İnancın ve Dinlerin Kökenine Felsefi Bakış
Bu yazımda çeşitli felsefecilerin gözünde Din ve Tanrı kavramının oluşumu ve gelişimi incelenmiştir.
Kısıtlı anlayış bu oluşumların temelinde yer almaktadır.
Engels, bu konuda, bize çok açık bir yanıt vermiştir: “Din, insanın sınırlı anlayışlarından doğmuştur.”
İlk insanlar için bu bilgisizlik iki kattır: doğayı bilmemek, kendi kendilerini bilmemek. İlkel insanların tarihini incelerken, sık sık bu ikili bilgisizliği düşünmek gerekir.
Gene de ilerlemiş bir uygarlık saydığımız Yunan antikçağında, bu bilgisizlik, bize çocuksu görünür; örneğin, Aristoteles'in yeryüzünün hareketsiz olduğunu, evrenin merkezi olduğunu ve gezegenlerin yeryüzünün çevresinde döndüğünü düşündüğünü gördüğümüz zaman. (Aristoteles'e göre, bu gezegenler 46 taneydi, bunlar bir tavana çakılı çiviler gibi kımıldamadan ve bir bütün halinde, yeryüzünün çevresinde dönmekte idi...)
Yunanlılar, su, toprak, hava ve ateş dedikleri ve artık ayrıştırılamayan dört öğenin var olduğunu düşünüyorlardı. Bütün bunların yanlış olduğunu biliyoruz, çünkü şimdi artık suyu, toprağı ve havayı kendi öğelerine ayırabiliyoruz ve ateşi de bu yukarıdakilerle aynı türden bir cisim saymıyoruz.
Yunanlılar, bizzat insan hakkında da çok bilgisizdiler, çünkü organlarımızın görevlerini bilmiyorlardı ve örneğin yüreğin, cesaretin merkezi olduğunu sanıyorlardı.
Daha o zamandan çok ilerlemiş saydığımız Yunan bilginlerinin bilgisizliği bu kadar büyük olduğuna göre, onlardan binlerce yıl önce yasamış insanların bilgisizliği ne olur?
İlkel atalarımızda durum çok daha vahimdir. Düşler denizinde yaşayan bu atalarımız, insanda bir eş varlığın olduğuna inanarak, kendi kafalarındaki düşsel sorunları çözümlemeye uğraşmışlardır. İlk başlarda bu eş varlık, saydam, maddeden hafif bir beden gibi iken çağlar süren bir evrimle maddesiz bir ilkeye dönüşmüş ve ruh adını almıştır. (Ruh kelimesi “esprit” ’den gelir ki “esprit” Latincede soluk demektir. Son nefes ile uçup giden soluk beraberinde “can”ı da götürür düşüncesi, ruhun insanlarca yaratılmasını sağlamıştır.)
İlkel insanlar, önce saydam eş biçiminde, sonrasında ruh biçiminde, insanın ölümünden sonra da yaşadığı ruhsal ilkeyi benimseyerek, tanrıları yarattılar. İlkin insandan daha güçlü, gene de maddi bir biçimde bulunan varlıklara inanırken, sonrasında yavaş yavaş bizimkinden üstün ruhsal yapıda tanrıların varlığına inanmaya vardılar. Böylece, Yunan antikçağında olduğu gibi, her birinin belirli bir görevi olan birleşik birçok tanrı yarattıktan sonra, buradan tek tanrı anlayışına ulaştılar. İşte o zaman, günümüzdeki tektanrıcı din (Tektanrıcılık (Monoteizm), Yunanca monos: bir tek - ve theos: tanrı sözlerinden oluşur.) yaratılmış oldu. Böylece açıkça görüyoruz ki, dinin kökeni, bugünkü biçimiyle bile, bilgisizlik olmuştur.
İtalik metinler Georges Politzer’ in “Felsefenin Başlangıç İlkeleri” kitabından alıntılanmıştır.
