Orijinalini görmek için tıklayınız : üniversiteye sermaye istemiyoruz
Ülkemizdeki son trend, yumurta.
Daha doğrusu yumurta atma protestosu.
Gerek siyasi aktörler, gerekse ekonomik aktörler üniversitelerde yapılan konferans vari toplantılarda bir kısım öğrencilerimiz tarafından protesto edilmektedir.
Son olarak ODTÜ de yaşanan olaylar bu başlığı açtırdı.
-Üniversiteye sermaye istemiyoruz.
-Bağımsız üniversite.
-YÖKe hayır.
.
.
Batıda üniversitelerin ekonomi ve sanayi ile konumu, siyaset ile konumu ve bunlara bağlı olarak üniversitelerin başarısı ile ülkemiz üniversiteleri arasındaki farklar konusunda bilgisi olanların katkılarını bekleriz...
Saygı, herşeyden önce...
Jolly Jocker
16-12-2010, 22:14
Hiç bağımsız, demokratik, özerk üniversite istenir mi? Haşa! Sonra yüce devletimizin altını oyan kuşaklar peyda olur! Üniversitede devlet otoritesi ve kontrolü muhakkak hissedilmelidir. Özgürlük de neymiş?! Üniversitede özgürlük ancak başörtüsü, çarşaf, sarık, burka için geçerli olmalıdır.
Hiç YÖK'e karşı olunur mu? YÖK bize, komünizme karşı Türk-İslam güneşini kampüslerde yeniden doğurtan 12 Eylül ihtilalinin armağanıdır. ''Darbeye karşıyız.'' dediysek, o kadar da değil! YÖK bizim olacaksa sorun yok. Zaten biz mütedeyyin kesim olarak YÖK'ün sadece başörtüsü konusundaki tavrını beğenmiyorduk. Yoksa Allah başımızdan eksik etmesin.
Hiç sermayesiz üniversite olur mu? Bilim öğrenmek de neymiş?! Bir de utanmadan, ''Müşteri değil öğrenciyiz'' diyor serseri anarşikler! Sermaye sisteminde yaşıyoruz, bu artık hayatın bir gerçeği. Eğitim de buna göre olacak elbet. Sermaye hangi alanlarda işçi istiyorsa üniversiteler oraya yoğunlaşacak, sermaye hangi projeyi finanse ediyorsa üniversite onu araştıracak. Üniversitenin asli vazifesi, sermayedarlarımızın ihtiyaç duyduğu kalifiye, çok çalışacak ama karın tokluğuna tevekkül edecek kanaatkar ve mümin öğrenciler yetiştirmektir. Hem böylece grev yapmak, sendikalı olmak istemek, hakkını aramak gibi anarşik işler de son bulacaktır. Fukaralık ise dert edilmemelidir. Çünkü artık laikçi sermaye değil mütedeyyin sermaye var. Onlar imanlıdır, işçinin hakkını herkesten çok düşünür. Ramazan çadırlarında karınlarını doyurur, fitre ve zekatlarımızla kimseyi açıkta bırakmayız evelallah! Hem zaten Batıdaki üniversiteler de sermayeyle iç içe. Ve o üniversiteler başarılı. Demek ki başarılı olmak için sermayeye hizmet etmek şartmış! Batı neylerse güzel eyler, onlardan öğrenecek çok şeyimiz var.
(Not: TV'lerdeki tartışma programlarına çıkan sağcı bülbüller, yumurta atan öğrencilere, yani bizlere, dinlemeyi ve kendimizi karşımızdakinin yerine koymayı bilmediğimizi, bu yüzden yumurta attığımızı söyleyip duruyorlar. Ben de üstte konuya tıpkı bir liberal-müslüman gibi cevap vermeye çalışarak, empati konusunda özrümüz olmadığını göstermeye çalıştım. Yoksa üsttekiler gerçek düşüncelerim değildir. )
Her ağzını açtığında
-Demokrasi
-İnsan hakları
-Düşünce ve ifade özgürlüğü
-Farklılıklara saygı
Gibi bir çok kulağa hoş gelen kelamlar eden siyasetçi takımı ve onların yağlı boyacısı görevini -yüzü kızarmadan- üstlenmiş sözde sivil toplum örgütleri, üniversitelerdeki protestolara kulak ve-re-cek-ler.
Eğitim ve sağlığın peşkeş çekilmesi, rantiye aracı görülmesi, tüccarların eline düşmesi çok küçük bir zümreye inanılmaz karlar ettirecekse de;
Bunun tersi, sağlık ve eğitimin sosyal hak olarak görülüp, eşit hizmet prensibi ile toplumun hizmetine sunulması, çok geniş kitlelerin yani bizzat halkın çıkarınadır.Bunu er ya da geç toplumun tamamı görecektir.Buralardan nemalanmaya çalışan liboş takımına gereken dersi verecektir.Öğrenciler, bu ülkenin yeni filizlenen dalları olup, kuvvetle muhtemel en tepelerde yer bulacaklardır.Bu potansiyel entellektüel topluluğun en çabuk uyanan ve tepki veren olması çok, ama çok doğaldır.
Büyük abimizin, uşaklarının da uşaklarının ağzından salyalar akıtarak tekme tokat saldırması beyhudedir...Doğmamış bir bebeği öldürebilir caniler, lakin fikirler kurşun geçirmez!
evrensel-insan
16-12-2010, 22:34
Saygideger freddie;
Mesajinin yazi dili ve uslubundan, senin dusuncen olmadigi anlasiliyor zaten. Gerci bu bir algi konusudur.
Emperyalist zihniyet, zaten bilimin bilimsellik ile degil de; inancsallik ile yol almasini saglamis durumda. O yuzden ya toplumsal robotlar, ya da cemat icerikli fertler istiyor. Yani, dusunmeyen, sorgulamayan, verileni harfiyen uygulayan ve de bilimsel olmayan v.s. emir kullari/robotlari yetistirmek istiyor.
Bunun icinde, ortacagin; teslimiyeti, itaati, korkusu ve gonul oksayici teknik oyalayicilari ve de medya muptelaligi gerekli. Bunu da saglamiyor, degil.
Turkiye mi? O zaten kendisi emir kulu,henuz emir verecek duzeye erismis degil.
Sonucta tanriyi oynayan bir zihniyetten, baska da bir sey beklenemezdi zaten.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Söz uçar yazı kalır,
Örnek işi parlatır. (Uydurukça)
Üniversitelerden bahsetmiştik.
Dil konusunda, kulak aşinalığı için site ararken bulduk bu siteyi.
http://academicearth.org/
Dünyanın önemli üniversitelerindeki hocalarının ders anlatımları.
Hemen hemen hepsine ya göz ya kulak attık.
MIT'de fizik bölümü profesörü Walter Lewin'in otuzbeş dersinin tamamını dinledik, büyük kısmını da seyrettik.
Bir dostumuzun lafı aklımıza geldi.
"Türkiye'ye üniversite gereksiz."
Bu seyrettiklerimizle farklı bir düşüncemiz gelişti.
Ülkemizde Üniversite var mı?
Bu demokratik, tam bağımsız üniversite sevdasını şahsen anlayamıyorum. Demokrasi yönetim biçimi olarak olumlu bir şey olabilir, ama her alanda en iyi sonuçları verecek diye bir kaide yok. Zaten bu sistem zamanında 60 darbesinden sonra Türkiye'de denendi, sonuçları da hiç sorumlu olmadı, Türk üniversiteleri akademik anlamda süründü. Eleştirilecek çok yönü olmasına rağmen YÖK bile çok daha başarılı sonuçlar getirdi. Bence bu konuda yapılacak şey belli, dünyanın en iyi üniversitelerinin bulunduğu ABD, İngiltere vb. ülkelerde istisnasız biçimde kullanılan mütevelli heyeti modeline geçmek lazım. "Girişimci üniversite" modeli de önemli, özel sektör ile beraber çalışılması, girişimcilerden destek alınması da son derece önemli.
Bu konulara ilişkin Taha Akyol'un güzel yazıları var, tavsiye ederim.
AlbatrosS
10-06-2011, 20:34
Bu demokratik, tam bağımsız üniversite sevdasını şahsen anlayamıyorum. Demokrasi yönetim biçimi olarak olumlu bir şey olabilir, ama her alanda en iyi sonuçları verecek diye bir kaide yok. Zaten bu sistem zamanında 60 darbesinden sonra Türkiye'de denendi, sonuçları da hiç sorumlu olmadı, Türk üniversiteleri akademik anlamda süründü. Eleştirilecek çok yönü olmasına rağmen YÖK bile çok daha başarılı sonuçlar getirdi. Bence bu konuda yapılacak şey belli, dünyanın en iyi üniversitelerinin bulunduğu ABD, İngiltere vb. ülkelerde istisnasız biçimde kullanılan mütevelli heyeti modeline geçmek lazım. "Girişimci üniversite" modeli de önemli, özel sektör ile beraber çalışılması, girişimcilerden destek alınması da son derece önemli.
Bu konulara ilişkin Taha Akyol'un güzel yazıları var, tavsiye ederim.
60'lardan sonra olumsuz gördüğün şeyi merak ettim. Akademinin toplumsallaşması, sosyal olan'ın işlevine uygun yatay örgütlülüğü niçin kötü olsun örneğin?
80'lerle birlikte özellikle sosyal bilimler disiplinlerinde dibe vuruş mu iyi olarak adlandırdığımız şey?
Örneğin bugün 80 sonrası dönemlerden itibaren akademik eğitime başlayıp dünya çapında tanınmış kaç sosyal bilimciye sahibiz?
Üniversiteler bilgi/bilim üretildiği kadar bilgi/bilimin toplumsallaştığı yahut öyle olması gerektiği alanlardır. Aynı zamanda bireyin kendi içinde toplumsallaştığı, üretebildiği alanlar. Bugün gelinen noktada, birçok okulda öğrencilerin basit bir dergi çıkarabilmesi dahi oldukça meşekkatli yök vari bürokrasi mekanizmalarına; dehilse de, yök tandanslı hoca muhalefetine takılır. Öğrencinin özgün üretim ve sosyalleşme mekanizmalarının otoriter bir denetime takıldığı yerde gelişen öğrenci/birey kültürü tezahürleri otoriter/muhafazakar/antidemokratik eğilimlere sahip kalifiye ''eşşek'' sürüsünden belliyse ortada bir ''iyilikten/iyimserlikten'' bahsetmenin güç olduğunu düşünüyorum. Zira üniversiteler makro/mikro bağlamda empati temelli demokratik vicdan kültürünü toplumsallaştırabildiği nispetle anlamlı bir iş yapabilmiş demektir. Saldırganlık ve korku/cinnet kültürü mobilizasyonunda en az ''hitler dönemi'' kadar hazır/nazır örgütlenmiş ''tahsilli eşşekler''in olduğu bir ülkede akademi kültürü bizzat varlığına yabancılaşmış demektir. Böylesi işlere soyundurulmuş toplumsal mühendisliğin erbabı akademik örgütlülük dilerse dünyanın en güzide ''mekanik/teknik'' uyarlamalarına/arge çalışmalarına imza atmış olsun. Gelişmişlik ''teknik/sayısal'' verilere indirgenecek denli kısmi bir gösterge olmasa gerek...
60'lardan sonra olumsuz gördüğün şeyi merak ettim. Akademinin toplumsallaşması, sosyal olan'ın işlevine uygun yatay örgütlülüğü niçin kötü olsun örneğin?
Üniversitenin "demokratik" olduğu dönemlerdeki akademik yayın, yapılan çalışmaların alıntılanma sayısı vb. sayılara bir göz atmanı öneririm, üniversitelerimizin 60 ve 70'lerde nasıl süründüğünü, YÖK kurulduktan sonra durumun nispeten iyiye gittiğini vs. bu alandaki istatistiklerde net bir biçimde görürsün. Üniversitedeki "demokratiklik" bilim üretmek için gereken enerjiyi, zamanı vs. üniversite içindeki siyasi çekişmelere yönlendiriyor, yararlı bir şey değil.
Taha Akyol'dan bahsetmiştim, şuradan bu konuya ilişkin görüşlerinin bir kısmı okunabilir:
http://kitap.milliyet.com.tr/-demokratik-universite-zirvadir-/kitap/haberdetay/05.01.2011/1335307/default.htm
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1260590&AuthorID=62&b=Demokratik%20universite&a=Taha%20Akyol&KategoriID=4
Jolly Jocker
10-06-2011, 21:16
Bu demokratik, tam bağımsız üniversite sevdasını şahsen anlayamıyorum. Demokrasi yönetim biçimi olarak olumlu bir şey olabilir, ama her alanda en iyi sonuçları verecek diye bir kaide yok.
Evet evet, demokrasiyi kampüslere, ekonomiye, toplumsal yaşama karıştırmamak gerekir; tüm bunlardan yalıtılmış bir siyasal demokrasi neyimize yetmiyor değil mi? Ah şu liberaller!.. Demokrasinin her zaman olumlu sonuç vermemesi, her zaman olumsuz sonuç vereceğini de göstermez. Öte yandan, bu kadar sonuç odaklı düşünmemek gerekir. Demokrasi güzel birşeydir ve olumlu sonuçlara demokrtik yolları geliştirerek ulaşmaya çabalamak lazım.
"Girişimci üniversite" modeli de önemli, özel sektör ile beraber çalışılması, girişimcilerden destek alınması da son derece önemli.
Tabi ya, özgürce bilim yapmak da neymiş! Sponsorun kadar konuş!
Bu konulara ilişkin Taha Akyol'un güzel yazıları var, tavsiye ederim.
Burnuna dikkat et Astur'cum, zira kendine klavuz diye bir kargayı bulmuşsun. :)
spartacus
10-06-2011, 22:34
Geniş bir çerçeveden gidersek, çözümlememiz gereken bir kaç unsur olduğunu görürüz.. (uzun yazı olacak biliyorum, elimden gelen budur)
Öncelikle bu gün bizlere dayatılan, temsile dayalı ve demokrasinin ancak belirli bir sürecine, aşamasına, bir son noktasına tekabül eden(aslen bir sahne-perde ve kitlenin seyirci kılındığı bir demokrasi, kısaca demokrasiyi kendisi ile vuran bir sistem-) seçim sistemini salt demokrasi haline getirirsek, demokrasiyide anlamsız ve içi boş bir biçime dönüştürmüş oluruz.
Demokrasi mi? Demagograsi mi?
Bırakalım üniversiteleri, çalışma alanlarını, bu gün hükmetmek gibi kelimeleri dahi demokrasinin merkezine alıyorsak, ya demokrasi başka türlü bir şeydir ya da bize enjekte edilen şeyin adı demokrasi değil, demagograsidir...
Demokrasinin acık orada olsunda, azcık burada olmasın gibi bir ölçeği olamaz. Neden olamaz? Eğer biz demokrasiyi şu an, şu seçim arifesindeki furyadan ibaret görmüyorsak, eğer demokrasiyi biz toplumun nasıl yaşa-tıl-mak ve yöne-til-mek istediğine değil, nasıl yaşayacağı ve yönetmesi gerektiğine kendisi karar veremiyorsa, hayatın tüm alanlarında toplum seyirci değil, kendi sorunlarına karşı onlar adına ve aslında onlarında hiç bir sorununu gündemine, ciddiye almayan, alması pekde mümkün olmayan ve sisteminde zaten aksine elverişli çalıştığı birilerine(oyunculara) havale etmek yerine kendisi üretemiyorsa(ki siyaset dediğimiz özünde zaten budur, yani çözüm bulabilmektir, devredilemez, devşirilemez), demokrasiyi sadece, ama sadece 4-5 yılda bir oy'a, kağıda indirgemişse ve bunun dışında(piyasa hariç?) kalan bir çok alanı özgür kılmaktansa, kılmamak adına çalışıyor ve gerekçeler üretiyorsa, ne bu toplum demokratiktir, ne demokrasi vardır ne de demokratlardan bahsedilebilir. Bu haliyle olsak olsak demokrasi yoksunu olur ve demokrasiyide yine kendisi ile vuran, kendi zincirini kendi ayağına vuran kurbanına dönüşürüz. Bize ise sadece ya tabular kalır, ya da tabular adına ahkam kesenlere el avuç açıp dilenmek. Demokrasi yoksa, dilenmek vardır, ya da ilenmek, ya da olması için çalışmak,dördüncü bir yol yoktur(vardır elbetde ama o yol toplumu değil, bu durumdan rant geliri elde edenleri içeriyor yani yolsuzluğu)...
Üniversiteler özgürleşebilir mi? Tek başına olabilir mi? Elbetde hayır, üniversitelerin özgürleşmesi ile toplumun özgürleşmesi birbirinden ayrık, kopuk ele alınamazlar. Toplumsal yapı demokratik olmadığı sürece nihai anlamda belirli alanlarda da, ne özgürleşme ne de tam anlamıyla demokratikleşme mümkün değildir. Bu işin özdeki yanı, yani dolaysız yanı. Dolaylı yönünde ise, bir tarafda sistem ve sistem kaynaklı açmazlar, diğer tarafda sektörel rant ve tabi ki sistemin bekası adına üniversitelerin özgürleşmemesi(belirli ölçülerde ve belirli bir toleransla insan üretme fabrikası) için çalışan bir sistem gerçeği gibi faktörler kalır.
