinin monologu vardir.
Iste bu temelde bizler arasindaki dil yapilandirilmisligi bile bir monologdur. Iste iki monolog kendi monologu ile iletisime gecmeye calisir, ama ortada sadece EMIR TEMELLI BIR ILETI VARDIR. (Kelimenin mastarsiz koku, emirdir)
Aslinda bu konuda yazilmis detayli basliklar var.
Burada konu kacinilmazlik degil, mantgiksal olabilirlik olasiligi ne ise onun olmasi ve bunun algilanilmasi, AKLIN BILIMDISI UFKUNA SPEKULASYON V.S. OLARAK TASINMAMASIDIR.
Evrensel insan zihniyeti ile oluşan sonuç ve ileri süreçte bu sonuca ulaşmak için kullandığı algoritmik bilgilerin saklanımı. Evrensel insanın belleğinin bilgisel açıklaması?
Turkce dili henuz o cagdas dil devrimini yasamamis ve o klasik algidaki "bu budur/degildir" kesinligi ile kelimeleri kavramsal temelde degerlendirmektedir.
Bellek- Yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü, akıl, hafıza, dağarcık.
Aciklamasi ya da tanimi/tarifi bu. Yani beynin fakultesi, software si.
Iste bir bebek, BELLEK YETISI ILE FAKAT 0 BELLEK KAVRAMSAL BILGISI ILE DOGAR.
Mustakil nedir. Tam anlamadım ancak mutlak varlık olarak ele alırsam, bu anlık yanılsama derim. Devinim, değişim, yıkım, yapım süreci söz konusu.
Mustakil- bağımsız, hür, başlı başına. Felsefi temelde, GOZLEME TEK BIR PARCA/BUTUN OLARAK GELEN VE DIGER TEK PARCA/BUTUNLERDEN AYRILABILEN.
Bildigin gibi bir zamanlar, atom mustakil di. Daha sonra o da parcalandi. Iste bu temelde; mantiksal iki sorun vardir.
Mustakil en kucuk ve mustakil en buyuk?
Felsefe de materyalizme gore; mustakil var olan varlik maddedir. Yalniz bu temelde, maddenin NE OLDUGUNUN INSANOGLUNU KATMADAN ORTAYA KOYAMAMA SORUNU VARDIR.
Alt ve ust sinir sorunu vardir.
Ilklik teklik ve mutlaklik sorunu vardir.
Tum bu sorunlar, metafizik/ontolojik/varliksal olarak vardir.
Bilimsel olarak zaten; boyle bir ayrim yoktur. Sadece insanoglunca kendi dahil; gozlemi alinan taban vardir ki; bu da fenomendir.
Diger tabanda BEYNIN YETILERI FONKSIYONLARI OLAN NUMENAL YETIDIR.
Bunlarin disinda, insanoglu algisinin iki farkli ortaya koyumu vardir.
Duyusal-Bes duyu ile- Felsefedeki iki temeli- somut/nesnel ya da gorunussel
Duyumsal- Akil, sezgi, inanc, his, ideoloji, dogru, gercek v.s. ile.-felsefedeki iki temeli-soyut/oznel ya da ozsel.
İlk ben sordum.
Beynin fonksiyonunda zihin ufkunda ve belleginde.
Bilmese de olur: kendisi. Ayrıca yanılsama olan ben birgün ölünce organlarımı kullanabilirsiniz. Yanılsama üreten diğer moleküler yapılanmaları yaşatsınlar.
Burada onun bilip bilmesi degil; NESNELLIGIN ANCAK INSANOGLU BEYNININ ALGISI VE GOZLEMI ILE ORTAYA KOYULACAK oldugudur.
İç dünya yanılsamasının ürünü düşünceler.
Sen yanilsamadan acikla.
Doğa kavramsal bir bilgidir. Doğa kuralları insanoğlu aklının yapılandırılmışlıdır. Eskiden bazı insanlar kütleçekime karşı koyabiliyordu. Ay’a süzülerek giden insan vardı. O insan dünyanın düz olduğunu da gördü.
Ilk cumlen zaten benim dedigim ve yontemsel naturalizmin ve bilimsel felsefe olan yapilandirmaci epistemolojinin dile getirdigidir.
Klasik varliga dayanan bilimde ise, aksi vardir. Yani doganin kendine has kanunlari oldugu.
Ayni senin "nesne insanogluna gerek olmadan ordadir" dedigin gibi.
Ortaya koymanin ne anlama geldigini iyi algilamak gerekir.
Bu bir yaratim ya da var olma etme degildir.
Insanoglunun gozlemini aldigi FENOMENI kavrami ile yansitmasidir.
Yani- Yansi/gozlem +algi (duyusal/duyumsal) +yansiyani/gozlem vereni kavramlastirma+ Bu kavrami yansiyan/gozlem veren ile ozdeslestirme=Yansiyani/gozlem vereni insanoglu eliyle, adina, icin, ait olarak ve sadece INSANOGLU TEMELINDE yansitma.
Iste burada yansitilan, NE YANSIYANIN NE DE INSANOGLU TURU DISI YANSITILANLARIN UMURUNDA DEGILDIR. Zaten yansitilan karsilik ta vermez (eger insanoglu ve canli degil ise) insanoglu disinda olan canlilarda bu yansitilani insanoglu olmadigindan onun gibi algilayamaz.
Kedi, kediye gore degil; INSANOGLUNA GORE KEDIDIR.
Iste bu YANSIYAN SURECIN YANSITILMASI SADECE INSANOGLUNUN KAVRAMSAL BILGISI TEMELINDEDIR.
Insanoglu disinda kalanlari baglamaz. Kisaca insanoglunun ILETI YAPILANDIRDIGIDIR.
"Bu doga/madde/kaya/dag/evren/kedi/kopek/agac/bitki/hayvan" v.s. yani aklina gelen ve bugune kadar insanoglunun kavramlastirdigiher sey.
Iste insanoglu kendi bunyesinde ancak bu kavramsal bilgi ile iletisim kurmaya calisir.
Sevisofya
05-04-2014, 04:09
Mantıksal olabilirlik olasılığı ne ise onun olması, olgusal dünyadan kendini yalıtırsan geçerli olabilir. Formel yöntemle elde edilen sonucu nerede sınayacağız? Formel bilgileri üreten beyinin içinde oluşan soyut içsel dünyada mı? Eğer orada olacaksa bu işlem, baştan bu işe kalkışmak gereksiz. Şizofren, düşsel sanrıların sınırlarında olan birinin ilk önce bunu ayırt etmesi, sonra hiçbir dış yardım almadan kendi usuyla bunu çözmeyi denemeyi istemesi gibi.
Bebek bellek yetisi ile doğar demişsin... Peki yaşam süresi içinde belleğin yitimi? Unutulan anılar? Eğer beyin nesnesinin kendisini kavramsal bilgi olarak görüyor, düşünce olmadan beyin olmuyorsa, bellek olmadan hiç bir " " olmuyor. Bu kadar kırılgan mı insanoğlu(gizli ben) yapılandırılmışlığı?
Sürekli yazılımdan söz ediyoruz, ortada hiç bir donanım yok. Varsayımsal donanımı da ne idüğü belirsiz " " yapmışız, " " ulaşmak için "kavramsal bilgi" yi okuyoruz. Bu kavramsal bilgi o kadar formelleşmiş ki, ilgili " " için diğer gözlemcilerin, bilimcilerin kuramsal açıklamalarına da gerek duymuyoruz. Önemli olan yapmış olmaları, ayrıntısı önemli değil. Önemli olan ben'in üçlü yapısı. Ötesi " "
Öyle ki, yine yapılandırılmış algoritmalardan söz edecek, sözcüklerin derinine inip sulandırıp hep aynı totolojik sonuca ulaşacağız.
evrensel-insan
05-04-2014, 17:47
Mantıksal olabilirlik olasılığı ne ise onun olması, olgusal dünyadan kendini yalıtırsan geçerli olabilir.
Tam aksine, olgusal dunyanin tam da kendisidir. Cunku "okuzun altinda buzagi aramaz" B akar okuzun altina buzagi orda ise var der, degilse yok der.
Gunese bakar ve orada olmasini gozlemleyerek dile getirir. Yani onun oraya bir guc tarafindan konuldugunu soylemez.
Ya da mantiksal olabilirlik olasiligini bilimsel olarak bir teori seklinde ortaya koyar. Bunu da ancak gozlem ile algilarsa olgulastirir.
Olgubilimsel acidan tartisma disidir. Cunku gozlem verir, teorisi de test edilebilir.
Iste asil dunyadan kendini yalitmak; mantiksal olabilirlik olasiligi olmuslugunun altinda baska bir guc aramak ve gozleme tasinamayacak olan mantiksal olabilirlik olasiluigini aklin inanci ve ideolojisi ile sunmak.
Formel yöntemle elde edilen sonucu nerede sınayacağız? Formel bilgileri üreten beyinin içinde oluşan soyut içsel dünyada mı? Eğer orada olacaksa bu işlem, baştan bu işe kalkışmak gereksiz. Şizofren, düşsel sanrıların sınırlarında olan birinin ilk önce bunu ayırt etmesi, sonra hiçbir dış yardım almadan kendi usuyla bunu çözmeyi denemeyi istemesi gibi.