Korku başka bir etken;
İnsan nelerden korkar? Bir insanın yaşantısında kendinden aşağıda olanlar (dezavantajlı) ve kendinden yukarıda olanlar (avantajlı) hep olmuştur. İnsanın tarihsel süreçte kendinden aşağıda olanlardan bir korkusu olmamış, aksine bunlara aldırmamıştır bile. Lakin kendinden yukarıda olanlardan ölesiye korkmuştur. Yırtıcı hayvanlar çevik yapıları, öldürücü pençe ve dişleri ile bir dönem insanının başına olmadık sorunlar açsa da yıllar içinde bu sorunları çözümlemeyi öğrenen insanoğlu, bu hayvanları kendinden aşağı (dezavantajlı) bir kategoriye koyabilmiştir. Fakat ilk insandan günümüze bazı kavramlar vardır ki insanoğlunun hep üstündedir. Kendinden yukarıda olanların bile en üstünde ise, “gök” vardır. Uçsuz bucaksız doğa içerisinde, alet yapımı ve akıl gelişimi ile insanoğlu hayatını bir düzene oturtmaya, ilkel korkularından kurtulmaya uğraşsa da “gök” hep gürler, şimşekler hep çakar ve yıldırımlar hep düşer. O zamanın insanı için asla yenilemeyen bir korku olduğundan, insanlık tarih boyunca saygı duymaya başlar “gök”lere, hatta gelecek kuşakların en akıllıları bile kendini kurtaramaz “gök” korkusu ve ona duyulan saygıdan. Ona yalvarır, yaltaklanır, tapınır bile.
Fransız doğubilimci ve düşünür Volney (Constantin François de Chasseboeuf 1757–1820) Dinlerin oluşumu, göğe yükselmeleri ve tarihsel evrimini şöyle açıklamakta;
1-) Fiziksel Güçlere Tapmak: İlk insanların hiçbir düşünceleri yoktu. Önce kollarını, bacaklarını kullanmasını öğrendiler. Gittikçe; babalarının deneylerinden yararlanarak geliştiler. Yaşama araçlarını sağlama bağladıkça zekâları, ilkel gereksinimler (ihtiyaçlar) zincirinden kurtularak dolayısıyla anlamalara; sonuç çıkarmalara (istidlallere) yöneldiler. İnsan zekâsı, giderek, soyut bilgileri kavramak gücünü de kazandı. Yeryüzünde kendilerinden başka birçok varlık kaynaşıyordu, bu varlıkların çoğu karşı gelinmez nitelikte güçlüydüler. Ateş yakıyor, gök gürlemesi ürkütüyor, su boğuyor, yel sürüklüyordu. Uzun yıllar bu etkilerin nedenlerini düşünmeden katlandılar. Bütün bunların neden böyle olduklarını anlamak isteyen ilk insan şaşkına döndü. Sonra, söyle düşünmeye başladı:
Onlar kendisinden güçlü, kendisine üstündüler. Tanrı düşüncesinin temeli budur. Kimileri acı, kimileri tatlı etkiler uyandırmaktadırlar. Acıyla etkileyenlerden korkuyor, onlardan uzaklaşmak istiyordu. Tatlıyla etkileyenlere umut bağlıyor, onlara yaklaşmak istiyordu. İşte “korku ve umut”, “gök” ilkeleri, böylece doğdular. Kendisi nasıl bir başkasını itmek isteyince itebiliyorsa onlar da yakmak isteyince yakabiliyorlardı. Şu halde onlarda da kendisininki gibi bir irade, bir zekâ olmalıydı. İşte Tanrısal irade. Kendisine kötülük etmek isteyen bir soydaşının önünde nasıl alçalıyor, ona nasıl yalvarıyorsa, ötekilerinin önünde de alçalabilir, onlara da yalvarabilirdi. İşte ilk yere kapanış, ilk dua. Yoluna engel olan dağa yer değiştirmesi için yalvarırken onu düşüncesinde varlıklaştırdığının, ilk düşünce varlıklarını yaratmaya başladığının farkında bile değildi. Kendisinden güçlü, kendisine üstün olan bu düşünce varlıkları pek çoktular, şu halde evren, sayısız Tanrılarla doluydu (politeizm). Bunların kimisi iyilik ediyordu, kimisi kötülük. İyilikçi Tanrılarla Kötülükçü Tanrılar böylece doğdular. İşte ilk insanların dini böyle başladı.