Nasıl ki demokrasi ve özgürlüğü bir bütün halinde ele alabiliriz, nasıl ki toplumu hayatın her alanında varlık gösteren bir yapı olarak görmeliyiz, insan ile toplum, birey ile toplumda aynı bütünlüğün bir parçasıdır. Yani yalıtılamazlar. haliyle üniversitelerde demokrasi ve özgürlük istememek demek, toplumsal özgürlük ve demokrasiye üstelikde anlamlı ve mantıklı hiç bir gerekçe sunmadan karşı çıkmakla eş değerdir. Üniversiteler özgürleşmeden toplum özgürleşip demokratikleşemez, toplum demokratik ve özgür bir dünyada değilse, üniversitelerde özgürleşip, demokratikleşemez(yani bu pratik yaşanmadı, geçmişde de olmadı, lütuf ile demokrasi aynı kefeye konamaz), sürekli ya sekteye uğrar, ya da bilinçli bir şekilde uğratılır, zedelenir. Toplum özgür ve demokratik değilse, bireyde ne özgürlüğü ne de demokrasiyi yaşayamaz. Mevzu özgürlük ve demokrasi olduğunda elitist yaklaşımlar sergileyemeyiz, bu bizim demokrasi kadar özgürlük anlayışımızıda dışa vuracağı gibi, özgürlüklede çelişir. Demokrasi ve özgürlük konusunda temel ölçütümüz, ne bireyi, toplumun karşısına alan ne de toplumu bireyin karşısına alan bir yaklaşımla olamaz, bunlar ayrı ve birbirinden yalıtık ve karşı karşıya değerlendirilecek şeyler değildir. Ölçüt insan-toplum temelinde olabildiği ölçüde özgürlük ve demokrasiden bahsedebilmenin hakkını vermeye başlamışız demektir.
Heleki özgürlük dediğimiz şey karar verebilme yeteneğinden mahrum kalmamaktır, bu pozitif özgürlüktür. Karar verme yeteneğine ise ne ile sahip olabiliriz? Demokrasi ile, işte buradaki bütünlükde buradan gelir. Nasıl ki üniversite-toplumu, toplum-insanı birbirinden ayrık, yalıtık ele alamazsak, demokrasi-hak ve özgürlükde birbirinden yalıtık ve bağımsız ve belirli bir ayrıma dayalı ele alınamaz, kısıtlanmasından demokrasi ve özgürlük adına bahsedilemez, trajik olur.
Üniversitelerde neden demokrasi ve özgürlük istenmiyor?
Bunun en kestirme cevabı neden toplumların (yani öznemiz insanın)özgür ve demokratik olması istenmediğinde aranmalıdır. Hiç birimiz dünyaya ne uydurulmuş tanrılara hizmet için, ne de yeryüzünde ki tanrıcıklara hizmet için gelmedik. Temelde bunu kavrayabileceğimiz alanımız, bu kavrayışın ise kalbinin attığı yer üniversitelerdir. üniversiteler hamal yetiştirme okulları değildir, olmamalıdır ve bir gün olmayacaktır.
hayatın her alanında demokrasiden yana değilsek, özgürlüğü sadece, ama sadece insana yabancı, onu metalaştıran kurgu gücüne de dayalı bir sistemin çarkının döndürüldüğü alanda, yani piyasada istiyorsak(ki bu koşulda bu özgürlük, özgürlük olmaktan çıkar ve demokrasi de mümkün değildir, kendi içinde güç ve ekonomi-politik iktidarlar yaratır, somut örnek=dünya) ve diğer asıl yaşam alanlarına demokrasisizliği reva görüyorsak her şeyi silbaştan eksik bırakıyoruz demektir.
Demokrasi insanı, tüm yaşam alanlarımızı kapsamayacak, içermeyecekse bu demokrasi nerede olacaktır? Hep böyle ve sonsuza kadar perde mi?!
Geçerken bir örnek vermek istiyorum, çünkü öyle bir nokta ki bu, işin aslınıda, faslınıda ortaya çıkartıyor, çünkü şeytanın gör dediğini görmek hiç de kolay değildir.
Çalışma saatleri neden uzundur? Üretim alanlarında(ki üniversitelerde dahil) neden özgürlük ve demokrasi yoktur?
benim zamanımı kimsenin çalmaya hakkı yokken, ait olduğumuz sistem beni buna mahkum kılmaktadır!Bir zamanlar insanlar 12-16 saat gibi bir çalışma saatlerinde köle gibi çalıştırılırlardı. Neredeyse her aile doğmuş çocuklarının yarısını hastalık, yoksulluk ve eğitimsiz kılınmışlıkdan, parasızlıkdan kaybederdi. çalışanlar açısından(özgür köle) evlat acısı yaşamayan aile neredeyse yok gibiydi ve bu saatlerin düşürülmesi için bile mücadele etmek, bir çok insanın ölmesi, öldürülmesine yol açmıştır!.. Şimdi birde tablonun diğer tarafına bakalım;
Bir işçi yapılan hesaplamalarda kendi ve tüm ailesi dahil(sağlıkda, eğitimde dahil) günlük 4-6 saat çalışarak bu dünyada yaşamda kalma mücadelesinden zaferle çıkabilmektedir.
Şimdi;
1 ürünü 4 saatle ele alalım;
Hammadde = 10 Lira olsun
Enerji, sarf vs gideri = 2 Lira
İşçi gideri ise(yevmiye=günlük) = 2 Lira olsun...
Bu bir ürün başına giderdir. Şimdi ürünün maaliyeti ne? 10+2+(2) = 14*4 saat = 56 değil mi? (4 ürün)
kapitalist bu ürüne %100 eklemede(kar) bulunamıyor(istisnai ve dönemsel haller değil, ideal şartlar ve oturmuş piyasa ve rekabet açısından bakmak durumundayız)...
O halde ürünü 14 e mal edip, 16 ya satıyor olsun(ideal ve karlısı harcanan emek*2 dir, yani 2 emek ise ürün +2 satılır, haliyle oda 16 liradır).. 4 saatlik 4 adet üretim sonucunda 16 Lira kazandı(alınterine eşdeğer!).
peki ya 8 saat çalıştırsa ne kazanır? 32 mi? Emin miyiz? Bakalım;
işçinin ücreti sabit, haliyle ne kadar çok saat çalışır, kapitalistin kazancıda o derecede katsayısal olarak artmaya başlar.
4 ürünü 56 Liraya üretti...
1 ürün = 14 idi ama 5. ürün = 12 Liraya mal olur. Çünkü işçinin günlük yevmiyesi 8 Lira idi, ve ilk 4 üründe bu değeri üretti! Artk bundan sonra üretilecek her ürün karşılıksızdır-çalıntıdır! yani 14 liralık ürün artık 12 liraya mal olacaktır ve çalışacağınız her saat hayatınızdan çalınmış kölelik demektir... (neden çalışma alanlarında demokrasi ve özgürlüğe bu denli karşı çıkan anlayışlar var acaba? netekim(?))
4 Ürün 4 saatde = 56 Liraya mal oldu.
diğer +4 saatde 4 ürün = 48 liraya mal olur, 56 değil!
Toparlayım = İşçiye günlük 8 lira ödedi.. İşçi 8 saat çalıştırıldı(9-10 saat işin içinde ya neyse, fazla mesai bile bir oyundur(otomasyon varsa) Dinlenmesi, yemeği, molası vs işçi 10 saatini işyerinde geçirdi..
8 saat uykuyu düşelim = ona kalan sadece 6 saattir ve yolu yordamı da çıktığımızda ömrü boyunca hayatı emeğiyle yarattığı halde;;; ancak saatçikler arasında yaşayabilen bir insan profili çıkacak karşımıza. üstelikde köle. Böylesi bir profilden nasıl bir toplum olmayı hedefliyoruz?! (Kimin için demokrasi? Kimin için özgürlük?)
Demek ki çalışma saatlerinin düşürülmesini nasıl istiyorsak, üniversitelerin demokratikleştirilmesinide aynı nedenle istiyoruz, insanım diyebilmek için! Başka ne var? hadi bazı objektifliğe nefretle yaklaşan öznelci(subjektivist), ama mangalda kül bırakmayan anlayışların, bir kara propagandasını daha birlikde aydınlatalım...
İşçi 4 saatde 4 ürün üretmişti, peki aynı işçiye siz 4 saatde 8, 8 saatde 16 ürün ürettirirseniz sonuç ne olur??? İşte buda günümüz kanayan yaralarından bir diğerini teşkil ediyor. sanılıyor ki otomasyon ve robotlaşma sadece az işçi ve az maaliyet adına yapılmaktadır. hayır, özünde de temelinde de verdiğim bu örnek yatar, daha fazla kar, daha fazla sömürü!(Toplam Kalite Çemberleri-verimlilik vs)
Üniversiteler sermayeden, yukarıdaki vb şeylerden bağımsız değilse, acaba temelde, kaynağında yatan ne diye(2 örneğe bakınız) bir kez daha düşünelim ve sağlığı da, eğitim gibi geleceğimizi teşkil eden bu alanlarında birilerinin hem rant gelirlerine hemde geleceğimizin ipotek altına alınmasına, çağımızın köhne dinleri adına(tanrıcıklar) bizleri, beynimizi hizmetçi kılığına sokan bu para-metalaştırma-yabancılaştırma dinine de, geleceğin ve sınırsızca yok edilen yaşam alanlarımızın da adına seyirci kalmayalım... özgürlük ve demokrasi isteyelim hat da istemek bile ters, kimden isteyeceğiz ki? Özgürlük ve demokrasiyi hayatın gerçeği kılalım, ancak o zaman mümkün, özgürlük ve demokrasi seyirci kabul etmez, seyirci kalındığı an özgürlükde, demokraside yok olmuş demektir. hiç bir gerçeği hiç kimsenin sahte argümanına kurban etmeyelim... özgürlükler yapılmaz, yaşanır, demokrasi yapılmaz-taşınmaz-devşirilmez yaşanır, istenmez, ancak yaşanır ve yaşanılabilir kılınır. lafla hiç birisi olmaz ve hiç kimse de lafla ne özgürlükçü ne de demokratik ne de aydın olamaz, bizleri kandırmak isteyenler, kandıranlar, ilizyonist, sahte dünyalar üretenler gırla(hem bu bir sektör, bir gelir kapısı hemde sistemin stratejisi bu) aydınlatmak isteyenler ise parmakla sayılacak kadar az(üniversiteler özgürleştikçe bu artacaktır).
Üniversiteler özgürleşmedikçe, zamanımızıda özgür kılamayacağız, kendimizide... Hepsi birbirine bağlı ve her şey o bütünün bir parçası..
Üniversitelerde sermaye istemeyen arkadaşlar ünüversitelerin ihtiyacı olan finansmanı nasıl sağlamayı düşünüyorlar?
Şuana kadar hep sermaye eleştirilerini dinledik/okuduk/şahit olduk.Ya alternatif nedir.
Jolly Jocker
11-06-2011, 00:32
Üniversitelerde sermaye istemeyen arkadaşlar ünüversitelerin ihtiyacı olan finansmanı nasıl sağlamayı düşünüyorlar?
Şuana kadar hep sermaye eleştirilerini dinledik/okuduk/şahit olduk.Ya alternatif nedir.
Eğitim kamu kaynaklarından finanse edilebilir. Fakat eğitimin kurumsallaşmasına karşıyım. Köpekler eğitilir, insanlar ise öğrenir. En iyi öğrenme de kendini yöneten bir toplumda deneyim yoluyla kazanılır. Okulları yıkıp öğretmek için para almayan, içinden geldiği için bilgi aktaran insanların önünü açmak lazım. Platon kendi felsefe okulunu öğrencilerine açarken bunu para için mi yapıyordu? Üniversitelerin başlıca işlevleri öğrencileri sistem için işçi olacak biçimde yetiştirmek, bilimi sistemin denetimine almak ve bireylere boyun eğdirirken bilimi de bu amaçla kullanmaktan oluşuyor. İşin garibi, sol yayınlarda da akademisyen deyince akan sular duruyor ve herkesten çok akademisyenlere söz hakkı veriliyor. Burjuva üniversitelerinin bilgi hamallarına niye bu kadar önem atfedilir hiç anlamam. Yeri gelmişken bunu da belirteyim dedim. :)
spartacus
11-06-2011, 00:53
Üniversitelerde sermaye istemeyen arkadaşlar ünüversitelerin ihtiyacı olan finansmanı nasıl sağlamayı düşünüyorlar?
Şuana kadar hep sermaye eleştirilerini dinledik/okuduk/şahit olduk.Ya alternatif nedir.
Sevgili Marcos bu sorunun cevabı sermaye derken neyi kast ettiğinizle cevaplanabilir.
Siz sermaye derken bildiğimiz parayı mı anlıyorsunuz? Oysa sermaye ile kasıt para değil, onu elinde tutan bir tabaka ile ilgilidir, sistemi temsil eden yönüyledir...
Geriye ne kalır? Soruları çoğaltmak kalır.
Devlet kimin içindir? Üniversiteler kimin içindir? Ekmek kimin için peki? Kaldı ki insan-toplum üniversitelere kaynak bulmaktan aciz midir? hangi okulun temelinde bizlerin parası yatmıyor ya da hangi taşın, tuğlanın üreticisi bizzat insanın kendisi değil? Kısaca bu anlamda bir sorunumuz olmadığı açık diye düşünüyorum, hadi her şey bir yana alınan vergide, üretilen parada, kumu da çakılıda herşeyi insana, topluma ait, önemli olan üniversiteye kaynak bulmak değil, öncelikle insanın kendi ürettiği değerlere sahip çıkabilmesini başarmaktır, buda özgür ve demokratik bir toplumla mümkün olabilir, üniversiteler bundan bağımsız ele alınamazlar.
Eğitim kamu kaynaklarından finanse edilebilir. Fakat eğitimin kurumsallaşmasına karşıyım. Köpekler eğitilir, insanlar ise öğrenir. En iyi öğrenme de kendini yöneten bir toplumda deneyim yoluyla kazanılır. Okulları yıkıp öğretmek için para almayan, içinden geldiği için bilgi aktaran insanların önünü açmak lazım. Platon kendi felsefe okulunu öğrencilerine açarken bunu para için mi yapıyordu? Üniversitelerin başlıca işlevleri öğrencileri sistem için işçi olacak biçimde yetiştirmek, bilimi sistemin denetimine almak ve bireylere boyun eğdirirken bilimi de bu amaçla kullanmaktan oluşuyor. İşin garibi, sol yayınlarda da akademisyen deyince akan sular duruyor ve herkesten çok akademisyenlere söz hakkı veriliyor. Burjuva üniversitelerinin bilgi hamallarına niye bu kadar önem atfedilir hiç anlamam. Yeri gelmişken bunu da belirteyim dedim. :)
Üniversite yaşamı olmamış biri olarak eğitim üzerine kafa yormadım.Görünen sol/sosyalist gençliğin parasız bilimsel eğitim istediğidir.Fakat devletin kontrolünde ki eğitim parasızda olsa devlet veya burjuvazi tarafından finanse de edilse sonuç aynı olacaktır.Üniversiteler devletten özerkliklerini kazansalar dahi mevcut sistem içinde kaynak sorunu yaşayacaklarından devletin dışında ki başka unsurların hegemonyasına girmeye mahkumdurlar.
Bu konu da tek bildiğim Ferrer'in "Modern Okul" adlı projesinin olduğu.Projenin tam içeriği hakkında da bilgim yok.
Burjuvazi tarafından finanse edilen eğitim sistemide parasız vede bilimsel olabilir.Parasız olabilir çünkü; burjuvazi tarafından finansmanı karşılanan üniversite burjuvazinin ijtiyaç duyacağı elemanları yetiştiriceğinden burjuvazi eğitime ayırdığı kaynağı yatırım olarak görebilir.Bilimsel olabilir çünkü; aksi burjuvazinin pek işine yaramaz.
Her ne olursa olsun ister devlet tarafından kaynak ayrılsın ister burjuvazi yatırım yapsın bu tip üniversiteler de uzaya asansör kuranlar yetiştirilsede özgür insan bu tip yerlerden çıkmaz. Sonuçta devletin kaynak ayırdığı üniversite kendisine bağlı bireyleri yetiştirmek isteyecek burjuvazinin kaynak ayırdığı üniversite toplumsal sorunları sorgulayıcı bireyler değil mülkiyeti kutsayıcı bireyler yetiştirmek isteyecektir.
Mevcut koşullarda parasız eğitim istemek sermaye üniversiteden elini çeksin demek devlet bize baksın bizde devletin babalığını görelim demektir.
AlbatrosS
11-06-2011, 01:19
Üniversitenin "demokratik" olduğu dönemlerdeki akademik yayın, yapılan çalışmaların alıntılanma sayısı vb. sayılara bir göz atmanı öneririm, üniversitelerimizin 60 ve 70'lerde nasıl süründüğünü, YÖK kurulduktan sonra durumun nispeten iyiye gittiğini vs. bu alandaki istatistiklerde net bir biçimde görürsün. Üniversitedeki "demokratiklik" bilim üretmek için gereken enerjiyi, zamanı vs. üniversite içindeki siyasi çekişmelere yönlendiriyor, yararlı bir şey değil.