Bunun icin somut bir ornek verirsen, daha bir algilanir olur. Yaniformel yontem ile elde edilen bir sonuc soyle.
Bilimsel yöntem, en basit haliyle aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
1.Evrendeki bir fenomenin gözlemlenmesi
2.Bu fenomene dair, gözlemler ile tutarlı, ancak kesin olmayan, hipotez adında deneysel bir açıklama getirilmesi
3.Hipotezin tahminlerde bulunmak için kullanılması
4.Tahminlerin deneylerle veya ek gözlemlerle test edilmesi ve sonuçlar ışığında hipotezde gerekli değişikliklerin yapılması
5.(3) ve (4) numaralı adımların hipotez ve deney arasında tutarsızlık kalmayana kadar tekrarlanması
Olgu, bilimsel verilere dayalı, kanıtlanabilir özellikteki bilgidir. Olgu; irade dışı olumlardır ve sık sık olay ile karıştırılır.
Tarafsızdır,
Nesneldir,
Yoruma açık değildir,
İstenç (irade) dışıdır,
Bir süreç belirtir,
Herkes tarafından kabul edilmiştir.
Bebek bellek yetisi ile doğar demişsin... Peki yaşam süresi içinde belleğin yitimi? Unutulan anılar? Eğer beyin nesnesinin kendisini kavramsal bilgi olarak görüyor, düşünce olmadan beyin olmuyorsa, bellek olmadan hiç bir " " olmuyor. Bu kadar kırılgan mı insanoğlu(gizli ben) yapılandırılmışlığı?
Tabiki sonucta beyinde bir seyleri kaydeden bir cihazdir. Bu kaydedilenler kullanim ile paralel olarak, yas ile paralel olarak, ilgi onem etki ile paralel olarak v.s. yenilenir, degisir, gelisir.
Bilhassa beynin fonksiyonunun birey tarafindan bilinci isletilmesi (devrimci sorgulama) beynin yer etmislerden kurtulmasina arinmasina yarar.
Mesela din konusunda serbeste ermis bir beyinin, zamaninda o din ile ilgili ama artik gereksiz bilgileri tutmasinin bir anlami yoktur.
Bu her turlu deger icin gecerlidir. Konu "dusunce olmadan beyin yoktur " temelli indirgemeci bir cumle degildir. Konu "BEYIN DUSUNCE OLMADAN BEYIN OLMAZ" ya da "birini digerinden ayiramazsin" temelindedir. Buna kavrami da eklemek gerekir.
Buradaki "kirilganlik/gizli ben" den neyi kastettigini aciklar misin?
Bellek zaten ikisinin biribirinden ayrilamayacagidir. Yani beynin dusunceden, ya da dusuncenin beyinden. Mesela biri hard disk ise digeri soft ware dir. Biri birini tamamlar.
Sürekli yazılımdan söz ediyoruz, ortada hiç bir donanım yok. Varsayımsal donanımı da ne idüğü belirsiz " " yapmışız, " " ulaşmak için "kavramsal bilgi" yi okuyoruz. Bu kavramsal bilgi o kadar formelleşmiş ki, ilgili " " için diğer gözlemcilerin, bilimcilerin kuramsal açıklamalarına da gerek duymuyoruz. Önemli olan yapmış olmaları, ayrıntısı önemli değil. Önemli olan ben'in üçlü yapısı. Ötesi " "
Öyle ki, yine yapılandırılmış algoritmalardan söz edecek, sözcüklerin derinine inip sulandırıp hep aynı totolojik sonuca ulaşacağız.
Burada algilanmasi gereken, FIZIGI VUCUDU YONETEN VE YONLENDIRENIN BEYNIN DUSUNCESI VE BU DUSUNCENIN DAVRANISA YANSIMASI oldugudur.
Iste ideolojiler inancsallar, izmler, etik degerler v.s. arasindaki BU ZIHINSEL FARKTIR, INSANOGLUNU BIRIBIRINDEN DUSUNCE VE DAVRANIS OLARAK FARKLI KILAN.
Insanoglu da ne bunlara mahkumdur, ne de dogustan alir. Tamamen bu degerler yasamdan kazanilir ve kisinin yasam ve iliskisine yon verir.
Iste burda onemli olan bunlarin insanlik bilimsellik bilissellik evrensellik v.s. adina sorgulanmasi ve HER BEYNIN INSANLIGA YAKISAN ZIHIN DEVRIMINI GERCEKLESTIRMESIDIR. Bunun da temeli bilgi, bilinc, farkindalik v.s. nin getirdigi; algi gozlem ve dile getirim farkidir.
Bilimin bilimselligi en basta daimi ve surekli suregelen surec olarak eski bilgiyi yeniler gozlem ile olguyu yanlislar ve sinirsiz sonsuz bilgilenme temelinde fenomen uzerindeki her turlu teknik olanak ile ve teknigi gelistirerek gozlemini ortaya koyar.
Sen caglarin nasil ve neye gore degistigini, etik degerlerin yasam ve iliskinin, duzen ve sistemlerin, kurum ve kurumsallasmalarin her turlu deger veri ve tabunun neye gore degistigini dusunuyorsun?
Neden degistiremeyenler, caga uzak kaliyorlar, tutucu, muhafazakar, gerici, hatta yobaz fanatik oluyorlar.
Neden nesiller arasi herf turlu gozlem algi bilgi ve dile getirim farki oluyor?
Butun bunlari nesnel olarak aciklaman mumkun degildir. Ortadaki nesnellik sadece vucut ve beyin olarak, olsa bile; degisimi saglayan BEYNIN FONKSIYONAL YANI KAVRAMSAL BILGISI VE BUNUN VUCUTLARI HER TURLU DUSUNCE VE DAV RANIS OLARAK YONLENDIRMESIDIR.
Yani herkes dusuncesi ne ise odur ve bu da sabit degil; degiskendir. Ya evrimci ya da devrimci temelde.
evrensel-insan
05-04-2014, 17:51
Duzenleme olanagi vermedi.
Burdan devam ediyorum.
Yoksa sen, bir kisinin teizmden ateizme gecisini; ya da her turlu inancsal ideoljik izmsel ve etik olarak degersel degisimini aciklayamazsin.
Iste bu degisimi saglayan, beyindeki fonksiyonel dusunce algi gozlem ve kavramsal bilginin baska bir bilinc ve farkindalik duzeyine gecisidir.
Bu ya bilincalti zorlamasinin ya da bireyin kendi beynini kendisinin sorlamasinin degisimidir.
Degisen sadece DUSUNCE VE DAVRANIS ve bunun getirdigi yeni yasam ve iliski yeni algi gozlem ve bilgidir.
Sevisofya
05-04-2014, 19:36
Yoksa sen, bir kisinin teizmden ateizme gecisini; ya da her turlu inancsal ideoljik izmsel ve etik olarak degersel degisimini aciklayamazsin.
Açıklarım da, açıkladığım zaman bunlar moleküler yapılanmadan arınmış mı olacak.. Kavramsal bilginin dışında olan şuur dediğimiz evrimsel DNA yapılandırması tarifinin sonuçlarını kavramsal bilgiler kümesine etki edemeyeceğini mi söyleyeceğiz. Yeryüzünde ideal insan türümüzü yarattık diyelim. Evrensel-insanlar popülasyonu. Uygarlığımızı kurduk. Bilgilendirdik, bilinçlendirdik. Etkileşimleri kendilerini aşkın düzeyde. Şimdi, dış etkenleri ele alalım. Birgün bu insanlarımızın bulunduğu alana bir meteor düşsün ve ortalığı yerle bir etsin. Bir tane üçlü sistemle çalışan beyin nesnesi işlevsel olarak kalmasın. Arta kalan ne olacaktır? Bu bilgiler nereye gidecektir? Bu bilgiler kendilerini aşkın mıdır? Meteor'un kavramsal bilgisi onların üçlü sistemini yerine getirecek nesnesinin zaman içerisindeki "biçimini" değiştirdi. Bilgi sonsuz diye, bu üçlü sistemli beyinliler kendilerini mi aştılar? Zamanın sonsuzluğunda mı artık bunlar? (Sanat eserleri, yazıtları vb. nesne üzerindeki yaratım 'ürünleri' dışında.. [sanırım olay da bu. İnsanın nesne üzerindeki yaratıcı yetisinin sanrısal üstünlüğü. ])
Burada aralıkla yanlı anlatım için özne-düşünsel usavurum izlediğimi biliyorum. Baştan söylemiştim. Özne mutlak değil demiştim. Üretilen bilgiler istediği kadar tek veya çift taraflı olsun. Beyin istediği algoritmik sistem üzerinde çalışsın. Beyin zaman içerisinde eski biçimini koruyamıyorsa, bilgilerin saklanım yeri deforme oluyorsa, bilgi nerededir?
Yazılım donanım birbirini tamamlar diyoruz, hangi zaman aralığında gerçekleşiyor bu olaylar? Neden dinozorlar devrinde ortada harddisk nesnesi yok? Neden fosillerine ulaşamıyoruz?