2-) Gök Cisimlerine Tapmak: Yeryüzünde ve insan düşüncesinde başlayan bütün bu ilkeler (üstünlük, korku ve umut, üstün irade ve üstün zekâ, güçlünün önünde eğiliş, yalvarış, düşünce varlıkları, bu varlıkların çokluğu, iyilikçi ya da kötülükçü varlıklar) insanların tarım gereksinimlerinde de göğe yönelmesini sağladı. Tarım, toplulukla yaşamaya başlayan insanlar için bir zorunluluktu. Tarımı başarmak içinse göğün gözetlenmesi gerekiyordu. Toprağın gökle ilgisi belirmeye başlamıştı. Bir yıldız kümesinin görünmesi, en yüksek yerine varması ve batmasıyla bir bitkinin yeşermesi, büyümesi ve kuruması arasındaki ilgi, olanca açıklığıyla insanların gözüne çarpıyordu. Şu halde yeryüzünü yıldızlar, bu gök varlıkları, yönetiyorlardı. On beş bin yıl önce Mısır'da yaşayanlar yıldızlara tapmaya başladılar.
3-) Putlara Tapmak: İnsan bu yıldızlara birer ad takma gereğini duyunca, bunlara yeryüzü adlarını yakıştırmaya başladı. Thebes’ li (Antik Mısır’da bir kent) insan, ırmağın taşması sırasında görünen yıldızlara taşma yıldızları, saban sürme sırasında görünen yıldızlara öküz ya da boğa yıldızları, aslanların susuzluktan çölleri bırakıp ırmak boylarına geldiği sırada görünen yıldızlara aslan yıldızları diyordu. Kuzuların ya da oğlakların doğduğu zaman görünen yıldızlara kuzu ya da oğlak yıldızları adını veriyordu. Bu benzetmeler sayısızdı. Artık kuzu, kış mevsiminin kötülük eden ecinnisinden gökleri temizliyor, boğa yeryüzüne bereket tohumları saçıyordu. İnsan dili böylelikle mecazlara alışıyor, gittikçe zenginleşiyordu. Artık insan, göğün boğasından (boğa adını verdiği yıldızlardan) beklediği gücü, yeryüzündeki boğadan da bekler olmuştu. Yerden göğe çıkan mecazlar böylelikle yine yeryüzüne indiler. Birtakım yanlış kıyaslamalar başladı. Öküz, balık ve daha bir sürü şey kutsallaştı.
4-) Karşıt İlkelere Tapmak: Kıyaslamalar, insanları maddi anlamlardan manevi anlamlara geçirdi. İyilik getiren tanrılara; bilgi, temizlik, erdem melekleri ve kötülük getiren tanrılara da cahillik, günah, kabahat zebanileri denilmeye başlandı. Tanrıların özleri birbirlerine uymadığından tapınma ikiye bölündü. İyi Tanrılara yapılan sevgi ve sevinç tapınmasıydı, kötü tanrılara yapılan korku ve ıstırap tapınması.
5-) Mistiklik, Büyük Yargıca Tapmak: Yolculuktan dönen Fenike gemicileri, okyanusun öbür ucundaki ölümsüz bahar ülkelerini, kuzey bölgelerinin 24 ölümsüz gecesini anlata anlata bitiremiyorlardı. İşte cennet ve cehennem düşünceleri bu hikâyelerden doğdu. Yüzyıllardan beri öldükten sonra ne olacağını kendi kendine soran insan, bu yerlerde yaşayabilmek düşüncesinden hoşlanıyordu. Böylelikle sevgili ölülerini barındıracak bir yer de bulmuş oluyordu. Sonsuz bahar ülkesi çekiyor, sonsuz karanlık ülkesi korkutuyordu. Şu halde iyiler birinciye, kötüler ikinciye gitmeliydiler. Bundan da tanrı adaletinin insanların adaletlerindeki yanlışları düzelttiği düşüncesi doğdu.