Taha Akyol'dan bahsetmiştim, şuradan bu konuya ilişkin görüşlerinin bir kısmı okunabilir:
http://kitap.milliyet.com.tr/-demokratik-universite-zirvadir-/kitap/haberdetay/05.01.2011/1335307/default.htm
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1260590&AuthorID=62&b=Demokratik%20universite&a=Taha%20Akyol&KategoriID=4
aslında sorun şurda:
üniversiteler o dönemde hakikatte ''demokratik'' sıfatına haiz miydi?
ikincisi yök kurulmasaydı da bahsi edilen kriterler açısından eskiye nazaran niceliksel artışlar olacağını tahmin ediyorum. aşırı totaliter, bağnaz ve kapalı bir toplum olunmadığı sürece elbette.
son olarak ''akademik atıf''a ''nitel değişim'' bağlamında ''indirgemeci'' bir mana yüklemiyorum. Akademia ve üniversite ''sosyal'' olma özelliğini demokratik, çoğulcu, empatik, yüksek bir etik vicdani kültürü toplumsallaştırıp mobilize etmediği her daim nazarımda köken ve manasına yabancılaşmış bir olgu olarak kalacaktır.
sovyet akademiası da ''teknik'' alanda pekala yüksek ürünlere sahipti; hitler akademiası da öyle... aynı akademia ''resmi dogma'' ve yüksek toplum mühendisliğinin bir parçası olduğu için de varlığına yabancılaşmıştı. atıf yapılsın yahut yapılmasın bugün alman ve sovyet ağır sanayisi belli dönemlerde dünyanın en ileri teknik donanımlarına sahip değil miydi?
üniversite ve bilgiyi ''deterjan vari'' bir pazarlama/pdr alanına çeviren modern kent tiyatrolarının ''nitel'' üstünlük değerini ancak bu olgunun toplumsal mobilizasyon, gelişim süreçlerinde birey'e sunabildiği demokratik-vicdani katkılar bağlamında düşünebilirsiniz yahut düşünmeliyiz.
pdr aşaması toplumsallığını birey'e katkı, gelişim süreçlerinde yüksek etik-vicdani sıçrama ve temaslar düzeyinde yapabiliyorsa, emin olun orada kati suretle ''demokratik katılım ve çoğulculuğun'' gözeltildiğini söyleyebiliriz.
mutlak suretle ''özel''e karşı çıkmak değil amacım ve fakat, sermaye grupları ''kar''dan ziyade yeni tip bir pdr modeli olarak yalnızca akademik eğitime destek bağlamında bu işi yapamaz mı?
kar gözetilmeden, akademisyen ve öğrenci mümkün mertebe desteklenerek; öte yandan onun özgün/özgür bireysel eğilim ve teammüllerine de saygı duyan demokratik bir çerçevede eğitime ''destek'' sağlanaz mı?
taha akyol'un yaklaşımını biliyoruz; ama bir de diğerleri var:
YÖK'ün reformuna karşı hocalar eylemde
KORAY ÇALIŞKAN
27/05/2011
En saygın iki üniversite örgütü tartışmadan dışlanıyor. Hocaların canına tak etti. Dahil edilmedikleri toplantıyı protesto ediyorlar.
Salı günü ‘Seçimlerden sonra üniversiteler karışacak’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Ancak Eğitim-Sen 6 No’lu Üniversiteler Şubesi Başkanı, Yıldız Üniversitesi Öğretim Üyesi İsmet Akça uyardı: “Seçimi beklemiyorlar.” İsmet Akça haklı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün himayesinde YÖK’ün İstanbul Swissotel’de düzenlediği bir kongre var.
Aferin Ali Demir Hoca
Ali Demir’i artık herkes iyi tanıyor. İntihalci olduğunu, yani bilimsel ahlaksızlık yaptığını başkası söylememiş, kendisi açıklayıp özür dilemiş. Şimdi bozuk sistemi düzeltecekmiş.
Ali Demir Hoca, siz bu yazıyı okurken Swissotel’de düzenleyicilerinden olduğu kongrede panel başkanı olarak rahat bir sandalyede oturuyor. Kongrenin tartıştığı konular, ‘Küreselleşme ve Uluslararasılaşma’, ‘Girişimci Eğitim’, ‘Bilgi Yönetimi’, ‘Kalite Güvence Sistemi’, ‘Maliyet Hesapları’, ‘Üniversitelerin Yapılandırılması’.
Ali Demir’in panelinin altbaşlığı ‘Mega Üniversite’! Konuyu minimal akademik etik standartları çiğnemiş biri tartıştırıyor. Düzenleyemediği sınavla yüz binlerce ailenin ahını almış ÖSYM Başkanı, üniversiteleri yeniden yapılandırıyor. Balık gerçekten hep buradan kokuyor.
Reformun içeriği
Amaç belli. Eskiden söylemeye utanılan ‘Özel Üniversite’ kavramına meşruiyet getirip güya akademik tartışma varmış izlenimi yaratmak. Boğazına kadar politikaya batmış bir proje bu. Koca kongrenin ana konularından biri ‘Vakıf ve Özel Üniversiteler’.
Özel üniversitelerin önünü açmaya çalışan, üniversiteleri piyasanın parçası haline getiren, hatta piyasanın taleplerine mal arz eden bir kuruma dönüştürmeye çalışan ve aslında üniversitelere karşı bir kongre bu.
Orada bulunan hocalar bunun bir parçası olduğu için ileride üzülecekler. Amaçlanan reform, eğitimi deterjan gibi alınıp satılan bir meta haline getirmek. Yakında sponsorlu üniversite modeline geçer, Ali Demir’in rektörlüğünde, Mintaks sponsorluğunda üniversite modeline yelken açarız.
Bir adım ötesi nedir biliyor musunuz? Böbrek piyasası kurmak. Neden olmasın! Böbrek Limited Şirketi de Doğramacı gibi bir intihalci hoca peydahlayıp tıp fakültesi sponsoru olur. Buyurun Mega Üniversitemize. Sınava ne hacet, bastır parayı, al bilimi. Bastır parayı, al böbreği. Yanında deterjan bedava.
Swissotel önünde protesto var
Eğitim-Sen ve Öğretim Üyeleri Derneği, sürecin başından beri konu hakkında fikir üretiyor. Ülkenin en saygın iki üniversite örgütü tartışmadan dışlanıyor. Artık hocaların canına tak etti. Dahil edilmedikleri toplantıyı protesto ediyorlar. Kamuyu bu konu hakkında bilgilendirmek, her bilim insanının görevi. Gerçi YÖK hâlâ ‘Bilim ADAMI’ diyor, ama zaten üniversiteyi üniversite yapan değerlere bu kadar uzaklaşmışken kadın öğretim üyelerini dışlayıversinler... Devede kulak.
Eğitim-Sen ve Öğretim Üyeleri Derneği üyeleri Dolmabahçe’de bugün saat 10.00’da buluşuyorlar. 11.00’de de Swissotel’in önüne yürüyorlar. Eğitimin piyasalaşmasına karşı muhalefet ediyorlar. “Eğitim deterjana dönüşsün mü?” konferansının gittiği yer belli. Tuzu kokutmak.
Hocalar, doktorlar, bilim insanları, gazeteciler asgari hakları için sokaklara dökülüyorlar. Türkiye demokrasisinin geldiği nokta bu. Yeter mi?
kaynak:radikal.
Yahu herşeye de bu kadar ideolojik (at gözlükleriyle) yaklaşılmaz ki ama. Üniversiteden nedir beklentilerimiz? Akademik özgürlük ve bağımsızlık çerçevesinde kaliteli bilim ve araştırma yuvaları olmaları, öyle değil mi? Nedir bunun ölçütleri? Mesela bir üniversite yılda kaç bilimsel yayın yapabiliyor, bu yayınlar dünya akdemyasından ne kadar atıf alıyor, hangi önemli uluslararası ödüller alınıyor, hangi önemli buluşlara, patentlere vs. imza atılıyor gibi somut ve nesnel kıstasları vardır bu işin.
Dünyanın en başarılı üniversiteleri Astur'un da dediği gibi vakıfvari usullerle yönetiliyor. Ayrıca üniversiteler ile endüstri arasında belli oranda bir dirsek teması olması, her iki alandaki gelişmeler için de katalizatör işlevi görüyor adeta.
Cesar'ın hakkını Cesar'a teslim etmelisiniz. Aksi halde hiç bir söylediğiniz inandırıcı olmuyor. Yok efendim kapitalist ülkelerde üniversitelerin görevi gençleri sistemin içinde tutmakmış da, burjuva üniversitelerinde yetişmiş akademisyenlerin itibarı haksızmış da... Hangi dünyada yaşıyorsunuz kozmos aşkına yahu? Her yıl fizikte, biyolojide, diğer bütün bilimlerde bunca yeni keşifler, önemli gelişmelere imza atılıyor. Adamlar sayesinde içinde yaşadığımız evreni, türümüzün geçmişini gittikçe daha iyi anlıyoruz.
Hani yine komünist kalın. Pis kapitalist ülkeleri yerlerden yerlere vurun. Hepsine eyvallah da... Batı üniversitelerindeki akademik kalitenin de hakkını teslim edin bari en azından, ne biliym hiç olmazsa ''evet, bilimde fena değiller adamlar, ama biz daha iyisini yapacağız'' filan deyin olmaz mı?
spartacus
11-06-2011, 01:52
Ben ideolojik yaklaşımı nedense Astur ve Ulpian'da görmekteyim.. Piyasa hariç her alana kısıtlayıcı bir yaklaşım savunusu sunupda artık bunu ideolojik görmeme şansımız var mı?
İnsan edinimlerinin alayını neredeyse insandan çekip alıyorsunuz(sanki özne insan değilde, resmi ideolojinin tanrıcıklarıymış gibi), sonrada dönüp dolaşıp özgür ve demokratik eğitim istemini, ideolojik gerekçelerle anlamsız olarak lanse etmeye çalışıyorsunuz. O halde hiç bir şey gelmiyorsa elinizden bari öğretmenleri, öğretim görevlilerine kulak verin(madem demokratik örgütlere kulağınızı kapamadınız?), müsade edinde herkesin ne düşüneceğine birazda insanların kendisi karar verip belirlesin, maşallah her konuda sınırı siz çiziyorsunuz, ama objektif bir şeyimizde olmuyor elimizde. Şurada şu, burada bu vakif demek fırça darbeleri oluyor, üstelik örnek ne? vakıf... Mesele sanki ne kadar yayında hangi üniversite hangi yayınları sunuyormuş meselesiymiş gibi. Eleştiri kime?
Evrimden bahsettiği için sürgün edilen öğretmen neyin eseri ise, aynı eser üniversiteler içinde geçerli, ne zamandan beri özgür, bilimsel, demokratik eğitim istemek kabahat oldu?
Öncelikle üniversiteler bir kurumdur, ne zamandan beri kurumların özgür, demokratik olmasını istemek ideolojik olduda, aksini savunmak ideolojisizlik oldu, aksi ideolojiden bağımsız mı örgütlendi? YÖK ökten mi indi, yokmu ardında ideolojik bir anlayış, tutum? Hangisinde at gözlüğü var?
Sırf eğitim ve sağlık rant geliri getiriyor, kalifiye beyinleri hizmete sunuyor(o beyinlerin zamanı birilerine angaje edilip harcanıyor, aman daha çok olsun) diye bu kadar hırpalamakda fazla değil mi?
Spartacus,
rica ediyorum, nolursun, yalvarıyorum... oku da cevap yaz! Ben sana Türkiye'deki üniversitelerin durumunu mu savundum şimdi de, sen şöyle şeyler diyorsun?
Evrimden bahsettiği için sürgün edilen öğretmen neyin eseri ise, aynı eser üniversiteler içinde geçerli, ne zamandan beri özgür, bilimsel, demokratik eğitim istemek kabahat oldu?
Yukarda Freddie, burjuva üniversitelerinin görevinin gençleri sistem içinde tutmak olduğunu, akademisyenlere haksız yere itibar gösterildiğini filan yazmıştı. Ben ona cevap verdim. Senle ilgisi yok yani. Gerçekten yok. Lafım sana değildi, zira başlıktaki sana ait mesajları okumadım zaten.
Türkiye'den değil. Batıdaki üniversitelerin durumundan bahsetmiştim. Açıkça da yazdıydım oysa.
Yahu herşeye de bu kadar ideolojik (at gözlükleriyle) yaklaşılmaz ki ama. Üniversiteden nedir beklentilerimiz? Akademik özgürlük ve bağımsızlık çerçevesinde kaliteli bilim ve araştırma yuvaları olmaları, öyle değil mi? Nedir bunun ölçütleri? Mesela bir üniversite yılda kaç bilimsel yayın yapabiliyor, bu yayınlar dünya akdemyasından ne kadar atıf alıyor, hangi önemli uluslararası ödüller alınıyor, hangi önemli buluşlara, patentlere vs. imza atılıyor gibi somut ve nesnel kıstasları vardır bu işin.
Dünyanın en başarılı üniversiteleri Astur'un da dediği gibi vakıfvari usullerle yönetiliyor. Ayrıca üniversiteler ile endüstri arasında belli oranda bir dirsek teması olması, her iki alandaki gelişmeler için de katalizatör işlevi görüyor adeta.
Cesar'ın hakkını Cesar'a teslim etmelisiniz. Aksi halde hiç bir söylediğiniz inandırıcı olmuyor. Yok efendim kapitalist ülkelerde üniversitelerin görevi gençleri sistemin içinde tutmakmış da, burjuva üniversitelerinde yetişmiş akademisyenlerin itibarı haksızmış da... Hangi dünyada yaşıyorsunuz kozmos aşkına yahu? Her yıl fizikte, biyolojide, diğer bütün bilimlerde bunca yeni keşifler, önemli gelişmelere imza atılıyor. Adamlar sayesinde içinde yaşadığımız evreni, türümüzün geçmişini gittikçe daha iyi anlıyoruz.
Hani yine komünist kalın. Pis kapitalist ülkeleri yerlerden yerlere vurun. Hepsine eyvallah da... Batı üniversitelerindeki akademik kalitenin de hakkını teslim edin bari en azından, ne biliym hiç olmazsa ''evet, bilimde fena değiller adamlar, ama biz daha iyisini yapacağız'' filan deyin olmaz mı?
Altı çizili yerde çelişkiler var.Kıstas üniversitelerin bilimsel çalışmalarının dünya ölçeğinde itibar görmesi ise bağımsız olmasına gerek yok.Kıstas belli ise üniversitelerin bağımsızlığını savunmanın anlamı ne ki?
spartacus
11-06-2011, 02:41
o halde benim lafım sana ulpian. bende kapitalizmden 2 örnekle bahsettim sonuçda..
Hem kapitalizmde yaşayacaz, hemde kapitalizm kelimesini duydun mu, at gözlüğü taktıracaksın, gerçekten yaşadığın dünya'dan haberin var mı? adını anmayı bile garip buluyorsun, gözlük kimde?. yazılarımı okuman ya da okumaman yaptığın genellemeyi değiştirmiyor ki(gözlüklü okunmasını zaten tercih etmiyorum). üstelik iş hayatının içerisindeyiz, nedense sizlerin söylediği bir çok şeyin(objektif değiller sonuçda, olsa başım üstüne) hayatda bir karşılığını bulamıyoruz, yaşam sizi onaylamıyor ki, göz göre göre de onay verilmesini bekleyesiniz..
Objektif somut verilerle ele almak kadar, neden demokratik kuruma ve özgür, bilimsel eğitime bu düzeyde bir karşı çıkış sergileniyor, asıl cevaplanması gereken soru öncelikle bu değil miydi? Geçmişde denendi, ama başarılı olamadı gibi bir sözden başka ne var elimizde? nerede hangi geçmişde denenmiş, madem denenmişdi onca talep neyin nesiydi? Biz neden aynı kanıda değiliz? Eksikleri neymiş, gelin düzeltelim, fikri zemini bu temelden oluşturalım. demokratik, özgür eğitim yada kurumsallaşmaya karşıtlığı, geçmişde denendi gibi saçma bir gerekçeyle ele alabilir miyiz ki?
Tablo ortada. Oysa Üniversiteler ile herhangi bir devlet kurumunu(kaymakamlık değil ki orası, bırakın öğretimin içeriğini, bilimselliğini, okulların yönetimini! hala nasıl oluyorda Üniversitelerde kafa-kol ilişkilerinide kapsayan atama-akademik kariyer belirleme usulunü savunabiliyoruz?) aynı kefeye koyma şansımız olamaz, hal böyle iken, üniversiteler gerçekten belirli normlarda(artık kabul bizimde zaten içinde olduğumuz sistem içerisinde maksimum ne düzeyde olabiliyorsa olsun-ki buna bile tahammül etmediniz) özgür, demokratik, bilimsel bir platforma sahip olsaydı, aşağıda ki tablodan bahsedebilir miydik? Objektif olalım, o zaman tüm ideolojik gözlükler kulakdan düşecektir.. Özgür(ne anlaşılıyor doğrusu merak etmiyor değilim, bizler adına hep başkaları mı karar verecek?), demokratik, bilimsel eğitime karşı mısınız? ve gerekçeniz geçmişde denenmiş olması mıdır?(Dünyada bir çok yerde Başkanlık sistemi var, kaç yerde denendi, değil mi?)
(Bir zamanlar bir başlığa eklediğim bir yazıdan alıntı yapıyorum)
Bilim Ve Ütopya, 2001 Nisan sayısı
İnsan soyunun Adem ve Havva'dan geldiğine inanıyorum.
İÜ Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü
1. Sınıf öğrencileri
%73 (evet), %10(hayır), %16(olabilir)
4. Sınıf Öğrencileri
%75 ------- %6,25 ----- %18,75
İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakultesi
1. Sınıf
%66,67 ------- %16,67 ----- %16,67
4. Sınıf
%74,71 ------- %16,09 ----- %9,2
İÜ Tıp Fakültesi
1. Sınıf
%67,86 ------ %10,71 ----- %21,43
4. Sınıf
%80(evet) --------- %0(hayır) ------- %21,43
İÜ Tıp 4. sınıfda %80 Adem masalına evet derken %0 hayır demiş yani hiç kimse hayır diyememiş.