Sanırım özne-düşünsel usavurumun gözden kaçırdığı noktalardan biri ilgili nesneyi, konumunu, zamanını gözden çıkarması. "TÜMEL" olanı ıskalamamak için tekillerden bağımsız olarak ele alması.
Bir yazı alıntılamak istiyorum. Bugün öğleden sonra saat 4 sularında bir kitaptan okuyarak bilgisayara aktardım.
Bilindiği gibi aksiyomatik bir sistemde teoremler aksiyomlara dayanılarak ispatlanır. Ancak bir teoremin ispatı her zaman aynı şekilde anlaşılmamıştır. Her şeyden önce, genellikle sanıldığı gibi, gözlem veya deneye başvurarak bir önermenin doğru olduğunu göstermek ispat değildir. Örneğin, Pythagoras teoremine göre dik açılı bir üçgende hipotenüsün uzunluğunun karesi, açıyı oluşturan kenarların karelerinin toplamına eşittir. Şimdi bu teoremin doğru olduğunu son derece duyarlı iletki ve cetvel yardımı ile ölçerek gösterebiliriz. Hatta, daha inandırıcı olmak için, düzgün bir çelik levha üzerinde dik açılı bir üçgenin kenarları üzerine kareler çizer, sonra bunları kesip, hipotenüs üzerindeki karenin diğer iki kareye denk olduğunu ortaya koyabiliriz. Ama bu doğrulamalardan ne biri, ne ötesiki bir ispat sayılabilir. Çünkü bir kez bu deneyler tüketici olmaktan uzaktır. Belli bir dik açılı üçgen üzerindeki bulgumuzun tüm dik açılı üçgenler için de doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Öte yandan, bu deneylerimizden bir veya birkaçının teoremi doğrulamadığını düşünelim. O zaman teoremi yanlış mı sayacağız? Sayamayız, çünkü ne denli titiz davranırsak davranalım, ölçme veya tartmamızın hatasız, kullandığımız araç ve gereçlerinin kusursuz olduğunu söyleyemeyiz. Oysa mantıksal bir ispat için ne hatasız bir ölçmeye, ne de kusursuz ölçme araçlarına ihtiyaç vardır. Mantıksal ispat, bir önermeyi, başka önermelerin zorunlu sonucu yapan ilişkiyi kurmaktır; yoksa ne birinin ne ötekinin doğru olduğunu göstermek değildir.
Öyle ise, bir teoremin ispatı, o teoremin doğru olduğunu değil, bir veya birkaç aksiyomdan çıkarılabilir olduğunu göstermek demektir. (Aslında her argümanın amacı sonucunun doğrulunu ispatlamaktır. Ne var ki, bunun gerçekleşmesi hem çıkarımların geçerli, hem de öncüllerin doğru olduğunu bilmemizi gerektirir. İkinci koşulu yerine getirme mantığa düşmediğine göre, mantıkta sonucun doğruluğu kategorik değil, hipotetik niteliktedir.)
Mantıksal ispatla doğruluk arasında bu ayrım pek çoğumuz için ilk bakışta şaşırtıcı olabilir. Gerçekten bir önermenin ispatı o önermenin başka önermelerin zorunlu sonucu olduğunu göstermekten ibaretse, matematikteki dillere destan kesinlik nerde kalmaktadır? İspat, doğruluğun ispatı değilse, neye yarar; ispatladığımız teoremlerimiz yanlış olursa, buna ispat denir mi?
Bu tür sorular çoğunluk aksiyomların yanlış anlaşılmasından ileri gelmektedir. Aksiyomlar doğru bilinen veya doğruluğu ispatlanmış önermeler değil, doğru sayılan önermelerdir. Mantık ve matematik, birtakım önermeleri doğru sayarsak, daha ne gibi önermeleri doğru saymamız gerektiğini araştırır. Bilindiği gibi, Euclides geometrisinde aksiyomlar doğruluğu apaçık önermeler sayıldığı için, onlardan çıkarılan teoremler de doğru sayılmıştır. Bu nedenle, bir teoremin ispatı, o teoremin aksiyomlardan çıkarılabilir olduğunu göstermekten ötede, o teoremin doğruluğunu tam kanıtlama anlamına gelmiştir.
Aksiyomları doğruluğu apaçık önermeler diye kabul etmemiz için öteden beri ileri sürülen nedenler doyurucu olmaktan uzaktır. Sezgisel kesinlik çoğu kez aldatıcı olmuştur. Nitekim, “Bütün herhangi bir parçasından daha büyüktür,” önermesi bize sezgisel olarak apaçık doğru görünmektedir. Oysa, daha bazı apaçık görünen önermeler gibi (örneğin, “Doğa boşluktan tiksinir”, “Her yüzeyin iki yanı vardır,” vb.) bunun da doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. Kaldı ki, sezgisel apaçıklık kişilerin yetişme koşullarına göre değişir; birine apaçık görünen bir şey, bir başkası için pekala anlaşılmaz veya yanlış görünebilir.
Aksiyomları yeterince doğrulanmış olgusal genellemeler saymak da soruna çözüm getirmemektedir. Çünkü hiçbir genelleme, ne denli kanıtlanmış olursa olsun, doğruluğu ispanlanmış sayılamaz. En sağlam bildiğimiz genellemelerin bile (örneğin: su ıslatır, ateş yakar, vb.) bir gün yanlışlanmayacağı kesin değildir. Öte yandan hangi genellemelerin yeterince kanıtlanmış, hangilerinin eksik kanıtlanmış olduğunu belirlemek de mantığın değil, genellemelerin ait olduğu bilimin işidir. Mantık veya matematik sadece “Q gibi bir önermeyi doğru saymamız için P’i doğru saymamız yeterli midir?” ya da “P’yi doğru sayarsak, Q’yu doğru saymamız gerekir mi?” diye sorar. Russel’ın paradoksal görünen tanımı bu gerçeği yansıtmaktadır:
Matematik, ne neden söz ettiğimizi, ne de söylediklerimizin doğru olup olmadığını asla bilmediğimiz bir bilimdir. (B.Rusell, Mysticsm and logic, s.75)
Aksiyomları, doğruluğu söz götürmez önermeler veya yeterince kanıtlanmış genellemeler sayamayacağımıza göre, o halde ne saymalıyız? Bu sorunun yanıtı değişik olabilir; mantık ve matematikte aksiyomlar teoremlerin ispatı için, yeterli formüllerdir. Bunları istersek doğru sayabiliriz. Olgusal bilimlerde aksiyomlar hipotez veya varsayım niteliğinde önermelerdir. Bunların mantıksal sonuçları olan teoremler doğru veya yanlış olabilir. Birer hipotez niteliğinden olan aksiyomlar, teoremlerin doğruluğunu güvence altına almaz. Tam tersine, teoremlerin gözlem veya deney yolundan doğrulanmaları hipotezlere doğruluk olasılığı kazandırır. Başka bir deyişle, bilimde aksiyomlara bakarak teoremleri doğru saymak şöyle dursun, teoremlere bakarak aksiyomları doğru sayma yoluna gideriz.
Aslında ne matematikte, ne de bilimde aksiyomları teoremlerden daha kesin veya apaçık saymak için bir neden vardır. Böyle sayılması, eskiden beri sürüp gelen bir önyargıdan, ya da psikolojik bir yanılgıdan başka bir şey değildir.
C. Yldırım, Mantık, s. 173-175
evrensel-insan
05-04-2014, 20:22
Açıklarım da, açıkladığım zaman bunlar moleküler yapılanmadan arınmış mı olacak.. Kavramsal bilginin dışında olan şuur dediğimiz evrimsel DNA yapılandırması tarifinin sonuçlarını kavramsal bilgiler kümesine etki edemeyeceğini mi söyleyeceğiz.
Hayir, sadece insanoglu isterse bilincli ve farkinda olarak ya da bilincalti zorlamasi ile, beyninde yer eden bilgilerin, bakis acisinin bilinc ve farkindaliginin ve de BEYNININ ALISILAGELMIS, OTOMATIKLESMIS VE YERLESMIS DUSUNCE TARZININ DEGISTIGINI ve buna paralel olarak yasam ve iliskisinin davranisinin degistigini soyleyecegiz.
Bu da bize INSANOGLUNUN FIZIKSEL NESNEL BIYOLOJIK V.S. DOGUMDAN GELEN FENOMENINE ESIR OLMADIGININ TESLIM OLMADIGININ DOGUMDAN DEGERLERLE DOGMADIGININ DOGUMDA KAVRAMSAL BILGI ILE DOGMADIGININ BILIMSEL VE GOZLEMSEL DELILI OLACAK.
Yeryüzünde ideal insan türümüzü yarattık diyelim.
Ideal insan turu yoktur. Insanoglu turu dusunce ve beyin fonksiyonu ve de bunu yasam ve iliskisine davranisina duzen ve sistemine kurum ve kurumlasmasina tasima adina, algi gozlem ve kavramnsal bilgi olarak sinirsiz ve sonsuzdur.
