PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Liberal Ezberleri Bozmak


Jolly Jocker
23-10-2010, 19:36
Ülkemizde çok uzun yıllardır vergi yükü çalışan kesimin üzerindedir. Para babalarının kayıt dışı ekonomi, esnek çalıştırma dayatması, taşeronluk ve vergi kaçacakları ile muafiyetlerinde ne denli ihtisas yaptıklarını da biliyoruz. Devlet aldığı vergilerden çok azını kamu kesimine ve toplumsal ihtiyaçlara ayırmakta, büyük kısmını emperyalistlere olan dış borç ödemelerine, çoğu devlet üzerinden zenginleşen burjuvalara olmak üzere iç borç ödemelerine ve inatla sürdürülen iç savaştan ötürü savunma harcamalarına aktarılıyor. En son, işsizlik fonları bile patronlar tarafından cukkalanmıştı. Türkiye'de sosyal devlet hiçbir zaman tam olarak uygulanmamıştır. Bilhassa 12 Eylül darbesiyle önü açılan 29 Ocak neo-liberal ekonomik politikalarıyla birlikte sosyal devletin kırıntıları da süpürülmüştür. Liberalleşme karşısında oluşacak sınıfsal tepkinin soğurulmasında parlamenter düzeni yetersiz gören egemenler tarafından 12 Eylül darbesi yapılmış ve ortam piyasa için düzlenmiştir. Dünyanın neredeyse tüm yarı-sömürge ülkelerinde neo-liberalizm darbelerle gelmiştir. Bu da liberallik ile demokratlık arasındaki zıtlığı göstermesi bakımından kayda değer bir bulgudur.

Öte yandan, liberallerin sermaye sahiplerinden alınan vergileri ''vatandaşın parasını gasp etmek'' olarak gördükleri halde, söz konusu sermaye sahibinin gasp ettiği emek gücünü neden görmemeyi tercih ettikleri de hep merakımı cezbedegelmiştir. Emek, varolabilmek için kendini sermayenin tahakkümüne sokup 'ücretli emek' haline gelmeye zorlandıkça özgürlüklerden bahsetmek mümkün değildir. Zira insanlar hayatta kalabilmek için, emeklerini bir başkasının tahakkümüne sokup emeği üzerindeki tüm kontrol hakkını sermaye sahibine devretmeye zorlanarak basit bir maliyet unsuruna indirgeniyor. İnsanın, her an değiştirilip yerine yenisi bulunabilen bir maliyet unsuruna indirgendiği; üretenlerin değil işyeri yöneticilerinin ve patronun yönettiği, siyasal demokrasi karşısında özerk bir alan olarak görülen piyasa ekonomisinde otoriteryan bir iş sürecinin sürdürüldüğü, sermayenin insan ihtiyaçları için değil insanların sermayenin bekası için varolmaya itildiği bir düzen evrensel insan haklarının da taşıyıcılığını yapamıyor. Artık liberaller iki yüzyıl öncesinin ezberlerini bırakmalıdır. Hem liberal hem demokrat, insan hakkından yana, özgürlükçü olabilmek mümkün değildir.

Kamu kurumlarının tek biçimi merkezi devletin sıkı kontrolünde olmak değildir. Pek çok kamu mülkiyeti biçimi vardır. Kamusal alanın demokratikleştirilmesi, merkezi devlet karşısında özerkleştirilmesi, üretenlerin söz ve karar hakkının artırılması, üretim ve tüketim kooperatiflerinin yaygınlaştırılması v.b. önlemler yoluyla hem hantallık aşılır hem de ekonomik alanı da kapsayan gerçek bir demokrasiye ulaşılmış olunur.

Bu arada, devletin ezilen kitleleri düşündüğü yönünde liberal bir ezberle olaya yaklaşmak da sadece komiktir. Kapitalist devletler zaten burjuva sınıfının ihtiyaçları için vardır. İnsanlardan vergi alıp ''teşvik'' adı altında burjuvaziye aktarırlar; ihalelerde kendine yakın burjuva fraksiyonlarını kayırıp palazlandırırlar; hatta piyasanın krizini aşmak için batan özel kuruluşları devletleştirip burjuvaların borçlarını halka ödetmek gibi cinliklere girişirler. Bu yüzden en başta burjuva sınıfı -bilhassa günümüz dünyasında- bir hayli devletçidir. Liberallerin iman edegeldiği türden ''safkan bir liberalizme'' en başta burjuvazi tepki gösterir. Liberalizmin devlet karşıtı özgürlükçülüğü de iki yüzyıl öncesinde kalmış bir ezberden ibarettir.

Bu arada, liberallerin sosyal roller üstlenmek söz konusu olduğunda devlet karşıtı olup güvenlik v.b. ihtiyaçlar karşısında en azılı devletçi kesilmeleri hem devleti sadece kendi mülk ve sömürülerinin bir güvenlik sübabı olarak gördüklerini hem de özgürlük üzerine attıkları nutukların ne denli kof olduğunu ortaya sermektedir. Günümüz kapitalizmi, eşitsizlikleri ve gelir dağılımı adaletsizliğini sürekli artırmakta, onca teknolojik ve bilimsel gelişime rağmen insanlığın büyük kısmına varlık içinde yokluk çektirmekte, üretici güçlerdeki onca gelişime rağmen işsizlik oranını düşüremeyip çalışma saatlerini daha da artırmaktadır. Piyasanın acımasız rekabet ve bencillik üreten ideolojisinin yol açtığı toplumsal yozlaşma da cabası! Tekellerin ve oligopollerin cirit attığı küresel piyasalarda ''bırakınız yapsınlar'' diyenler sadece özgürlüğe düşman olanlardır. Zira kapitalizm herkesi aynı ezilmişlik seviyesinde tutabilmek üzerinden kendi sürekliliğini sağlayabilen bir sisteme dönüşmüştür. Bu noktada devletçilik ve devletin geri plana itildiği durumlarda da cemaatçilik, yükselmesi fazlasıyla olası olan emekçi tepkisini soğurmada sistem açısından olmazsa olmaz bir nitelik taşımakta. Liberalizmin ne özgürlükle ne de aydınlanmayla bir ilişiği kalmamıştır.

Sangre
23-10-2010, 23:47
Aslında bu yazının doğrudan 'Liberal değerler'le ilgisi yok.. Kısmen Liberal teoriyi benimsemiş ülkelerin pratiğine yansıyan durumlarından söz edilmiş.. Ama yine de bir yanıt verilebilir.

Ülkemizde çok uzun yıllardır vergi yükü çalışan kesimin üzerindedir. Para babalarının kayıt dışı ekonomi, esnek çalıştırma dayatması, taşeronluk ve vergi kaçacakları ile muafiyetlerinde ne denli ihtisas yaptıklarını da biliyoruz. Devlet aldığı vergilerden çok azını kamu kesimine ve toplumsal ihtiyaçlara ayırmakta, büyük kısmını emperyalistlere olan dış borç ödemelerine, çoğu devlet üzerinden zenginleşen burjuvalara olmak üzere iç borç ödemelerine ve inatla sürdürülen iç savaştan ötürü savunma harcamalarına aktarılıyor. En son, işsizlik fonları bile patronlar tarafından cukkalanmıştı.

Türkiye de dahil diğer tüm piyasa ekonomilerinde vergi yükü sadece çalışanların (her ne demekse!) üzerinde değildir.. Doğrudan veya dolaylı olmak üzere her kesimden, işçisinden işverenine kadar vergiler söz konusudur.. Tabii ki bir ideal Liberal ülkede artan oranlı vergi uygulamasıyla birlikte, en fazla gelire sahip kesimin en çok vergi vermesi durumu vardır.. Ama Türkiye gibi kayıt dışı ekonominin, vergi kaçakçılığının yaygın olduğu ülkelerde bu tam manasıyla işlemez.. O yüzden vergiler daha çok dolaylı vergi olarak toplanmaya başlanır ve bu vergi yükü daha çok sıradan vatandaşların üstüne biner.. AB bu durumu ortadan kaldırmıştır, Türkiye de zamanla ortadan kaldırıyor, ama zaman alacağı açık.

Devlet aldığı vergilerin çok azını Kamu kesimine ayırmaz.. Bunun bir oranı vardır ve bu her zaman açıklanır.. Nasıl ki vergi alımlarının oranlarını yazmadan iddia ettiğin konunun bir anlamı kalmıyorsa, toplanan vergilerin ne kadarının sosyal harcamalara aktarıldığını yazmadan, yukarıdaki iddialarının pek bir anlamı kalmıyor demektir.. Zaten devlet dış borcu da, ihracat-ithalat dengesini tutturamamasından, yani fazla ithalat (sosyal harcama) yapmasından dolayı alır.. Veya yatırım yapmak için, bayındırlık hizmetlerini karşımalamak için vs vs.. Yani aldığı borcu da sosyal harcama için aldığından dolayı, topladığı vergileri dış borcunu ödemek amacıyla kullanması için bir sakınca da yoktur.

Türkiye'de sosyal devlet hiçbir zaman tam olarak uygulanmamıştır. Bilhassa 12 Eylül darbesiyle önü açılan 29 Ocak neo-liberal ekonomik politikalarıyla birlikte sosyal devletin kırıntıları da süpürülmüştür. Liberalleşme karşısında oluşacak sınıfsal tepkinin soğurulmasında parlamenter düzeni yetersiz gören egemenler tarafından 12 Eylül darbesi yapılmış ve ortam piyasa için düzlenmiştir. Dünyanın neredeyse tüm yarı-sömürge ülkelerinde neo-liberalizm darbelerle gelmiştir. Bu da liberallik ile demokratlık arasındaki zıtlığı göstermesi bakımından kayda değer bir bulgudur.

Kimi darbelerde ortam piyasa ekonomisi için düzenlenir, kimilerinde sosyalizm için düzenlenir.. O ortamda karar yetkisi, irade, tek bir kişide toplandığı için, o kişi ortamı istediği gibi düzenleyebilir.. Liberalizm'in en önemli ilkesi ise siyasette plüralizmdir.. Yani karar yetkisinin mümkün olduğu kadar çok kişiyle alınması gerekir.. Bunun için ideal bir demokraside karar alma yetkisine sahip iktidarın yetki alanını sınırlamak için çeşitli kamu kurumları, baskı ve çıkar grupları vardır.. Böyle bir ortamda kararlar, her kesimin iradesini dikkate alınarak verilir.. Tek bir kişinin karar yetkisine sahip olduğu bu tür diktatörlüklerde, Faşizm gibi aşırı sağ akımlarla, Sosyalizm gibi aşırı sol akımlarda görülür.. Demokratik Liberal ülkelerde söz konusu değildir.

Diğer tüm ülkelerde olduğu gibi dünyada da Liberalizmin darbelerle gelmesinin bir sebebi vardır.. O da tüm dünyada yükselişe geçen totaliter sosyalizmdir.. Zaten 'yargı sömürge' olarak ifade ettiğin ülkelerde (aslında yargı sömürge değillerdir ya neyse), totaliter sosyalizmin yükselişe geçmesiyle birlikte, karşı tarafta yükselişe geçen akım Liberalizm değil, Nasyonalizmdir.. Yani etkiye karşı tepki olarak iki uç akım yükselişe geçmişlerdir.. Hangisi diğerini ilga ederse, onun ekonomik düzeni o ülkelerde uygulanmaya başlanmıştır.. Nasyonalizm'in ekonomik düzeninin devletçi bir piyasa ekonomisi olduğunu ise biliyoruz.. Türkiye haricinde diğer tüm ülkelerde bu Nasyonalist akımlarla hesaplaşıldı.. 80lerden sonra Küreselleşmenin de etkisiyle insan hakları, demokrasi, sivil toplum alanında çok büyük gelişmeler yaşandı.. Solow'un açık toplumların büyüme oranlarıyla ilgili yaptığı çalışmalarla vs.. bu ülkelerdeki Milliyetçi eğilimler tasviye edildi ve hala da edilmeye devam ediyor.. Bunu yapanlar, tırnak içinde dış mihraklar felan değil, daha çok ülke içindeki iç dinamiklerdir.

Öte yandan, liberallerin sermaye sahiplerinden alınan vergileri ''vatandaşın parasını gasp etmek'' olarak gördükleri halde, söz konusu sermaye sahibinin gasp ettiği emek gücünü neden görmemeyi tercih ettikleri de hep merakımı cezbedegelmiştir. Emek, varolabilmek için kendini sermayenin tahakkümüne sokup 'ücretli emek' haline gelmeye zorlandıkça özgürlüklerden bahsetmek mümkün değildir. Zira insanlar hayatta kalabilmek için, emeklerini bir başkasının tahakkümüne sokup emeği üzerindeki tüm kontrol hakkını sermaye sahibine devretmeye zorlanarak basit bir maliyet unsuruna indirgeniyor. İnsanın, her an değiştirilip yerine yenisi bulunabilen bir maliyet unsuruna indirgendiği; üretenlerin değil işyeri yöneticilerinin ve patronun yönettiği, siyasal demokrasi karşısında özerk bir alan olarak görülen piyasa ekonomisinde otoriteryan bir iş sürecinin sürdürüldüğü, sermayenin insan ihtiyaçları için değil insanların sermayenin bekası için varolmaya itildiği bir düzen evrensel insan haklarının da taşıyıcılığını yapamıyor. Artık liberaller iki yüzyıl öncesinin ezberlerini bırakmalıdır. Hem liberal hem demokrat, insan hakkından yana, özgürlükçü olabilmek mümkün değildir.

Emeğin kendini sermayenin tahakkumuna felan soktuğu yoktur.. İşveren emek, sermaye ve doğal kaynaklar üçlüsünü bir araya getiren bir üretim faktörüdür.. İşverenin üretim yapabilmesi için işgücüne, sıradan vatandaşın da ihtiyaçlarını karşılamak için gelire ihtiyacı vardır.. Her iki kesimin de birbirine ihtiyacı olduğu için, işveren emek talep edip, işçi emek arz eder.. Anlaştıkları fiyatta da ücret oluşur.. İşveren bu ücreti emeğin marjinal verimliliğine göre belirler, eğer işçiyle bu sınırda anlaşırlarsa sorun çözülür, her iki kesim de bu anlaşmadan karlı çıkar ve ihtiyaçlarını karşılarlar.. Eğer anlaşamazlarsa farklı işçi ve işverenlere yönelirler.. Bu piyasanın ismi hizmet (emek) piyasasıdır.. Nasıl ki mal piyasasında talep ve arzın kesiştiği noktada o malın fiyatı oluşuyorsa, işçi ve işverenin anlaştığı noktada da emeğin fiyatı oluşur.. Bu tür bir konuda işçiyi mal yerine koyuyorsunuz tarzı duygusal yaklaşımlar olabilir.. Ama bu tür bir yaklaşımın ekonomi bilimi için önemi yoktur.. Çünkü fiyat dediğimiz şey, bu konuda öznenin (sujenin) faydayla bağlantılıdır.. Emek piyasasında suje işverendir.. İşveren kendi faydasına yarayacak emeği talep ederken, mal piyasasında tüketici sujedir ve kendi faydasına olan malı talep eder.. Bu iki piyasa türü benzer olduğu için, aynı şekilde açıklanabilir.

Tabii ki bunlar ekonomi biliminin konularıdır ve Liberaller de benimserler.. Ve ekonomide 'ücret teorisi' olarak kabul edilir.. Sosyalistlerin her hangi bir ücret teorileri olmadığı için var olan teoriyi 'desteksiz' eleştirmeleri, fakir insanları görüp duygusal yaklaşmaları felan normaldir.. O yüzden pek de garipsenmezler ama ciddiye de alınmazlar.

Bu arada piyasa ekonomisine ilişkin, bir de Keynesyenlerin 'etkin ücret teorisi' vardır.

Kamu kurumlarının tek biçimi merkezi devletin sıkı kontrolünde olmak değildir. Pek çok kamu mülkiyeti biçimi vardır. Kamusal alanın demokratikleştirilmesi, merkezi devlet karşısında özerkleştirilmesi, üretenlerin söz ve karar hakkının artırılması, üretim ve tüketim kooperatiflerinin yaygınlaştırılması v.b. önlemler yoluyla hem hantallık aşılır hem de ekonomik alanı da kapsayan gerçek bir demokrasiye ulaşılmış olunur.

Ne güzel.

Bu arada, devletin ezilen kitleleri düşündüğü yönünde liberal bir ezberle olaya yaklaşmak da sadece komiktir. Kapitalist devletler zaten burjuva sınıfının ihtiyaçları için vardır. İnsanlardan vergi alıp ''teşvik'' adı altında burjuvaziye aktarırlar; ihalelerde kendine yakın burjuva fraksiyonlarını kayırıp palazlandırırlar; hatta piyasanın krizini aşmak için batan özel kuruluşları devletleştirip burjuvaların borçlarını halka ödetmek gibi cinliklere girişirler. Bu yüzden en başta burjuva sınıfı -bilhassa günümüz dünyasında- bir hayli devletçidir. Liberallerin iman edegeldiği türden ''safkan bir liberalizme'' en başta burjuvazi tepki gösterir. Liberalizmin devlet karşıtı özgürlükçülüğü de iki yüzyıl öncesinde kalmış bir ezberden ibarettir.