Evet eninde sonunda üniversitelerdeki sorunda ideolojiktir, ekonomi-politiktir, yalnız bu sorunu yaratan demokratik kurum ve bilimsel eğitim isteyenler değil!
Altı çizili yerde çelişkiler var.Kıstas üniversitelerin bilimsel çalışmalarının dünya ölçeğinde itibar görmesi ise bağımsız olmasına gerek yok.Kıstas belli ise üniversitelerin bağımsızlığını savunmanın anlamı ne ki?
Bağımsızlıktan farklı şeyler kastediyoruz belki de. Ben 'akademik bağımsızlıktan' bahsetmiştim. Yani üniversitelerin özerk olması, doğrudan siyasi iradeye bağlı olmaması.
o halde benim lafım sana ulpian. bende kapitalizmden 2 örnekle bahsettim sonuçda..
Kapitalizmden istediğin kadar örnekle bahsedebilirsin Spartacus. Ama benim yazdıklarım üzerinden karşılık verip tartışacaksak, o zaman benim yazdıklarım üzerinden soru sormalısın veya eleştiri getirmelisin. Sen bana hala Türkiye'deki üniversitelerin içerisinde kaç kişinin yaratılışa inandığına dair rakamlar sunup, bununla benim yazdıklarıma bir eleştiri getirdiğini sanıyorsun... :(
spartacus
11-06-2011, 03:14
O kısım sana eleştiri değil, konu ile ilgili ve iddialarımla ilgili(yani at gözlüklerim neremde merak ettiğim için), zaten üst paragrafda açıklamıştım, eğer diye başladım, sana karşı değil(bir savunu ya da görüşlerimin dayanağı açısından bir örnek), eğer özgür, demokratik, bilimsel eğitime sahip olsa idik, eğer üniversitelerin bir kurum olduğunu anlarda o kurumlarında demokratik ve özgür olması gerektiğini........... O tablo ile karşılazmazdık, yani neden böyle düşünüyorum bir örnekle dile getirmeye çalıştım... Ana teması bu...
Kısaca genellemeyi üzerime alındım, kapitalizmden bende bahsetmiş olduğum için-etmeye de devam edeceğim- sorunun kaynağında heleki bu başlık açısından en temelinde duran faktörlerden bir taneside budur, neden üzerinden atlayayım ki?..
Bağımsızlıktan farklı şeyler kastediyoruz belki de. Ben 'akademik bağımsızlıktan' bahsetmiştim. Yani üniversitelerin özerk olması, doğrudan siyasi iradeye bağlı olmaması.
Aynı şeyi kastediyoruz.Siyasi iradeden bağımsızlık evet.
SSCB üniversiteleri siyasi iradeye tam bağımlı idi.Muzaffer Oruçoğlu'nun (yanılmıyorsam) Abidin Dino'dan aktardığı bir anı.Kelimesi kelimesine aklımda değil.Devrimci demokrasi gazetesinde Muzaffer Oruçoğlunun makalesini bizzat okumuştum.
Krusçev resim konservatuarını denetiminde öğrencilerin yaptığı nü resimleri görür öğrencileri bu nasıl sanat siz erkek değilmisiniz bana kalsa size ekmek vermem diye azarlar.Hatta pikassoyu ressam görmem filan der.
SSCB üniversitelerinin bilimsel çalışmalarının dünya ölçeğinde saygı görmediğini iddia edemeyiz.Sonuçta adamların bilime ve tekniğe katkıları yadsınamaz.
Anlaşılıyorki üniversitelerin akademik çalışmalarının başarısı siyasi iradeden bağımsız/bağımlı olamaları ile alakalı değil.
Madem sizin kıstasınız dünya ölçeğinde kabül görmek o zaman siyasi iradeden bağımsızlığı savunmanızmadaki maksat ne?
Madem sizin kıstasınız dünya ölçeğinde kabül görmek o zaman siyasi iradeden bağımsızlığı savunmanızmadaki maksat ne?
Aslında sunduğum tek kıstas o değildi, aynı cümlede birkaç ölçüt sıralamıştım. Üniversiteler özerk olmadan da başarılı olabiliyor kısmen, burda haklısın. Ama SSCB'deki üniversitelerin başarılı olduğu alanlar genelde devlet yönetimi tarafından devletin bekası veya prestiji için öncelenen ve pompalanan alanlardı. Her alanda benzer bir performans gösteremedi. Daha da önemlisi SSCB üniversitelerindeki bilimsel buluşlar, Batı'da olduğu oranda günlük yaşamdaki kullanıma kanalize edilemedi (Batıda bunun yapılabilmesinin en önemli sebebi -bu başlıkta eleştirilen- üniversite ve endüstri arasındaki karşılıklı verimli ilişkiler). Ama bu daha çok SSCB'nin genel sistemiyle ilgiliydi diye düşünüyorum.
Üniversite özelinde kalacak olursak: Saydığım kıstaslar üzerinde anlaşıyor muyuz? Bilimsel yayınlar, yayınların aldığı atıflar, patent sayısı vs. gibi şeylerin bir üniversitenin başarısı için en önemli ölçütlerden olduğunu kabul ediyor muyuz?
Aslında sunduğum tek kıstas o değildi, aynı cümlede birkaç ölçüt sıralamıştım. Üniversiteler özerk olmadan da başarılı olabiliyor kısmen, burda haklısın. Ama SSCB'deki üniversitelerin başarılı olduğu alanlar genelde devlet yönetimi tarafından devletin bekası veya prestiji için öncelenen ve pompalanan alanlardı. Her alanda benzer bir performans gösteremedi. Daha da önemlisi SSCB üniversitelerindeki bilimsel buluşlar, Batı'da olduğu oranda günlük yaşamdaki kullanıma kanalize edilemedi (Batıda bunun yapılabilmesinin en önemli sebebi -bu başlıkta eleştirilen- üniversite ve endüstri arasındaki karşılıklı verimli ilişkiler). Ama bu daha çok SSCB'nin genel sistemiyle ilgiliydi diye düşünüyorum.
Üniversite özelinde kalacak olursak: Saydığım kıstaslar üzerinde anlaşıyor muyuz? Bilimsel yayınlar, yayınların aldığı atıflar, patent sayısı vs. gibi şeylerin bir üniversitenin başarısı için en önemli ölçütlerden olduğunu kabul ediyor muyuz?
Üniversite özelinde kalacak olursak benim kıstasım birincil olarak özgür insanın yetişmesidir.Bilim ve teknik konusunda kıstasım kime hizmet ettiği ve ne için kullanıldığıdır.
Evet evet, demokrasiyi kampüslere, ekonomiye, toplumsal yaşama karıştırmamak gerekir; tüm bunlardan yalıtılmış bir siyasal demokrasi neyimize yetmiyor değil mi? Ah şu liberaller!.. Demokrasinin her zaman olumlu sonuç vermemesi, her zaman olumsuz sonuç vereceğini de göstermez. Öte yandan, bu kadar sonuç odaklı düşünmemek gerekir. Demokrasi güzel birşeydir ve olumlu sonuçlara demokrtik yolları geliştirerek ulaşmaya çabalamak lazım.
Yahu Freddie, ben demokrasi her zaman olumsuz sonuç verir dedim mi? Hayır, demokrasi bir alanda iyi diye her alanda iyi olmak zorunda değil dedim. Biliyorum, her konuya siyah-beyaz şeklinde yaklaşmak daha basit ama bir konuya ilişkin fikirlerimizi oluştururken her konuyu ayrı ayrı ele alıp farklı çözümlerin avantaj ve dezavantajlarını kafamızda tartsak, somut örnekleri incelesek falan daha yerinde olmaz mı? Türk üniversitelerinin karşılaştığı sorunları nasıl çözeceğimize "demokrasi güzel bir şeydir" diyerek karar verecek hâlimiz yok neticede.
Dünyanın en iyi, en başarılı, en üretken üniversiteleri nerelerde belli, bu noktaya nasıl geldikleri belli, kullandıkları yönetim modelleri belli; bunların tümüne ilişkin de elimizde nesnel veriler var. Hâl böyleyken doğru olan denenmiş ve başarılı olmuş modelleri Türk üniversitelerine aktarmak vs. değil midir?
Ortaya alternatif bir model koysanız, bu model şu ülkelerde denendi, akademik yayınları yüzde bilmemkaç arttırdı, şu şu şu nedenden ötürü daha iyi olur vs. deseniz yine tartışabileceğimiz bir düzlemde oluruz. Ama siz böyle sloganvari yaklaşırsanız şahsi kanaatimce ciddiye alınmayı da hak etmezsiniz.
Tabi ya, özgürce bilim yapmak da neymiş! Sponsorun kadar konuş!
Bu tarz lâflar herhalde olabilecek en boş lâflar... Türk üniversitelerinin çok somut ve ciddi sorunları var, bunlar da sloganlarla çözülmüyor. Hangi ülkede hangi üniversiteler bilim konusunda ne derece başarılı belli, ortada. Boş lâfla peynir gemisi yürümüyor, o "sponsorlu" üniversitelerden daha başarılı olacak üniversiteleri nasıl finanse edeceksiniz falan anlatın bir bize...
Burnuna dikkat et Astur'cum, zira kendine klavuz diye bir kargayı bulmuşsun. :)
Ha evet, böyle dediğin anda Taha Akyol'un konuya ilişkin öne sürdüğü tüm fikirler otomatik olarak geçersiz hâle geldi. Eyvallah!
Üniversite özelinde kalacak olursak benim kıstasım birincil olarak özgür insanın yetişmesidir.Bilim ve teknik konusunda kıstasım kime hizmet ettiği ve ne için kullanıldığıdır.
İyi de marcos, hem ''üniversite özelinde kalacak olursak'' diyorsun, hem de ''bilim ve teknik konusunda'' başarı kıstasının kime hizmet ettiği ve ne için kullanılıyor olduğunu söylüyorsun. Oysa bilimin insanlığa hizmet etmesi, adilce paylaşım vs. gibi konular genel sistemle ilgili. Tamam bu açıyı da diğer açılarla birlikte tartışalım, konuşalım, eyvallah da... Bilimsel ilerlemenin kendi kıstasları bundan farklı bir düzlemde.
İyi de marcos, hem ''üniversite özelinde kalacak olursak'' diyorsun, hem de ''bilim ve teknik konusunda'' başarı kıstasının kime hizmet ettiği ve ne için kullanılıyor olduğunu söylüyorsun. Oysa bilimin insanlığa hizmet etmesi, adilce paylaşım vs. gibi konular genel sistemle ilgili. Tamam bu açıyı da diğer açılarla birlikte tartışalım, konuşalım, eyvallah da... Bilimsel ilerlemenin kendi kıstasları bundan farklı bir düzlemde.
Sabah oldu bu nedenle farketmemiş olmalısın.Cümleyi bilinçli olarak ayırdım.
Bilimin ve tekniğin önemli kısmının üniversite çatısı altında üretilmesi beklenir en azından genel kanı öyle.O zaman şunu sorayım.
Diyelim ki bir üniversite büyük ölçekte bir enerji kaynağı ortaya koydu.Bu büyük bir başarıdır.Üniversiteye prestij kazandırır.Üniversitenin insanlığa sunduğu bu kaynağın kullanımı üzerinde yetkisi olmalımıdır olmamalımıdır.Bu meselenin üniversitelerin akademik bağımsızlığı ile doğrudan bağlantısı olduğunu düşünüyorum.Birde şu var üniversite hangi konuda patent alır patent meselesi ticari bir mesele değilmidir.
Şunu da tekrar belirteyim ki şahsımın üniversite eğitimi yoktur.Bu tartışmalara dışarıdan bakan biriyim.
AlbatrosS
11-06-2011, 11:41
Yahu Freddie, ben demokrasi her zaman olumsuz sonuç verir dedim mi? Hayır, demokrasi bir alanda iyi diye her alanda iyi olmak zorunda değil dedim. Biliyorum, her konuya siyah-beyaz şeklinde yaklaşmak daha basit ama bir konuya ilişkin fikirlerimizi oluştururken her konuyu ayrı ayrı ele alıp farklı çözümlerin avantaj ve dezavantajlarını kafamızda tartsak, somut örnekleri incelesek falan daha yerinde olmaz mı? Türk üniversitelerinin karşılaştığı sorunları nasıl çözeceğimize "demokrasi güzel bir şeydir" diyerek karar verecek hâlimiz yok neticede.
Dünyanın en iyi, en başarılı, en üretken üniversiteleri nerelerde belli, bu noktaya nasıl geldikleri belli, kullandıkları yönetim modelleri belli; bunların tümüne ilişkin de elimizde nesnel veriler var. Hâl böyleyken doğru olan denenmiş ve başarılı olmuş modelleri Türk üniversitelerine aktarmak vs. değil midir?
Ortaya alternatif bir model koysanız, bu model şu ülkelerde denendi, akademik yayınları yüzde bilmemkaç arttırdı, şu şu şu nedenden ötürü daha iyi olur vs. deseniz yine tartışabileceğimiz bir düzlemde oluruz. Ama siz böyle sloganvari yaklaşırsanız şahsi kanaatimce ciddiye alınmayı da hak etmezsiniz.
Bu tarz lâflar herhalde olabilecek en boş lâflar... Türk üniversitelerinin çok somut ve ciddi sorunları var, bunlar da sloganlarla çözülmüyor. Hangi ülkede hangi üniversiteler bilim konusunda ne derece başarılı belli, ortada. Boş lâfla peynir gemisi yürümüyor, o "sponsorlu" üniversitelerden daha başarılı olacak üniversiteleri nasıl finanse edeceksiniz falan anlatın bir bize...
Ha evet, böyle dediğin anda Taha Akyol'un konuya ilişkin öne sürdüğü tüm fikirler otomatik olarak geçersiz hâle geldi. Eyvallah!
sevgili astur,
sponsorlar, yeni tip pdr modeli kapsamında özel vakıflar eğitime destek sunabilir. bizim derdimiz akademik kadro ve eğitimin ''kapitalistleşme''si. rekabet şartlarının akademik çalışma koşullarına da yansıtılıp akademisyenin ''yüksek kaygı/korku'' güdüsünün tetiklenmesi.akademik bilgi ve personelin ''deterjan'' gibi pazarlama nesnesi yapılıp ''ucuz ve kaliteli'' olan'a indirgenmesi. anti demokratik ve otoriter eğilimlerin son derece yüksek, keyfiyet ve kural tanımazlığın son derece baki olduğu bir ülkede arzu ettiğiniz modelde gerek akademisyenler gerekse akademik personel asgari yasal haklarından mahrum ciddi sıkıntılar yaşayacaklar. demokrasi ve özgürlük mobilizasyonunun belli bir vicdani-etik temelde mobilize edildiği ''britanya'' değil burası. hala ''dekolte tacize davet eder mi''yi tartışan, her tür insani etik/vicdani değerden yoksun psiko-patalojik ''cinnet sürüleri'' ülkesi.
piyasalaşma o derece ''kontrolsüz ve denetimsiz'' ki(denetimten kasıt asgari çalışma koşulları, mevcut yasalar vs) , bizzat başbakan'ın bu gerçeği ikrar ettiği; çaresizce(!) ellerini kavuşturduğu bir ülke.
özel sektör bunu bir tür ''hayır-reklam'' konsepti olarak ''kar amacı gütmeden'' yapabilir. amaç kendilerinin de faydalanacağı ''yetenekli, kalifiye insan'' yetiştirmekse hem orta ve uzun vadede, hem pdr modeli olarak bu yönüyle dahi karlıdır.
ve fakat, çalışma prensibi ve şartları bağlamında ''rekabet'' tandanslı bir ekonomik model bu ülke sosyo-kültürel dinamiklerinin nitel toplumsal eğilimleri göz önüne alındığında ''ucuz kalifiye profesör''ler cumhuriyeti yaratmaktan başka halta yaramaz.
nedeni gayet basit: örgütsüz, demokrasi bilinci ''kıt'', otoriter, şizofrenik derece bir toplumsallığa sahibiz.
yurdumun en ''liberal'' partisinin eğilimleri bize örnek olsun. %45 desteği var. mhp %10-14 koy, etti mi 60. irili ufaklı diğer sağ/otoriter partileri koy, 65-70...
sol cenahtaki otoriter eğilimleri de ekle... bu ülkenin %80'i kafayı ciddi ölçüde toplumsallaşan cinnet ve nevroz kült'lerinden sıyırmış bir korku tiranlığının nesnelerinden oluşmakta... aziz nesin %60 demiş ama tevazu etmiş :)
spartacus
11-06-2011, 12:10
Taha Akyol tek başına bu konuda referans değil ki, kaldı ki Akyol gibi düşünmeyen onca akademisyen, aydın, insan, öğrenci vardır bu gün, demek ki salt bir kişinin söylemi ile(üstelik ne düzeyde konuda belirleyicidir?) hareket edilemez. mantığa da bakmak gerekir.
gerekçelere net biçimde bakalım, gerçekten bunlar objektif ve konuyla dolaysız alakalı mı?
1.) Demokrasi her alanda(yuvarlak bir kelime değil mi? neye göre, nasıl demokrasi, ne kadar içselleştirilmiş, olması gerektiği gibi mi organize edilmiş vs) iyi sonuç doğurmaz? Tamam o halde demokrasiyi tartışalım, üniversitelerin demokratikleşmesini değil. Bu subjektiflikten çıkartılan objektif sonuç, toplumunda demokratik olmasının istenemeyeceğidir, isteyenlerde bu kadar rahat egale edilebilirler(ah liberal pragmatizm ahhh). Hebelehübü aşkına, böyle bir subjektif kuralımız-kriterimiz olabilir mi??
