Aslında bu yazının doğrudan 'Liberal değerler'le ilgisi yok.. Kısmen Liberal teoriyi benimsemiş ülkelerin pratiğine yansıyan durumlarından söz edilmiş.. Ama yine de bir yanıt verilebilir.
|
Ülkemizde çok uzun yıllardır vergi yükü çalışan kesimin üzerindedir. Para babalarının kayıt dışı ekonomi, esnek çalıştırma dayatması, taşeronluk ve vergi kaçacakları ile muafiyetlerinde ne denli ihtisas yaptıklarını da biliyoruz. Devlet aldığı vergilerden çok azını kamu kesimine ve toplumsal ihtiyaçlara ayırmakta, büyük kısmını emperyalistlere olan dış borç ödemelerine, çoğu devlet üzerinden zenginleşen burjuvalara olmak üzere iç borç ödemelerine ve inatla sürdürülen iç savaştan ötürü savunma harcamalarına aktarılıyor. En son, işsizlik fonları bile patronlar tarafından cukkalanmıştı.
|
Türkiye de dahil diğer tüm piyasa ekonomilerinde vergi yükü sadece çalışanların (her ne demekse!) üzerinde değildir.. Doğrudan veya dolaylı olmak üzere her kesimden, işçisinden işverenine kadar vergiler söz konusudur.. Tabii ki bir ideal Liberal ülkede artan oranlı vergi uygulamasıyla birlikte, en fazla gelire sahip kesimin en çok vergi vermesi durumu vardır.. Ama Türkiye gibi kayıt dışı ekonominin, vergi kaçakçılığının yaygın olduğu ülkelerde bu tam manasıyla işlemez.. O yüzden vergiler daha çok dolaylı vergi olarak toplanmaya başlanır ve bu vergi yükü daha çok sıradan vatandaşların üstüne biner.. AB bu durumu ortadan kaldırmıştır, Türkiye de zamanla ortadan kaldırıyor, ama zaman alacağı açık.
Devlet aldığı vergilerin çok azını Kamu kesimine ayırmaz.. Bunun bir oranı vardır ve bu her zaman açıklanır.. Nasıl ki vergi alımlarının oranlarını yazmadan iddia ettiğin konunun bir anlamı kalmıyorsa, toplanan vergilerin ne kadarının sosyal harcamalara aktarıldığını yazmadan, yukarıdaki iddialarının pek bir anlamı kalmıyor demektir.. Zaten devlet dış borcu da, ihracat-ithalat dengesini tutturamamasından, yani fazla ithalat (sosyal harcama) yapmasından dolayı alır.. Veya yatırım yapmak için, bayındırlık hizmetlerini karşımalamak için vs vs.. Yani aldığı borcu da sosyal harcama için aldığından dolayı, topladığı vergileri dış borcunu ödemek amacıyla kullanması için bir sakınca da yoktur.
|
Türkiye'de sosyal devlet hiçbir zaman tam olarak uygulanmamıştır. Bilhassa 12 Eylül darbesiyle önü açılan 29 Ocak neo-liberal ekonomik politikalarıyla birlikte sosyal devletin kırıntıları da süpürülmüştür. Liberalleşme karşısında oluşacak sınıfsal tepkinin soğurulmasında parlamenter düzeni yetersiz gören egemenler tarafından 12 Eylül darbesi yapılmış ve ortam piyasa için düzlenmiştir. Dünyanın neredeyse tüm yarı-sömürge ülkelerinde neo-liberalizm darbelerle gelmiştir. Bu da liberallik ile demokratlık arasındaki zıtlığı göstermesi bakımından kayda değer bir bulgudur.
|
Kimi darbelerde ortam piyasa ekonomisi için düzenlenir, kimilerinde sosyalizm için düzenlenir.. O ortamda karar yetkisi, irade, tek bir kişide toplandığı için, o kişi ortamı istediği gibi düzenleyebilir.. Liberalizm'in en önemli ilkesi ise siyasette plüralizmdir.. Yani karar yetkisinin mümkün olduğu kadar çok kişiyle alınması gerekir.. Bunun için ideal bir demokraside karar alma yetkisine sahip iktidarın yetki alanını sınırlamak için çeşitli kamu kurumları, baskı ve çıkar grupları vardır.. Böyle bir ortamda kararlar, her kesimin iradesini dikkate alınarak verilir.. Tek bir kişinin karar yetkisine sahip olduğu bu tür diktatörlüklerde, Faşizm gibi aşırı sağ akımlarla, Sosyalizm gibi aşırı sol akımlarda görülür.. Demokratik Liberal ülkelerde söz konusu değildir.