Bu da hedeflenenin elde edildiginde yeni hedefler demektir. Bu hedefler de sonsuz ve sinirsizdir, ayni bilim ve teknigin gelisimi gibi.
Tabi ki bu arada evrimsel degisime de ugrayacaktir.
Mesela bundan 1000 yil sonraki bir tahminde, insanoglu beyninin buyuyecegi ve el ve ayaklarin kuculecegi on gorulmustur.
Sebebi ise beynin her turlu fonksiyonel kullanimi ve gelisen bilim ve teknik ile el ve ayaklara eski ihtiyacin azaldigi gosterilmektedir.
Evrensel-insanlar popülasyonu. Uygarlığımızı kurduk. Bilgilendirdik, bilinçlendirdik. Etkileşimleri kendilerini aşkın düzeyde.
Kimse kendi istemezse, disaridan verilme ile bilinclendirme olmaz. Once algilarin degisimi gozlemin degisimi farkindalik v.s. gerekir.
Aksi dusunce zaten mudaheleci dogal/fenomenal zihniyettir.
Şimdi, dış etkenleri ele alalım. Birgün bu insanlarımızın bulunduğu alana bir meteor düşsün ve ortalığı yerle bir etsin. Bir tane üçlü sistemle çalışan beyin nesnesi işlevsel olarak kalmasın.
Insanoglu fenomenal varliginin yeryuzunden silinmesinden mi bahsediyorsun?
Arta kalan ne olacaktır? Bu bilgiler nereye gidecektir? Bu bilgiler kendilerini aşkın mıdır? Meteor'un kavramsal bilgisi onların üçlü sistemini yerine getirecek nesnesinin zaman içerisindeki "biçimini" değiştirdi. Bilgi sonsuz diye, bu üçlü sistemli beyinliler kendilerini mi aştılar? Zamanın sonsuzluğunda mı artık bunlar? (Sanat eserleri, yazıtları vb. nesne üzerindeki yaratım 'ürünleri' dışında.. [sanırım olay da bu. İnsanın nesne üzerindeki yaratıcı yetisinin sanrısal üstünlüğü. ])
Insanoglu silindi ise, bu sorulari soran kimdir/nedir?
Ben bir insanoglu turu biri olarak sadece onun adina onun yetileri ile ve ona yonelik dusunce ve bilgi dile getirebilirim.
Yukaridaki durum, INSANOGLUNUN OLMADIGI BIR DURUMU DEGERLENDIRMEKTIR KI, SADECE SPEKULASYON OLUR.
Tabiki tekrar yine ayni yetilere sahip bir tur burdan yeserirse, o da ZAMANSAL OLARAK KENDINDEN ONCEKI BU DURUMU KENDI ZAMANINDA DEGERLENDIREBILIR.
Ayni insanoglunun dinazorlar devrini degerlendirdigi gibi.
Burada aralıkla yanlı anlatım için özne-düşünsel usavurum izlediğimi biliyorum. Baştan söylemiştim. Özne mutlak değil demiştim. Üretilen bilgiler istediği kadar tek veya çift taraflı olsun. Beyin istediği algoritmik sistem üzerinde çalışsın. Beyin zaman içerisinde eski biçimini koruyamıyorsa, bilgilerin saklanım yeri deforme oluyorsa, bilgi nerededir?
Ben hic mutlakliktan bahsetmedim, aksine akilci oldugunu gozlemsel ve bilimsel olmadigini soyledim.
Bilgi INSANOGLU YETISINDE VE DE UZERINDE TURETECEGI KENDI DAHIL FENOMENDEDIR.
Bilgi bir insanoglu turevidir. O yuzden de mutlaklik icermez. Daimi degisim halindedir. Her degisim ayni zamanda beyinlerin fonksiyonel degisimi ve de vucudun algisal gozlemsel v.s. degisimi demektir.
Bu arada uc cesit bilgi vardir. Fiziksel, sosyal ve matematiksel/mantiksal.
Sifat yani nitelik olarak ta bilgi; insanoglu zihin ufkudur. Felsefi, mantiki, estetik, etik, metafizik, fizik otesi, varliksal, inancsal, ideolojik, izmsel, dilsel, algisal, gozlemsel v.s.
Yani her bilginin bir NITELIGI VARDIR.
Kisaca bilgi GERCEGIN NE OLDUGU ILE INANC ARASINDAKI DOGRULAMANIN YANSITILDIGIDIR.
Bu da dildir ve her bir bilgi, DAHA ONCE KAVRAM ILE OZDESLESMIS BIR KELIME UZERINE TURETILIR. Turetimi de CESIDINE VE SIFATINA BAGLIDIR.
Yazılım donanım birbirini tamamlar diyoruz, hangi zaman aralığında gerçekleşiyor bu olaylar? Neden dinozorlar devrinde ortada harddisk nesnesi yok? Neden fosillerine ulaşamıyoruz?
Olmadigini nerden biliyorsun.
Sonucta dinazorlar var ve onlarin algi dunyasi var. Biz ise bulgularimizi ZAMANSAL TEMELDE DILE GETIRIYORUZ. BU ZAMAN DA BIZIM OLDUGUMUZ ZAMAN ONCESINI VERIYOR.
Mesela zamansal yaslar- evren -13.7 milyar, dunya-4.5 milyar, Bizler (nerden basladigina bagli) homo olarak 7 milyon. Homo sapiens sapiens olarak 130 000 yil v.s.
Ulastiklarimizi zaten dile getiriyoruz.
Sanırım özne-düşünsel usavurumun gözden kaçırdığı noktalardan biri ilgili nesneyi, konumunu, zamanını gözden çıkarması. "TÜMEL" olanı ıskalamamak için tekillerden bağımsız olarak ele alması.
Yukaridaki cumleni daha algilanir kilabilir misin? verdigin gibi, tam algilamadan spekulatif bir yanit vermek istemem.
Bir yazı alıntılamak istiyorum. Bugün öğleden sonra saat 4 sularında bir kitaptan okuyarak bilgisayara aktardım.
Bilindiği gibi aksiyomatik bir sistemde teoremler aksiyomlara dayanılarak ispatlanır. Ancak bir teoremin ispatı her zaman aynı şekilde anlaşılmamıştır. Her şeyden önce, genellikle sanıldığı gibi, gözlem veya deneye başvurarak bir önermenin doğru olduğunu göstermek ispat değildir. Örneğin, Pythagoras teoremine göre dik açılı bir üçgende hipotenüsün uzunluğunun karesi, açıyı oluşturan kenarların karelerinin toplamına eşittir. Şimdi bu teoremin doğru olduğunu son derece duyarlı iletki ve cetvel yardımı ile ölçerek gösterebiliriz. Hatta, daha inandırıcı olmak için, düzgün bir çelik levha üzerinde dik açılı bir üçgenin kenarları üzerine kareler çizer, sonra bunları kesip, hipotenüs üzerindeki karenin diğer iki kareye denk olduğunu ortaya koyabiliriz. Ama bu doğrulamalardan ne biri, ne ötesiki bir ispat sayılabilir. Çünkü bir kez bu deneyler tüketici olmaktan uzaktır. Belli bir dik açılı üçgen üzerindeki bulgumuzun tüm dik açılı üçgenler için de doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Öte yandan, bu deneylerimizden bir veya birkaçının teoremi doğrulamadığını düşünelim. O zaman teoremi yanlış mı sayacağız? Sayamayız, çünkü ne denli titiz davranırsak davranalım, ölçme veya tartmamızın hatasız, kullandığımız araç ve gereçlerinin kusursuz olduğunu söyleyemeyiz. Oysa mantıksal bir ispat için ne hatasız bir ölçmeye, ne de kusursuz ölçme araçlarına ihtiyaç vardır. Mantıksal ispat, bir önermeyi, başka önermelerin zorunlu sonucu yapan ilişkiyi kurmaktır; yoksa ne birinin ne ötekinin doğru olduğunu göstermek değildir.
Öyle ise, bir teoremin ispatı, o teoremin doğru olduğunu değil, bir veya birkaç aksiyomdan çıkarılabilir olduğunu göstermek demektir. (Aslında her argümanın amacı sonucunun doğrulunu ispatlamaktır. Ne var ki, bunun gerçekleşmesi hem çıkarımların geçerli, hem de öncüllerin doğru olduğunu bilmemizi gerektirir. İkinci koşulu yerine getirme mantığa düşmediğine göre, mantıkta sonucun doğruluğu kategorik değil, hipotetik niteliktedir.)
Mantıksal ispatla doğruluk arasında bu ayrım pek çoğumuz için ilk bakışta şaşırtıcı olabilir. Gerçekten bir önermenin ispatı o önermenin başka önermelerin zorunlu sonucu olduğunu göstermekten ibaretse, matematikteki dillere destan kesinlik nerde kalmaktadır? İspat, doğruluğun ispatı değilse, neye yarar; ispatladığımız teoremlerimiz yanlış olursa, buna ispat denir mi?