2.) Üniversitelerin daha bilimsel, daha ileri vs bir akademik platformda buluşmasının önünde engel, onların demokratik ya da bağımsız, güdümsüz olması mı(nasıl bir kurgudur ki bu böyle, rüya gibi)?
Öyle olduğunu iddia edenler neden bizlerede izah etme zahmetine girmiyorlar acaba? Oysa tam tersi olduğunu yazmak bile gereksizken, bu reva mı?.
3.) Tamam karşılaştıralım, Avrupa kıyasımızıda yapalım..
Bağımsız, demokratik kuruluş adına, yayın demek, makale demek, ürün demek gerçekten çok güzel lakin tek başına hiç bir şey ifade etmiyor, biz objektif olarak arka planda neyin yattığına eğilmek zorundayız. Tabi üniversiteleri özgür, bağımsız, demokratik bir kurum haline getirilmezse, bağımlı, güdümlü bir hale getirilirse, eğitime-okullara ayrılan pay çok daha önemsiz ve önceliksiz alanlara ayrılan payın bilmem kaçda kaçı kalırsa, bilim insanları araştırma yapacak labaratuvarlar bile bulamazsa, onlarda aynı üretim mekanizmasından geçtikleri için beyinler zedelenirse, başkalarının ellerine muhtaç hale getirilirse(asıl rahatsızlıkda zaten burada, isteniyor ki boyun bükülsün ele bakılsın), atama usulü vb biçimde baskı altında tutulursa, şimdi Avrupa gibi olmamaktan mı kaynaklı sorunumuz? Kaldı ki nasıl bir kıyas yapıyorsunuz ki, Avrupa'nın dününü görmekten kendinizi men ediyorsunuz. Avrupa özgürlük ve demokrasi mücadelesi vermeden mi o noktalara ulaştı. Beğenmediğiniz eleştirilerle ulaştı, şimdi en fazla bize lazım bu eleştiriler, tabi sizde mümkün olduğunca karşıya geçeceksiniz, racon mu böyledir nedir?.
Avrupa seviyesine geleceksek bu birilerinin eline bakarak olamaz, biz her alanda dışa bağımlı kaldığımız sürece tabi ki okulda öğretmen labaratuvar bulamayacak... kapitalizmin yasası, işleyişi bu, herkes pasta yiyemez, yememeli, yoksa sistem temel dayanağını kaybeder. dünyanın bir tarafı yağda diğer tarafı çölde olmalı. Çünkü birisinin durumu diğerini belirler ve bu denge bozulduğu anda yağdakilerde bize benzemeye başlar. Türkiyede satılmasın BMW, Mercedes, Bosch.... doldurun, binlerce ürünü(alternatifin yok ki, sorun burada!!), görün Avrupa gittikçe bize benzemeyecek mi?.. Üniversiteler ticarileşip ve sektör bağımlısı hale getirilmesi için bu kadar çaba neden veriliyor sanılıyor?. kendimizi boşa kandır-t-mayalım, amaç belli. Oysa Kimse insanların, yardımseverlerin, aydın kişilerin üniversitelere desteğine karşı çıkmıyor ki!
hep demişimdir Türkiyede sanayi devrimi eğitim ve sağlığın tepesine rant olarak yapıldı, işe bak ki sanayi dururken, sanayi dalı olmayan alanda rant ve metalaşma devrimi yapıldı, yani devekuşunun yine kafa içeride, gerisi açıkta!! daha bunu anlamadan ne bir şeylerin idrakına varılabilir ne de Avrupa'yı örnek gösterme şansına-hakkına sahip olabiliriz.. Bu kurumların önceliği meta üretmek değildir, cahil bönlüğü bırakıp çokda metalaşmak isteniyorsa, sermaye elini bu kurumlardan çeksin, sanayi alanıda, pazarıda(!), hammaddede fazlasıyla mevcut bu ülkede, gitsinler(henüz sistem yerinde iken!) meta üretsinler, beyinleri metalaştırmaktan nemalanmasınlar.
Kesilen vergiler, ödeneklerle 4 üniversite bitirebilecekken, insanlar çocuklarını okutabilecek paradan(artık tek değerli, değer üretmeyen varlık) mahrum kalacaklar. Tabi ki, elektriğe para, suya para, enerjiye para, eğitime para, sağlığa para, havayda para! her şeye para-vergi-ödenek veren insanlar, hem bu paraları(vergileri) bu hizmetleri almak için vermiş olacaklar, hem de yine tekrardan satın alacaklar öyle mi, üstelikde Ali veliden haa, nereden geliyor bu rantın kaynağı, yine benden, ondan bundan, pes artık, metalaşmayan neyimiz kaldı ki!? Dalga mı geçiliyor bizimle(evet aynen öyle).. Kısaca uzatmaya gerek yok, köy orta yerde.
Jolly Jocker
11-06-2011, 15:22
Yahu herşeye de bu kadar ideolojik (at gözlükleriyle) yaklaşılmaz ki ama. Üniversiteden nedir beklentilerimiz? Akademik özgürlük ve bağımsızlık çerçevesinde kaliteli bilim ve araştırma yuvaları olmaları, öyle değil mi? Nedir bunun ölçütleri? Mesela bir üniversite yılda kaç bilimsel yayın yapabiliyor, bu yayınlar dünya akdemyasından ne kadar atıf alıyor, hangi önemli uluslararası ödüller alınıyor, hangi önemli buluşlara, patentlere vs. imza atılıyor gibi somut ve nesnel kıstasları vardır bu işin.
Eee? Ben bunlara itiraz mı ettim Ulpian?
Dünyanın en başarılı üniversiteleri Astur'un da dediği gibi vakıfvari usullerle yönetiliyor. Ayrıca üniversiteler ile endüstri arasında belli oranda bir dirsek teması olması, her iki alandaki gelişmeler için de katalizatör işlevi görüyor adeta.
Hah, işte zurnanın zırt dediği yer bu cümlelerin. Benim bir önceki iletimde eleştirdiğim de buydu. Başarı için sadece Astur'un ve senin işaret ettiğiniz kriterler şart değil; Sovyet üniversiteleri de başarılıydı ama bambaşka kriterleri vardı. Siz sadece sonuç odaklı bakıyorsunuz. Başarı gelsin, bizim bilimsel çalışmalarımıza atıf yapılsın, bol bol ödül alınsın v.s... Her türlü yöntemle başarısız da olunabilir başarılı da. Ama başarı için demokrasi dışı yönetim tarzlarını benimsemeyi üniversite örneğinde savunmaya kalkarsanız, bunun sonu gelmez. En nihayetinde devlet yönetiminde de bunu savunmaya kayabilirsiniz. Aksi halde tutarsızlığa düşersiniz zaten. Mümkün olduğunca demokratik, katılımcı, finansörüne bağlanmayan, politikadan ve dinden bağımsız, çoğulcu bir bilimsel ortam yaratılmaya çalışılmalı ve başarı da böyle bir yönetimin içerisinde çalışarak aranmalıdır. Sizin savunduğunuz ise, ''Batı böyle yapmış, iyi de olmuş, hadi biz de böyle yapalım'' türünden bir Batı özentiliğinin ötesine geçemiyor.
Üniversite ille de bir bina ya da kampüs alanı olmamalı. Üniversite, bilim için finansör aranan birşey de olmamalı. Öğretmenlerin, ya da daha genel konuşalım, bilgi sahiplerinin öğrenmek isteyenlerle bir araya gelip hiçbir finansal, politik ya da dinsel bağımlılık olmadan özgürce ilişkilenebilmeleri ve bilgi aktarabilmelerini ifade etmeli. Kurumsallaşmamalı. Öğretim eğitimden ayrılmalı, özgürleşmeli.
Cesar'ın hakkını Cesar'a teslim etmelisiniz. Aksi halde hiç bir söylediğiniz inandırıcı olmuyor. Yok efendim kapitalist ülkelerde üniversitelerin görevi gençleri sistemin içinde tutmakmış da, burjuva üniversitelerinde yetişmiş akademisyenlerin itibarı haksızmış da... Hangi dünyada yaşıyorsunuz kozmos aşkına yahu? Her yıl fizikte, biyolojide, diğer bütün bilimlerde bunca yeni keşifler, önemli gelişmelere imza atılıyor. Adamlar sayesinde içinde yaşadığımız evreni, türümüzün geçmişini gittikçe daha iyi anlıyoruz.
Çok pardon ama ben örnek verdiğiniz üniversitelerin başarısız olduğunu mu iddia etmiştim? Ya da üniversitelerde hiçbir bilimsel gelişme yaşanmadığını mı söyledim? Bilakis, başarılı olduklarını ama başarının yegane kriter olmaması gerektiğini vurguladım. Öte yandan, üniversiteler ve bilim hiç de sistemden ve politikadan bağımsız değildir. Sistemin gereksinimleri için bilim yapıldığı, politik baskılar yüzünden bilimin önünün kesildiği, yine politik ve dinsel etkenler yüzünden alakasız şeylerin bilim kisvesiyle sunulduğu pek çok örnek bulunabilir. Öte yandan, bilim insanlarının bilimsel bir çalışma için sponsor bulmaya yönlendirilmesi büyük haksızlıktır. Bunun sloganla falan da ilgisi yok; resmen sponsorun kadar bilim yapabilirsin deniyor insanlara. Ki paralı üniversite sisteminde öğrenci-öğretmen ilişkisi bir müşteri ilişkisine dönüştürülüyor. Kapitalizmin ihtiyaçlarına göre bilimsel çalışma yapılıyor, eğitim veriliyor. Sistemin istediği adamlar şekillendiriliyor. Örneğin ben maliye mezunuyum. İktisat derslerini bol bol gördük. Klasik iktisat ve Keynesyen iktisadı gördük ama onun dışındakileri öğretmediler bize. Müfredatı kim belirliyor dersin? Politikadan ve egemen olan sistemden bağımsız mı üniversiteler?
sevgili astur,
sponsorlar, yeni tip pdr modeli kapsamında özel vakıflar eğitime destek sunabilir. bizim derdimiz akademik kadro ve eğitimin ''kapitalistleşme''si. rekabet şartlarının akademik çalışma koşullarına da yansıtılıp akademisyenin ''yüksek kaygı/korku'' güdüsünün tetiklenmesi.akademik bilgi ve personelin ''deterjan'' gibi pazarlama nesnesi yapılıp ''ucuz ve kaliteli'' olan'a indirgenmesi.
İnsanları özgür bırakırsak onlar da mutlu mutlu, bol bol bilim üretirler tarzı yaklaşımlar ne yazık ki gerçeklikle pek bağdaşmıyor. Akademisyenleri üretme konusunda motive edecek çeşitli kriterlerin yokluğunda ne yazık ki yeterli sayıda ve kalitede makale yayımlanmıyor; dünyadaki üniversitelerle rekabet edilecekse bu işleri sıkı tutmak gerek.
Akademisyenlerin akademik kariyer yapabilmeleri için belli sayıda makale yayımlama vb. yükümlülükleri olmasının ülkemizdeki otoriterleşmeyi arttıracağı yönünde söylediklerini de anlayamadım açıkçası. Bu ikisi arasında bağ olduğunu sana düşündüren ne tam olarak dostum?
Ama başarı için demokrasi dışı yönetim tarzlarını benimsemeyi üniversite örneğinde savunmaya kalkarsanız, bunun sonu gelmez. En nihayetinde devlet yönetiminde de bunu savunmaya kayabilirsiniz. Aksi halde tutarsızlığa düşersiniz zaten. Mümkün olduğunca demokratik, katılımcı, finansörüne bağlanmayan, politikadan ve dinden bağımsız, çoğulcu bir bilimsel ortam yaratılmaya çalışılmalı ve başarı da böyle bir yönetimin içerisinde çalışarak aranmalıdır. Sizin savunduğunuz ise, ''Batı böyle yapmış, iyi de olmuş, hadi biz de böyle yapalım'' türünden bir Batı özentiliğinin ötesine geçemiyor.
Freddie, Batıdaki üniversite modellerinde tam olarak neyi eleştiriyorsun, yerine tam olarak neyi öneriyorsun, nolursun biraz somutlaştırsana artık sen de.
Biz de neticede üniversitelerin akademik özgürlüğünü ve çoğulculuğu savunuyoruz. Ama 'demokratik üniversite' denilince kastedilen genelde bundan öte birşey. Örneğin kimlerin prof olacağına, kimlerin doçent olacağına, kaynakların hangi bölümlere nasıl bölüştürüleceğine, derste nelerin işleneceğine vs. tam anlamıyla demokratik süreçlerle karar verilmesini, mesela tüm akademik personelin, üniversite çalışanlarının, öğrenci temsilcilerinin, veli temsilcilerinin vs. herşeye birlikte karar vermelerini anlamlı bulmuyorum. Demorkasi bir yönetim biçimidir, idealde halkın kendi iradesiyle yönetilmesini öngörür. Üniversiteler ise sadece bir 'yönetim' alanı değildir.
Diğer yandan 'demokratik üniversite' modeline karşı çıkarken, biz de herhalde ''bir padişah olsun, herşeyi o belirlesin'' filan demiyoruz. Tam tersine, hepimizin değer verdiği ve olması gerektiğini düşündüğü akademik özgürlük ve çoğulculuğun sağlanmasının başka yollardan geçtiğini söylemeye çalışıyoruz. Bilimsel ve akademik özgürlük, üniversitenin özerkliği ve çoğulculuğu gibi şeyler anayasa ve yasalar ile (yani demokratik yöntemlerle) teminat altına alınır. Demokratik meşruiyeti olan yasal düzenlemeler çerçeveyi çizer. Fakat bu çerçeve içerisinde herşeye (üniversite alanında) tam demokratik yollarla karar verilmez. Örneğin öğrencileri de doğrudan ilgilendiren alanlardaki karar aşamalarında (mesela kampüs yönetimi, kütüphane idaresi, kantin vs.) öğrenci temsilcilerinin de oy hakkı olabilir. Fakat doğrudan bilimsel değerlendirme gerektiren kararlarda, o işin uzmanları karar verir.
Bu konuda Taha Akyol'un tartışılması hakkında da birkaç şey söylemek istiyorum. Astur'un Akyol'u iktibas etmesi üzerine, Akyol'a karşı ad hominem argümanlar getirildi. Mesele Taha Akyol'u bir otorite olarak görüp görmememiz filan değil. İdeolojilerimizin uyuşup uyuşmaması da değil. Adam bu konu hakkında çok kapsamlı bir çalışma yapmış (Bilim ve Yanılgı adlı kitabının bir bölümünü 'demokratik üniversite' modeline ayırmış). Oturduğu yerden kendince birşeyler karalama işine filan girmemiş. Türkiye'nin saygın profesörlerinin bu konuyla ilgili yazılarını incelemiş, iktibas etmiş. Yurtdışındaki saygın, başarılı üniversite modellerini incelemiş, kaynaklarıyla analiz etmiş. Türkiye'de denenen farklı üniversite modellerinin tarihi seyrini çizmiş, meclis tutanaklarından hangi partinin hangi modeli hangi argümanlarla savunduğunu iktibas etmiş (tam demokratik üniversite modelini en çok savunan da Refah Partisi bu arada!), üniversitelerin başarı indekslerini çizmiş, somut rakamlar, istatistikler sunmuş... Verdiği her bilgi için de birincil kaynaklarını sunmuş... Yani mesele Taha Akyol'u bir otorite olarak görüp görmemek filan değil. Adam bu alanda (yorumlarına katılmasanız da) ciddiye alınması gereken bir literatür araştırması ve önemli bir çalışma yapmış; ve böyle bir tartışmada da o çalışmaya elbette işaret edilir. Burdan hareketle Akyol'un şahsına karşı ad hominemler ileri sürmek makul bir tartışma metodu değil.
E Sovyet üniversiteleri de başarılıydı ama bambaşka kriterleri vardı.
Batı üniversiteleri kadar başarılı değillerdi. Hani doğa bilimlerinde bir nebze de "humanities" denen beşeri bilimlerde sürünüyorlardı. Siyasetin, devletin getirdiği büyük sınırlamalar vardı. En basitinden Nobel ödüllerine bir bak, tek başına İngiltere tüm Sovyetler'den daha fazla Nobel ödülü sahibi insana sahip, sadece doğa bilimlerine baksak dahi durum bu şekilde.
Her türlü yöntemle başarısız da olunabilir başarılı da.
YÖK ile başarılı olunabilir mi o zaman? :) Bazı yöntemlerle başarılı olunamıyor işte.
Ama başarı için demokrasi dışı yönetim tarzlarını benimsemeyi üniversite örneğinde savunmaya kalkarsanız, bunun sonu gelmez. En nihayetinde devlet yönetiminde de bunu savunmaya kayabilirsiniz.
Çocukken bakkaldan sakız çalan çocuklar da gelecekte banka soyabilirler. Görür görmez hapse atmak lazım. Şaka bir yana, ne alaka?
Sizin savunduğunuz ise, ''Batı böyle yapmış, iyi de olmuş, hadi biz de böyle yapalım'' türünden bir Batı özentiliğinin ötesine geçemiyor.
Alakası yok. Ben Japonya, G. Kore gibi başarılı Asya ülkelerinin de örnek alınması gerektiği kanaatindeyim. Mesele Batı meselesi değil. İyi üniversiteye hangi yöntemlerle ulaşılır ona bakıyoruz.
Klasik iktisat ve Keynesyen iktisadı gördük ama onun dışındakileri öğretmediler bize.