Devletler her hangi bir sınıfın ihtiyaçları için meydana gelmemiştir.. Aydınlanma dönemi filozoflarına göre, devlet insanlar tarafından tüm insanların ortak ihtiyaçları için oluşturulmuştur.. Modern dönemden biraz Locke, Kant, Hobbes, Rousseau.. Son dönemden Rothbard, Nozick, Popper, Rawls felan okursan görebilirsin.. Ama Siyaset felsefesinde esamesi okunmayan Sosyalistleri okursan, Burjuva felan diye tutturursun zaten.

Safkan Liberalizm'in ne olduğunu da pek anlamadım.. Literatürde öyle bir şey olmadığı için, anlamamam da doğal zaten.

Liberalizm iki yüzyıl önceden kalmış bir ezberden ibaret değildir.. Bugün siyasetten uluslararası ilişkilere kadar, ekonomiden sosyolojiye kadar mainstream olarak kabul edilir.. Temelleri 17 ve 18. yüzyıllarda atıldı diye o dönemin siyaseti olarak kabul etmek yanlıştır.

Bu arada, liberallerin sosyal roller üstlenmek söz konusu olduğunda devlet karşıtı olup güvenlik v.b. ihtiyaçlar karşısında en azılı devletçi kesilmeleri hem devleti sadece kendi mülk ve sömürülerinin bir güvenlik sübabı olarak gördüklerini hem de özgürlük üzerine attıkları nutukların ne denli kof olduğunu ortaya sermektedir. Günümüz kapitalizmi, eşitsizlikleri ve gelir dağılımı adaletsizliğini sürekli artırmakta, onca teknolojik ve bilimsel gelişime rağmen insanlığın büyük kısmına varlık içinde yokluk çektirmekte, üretici güçlerdeki onca gelişime rağmen işsizlik oranını düşüremeyip çalışma saatlerini daha da artırmaktadır. Piyasanın acımasız rekabet ve bencillik üreten ideolojisinin yol açtığı toplumsal yozlaşma da cabası! Tekellerin ve oligopollerin cirit attığı küresel piyasalarda ''bırakınız yapsınlar'' diyenler sadece özgürlüğe düşman olanlardır. Zira kapitalizm herkesi aynı ezilmişlik seviyesinde tutabilmek üzerinden kendi sürekliliğini sağlayabilen bir sisteme dönüşmüştür. Bu noktada devletçilik ve devletin geri plana itildiği durumlarda da cemaatçilik, yükselmesi fazlasıyla olası olan emekçi tepkisini soğurmada sistem açısından olmazsa olmaz bir nitelik taşımakta. Liberalizmin ne özgürlükle ne de aydınlanmayla bir ilişiği kalmamıştır.

Liberaller tek bir düşünceye sahip değildir.. O yüzden Liberaller sadece şu şekilde düşünür demek de doğru değil.. Elbette Liberaller 'güvenlik' konusunda duyarlıdır.. Çünkü devletin görevi toplumun güvenliğini sağlamaktır.. Bunda garipsenicek bir şey de yok.

Muhafazakar/Neo-Liberaller gelir dağılımı eşitsizliği vs. konuları pek önemsemezler.. Onlar ekonomik konularda daha özgürlükçü, bireysel konularda daha anti-özgürlükçüdür.. Ama onun karşısında gelişen 'yeni sol' akım, diğer bir deyişle Sosyal Liberalizm, gelir dağılımı eşitsizliği, istihdam gibi konulara eğilirler.

Evet onca teknolojik gelişime rağmen bir çok insan fakirdir.. Ama fakirlik oranları yıllar boyunca git gide azalmaktadır.. Hem yüksek gelire sahip insanların, hem de en az gelire sahip insanların gelirleri gittikçe artmaktadır.. Bu hem gelişmiş ülkelerde, hem de gelişmekte olan ülkeler için bu şekildedir.. İşverenler zarar edeceklerini bile bile istihdam etmezler.. Bu yüzden eğer devlet sosyal demokrat veya sosyal liberal bir devletse ve kendine (görevi olmadığı halde) gelir dağılımı eşitsizliğini çözecek bir yetki verdiyse, devlet işsizliği düşürmek için çalışır ve insanları istihdam eder.. İşverenlerin ise böyle bir görevi, ödevi yoktur.. Bireysellik ve rekabetin olmadığı yerde verimlilik olmaz.. Bunu hem sosyalist ülkelerde, hem de kamu kesiminde görmek mümkündür.. Her iyi şeyin zararı da olabilir.. Ama rekabet gibi bir kavramın olup olmayacağı gibi bir konu, artık Batıda tartışma konusu değildir.. Bizim gibi geri kalmış ülkelerde ise durmadan tartışılır.

Sosyal liberaller 'bırakınız yapsınlar' demezler.. Keynesyenler de keza aynı şekilde.. Bunu diyen classic/market liberal olarak adlandırılan kesimdir.. Dünyada ise anti tröst, anti kartel yasaları vardır.. Bunlar gelişmiş ülkelerde istisnasız uygulanır.. Ancak geri kalmış ülkelerde yine aynı vurdumduymazlık mevcuttur.. Tabii zaman geçtikçe bu istismarlar da azalmaktadır.

Neyse, bu yanıtlar yukarıdaki eleştiriler için yeterli.. Ama yukarıdaki yazının 'Liberalizm'i değil, dünyada var olan ekonomik sisteme yönelik bir eleştiri olduğu, eleştirilerin bir çoğunun ise yersiz olduğu bir gerçek.. İddiaların her hangi bir somut veriye dayanmaması da cabası.

kemalistcan
24-10-2010, 02:23
Freddie arkadaşın yazdıklarının hemen hemen hepsine katılıyorum. Zaten yazdıkları üzerinde yorum yapılacak şeyler değil, çıplak gözle gözlemlenebilecek gerçek verilerdir.

Liberalizm: Serbest piyasa ekenomisinin politikadaki izdüşümüdür. Amaç sermayenin serbestçe dolaşımı, büyümesi ve gelişmesidir. Liberalizmin bunun için önerdiği yöntem girişimcilik ve rekabettir. Vahşi kapitalizmin, dünya savaşlarının, tekelciliğin yıkıcı etkisi ve batıdada baş gösteren komünizm tehlikesi üzerine geliştirilmiştir. Anlaşılacağı üzere kapitalizmin kendi içinde zorunlu bir revizyonudur.

Sermayeyi özgürleştirebildiği kadar özgürlükçü, palazlandırabildiği oranda ilericidir. Liberaller işçi-emekçi kesimiyle uzlaşmayı bu nedenle kabul ederler ama bu uzlaşı asla eşit şartlarda değildir; ideal anlamda bir demokrasiden ve egemenlik paylaşımından asla söz edemediğimiz gibi ekonomik anlamda da bir uçurum vardır. Bunun asla savunulacak bir yanı yoktur. Bu anlamıyla liberalizm bir dogma ve tabudur.

Görünmeyen ellerin müdahalesi gibi saçma dayanakları olan birşeyi nasıl benimseyebiliriz? İnsan ihtiyaçlarından ve kamu yararından çok, pazar oluşturma ve kar marjını ön plana alan bir sistemin insani, ilerici olduğunu nasıl savunabiliriz?

Hangi ülkede işçiler dış ve iç siyasette söz sahibi ve belirleyici olabilmektedir? Bu olmadığı sürece refahları göreceli olarak ne kadar iyi olsa da emekleri tahakküm altında demektir; çünkü ürettikleri kendi istedikleri doğrultuda değil, hep sistemin emrinde olacaktır.

Vergi yükünün çalışanlarının üzerinde olduğu, bu vergiden en çok patronların yararlandığı ap açık bir gerçektir. KDV, ÖTV, eğitime katkı payı denen şeyleri patron değil işçi ödemektedir. İşletmeler birçok şeyi gider olarak göstererek, devlet desteklemeleriyle, muhasebe oyunlarıyla işin içinden kurtulabilmektedirler. Birçok şirtketin vergi borcu silinip-ertelenirken, çeşitli pirimlerle, ihalelerle ihya edilmesi söz konusuyken memur ve işçinin maaş zamları ortadadır.

Darbeler tam da liberal politikalar uygulansın diye yapılır. Liberaller ulusal, sınıfsal yapılanmaları tırpanlamak ve devleti kuşa çevirip istedikleri gibi at oynatmak için yapılır. Çünkü amaç sermayenin en serbestinden, en imtiyazlısından dolaşımıdır.

Sangre
24-10-2010, 02:34
Görünmeyen ellerin müdahalesi gibi saçma dayanakları olan birşeyi nasıl benimseyebiliriz?

He yaw, görünmeyen el mi olurmuş.. İlahi Adam Smith :D

Mansur
29-10-2010, 15:14
Sangre rumuzlu Süper Liberal arkadaş ne kullanıyorsa aynısından bende istiyorum.Aynı şekilde ben de bu kadar ve pervasızca konuşabilirim o zaman sanırım.

Mansur
29-10-2010, 15:17
Evet onca teknolojik gelişime rağmen bir çok insan fakirdir.. Ama fakirlik oranları yıllar boyunca git gide azalmaktadır.. Hem yüksek gelire sahip insanların, hem de en az gelire sahip insanların gelirleri gittikçe artmaktadır.. Bu hem gelişmiş ülkelerde, hem de gelişmekte olan ülkeler için bu şekildedir.. İşverenler zarar edeceklerini bile bile istihdam etmezler.. Bu yüzden eğer devlet sosyal demokrat veya sosyal liberal bir devletse ve kendine (görevi olmadığı halde) gelir dağılımı eşitsizliğini çözecek bir yetki verdiyse, devlet işsizliği düşürmek için çalışır ve insanları istihdam eder.. İşverenlerin ise böyle bir görevi, ödevi yoktur.. Bireysellik ve rekabetin olmadığı yerde verimlilik olmaz.. Bunu hem sosyalist ülkelerde, hem de kamu kesiminde görmek mümkündür.. Her iyi şeyin zararı da olabilir.. Ama rekabet gibi bir kavramın olup olmayacağı gibi bir konu, artık Batıda tartışma konusu değildir.. Bizim gibi geri kalmış ülkelerde ise durmadan tartışılır.

'

Eğer hala sıkılmadan dünya da yoksulluk,fakirlik azalıyor diyebiliyorsanız ki diyorsunuz valla bravo..tebrik ederim..

Mansur
29-10-2010, 15:21
“Her gece 963 milyon insan yatağına aç giriyor. Bir milyar insan varoşlarda yaşıyor. Her dakika bir kadın çocuk doğururken ölüyor. 2.5 milyar insanın gerekli sağlık hizmetlerine erişimi yok ve 20,000 çocuk her gün bu sebeple ölüyor. Yoksulluk içinde yaşayan insanlar dışlanıyor, söz sahibi olmaları yok sayılıyor ve şiddet ve güvensizlikle tehdit ediliyor. Haklar bu kapanı kıracak anahtardır. İnsan haklarına saygı, katılımcılığı, insanların söz sahibi olmalarını ve yetkililerin insanların korkusuz ve özgür yaşayabileceklerini garanti etmesini talep eder.” ULUSLAR ARASI AF ÖRGÜTÜ VE İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİ ORTAK BİLDİRİSİNDEN

Sangre
29-10-2010, 16:46
“Her gece 963 milyon insan yatağına aç giriyor. Bir milyar insan varoşlarda yaşıyor. Her dakika bir kadın çocuk doğururken ölüyor. 2.5 milyar insanın gerekli sağlık hizmetlerine erişimi yok ve 20,000 çocuk her gün bu sebeple ölüyor. Yoksulluk içinde yaşayan insanlar dışlanıyor, söz sahibi olmaları yok sayılıyor ve şiddet ve güvensizlikle tehdit ediliyor. Haklar bu kapanı kıracak anahtardır. İnsan haklarına saygı, katılımcılığı, insanların söz sahibi olmalarını ve yetkililerin insanların korkusuz ve özgür yaşayabileceklerini garanti etmesini talep eder.” ULUSLAR ARASI AF ÖRGÜTÜ VE İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİ ORTAK BİLDİRİSİNDEN

Dikkat edersen ben fakirlik, yoksulluk, bebek ölümü vb. oranlarının az olduğunu değil, yıllar geçtikçe bu oranların hızlı bir şekilde düştüğünü söylemişim.. Yani bu iddiaya karşın bugünkü oranları verip, 'Söylediğin şey hatalıdır' demen, yanlış.. Eğer belli başlı zaman dilimleri gösterip bu oranların azaldığını değil, arttığını gösterseydin, o zaman iddiamın aksini göstermiş olurdun ve bir hataya düşmezdin.

Bende 2000lerin başındaki istatistikler mevcut, bunları pcye kaydetmiştim, şimdi de aynı şekilde buraya aktaracağım.. Son 10 yılda ise 2000li yıllara nazaran, bu oranlarda çok daha hızlı düzelmeler/gelişmeler olmuştur.. O verileri de ülke ülke takip etmek için aşağıdaki flash sunumu kullanabilirsin; Veya yine UNDP'nin istatistiklerine başvurabilirsin.

http://www.gapminder.org/world/

'Açlık' ile ilgili bir kaç istatistik vermek gerekirse;

http://img399.imageshack.us/img399/2539/poverty.jpg

UNDP'ye göre, Doğu ve Güneydoğu Asya'da, 1970'den 2000'li yıllara kadar açlık sınırındakilerin oranı %43'ten 13'e düşmüştür.. Bu oran Latin Amerikada %19'dan 11'e, Kuzey Afrika'da ve Ortadoğu'da %25'ten 9'a, Güney Asya'da %38'den 23'e düşmüştür.

Son yarım yüzyıl boyunca küresel gıda üretimi ikiye, kalkınmakta olan ülkelerde ise üçe katlanmıştır.. 1960'ların başı ile kıyaslandığında kişi başına gıda üretimi dünya çapında %22'ye kadar artmış olup, kalkınmakta olan ülkeler kişi başına %49 daha fazla tahıl üretmektedir.. Buğday, mısır ve pirinç fiyatları %60'dan fazla düşmüştür.. 1980'lerin başından beri gıda fiyatları yarıya düşmüş ve belli bir arazi bölgesinde üretim %25 artmıştır.

Daha fazla sayıda insan muhtaç oldukları gıdayı elde ederken, aynı zamanda içilebilir su arzı ikiye katlanmıştır.. Artık günümüzde, dünyadaki on kişiden sekizi temiz suya ulaşmaktadır.. Bir kuşak önce, dünya kırsal nüfusunun %90'ı temiz sudan mahrumdu, bugün bu mahrumiyet sadece %25 için geçerlidir.. 1980'lerin başında Hindistan nüfusunun yarısından fazlası temiz suya ulaşırken, on yıl sonra bu oran %80'i aşmıştır.. Endonezya'da bu oran %39'dan 62'ye yükselmiştir.

Sangre
29-10-2010, 17:01
Oran günlük 1.5$ olarak alınırsa, dünyada açlık sınırının altında yaşayan insanlardaki azalış şu şekildedir;

Bölge 1970 2006

Dünya %20.2 %7.0
Doğu Asya %32.7 %2.4
Çin %32.0 %3.1
Güney Asya %30.3 %2.5
Ortadoğu ve Güney Afrika %10.7 %0.6
Güney Amerika %10.3 %4.2
Sahara'nın Güneyindeki Afrika Ülkeleri %35.1 %48.8
(Sub-saharan Africa)

Kaynak: Xavier Sala-i-Martin, "The World Distribution of Income: Falling Poverty and Convergence, Period,"
Quarterly Journal of Economics, Vol. 121, No.2(May 2006), pp. 351-397

kemalistcan
29-10-2010, 17:54
Ya sen şimdi batının yüzlerce yıl süren sömürge politikalarını ve uygulamarını üçüncü dünya için ilerici adımlar taşıdığını söyleyip, savunursun da!

Jolly Jocker
29-10-2010, 23:47
Sangre,

Vergilendirme konusu önemlidir. Türkiye dahil pek çok yarı-sömürge ülkede vergi yükü emekçilerin üzerine bindirilmiştir. Alınan vergiler emperyalistlere ve patron sınıfına aktarılmakta, kamu harcamaları için çok küçük bir pay bırakılmaktadır. Artan oranlı vergi sistemi fazlaca geriletilmiştir, vergi gelir ve servet üzerinden değil harcama üzerinden alınmaktadır ki bu durum para babalarını kayırmaya hizmet etmektedir. Doğrudan vergilendirme yerine dolaylı vergilendirmeye, yani tüketim vergilerine ağırlık verilmektedir. Bu da emekçileri ve yoksulları ezen bir uygulamadır. Örneğin, herhangi bir tüketim malına vergi konduğunda ya da varolan vergi artırıldığında bu durumdan geliri asgari ücrette olan birinin etilenmesi ile milyon dolarlık serveti olan birinin etkilenmesi çok farklı olacaktır.