Bu tür sorular çoğunluk aksiyomların yanlış anlaşılmasından ileri gelmektedir. Aksiyomlar doğru bilinen veya doğruluğu ispatlanmış önermeler değil, doğru sayılan önermelerdir. Mantık ve matematik, birtakım önermeleri doğru sayarsak, daha ne gibi önermeleri doğru saymamız gerektiğini araştırır. Bilindiği gibi, Euclides geometrisinde aksiyomlar doğruluğu apaçık önermeler sayıldığı için, onlardan çıkarılan teoremler de doğru sayılmıştır. Bu nedenle, bir teoremin ispatı, o teoremin aksiyomlardan çıkarılabilir olduğunu göstermekten ötede, o teoremin doğruluğunu tam kanıtlama anlamına gelmiştir.
Aksiyomları doğruluğu apaçık önermeler diye kabul etmemiz için öteden beri ileri sürülen nedenler doyurucu olmaktan uzaktır. Sezgisel kesinlik çoğu kez aldatıcı olmuştur. Nitekim, “Bütün herhangi bir parçasından daha büyüktür,” önermesi bize sezgisel olarak apaçık doğru görünmektedir. Oysa, daha bazı apaçık görünen önermeler gibi (örneğin, “Doğa boşluktan tiksinir”, “Her yüzeyin iki yanı vardır,” vb.) bunun da doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. Kaldı ki, sezgisel apaçıklık kişilerin yetişme koşullarına göre değişir; birine apaçık görünen bir şey, bir başkası için pekala anlaşılmaz veya yanlış görünebilir.
Aksiyomları yeterince doğrulanmış olgusal genellemeler saymak da soruna çözüm getirmemektedir. Çünkü hiçbir genelleme, ne denli kanıtlanmış olursa olsun, doğruluğu ispanlanmış sayılamaz. En sağlam bildiğimiz genellemelerin bile (örneğin: su ıslatır, ateş yakar, vb.) bir gün yanlışlanmayacağı kesin değildir. Öte yandan hangi genellemelerin yeterince kanıtlanmış, hangilerinin eksik kanıtlanmış olduğunu belirlemek de mantığın değil, genellemelerin ait olduğu bilimin işidir. Mantık veya matematik sadece “Q gibi bir önermeyi doğru saymamız için P’i doğru saymamız yeterli midir?” ya da “P’yi doğru sayarsak, Q’yu doğru saymamız gerekir mi?” diye sorar. Russel’ın paradoksal görünen tanımı bu gerçeği yansıtmaktadır:
Matematik, ne neden söz ettiğimizi, ne de söylediklerimizin doğru olup olmadığını asla bilmediğimiz bir bilimdir. (B.Rusell, Mysticsm and logic, s.75)
Aksiyomları, doğruluğu söz götürmez önermeler veya yeterince kanıtlanmış genellemeler sayamayacağımıza göre, o halde ne saymalıyız? Bu sorunun yanıtı değişik olabilir; mantık ve matematikte aksiyomlar teoremlerin ispatı için, yeterli formüllerdir. Bunları istersek doğru sayabiliriz. Olgusal bilimlerde aksiyomlar hipotez veya varsayım niteliğinde önermelerdir. Bunların mantıksal sonuçları olan teoremler doğru veya yanlış olabilir. Birer hipotez niteliğinden olan aksiyomlar, teoremlerin doğruluğunu güvence altına almaz. Tam tersine, teoremlerin gözlem veya deney yolundan doğrulanmaları hipotezlere doğruluk olasılığı kazandırır. Başka bir deyişle, bilimde aksiyomlara bakarak teoremleri doğru saymak şöyle dursun, teoremlere bakarak aksiyomları doğru sayma yoluna gideriz.
Aslında ne matematikte, ne de bilimde aksiyomları teoremlerden daha kesin veya apaçık saymak için bir neden vardır. Böyle sayılması, eskiden beri sürüp gelen bir önyargıdan, ya da psikolojik bir yanılgıdan başka bir şey değildir.
C. Yldırım, Mantık, s. 173-175
Bilimsel yontemi sana bir onceki mesajda verdim.
Modern bilimde ve yontemsel naturalizm de; ONEMLI OLAN ISPAT DEGIL; BILGININ, BILIMIN BILIMSEL OLARAK YENILENMESI GELISMESI VE CAGA TEKNIGE UYGUN BICIMDE DILE GELMESIDIR.
Iste buradaki ana fark YANLISLANABILME ve GECERLILIK farkidir.
Yani ortada bir mutlaklik, ilklik, teklik kesinlik, ve de suphe yoktur.
Tum insanoglunun tartismasiz kabullendigi bir OLGUSAL GECERLILIK ve de bunun GOZLEM ILE YANLISLANABILME OLANAGININ BULUNMASIDIR.
Iste bu bilimde hic bir degeri mutlaklastirmaz. Buna axiomlar, belgitler, maksimler, postuletler de dahil.
Yani oyle bir gozlem alinir ki; tum bilinen diyelim fiziksel bilgiler temelden yanlislanabilir.
Iste bu temelde quantum ve uncertainty, yani KESINLESMEMISLIK yani Izafiyet algisi bilimin gelisimi yenilenimi acisindan cok onemlidir.
Yoksa klasik temelde ispatlamak demek, ORDA NOKTALAMAK DEMEKTIR.
Yani atom "bolunemez en kucuk parca" simdi artik gecerli degildir.
Cunku gecerlilik gozlem ile paraleldir.
Bunu popper "beyaz kugu" ornegi ile acikliyor.
Zaten butun bunlar INSANOGLUNUN HER TURLU YAPILANDIRILMISLIGININ MUTLAKLASAMAYACAGINI VE GECERLILIGININ YANLISLANABILECEGINI gosterir.
Sonucta tum yapilandirilmisliklar zaten yanlislanabilmelidir.
Yalniz SOSYAL BILGI TEMELLI DOGRUSAL VE GERCEKSEL AKILCI YAPILANDIRILMISLAR YANLISLANAMAZ ve bilimsel degildir.
Cunku BEYNIN GERCEGIN NE OLDUGUNA INANILMASI ADINA KENDINCE DOGRULANMISTIR ve tum insanoglunu degil; sadece dogrulayani baglar. Iste butun etik metafizik varliksal ontolojik fizik otesi estetik ideolojik inancsal DOGRULAMALAR boyledir.
O yuzden de DOGRULAMA ARACI OLAN dogru ve gercek degisken goreceli ve analojik olarak yani kavramsal anlam ve mana cikarma temelli bir ...E GORE TEMELINE VE HEDEFINE DAYANIR.
Benim ...e gore temelim insanoglu, hedefim ise zihinsel dolayisi ile davranissal duzensel sistemsel yasam ve iliskisel kurum ve kurumlasmasal insanlik bilimsellik bilissellik bilgisellik ve de en once birey farkindaligi ve bilincini kazanmaktir.
Cunku birey olmayan; topumsal kisilik olarak KENDI DUSUNCESINI DEGIL; KENDISINE VERILEN VE KENDISININ SORGULANMAZCA SAVUNDUGU INANCSALLARI IDEOLOJILERI ETIK DEGERLERIDIR.
Ustelik bunlarin bilgisinde ve bilincinde olmadan. Ya bir degeri savunu ya da karsi cikis temelinde. YANI DEGERIN NE OLDUGUNU SORGULAMADAN VE BUNUN KENDINE NE SAGLADIGINI BILMEDEN.
Sevisofya
05-04-2014, 23:54
İnsanoğlu kendini ne zaman yaratmaya başladı? Bu yeti temeli (insanoğlunun üçlü yapısındaki fizik ve zihin bölümü), beyinin hangi bölgesinde ve o bölgenin diğer çağımız canlılardaki durumu nedir?
evrensel-insan
06-04-2014, 00:12
İnsanoğlu kendini ne zaman yaratmaya başladı? Bu yeti temeli (insanoğlunun üçlü yapısındaki fizik ve zihin bölümü), beyinin hangi bölgesinde ve o bölgenin diğer çağımız canlılardaki durumu nedir?
Bunu ben aciklamistim.
Ortaya koymak eylemi, yaratmak ya da var etmek degildir.
Insanogluna yansiyanin, insanoglu eliyle, adina, icin, ait olarak yansitilmasidir.
Bu yansitma da hem insanoglunun kendisi, hem de duyusu ve duyumu ile algiladigi gozlemledigi her sey dahildir.
Bu da kavramsal bilgidir.
Insanoglu kendi disinda kendine yansiyani da kendi ortaya koyar ve bu ortaya koyum, insanoglu disinda ortaya koyulani da ilgilendirmez.
Cunku bu ortaya koyum, sadece insanoglu temelli bir monologdur.
Insanoglunun kendini ortaya koyumu ise iki turludur.
Akilci ve fizik otesi olarak; tanrinin yarattigidir.
Bilimsel ve gozlemsel olarak evrildigidir.
Her ikisinde de akilci ve metafizik olarak, INSANOGLU DEGIL; MADDE, NESNE KUL KOLE, DOGANIN/VAROLUSUN/EVRENIN BIR PARCASI TEMELINDE DOGAL/FENOMENAL ZIHNIYET TESLIMIYETINDE VE MAHKUMIYETINDEDIR.
Evrimsel olarak insanoglu yetisine en yakin tur; maymun turudur.