E hâliyle... Evrimsel biyoloji öğretilirken de Lamarck değil Darwin öğretiliyor. Sosyal bilimler doğa bilimlerinden elbette bu anlamda farklı ama her alanda üstünde bilimsel konsensus oluşan çeşitli yaklaşımlar var.
Jolly Jocker
11-06-2011, 17:19
Sırf itiraz etmiş olmak için itiraz edip saçma sapan şeyler yazıyorsunuz. Nobel ödüllerinin sayısı bir kriter midir? Sovyetler de kendine göre ödül dağıtıyordu, sizin için bir değeri var mıydı? Kaldı ki ben SSCB ünivesitelerini de savunuyor değilim. Kurumlaşmış eğitime karşıyım. Bilim politikadan da, ticaretten de, finansal kaygılardan da, dinden de bağımsızlaşmış olmalı, özgürce icra edilebilmelidir. Siz hala kendinizce başarı örnekleri verip sonuç odaklı düşünüyorsunuz.
Akademide bilimin politikadan bağımsız olduğunu kim iddia edebilir? Akademik kariyer yollarında sadece bilimsel çalışmanın kıstas alındığını, politik destek ya da yalakalık ilişkilerinin hiç etkisi olmadığını kim iddia edebilir? Yine politika ve dinin bilim üzerinde hiç etkisi olmadığını, üniversitelerde bilimin özgürce icra edildiğini kim iddia edebilir? Peki okullardaki müfredatın içeriğinin devletin politik-ideolojik tercihlerini yansıtmadığını, bilim insanlarının bilimsel faaliyet için sponsora muhtaç duruma getirilmediklerini, öğrenci-öğretmen ilişkisinin git gide bir müşteri ilişkisine dönüşmediğini iddia edebilir misiniz? Ya bilimsel çalışmanın üniversiteye indirgenmesine ne demeli? Sanki üniversite dışında bilim üretilemezmiş, ürütilen hiçbir şeyin değeri olmazmış gibi bir hava bizzat akademisyenler tarafından yaratılmıyor mu? Ya üniversitenin sisteme eleman yetiştirmeye odaklanması ve bilimsel çalışmayı bu yönde 'bükmesine' ne demeli? İşletme bölümüne yüksek lisans için başvurduğumda, öğretime başladıktan kısa süre sonra okuldan ayrılmamın temel sebebi buydu. Kapitalist bir işletmenin en çok karı nasıl elde edebileceği sorusunu yanıtlamayı temel alan, bunun için öğretim yapan, öğretirken de öğrencilere girişimci olmayı tavsiye etmekten geri durmayan bir akademik süreçti.
Buyurun siz şimdi Nobel ödüllerinden falan bahsedin. Sanki dağıtılan o ödüller çok objektifmiş de hiç ideolojik-politik bir bakış barındırmıyormuş gibi! Orhan Pamuk Ermeni meselesine girmese Nobel'i alabilir miydi tartışmasına girmek istemiyorum şimdi.
Üniversitede klasik iktisat ile Keynesyen iktisadı öğrettiler, onun dışındakileri öğretmediler diyorum; Astur efendi de buna hak veriyor! Niye? Çünkü onun keyfi görüşüne göre bu ikisi dışında kalan görüşler hurafeymiş! Ondan sonra da bilimin politikadan, ideolojiden bağımsız yapılıp özgür olabileceği konusunda tartışmaya kalkıyoruz. Kendi ideolojisine ters düşen her görüşü kendi kafasına göre bilim dışı ilan edip öğretilmesine yasak koyan bir öğretim sürecini savunan adamlar bize demokrasi nutukları çekiyor! Niye öğretmiyorlar marksist iktisadı? Üniversite sponsor bulmakta zorlanır diye mi? Al sana kapitalizmin bilimi tasallut altına alıp sınırlamasına güzel bir örnek.
Sırf itiraz etmiş olmak için itiraz edip saçma sapan şeyler yazıyorsunuz. Nobel ödüllerinin sayısı bir kriter midir?
Nedir kriter? Yayımlanan makale sayısı mıdır? Alıntılanma sayısı mıdır? Patentler midir? Açarız bakarız yani, mesele değil. Ha sonuçları sen beğenmezsin bence, o ayrı.
Bugün İran bile rejimin işine gelen, desteklediği kimya vb. bazı alanlarda başarılar gösterebiliyor ama toplama bakıldığında geride kalıyor. Sovyetler'de de benzer bir durum vardı. Tartışma şimdi buna kaymasın tabii de anlatmak istediğim şu, Batı üniversiteleri Sovyet modelinden açık bir biçimde daha başarılıydı genel olarak, yanlış hatırlamıyorsam matematik gibi birkaç alan bu duruma istisnaydı.
Buyurun siz şimdi Nobel ödüllerinden falan bahsedin. Sanki dağıtılan o ödüller çok objektifmiş de hiç ideolojik-politik bir bakış barındırmıyormuş gibi! Orhan Pamuk Ermeni meselesine girmese Nobel'i alabilir miydi tartışmasına girmek istemiyorum şimdi.
Sadece doğa bilimlerindeki ödüllere bakarsak da sonuç aynı Freddie, bunu özellikle bir önceki mesajımda yazdım. Yoksa edebiyat ödülü ya da barış ödülü vs. sık sık tartışma konusu oluyor evet. Orhan Pamuk da hak etti bence, ayrı konu. Vatanmilletçiler çatlasın. :)
Üniversitede klasik iktisat ile Keynesyen iktisadı öğrettiler, onun dışındakileri öğretmediler diyorum; Astur efendi de buna hak veriyor! Niye? Çünkü onun keyfi görüşüne göre bu ikisi dışında kalan görüşler hurafeymiş! Ondan sonra da bilimin politikadan, ideolojiden bağımsız yapılıp özgür olabileceği konusunda tartışmaya kalkıyoruz. Kendi ideolojisine ters düşen her görüşü kendi kafasına göre bilim dışı ilan edip öğretilmesine yasak koyan bir öğretim sürecini savunan adamlar bize demokrasi nutukları çekiyor! Niye öğretmiyorlar marksist iktisadı? Üniversite sponsor bulmakta zorlanır diye mi? Al sana kapitalizmin bilimi tasallut altına alıp sınırlamasına güzel bir örnek.
Yahu Freddie, ekonomik düşünce tarihinde fizyokratlardan tut Avusturya Ekolü'ne kadar geniş bir yelpazede pek çok akım var. Bunlara ekonomik düşünce tarihi tarzı bir derste değinilebilir tabii, ya da Marksist iktisat için bir seçmeli ders eklenebilir müfredata; ama lisans eğitimi alan öğrencilere bunlardan herhangi birinin yoğun biçimde öğretilmesi hiç de akılcı olmaz. Bu alanda çalışan sayısız akademisyen var ve bunların genel olarak üstünde uzlaştıkları bir ana akım ekonomi bilimi var; lisans eğitimi alan bir öğrencinin de bu ana akım çizgide eğitim görmesinden daha doğal bir şey olamaz. Bu bölümlerin insanları iş hayatına hazırlaması ve pratik anlamda faydalı bilgilerle donatması gibi gereklilikleri geçtim, ana akım dışındaki iktisadi ekolleri benimseyen herkesin keyfine göre farklı eğitim verilmesi sence mümkün mü?! İkimiz aynı bölümde okusak, sen Marksist iktisat eğitimi almak istesen ben de Avusturya iktisadı temelinde eğitim almak istesem olacak iş mi? Nasıl olacak yani? Bir de öyle bir konuşuyorsun ki sanki iktisat diye Marksist iktisat okutulsa bilimsel olacak. Psikoloji öğrencilerine de nörobilim falan değil psikanaliz öğretelim o zaman... Olayın demokrasi ile falan da alakası yok, mesajların iyice demagoji kokmaya başladı.
Ayrıca bir şey daha ekleyeyim; siyaset bilimi ya da sosyoloji derslerinde Marksist yaklaşımlar gayet de öğretiliyor, zira bu yaklaşımların bu alanlardaki etkisi iktisattakinden çok daha büyük. Hem Türkiye'de hem de yurtdışında bu durum böyle.
Buyurun siz şimdi Nobel ödüllerinden falan bahsedin. Sanki dağıtılan o ödüller çok objektifmiş de hiç ideolojik-politik bir bakış barındırmıyormuş gibi! Orhan Pamuk Ermeni meselesine girmese Nobel'i alabilir miydi tartışmasına girmek istemiyorum şimdi.
Off be Freddie. Bu hakkaten olmamış işte... Doğa bilimlerinden bahsederken, doğa bilimleri bağlamında nobel ödülünün örnek olarak getirilmesine karşın nobel edebiyat ödüllerini öne sürüyorsun! Sırf aynı isim altında veriliyor diye. Doğa bilimlerindeki nobel ödülleriyle edebiyat veya barış nobel ödüllerini veren kurullar, kullandıkları kriterler birbirinden tamamen farklı olduğu halde. Olsun isim aynı ya. Edebiyat ödülleri çok objektif olmadığına göre, doğa bilimlerindeki nobeller de objektif olamaz!.. Nasıl bir mantıksa... Şimdiye kadar fizikte, kimyada, biyolojide kimlere ve hangi sebeple nobel ödülü verilmiş bir araştır, ondan sonra yeni bir başlıkta bu iddianı temellendir lütfen. Bu kadar da kurusıkıya atılmaz ki ama. Tamam, doğa bilimlerinde nobel ödüllerinde de bazı ''şu hakkettiği halde alamamış'' gibi şeyler bulursun, hatta bu konuda meşhur bilim adamlarının kendi anlattıkları, yazdıkları meşhur anekdotlar da var. Ama doğa bilimlerinde verilen nobel ödülleri çok büyük oranda objektiftir ve genel olarak bir ülkenin veya üniversitenin o alandaki başarısını ölçmek için kullanılabilecek, kullanılması gereken kriterlerden biridir... Aksini iddia ediyorsan, lütfen yeni bir başlık aç ve bu iddianı temellendir. Ama edebiyat ödüllerini öne sürerek değil mümkünse.
spartacus
11-06-2011, 19:45
Akyol üzerinden bir şey yapmıyoruz, aksine yapılması ve karşı, karşıya kondurulmasıdır eleştiri konusu.
Üniversitelere demokrasi gerekmez. Neden? Çünkü demokrasi her alanda olumlu sonuç vermez! (deniyor) Şimdi bu sözün neresini eleştirmek ve anlamsızlığını ortaya koymak ad hominemlik oluyor?
kendi adıma; Akyol'un binlerce çözümlemesi olabilir, bu akademik olarak da yüzlerce defa değerlendirilebilir, ama bu demek değil ki Akyol yapısallık, siyasal tercih vs gibi konularda da tek referans, karar mercii görülsün, ya da tokuşturulma kafasıyla konuya dahil edelim ya da salt bir alanda(örn:başarı) öne çıkan bir şeyin tüm alanı kapsadığı gibi bir indirgemeye düşelim. Bu yöntem bizlerin özgürlüğünede bir kısıtlama getirme çabasıdır, ad hominemlik dahi çok hafif kalıyor.
Akyol konusunda ne kendisini, ne araştırmalarını konu edinemez, referans edinemeyiz demedim(özellikle de ayrımı belirttim)! Kabul, biraz daha açayım..
Üniversitelerin bağımsız olması-olmaması konusunda, yani eni sonu, işin Akyol'uda kapsayan siyasi tercih noktasında, Akyol'u veya salt bir kaç ölçeği temel, belirleyici referans alamayız diyorum! yani demokratik, bağımsız, özgür üniversite isteğinin karşısına Akyol'u koyamayız. bunun dışında Demokratik üniversiteler Akyol'un araştırmalarını zaten akademik olarak referans da edinebilir, yararlanabilir, kaynak da edinebilir, demokrasi buna engel değil ki!
Bir örnek vereyim; örneğin bir çocuk sopa ile daha başarılı oluyor diye biz sopayı mı seçmeliyiz?(bu kadar basit demek istediğim) konu üniversitelerde nasıl daha başarılı olunur vs gibi olsa tamam koyalım araştırmalarını, hatda tek referans bile deme şansına erişebilen çıksın, ama bir siyasi araştırman çıkmış, çok şeyi araştırmış ve demiş ki, toplumlar için en ideal verimlilik ancak faşizm de elde edilir! tamam o halde haydin faşizme gidelim, neden adam öyle demiş işte! denmesine onay vermek yada tek ölçüt almak zorunda değiliz ki, yani ne tek geçerli referans olarak görebiliriz ne de salt verimliliğe dayalı araştırmaların sonuçlarına bakarak en iyi verimliliği hayatın tüm alanlarına, temeline indirgeyerek bir sonuca varabiliriz. Yaşam sadece verimlilikden ibaret değil(pragmatizm kendi adıma diyorum, gerçekten çok kolay bir şeydir, ama onada sınır belirlemek gerekir, aksi taktirde anlama, anlatma, anlaşılır olma, tutarlı kalabilme vb gibi yönlerimizi kötü yönde etkileyen bir yan etkisi oluyor, doz aşımı ise ölümcül düzeyde sonuçlar doğurabiliyor.).. Bu eleştirilerimin ad hominemlikle herhangi bir bağıntısı nasıl kurulabiliyor? Sezar'ın hakkını Sezar'a verelim, ok verelim, ama Diyojenn'in hakkınıda Diyojen'e verelim(işçinin hakkınıda işçiye verelim : )... Bir şeydede ideolojik kaygılarınızı ve kişisel yanılmazlığınızı kırsanız, yanıldığınız andada muhatabı çapsızlaştırmaya yönelme yolunu tutturmasanız çiğ tavuk yiyeceğim..
Üniversitelerin bağımlı-bağımsızlığı belirlediğiniz çerçevelerle zaten objektif veri, somut bir gerekçe sunmadığı, demokratik kayguı ve sorumlulukda taşımadığı, helede her şeyin ölçütünü bir ölçüye indirgediği için(çocuk ve sopa meselesini düşünün) ele alınamaz diye düşünüyorum, yani öne sürdüğünüz bir iki şık meselenin kendisi ile uyuşmuyor.
spartacus
11-06-2011, 20:11
SSCB konusunda da haksızlık ediliyor, Sezar'ın hakkını Sezar'a verelim...
SSCB de 3 tane büyük savaşı çık 30-40 yıllık birikimle, 200-300 yıllık İngiltere birikimini kıyaslamak yerine, eşdeğerde bir kıyas yapalım. Aşağı yukarı Türkiye ile SSCB aynı dönemlerde kurulmuştur. Türkiye Dünya ve Kurtuluş savaşından sonra, büyük çaplı savaş görmemişken, SSCB 4+1(soğuk) savaş görmüştür. Bunlardan bir taneside bir çok emperyalist ülkece(aynı anda SSCB işgal edilmiştir) hem askeri hemde finans düzeyinde zaten başından beri çok güçlü olan çarlığa ve yine gücünü buradan alan ağalık sınıfına karşı uzun zamana yayılmış iç savaş olmuştur. Diğeride soğuk savaş... demek ki kapitalizm bu konuda, onca gücüne ve olanağına rağmen yaya kalmıştır, oysa kıyasladığımız ülkeler dahi eşit şartlarda değildir. Olumsuz şartlara maruz kalan, kapitalizm kadar dünyada fırsat eşitliğine sahip olamayan ve sürekli rampaya vurulan SSCB olduğu halde...
Yine de değil SSCB ile Türkiye kıyaslaması yapmak, bir çok konuda Avrupa dahi kıyasa gelemeyecek dönemler geçirmiştir. SSCB de köylü de fakülte bitirebilmiştir. Başarı sadece medyatik ölçüye vurulmamalı... Bilimsel gelişmelerde SSCB'nin payı yadsınamazdır lakin keşke ölçütümüz pragmatist-medyatik olmasa. Yoksa öğrenimde SSCB onca olumsuzluğa rağmen yüzyılları kapsayan birikimlere sahip kapitalist ülkeleri çok geride bırakmıştır, ha ne düzeyde pratiğe dökülebilmiştir, toplumsal verimliliğe taşınabilmiştir bu tartışılabilir, ama konu itibariyle bu sorun aşılamaz ölçüt olarak görülemez. 2.Dünya savaşından evvel Avrupa'nında durumu ayan, beyan ortadadır. Kaldı ki Avrupa sosyalizan bir çok özgürlük ve hakka sahip olmuş ve bunlar zamanında mücadele ederek elde edilmişlerdir. hele ABD de toplumun bu günki durumu bile içler acısıdır. Yüzyılları kapsayan ve dünyaya hükmeden, muazzam olanaklara sahip bir ülkeden bahsediyoruz, 70 yılını savaşlarla geçirmiş ve ancak 30-40 yıl birikim yapabilmiş SSCB'den değil...
demedim[/B](özellikle de ayrımı belirttim)!
Spartacus, doğrudan sana hitab etmediğim müddetçe eleştirilerimin senin yazdıklarına yönelik olmadığından yola çıkabilirsin. ''Ad hominem'' eleştirim yine Freddi'yeydi. Nitekim Akyol'un adının geçmesine karşılık ''kılavuz-karga'' muhabbeti yaptı. Buna da 'ad hominem' deniliyor. Akyol'u tek referans olarak kabul eden yok zaten. Dolayısıyla ''Akyol tek referans kabul edilemez'' cümleni de bir yere koyamıyorum. ''Hz. Akyol böyle demiş, o halde öyle olmalıdır'' gibi birşey diyen yok nitekim. Adam bu alanda önemli bir çalışma yapmış, kendi yorumlarından ziyade, yurtiçinde ve yurtdışında otorite sayılabilecek Profları iktibas etmiş (ki ateist, kemalist, solcu Prof'lardan da bolca iktibas etmiş), somut rakamlar, istatistikler, kaynaklar sunmuş. Yani yorumlarına hiçbir şekilde katılmasak da, bakmaya, okumaya, ciddiye almaya değer. Freddie gibi ''karga kılavuz'' muhabbetiyle bir kalemde itibarsızlaştırmaya çalışmak iş değil yani...