Ülkemizdeki burjuvazi kendi dinamikleriyle değil, tepeden geliştirilmiştir. Başlangıçtan itibaren emperyalist sermayeyle ilişki içerisindedir. Çalışanların emekleri yabancı ya da yabancılarla ortaklık kurmuş ''gayrı-ulusal''(emperyalist) bir sermayeyi büyütmektedir. Yani basbaya başkası için çalışıyoruz gibi bir durum ortadadır. Bu durum, ülkemizin de dahil olduğu yarı-sömürge(''çevre'') ülkelerin -merkez ülkelere göre- çok daha sık ekonomik krizlere girmesini, bir krizin etkisinden tam çıkamamışken bir başka krize sürüklenmesini doğurmaktadır. Bizim gibi ülkelerde bir ''sürekli bunalım'' durumunu ortaya çıkarmakta ve halkta da bu duruma karşı her an kontrolden çıkabilecek bir memnuniyetsizliği yaratmaktadır. Bu koşullar, burjuva egemenliğinin kendini süreklileştirebilmesi için halktaki memnuniyetsizlik ile kendi egemenliğinin aracı olan devlet iktidarı arasında bir ''suni denge'' kurmasına yol açmıştır. Bu dengeyi sağlayabilmek için egemenler bizim ''yarı-sömürge tipi faşizm'' dediğimiz, liberallerin ise -içeriğini çarpıtarak da olsa- ''vesayet düzeni'' dedikleri bir düzeni kurmuşlardır. Bu faşizm tipini ''gizli/örtük faşizm'' olarak adlandırmak da mümkündür. Zira kontrgerilla örgütlenmeleri ve hukuksuzlukla karakterize olsa da görünüşte parlamenter seçimler yapılmakta ve hükümetler başa gelmektedir. Sınıf mücadelesi yükseldiğinde ve halk kitleleri başka bir düzende yaşama iradesini ortaya koyduklarında ise örtük faşizm askeri darbeler yoluyla açık faşizm haline gelmektedir. Kapitalizmin bizim gibi bağımlı ülkelerde kurabileceği yegane sistem tarih boyunca bu olmuştur. Bunun demokrasiyle, özgürlükle, insan haklarıyla ilgisi yoktur. Liberallerin demokrasi dedikleri şey ne hikmetse hep kanlı askeri darbelerle gelmiş ve başta toplumsal özgürlükler olmak üzere insan haklarının ihlaline dayanmıştır. Egemenler sistemlerini koruyabilmek için sadece fiziksel güce(ordu, polis, özel harp birlikleri) değil, bundan daha öncelikli olarak ideolojik hegemonyaya da dayanmaktadır. Halkın tepkisini pasifize edebilmek için başta dinci gericilik ve her türden tarikat-cemaat örgütlenmeleri olmak üzere, yoz magazin kültürü, apolitikleştirici bir söylem ve televizyon kültürü pompalanmaktadır.

Konuyu açarkenki temel iddiam liberalliğin özgürlükçülükle, tutarlı ve tam bir demokrasiyle, insan haklarıyla ilgisi olmadığı idi. Bunu da çeşitli argümanlara dayandırdım. Tekrar özetlemek gerekirse;
1) Piyasa ekonomisi onca teknolojik gelişim içerisinde işsizlik ve yoksulluğu ortadan kaldıramamakta, gelir dağılımında adaletsizliği yeniden üretmektedir. İnsanlığın önemli bir bölümüne varlık içerisinde yokluk çektirmektedir. Bu sistem, her toplumsal kesimi belli bir mağduriyet seviyesinde eşit tutabildiği ölçüde kendini sürdürebilmekte, bu eşitlik bozulduğunda siyasal krizlere ve huzursuzluklara girmektedir. Bu durum onu tüm dünyada kontrolcü bir yönelime sokmuştur. Gerek teknolojik olanakların sunduğu dinleme-gözetleme ağları; gerek piyasanın krizlerine çözüm üretmekte gitgide yetersiz kalan 'görünmez el'in yanına devletin de konarak devletçi bir yönelime girilmesi; gerek sistemin silah üretimi ve satışına olan talebi diri tutabilmek ile pazar ve kaynak kapabilmek için kendi içindeki rekabetinin sürekli bir savaşçı/militarist anlayışı beslemesi; gerekse emekçi kitleleri pasifize edebilmek için dinin ve her türden Orta Çağ artığı ideolojinin tekrar hortlatılması ve bunun bir de ''demokratikleşme'' diye sunulması kapitalizmin artık bu değerleri taşıyamadığını, liberallerin özgürlükle bir ilgilerinin kalmadığını açıkça göstermektedir. Zira devletçi, gözetimci, dinci ve militarist bir özgürlükçülük olamaz!

2) Piyasa ekonomisi evrensel insan haklarının pek çok ilkesini çiğnemekte ve artık taşıyamamaktadır. Militarist ve işgalci anlayışı sayesinde zaten insan haklarıyla ilgisi olmadığını göstermektedir. Öte yandan, burjuvazinin çıkarlarının korunması için dünya çapında örgütlendirilen kontrgerilla örgütleri ve kanlı darbelerin de insan haklarıyla ilgisi olmadığı açık olsa gerek. Piyasa ekonomisinde insan faktörü her an yenisiyle değiştirilebilen basit bir maliyet unsuru olarak ele alınmakta, sadece sermayenin büyümesi ve karlılığı önemsenmekte, insanların tüm yaşamı kapitalist iş sürecine indirgenmekte, kapitalizm kendi ürünlerine talep yaratabilmek için başta reklam sektörü olmak üzere her kanaldan insanların duygu dünyalarına da hükmetmeye çalışmakta, üretim sürecinin kol emeğinden çıkarak duygusal-zihinsel emeğe evrilmesiyle birlikte sömürü de fizikselliği aşarak tüm insan karakterinin sömürülmesi, tahakküm edilmesi halini almaktadır. İnsanı bu denli tahakküm eden, işsizlikle korkutup sindiren, maliyet unsuruna indirgeyen, üretimin merkezine insan ihtiyaçlarını ve mutluluğunu değil de sermayenin karlılığını artırmayı koyan bir sistem çok açıktır ki insanı merkezine alan, insancıl bir sistem değildir.

3) Liberalizmin demokrasi anlayışı da fostur. Sınıflı toplumlar siyasal alan ile toplumsal alan arasında ikilik yaratarak kendilerini varederler. Aslolan toplumsal alandır. Siyasal alan en temelde devleti içerirken, toplumsal alan en temelde ekonomik ilişkileri içerir. Liberalizm sürekli siyasal demokrasiden dem vurmaktadır. Oysa toplumsal alanda, ekonomik ilişkilerde demokrasiyle hiç ilgisi olmayan, insanların kendi işlerindeki üretim ve yönetim süreçlerine katılımının olmadığı, iş sürecinin yönetiminin tümüyle patronlar ve üst düzey yöneticilere bırakıldığı, emeğin haklarının karlılık önünde bir tehdit olarak görülüp törpülendiği, emekçilerin gitgide seslerinin kısıldığı, işsizlikle tehdit edildikleri, kameralar başta olmak üzere pek çok olanakla sürekli kontrol edildikleri, sosyal haklarının tırpanlandığı son derece otoriteryan ilişkisellik piyasa ekonomisinde hüküm sürmektedir. Ve liberaller, toplumsal yaşamda bu denli bir otoriterlik söz kousu olmasına karşın, toplumsalın dışına çıkararak metafizik bir hüviyete soktukları siyasal yaşamda insanlara demokrasi vaadetmektedirler. Sabahtan akşama kadar kapitalist iş sürecindeki hiyerarşiden yılmış, patronu ve müdürü karşısında zavallı bir köle kertesine düşmüş insanlara işlerinden çıkıp tv karşısına geçtiklerinde 'demokratik bir ülkenin özgür yurttaşları olduğu' martavalları anlatılıyor. İnsanlar, sırf iş çıkışında bir cafede bir bardak bira içebildikleri için kendilerini hür sanmaya koşullandırılıyor. Bunun adı, ''cennet dekorlu cehennem''dir. İki yüzlülüktür. Liberal demokrasi denen şeyin, toplumsal yaşamı da kucaklayan bütünlüklü ve gerçek bir demokrasiyle ilgisi yoktur. Bilakis, liberalizmin siyasal demokrasi anlayışı toplumsal demokrasinin inkar edilmesiyle karakterize olur. Hem liberal hem demokrat olunmaz. Zira toplumsallıktan men edilmiş bir demokrasi olamaz. Liberaller 'seçimcilik' ile demokrasiyi, 'sermaye serbestisi' ile de özgürlüğü birbirine karıştırmaktadırlar.

4) Emek sömürüsü bir gerçekliktir. İnkar edilemez. Fakat üretim sürecindeki değişimle birlikte emek sömürüsünün de içeriğinde bir değişim olmuştur. Üretim süreci, fiziksel emekten ziyade kafa emeğine kaydığı, yani duygulanım ve aklı da devreye soktuğu için bu alanda ne kadarlık bir sömürü yaptığını tespit edebilme olanağı gitgide güçleşmiştir. Artık ekonomik tespitler üzerinden bir sömürü tanımı yapmak yerine, sömürüyü, iktidar ilişkilerinin politikliğinde aramak daha doğrudur. Sömürü, kafa emeklerini kullanan insanların tahakküme alınmasındadır. Benim beynimle ürettiğim ürün hakkında kim ne hakla hak iddia edebilir? Örneğin, ''I love New York'' yazılı t-shirtleri giymek için insanların artık para ödemesi gerekiyor çünkü bu isim hakkını bir şirket satın aldı! Fakat buna ne hakkı vardır? Bu ''özel mülk hakkı'' mantıksal olarak gösterilebilir mi? New York kenti kültürü ve ilişkileriyle içinde yaşayan tüm insanlarındır, tüm insanların mülküdür. Kısa kesmek gerekirse; bilhassa günümüzün kafa emeğine vurgu yapan yeni üretim sürecinde özel mülkiyet hakkı gösterilemeyeceği, bunun açık bir gasp olduğu ortada olduğu için sömürü de eskiye göre daha şiddetlenmiştir. Kapitalizm, insanların zihnine tahakküm etmekte ve zihnin ürünleri üzerinde hak iddia edebilmektedir. 21. yy.'ın özgürlükçü sosyalizmi ise, insanların, kapitalist sistem tarafından gasp edilen yaşamlarını geri (ç)alma mücadelelerinin adıdır.

4) Her devlet bir sınıfın diktatörlüğüdür. Devletler tarihsel ve ekonomik temelleriyle ele alınıp incelenmelidir. Devletin kuruluşunu ''tüm toplumsal kesimlerin ortak bir çıkar için bir araya gelerek karara vardıkları bir sürecin ürünü'' olarak tahayyül eden anlayış tümüyle metafizikçi ve gerçek dışıdır. Köleci devlet kurulurken kölelerden izin mi istenmiştir örneğin? Hangi devletin ortaya çıkışında tüm sınıfların temsilcilerinin toplanarak ortak bir karar alması gözetilmiştir? Yok böyle birşey. Desteksiz sallamak liberallerin ortak özelliği olsa gerek!.. Zaten ortak çıkar diye birşey yoktur, çıkar çatışmaları vardır. İşçi ile patronunun çıkarının neresi ortak? Kaldı ki, tarihsel deneyim de devletlerin egemen sınıfların baskı aygıtları olduğunu ortaya sermiştir. En yakın örnek ülkemizdendir; yükselen işçi hareketlerini ezmek ve özel mülkiyeti korumak için darbeler yapılmıştır. Daha ne olsun?

Kapitalizmin ve liberallerin özgürlükle, devletçi olmamakla, demokrasiyle, barışçıllıkla, insan haklarıyla, aydınlanmayla ilişkileri bitmiştir. Bu değerler ancak ve ancak sosyalizm üzerinde taşınabilir. Kuşkusuz kendinin sosyalizm olduğunu iddia eden her sistemin özgürlükçü ve demokratik olmadığını tarihsel deneyim tüm insanlığa öğretmiştir. Sosyalizm sanılarak bürokratik yozlaşmalar ve bunların despotlukları desteklenebilmiştir. Her sosyalizm çeşidi özgürlükçü değildir fakat gerçek bir özgürlük ancak sosyalizmle hayat bulabilir. Ben özgürlükçü, özyönetimci, demokratik planlamacı, taban inisiyatifleri üzerinde yükselen, çoğulcu bir sosyalizmi savunuyorum.

burlap
30-10-2010, 14:52
Freddie ve Sangre’nin atladıkları nokta, artık ekonominin üretim açısından çalışmadığıdır. Artık ekonomi tüketici bazlıdır. Dolayısıyla bunu görüp ona göre görüşlerini gözden geçirmeleri gerekir. Türkiye bu sisteme Amerikan aşığı Turgut Özal tarafından, küçük Amerika olmak gibi bir hayal uğruna, bilinçsizce sokulmuştur.

Kapitalizmin gelişmesi kapitalist olmayan yerleri bulup işleyerek olur. Onun için her zaman yeni otlaklar gerekir. Yeni otlak olmayınca ve mevcut otlaklar tükenmişse krizler çıkar.

Oldukça uzun bir süre önce artık sistem tüketici bazlı oldu. Dolayısıyla eski değerler kalmadı, kavramlar değişti, yeni tanımlamalar ortaya çıktı. Artık bütün ülkelerde devlet daha az ortalıkta görünüyor. Devletin yerini değişik bir biçimde özel sektör aldı.

Türkiye’den pay biçelim. Daha yeni gazetelerde çıktı: “Cumhuriyetin 80 senede yaptıklarını Akepe 8 senede sattı.” Senelerdir devlet küçülüyor. Elbette bunda başka etkiler de var. Ancak gidişat dünyaya uygun oldu. (Ama pek çok ülkede tüketici sisteme göre yasalar değiştirilerek düzenlemeler yapılırken bizde sadece tüketimi arttırmak yönünde yasalar oldu, tüketici kollanmadı.)

Küreselleşme ve postmodernite elele bu gidişatı getirmiştir. Modernliğin evrensele ulaşmak için her şeyi didik didik ederek sonunda kendi sonunu getirmesi, postmodernliğe yol açtı. Artık evrensel amaçlanmıyor, dışlanıyor. Olaylar kendi içlerinde, bölgelerinde yani başka bağlamları aranmaksızın ele alınıyor. Her olayın kendi değişik şartı oluyor ve kendi içinde doğrulanıyor. Berbat bir ortam. Bu ortam teknolojik gelişmenin getirdiği küreselleşmeyle birleşince sistem toptan değişti.

Üretici bazlı kapitalist sistem, olan bitenden habersiz olan tüketicileri vurdu. Eskiden “damlaya damlaya göl olur”, “sakla samanı gelir zamanı” gibi özdeyişlerimiz vardı. Hepsi tarih olmuştur. Şimdi tüketmek önemlidir.

Galiba 1985 senesi idi İngiltere’ye gittiğimde yer ayırttığımız otel ödemeyi nakit yapacağımızı söyleyince %90 peşin istemişti. Geri döndüğümüzde hemen kredi kartı edindik! Kredi kartı ne sağladı? Uzun süre para biriktirerek satın almaya çalıştığımız şeyleri beklemeden alıyorduk, parasını daha sonra ödüyorduk. O zaman başlayan bu batağı doğru dürüst fark edememiştik. Şimdi durum o hale geldi ki, sürekli kredi kartlarımızla taksit ödeme durumundayız. Bu durum o kadar küresel hale gelmiş ki sloganlar ve uygulamalar aynı. 5 Ay önce ilk defa Amerika’ya gitmiştim. TV’de reklamı duyunca kulaklarıma inanamadım. Para kazanmayan üniversite öğrencileri kredi kartı almaya çağırılıyordu. “Kredi kart borçları ile baş edemiyor musunuz? Gelin bize yeniden taksitlendirelim, başka isteklerinize de para ayırabilir hale gelin” deniliyordu! Ne kadar çok borçlu olursanız, bu sistem için o kadar iyi oluyor. Ama doğallıkla sistem aşırı bir şekilde kontrolsüz gelişince patlak veriyor (ABD ev kredi borçlanması gibi – Yunanistan ve yakında patlak vermesi beklenen Arjantin ve İspanya gibi, yani üretim olmadan sürekli tüketmek). Bu arada pek çok ülkenin vatandaşlarının borçları gayri safi milli hasılalarını geçer, hatta katlar hale geldi. İnsanlar kendilerini berbat bir güvensizlik ortamında buldular.

Şimdi bunlar neden böyle oldu? Kapitalist sistemin yeni otlak arayarak kendisine hiçbir katkısı olmayan fakir tüketicileri kullanmasının yanında koruyucu refah devletinin varlığı güven vermesine karşın özgürlük kısıtlaması da bunda etken oldu. Özgürlük ve güvenlik ikilisi birbiriyle tamamen karşıt olgular. Kendinizi güvende duyduğunuzda özgürlüğünüz kısıtlıdır. Aksi de aynen geçerlidir. Ne kadar özgürseniz kendinizi güvensiz bulursunuz. Postmodern küreselcilik geliştikçe devletin koruyucu devlet özelliği gitmiş, güven azalmıştır. Şimdi artık zıt yönde bir gelişme beklenmeli, yani güvenliğin artması için özgürlüğün azalması gerekiyor.