Her canli turunun de kendi evrimsel duzeyince beyni ve beyin fonksiyonu vardir.
O yuzden cogu hayvana INSANOGLU TARAFINDAN INSANOGLU YONLENDIRINLI OGRETILER GERCEKLESMEKTEDIR.
Beynin iki yonu vardir, FENOMENAL VE NUMENAL bu ikisinin toplamindan yansitma ve kavramsal bilgi otaya cikar. Bu kavramsal bilgi de, ayni beyin gibi, somut/soyut ve nesnel/oznel olarak farklilasir.
Yalniz bu farklar sadece farkin farkidir. Biribirini tamamlarlar.
Sevisofya
06-04-2014, 00:31
Doyurucu değil... Demen gerekir ki, şöyle şöyle deney yapmış bazı bilimciler, incelemişler, yanlışlanabilir kuram oluşturmuşlar; kavramsal/kuramsal açıklaması şimdilik şudur, beyinin o bölgesinde olup olmaya devam etmektedir. Hangi bölgedir? Diğer çağımız canlılarındaki durumu nedir?
Lütfen o bilimci insanoğlu bilgilerinden söz et. Görseller ile görmek, algılamak, anlamak istiyorum. Bu konulara ilgilisin bu açık, senden iyi kaynak sunacak kişiyi buan gözlemleyemiyorum.
Eğer "bu an" olup biten ben'den ibaret değilse, bana kaynak sunabilmen gerekir.
Beyinin bütünüdür diyemiyoruz, yürek atışımızın kavramsal bilgisi ile ne ilgisi var? O halde bazı bölgelerin birkaçı birden sunmalı bunu. Neredeler?
evrensel-insan
06-04-2014, 02:05
Doyurucu değil... Demen gerekir ki, şöyle şöyle deney yapmış bazı bilimciler, incelemişler, yanlışlanabilir kuram oluşturmuşlar; kavramsal/kuramsal açıklaması şimdilik şudur, beyinin o bölgesinde olup olmaya devam etmektedir. Hangi bölgedir? Diğer çağımız canlılarındaki durumu nedir?
Akil, dusunce, zeka, hafiza, bilinc ve farkindalik nerdedir?
Bu bilimin adini da da daha once acikladim. Cognitive science, yani bilissel bilim.
Lütfen o bilimci insanoğlu bilgilerinden söz et. Görseller ile görmek, algılamak, anlamak istiyorum. Bu konulara ilgilisin bu açık, senden iyi kaynak sunacak kişiyi buan gözlemleyemiyorum.
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/c/c7/User-FastFission-brain.gif/200px-User-FastFission-brain.gif
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/c/c2/Cognitive_science_heptagram_tr.svg/200px-Cognitive_science_heptagram_tr.svg.png
http://tr.wikipedia.org/wiki/Bili%C5%9Fsel_bilim
Benim de konu ile ilgili basliklarim var.
Cunku burada cognitivizm ve noncognitivizm cok onemlidir.
Ingilizce biliyorsan, baska kaynaklar da verebilirim.
Eğer "bu an" olup biten ben'den ibaret değilse, bana kaynak sunabilmen gerekir.
Beyinin bütünüdür diyemiyoruz, yürek atışımızın kavramsal bilgisi ile ne ilgisi var? O halde bazı bölgelerin birkaçı birden sunmalı bunu. Neredeler?
Tabi ki senden ibaret. Sen DOGUMUNDA BEYNIN NUMENAL YETISINI TASIYORSUN. SADECE KAYITLI KAVRAMSAL BILGI TASIMIYORSUN.
Vucudun her yerindeler, sinirlerin algisinda, gozleminde degerlendirme de sorgulamada karar mekanizmasinda dogrulamada kisaca INSANOGLUNUN HER TURLU BEYINSEL EYLEMINDE.
Istersen benden de link verebilirim.
Sevisofya
06-04-2014, 02:30
Ölü beyini inceliyorlar mı? Ya da bu bilime denek olmak için tok karna mı gitmek gerekiyor? Ayrıca, anensefali hastası birini incelemişler mi?
Türkçe kaynak olursa sevinirim.
evrensel-insan
06-04-2014, 02:43
Ölü beyini inceliyorlar mı? Ya da bu bilime denek olmak için tok karna mı gitmek gerekiyor? Ayrıca, anensefali hastası birini incelemişler mi?
Türkçe kaynak olursa sevinirim.
Bu bilim henuz yeni. Yani 20. yuzyilin ikinci yarisi ile geldi.
O yuzden turkce kaynak pek bilmiyorum.
Bence universitelerin web sayfalarina bakilabilir.
Jean Piaget'in constructive'yani yapilandirmacilik taki genetik epistemolojisi de onemli.
Kisaca E.Kant'in tanrisina verdigi numeni; insan oglu beynin yetisi ve fonksiyonu olarak kendinde oldugunu bilimsel olarak 20. yuzyilin ikinci yarisindan beri ortaya koymaktadir.
Bu da bilincin farkindaligin kavramsal bilginin bilgi ve bilisim toplumu cagidir.
Yani artik herseyin temeli insanoglunun kendisidir.
Ayrica yapilandirmacilik pedogoji olarak okullarda egitim sistemi bun yesinde.
Tamamen cocuklarin kritik dusunce analitikm dusunce analojik mantik ve ikili degerlendirmeli dusunce temelinde yetistiriyor.
Yani bizdeki catismayi otekilestirmeyi cocuk kendi beyninde iki yonlu yapiyor.
Sevisofya
06-04-2014, 03:02
Yahu sen bana yanıt falan vermiyorsun ki. Ben kavramsal bilgi için yeti temelinin fiziksel yapısınının beyindeki yerini göster diyorum, sen bana beyinin etkiliğinden söz ediyorsun. Sanırım bu bilim, ölü beyinin etkinliğini inceleyemiyor; çünkü beyininin nesne yakıtlarıyla beslenmesi gerek. Ben motor arabanın neresinde diyorum, sen arabayı giderken kameraya çekip bana gösteriyorsun.
Anensefali hastalarından biri 3 yıl kadar yaşamış. Ön beyini tam olarak gelişmemiş; ancak yüreği atıyor, tat duyumsamaları çalışıyor.
Alman psikiyatristin biri anensefali hastasının biri üzerinde deney yapmış. Hastanın ağzına şeker damlatmış. Hasta, ağzını şapırdatıp yutkunma eylemini gerçekleştirmiş. Sonra acılı bir nesneyi denemiş. Bu sefer dudaklar ve dil büzüşmüş. Sonuç olarak kavramsal bilgi için gerekli olan beyin bölümü önbeyinin oralarda bir yerlerde... Yineliyorum, nerede?
evrensel-insan
06-04-2014, 03:31
Yahu sen bana yanıt falan vermiyorsun ki. Ben kavramsal bilgi için yeti temelinin fiziksel yapısınının beyindeki yerini göster diyorum, sen bana beyinin etkiliğinden söz ediyorsun. Sanırım bu bilim, ölü beyinin etkinliğini inceleyemiyor; çünkü beyininin nesne yakıtlarıyla beslenmesi gerek. Ben motor arabanın neresinde diyorum, sen arabayı giderken kameraya çekip bana gösteriyorsun.
Beyindeki yeri derken, beynin neresinde oldugunu mu soruyorsun?
Bak burda oldukca goruntu var. Buyutursen uzerini de okuyabilirsin.
https://www.google.co.uk/search?q=where+is+knowledge+situated+in+the+brain&rlz=1T4ADFA_enGB351GB352&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ei=h51AU_SmKoGjhgeq0YGQDA&ved=0CAcQ_AUoAg&biw=1136&bih=598
Anensefali hastalarından biri 3 yıl kadar yaşamış. Ön beyini tam olarak gelişmemiş; ancak yüreği atıyor, tat duyumsamaları çalışıyor.
Alman psikiyatristin biri anensefali hastasının biri üzerinde deney yapmış. Hastanın ağzına şeker damlatmış. Hasta, ağzını şapırdatıp yutkunma eylemini gerçekleştirmiş. Sonra acılı bir nesneyi denemiş. Bu sefer dudaklar ve dil büzüşmüş. Sonuç olarak kavramsal bilgi için gerekli olan beyin bölümü önbeyinin oralarda bir yerlerde... Yineliyorum, nerede?[/QUOTE]
Anencephaly is the absence of a major portion of the brain, skull, and scalp that occurs during embryonic development
Bu, beynin, kafatasinin ve kafa derisinin buyuk bir kisminin embriyonik gelisme sirasinda meydana gelen yoklugu demekmis.
Burada neyi anlatmaya calisiyorsun?
Yasam suuru zaten bunlari yapabilir. Bebek dogar dogmaz meme emer, aglar, altini kirletir v.s.
Bu kavramsal bilgi degil ki!
Kavramsal bilgi BU YAPILAN DAVRANISLARIN NE OLDUGUNU YASAMDAN OGRENMESIDIR.
Yani yaptigi isin meme emmek oldugunu yasamdan ogrenir, tabi ki yasam yetisi olarak davranisi uygular.
O yuzden tam olarak neyi soruyorsun anlamadim.
Ogrenmek ne demektir?