Tekrar konuya dönecek olursak: Bir türlü somut tartışma düzlemine inmediğinizden, sürekli soyut düzlemlerde kulağa hoş gelen kelimeler kullandığınızdan bir tarafta demokrasiyi savunanlar diğer tarafta karşı çıkanlar varmış gibi bir hava oluşuyor.
Ne olursunuz, somuta bir inelim.
Evvela, farklı modelleri birbiriyle kıyaslarken, hiçbir modelin her alanda ve her açıdan diğer bütün modellerden üstün olduğu, hiçbir dezavantajının bulunmadığı gibi hayallerden vazgeçmemiz gerekiyor. Her modelin kendine göre avantajları, dezavantajları var. Bunları analiz edip, değerlendirmemiz, tartmamız, belki ara-yol çözümleriyle dengelememiz ve en nihayetinde bir tercihte bulunmamız gerekiyor.
''Demokratik üniversite'' modeline karşı çıkarken biz de ''tek ve mutlak bir padişah olsun, herşeyi o belirlesin'' gibi şeyler söylemiyoruz zaten. Ayrıca YÖK'ü savunan veya Türkiye'deki üniversitelerin mevcut durumunu iyi bulan da yok. Ne olursunuz, bir kez olsun somut düzleme inin, ve söylenenlere somut cevaplar verin.
''Demokratik üniversite'' modelini savunanlar, üniversiteyle ilgili her türlü kararın akdemisyenler, üniversite çalışanları, öğrenci temsilcileri (belki bir de veli temsilcileri) tarafından birlikte oylayarak verilmesini öngörüyor. Ben bunu üniversite alanında makul bulmuyorum. Hele ki Türkiye gibi (örneğin evrim karşıtlığının bu kadar yaygın olduğu) bir ortamda böyle birşeye hiç sıcak bakmıyorum. Ayrıca örneğin Prof adaylarının, kendini seçime sunmalarının, şahısları için (doğrudan veya dolaylı) propaganda yapılmasının vs. akademik kararları şimdikinden çok daha fazla politize edeceğini düşünüyorum (ki bu sadece şahsi bir düşüncem değil, geçmite Türkiye'de bu yaşandı, denendi).
Diğer yandan YÖK gibi bir kurum olsun, herşeye yukardan o karar versin, diyen de yok. Bu modelin de başarılı ve adil olmadığı ortada.
Bunun ikisinin arasında nasıl bir model belirlenebileceği ve çok başarılı bir şekilde götürülebileceği sayısızca fiili örnekleriyle önümüzde duruyor. Her ne kadar o pis kapitalist ülkelerden nefret de etseniz, adamlar bu alanda makul, başarılı, adil modeller geliştirmişler işte. Üniversitenin akademik bağımsızlığı, özerkliği, çoğulculuğu gibi şeyler (demokratik yollarla) anayasal ve yasal teminat altına alınır. Demokratik meşruiyeti olan yasalarla genel çerçeve çizilir. Ve bu yasal çerçeve içerisinde üniversiteyi ilgilendiren akademik veya bilimsel değerlendirme gerektiren kararlar, vakıfvari bir yönetim şekliyle konunun uzmanları tarafından verilir.
Bu modeli kötü mü buluyorsunuz? Tamam, eyvallah. Ama lütfen, ne olursunuz, bir kez olsun, SİZ HANGİ MODELİ savunuyorsunuz SOMUT olarak bir detaylandırın yahu? Örneğin kimin Prof olarak alınacağı, üniversite kaynaklarının hangi alanlara nasıl bölüştürüleceği, aynı alan içerisinde hangi araştırmalara yoğunluk verileceği, derste ne işleneceği vs. gibi konuların hepsine sizin modelinizde kim karar veriyor?
spartacus
11-06-2011, 21:57
Tamam Akyol konusunda ve aslında Akyol'un kendisine hiç sözüm olmasada bende kendimi ayrı tutmadım, altını doldurmadan da yazdığım yazılar oldu(anlaşılır düşüncesiyle).
Ne olursunuz, somuta bir inelim.
Evvela, farklı modelleri birbiriyle kıyaslarken, hiçbir modelin her alanda ve her açıdan diğer bütün modellerden üstün olduğu, hiçbir dezavantajının bulunmadığı gibi hayallerden vazgeçmemiz gerekiyor. Her modelin kendine göre avantajları, dezavantajları var. Bunları analiz edip, değerlendirmemiz, tartmamız, belki ara-yol çözümleriyle dengelememiz ve en nihayetinde bir tercihte bulunmamız gerekiyor.
Aynı şeylerden bahsediyoruz... Bir şeyin salt dezavantajını öne sürmek diğer tarafdanda kendisini onaylanır kılmak çabasını bende yöntem-pragmatizm adı altında sürekli eleştiriyorum zaten. Somuta inme konusunda aynı şeyleri dile getiriyoruz, lakin bu somuta inmek meselesi, şu başarı ve çocuk ve sopa meselesine(başarı adından bir dezavantaja) indirgenmesin lütfen(konuda ısrarla bu noktaya saplanılıyor), bununda somut olmadığını eleştirdiğimizde yine elimizde somut bir şey kalmıyor.
Avantaj ve dezavantajıda iyi değerlendirmek durumundayız. Yani bir avantaj, diğer tarafdan bir kaç şeye zarar veriyorsa elimine edilebilir ya da aynı avantajı farklı yöntemlerle sağlamanın yolları aranabilir(hiç biriside demokratik, özgür, bağımsız olmayı olumsuzlamıyor yani bir dezavantajdan(somut bir veride yok elimizde, pratik yok çünkü) yola çıkıp topyeküncülük yapamıyoruz). Ama bilgi ve bilimin, üniversitelerin bağımsızlığı, ancak özgürlüğünden geçiyorsa elbetde bu devletler, siyasi direklerin temeline oturtulmuş tabular vs.vs ve resmi ideolojilerinden olduğu kadar sermayeden de bağımsız olmasıyla mümkündür. ister tabularla, siyasi ve anti-demokratik kurumlarla üniversitelerin başı bağlanmış, isterse sermaye bağımlılığı-bilginin metalaştırılmasıyla bu yapılmış olsun, uzun vadede tümüde bir kayıptır. (en iyi örnekde işte bilimsel konularda ki bağımlılık, sınırlanmışlık vs)
Bu modeli kötü mü buluyorsunuz? Tamam, eyvallah. Ama lütfen, ne olursunuz, bir kez olsun, SİZ HANGİ MODELİ savunuyorsunuz SOMUT olarak bir detaylandırın yahu? Örneğin kimin Prof olarak alınacağı, üniversite kaynaklarının hangi alanlara nasıl bölüştürüleceği, aynı alan içerisinde hangi araştırmalara yoğunluk verileceği, derste ne işleneceği vs. gibi konuların hepsine sizin modelinizde kim karar veriyor?
hangi modeli kötü mü buluyoruz? Hangi modeli sundunuz ve kapsamı neydi? Aslında henüz modelede girilebilmiş değil, eleştirilen modelden önce üniversiteleri demokratik, özgür, bilim üreten yerler kılmak çabasıdır, mantıken buna neden karşı çıkıldığı somut olarak sunulmadı ki, model tartışabilelim... (Yani Biz Türkiye'den bahsediyorduk)
Kaba bir iki şey, kaba geçiyorum(ki son paragrafımda nedenini açıklamış olacağım) kaynak taraması yaparız, akademisyenler, öğrenciler neden, nasıl, neye göre özgür, demokratik ve bilimsel eğitim mücadelesi veriyorlar öylesi daha anlamlı olur diye düşünüyorum. üniversitelerde müfredatı yine üniversiteler belirleyebilir, bunun şematik açılımı nasıl edilir, yapılır bunlar tartışılır, süreç, birikimle pek çok kez ele alınabilir, verimli, verimsizlik çalışmasıydı vs hepside yapılabilir, üniversitelerde yönetim seçimle belirlenebilir, yerinde ve demokratik merkeziyetçilikle bir platform temelinde merkezileştirilebilir vs. örneğin vakıf vs diyorsun, bunların önünde yine bir duvar var işte!, ve asıl mesele o duvar, demokratik organizasyonun kapsamı, işleyişi, modelleri değil(bu demokrasi mücadelesi ile ilgili yönü, işleyiş ve işleyiş-model farkları farklı bir tartışma konusu). En kaba bir bakış da dahi, en kaba işleyiş eleştirisinde dahi karşımıza demokratik işleyişin gerekliliği çıkıyor akademisyenler, öğrenciler durumu açısından ise zaten kabaca yine dile getirildi.. modelden önce cevap verilmesi gereken üniversitelerde özgür bilim, özgür bilgi ve insana, demokratik varlık ve kendi adına karar verebilmeye evet diyor muyuz demiyor muyuz, demiyorsak sorun model sorunu değildir diye düşünüyorum, mesele burada düğümlenmiştir ve önce bu noktayı aşmamız gerekiyor.
basit bir örnekle gidelim, konuyla(sermaye) ilgili kısım için, siteye birisi kaynak sağlasa ve neyi konuşup, konuşmayacağımızı, ne için ve nelere odaklı olup olmayacağımızı belirlese, kimin için çalışacağımızı belirlese, bizim bağımsız olmak gibi bir sorunumuz olmayacak mı? Bu model sorunu değil ki, dilersek aynı modeli, aynı forum sistemini kullanalım, öncelikle bu konuda ki temel sorun bu değil görüldüğü gibi...
AlbatrosS
11-06-2011, 23:50
İnsanları özgür bırakırsak onlar da mutlu mutlu, bol bol bilim üretirler tarzı yaklaşımlar ne yazık ki gerçeklikle pek bağdaşmıyor. Akademisyenleri üretme konusunda motive edecek çeşitli kriterlerin yokluğunda ne yazık ki yeterli sayıda ve kalitede makale yayımlanmıyor; dünyadaki üniversitelerle rekabet edilecekse bu işleri sıkı tutmak gerek.
Akademisyenlerin akademik kariyer yapabilmeleri için belli sayıda makale yayımlama vb. yükümlülükleri olmasının ülkemizdeki otoriterleşmeyi arttıracağı yönünde söylediklerini de anlayamadım açıkçası. Bu ikisi arasında bağ olduğunu sana düşündüren ne tam olarak dostum?
* demokrasinin olmadığı bir üniversitenin varlık amacı nedir öyleyse?
* üniversite ''arayış''ın, bilimsel ''şüphe''nin cazibe merkezi olmayacaksa neyi üretecektir?
* akademisyen'i üretme konusunda teşvik edecek olan, ürettiğine duyulan saygı/itibar ve karşılıktır. ''demokrasi'' aynı zamanda akademisyeni ''kalıpçı, ezberci ve nakilci'' olmaktan imtina edecek şey değil midir?
* sorgulayıp soru sorması demokrasi teamüllerinde teşvik edilecek öğrenci hoca'yı canlı tutan yegane güçtür. öğrenciyi pasifize edip merkez dışı bırakan;akademisyenin keyfiyetini alabildiğince yükselten bir modelden özellikle sosyal disiplinler bağlamında ne umuyoruz?
* ''belli sayıda makale'' tarzı nicel şartlar akademianın tek kıstası değildir. kaldı ki bu ''piyasalaşma olmadan'' da teşvik edilebilecek bir şeydir. bunun yalnızca piyasalaştırmayla mı olacağı düşünülüyor?
* üniversite bilginin toplumsallaştığı yegane yerlerdendir. aynı zamanda öğrencinin yüksek entelektüel toplumsallığı yaşayabileceği. bunun en makulü ''demokrasi'' değilse nedir?
* akademia'nın piyasalaşması mevcut tc şartlarında ''kalifiye ucuz prof'' değil midir? çok değil, on sene sonra artan hoca ve üniversite sayısına paralel, ucuz prof, doç., ihtiyacı peydah olacak. başbakan'ı kayıt dışıyla mücadeleyi zerre önemsemeyen otoriter eğilimli bir ülkede zaten güç bela çalışan akademisyenleri piyasaya mahkum etmenin manası nedir?
* bugün vakıf ünilerinde saygın ve donanımlı birçok akademisyen ''devlet'' kökenlidir. boğaziçi, odtü, ankara dil tarih gibi değerli okullarda yetişmiş ''devlet mirası''na konup üstüne ''yayın sayımıza bakalım'' demek çelişki değil midir?
* bu ülke odtü'yle boğaziçi'ni yaratabildiyse, daha iyilerini niçin yaratmasın?
* bu okullara daha fazla teknik, mali destek verip yönetimlerini demokrasi temelinde özerkleştirmek yeterli olabilecekken miras yedilik niye?
Aslında henüz modelede girilebilmiş değil, eleştirilen modelden önce üniversiteleri demokratik, özgür, bilim üreten yerler kılmak çabasıdır, mantıken buna neden karşı çıkıldığı somut olarak sunulmadı ki, model tartışabilelim... (Yani Biz Türkiye'den bahsediyorduk)
Spartacus, Türkiye'deki üniversitelerin durumu kötü, YÖK kaldırılmalı, köklü değişikler yapılmalı. Üniversiteler akademik özgürlüğe, bağımsızlığa, çoğulculuğa sahip bilim üreten yerler olmalı. Bu noktada anlaşıyoruz. Karşı çıkan kim? Tartıştığımız konu, bu hedefe en iyi nasıl varılabileceği.
Tekrar rica ediyorum, aşırı genel ve soyut değerlendirmeler yerine, somut tartışma konuları ve sorunlar üzerinden gitsek daha verimli olmaz mı? Örneğin (tekrar alıntılayacağım) şu yazdıklarımda hemfikir miyiz, değilsek somut olarak sizin öneriniz nedir?
''Demokratik üniversite'' modelini savunanlar, üniversiteyle ilgili her türlü kararın akdemisyenler, üniversite çalışanları, öğrenci temsilcileri (belki bir de veli temsilcileri) tarafından birlikte oylayarak verilmesini öngörüyor. Ben bunu üniversite alanında makul bulmuyorum. Hele ki Türkiye gibi (örneğin evrim karşıtlığının bu kadar yaygın olduğu) bir ortamda böyle birşeye hiç sıcak bakmıyorum. Ayrıca örneğin Prof adaylarının, kendini seçime sunmalarının, şahısları için (doğrudan veya dolaylı) propaganda yapılmasının vs. akademik kararları şimdikinden çok daha fazla politize edeceğini düşünüyorum (ki bu sadece şahsi bir düşüncem değil, geçmite Türkiye'de bu yaşandı, denendi).
Diğer yandan YÖK gibi bir kurum olsun, herşeye yukardan o karar versin, diyen de yok. Bu modelin de başarılı ve adil olmadığı ortada.
Bunun ikisinin arasında nasıl bir model belirlenebileceği ve çok başarılı bir şekilde götürülebileceği sayısızca fiili örnekleriyle önümüzde duruyor. Her ne kadar o pis kapitalist ülkelerden nefret de etseniz, adamlar bu alanda makul, başarılı, adil modeller geliştirmişler işte. Üniversitenin akademik bağımsızlığı, özerkliği, çoğulculuğu gibi şeyler (demokratik yollarla) anayasal ve yasal teminat altına alınır. Demokratik meşruiyeti olan yasalarla genel çerçeve çizilir. Ve bu yasal çerçeve içerisinde üniversiteyi ilgilendiren akademik veya bilimsel değerlendirme gerektiren kararlar, vakıfvari bir yönetim şekliyle konunun uzmanları tarafından verilir.
Cevap yazacaksan, lütfen (şimdilik) sermaye-üniversite ilişkisine girmeyiver. Şimdilik bu konuda birşey yazmadım. Evvela şu 'demokratik üniversite'den tam olarak ne kastettiğinizi anlamak istiyorum, ama lütfen somut olarak. Yukarda örneklediğim ve buna benzer kararları sizin önerinize göre kim vermeli üniversitede? Örneğin derste nelerin işleneceği, bir alanda hangi çalışmalara yoğunluk verileceği gibi şeylere üniversite kendisi karar versin diyoruz. Doğru. Ama üniversitede kim karar verecek? Ben bu gibi (akademik veya bilimsel değerlendirmeyle ilgili) alanlarda karar verme yetkisine sahip kurul sadece üniversitedeki ilgili alanın uzmanlarından oluşmalı, diyorum. Sen buna katılıyor musun, yoksa 'hayır, her alanda geniş katılımlı, tam demokratik, tüm üniversite çalışanlarını, öğrenci temsilcilerini vs. kapsayan süreçler olmalıdır' mı diyorsun?
Üniversiteler doğrudan piyasaya insan yetiştirme işinden çok ileri ar-ge odaklı bilimsel faaliyetlere yönelmeliler. Fakat kalkınmışlık, gelişmişlik oranı belli bir sanayileşme, ilerleme seviyesi ve doygunluğunda olmayan bizim gibi ülkelerde, okul demek piyasa elemanı yetiştirmek demektir. En azından şimdilik ülke çapında hiç bir okulumuzun istenilen seviyede yer almadığını hatırlayalım. (Bir web kuruluşu 2011 için ODTÜ'yü 321. sıraya (http://www.webometrics.info/premierleague.html) yerleştirdi) Bu başarısızlığın temel nedeni, ülkenin bütününün genel anlamda bir varlık gösterememesidir. Aynı zamanda akademik personel kalitesizliğini de bu yamalı sistemler sisteminin bir getirisi olarak genel başarısızlığın nedenlerinden biri olarak sıralayabiliriz.