Kredi krizini çıkaran, yani neden olanlar ise devletin koruması altındalar. Devletin artık fakirlere karşı sorumluluk duymadığı, onları polisiye vs önlemlerle görünmez duvarlar arasında tuttuğu bir dönemdeyiz. Krizin etkisini atlatmak için yapılanlar fakir halk için değil, batan şirketleri kurtarmak için oldu. Yani neo-liberalizm (?? herhalde böyle adlandırılmalı) zafer kazanmıştır. Ancak bu geçici bir şey, destekler durumu kurtaracak gibi gözükmüyor. Kapitalizm gelişmesi için yeni otlaklar bulmak zorunda. Neyse, benim kanım yukarıdaki söylemlerin çok geride kaldığı yönünde…

Son bir şey daha aktarmak istiyorum: Sangre’nin nereden aldığını bilmediğim fakirlik oranlarındaki düşüşler pek gerçek görünmüyor. ILO’ya göre işsizliğin 50 milyon artacağı (2009) öngörülüyordu. Dünya Bankası (2009 için) ekonomik yavaşlama, gıda ve yakıt fiyat artışı sonucu gelişmekte olan ülkelerde 50 küsur milyonun daha fakir kalacağı, 130 – 150 milyonun daha fakirliğe itileceği ve nihayet 46 milyonun daha günde 1,25 $ kesin fakirlik çizgisi altında kalacağı öngörülüyordu. Şimdi bunları doğal afetlerle birleştirirseniz fakirlikte azalış pek olası görünmüyor.


.

Sangre
30-10-2010, 16:30
Freddie'nin son yazısının 'boş' olduğu ve daha önceki söylediklerinin biraz daha detaylandırılmış olarak tekrar yazıldığını söylediğim yazım silinmiş.. Neden silindiğini bilmiyorum, modların heralde bir bildiği vardır.

Bu şekilde yazmamdaki amaç ise, tartışmanın her hangi bir somut veriye dayanmadığı için kör dövüşü şeklinde geçtiği ve tartışmaya devam etmeyeceğimi belirtmemdir.. Ama madem bu şekilde beyan etmek hatalı bir davranış, yukarıdaki 'içeriksiz' yazıya bir yanıt verelim;

Vergilendirme konusu önemlidir. Türkiye dahil pek çok yarı-sömürge ülkede vergi yükü emekçilerin üzerine bindirilmiştir. Alınan vergiler emperyalistlere ve patron sınıfına aktarılmakta, kamu harcamaları için çok küçük bir pay bırakılmaktadır. Artan oranlı vergi sistemi fazlaca geriletilmiştir, vergi gelir ve servet üzerinden değil harcama üzerinden alınmaktadır ki bu durum para babalarını kayırmaya hizmet etmektedir. Doğrudan vergilendirme yerine dolaylı vergilendirmeye, yani tüketim vergilerine ağırlık verilmektedir. Bu da emekçileri ve yoksulları ezen bir uygulamadır. Örneğin, herhangi bir tüketim malına vergi konduğunda ya da varolan vergi artırıldığında bu durumdan geliri asgari ücrette olan birinin etilenmesi ile milyon dolarlık serveti olan birinin etkilenmesi çok farklı olacaktır.

Bu yazıya zaten yanıt vermiştim, sanki yeni bir şey yazmışsın gibi aynı şeyi tekrar etmişsin.

Yarı sömürge değil, gelişmekte olan ülkelerdeki kayıt dışı ekonomi, yolsuzluk vb. konulardan dolayı üreticilerden tam olarak vergi alınamıyor.. Bu yüzden de vergiler doğrudan değil, dolaylı olarak (harcamadan alındığı için emekçinin değil) tüketicinin sırtına biniyor.. Devlet küçülüp, kamu iktisati teşekküllerini sattığı sürece, yani daha az maliyete ihtiyacı olduğu zaman aldığı vergilerde de düşüş oluyor.. Bu yüzden vergilerin en düşük olduğu ülkeler en kapitalist ülkelerdir.. Kamu kesiminin iktisadi faaliyetleri sürdürdüğü ülkelerde çok daha fazla vergi alınır.. Bu yüzden bir ülke daha fazla kapitalist oldukça, vergi oranları da doğru orantılı şekilde azalır.

Vergi sadece harcama üzerinden değil, gelir ve servet vergisi olarak da alınmaktadır.

Yazdıklarının hiçbir dayanağı yok.. Hepsini bol keseden atıyorsun.. İddialarına somut veri getir dedim, o da yok.. Ondan sonra yazının içeriksiz olduğu söylenince yazımız siliniyor.

Diyelim ki ben 'vergileme' konusunda 'gelir vergisinin' alınmamasını gerektiği ile ilgili bir çizgide duruyorum.. İnsanların kendi hakkıyla ürettiği bir iktisadi ortamda, insanların gelirlerine devletin el koymasının bir gasp, haksızlık olduğunu öne sürüyorum.. Vergilerin sadece harcama yönünden alınması gerektiğini, devletin sosyal eşitsizlikleri azaltmak gibi bir göreve/yetkiye sahip olmadığını düşünüyorum.. (Üreticiler işçileri sömürürler safsatasını bir yana bırakırsan), bana bunun aksini 'vergi teorisi' kapsamında tanıtlayabilir misin?.. Eğer sosyalist jargona gireceksen bu konuya hiç girme daha iyi.

Ülkemizdeki burjuvazi kendi dinamikleriyle değil, tepeden geliştirilmiştir. Başlangıçtan itibaren emperyalist sermayeyle ilişki içerisindedir. Çalışanların emekleri yabancı ya da yabancılarla ortaklık kurmuş ''gayrı-ulusal''(emperyalist) bir sermayeyi büyütmektedir. Yani basbaya başkası için çalışıyoruz gibi bir durum ortadadır. Bu durum, ülkemizin de dahil olduğu yarı-sömürge(''çevre'') ülkelerin -merkez ülkelere göre- çok daha sık ekonomik krizlere girmesini, bir krizin etkisinden tam çıkamamışken bir başka krize sürüklenmesini doğurmaktadır. Bizim gibi ülkelerde bir ''sürekli bunalım'' durumunu ortaya çıkarmakta ve halkta da bu duruma karşı her an kontrolden çıkabilecek bir memnuniyetsizliği yaratmaktadır. Bu koşullar, burjuva egemenliğinin kendini süreklileştirebilmesi için halktaki memnuniyetsizlik ile kendi egemenliğinin aracı olan devlet iktidarı arasında bir ''suni denge'' kurmasına yol açmıştır. Bu dengeyi sağlayabilmek için egemenler bizim ''yarı-sömürge tipi faşizm'' dediğimiz, liberallerin ise -içeriğini çarpıtarak da olsa- ''vesayet düzeni'' dedikleri bir düzeni kurmuşlardır. Bu faşizm tipini ''gizli/örtük faşizm'' olarak adlandırmak da mümkündür. Zira kontrgerilla örgütlenmeleri ve hukuksuzlukla karakterize olsa da görünüşte parlamenter seçimler yapılmakta ve hükümetler başa gelmektedir. Sınıf mücadelesi yükseldiğinde ve halk kitleleri başka bir düzende yaşama iradesini ortaya koyduklarında ise örtük faşizm askeri darbeler yoluyla açık faşizm haline gelmektedir. Kapitalizmin bizim gibi bağımlı ülkelerde kurabileceği yegane sistem tarih boyunca bu olmuştur. Bunun demokrasiyle, özgürlükle, insan haklarıyla ilgisi yoktur. Liberallerin demokrasi dedikleri şey ne hikmetse hep kanlı askeri darbelerle gelmiş ve başta toplumsal özgürlükler olmak üzere insan haklarının ihlaline dayanmıştır. Egemenler sistemlerini koruyabilmek için sadece fiziksel güce(ordu, polis, özel harp birlikleri) değil, bundan daha öncelikli olarak ideolojik hegemonyaya da dayanmaktadır. Halkın tepkisini pasifize edebilmek için başta dinci gericilik ve her türden tarikat-cemaat örgütlenmeleri olmak üzere, yoz magazin kültürü, apolitikleştirici bir söylem ve televizyon kültürü pompalanmaktadır.

Bu yazdıklarının ekonomiyle uzaktan yakından ilgisi yok.. 'Emperyalistler, egemenler, faşistler, burjuvalar, hegemonya' gibi bizim dünyamıza ait olmayan, sanki Said Nursi okuyormuşum gibi bir hava veren, kendi içinde yaratılmış bir jargon kullanıyorsun.. Nursi gibi paranoyaları da ardı ardına sıralmışsın.. Ama bunlar hangi sosyal kurama dayanıyor diye sorsam, tek bir yanıt bile veremezsin.. Çünkü senin fikirlerini kuramlar üzerinden değil paranoyalar üzerinden inşa etmişsin.

Ben de burada ad hominem yaptım biraz ama, ne yapayım yanıt verilecek bir şey yok ortada!?

1) Piyasa ekonomisi onca teknolojik gelişim içerisinde işsizlik ve yoksulluğu ortadan kaldıramamakta, gelir dağılımında adaletsizliği yeniden üretmektedir. İnsanlığın önemli bir bölümüne varlık içerisinde yokluk çektirmektedir. Bu sistem, her toplumsal kesimi belli bir mağduriyet seviyesinde eşit tutabildiği ölçüde kendini sürdürebilmekte, bu eşitlik bozulduğunda siyasal krizlere ve huzursuzluklara girmektedir. Bu durum onu tüm dünyada kontrolcü bir yönelime sokmuştur. Gerek teknolojik olanakların sunduğu dinleme-gözetleme ağları; gerek piyasanın krizlerine çözüm üretmekte gitgide yetersiz kalan 'görünmez el'in yanına devletin de konarak devletçi bir yönelime girilmesi; gerek sistemin silah üretimi ve satışına olan talebi diri tutabilmek ile pazar ve kaynak kapabilmek için kendi içindeki rekabetinin sürekli bir savaşçı/militarist anlayışı beslemesi; gerekse emekçi kitleleri pasifize edebilmek için dinin ve her türden Orta Çağ artığı ideolojinin tekrar hortlatılması ve bunun bir de ''demokratikleşme'' diye sunulması kapitalizmin artık bu değerleri taşıyamadığını, liberallerin özgürlükle bir ilgilerinin kalmadığını açıkça göstermektedir. Zira devletçi, gözetimci, dinci ve militarist bir özgürlükçülük olamaz!

Piyasa ekonomisi açlığı ve yoksulluğu ortadan kaldırmaktadır.. Bundan önceki iletimde buna dair bilimsel verileri verdim.. İşsizlik konusu ise çok boyutlu bir kavramdır.. Teknolojik gelişim dahi işsizliğe yol açabildiği için, evet piyasa ekonomisinin işsizliği ortadan kaldıramadığı bir gerçektir.. Ama piyasa ekonomisinin yanına sosyal devlet olgusunu koyduğumuz zaman, işsizliğin azaldığı veya işsizlerin devlet tarafından desteklenen bir gelire sahip olduğunu görüyoruz.. Gelişmiş ülkelerde işsizler dahi hayatlarını belli standartarda sürdürebilmektedirler.. Bunun da en açık örneği sosyal devlet olgusunu içselleştirmiş İsveçtir.. Sosyal devlet tartışması ayrıca yapılabilir tabii ki.. Ama piyasa ekonomisinin fakirliği, yoksulluğu ortadan kaldırmadığı tamamen yalandır.. Bu iddia hiçbir somut veriye dayanmaz.

Aynı şekilde sosyal devlet olgusuyla 'gelir dağılımı eşitsizliği' de ortadan kaldırılmaktadır.. Bugün dünyada 'gini katsayısı' baz alındığında, gelir dağılımında en eşit ülkeler piyasa ekonomisini içselleştirmiş Avrupa ülkeleridir.. Yine aynı şekilde 'gelir dağılımı eşitsizliği şu şu yüzden kötüdür' diye bir iddia olmadığı için bu konuya da pek fazla girmenin anlamı yok.. Ama yine hiçbir somut veriye dayanmayan bir iddiayla karşı karşıya olduğumuzu belirtmem gerekir.

Hiçbir ülke, bölge vs. varlık içinde yokluk çekmezler.. Sadece daha da zenginleşirler o kadar.. Yine aynı şekilde, son yaşanan krizlerin hiçbiri piyasanın krizi değildir.. Yani 29 Buhranındaki gibi tüketim yetersizliğinden felan olmamıştır.. Bilhassa devlet müdahalesinden dolayı krize girilmiştir.. Burda sana uzun uzun Mortage krizini anlatmayacağım.. Yazdıklarının hangi ekonomistlere dayandırdığını merak ediyorum?!

Piyasaları kontrolde tutan mainstream akım (özellikle 29'dan sonra) Keynesyen ekonomidir.. Piyasaları serbest bırakan ise Neo-Klasik ekonomi.. Bunların ise yazdıklarınla uzaktan yakından alakası yok.. Yok efendim 'görünmez el' piyasa krizleri yaratıyormuş da, daha sonradan devletçi yapılanmaya gidilip insanlar kontrol altına alınmışlar.. Zart zurt.. Hayatında Keynesyen ekonomiyle veya Neo-Klasik ekonomiyle ilgili neler okudun?.. New-Keynesyenlerin hangi noktalarda Monetarist okulu eleştirdiğini, enflasyon/işsizlik ikileminde nasıl bir tavır takındıkları vb. konularda neler okudun?.. Bu ekoller hakkında hiçbir şey bilmezken, gelip silah üretimiyle tüketimi diri tutmak gibi saçma sapan bir iddia ortaya atabiliyorsun.. Piyasa ekonomisi tüketim yetersizliği sorununa, silah üretip ve bu silahların tüketimini teşvik ederek mi çözüm bulmuş?.. Vay be dünyada neler oluyormuş da haberimiz yokmuş.

Bu yazdıkların tamamen zırva şeyler.

Ha bu arada.. Liberalizmdeki özgürlükçülük, 'hak ve özgürlüklerle' ilgili bir konu.. Hak ve özgürlüklerle ilgili olarak, 'Etik teorileri' hakkında bilgin varsa daha önce açtığım başlığa yazabilirsin;

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=19318

2) Piyasa ekonomisi evrensel insan haklarının pek çok ilkesini çiğnemekte ve artık taşıyamamaktadır. Militarist ve işgalci anlayışı sayesinde zaten insan haklarıyla ilgisi olmadığını göstermektedir. Öte yandan, burjuvazinin çıkarlarının korunması için dünya çapında örgütlendirilen kontrgerilla örgütleri ve kanlı darbelerin de insan haklarıyla ilgisi olmadığı açık olsa gerek. Piyasa ekonomisinde insan faktörü her an yenisiyle değiştirilebilen basit bir maliyet unsuru olarak ele alınmakta, sadece sermayenin büyümesi ve karlılığı önemsenmekte, insanların tüm yaşamı kapitalist iş sürecine indirgenmekte, kapitalizm kendi ürünlerine talep yaratabilmek için başta reklam sektörü olmak üzere her kanaldan insanların duygu dünyalarına da hükmetmeye çalışmakta, üretim sürecinin kol emeğinden çıkarak duygusal-zihinsel emeğe evrilmesiyle birlikte sömürü de fizikselliği aşarak tüm insan karakterinin sömürülmesi, tahakküm edilmesi halini almaktadır. İnsanı bu denli tahakküm eden, işsizlikle korkutup sindiren, maliyet unsuruna indirgeyen, üretimin merkezine insan ihtiyaçlarını ve mutluluğunu değil de sermayenin karlılığını artırmayı koyan bir sistem çok açıktır ki insanı merkezine alan, insancıl bir sistem değildir.


Piyasa ekonomisi hangi insan hakkını çiğniyor?.. Savaşların piyasa ekonomisiyle ne ilgisi var?.. Bir ülke pazar bulmak için savaşa başvuruyorsa, bunun piyasa ekonomisiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Kontrgerillanın, darbelerin vs. piyasa ekonomisiyle hiçbir ilgisi yok.

Diyelim ki sosyalist bir ülkede doğal olarak 'merkezi planlama' mevcut.. Ben merkezi planlamanın zararlarını anlatmak için, ülkenin başındaki diktatörün yaptığı katliamları mı örnek vereceğim?.. Benim bu iddiaım tamamen zırvalık olurdu.. Merkezi planlamanın zararları, doğal olarak rekabeti ortadan kaldırdığı için ekonomiyi verimsiz/etkinsiz kılmasıdır.. Merkezi planlama sadece bu yönüyle eleştirilebilir.. Senin piyasa ekonomisine dair örnek ise komedi ötesi.