6-) Evrene Tapmak: İnsanlar giderek üstünde yaşadıkları yeryüzünü tanımaya başladılar. Dünyanın çapı ölçüldü. Bu çap, bir kocaman pergel gibi göklere açılarak göklerin akıllar durdurucu, sonsuz yörüngeleri hesaplandı. Dünyanın evren içindeki küçüklüğü meydana çıktı. Tanrı düşüncesi önce dünyadan, sonra güneşten koparak bütün evrene yayıldı. Evren Tanrı, nedenle sonucu, etkenle edilgeni, güdücü ilkeyle güdülen şeyi kendinde toplayan çok daha büyük, çok daha yaygın bir varlık olmalıydı.
7-) Evrenin Ruhuna Tapmak: Sonraları etkenle edilgeni, nedenle sonucu, güdücüyle güdüleni tek varlıkta birleştirmeyi doğru bulmayarak bunları birbirlerinden ayırdılar. Her türlü kıyaslamaları ancak kendi varlıklarına bakarak yapabildikleri için, evrenin güdücü ilkesine cin, akıl, ruh adını verdiler. Tanrı da, evrenin kocaman gövdesini hareket ettiren, bütün varlıklara dağılmış yaşama ruhu oldu. Her varlık, büyük varlığın bir parçasını taşımaktaydı. Bu parça, ateş ya da közdü.
8-) Akıllı İşçiye (Tasarlayıcıya) Tapmak: Matematik ve fizik gelişiyordu ama insanların büyük çoğunluğu bilgisizdi. Bu yüzdendir ki bilginin getirdiği bilimsel deyişler, çoğunluğun elinde bayağılaşıveriyordu. Böylelikle evrenin herhangi bir makineden başka bir şey olmadığı ileri sürüldü. Bir makine de kendi kendine var olamayacağına göre, herhalde bunun bir işçisi (tasarımcısı) olmalıydı
Volney dinlerin evrimini açıklarken basamakları tırmanmaya eski Mısır'dan başlamış, yeryüzünde tekrarlanmış bütün bu şeylerin eskiden Nil kıyılarında da olduğunu anlatmıştır. Volney, “gök” kavramının doğum yeri olarak Mısır topraklarını görmektedir. Volney 'e göre, bütün din sistemleri, eski Mısır'ın güneşe tapmakla başlayan fiziksel güçlere tapma sisteminden çıkmıştır. Hintlilerin Chrisna'sı, Hıristiyanların Christos'u hep eski Mısırlıların güneşe taktıkları koruyucu anlamındaki “chris” sözcüğünden gelmedir. Ayrıca, eski Mısırlılar güneşe “Yes” de diyorlardı ki Latinceleşmiş “Yessu” ya da “Jesus” adının kaynağı da budur. Eski Yunanlılar bu adı Tanrı Baküs'e de vermişlerdi. Bilindiği gibi, Tanrı Baküs de, Meryem'den babasız olarak doğan İsa'ya örnek olarak, Minerva'dan babasız olarak doğmuştu.
Bir 20. yüzyıl düşünürü Felicien Challaye din düşüncesinin oluşum ve gelişimini de söyle sıralamaktadır:
1- İnsan, önce, kendi kişiliğinin dışında her yönde belirmiş bulunan yaygın bir güç gördü. Bu güç, hem maddede, hem ruhta beliriyordu. İlkel insanlar bu güce Mana adını taktılar. Mana düşüncesine bütün dinlerde çeşitli semboller halinde rastlanmaktadır. En ileri felsefelerde bile çıkış noktası hep bu ilkel Mana düşüncesidir.
2- Toteme olan inanç bu Mana düşüncesinden çıkmıştır. Totem, Mananın cisimleşmesidir. Bir klanın insanları belli bir hayvan, ya da bitki çeşidini en çok Mana toplayıcı saymışlar ve onu kutsal görmüşlerdir.
3- İnsan, kendi hayatını düşününce Mana'yı kişileştirmiştir. Bundan da ölümden sonra yaşama düşüncesi doğmuş, ölümden sonra yaşama düşüncesi ölülere tapınmaya bile yol açmıştır.