Ya da beyin bir seyi gormeden onun adini gorurse, onun seklini nasil bilir?
Sen tam olarak neyi soruyorsun?
Sevisofya
06-04-2014, 03:47
Bu kavramsal bilgi degil ki!
Kavramsal bilgi BU YAPILAN DAVRANISLARIN NE OLDUGUNU YASAMDAN OGRENMESIDIR.
Yani yaptigi isin meme emmek oldugunu yasamdan ogrenir, tabi ki yasam yetisi olarak davranisi uygular.
Emme, yutkunma vb. vejetatif eylemlerin kavramsal bilgi yetisi temeli dışında geliştiğini ikimiz de biliyoruz. Ben, diyorum ki, anensefalide bu şuur yetisi için önbeyin bölgesinin olmasına gerek yokmuş. Demek ki kavramsal bilgi yetisi için gerekli bölge önbeyinde imiş...
Yineliyorum, kavramsal bilgi için fiziksel yeti temeli beyinin hangi bölgesindedir? http://healthfavo.com/wp-content/uploads/2013/09/parts-of-the-brain-lobes.jpg
Diğer çağdaş türlerde bu bölge, insana oranla ne gibi ayrımlar göstermiş? Sinirbilim açıklaması gibi düşün..
N
Bellek olmadan kavram bilgisi oluşabilir mi?
Paylaşımınızı bölmek istemem sadece yüzeysel olarak bir iki şey ifade etmek istiyorum. Sorunuz dikkatimi çekti. Ben doğum öncesine gitmek istiyorum biraz. Bu konularda bilgi kapasitemin yüzeyselliğinden sanırım derine şimdilik inmeyeceğim.
Amniyotik sıvı ile çevrilmiş vaziyette, annesinden beslenmeye bağımlı olarak gelişme durumundaki canlı-bebek- elbette kavramsal düzeye geçemeyecek; fakat algısı analitik zihinde ( tabiki algıyı alabilecek süreçte) dosya memuru tarafından dosyalanacaktır. Çünkü her algı, zihinde bir kavram olarak yer alır. Bu, anlam içeren sezgisel kayıtlardır. Henüz sözcük yok. Organizma, belirli şeylerin belirli tehlikeler anlamına geldiğini öğrenir.Fakat, kayıtla ilgili yapabileceği sadece bu kadardır. Sağlıklı ve mutlu bir bebeğin, en mutlu ve huzuru annelerden doğduğu gerçeği, bu kaydın bir yansımasıdır.
Algı bir kavram olarak dosyalanmasa da, optimum zihinde sezgisel olarak kayıt edilmektedir. Dolayısıyla öğrenme süreci, doğum öncesine dayanmaktadır. Doğum öncesi deneyimlerin, canlılık süresince restimüle edilmesi de bu gerçeği vurgulamaktadır.
evrensel-insan
06-04-2014, 04:03
Emme, yutkunma vb. vejetatif eylemlerin kavramsal bilgi yetisi temeli dışında geliştiğini ikimiz de biliyoruz. Ben, diyorum ki, anensefalide bu şuur yetisi için önbeyin bölgesinin olmasına gerek yokmuş. Demek ki kavramsal bilgi yetisi için gerekli bölge önbeyinde imiş...
Yineliyorum, kavramsal bilgi için fiziksel yeti temeli beyinin hangi bölgesindedir? http://healthfavo.com/wp-content/uploads/2013/09/parts-of-the-brain-lobes.jpg
Diğer çağdaş türlerde bu bölge, insana oranla ne gibi ayrımlar göstermiş? Sinirbilim açıklaması gibi düşün..
Ben bu konularda biyolojik bir bilgi sahibi degilim.
Yalniz BEYININ OGRENME YETISIU OLDUGUNU VE BU YETININ DE ANLAMININ BILGI DEPOLAMA OLDUGUNU VE BUNUN ANNE KARNINDA IKEN BELIRLI BIR EMBRIYONIK GELISMEDEN SONRA BASLADIGINI YALNIZ BUNUN BILINCLI OLMADIGINI BILIYORUM.
Buna da kisaca hafiza deniyor.
Hafizanin beyniun neresinde oldugunu yer olarak bilmiyorum, merak ta etmedim.
Benim dalim, beynin fiziksel degil; zihinsel yonu.
Beynin fiziksel sekillenisi ve bolgeleri, arastirma ile ogrenilebilir.
Cunku bilimsel bilgidir.
Sevisofya
06-04-2014, 04:12
Algı bir kavram olarak dosyalanmasa da, optimum zihinde sezgisel olarak kayıt edilmektedir.
Ara beyinde kayıtlı paket programlar olduğunu "bilinç gökten düşmedi" kitabında okumuştum. Bu beni şaşırtmaz. Sonuçda DNA da bir kayıttır/yapılanmadır. İnsanoğlu kavramsal bilgi yapılanması gibi, doğal uyarlanma ürünü yapılanmasıdır. Çevre koşullarıyla biçimlenmiş yaşamda kalma organizması tarifi..
evrensel-insan
06-04-2014, 04:24
Ara beyinde kayıtlı paket programlar olduğunu "bilinç gökten düşmedi" kitabında okumuştum. Bu beni şaşırtmaz. Sonuçda DNA da bir kayıttır/yapılanmadır. İnsanoğlu kavramsal bilgi yapılanması gibi, doğal uyarlanma ürünü yapılanmasıdır. Çevre koşullarıyla biçimlenmiş yaşamda kalma organizması tarifi..
Iste burada onemli olan bunun mutlak ve sabit olmadigi, yasam ve iliski de degistirilebilecegidir.
Aksi insanoglunu kalitimsal kadercilige teslim ederiz.
Ayrica bir kisi teistlikten ateizme bilinc olarak gecemez.
Cunku yasam ve iliski de GENLER BILGI OLARAK YONLENDIRIM OLARAK DEGISMEZLER.
Yalniz beynin numenal yeti ve degerlerinin her turlu dusunce ve davranisi degisebilir.
Ayrica genetik kodlari da OKUYAN VE KAVRAMSAL BILGIYE DONUSTUREN YINE INSANOGLUDUR.
O yuzden zihinsel degisim ve devrimin, ne dogum ile ne de vucudun ve beynin biyo-kimyasal neuro-fiziksel yapisi ile direk bir iliskisi yoktur.
Bunu var saymak, insanoglunu AYRIMCILIGINA MAHKUM ETMEKTIR.
"Bu bunu ogrenemez/bilinclenemez/degisemez/soyle dogmustur" v.s. gibi.
Iste o yuzden dogumda OGRENILMISLIK YOKTUR, SADECE YASAM YETISI SUURU VARDIR.
Bu var olanlarin ne oldugunu da bebek yasamdan ogrenir.
Her algı- görme, ses, koklama, hissetme, tat, organik duyu, avı, ritim, kinestezi-doğru ve düzenli bir şekilde depolanmasına rağmen, hafıza bankalarına kayıt prosesi, organizmanın bilinçsizlik durumunda da kayda devam ediyor mu? Kişinin uyku sırasındaki durumu peki?
Sezgisel algı-duyuma yönelik olarak, acı veren duyguların, fiziksel acıdan farklılığı söz konusudur. Daha önceki sayfalarda yazışmalarınızı bir ölçüde okudum. Sobaya dokunan bebeğin acı ile olan deneyimine ilişkin örneğin. Anne karnındaki öğrenimler de etkili olabilir fakat sorunun cevabını bilemiyorum.
Yapı sorunundan öte, zihinsel performans sorununu ve bu işlevde hafızada depolanan bilgi-verinin, çağırma potansiyeli göz önüne alınmalı ve bilinçliliğin tam tanımı ve gelişimi üzerine devam edilmeli diye düşünüyorum ben. Belki bir iki şey öğrenebiliriz ne dersiniz :)
Sevisofya
06-04-2014, 04:54
Beynin fiziksel sekillenisi ve bolgeleri, arastirma ile ogrenilebilir.Cunku bilimsel bilgidir.
Şöyle bir Türkçe kaynak var: http://evrimagaci.org/makale/360 Buradan kavramsal bilgi için fiziksel yeti temeli bölgesi üzerine bilgi edinebiliriz.
Iste burada onemli olan bunun mutlak ve sabit olmadigi, yasam ve iliski de degistirilebilecegidir.
Zaten mutlak değil ki. 3 milyar yıldır gelişip değişiyor. İster yapay seçilim, ister doğal. Değişip devinecek. Birey bazında bile: radyasyona etki edin, değişir. Ancak yıkımı göze almalısınız...
Yalnız bu değiştirilebilirliği gözümüzde büyütüp mutlaklaştırmayalım. Yer bildiğimiz gibi hareket ediyor, deprem olup ilgili bölgedeki çoğu insanoğlununun işlevsel biçimini geri dönülmez biçimde (ölüm) deforme edebilir. Yaratım gücümüzün zaman içinde bir sınırı vardır.