Ayrıca İsveç 1800lerden beri hiçbir savaşa girmiyor.. Ne 1. dünya savaşına, ne de 2. dünya savaşına girdi.. İkisinde de tarafsızlık ilan etmişti.. Her hangi bir savaş, militarist bir özellik bulunmayan İsveçte piyasa ekonomisi nasıl işliyor?.. İşte sana en somut örnek.

Zaten piyasa teorisinde de savaşların ekonomilere zarar verdiği tanıtlanmıştır.. ABD'nin -gereksiz- müdahalesi haricinde hiçbir ülke savaş istememektedir.. Tüm dünyada komşularla sıfır sorun politikası vardır.. Savaşların bugün olmamasındaki neden, savaşın ekonomilere ve serbest ticarete zarar vermesidir.. Piyasa ekonomisi savaşı arttıran değil, azaltan bir etmendir.

Evet ekonomide insanlar kutsal varlıklar olarak değil, bilimsel olarak ele alınır.. Aynı şekilde tüm bilimlerde de insanların kutsallığı söz konusu değildir.. Eğer öyle olsaydı, evrim teorisi kabul edilmezdi.. İnsanın primatlardan değil, üstün bir yaratılışa sahip olduğu kabul edilirdi.. İşte bilimin güzelliği burada.. Kutsal saydığınız herşeye meydan okuyor.

Aynı şekilde ekonomi biliminde de, tüketenlere tüketici, üretenlere üretici, emek verenlere işgücü, emeğin verimini arttıran şeye sermaye vs. denir.. Ve bu üretim faktörleri bir maliyet hesabı olarak ele alınır.. Sırf piyasa ekonomisini eleştireceğim diye insana kutsallık atfetmek çok komik bir yaklaşım.. Zaten sosyalizm bir din olduğu için garipsenicek bir şey de yok diye düşünüyorum.

---

Bundan sonrasına ve bundan sonraki (aynı çizgide olması dahilinde) olası yanıtlara da yanıt vermeyeceğim.. Zamanıma yazık.

Umarım yazımı silen modun isteği yerine gelmiştir.

TurkceRap
30-10-2010, 16:38
Sangre rumuzlu Süper Liberal arkadaş ne kullanıyorsa aynısından bende istiyorum.Aynı şekilde ben de bu kadar ve pervasızca konuşabilirim o zaman sanırım.



Niye esamesi okunmayan kamusal düzenlerin savunucularının pervasızlığı gözünüze batmıyor da, Liberal görüştekilerin savlarına karşın kendi görüşlerinizi dile getirmek yerine pervasızlık şu, bu diye saldırma yolunu seçiyorsunuz?

TurkceRap
30-10-2010, 17:33
Sayın Sangre,

Arkadaşın bu konuyu açarken yazdığı iletinin çekirdeği, Benim açtığım "Sosyal devlet tabusu (Resmi gasp" başlığında yazıldı, iletisine gerekli yanıtı vermiştim, fakat bir aksiliktir yazdığım herşey gitti ve ben de zamanım olmadığı için daha sonra yazarım diye bıraktım.

Bu yüzden ilk iletinizin özellikle Beni tekrar yazma zahmetinden büyük ölçüde kurtardığını söylemeliyim.

Yanlız neoLiberalizm ile ilgili söylediklerinizle ilgili değinmek istediğim bir hsus var, o da şudur ki: Ben esasen tek tip bir organize Neoliberalizm anlayışının oldsuğunu düşünmüyorum, Çükü Neoliberalizmin içeriğini oluşturan etmenler arasında friedman'den etkilenen Neo Conservative'ler olduğu gibi, Ayn Rand'ın (Biliyorsunuz kendisi Bireyselciliği ve mümkün mertebe yetkileri sınırlandırılmış devlet/hükümet ve ideal birey hak ve özgürlüklerini savunur) etkilenenler de vardır.

Tabi sizi yanlış anladıysam kusura bakmayın.

Saygılar.

Sangre
30-10-2010, 17:57
Burlap'ın yazısı daha derli toplu.. En azından sosyalist jargona ait paranoyalar yok.. Sadece var olan durumlara yönelik bazı eleştiriler var.. Kısa bir yanıt vermek gerekirse;

Freddie ve Sangre’nin atladıkları nokta, artık ekonominin üretim açısından çalışmadığıdır. Artık ekonomi tüketici bazlıdır. Dolayısıyla bunu görüp ona göre görüşlerini gözden geçirmeleri gerekir. Türkiye bu sisteme Amerikan aşığı Turgut Özal tarafından, küçük Amerika olmak gibi bir hayal uğruna, bilinçsizce sokulmuştur.Ekonomilerin üretim yönünden çalışmadığını biliyorum.. 29 Buhranından önce Klasik ve Neo-Klasik ekonomi 'arz yönlü' olarak tanınıyordu.. Yani kuramcılar diyordu ki; 'Sen ne kadar üretirsen üret, mutlaka birileri satın alır'.. Bunun ismi de var zaten.. Jean Baptiste Say'e atfen, 'Say Kanunu' diyorlar.. Bunun da en önemli ilkesi; 'Her arz, kendi talebini oluşturur' ilkesidir.

Say burada üretimin arttırılmasıyla ekonomilerin tam istihdama ulaşabileceğini söylüyordu.. Daha sonra ise Keynes 36'da bunun böyle olmadığını, ekonomilerin nadiren tam istihdama geldiği, önemli olanın tüketim olduğunu vs. söyledi.. Aksini tanıtladı.

Ama buhranda bunun böyle olmadığı anlaşıldı..

Kapitalizmin gelişmesi kapitalist olmayan yerleri bulup işleyerek olur. Onun için her zaman yeni otlaklar gerekir. Yeni otlak olmayınca ve mevcut otlaklar tükenmişse krizler çıkar.

Oldukça uzun bir süre önce artık sistem tüketici bazlı oldu. Dolayısıyla eski değerler kalmadı, kavramlar değişti, yeni tanımlamalar ortaya çıktı. Artık bütün ülkelerde devlet daha az ortalıkta görünüyor. Devletin yerini değişik bir biçimde özel sektör aldı. Söylediklerin doğru ama tarihler yanlış.. Kapitalizmin gelişmesi Buhrandan sonra olmadı.. Buhrandan sonra Keynes daha devletçi bir yapı önerdi.. Bu, devletin iktisadi alana her an müdahalesini öngörecek, işsizliği ve enflasyonu beraber yönetecek ve piyaları düzenleyecek bir yapıydı.. Buhrandan önce özel sektör daha aktifti, piyasalar daha serbestti.. Ama Keynes devletin müdahil olmasını istiyordu ve bunun öncülüğünü de 'New Deal' uygulamasıyla Roosevelt yaptı.. Bunun sonucunda ise ekonomiler altın yıllarını yaşadılar.. Taa ki Stagflasyon krizine kadar.

70'lere kadar ekonomilerde bu devletçi yapı hakimdi.. Ama sonradan 'devlet müdahalesinin krizi' ile başlayan süreçle birlikte, tekrar Neo-Klasik (New-Klasik diyorlar aslında) bilim dünyasında öne geçti.. Friedman, Solow, Hayek, Mises, Samuelson, Lucas ve daha sayamayacağım bir dolu ekonomistle birlikte, piyasaların daha serbest bırakılması, devletin müdahalesinin en aza indirgenmesi vb. konular öne çıktı.. İşte özel sektörün teşvik edilmesi, ekonomilerin yeni pazar arayışlarına girmesi vb. uygulamalar bu yıllara rastlamaktadır.. Keynesyen döneme değil.

Türkiye’den pay biçelim. Daha yeni gazetelerde çıktı: “Cumhuriyetin 80 senede yaptıklarını Akepe 8 senede sattı.” Senelerdir devlet küçülüyor. Elbette bunda başka etkiler de var. Ancak gidişat dünyaya uygun oldu. (Ama pek çok ülkede tüketici sisteme göre yasalar değiştirilerek düzenlemeler yapılırken bizde sadece tüketimi arttırmak yönünde yasalar oldu, tüketici kollanmadı.)Evet, Ak Parti iktidarından önce devletçi bir yapı hakimdi.. Ne Menderes, ne de Özal bu devletçi yapıyı kıramamışlardı.. 8 senede özelleştirilen kamu iktisadi teşekküleri, bundan önce özelleştirilenlerden çok daha fazladır.. Bu dönemde devlet küçülüyor, dünyaya entegre oluyoruz, yoksulluk ve açlık istatistiki verilere paralel olarak azalıyor.. Kişi başına düşen milli gelir artıyor.. Ama tabii ki olumsuz durumlar da var.. Cari açık artıyor, işsizlik artıyor(du) vs.. Bunları birlikte tahlil etmek gerekiyor.

Küreselleşme ve postmodernite elele bu gidişatı getirmiştir. Modernliğin evrensele ulaşmak için her şeyi didik didik ederek sonunda kendi sonunu getirmesi, postmodernliğe yol açtı. Artık evrensel amaçlanmıyor, dışlanıyor. Olaylar kendi içlerinde, bölgelerinde yani başka bağlamları aranmaksızın ele alınıyor. Her olayın kendi değişik şartı oluyor ve kendi içinde doğrulanıyor. Berbat bir ortam. Bu ortam teknolojik gelişmenin getirdiği küreselleşmeyle birleşince sistem toptan değişti.Postmodernite'yi kabul edenler olduğu gibi, tamamen karşı olanlar da var.. Hatta karşı olanlar çoğunluktalar, kabul edenler bir elin parmaklarını geçmezler.

-Bildiğim kadarıyla- postmodernizm, 'büyük anlatılar' olarak ifade ettiği tüm ideolojilerin yıkılmaya mahkum olduğunu, çünkü bilginin hiçbir kişinin veya kurumun tekelinde olamayacağını, bunun için tek bir doğru bilgi değil bir çok doğru bilgi olduğunu söyleyerek Nihilizme yakınlaşıyor.. Rasyonalite'yi reddederek, Modernizm geleneğine karşı çıkıyor.

Bu konuda çok fazla okuma yapmadığım için, çok fazla bilgiye de sahip değilim.. Ama bugün felsefe dünyasında saygın olarak kabul edilen bir çok kişinin, Post-modernizmin iddia ettiğinin aksine, 'Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu' savunuyorlar.. Buna Frankfurt okulundaki Post-Marxistler de dahil.. Eleştirel rasyonalist ve mantıksal pozitivist olanlar post-modernite kavramına tamamen karşılar.

Yine de bu kavram, bundan sonraki felsefi tartışmalarda uzun süre daha kullanılacağa benziyor.

Üretici bazlı kapitalist sistem, olan bitenden habersiz olan tüketicileri vurdu. Eskiden “damlaya damlaya göl olur”, “sakla samanı gelir zamanı” gibi özdeyişlerimiz vardı. Hepsi tarih olmuştur. Şimdi tüketmek önemlidir. Üretici bazlı kapitalist sistem, 29'da hem ürettiği ürününü satamayıp zarar eden üreticiyi, hem de elinde geliri olmayan tüketiciyi vurdu.. Bunları birbirinden ayrı olarak değerlendirmek doğru değil.

Şimdi önemli olan tüketmek değil, önemli olan 'tüketimi' konu dışı bırakmamaktır.. Merkez bankasının para arzında, faiz kontrolünde, üreticinin üretirken tüketicinin tüketimini dikkate alması gerekir.. Modern ekonomide tüketim üretimi kontrol eder.. Talep düşerse, üretim de düşer, milli gelir azalır.. Bu yüzden talep (harcama) ve tasarruf önemlidir.. Keynes bunları güzel bir şekilde açıklıyor aslında.. Benim açtığım ve hala devam ettiğim bir başlık vardı politika forumunda, bundan sonraki konu da Keynesyen ekonomi olacaktı.. Orada daha detaylı açıklayacağım.



Galiba 1985 senesi idi İngiltere’ye gittiğimde yer ayırttığımız otel ödemeyi nakit yapacağımızı söyleyince %90 peşin istemişti. Geri döndüğümüzde hemen kredi kartı edindik! Kredi kartı ne sağladı? Uzun süre para biriktirerek satın almaya çalıştığımız şeyleri beklemeden alıyorduk, parasını daha sonra ödüyorduk. O zaman başlayan bu batağı doğru dürüst fark edememiştik. Şimdi durum o hale geldi ki, sürekli kredi kartlarımızla taksit ödeme durumundayız. Bu durum o kadar küresel hale gelmiş ki sloganlar ve uygulamalar aynı. 5 Ay önce ilk defa Amerika’ya gitmiştim. TV’de reklamı duyunca kulaklarıma inanamadım. Para kazanmayan üniversite öğrencileri kredi kartı almaya çağırılıyordu. “Kredi kart borçları ile baş edemiyor musunuz? Gelin bize yeniden taksitlendirelim, başka isteklerinize de para ayırabilir hale gelin” deniliyordu! Ne kadar çok borçlu olursanız, bu sistem için o kadar iyi oluyor. Ama doğallıkla sistem aşırı bir şekilde kontrolsüz gelişince patlak veriyor (ABD ev kredi borçlanması gibi – Yunanistan ve yakında patlak vermesi beklenen Arjantin ve İspanya gibi, yani üretim olmadan sürekli tüketmek). Bu arada pek çok ülkenin vatandaşlarının borçları gayri safi milli hasılalarını geçer, hatta katlar hale geldi. İnsanlar kendilerini berbat bir güvensizlik ortamında buldular.Kredi önemlidir.. En önemlisi de tüketim ve yatırım harcamalarındaki şiddetli dalgalanmaları önlüyor.. Harcamaları çok daha uzun bir sürece yayarak dalgalanmaları en aza indirgiyor ve ekonomiyi istikrara sokuyor.

Bugün var olan sistemde hiçbir şey boşuna değildir.. Hepsinin genel olarak ekonomiye, tüketicilere, üreticilere ve daha bir çok faktöre yararı vardır.

Kredi sisteminin amacı borçlanma değildir.. Eğer sadece böyle olsaydı, bu ekonomiye zarar verirdi.. Çünkü borçların ödenmemesi zincirleme bir şekilde diğer faktörlere de zarar verir.. Mortage krizi tam da bu nedenle meydana gelmişti.. Bu sistemin en önemli amacı tüketim ve yatırım harcamalarındaki şiddetli dalgalanmaları önleyip, ekonominin olası bir krize girmesini engellemektir.

Pek çok ülkenin değil, pek az ülkenin toplam borcu milli gelirini geçer.. Bu özellikle kriz döneminden sonra ortaya çıktı.. İzlanda, İrlanda, Yunanistan, İngiltere, İspanya, Portekiz ve İtalya gibi Avrupa ülkelerinde kamu borcuna yönelik kriz riskleri ortaya çıktı.. Bu yüzden de bu ülkeler kemer sıkma politikasına gidiyorlar.. Türkiye ise oran 'risk oluşturmayacak' bölgede.. Sanırım %40lardaydı.. Emin değilim.

Şimdi bunlar neden böyle oldu? Kapitalist sistemin yeni otlak arayarak kendisine hiçbir katkısı olmayan fakir tüketicileri kullanmasının yanında koruyucu refah devletinin varlığı güven vermesine karşın özgürlük kısıtlaması da bunda etken oldu. Özgürlük ve güvenlik ikilisi birbiriyle tamamen karşıt olgular. Kendinizi güvende duyduğunuzda özgürlüğünüz kısıtlıdır. Aksi de aynen geçerlidir. Ne kadar özgürseniz kendinizi güvensiz bulursunuz. Postmodern küreselcilik geliştikçe devletin koruyucu devlet özelliği gitmiş, güven azalmıştır. Şimdi artık zıt yönde bir gelişme beklenmeli, yani güvenliğin artması için özgürlüğün azalması gerekiyor. Kredi gibi sistemler Kapitalizmin yeni pazar bulma ihtiyacından dolayı ortaya çıkmıştır diye denemez diye düşünüyorum.. Evet, kredi almak peşin ödemeye göre daha caziptir.. Çünkü parayı çok daha uzun bir sürece yayarak ödüyorsun.. Bu tüketiciler için de, üreticiler için de daha cazip bir uygulama.. Zaten krediler geri ödeyebilecek kişilere verilir.. Beş parasız bir insana kredi verilmez.. Bu yüzden eleştirilerin pek doğru olduğunu düşünmüyorum.

Ama bunun özgürlük veya özgüvensizlikle de pek alakası yok.. Geliri olan tüketicinin kredi alması kendi kararıdır.. İleride ödeyebileceğini düşünüyorsa alır, düşünmüyorsa almaz.. Bu seçimlerde tamamen özgürdür.. Mesela ben şu ana kadar sadece ünivde öğrenim kredisi aldım.. İleride gelir sağlayabileceğim bir işe girdiğimde de bu krediyi ödeyeceğim.. Bunun dışında hiçbir gelire sahip olmayan insanlardan bu borçlar ya alınmaz, ya da hiç kredi verilmez.

Bu konunun da küreselleşmeyle pek ilgisi yok aslında.