4- Mana'nın kişileştirilmesi canlıcılığı (animizm) meydana getirmiştir. Canlıcılık, doğada insanın ruhuna benzer ruhlar bulunduğuna inanmaktadır. Önceleri fetişizm adıyla adlandırılan animizmin, doğada ki insan ruhuna benzer ruhlardan yola çıkarak, büyücülüğe yol açması kolaylıkla anlaşılır bir olaydır.
5- İnsan, Mana'da bir düzen ilkesi bulduğu zaman, dine töresel kaygılar girmiş demektir.
Erdem, bu düzeni sağlamak için gereklidir.
6- İnsan, Mana'yı kişileştirince artık onu her baktığı yerde görmeye başlamıştır. Bunun sonucu da elbette çoktanrıcılık olacaktı.
7- Soyutlamadaki ve tek olan evrenin açıklanışındaki ilerleme bu çok tanrıları tek tanrıda birleştirmeye yol açmıştır. Bu birleştirme, önce bir hiyerarşiden (tanrıları sıralayarak en büyüğünü bulmaktan) geçerek, evrenin tek Tanrısına varmıştır.
8- Budizm’de olduğu gibi, din düşüncesinde bir adım daha ilerleme, engin evrenin varlığını anlamak ve açıklamak için Tanrı düşüncesinin gerekmediğini, bu anlama ve açıklamanın Tanrısız da yapılabileceğini ileri sürer.
Fransız düşünürü Auguste Comte'a (1789–1857) göre;
İnsanlık, önce teolojik hal içindeydi. Evren, insan iradesinin tıpkısı iradelerle yönetilmekteydi. İnsan düşüncesinin ilk vardığı açıklama budur. Oysa bu ilk düşünce de üç basamaklıdır, yavaş yavaş gelişmiştir. Birinci basamakta insan, çevresindeki eşyayı tıpkı kendisi gibi canlı, akıllı olarak düşünmüştür (fetişizm). İkinci basamakta insan düşüncesi, çevresindeki olayların görünmez varlıklarca yönetildiği inancına yönelmiştir (çoktanrıcılık-politeizm). Üçüncü basamakta bu görünmez varlıkların tek ve büyük bir iradenin yönetimi altında bulunduğu inancına varılmıştır (tektanrıcılık-monoteizm).
İnsanlığın bu halini metafizik hal kovalamıştır. İnsanlık bu süre sonunda teolojik halden metafizik hale geçmiştir. Metafizik hal, bir soyutlama (tecrit) halidir. Evreni yöneten artık insana benzeyen bir varlık değil, soyut bir güçtür, soyut bir ilkedir: Oysa bu halde de insan, soyutladığı nitelikleri, soyut iyiliği, soyut güzelliği, soyut tamlığı (mükemmelliği) gerçek varlıklar saymaktadır.
İnsanlığın üçüncü halinde, metafizik hal, yerini pozitif hale (olumlu hal, müspet hal) bırakmıştır. Bu hal; ortaçağın sona ermesiyle baslar. Yeniçağ düşüncesi artık olayları başka olaylarla açıklamaktadır. Bilimsel ilerlemeler, bu hale gelinceye kadar nedeni bilinemeyen birçok olayları, bilim yasalarıyla açıklamaya başlamıştır. Başka bir deyişle, önce teolojik açıklama, sonra metafizik açıklama, yerini pozitif açıklamaya bırakmıştır.
Başka bir Fransız düşünürü, Henri Bergson (1859–1941) da Tanrı ve Din ihtiyacının kaynağını yaşanılan hayatın içinde bulmaktadır. Bergson, “Töreyle Dinin İki Kaynağı” (Des deux Sources de la Morale et de la Religion) adlı yapıtında bu konuyu inceleyerek şu sonuca varıyor:
İnsan, düşünmeden önce yaşamak zorundadır. Toplumsallık eğilimi, insanın yaşama zorunluluğunun sonucudur. Toplum nasıl insan içinse, insan da öylece toplum içindir. Toplumun ise birtakım gerekleri vardır, işte bu gerekler, insanı töreye ve dine zorlar.