Diğer tüm ülkelerde olduğu gibi dünyada da Liberalizmin darbelerle gelmesinin bir sebebi vardır.. O da tüm dünyada yükselişe geçen totaliter sosyalizmdir.. Zaten 'yargı sömürge' olarak ifade ettiğin ülkelerde (aslında yargı sömürge değillerdir ya neyse), totaliter sosyalizmin yükselişe geçmesiyle birlikte, karşı tarafta yükselişe geçen akım Liberalizm değil, Nasyonalizmdir.. Yani etkiye karşı tepki olarak iki uç akım yükselişe geçmişlerdir.. Hangisi diğerini ilga ederse, onun ekonomik düzeni o ülkelerde uygulanmaya başlanmıştır.. Nasyonalizm'in ekonomik düzeninin devletçi bir piyasa ekonomisi olduğunu ise biliyoruz.. Türkiye haricinde diğer tüm ülkelerde bu Nasyonalist akımlarla hesaplaşıldı.. 80lerden sonra Küreselleşmenin de etkisiyle insan hakları, demokrasi, sivil toplum alanında çok büyük gelişmeler yaşandı.. Solow'un açık toplumların büyüme oranlarıyla ilgili yaptığı çalışmalarla vs.. bu ülkelerdeki Milliyetçi eğilimler tasviye edildi ve hala da edilmeye devam ediyor.. Bunu yapanlar, tırnak içinde dış mihraklar felan değil, daha çok ülke içindeki iç dinamiklerdir.
|
Öte yandan, liberallerin sermaye sahiplerinden alınan vergileri ''vatandaşın parasını gasp etmek'' olarak gördükleri halde, söz konusu sermaye sahibinin gasp ettiği emek gücünü neden görmemeyi tercih ettikleri de hep merakımı cezbedegelmiştir. Emek, varolabilmek için kendini sermayenin tahakkümüne sokup 'ücretli emek' haline gelmeye zorlandıkça özgürlüklerden bahsetmek mümkün değildir. Zira insanlar hayatta kalabilmek için, emeklerini bir başkasının tahakkümüne sokup emeği üzerindeki tüm kontrol hakkını sermaye sahibine devretmeye zorlanarak basit bir maliyet unsuruna indirgeniyor. İnsanın, her an değiştirilip yerine yenisi bulunabilen bir maliyet unsuruna indirgendiği; üretenlerin değil işyeri yöneticilerinin ve patronun yönettiği, siyasal demokrasi karşısında özerk bir alan olarak görülen piyasa ekonomisinde otoriteryan bir iş sürecinin sürdürüldüğü, sermayenin insan ihtiyaçları için değil insanların sermayenin bekası için varolmaya itildiği bir düzen evrensel insan haklarının da taşıyıcılığını yapamıyor. Artık liberaller iki yüzyıl öncesinin ezberlerini bırakmalıdır. Hem liberal hem demokrat, insan hakkından yana, özgürlükçü olabilmek mümkün değildir.
|
Emeğin kendini sermayenin tahakkumuna felan soktuğu yoktur.. İşveren emek, sermaye ve doğal kaynaklar üçlüsünü bir araya getiren bir üretim faktörüdür.. İşverenin üretim yapabilmesi için işgücüne, sıradan vatandaşın da ihtiyaçlarını karşılamak için gelire ihtiyacı vardır.. Her iki kesimin de birbirine ihtiyacı olduğu için, işveren emek talep edip, işçi emek arz eder.. Anlaştıkları fiyatta da ücret oluşur.. İşveren bu ücreti emeğin marjinal verimliliğine göre belirler, eğer işçiyle bu sınırda anlaşırlarsa sorun çözülür, her iki kesim de bu anlaşmadan karlı çıkar ve ihtiyaçlarını karşılarlar.. Eğer anlaşamazlarsa farklı işçi ve işverenlere yönelirler.. Bu piyasanın ismi hizmet (emek) piyasasıdır.. Nasıl ki mal piyasasında talep ve arzın kesiştiği noktada o malın fiyatı oluşuyorsa, işçi ve işverenin anlaştığı noktada da emeğin fiyatı oluşur.. Bu tür bir konuda işçiyi mal yerine koyuyorsunuz tarzı duygusal yaklaşımlar olabilir.. Ama bu tür bir yaklaşımın ekonomi bilimi için önemi yoktur.. Çünkü fiyat dediğimiz şey, bu konuda öznenin (sujenin) faydayla bağlantılıdır.. Emek piyasasında suje işverendir.. İşveren kendi faydasına yarayacak emeği talep ederken, mal piyasasında tüketici sujedir ve kendi faydasına olan malı talep eder.. Bu iki piyasa türü benzer olduğu için, aynı şekilde açıklanabilir.