Kredi krizini çıkaran, yani neden olanlar ise devletin koruması altındalar. Devletin artık fakirlere karşı sorumluluk duymadığı, onları polisiye vs önlemlerle görünmez duvarlar arasında tuttuğu bir dönemdeyiz. Krizin etkisini atlatmak için yapılanlar fakir halk için değil, batan şirketleri kurtarmak için oldu. Yani neo-liberalizm (?? herhalde böyle adlandırılmalı) zafer kazanmıştır. Ancak bu geçici bir şey, destekler durumu kurtaracak gibi gözükmüyor. Kapitalizm gelişmesi için yeni otlaklar bulmak zorunda. Neyse, benim kanım yukarıdaki söylemlerin çok geride kaldığı yönünde…Batan şirketler değil bankalar kurtarıldı.. Ki bu uygulamanın tamamen yanlış olduğu konusunda hemfikirim.. Ama zaten 2008'deki Mortage krizini ortaya çıkaran da devletin sorumsuzluğu idi.. Kendi çıkardığı krizi, kendi düzeltmeye çalıştı.

Son bir şey daha aktarmak istiyorum: Sangre’nin nereden aldığını bilmediğim fakirlik oranlarındaki düşüşler pek gerçek görünmüyor. ILO’ya göre işsizliğin 50 milyon artacağı (2009) öngörülüyordu. Dünya Bankası (2009 için) ekonomik yavaşlama, gıda ve yakıt fiyat artışı sonucu gelişmekte olan ülkelerde 50 küsur milyonun daha fakir kalacağı, 130 – 150 milyonun daha fakirliğe itileceği ve nihayet 46 milyonun daha günde 1,25 $ kesin fakirlik çizgisi altında kalacağı öngörülüyordu. Şimdi bunları doğal afetlerle birleştirirseniz fakirlikte azalış pek olası görünmüyor. Zaten istatistikleri 'Dünya Bankası'ndan aldım.. Altında da yazıyordu.

Bazılarını da UNDP'den.

İşsizlik konusunda katılıyorum.. Devletlerin daha sosyal olması gerektiği düşünüyorum.. Sosyal adaleti sağlamasını savunuyorum.. Eskiden böyle değildim aslında, artık Rawlsian bir çizgideyim.. Amartya Sen gibi piyasa ekonomisinden yana, ama sosyal adalet, sosyal eşitsizlik gibi konularda da duyarlı.. Zaten buna Sosyal Liberalizm diyorlar.

Açlık ve yoksulluk sınırındaki insan sayısı artmıyor, aksine azalıyor.. Hangi verilere bakarsan bak, bu değişmez.. Bununla ilgili bilimsel verileri de bir önceki iletimde verdim zaten.

Belki senin tahmini olarak aldığın veriler Kriz sonrası olduğu için, krizin etkilerini inceleyen bir istatistiktir.. Yani 'Kriz sonrasında şu kadar insan yoksulluk sınırının altına indi' gibi bir konu olabilir.. Ama normal işleyen bir piyasa ekonomisinde, yani hem kriz öncesinde, hem de krizden çıktığımız şu sıralar insanlar kitleler halinde yoksulluktan kurtuluyor, gelirleri artıyor.

Daha önce aşağıdaki konuyu açmıştım ama hiç kimse ilgilenmemişti.. Eğer bu konuyu merak ediyosan linkteki videoları izleyebilirsin.. Videodaki veriler de doğrudur.. Zaten TED'in videosu olduğu için, farklı bir şey de beklenemez;

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=22030

Bu arada Freddie'nin aksine, eleştirilerini (doğru olsun yada olmasın) sosyalist jargona sığınarak, anlamsız düzeyde yapmadığın için ayrıca teşekkür ederim.

Sangre
30-10-2010, 18:31
Sayın Sangre,

Arkadaşın bu konuyu açarken yazdığı iletinin çekirdeği, Benim açtığım "Sosyal devlet tabusu (Resmi gasp" başlığında yazıldı, iletisine gerekli yanıtı vermiştim, fakat bir aksiliktir yazdığım herşey gitti ve ben de zamanım olmadığı için daha sonra yazarım diye bıraktım.

Bu yüzden ilk iletinizin özellikle Beni tekrar yazma zahmetinden büyük ölçüde kurtardığını söylemeliyim.

Yanlız neoLiberalizm ile ilgili söylediklerinizle ilgili değinmek istediğim bir hsus var, o da şudur ki: Ben esasen tek tip bir organize Neoliberalizm anlayışının oldsuğunu düşünmüyorum, Çükü Neoliberalizmin içeriğini oluşturan etmenler arasında friedman'den etkilenen Neo Conservative'ler olduğu gibi, Ayn Rand'ın (Biliyorsunuz kendisi Bireyselciliği ve mümkün mertebe yetkileri sınırlandırılmış devlet/hükümet ve ideal birey hak ve özgürlüklerini savunur) etkilenenler de vardır.

Tabi sizi yanlış anladıysam kusura bakmayın.

Saygılar.

Dostum, senin açtığın başlığı okudum.. Yazdıklarına da yüzde yüz katılıyorum.. Freddie'ye de orada yanıt yazacaktım, fakat daha sonra 2. iletisinde gördüm ki yeni bir başlık açmış.. Ben de yeni başlıkta yanıt vereyim diye düşündüm.

Yazının çıkmamasına da üzüldüm.. Uzun uzun yazılan bir iletinin kaybolmasını da iyi bilirim.. En çok da verilen bir emeğin boşa gitmesi insanı üzüyor.. Bu yüzden ilk iletimdeki yazıyla yüzde yüz mutabık olmana sevindim.

Evet, tek bir Neo-Liberalizm elbette yok.. Bu akımın gelişmesine katkı sağlayan, Hayek/Mises gibi, Friedman gibi ekonomistler var.. Ama Neocon diye tabir edilen muhafazakarların ekonomik sistemleri de bu Neo-Klasik geleneğe dayanıyor.. Yani muhafazakar kesim bireysel özgürlük alanında kısıtlayıcı, ekonomik özgürlük konusunda ise mümkün olduğu kadar Friedman, Ayn Rand gibi isimlerle benzeşiyorlar.

Mesela hem bireysel, hem de ekonomik özgürlük alanında en esnek akım Libertarianizm'dir.. Onların savunduğu özgürlüğü hiçbir akım savunmuyordur sanırım.. Ama onların muhafazakarlarla benzeştiği tek nokta ekonomidir.. İkisi de devletin mümkün olduğu kadar küçülmesini savunurlar.. Ben de bu yüzden Neo-Liberalizm derken, hem Friedman'ın temsil ettiği Chicago okulunu, hem de 'Burkeian' çizgide devam eden Muhafazakarları bir tuttum.. Bunda da amacım sadece ekonomik olarak benzeştiklerini göstermek yönündeydi.

Ben bu aralar ekonomide 'sosyal adalet, sosyal seçim teorisi' gibi konuları okuyorum.. Friedman'ın temsil ettiği Chicago okuluna nazaran, 'Kamu tercihi okulu'nu temsil eden ekonomistleri biraz daha doğru buluyorum.. (Ekonomi yönünden) Neo-Liberalizm'e yönelik bazı eleştirilerim de, bendeki bu değişimin (Sosyal Liberalizm'e yönelmemin) yansımasıdır zaten :)

Jolly Jocker
30-10-2010, 21:45
Bu yazıya zaten yanıt vermiştim, sanki yeni bir şey yazmışsın gibi aynı şeyi tekrar etmişsin.
O yazıma cevaben yazdıklarının yazının asıl mesajıyla ilgisi olmadığı için, belki asıl anlatılmak isteneni bu defa görebilirsin diye biraz daha detaylandırarak tekrar yazmıştım ama nafile. Sadece ''içi boş yazı'', ''sosyalist jargon'', ''paranoyak'', ''Said Nursi gibi'', ''günümüz ekonomi literatüründe esamesi okunmuyor'' v.b. laflarla ad-hominem yapmışsın. Günümüz burjuva medyası ve eğitim kurumlarında makbul sayılan liberal heriflerin ekonomi kitaplarında yer almıyor ve onların jargonuna uymuyor diye, koskoca sosyalist birikime ''paranoya'' muamelesi yapmaya kalkacak idiysen zaten seninle hiç konuşmamak lazımmış. Herşeyden evvel ağzın bozuk.

Yarı sömürge değil, gelişmekte olan ülkelerdeki kayıt dışı ekonomi, yolsuzluk vb. konulardan dolayı üreticilerden tam olarak vergi alınamıyor.. Bu yüzden de vergiler doğrudan değil, dolaylı olarak (harcamadan alındığı için emekçinin değil) tüketicinin sırtına biniyor.. Devlet küçülüp, kamu iktisati teşekküllerini sattığı sürece, yani daha az maliyete ihtiyacı olduğu zaman aldığı vergilerde de düşüş oluyor.. Bu yüzden vergilerin en düşük olduğu ülkeler en kapitalist ülkelerdir.. Kamu kesiminin iktisadi faaliyetleri sürdürdüğü ülkelerde çok daha fazla vergi alınır.. Bu yüzden bir ülke daha fazla kapitalist oldukça, vergi oranları da doğru orantılı şekilde azalır.
Ben sana ''yarı sömürge'' derken küresel piyasalara iyice eklemlenerek yabancı sermayeyi büyütmek için emek harcayan ve sık sık krize giren ülkelerin halkındaki memnuniyetsizlik ile devletin sürekliliği arasında bir çatışma yaşandığını, bu ülkelerde devletlerin kendi düzenlerini sürdürebilmek için siyasal açıdan özgürlük ve demokrasiyi, hatta insan haklarını sık sık rafa kaldırabildiklerini, bu yüzden kapitalist sistemin bu tip ülkelerdeki demokrasisinin aslında örtük bir faşizmi gizlemekten başka anlam ifade etmediği anlatıp meselenin siyasi boyutuna ilişkin eleştiriler getiriyorum; sen ise hala vergi oranlarından v.s. dem vuruyorsun. Yahu ne laf anlamaz adamlarsınız be. Hayır, madem anlamıyorsun, o zaman cevap yazacam diye ıkınma bari. Üstte senden yaptığım alıntıda ne anlatıyorsun? Kamu kesimine ağırlık verilen ülkelerde vergi oranları daha yüksek olurmuş. Eee? Buna itiraz eden mi oldu ki? Ne alaka yani? Halla halla ya...

Vergi sadece harcama üzerinden değil, gelir ve servet vergisi olarak da alınmaktadır.
Eee? Ben sadece servet üzerinden alındığını mı söyledim? Zaten bilinen genel iktisadi doğruları burada tekrarlamanın ne anlamı var ki.

Diyelim ki ben 'vergileme' konusunda 'gelir vergisinin' alınmamasını gerektiği ile ilgili bir çizgide duruyorum.. İnsanların kendi hakkıyla ürettiği bir iktisadi ortamda, insanların gelirlerine devletin el koymasının bir gasp, haksızlık olduğunu öne sürüyorum.. Vergilerin sadece harcama yönünden alınması gerektiğini, devletin sosyal eşitsizlikleri azaltmak gibi bir göreve/yetkiye sahip olmadığını düşünüyorum.. (Üreticiler işçileri sömürürler safsatasını bir yana bırakırsan), bana bunun aksini 'vergi teorisi' kapsamında tanıtlayabilir misin?.. Eğer sosyalist jargona gireceksen bu konuya hiç girme daha iyi.
İşçilerin sömürülmesi olayını bir ''safsata'' veya ''sosyalist jargonun paranoyası'' olarak görürsen, o zaman ben de senin söylediği herşeye aynı muameleyi yaparım ve konuşmamızın anlamı kalmaz. İşine gelmeyen her konuda bu yola saparsan akıl sağlığından şüphe ederim.

İnsanların kendi hakkıyla ürettiklerinden gelir vergisi alınmamasını savunacağını söylüyorsun. Ben senin kastettiğin o insanların(burjuvaların) değil, onların emrinde çalışanların kendi haklarıyla ürettiklerini düşünüyorum. Sana iki sayfadır bunu anlatıyorum. En başta söz konusu burjuvanın, emekçisinin emeğini tahakküm etmesinin bir haksızlık olduğunu belirtiyorum. Ama bunlar ''paranoya'' oluyormuş! Ne diyeyim artık? ''Allah size akıl fikir, biraz da vicdan ve insaniyet nasip eylesin. Amin.'' Vergi almanın da ekonomik faaliyetin de amacı insanların mutluluğunu, özgürlüğünü, ihtiyaçlarının tatminini karşılamaktır. Bir vergi politikası ya da genel olarak bir ekonomik sistem bundan aciz ise, ya da tüm toplum için bu gereklilikleri sağlayabilmekten aciz ise elbette eleştirilir. Bunun ''insanı kutsallaştırmak''la ilgisi yok. Biz materyalist isek, en temel hareket noktamız da insanın mutluluğudur. Ama sen bu amacı okuduğun dandik iktisat kitaplarında göremiyorsun diye insanlara önemsiz maliyet unsurları muamelesi yapacak halimiz yok. Çünkü bakış açımızın merkezine insanı alıyoruz. Bunun bir çeşit dindarlıkla veya sosyalizmi din gibi algılamakla da ilgisi yok. Çünkü hiçbir din insanı merkezine almaz; bilakis dinler, insanın kendine yabancılaşmasından, yani yaşamın odak noktası olmaktan çıkarılmasından doğarlar. Bu noktada, senin insanın yerine sermayenin büyümesi ve karlılığını koyan anlayışın bir çeşit liberalizm dini yaratmak ve müritliğini yapmak anlamına geliyor asıl. Ama farkında değilsin.

Bu yazdıklarının ekonomiyle uzaktan yakından ilgisi yok.. 'Emperyalistler, egemenler, faşistler, burjuvalar, hegemonya' gibi bizim dünyamıza ait olmayan, sanki Said Nursi okuyormuşum gibi bir hava veren, kendi içinde yaratılmış bir jargon kullanıyorsun.. Nursi gibi paranoyaları da ardı ardına sıralmışsın.. Ama bunlar hangi sosyal kurama dayanıyor diye sorsam, tek bir yanıt bile veremezsin.. Çünkü senin fikirlerini kuramlar üzerinden değil paranoyalar üzerinden inşa etmişsin.
O paragrafta yazdıklarım Mahir Çayan'ın Kesintisiz Devrim adlı eserinde değindiği tespitlerin kısa bir özeti niteliğindedir. Mahir de bu tespitleri yaparken marksizmi kullanmıştır. Ha, senin gözünde marksizm bir çeşit ''said-i Nursi benzeri paranoya'' ise yapacak birşey yok. Bana da, ''Benim gözümde de liberalizm böyledir!'' demek dışında bir seçenek kalmıyor. Fakat sıkıştığın her konuda karşı tarafa ad hominem yaparak işin içinden sıyrılabileceğinizi düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Öte yandan emperyalizm, egemen sınıf, burjuva sınıfı, faşizm v.s. gibi kavramlar senin algında birer gerçekliğe değil de paranoyalara karşılık düşüyorsa, ya görmek istemediğin gerçeklikleri görmeyecek kadar liberalizm dininin imanlısı olmuşsun ya da hakikaten dünyadan haberin yok demektir.

Piyasa ekonomisi açlığı ve yoksulluğu ortadan kaldırmaktadır.. Bundan önceki iletimde buna dair bilimsel verileri verdim.. İşsizlik konusu ise çok boyutlu bir kavramdır.. Teknolojik gelişim dahi işsizliğe yol açabildiği için, evet piyasa ekonomisinin işsizliği ortadan kaldıramadığı bir gerçektir..
Yukarıda koyulttuğum iki cümlen arasındaki çelişkiyi bul bakalım. Bir de ''boş yazmaktan'' falan bahsediyorsun. İşsiz insanlar nasıl oluyor da yoksul olmayabiliyorlar çok merak ediyorum. Ayrıca dışarı çıkıp biraz gezsen binlerce yoksul çarpar gözüne. Ülkemizde de yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı milyonlarla ölçülüyor. Bunun için de benden veri mi bekliyorsun yoksa? İnternette küçük bir arama yap, devletin kendi kurumlarının istatistiklerini oku, belki o zaman ayakların suya erer. Ama sen kalkmış çeşitli ne idüğü belirsiz veriler üzerinden gerçeği çarpıtabileceğini sanıyorsun. Teknolojik gelişimin işsizliğe yol açması konusunu da atlamamak gerekir. Neden buna yol açıyor? Tümüyle bu sistem yüzünden! Kapitalistler, işçilerin yerine makineleri ve bilgi yoğun teknolojileri koydukça işgücüne olan ihtiyaçları azalıyor ve işsizlik artıyor. Bu öyle sakat ve insanlık dışı bir sistem ki, teknolojik gelişim insan toplumunun tümünü ileri götüreceğine işsizlik başta olmak üzere pek çok sıkıntı yaratıp sorun oluşturuyor.