Hayvan toplumlarında örneğin bir arının, toplumunu unutarak sadece kendi isteklerinin peşinden gitmeye başladığını düşünelim. Bilinçsiz içgüdüsü bu haylaz arıyı toplum yükümüne (mükellefiyetine) çağıracaktır. Çünkü arılar yükümlü olmazlarsa kovan yaşayamaz. İnsan toplumlarında da bu yüküm insanı ödevine iter. Toplumsallık, insan varlığının en büyük parçasıdır. Suçunu sadece kendisi bilen, cezadan yakayı kurtaran bir katilin çektiği vicdan acısı; insanın kendi varlığına, kendi benliğine dönmek isteyişidir. Suçunu açıklarsa vicdan acısından kurtulacaktır, çünkü ödevini yerine getirmiş, benliğinin büyük parçası olan topluma dönmüştür. Toplum alışkanlığından doğan, içgüdülerin zorladığı bu ödev severlik, insanı töreye ve dine götürür. Bu ödev severlik, törenin ve dinin birinci kaynağıdır. Bu ödev severlik iyice deşilirse, insanların korunma içgüdüsüne dayandığı görülür. İnsan, açıkçası, bu görev severliğiyle kendisini korumakta, yaşama zorunluluğuna uymaktadır. Bu kaynak, kişinin, iradesini iten bir kaynaktır. Bu kaynaktan gelen din ve töre, insanı koruyan bir din ve töredir.
Din ve törenin ikinci kaynağı, insan heyecanıdır. Toplumsal insan bir taklit, bir benzeme gereksemesi içindedir. İnsan yapısı, örnek almak, benzemek eğilimini taşır. Bu ikinci kaynaktan çıkan din ve töre, model olarak alınan kişiliğin yarattığı heyecanı yasamak ve taklit etmekle gerçekleşir. Toplum, kişiyi, toplumca beğenilenleri taklide çağırır. Bu kaynak, birinci kaynak gibi, kişinin iradesini iten bir kaynak değil, tersine, çeken, çağıran bir kaynaktır. Bu, heyecandan doğan taklitçilik kaynağı iyice deşilirse, insanların yaratma içgüdüsüne dayandığı görülür. İnsan, açıkçası, bu taklitçiliğiyle, gene yaşama zorunluluğunun sonucu olan yaratma gereksemesini karşılamaktadır. Bu kaynaktan gelen din ve töre, insanın yaratma gereksemesini karşılayan bir din ve töredir.
Bu iki çeşit din ve töre, ayrı nitelikler, ayrı özellikler taşımaktadır. Birinci kaynaktan (alışkanlıktan, korunma içgüdüsünün sonucu olan görev severlikten gelen) din ve töre statiktir, toplumsaldır, tutucudur, eskiye bağlıdır, kolektiftir. İkinci kaynaktan (heyecandan, yaratma içgüdüsünün sonucu olan taklitçilikten gelen) din ve töre dinamiktir, bireyseldir, eskiyi aşıcıdır, ileriye götürücüdür, kişiseldir.