Tabii ki bunlar ekonomi biliminin konularıdır ve Liberaller de benimserler.. Ve ekonomide 'ücret teorisi' olarak kabul edilir.. Sosyalistlerin her hangi bir ücret teorileri olmadığı için var olan teoriyi 'desteksiz' eleştirmeleri, fakir insanları görüp duygusal yaklaşmaları felan normaldir.. O yüzden pek de garipsenmezler ama ciddiye de alınmazlar.
Bu arada piyasa ekonomisine ilişkin, bir de Keynesyenlerin 'etkin ücret teorisi' vardır.
|
Kamu kurumlarının tek biçimi merkezi devletin sıkı kontrolünde olmak değildir. Pek çok kamu mülkiyeti biçimi vardır. Kamusal alanın demokratikleştirilmesi, merkezi devlet karşısında özerkleştirilmesi, üretenlerin söz ve karar hakkının artırılması, üretim ve tüketim kooperatiflerinin yaygınlaştırılması v.b. önlemler yoluyla hem hantallık aşılır hem de ekonomik alanı da kapsayan gerçek bir demokrasiye ulaşılmış olunur.
|
Ne güzel.
|
Bu arada, devletin ezilen kitleleri düşündüğü yönünde liberal bir ezberle olaya yaklaşmak da sadece komiktir. Kapitalist devletler zaten burjuva sınıfının ihtiyaçları için vardır. İnsanlardan vergi alıp ''teşvik'' adı altında burjuvaziye aktarırlar; ihalelerde kendine yakın burjuva fraksiyonlarını kayırıp palazlandırırlar; hatta piyasanın krizini aşmak için batan özel kuruluşları devletleştirip burjuvaların borçlarını halka ödetmek gibi cinliklere girişirler. Bu yüzden en başta burjuva sınıfı -bilhassa günümüz dünyasında- bir hayli devletçidir. Liberallerin iman edegeldiği türden ''safkan bir liberalizme'' en başta burjuvazi tepki gösterir. Liberalizmin devlet karşıtı özgürlükçülüğü de iki yüzyıl öncesinde kalmış bir ezberden ibarettir.
|
Devletler her hangi bir sınıfın ihtiyaçları için meydana gelmemiştir.. Aydınlanma dönemi filozoflarına göre, devlet insanlar tarafından tüm insanların ortak ihtiyaçları için oluşturulmuştur.. Modern dönemden biraz Locke, Kant, Hobbes, Rousseau.. Son dönemden Rothbard, Nozick, Popper, Rawls felan okursan görebilirsin.. Ama Siyaset felsefesinde esamesi okunmayan Sosyalistleri okursan, Burjuva felan diye tutturursun zaten.
Safkan Liberalizm'in ne olduğunu da pek anlamadım.. Literatürde öyle bir şey olmadığı için, anlamamam da doğal zaten.