Aynı şekilde sosyal devlet olgusuyla 'gelir dağılımı eşitsizliği' de ortadan kaldırılmaktadır..
Sosyal devlet mi kaldı? Sosyalizmin bir dünya-tarihsel blok olarak varolduğu koşullarda kendi ülkelerindeki sol hareketleri dizginleyebilmek için kapitalist ülkelerin vermek zorunda kaldığı bir tavizdi sosyal devlet. Sosyalizm ortadan kalktığından beri sosyal devlet de tüm dünyada geriledi. Bugün Fransa bile eylemlerle sarsılıyor. İnsanlar düzene isyan ediyor. Ekonomik yönelimler ile siyasal yönelimler birbirinden yalıtık değildir, bilakis, fena ilintilidirler. Sosyalizmin olmadığı bir dünyada sosyal devlet de olmaz. Zaten olamıyor da. Hani hangi ülkede aşınmadan kaldı sosyal devlet? Sen hayal görüyorsun. ''Sosyalizme gerek yok, sosyal devlet imdadımıza yetişir'' türünden bir düşüncen var. Çünkü sosyal devletin sosyalist blokla, bunun kapitalist ülkelerde yarattığı kaygıyla, işçi sınıfı hareketinin varlığıyla v.s. bağını kuramıyorsun. Bunlar olmadan sosyal devlet de olmaz oysa. Senin meselelere yaklaşımın diyalektik değil, olguların birbiriyle ilişkisi es geçiyorsun, onun yerine parçalı ve birbirinden yalıtık bir bütünlük resmediyorsun.

Burda sana uzun uzun Mortage krizini anlatmayacağım.. Yazdıklarının hangi ekonomistlere dayandırdığını merak ediyorum?!
Korkut Boratav başta olmak üzere Bağımsız Sosyal Bilimcilere dayandırıyorum. Hadi onların da şahsını hedef alıp ad hominem yap hemen. Bir tek onu biliyorsun zaten.


Piyasaları kontrolde tutan mainstream akım (özellikle 29'dan sonra) Keynesyen ekonomidir.. Piyasaları serbest bırakan ise Neo-Klasik ekonomi.. Bunların ise yazdıklarınla uzaktan yakından alakası yok.. Yok efendim 'görünmez el' piyasa krizleri yaratıyormuş da, daha sonradan devletçi yapılanmaya gidilip insanlar kontrol altına alınmışlar.. Zart zurt.. Hayatında Keynesyen ekonomiyle veya Neo-Klasik ekonomiyle ilgili neler okudun?.. New-Keynesyenlerin hangi noktalarda Monetarist okulu eleştirdiğini, enflasyon/işsizlik ikileminde nasıl bir tavır takındıkları vb. konularda neler okudun?.. Bu ekoller hakkında hiçbir şey bilmezken, gelip silah üretimiyle tüketimi diri tutmak gibi saçma sapan bir iddia ortaya atabiliyorsun.. Piyasa ekonomisi tüketim yetersizliği sorununa, silah üretip ve bu silahların tüketimini teşvik ederek mi çözüm bulmuş?.. Vay be dünyada neler oluyormuş da haberimiz yokmuş.
Sangre, Keynesyenleri v.s. okudum, maliye mezunuyum çünkü. Ama bu konularda konuşabilmek için ille de ayaklı kütüphane olmak gerekmiyor. Öte yandan sen okumuşsun da ne olmuş? Kusura bakma ama, okuduklarından kendi cevaplarını üretmek yerine, ''Onu okudun mu? Bunu okudun mu?'' diye ukalalık yapmayı biliyorsun sadece. Kaldı ki bugün devletin pek çok piyasa ekonomisinde işin içine sokulduğu bir gerçektir. Obama niçin kamulaştırmalara girişti? Bunları söylerken amacım liberalizmin ekonomik yönünü değil, devletçiliğe karşı olmakla geçinen ideolojik söylemini eleştirmektir.

Ha bu arada.. Liberalizmdeki özgürlükçülük, 'hak ve özgürlüklerle' ilgili bir konu..
Bu başlıkta zaten en baştan beri hak ve özgürlükleri merkez alarak liberalizmi eleştiriyordum ama sen hala aymadın. :)

Piyasa ekonomisi hangi insan hakkını çiğniyor?.. Savaşların piyasa ekonomisiyle ne ilgisi var?.. Bir ülke pazar bulmak için savaşa başvuruyorsa, bunun piyasa ekonomisiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Kontrgerillanın, darbelerin vs. piyasa ekonomisiyle hiçbir ilgisi yok.
Tabi canım militarizmin, askeri harcamalara ayrılan devasa bütçenin, yapılan onca darbenin, işgallerin, NATO bünyesinde pek çok ülkede örgütlenen kontrgerilla örgütlerinin v.s. piyasa ekonomisiyle, yükselen sol hareketleri durdurmakla, pazar ve kaynak kapma yarışıyla ne ilgisi var? Tüm bunlar ''dünya barışı ve kardeşlik için'' yapılmıştı zaten! :) (Sen gerçek misin ya?)


Ayrıca İsveç 1800lerden beri hiçbir savaşa girmiyor.. Ne 1. dünya savaşına, ne de 2. dünya savaşına girdi.. İkisinde de tarafsızlık ilan etmişti.. Her hangi bir savaş, militarist bir özellik bulunmayan İsveçte piyasa ekonomisi nasıl işliyor?.. İşte sana en somut örnek.
Gerçekten harikulade bir örnek. Bu süper örneğini, İzlanda, Yeni Zelanda hatta Vatikan, Monaco, San Marino gibi şehir devletlerini falan da örnek vererek taçlandırabilirsin. :) (Tekrar soruyorum, sen şaka mısın?)
Bu gibi memleketlerin sistemin merkezleri söz konusu olduğunda bir anlam ifade etmeyen küçük ve az nüfuslu ülkeler olduklarını bilmezlikten mi geliyorsun?


Zaten piyasa teorisinde de savaşların ekonomilere zarar verdiği tanıtlanmıştır.. ABD'nin -gereksiz- müdahalesi haricinde hiçbir ülke savaş istememektedir.. Tüm dünyada komşularla sıfır sorun politikası vardır.. Savaşların bugün olmamasındaki neden, savaşın ekonomilere ve serbest ticarete zarar vermesidir.. Piyasa ekonomisi savaşı arttıran değil, azaltan bir etmendir.
''Amin'' diyelim olsun bitsin. Kendi liberal iman esaslarını deklare etmişsin. Allah kabul etsin. Fakat gerçekler maalesef böyle değil. Yaşanmış dünya savaşlarının müsebbibi emperyalist devletlerin pazar ve kaynak kapma hırslarıdır. Irak ve Afganistan işgalleri gözümüzün önünde. Yugoslavya'nın nasıl parçalandırıldığı, pek çok ülkede nasıl darbeler tertiplendiği, uyuşturucu çetelerine ve silah-insan kaçakçılarına kapitalist silah tekellerinin sattığı silahlar, Rusya'nın Gürcistan'a girmesi v.s. hepsi ortadadır. Zaten militarizm eleştirim sadece savaşları kapsamıyor. Piyasa düzenine emekçilerin tepkisini bastırabilmek için iç güvenlik harcamalarına aktarılan kaynaklar ve militarizasyon da ortada. Militarizmle bu denli iç içe geçmiş bir sistemin beri yandan da özgürlüklerden dem vurmasındaki ikiyüzlülüğü eleştiriyorum.


Evet ekonomide insanlar kutsal varlıklar olarak değil, bilimsel olarak ele alınır.. Aynı şekilde tüm bilimlerde de insanların kutsallığı söz konusu değildir.. Eğer öyle olsaydı, evrim teorisi kabul edilmezdi.. İnsanın primatlardan değil, üstün bir yaratılışa sahip olduğu kabul edilirdi.. İşte bilimin güzelliği burada.. Kutsal saydığınız herşeye meydan okuyor.
Bilimin, ekonomik faaliyetin, hakların v.s. herşeyin temel amacı insan mutluluğunu, özgürlüğünü ve ihtiyaçlarını karşılamaktır. En azından bu olmalıdır. Ben bunu savunuyorum. Ama her fırsatta, bireysel özgürlükten, insan haklarından, hümanizmden bahseden liberaller söz konusu piyasanın çıkarları olduğunda insan faktörünü bir kenara atıveriyorlar. İşte bu ikiyüzlülüğü teşhir etmeye çalışıyorum. Özgürlük de, demokrasi de, insan hakları da insan içindir. Siz insanı merkeze koymayıp, sermayenin karlılığını esas alıyorsanız bu değerleri ağzınızda sakız edip sömürmeye de hakkınız yok demektir. Bu başlığı zaten bunu anlatabilmek için açmıştım. Üstte senden yaptığım alıntı da siz liberallerin insanı sermaye karşısında ötekileştirdiğinizin bir itirafını içeriyor. Beni doğrulamış oldun. Sağol. :)

Aynı şekilde ekonomi biliminde de, tüketenlere tüketici, üretenlere üretici, emek verenlere işgücü, emeğin verimini arttıran şeye sermaye vs. denir.. Ve bu üretim faktörleri bir maliyet hesabı olarak ele alınır.. Sırf piyasa ekonomisini eleştireceğim diye insana kutsallık atfetmek çok komik bir yaklaşım.. Zaten sosyalizm bir din olduğu için garipsenicek bir şey de yok diye düşünüyorum
Üretim faktörleri emek, sermaye, doğa ve girişimci olarak sıralanıyor iktisada giriş kitaplarında, doğru. Ama artık bunlara bilgi ve bilişimi de ilave etmek mümkün. Bizim iddiamız ve savunduğumuz ise, üretim faktörlerindeki girişimci başlığının ille de özel mülkiyeti anlatması gerekmediği, kollektif bir içerikte de olabileceği, böylesinin gerek özgürlük ve demokrasi gerekse insan hakları açısından daha sağlıklı olacağı yönündedir.

Önceki iletilerimde özel mülkiyet hakkının mantıksal temelinin gösterilemeyeceğini de savunmuştum, bu konuyu es geçmişsin. Öte yandan, liberalizmin siyasal alan ile toplumsal alan arasında bir ikilik yarattığını ve toplumsal alanda, bilhassa kapitalist iş sürecinde son derece otoriteryan bir ilişkisellik üretmesine karşın, siyasal alan da seçimci bir tutum takınması üzerinden ikiyüzlü bir biçimde demokrasi ve özgürlük nutukları atmasını eleştirmiştim. Bunu da tümden görmezden gelmişsin.

burlap
30-10-2010, 22:52
Sangre,

Gördüğüm kadarı ile aslında çoğu noktada hemfikiriz. Birkaç hususta açıklama yapmak istiyorum:

1 – Kapitalist gelişimi aktarırken “Buhran öncesi veya sonrası ayırımı yapmadım. Burada sizin aktarmanızda “Ama buhranda bunun böyle olmadığı anlaşıldı..” şeklinde benim yazmadığım bir tümce var. Dolayısıyla bahsedilen gelişimin kriz sonrasıyla ilgili olduğu varsayımı çıkmış. Benim aktardığım kapitalizmin genel normal gelişiminin tüketilen otlağın yerine yenisinin konulmasıyla olduğudur.

Bu arada Roosevelt’in “New Deal” uygulamasını aktarmanız iyi bir rastlantı da oldu. Örneğin şimdi benzeri bir uygulama yapılamaz. Çünkü devletin artık piyasaları eski üretim bazlı sistemdeki gibi etkileme olanakları pek yoktur, olsa dahi sonuç alması olası değildir. Yani o sırada Roosevelt bir takım düzenlemelerin yanı sıra örneğin oto endüstrisinin araba yerine tank üretmesini sağlamıştı. Ancak artık kapitalist ekonominin kendisini dizginleyebilecek bir durumda olmadığı görüldü. Sürekli çıkan krizler bu sistemin kendini düzeltme gibi bir yeteneği olmadığını kesinledi. Bir yerde çıkan kriz ancak başka yere aktarılarak bir süreliğine ertelenebiliyor.

2 – Şöyle demişsiniz:

“ Kredi gibi sistemler Kapitalizmin yeni pazar bulma ihtiyacından dolayı ortaya çıkmıştır diye denemez diye düşünüyorum.. Evet, kredi almak peşin ödemeye göre daha caziptir.. Çünkü parayı çok daha uzun bir sürece yayarak ödüyorsun.. Bu tüketiciler için de, üreticiler için de daha cazip bir uygulama.. Zaten krediler geri ödeyebilecek kişilere verilir.. Beş parasız bir insana kredi verilmez.. Bu yüzden eleştirilerin pek doğru olduğunu düşünmüyorum.”

Bakın burada yanlışlığınız var. Ortada aslında birikim yaparak satın alma durumunda olan insanlar piyasaya, ”beklemeyi kaldırma” adına, eklenmişlerdir. Bunun cazip olduğunu kendiniz belirtiyorsunuz. Bu yeni pazardır. Bu insanlar geleceklerini ipotek edecek şekilde içselleştirilmiş, bir yerde “köle” yapılmıştır. Bizde de aşırı şekilde korkunç kredi kartı borçluları yok mu? Ayrıca daha birkaç ay öncesinde sokakta – hiçbir geliri sorulmadan – insanlara kredi kartı verildiğini görmediniz mi? Daha sonra bu engellendi. Ama önceki yazımda da aktardım, para kazanmayan üniversite öğrencilerine kredi kartı verilmiyor mu? Cep telefonlarında gençlere yapılan promosyonları düşünün. Onları da daha mezun olma öncesinde sisteme sokulmak, mezuniyet sonrasında da köle olarak çalıştırmak üzere hazırlıyorlar.

3 – Güvenlik ve özgürlük karşıtlığını tüketime dayalı ekonominin başlangıcı için aktardım. Eskiden – üretim ekonomisinde – herkes güvendeydi. Eğer satın aldığınızın parasını ödemeseydiniz, süründürülürdünüz. Tüketici buna cesaret edemezdi, dolayısıyla üretici de güvendeydi. Kurumlar, yasalar buna göreydi. Ama serbesti (!) yoktu. Küreselliğin gelişmesi yeni pazarları açarken elbette bütün ülkelerdeki yasaları değiştirdi. Aynı zamanda devletler etkinliklerini yitirdiler. Serbestlik geldi ama güven gitti. Siz burada kişisel borç ödemeyle ilinti kurmuşsunuz. Şu söyleminize de şaşırdım:

“Geliri olan tüketicinin kredi alması kendi kararıdır.. İleride ödeyebileceğini düşünüyorsa alır, düşünmüyorsa almaz.. Bu seçimlerde tamamen özgürdür.. Mesela ben şu ana kadar sadece ünivde öğrenim kredisi aldım.. İleride gelir sağlayabileceğim bir işe girdiğimde de bu krediyi ödeyeceğim.”


Bu hiç güvenli gelmiyor. Dünyanın bir türlü hali var. Ya düşündüğünüz olmaz da işe giremezseniz? Ya da o iş yeterli ücreti getirmezse? Evet özgürsünüz ama güvensizsiniz. Demek istediğim buydu.

4 – “Batan şirketler değil bankalar kurtarıldı.. Ki bu uygulamanın tamamen yanlış olduğu konusunda hemfikirim.. Ama zaten 2008'deki Mortage krizini ortaya çıkaran da devletin sorumsuzluğu idi.. Kendi çıkardığı krizi, kendi düzeltmeye çalıştı” demişsiniz. Doğru, ben de şirket derken bankaları kastetmiştim.

Ancak mortgage krizini çıkartan da ister devlet ister bankalar olsun aslında sistemdir. Bunun kanıtı sadece ABD’de değil, başkalarında da olması. Örneğin İspanya’da da mortgage yüzünden kriz bekleniyor, hala atlatamadı. (Ya Yunanistan? Arjantin? Macaristan? Portekiz?) Karşılığı olmayan bir şeyin pazarlanması yeni otlaktı. Bile bile yapılan kapitalist ekonomiye ilişkin eğilimdir bu. Benim kastettiğim sistemin kendi içinde barındırdığı ve kendini batıracak eğilim budur. Onun için sürekli yeni otlaklar buluyor. Bu husus devlet değil, sistemin getirdiği garabettir.

Sonra “Kredi önemlidir.. En önemlisi de tüketim ve yatırım harcamalarındaki şiddetli dalgalanmaları önlüyor.. Harcamaları çok daha uzun bir sürece yayarak dalgalanmaları en aza indirgiyor ve ekonomiyi istikrara sokuyor.”diyorsunuz. Planlı bir ekonomide neden şiddetli dalgalanma oluyor? Bu sadece tüketime dayalı ekonominin zayıf noktası, kontol edilemezliğinden ileri gelir. Çünkü kapitalizmde ilk kural karın maksimize edilmesidir.

5 - Doğru söylüyorsunuz. Benim verilerim 2008 krizi sonrası beklentileri veriyor. Ama yine de söyleyeyim, fakirliğin azalmasına çok şaştım. Hem de bu kadar doğal afet varken nasıl azalabiliyor?


.

Sangre
31-10-2010, 00:55
1 – Kapitalist gelişimi aktarırken “Buhran öncesi veya sonrası ayırımı yapmadım. Burada sizin aktarmanızda “Ama buhranda bunun böyle olmadığı anlaşıldı..” şeklinde benim yazmadığım bir tümce var. Dolayısıyla bahsedilen gelişimin kriz sonrasıyla ilgili olduğu varsayımı çıkmış. Benim aktardığım kapitalizmin genel normal gelişiminin tüketilen otlağın yerine yenisinin konulmasıyla olduğudur.