Sezgisel algı-duyuma yönelik olarak, acı veren duyguların, fiziksel acıdan farklılığı söz konusudur. Daha önceki sayfalarda yazışmalarınızı bir ölçüde okudum. Sobaya dokunan bebeğin acı ile olan deneyimine ilişkin örneğin. Anne karnındaki öğrenimler de etkili olabilir fakat sorunun cevabını bilemiyorum.
Bu duruma yakın bir açıklamayı Dawkins yapıyor. Çocuklardaki inanma eğilimi üzerine. "Kabile büyüklerin ne derse inan" gibi bir eğiliminin çocuklarda olduğunu, böylece sobaya değmemesi gerektiğini ya da bir uçurumun kenarına gitmemesi gerektiğini öğrenebiliyor. Genetik eksikliği, mem ile tamamlıyor yani. Bu mem yalnızca insan türüne özgü de değil. Örn avcı pisicikler annelerinden avlanma dersleri alıyor. Genetik olarak hazır biçimde avcı olmuyor. Genetik temeli var (pençe), ancak mem ile tamamlanıyor. Kavramsal bilgiyi diğer hayvanlar üzerinde uygulayabilsek nasıl olurdu acaba... Evrensel-pisicik olabilir mi ki?
evrensel-insan
06-04-2014, 07:13
Şöyle bir Türkçe kaynak var: http://evrimagaci.org/makale/360 Buradan kavramsal bilgi için fiziksel yeti temeli bölgesi üzerine bilgi edinebiliriz.
Zaten mutlak değil ki. 3 milyar yıldır gelişip değişiyor. İster yapay seçilim, ister doğal. Değişip devinecek. Birey bazında bile: radyasyona etki edin, değişir. Ancak yıkımı göze almalısınız...
Yalnız bu değiştirilebilirliği gözümüzde büyütüp mutlaklaştırmayalım. Yer bildiğimiz gibi hareket ediyor, deprem olup ilgili bölgedeki çoğu insanoğlununun işlevsel biçimini geri dönülmez biçimde (ölüm) deforme edebilir. Yaratım gücümüzün zaman içinde bir sınırı vardır.
Burada onemli olan ZIHINSEL DEVRIMIN DEVRIMCI SORGULAMA ILE BIREY TARAFINDAN KENDI BEYNI ADINA KENDI SERBEST IRADESI ILE YAPILMASIDIR.
Aksi dogal/fenomenal zihniyetin evrimsel fiziksel v.s. teslimiyeti ve caresizligidir.
Bunun bu sekilde algilanmasi INSANOGLU TURU BIRININ ZIHINSEL INSANLASMASINDA ZIHNININ INSANLIGINI GECIKTIRMESI ANLAMINA GELIR.
Zihinsel devrim, basta birey bilinci ve INSANLASILAMAMIS OLMASININ ALGISI VE BILINCI VE BUNUN GETIRDIGI SORUNUN BILINC VE FARKINDALIK ILE ASILMASIDIR.
Iste konunun fiziksel degil de, zihinsel yonu budur ve bunun degisimi tamamen bireyin kendi kontrolunda ve sorgulamasinda gerceklesir.
evrensel-insan
06-04-2014, 07:17
Burada tum yapilacak olan, beyinde yer etmis dogumdan itibaren verilen her turlu veri tabu ve degerin; bireyin insanlasmasini onleme adina, sorgulanmasi ve CIKARSAMA METODU ILE BU BILGILERDEN ARINILMASIDIR.
Bunun ana temeli KAVRAMSAL BILGININ EMRINE GIREN INSANOGLU YERINE; KENDI YARATTIGI/TURETTIGI KAVRAMSAL BILGIYI ONDAN SERBEST OLARAK KONTROL EDEN INSANIN ALMASIDIR.
Aslinda bu konu detayi ve kapsamli bir konudur.
Ben genelde ana hatlarini kisa ve oz olarak "evrensel-insan zihniyeti" basliginda isledim.
Sevisofya
06-04-2014, 15:47
Evrensel-insan, dediklerin ilk okunuşta büyük bir etki yaratıyor ancak aradan zaman geçince ve diğer konularla ilişkilendirince etkisi yavaşça siliniyor, basitleşiyor. İnsanın kendini yapılandırmasından söz ediyorsun, bunu kısa ve öz olarak açıklıyorsun ama karmaşıklaştırdığın da bir gerçek. Üzerine düşülüp sorgulandığında basitleşiyor. Kendini yapılandırmaktan söz ediyoruz örneğin, e bunu en bayağı insan bile biliyor: "eğitim şart" ya da "başkası olma kendin ol" demeleri gibi... Bunun uygulayım olarak gerçekleşmediğini, en azından ideale ulaşmadığını gören sen, bu basit gözlem bilgisini ele alıp eğip büküp karmaşıklaştırıyor, algoritmik izlenimlere dönüştürüyor farkın farkındayıp deyip çıkıyorsun. Söylemlerin, her ne kadar onaylamasan da bireysel: ben/özne merkezci, insan merkezci, alabildiğine formel, tümel, genel. İnsanın üçlü yapısı diyorsun, beyin diyorsun, ilgili lob nerede diyorum bilmiyorsun; bellek nasıl ve beyinin neresinde oluşur diyorum, bilmiyorsun. Araştırmamışsın, dürüstçe araştırmaya gerek duymadığını da açıklamışsın. Şimdi bunun neresini bilimsel yöntemi benimsemiş birey olma yolu diye görürüz? İlgili olduğun alanda diğer bilimcilerin araştırmalarını, gözlem ve deneylerini incelememişsin. Onları yalnızca "gözlem yapan insan" olarak ele alıyorsun. Tümelliyor, genelleştiriyorsun. İnsanoğlu diyorsun, hangi topluluktan söz ettiğin belli değil: tikel yok, tekil yok. Hep tümel, hep genel. Yer, konum, zaman yok. Düşünceler hep insanla ilinti ve ilişki içinde... Ussal düzlemde oluşturduğumuz ideal nesneyi düşünüp mastürbasyon yapıyoruz ve açıkçası ben bundan sıkıldım.
evrensel-insan
06-04-2014, 20:54
Evrensel-insan, dediklerin ilk okunuşta büyük bir etki yaratıyor ancak aradan zaman geçince ve diğer konularla ilişkilendirince etkisi yavaşça siliniyor, basitleşiyor. İnsanın kendini yapılandırmasından söz ediyorsun, bunu kısa ve öz olarak açıklıyorsun ama karmaşıklaştırdığın da bir gerçek. Üzerine düşülüp sorgulandığında basitleşiyor. Kendini yapılandırmaktan söz ediyoruz örneğin, e bunu en bayağı insan bile biliyor: "eğitim şart" ya da "başkası olma kendin ol" demeleri gibi... Bunun uygulayım olarak gerçekleşmediğini, en azından ideale ulaşmadığını gören sen, bu basit gözlem bilgisini ele alıp eğip büküp karmaşıklaştırıyor, algoritmik izlenimlere dönüştürüyor farkın farkındayıp deyip çıkıyorsun. Söylemlerin, her ne kadar onaylamasan da bireysel: ben/özne merkezci, insan merkezci, alabildiğine formel, tümel, genel. İnsanın üçlü yapısı diyorsun, beyin diyorsun, ilgili lob nerede diyorum bilmiyorsun; bellek nasıl ve beyinin neresinde oluşur diyorum, bilmiyorsun. Araştırmamışsın, dürüstçe araştırmaya gerek duymadığını da açıklamışsın. Şimdi bunun neresini bilimsel yöntemi benimsemiş birey olma yolu diye görürüz? İlgili olduğun alanda diğer bilimcilerin araştırmalarını, gözlem ve deneylerini incelememişsin. Onları yalnızca "gözlem yapan insan" olarak ele alıyorsun. Tümelliyor, genelleştiriyorsun. İnsanoğlu diyorsun, hangi topluluktan söz ettiğin belli değil: tikel yok, tekil yok. Hep tümel, hep genel. Yer, konum, zaman yok. Düşünceler hep insanla ilinti ve ilişki içinde... Ussal düzlemde oluşturduğumuz ideal nesneyi düşünüp mastürbasyon yapıyoruz ve açıkçası ben bundan sıkıldım.
Anlasildi. Her bir kavrami anlam ve icerik olan uzerine ciltlerce yazilacak konularda, cok yuzeysel bir iki okumanin algisi ile bu tip kotumser bir algi alman gayet dogal.
Bunun nedenleri de gayet acik.
O yuzden senin ile ne kendi yazdiklarimi savunuya, ne kendimi ispata ne de polemige girmeyi dusunmuyorum.
Yazilanlar basliklar ve mesajlar olarak ortada.
Belki bir gun bir yerde bu "yok" dediklerinin aslinda oldugunu yazilanlardan bulur ve onlar ile ilgili bir seyler yazarsan, tekrar dusunce ve bilgi alis verisine basliyabiliriz.
Tabi "isleri yokusa surmek" algi v e bilinc duzeyinin en onemli gostergesidir.
Cunku algi ve bilinc ancak sorun algisinda ortaya cikar.
Ayrica "diyorsun/bilmiyorsun" temellki yazi dili ve uslubunu da degistirir, bilgi ve dusunce alis v erisine bir konu ya da kavramda tekrar donmek istersen, ben burdayim.