Bergson, yapıtının ikinci bölümünde Tanrı ve Din ihtiyacının asıl gerekçesi olan ölüm korkusunu şu şekilde açıklamakta:
Hayvanlar öleceklerini bilmezler, öleceğini bilmek insancadır. İnsandan başka bütün canlılar, doğanın istemiş olduğu gibi, hayat hamlesine uymaktadırlar. İnsanın öleceğini bilmek düşüncesi ise, doğanın verdiği zekâ ile elde edildiği halde doğanın karşısına dikilmekte, insanın hayat hamlesini yavaşlatmaktadır. Öleceğini bilmek düşüncesi umut kırıcı bir düşüncedir. İnsan, öleceği günü de bilseydi, bu düşünce, daha da umut kırıcı olurdu. Ölüm olayı bir anda meydana gelecektir, oysa her an meydana gelmediği görüldüğüne göre sürekli olarak tekrarlanan bu deney, insanda belirsiz bir kuşku yaratmakta, ölüm düşüncesiyle erişilen kesinliğin etkilerini hafifletmektedir. Bu hafifletme olmasaydı insanın hayat hamlesi büsbütün kırılırdı. Ölmek kesinliğinin, yaşamayı düşünmek için yaratılan canlılar dünyasında, insan düşünce ve anlayışıyla belirmesi, doğanın niyetine açıkça karşıdır. Doğa, böylelikle, kendi yoluna konulan engel üstünde sendelemektedir. İşte bu sendeleyiş onu yeniden doğrulamaya, ölümün kaçınılmazlığı düşüncesine karşı yaşamanın ölümden sonra da süreceği düşüncesini koymaya zorluyor. Doğa, düşüncenin yerleştiği zekâ alanına bu hayali atmakla, her şeyi yerli yerine koymuş olmaktadır. Bu hayalin ölüm düşüncesinin kötü tepkilerini önleyebilmesi, kendisini uçuruma kaymaktan alıkoyan doğanın dengesini gösterir. O halde bize dinin kaynaklarını belirten hayal ve düşüncelerin özel bir oyunu karşısında bulunuyoruz. Bu açıdan bakılınca din, zekânın ölümü kaçınılmaz olarak düşünmesine karşı doğanın savunucu bir tepkisi olmaktadır.
Bu tepki, kişi kadar, toplumla da ilgilidir. Toplum, kişisel emekten yararlanır. Kişinin hamlesi yavaşlamamalıdır ki toplumun hamlesi de yavaşlamasın. Bundan başka uygarlıkta ilerlemiş toplumlar, sırtlarını sürekli yasalara, sürekli kuruluşlara (müesseselere), zamana bile meydan okuyan anıtlara dayarlar. İlkel toplumlarsa sadece kişilerden kuruludur. Onları kuran kişilerin sürekliliğine inanılmazsa etkileri de kalmaz. Şu halde ölülerin de dirilerle birlikte bulunması gerekmektedir. Bunun sonu, atalara tapma olacaktır. O zaman da ölüler, tanrılara yaklaşacaktır. Bunun için de tanrıların hiç olmazsa anılar halinde var olması, bir din bulunması, düşüncenin mitolojiye doğru yönelmesi gerekecektir. Zekâ, çıkış noktasında, ölüleri, iyilik ya da kötülük yapabildikleri bir toplumda dirilere karışmış olarak düşünmek zorundadır.
Şimdi de aslen bir teolog olan Fransız Rahip Jean Meslier’in görüşlerine bakalım;
Cehalet ve korku. İşte her dinin başlıca iki nedeni. Tanrısı hakkında insanı kuşatan belirsizlik, kendisini dine bağlayan birinci bağımsız nedendir. İnsan gerek maddi, gerek manevi karanlıkta korkar; korkusu ihtiyat olur ve korkmak ihtiyaç halini alır, korkacağı bir şey olmadığında kendisinde bir eksiklik, bir boşluk olduğunu sanır.(Jean Meslier – Sağduyu)
Tarihsel süreç içinde korkular, umutlar ve bilgisizlik içinde yaşayan insan, kendi mutluluğunu sağlamaya uğraşan insan, kendini “din”lerle tüm sorunları çözmüş gördü ki bu sorunların en başında ölüm korkusu gelmekteydi. Ölümün kesin son olduğunu kabul etmek yerine daha önceki ataları gibi, her defasında yeni bir ölümden sonra yaşam kurguladı. İlklerin bilgisizliği ve korkuları onları bir “gök”e yönlendirdi ki bu şekilde “gök”lerden umut beklenir oldu. İnsanlık ve bilim kendinden bir parçayı Mars yüzeyine indirmiş (Sojourner 1997) olsa da, günümüz Türkiye’sinde ellerini göğe uzatarak yağmur için yalvaran insanımızın ilklerin ilkelliğini yaşıyor olması ne acıdır.
KaynaK:Orhan Hançerlioğlu/ Düşünce Tarihi
Teoloji gece yarısı, karanlık bir mahsende, orada olmayan kara kediyi aramaktır. Robert A. Heinlein
Konu Neva tarafından (02-05-2013 Saat 23:26 ) değiştirilmiştir.
Sebep: Daha fazlasi icin kaynak eklendi.
|