Buhran öncesi ve sonrası ayrımı yapmamıştın, fakat tüketim bazlı, üretim bazlı ekonomi ayrımı yapmıştın.. Ben de 'tüketim bazlı' ekonomiye geçişin 29 krizinden sonra Keynes'le birlikte olduğunu söyledim.

Yani dünya ekonomisi 29'a kadar 'üretim bazlı' ekonomiyle, 'Her arz kendi talebini yaratır' ilkesiyle devam ediyordu.. Keynes'in 36'da genel teoriyi yazması ve ülkelerin devletin müdahalesine dayalı ekonomilere geçmesiyle beraber, ekonomilerdeki tüketimi önplana çıkaran uygulamalara gidildi.. Ekonomide 'tüketimin' çok önemli bir yeri olduğu bundan sonra anlaşıldı.. Ve 'Her talep kendi arzını yaratır' söylemi önplana çıktı.

İşte bu yüzden 'tüketim' kavramı 80'lerden sonra küreselleşme rüzgarıyla değil, 29 buhranından sonra önplana çıkan bir kavramdır.. Bunu anlatmak istemiştim.

Bu arada Roosevelt’in “New Deal” uygulamasını aktarmanız iyi bir rastlantı da oldu. Örneğin şimdi benzeri bir uygulama yapılamaz. Çünkü devletin artık piyasaları eski üretim bazlı sistemdeki gibi etkileme olanakları pek yoktur, olsa dahi sonuç alması olası değildir. Yani o sırada Roosevelt bir takım düzenlemelerin yanı sıra örneğin oto endüstrisinin araba yerine tank üretmesini sağlamıştı. Ancak artık kapitalist ekonominin kendisini dizginleyebilecek bir durumda olmadığı görüldü. Sürekli çıkan krizler bu sistemin kendini düzeltme gibi bir yeteneği olmadığını kesinledi. Bir yerde çıkan kriz ancak başka yere aktarılarak bir süreliğine ertelenebiliyor.

'New Deal' zamanındaki gibi, artık ekonomilerde devletin müdahaleci ve fonksiyonel bir görevi olabileceğini ben de düşünmüyorum.

Ancak piyasaların daha serbest olmasının krizlere gebe olduğunu da düşünmüyorum.. Zaten Friedman, 29 buhranında (her ne kadar tüketim yetersizliği krizi olsa da) Merkez Bankasının (FED) maliye politikasıyla krizi aşabileceğini tanıtlamıştı.. Aynı şekilde gerek Stagflasyon krizinde, gerekse 2008'deki Mortage krizinde hatalı olan başı boş piyasalar değil, siyasiler, sorumsuz merkez bankasıdır.. Bugün bir çok ekonomist böyle düşünüyor.. Ama aksine bankacılık sisteminin kötü olduğunu söyleyenler de azımsanacak gibi değil.. Bunların başını da bugünkü Keynesyenler çekiyor.. Ve bugün hem ABD'de, hem de Avrupa'da bankacılık sisteminin yenilenmesine yönelik fikirler var.


Bakın burada yanlışlığınız var. Ortada aslında birikim yaparak satın alma durumunda olan insanlar piyasaya, ”beklemeyi kaldırma” adına, eklenmişlerdir. Bunun cazip olduğunu kendiniz belirtiyorsunuz. Bu yeni pazardır. Bu insanlar geleceklerini ipotek edecek şekilde içselleştirilmiş, bir yerde “köle” yapılmıştır. Bizde de aşırı şekilde korkunç kredi kartı borçluları yok mu? Ayrıca daha birkaç ay öncesinde sokakta – hiçbir geliri sorulmadan – insanlara kredi kartı verildiğini görmediniz mi? Daha sonra bu engellendi. Ama önceki yazımda da aktardım, para kazanmayan üniversite öğrencilerine kredi kartı verilmiyor mu? Cep telefonlarında gençlere yapılan promosyonları düşünün. Onları da daha mezun olma öncesinde sisteme sokulmak, mezuniyet sonrasında da köle olarak çalıştırmak üzere hazırlıyorlar.

Ben bunun kölelik olduğunu düşünmüyorum.. İnsanları zorla borç altına sokmuyorlar.. Borç altına girip girmeyeceklerine insanlar karar veriyorlar.. Burada rızaya dayalı bir sözleşme söz konusu.. Taraflardan ikisi de bunu onaylıyorlar.. Bu yüzden köleliktir denemez.

Özellikle Avrupa'da kredilerin 'mutlaka sabit bir gelire sahip' insanlara verildiğini biliyorum.. Veya faturalarını düzenli olarak ödeyip ödemediklerine bakıyorlar.. Aynı uygulama Türkiye'de de var.

Belki bunlar büyük miktarda kredi alacaklar için geçerli olabilir.. 10-50 bin lira vs..

Şu ana kadar kredi kartı almadığım için bilmiyorum.. Ama bakiyeler yüksek ölçekte veriliyorsa, mutlaka gelir düzeylerine bakılmalıdır diye düşünüyorum.. Eğer herkesin mutlaka ödeyebileceği düzeyde ise, gelir düzeyini o kadar da önemsemeye gerek olduğunu sanmıyorum.

Yalnız devlet tarafından şöyle bir düzenleme olabilir; Kredi kartı borçlarını ödeyemeyenlerin başka kredi kartı almaları engellenebilir.. Ve bu kişiler borçlarını ödeyene kadar, geçici olarak devlet tarafından istihdam edilebilir.. Ve bunun gibi akla gelmeyen bazı düzenlemeler gerçekten de gerekiyor.. Ama kredi sisteminin başlı başına kötü olduğunu düşünmüyorum.. Bugün Mortage sistemiyle ve diğer kredi sistemleriyle çok daha iyi duruma gelen insanlar var.. Bence sistemi ortadan kaldırmak yerine, sadece düzenleme gerekiyor.. Sanırım bunu da Avrupa bu sıralar düşünüyor.. Bankaların, dolayısıyla tüketicilerin daha az risk alacağı sistemler tasarlanıyor.

Bu hiç güvenli gelmiyor. Dünyanın bir türlü hali var. Ya düşündüğünüz olmaz da işe giremezseniz? Ya da o iş yeterli ücreti getirmezse? Evet özgürsünüz ama güvensizsiniz. Demek istediğim buydu.

Elbette istikrarlı bir iş güvenliği de burada önem kazanıyor.. Adamın kredi aldığını, daha sonra ise işini kaybettiğini düşünelim.. Böyle bir durumda kredi veren bankanın o adamın gelir kaynağını, faturalarını kontrol etmesinin vs. bir önemi kalmıyor.

Bu yüzden bu konu daha çok 'işçi hakları' kapsamında ele alınmalı.. İş güvenliği mümkün olduğu kadar sağlanmalı, olmazsa devlet tarafından bu kişiler (işsizlik maaşı vs.) güvence altına alınmalı.

Ancak mortgage krizini çıkartan da ister devlet ister bankalar olsun aslında sistemdir. Bunun kanıtı sadece ABD’de değil, başkalarında da olması. Örneğin İspanya’da da mortgage yüzünden kriz bekleniyor, hala atlatamadı. (Ya Yunanistan? Arjantin? Macaristan? Portekiz?) Karşılığı olmayan bir şeyin pazarlanması yeni otlaktı. Bile bile yapılan kapitalist ekonomiye ilişkin eğilimdir bu. Benim kastettiğim sistemin kendi içinde barındırdığı ve kendini batıracak eğilim budur. Onun için sürekli yeni otlaklar buluyor. Bu husus devlet değil, sistemin getirdiği garabettir.

Sonra “Kredi önemlidir.. En önemlisi de tüketim ve yatırım harcamalarındaki şiddetli dalgalanmaları önlüyor.. Harcamaları çok daha uzun bir sürece yayarak dalgalanmaları en aza indirgiyor ve ekonomiyi istikrara sokuyor.”diyorsunuz. Planlı bir ekonomide neden şiddetli dalgalanma oluyor? Bu sadece tüketime dayalı ekonominin zayıf noktası, kontol edilemezliğinden ileri gelir. Çünkü kapitalizmde ilk kural karın maksimize edilmesidir.


Ben sorunun sistemde olduğunu düşünmüyorum.. Bugün Avrupa ve ABD'de bankacılık sektörü yenileniyor.. Bankaların aşırı bir şekilde risk almayacakları, bünyelerinde çok daha fazla miktarda nakit bulundurmaları ve kredilerdeki sıkıntıların tekrarlanmasını engellemek için likitidenin arttırılması öngörülüyor.. Buna dair yasal düzenlemeler yapılıyor.. Ve bu şekilde kontrolsüz bir şekilde risk alan bankaların daha sık bir şekilde denetlenmesi öngörülüyor.. Bence gerekli olan bir düzenleme.

Şiddetli dalgalanma planlı bir ekonomide olmaz.. Serbest bırakılan piyasalarda olur.. Krediler de bu dalgalanmaları engeller.

burlap
31-10-2010, 19:52
Sangre,

Büyük çoğunlukla hemfikir olduğunuzu görünce sevindim. Çünkü otorite gibi yazıyorsunuz, konunun uzmanı olduğunuz belli.

Ancak birkaç husus var ki onlara değinmeden edemeyeceğim. Ama bu da normaldir. O kadar farklılık elbette olacak. Hele aslında – nedense – bu cins tartışmalarda herkesin kendi dediğini dedik olarak kabullenmesi – daha doğrusu bu hususta şartlanmış olduğu – düşünüldüğünde durum çok doğal geliyor. Seviyeli tartışmalar ne güzel.

Buhran öncesi- sonrası ayırımını yapmadan genelleme olarak kapitalist ekonomi gelişimi tanımı yaptığımı söylemiştim. Ama siz bana yeni bir şey öğrettiniz. Demek ki tüketim bazlı sistem 29 krizinin sonrasında oluştu. Ben ise bunun 70’lerde postmodern ve küreselcil gelişmesi sonucu devlet yetkilerinin azaltılmasıyla – müdahaleciliğinin engellenmesi ile - yeni otlakların ortaya çıkması sırasında oluşturulduğu şeklinde değerlendiriyordum. Belki kredi kartları bu durumun sadece son sıralardaki aşaması olduğundan böyle düşünmüş olabilirim. Ya da kavram eski de, uygulama - yani benim anladığım kadarı ile yasaların anlamsızca gevşettiği çok borçlanma vb durum - oldukça sonra olabilir mi? (Bana öyle geliyor, yazınızdan bunu anladım …)

Anladığım kadarıyla piyasaların serbestliğinin krizleri etkilemesi hususunda kararsızsınız. Ancak otlak bulamadığı zaman bunalan sistem, elbette karları maksimize etme gibi bir karşı konulmaz eğilimle zaten arsız olma durumundadır. Bunu sistemin iç çelişkisi olarak görürseniz (ben teorisini bilmediğim için öyle görüyorum) kriz tetikleyici olduğunda karar kılmak kolay oluyor.

Serbesti (özgürlük) – güven karşıtlığında ise insanların isteyerek, rızaları ile köle olduklarını anladım. Ne de olsa insanların içinde bu var. Yani Fromm’ın “Escape From Freedom’da dediği gibi sorumluluktan kaçma, veya dinsel inançlardaki gibi gönüllü bir kölelik durumu. Neyse, siz de zaten bu konuda kolayca istismar olacağını bilerek bir takım yasal önlemlerin gerekliliğini düşünüyorsunuz.

Yalnız yine aklıma gelen bir hususu söylemeliyim. “Adamın kredi aldıktan sonra işini kaybetmesi” olanağı da zaten güvensizliğin nedenlerinden değil mi? Yani işe girememesini bir risk olarak görüyorsanız, işi kaybetmeyi neden risk olarak görmeyelim? Zaten bu güvensizlik hususunda aslında hem fikiriz. Pek çok yasal düzenlemeler, önlemler düşünmüş sıralamışsınız.

Sorunun sistemde olmadığını düşünüyorsunuz. Neden olarak aktardığınız, ortaya çıkan sektörel yenilenmeler, düzenlemeler vs eskiye dönüş, bir cins tüketimi kısma anlamı mı taşıyor? Buna “düzeltme” diyebilir miyiz?
Ancak buradaki çelişkiyi gözden kaçırmayacağınıza eminim: “Şiddetli dalgalanma planlı bir ekonomide olmaz.. Serbest bırakılan piyasalarda olur.. Krediler de bu dalgalanmaları engeller.” demişsiniz. Ben de aynen bunu kastetmiştim. Zaten “Planlı bir ekonomide neden şiddetli dalgalanma oluyor?” söylemim yanlış anlaşılmış. Aslında o tümceyi olmaz anlamında yazmıştım. Belki de “Planlı bir ekonomide neden şiddetli dalgalanma olabilir ki?” şeklinde yazmalıydım. Özür dilerim.

.

TurkceRap
01-11-2010, 12:21
Dostum, senin açtığın başlığı okudum.. Yazdıklarına da yüzde yüz katılıyorum.. Freddie'ye de orada yanıt yazacaktım, fakat daha sonra 2. iletisinde gördüm ki yeni bir başlık açmış.. Ben de yeni başlıkta yanıt vereyim diye düşündüm.

Yazının çıkmamasına da üzüldüm.. Uzun uzun yazılan bir iletinin kaybolmasını da iyi bilirim.. En çok da verilen bir emeğin boşa gitmesi insanı üzüyor.. Bu yüzden ilk iletimdeki yazıyla yüzde yüz mutabık olmana sevindim.

Evet, tek bir Neo-Liberalizm elbette yok.. Bu akımın gelişmesine katkı sağlayan, Hayek/Mises gibi, Friedman gibi ekonomistler var.. Ama Neocon diye tabir edilen muhafazakarların ekonomik sistemleri de bu Neo-Klasik geleneğe dayanıyor.. Yani muhafazakar kesim bireysel özgürlük alanında kısıtlayıcı, ekonomik özgürlük konusunda ise mümkün olduğu kadar Friedman, Ayn Rand gibi isimlerle benzeşiyorlar.

Mesela hem bireysel, hem de ekonomik özgürlük alanında en esnek akım Libertarianizm'dir.. Onların savunduğu özgürlüğü hiçbir akım savunmuyordur sanırım.. Ama onların muhafazakarlarla benzeştiği tek nokta ekonomidir.. İkisi de devletin mümkün olduğu kadar küçülmesini savunurlar.. Ben de bu yüzden Neo-Liberalizm derken, hem Friedman'ın temsil ettiği Chicago okulunu, hem de 'Burkeian' çizgide devam eden Muhafazakarları bir tuttum.. Bunda da amacım sadece ekonomik olarak benzeştiklerini göstermek yönündeydi.

Ben bu aralar ekonomide 'sosyal adalet, sosyal seçim teorisi' gibi konuları okuyorum.. Friedman'ın temsil ettiği Chicago okuluna nazaran, 'Kamu tercihi okulu'nu temsil eden ekonomistleri biraz daha doğru buluyorum.. (Ekonomi yönünden) Neo-Liberalizm'e yönelik bazı eleştirilerim de, bendeki bu değişimin (Sosyal Liberalizm'e yönelmemin) yansımasıdır zaten :)



Dostum sanırım daha önce söylemiştim, Ben zaten kendimi daha çok Liberteryenizme yakın görüyorum, Devletin Güvenlik ve ticarî mahkemeler dışında büyük ölçüde bireyin hayatına müdahale etmemesi taraftarıyım, Ayn rand'ın fikirlerini beğeniyorum, Mesela, Thomas Jefferson'ın yaklaşımları da bana gayet mantıklı geliyor.

vatandaşlarımıza devlete bağımlı olmadan da kendi ayakları üzerinde durabileceklerine dair bilgi ve teoremleri, Pratik hayattaki uygulamalarını eğitim-öğretim hayatında yapılandırılamıyor.

Yüzyıllardan beri süre gelen devletçi-merkeziyetçi anlayıştan da bir türlü kurtulamadığımız için, devlet babamızın evlatları olmaktan öteye geçemiyoruz.

Mesela, düşünün ki, Valilerimiz bile atanarak göreve geliyor, Yani halka diyorlar4 ki, Sen valini seçemezsin ama biz senin yerine birtane atarız.

Vatandaş kendini devlete bağımlı hissedince de, 3-5 sözüm ona fayda sağlamak uğruna ipleri devletin eline veriyor, Ama bilmiyor ki devlet ona getirdiği yarım-yamalak hizmetin bedelini yine ondan fazlasıyla almak bir yana sorumsuzluğu yüzünden aldığı vergileri çarçur ediyor.

Konuyu açan arkadaşın çizdiği mükemmel kamusal tablonun olması mümkün değildir, olmayacaktır da, çünkü kişinin özel mülkiyetine gösterdiği özeni tüzel kişi ve kurumlar hiçbir zaman göstermeyecektir.