Liberalizm iki yüzyıl önceden kalmış bir ezberden ibaret değildir.. Bugün siyasetten uluslararası ilişkilere kadar, ekonomiden sosyolojiye kadar mainstream olarak kabul edilir.. Temelleri 17 ve 18. yüzyıllarda atıldı diye o dönemin siyaseti olarak kabul etmek yanlıştır.
|
Bu arada, liberallerin sosyal roller üstlenmek söz konusu olduğunda devlet karşıtı olup güvenlik v.b. ihtiyaçlar karşısında en azılı devletçi kesilmeleri hem devleti sadece kendi mülk ve sömürülerinin bir güvenlik sübabı olarak gördüklerini hem de özgürlük üzerine attıkları nutukların ne denli kof olduğunu ortaya sermektedir. Günümüz kapitalizmi, eşitsizlikleri ve gelir dağılımı adaletsizliğini sürekli artırmakta, onca teknolojik ve bilimsel gelişime rağmen insanlığın büyük kısmına varlık içinde yokluk çektirmekte, üretici güçlerdeki onca gelişime rağmen işsizlik oranını düşüremeyip çalışma saatlerini daha da artırmaktadır. Piyasanın acımasız rekabet ve bencillik üreten ideolojisinin yol açtığı toplumsal yozlaşma da cabası! Tekellerin ve oligopollerin cirit attığı küresel piyasalarda ''bırakınız yapsınlar'' diyenler sadece özgürlüğe düşman olanlardır. Zira kapitalizm herkesi aynı ezilmişlik seviyesinde tutabilmek üzerinden kendi sürekliliğini sağlayabilen bir sisteme dönüşmüştür. Bu noktada devletçilik ve devletin geri plana itildiği durumlarda da cemaatçilik, yükselmesi fazlasıyla olası olan emekçi tepkisini soğurmada sistem açısından olmazsa olmaz bir nitelik taşımakta. Liberalizmin ne özgürlükle ne de aydınlanmayla bir ilişiği kalmamıştır.
|
Liberaller tek bir düşünceye sahip değildir.. O yüzden Liberaller sadece şu şekilde düşünür demek de doğru değil.. Elbette Liberaller 'güvenlik' konusunda duyarlıdır.. Çünkü devletin görevi toplumun güvenliğini sağlamaktır.. Bunda garipsenicek bir şey de yok.
Muhafazakar/Neo-Liberaller gelir dağılımı eşitsizliği vs. konuları pek önemsemezler.. Onlar ekonomik konularda daha özgürlükçü, bireysel konularda daha anti-özgürlükçüdür.. Ama onun karşısında gelişen 'yeni sol' akım, diğer bir deyişle Sosyal Liberalizm, gelir dağılımı eşitsizliği, istihdam gibi konulara eğilirler.
Evet onca teknolojik gelişime rağmen bir çok insan fakirdir.. Ama fakirlik oranları yıllar boyunca git gide azalmaktadır.. Hem yüksek gelire sahip insanların, hem de en az gelire sahip insanların gelirleri gittikçe artmaktadır.. Bu hem gelişmiş ülkelerde, hem de gelişmekte olan ülkeler için bu şekildedir.. İşverenler zarar edeceklerini bile bile istihdam etmezler.. Bu yüzden eğer devlet sosyal demokrat veya sosyal liberal bir devletse ve kendine (görevi olmadığı halde) gelir dağılımı eşitsizliğini çözecek bir yetki verdiyse, devlet işsizliği düşürmek için çalışır ve insanları istihdam eder.. İşverenlerin ise böyle bir görevi, ödevi yoktur.. Bireysellik ve rekabetin olmadığı yerde verimlilik olmaz.. Bunu hem sosyalist ülkelerde, hem de kamu kesiminde görmek mümkündür.. Her iyi şeyin zararı da olabilir.. Ama rekabet gibi bir kavramın olup olmayacağı gibi bir konu, artık Batıda tartışma konusu değildir.. Bizim gibi geri kalmış ülkelerde ise durmadan tartışılır.
Sosyal liberaller 'bırakınız yapsınlar' demezler.. Keynesyenler de keza aynı şekilde.. Bunu diyen classic/market liberal olarak adlandırılan kesimdir.. Dünyada ise anti tröst, anti kartel yasaları vardır.. Bunlar gelişmiş ülkelerde istisnasız uygulanır.. Ancak geri kalmış ülkelerde yine aynı vurdumduymazlık mevcuttur.. Tabii zaman geçtikçe bu istismarlar da azalmaktadır.
Neyse, bu yanıtlar yukarıdaki eleştiriler için yeterli.. Ama yukarıdaki yazının 'Liberalizm'i değil, dünyada var olan ekonomik sisteme yönelik bir eleştiri olduğu, eleştirilerin bir çoğunun ise yersiz olduğu bir gerçek.. İddiaların her hangi bir somut veriye dayanmaması da cabası.