Benim okul yıllarımda -1998- en çok yakındığımız şey piyasanın yönlendirdiği müfredatı takip ediyor oluşumuzdu. Biz bu piyasaya özel insan hazırlamanın neden bizim gibi ülkelerde bir durağanlık yarattığına dair fikir yürütmeye çalışırdık. Halen daha okullarda bunların tartışıldığını, pratiğin bir şekilde teoriyi ezdiğini ve şimdiki durumun da bunu dayattığını gördük. [1] (http://video.cs.bilgi.edu.tr/watch/Chris_Stephenson_Freedays_2010)
Okullar piyasaya da insan yetiştirmelidir, sponsor destekli bilimsel çalışmalar da yapabilmelidir, halkın arasına karışabilecek ticari operasyonlar da gerçekleştirebilmelidir. (hali hazırda akademik personel okula bağlı döner sermaye vasıtasıyla ticaret yapabiliyor.)
Fakat bunların gerçekten sıkı denetlenmesi gerektiğini ve bu konuyu sürekli sıcak tutacak, düşünecek bir komisyonun sürekli teori-piyasa dengesini sağlaması gerektiğini düşünüyorum. Bir ilaç firması sponsor oldu diye yapılan bilimsel çalışmanın sonuçları çarpıtılmamalı, başarısız deneyler vakfın vereceği milyon euro'lar için reklamlarda kullanılmamalı. (bunların yurtdışında da sıkça yaşandığını biliyorum.)
spartacus
12-06-2011, 14:05
Spartacus, Türkiye'deki üniversitelerin durumu kötü, YÖK kaldırılmalı, köklü değişikler yapılmalı. Üniversiteler akademik özgürlüğe, bağımsızlığa, çoğulculuğa sahip bilim üreten yerler olmalı. Bu noktada anlaşıyoruz. Karşı çıkan kim? Tartıştığımız konu, bu hedefe en iyi nasıl varılabileceği.
Tekrar rica ediyorum, aşırı genel ve soyut değerlendirmeler yerine, somut tartışma konuları ve sorunlar üzerinden gitsek daha verimli olmaz mı? Örneğin (tekrar alıntılayacağım) şu yazdıklarımda hemfikir miyiz, değilsek somut olarak sizin öneriniz nedir?
Ulpian somut olmak konusunda sanırım çok farklı yönlerimiz var. Örneğin kendi yargımızı, yani kendi görüşümüzü, kişisel kaygılarımızı daha meselenin en başına eklemeyi, çeşitli genellenmiş bazı söylemlerlede sunmayı, konuyla direk değil dolaylı ilişkisi olan kıstaslamaları, ölçekleri sunmayı, öznelliği somut olmak olarak görebiliyorsun, bu nesnel değil ki öznel bir yaklaşım, somut olmak bu değil(yani benim içinde geçerli, kimseye özel yazmıyorum). Bu yaklaşımlar genelleme amacıyla yapılan yaklaşımlar zaten. Mesela konuyu baştan kopartmak(demokrasi her alanda olumlu sonuç vermez, boşverin başarılımı ona bakalım vs) Sorunumuz herşeyden evvel somut bir şey söyleyip-söylememek değil, Objektif Yaklaşımdır, bilmem anlatabiliyor muyum?
Örneğin, diyorsun üniversitelerde seçim vs yapılarak yararlı olacağını DÜŞÜNMÜYORUM, şuna bakarak makul bulmuyorum-objektif, bilimsel yaklaşım değil bunlar, siyasi-. ASTUR diyor ki, demokrasi her alanda olumlu sonuç doğurmaz.(o yüzden boşverin üniversiteler demokratik olmasın!)
Oysa demokrasi eni sonu, bir yönetim biçimidir... örneğin müfredat konusu ile demokrasi konusunu ne karşı karşıya ne de teraziye vuramazsınız.. Önünü başarı gibi dolaylı ve meselenin özüne dahil edemeyeceğimiz şeylerle kesemeyiz, bunu yaptık mı, durmamız gerekiyor(durmuyorsunuz), o halde somuta inemiyoruz demektir ve bu halde objektif yaklaşımdan mahrum kalmışız demektir. "Bir çocuk sopa ile DERSLERDE daha başarılı oluyor diye, dövmek gerekir" gibi bir genellemenin neresini kabul edeceğiz, bir insanın özgürlüğünü elinden aldığınız koşullarda daha VERİMLİ çalışıyor denmesinin neresini kabul edeceğiz. Bu konunun başına ben bilinçli olarak çalışma saatleri neden yüksek olsun isteniyor ve verimlilik-üretime bir örnek vermiştim, meselenin özüde aynı şeydir, yani muazzam otomasyon-sömürü(ister meta deyin, isterseniz bilinç-beyin ne derseniz deyin) odağında, etkisinde kalarak gerekçe geliştirmektir. bana sorarsanız bu tarz gerekçelerin özünde bu tarz üretim-verim, daha fazla kar, yarar gibi kaygılar yatar ve bu bir tespittir, çok isterim diyen varsa ispatlanabilir! yeterki üniversiteleride birer ticari işletmeye çevirelim(hastaneler örnek işte). Yani kimin yanında olduğumuza göre hem açımız hemde görüşümüz değişiyor görüldüğü gibi. Alta kalan(çoğunluk)başka, üste olan başka çıkarlar peşine düşüyor ve biz bir tercih yapacağız!
Mesela diyorsun ki,
''Demokratik üniversite'' modelini savunanlar, üniversiteyle ilgili her türlü kararın akdemisyenler, üniversite çalışanları, öğrenci temsilcileri (belki bir de veli temsilcileri) tarafından birlikte oylayarak verilmesini öngörüyor. Ben bunu üniversite alanında makul bulmuyorum. Hele ki Türkiye gibi (örneğin evrim karşıtlığının bu kadar yaygın olduğu) bir ortamda böyle birşeye hiç sıcak bakmıyorum.
İşte zaten somut olmayan yaklaşım buna deniyor, bu öznel bir yaklaşımdır, siyasi gerekçelerdir. Diğer tarafdan da bir örnek getirmiştim, işte somut bir veriydi, neden bunu getirdin diye sorabiliyorsun? TIP,FEN okuyan öğrencilerin büyük çoğunluğu 4 yılın sonunda evrimi ret ediyor, yaratılış masalına inanıyor(bölümler önemli). Yani bu kaygını, kaygımı anlasam dahi, bu üniversitelerin demokratik olup, olmamasıyla alakalı değil-işte somut örnek yani ünv demokratik değilkende Adem, Havva öğretiliyor-. Kaldı ki, velininde, öğrencinin kendi özgür iradesiyle OKUL seçebilmesinden yanayım ben(yani kaygılarımı sönümleyebiliyorum, üniversitelerde tercih edilebilirlik yönünde akademik uğraşlar sergilerler), akademisyenlere güvenmediğin -salt öznel kalındığı- sürece biz bu meseleyi tartışmaya gelemeyeceğiz demektir. Bu güvensizliğini nasıl izah edebilirsin ben bilmiyorum, ama bana sorarsan, susun şeriat gelir, susun darbe gelir gibi anlamsız bulduğumuz siyasi gerekçelendirmelerden ayrı-farklı ve objektif bir yaklaşım göremiyorum.. O halde ülkelerdede siyasal partileri kaldırmamız gerekmiyor mu?
Yani ne bir tarafın paragmatist(yarar-fayda) şekliyle ne de diğer tarafın (yarar-fayda-çıkar) şekliyle yaklaşımını olumlu bulamıyorum. A böyle olmamalı, bu olması daha makul deyipde, ama fayda gereği kişi aksini iddia ediyorsa, bana göre o kişi özgür düşünce geliştiremiyor demektir, düşüncelerinizi özgür bırakın önce. Nasıl ki Freddie'nin bir anında tepkisel yaklaşım sergiliyorsun, empati yaparak pragmatist yaklaşımlarında(yukarıda detaylandırdım) subjektif gerekçeler ürettiği ve aynı kapıya çıktığını ve yer, yer tepkiselliğe yol açtığını çözümleyebilirsin.
Eni-sonu Demokrasi bir yönetim biçimidir, -insanların nasıl yönetileceğine başkasının(in-organik kurumlar vs) karar vermesi ile kendisinin karar vermesi arasında dağlar kadar fark vardır- bu cevabı ben burada bitireyim, ve bu yazdıklarımı konuya ve genele göre detaylandırayım. Objektif, somut gidelim evet, o halde üniversiteler(varlığını istemesemde bir valilik değil üniversiteler) demokratik bir biçimde mi, yoksa despotik, faşist, askeri vs biçimde mi yönetilmelidir? sorusuna cevap arayalım. Çünkü, demokrasinin olmadığı alanlarda boşluğu ne doldurur? cevap aranması zorunludur..
AlbatrosS
12-06-2011, 14:22
Mesela diyorsun ki,
''Demokratik üniversite'' modelini savunanlar, üniversiteyle ilgili her türlü kararın akdemisyenler, üniversite çalışanları, öğrenci temsilcileri (belki bir de veli temsilcileri) tarafından birlikte oylayarak verilmesini öngörüyor. Ben bunu üniversite alanında makul bulmuyorum. Hele ki Türkiye gibi (örneğin evrim karşıtlığının bu kadar yaygın olduğu) bir ortamda böyle birşeye hiç sıcak bakmıyorum.
Ben de tam bu sebeple ''demokratik olmayan'' bir modeli uygun bulmuyorum mesela. Demokratik teamüllerde demokratik ilkere aykırı kararlar alınamaz. Demokrasinin üç aşağı beş yukarı temel ilkeleri üstünde hepimiz ortaklaşıyoruz.
Demokrasi ''hakim/egemen/yaygın/muktedir'' olan'ın keyfiyetini dayatabileceği ''kutsama'' mekanizması değil; bilakis, ''öteki''nin neden ''öte'' olduğunu teşhir ve şerhe dair ussal isyan ve sorgunun cisimleşmiş halidir. Yaygın yanlış ve tabuların ''demokrasi''nin özsel değerleri açısından kıymeti yoktur; zira, demokratik mobilizasyon ve toplumsallaşma aynı zamanda ''pratik/yaşamsal'' bir tecrübeler, sentezler birikimidir.
Merkezine ''empati, saygı ve yüksek entelektüel vicdan'' ile ''daimi şüphe''nin devrimci zihni süreçlerini alan bir demokrasi teamülü bir parça ''huzursuz'' ancak, özgürlüğüne düşkün bir yaratıcı şizofren ilişkiler bütünlüğünü teşvik etmeye muktedirdir ancak.
Demokrasinin temel kriter olmasının sebebi iki sebepledir:
* üniversitenin varlık amacı nedir?
* tabi bilim'in varlık amacı nedir?
* buna ek olarak ''entelektüel-akademik'' etik yani bilim etiği
gündeme gelmelidir. Bilimsel ve entelektüel etik mevzusu hakim akademik bakışın pek itibar gösterdiği mevzular değildir; zira, hakim-gelişmiş toplumların ''rekabet ve savaş'' sanayilerinin katalizatör görevi görmeye ''teşne''/indirgenmiş akademia, maalesef ki bilgiyi aynı zamanda belli bir uygarlık kültürlenmesini/misyonunu ''sürdürebilir'' kılmaya; bu sayede, özünde pek de seçilemeyen ''kontrol-denetim'' mekanizmalarını devreye sokmaya çalışıyor.
Örneğin, diyorsun üniversitelerde seçim vs yapılarak yararlı olacağını DÜŞÜNMÜYORUM, şuna bakarak makul bulmuyorum-objektif, bilimsel yaklaşım değil bunlar, siyasi-.
Zaten seninle tarışma dediğimiz şeyin ne olduğu konusunda hiçbir zaman anlaşamadık Spartacus. Herhangi bir konuda ''bu böyledir'' demektense, ''şu şu sebeplerle ben öyle olduğunu düşünüyorum'' demeyi tercih ederim ben. Sen ise her zaman ''bak 'ben öyle düşünüyorum' diyorsun, bu öznel bir yaklaşımdır, bilimsel değildir'' gibi tuhaf karşılıklar verirsin. Oysa nutuk atmakla tartışma arasındaki farklardan biri de işte bu üslup farkıdır. Tartışmalı konularda vahiy indirircesine ''bu böyledir'' demek yerine, kendi pozisyonunun gerekçelerini açıklayarak ''ben böyle olduğunu düşünüyorum'' demek daha güzel ve verimli bir tutumdur.
'Somut' konusunda anlaşamadığımız da doğru. Ben sana çok somut ve net bir soru sordum. Sen yine genel olarak demokrasi nedir, üniversitenin amacı nedir, sömürü nedir filan gibi soyut değerlendirmelerini döktürdün. Tamam bunları da yaz yine. Ama lütfen somut soruma bir cevap ver. Tartışma biraz da böyle birşey değil mi?
Örneğin derste nelerin işleneceği, bir alanda hangi çalışmalara yoğunluk verileceği gibi şeylere üniversite kendisi karar versin diyoruz. Doğru. Ama üniversitede kim karar verecek? Ben bu gibi (akademik veya bilimsel değerlendirmeyle ilgili) alanlarda karar verme yetkisine sahip kurul sadece üniversitedeki ilgili alanın uzmanlarından oluşmalı, diyorum. Sen buna katılıyor musun, yoksa 'hayır, her alanda geniş katılımlı, tam demokratik, tüm üniversite çalışanlarını, öğrenci temsilcilerini vs. kapsayan süreçler olmalıdır' mı diyorsun?
Gayet somut bir soru. Daha somut ve net nasıl formüle edilebilir bilmiyorum. Birbirimize ''demokrasi nedir?'' gibi genel dersler verip, nutuklar atacağımız yere, bu gibi somut sorunlar üzerinden tartışarak birbirimizi anlamaya çalışsak daha verimli olacakmış gibi geliyor bana.
spartacus
12-06-2011, 18:06
zaten bu nedenle anlaşamıyoruz, pragmatizmden, yapay gündem yaratmaktan ve eleştirilemez olduğunu düşünmekten vazgeçmiyorsun, öne sürdüğün şeylerin olumsuzluğu yada ilişkisizliği eleştirildiği anda sapacak bir viraj arıyorsun. öne sürdüğümüz her gerekçenin kim olursak olalım, değerlendirilebilir olduğunu artık kavramak gerekiyor. ne zaman söylemleriniz değerlendirilse sorun çıkartıyorsun, konuyu başka kanala taşıyorsun, oysa öne sürdüklerinizle hem konuyu belirliyor hemde diyorsun ki, değerlendirilmesinler, pes!).
Benim için anlaşılıp anlaşılmamak ancak karşımdaki insanın objektifliğinden şüphe etmediğim sürecedir, tartışma alanında pragmatizme (öznel fayda sağlama) yaslanan hiç kimse ile anlaşmayı önemsemiyorum, zaten anlaşılamaz da(ben ilkeyi önemsiyorum, pragmatizmi değil). Konuyu başarı-kalite üzerine çekmek, yarış yapmak zaten pragmatizmdi, yani bu bildik bir siyasi yöntemdir, taktiktir, mide bulundarıcıdır...
Gerekçe: Demokrasiler her alanda olumlu sonuç doğurmazlar. Bu yüzden üniversitelerin demokratik olması istenmemelidir...
Soru- Cevabın nedir Ulpian? katılıyor musun(öyle ise bu konu, senin adına bitmiştir)
Gerekçe: Üniversiteler demokratik olursa, Evrim teorisi vb konular, riske girer. O yüzden makul bulmuyorum(yani demokratik olmasını istemiyorum. Artık bu konu senin adına bitmiştir. baştan koparttınız hem kendinizi, hem konuyu)
Oysa o öyle değil, kelime kopartarak gidemiyoruz her zaman, "Özgür, demokratik, bilimsel üniversite"!)
darbe olmazsa şeriat gelir söylemleri siyasal nutuk mu, düşünce mi? (el cevap)
Nutukla konu belirlersek nutuk dinleriz, yakınamayız ki..
Bu minvali aşamazsak anlaşılma beklesek ne olur beklemesek ne olur?
konumuz aslında sermaye idi, yani Üniversitede sermaye istenmemesi idi, avantajlar, dezavantajlar tümüde ele alınmalı elbetde, alınmasın demiyorum, hastanaler gibi olmasın istiyorum evvela, ticari -kar- işletmeye dönmesin istiyorum, özü bu! Tabi ki beyin sömürüsüne gireceğim, tabi ki her ticari işletme üretim-kar, metalaştırmayı hedefler(yahu amaç! bu),,,, buna bile nutuk demek kızın ya da kızmayın cahil cesaretidir, beni bağlamaz, ama konumuz bunun üzerine!... düşünceme gem mi vuracağım Abilerimiz kızar diye?!...
Bunları neden soruyorum, siz kendi görüşünüzü sunmak değil, konunun gidişatınıda seyrinide kendi görüşünüze göre işlenmesi için yükleniyorsunuz(bir değil, beş değil, haylidir bu böyle. vakit harcatıyorsunuz boş yere), oysa çokda rahat daldan dala sekiyorsunuz(sorumluluk almıyorsunuz), askıda bırakıyorsunuz insanları, sonrada baskı yapıyorsunuz!(ben bir kez düşürüldüm bu origami sanatına, artık olmaz, omurgalı bir canlıyım). İnsanları sıkıyorsunuz, boğuyorsunuz, bağcıyı dövüyorsunuz, onların ne diyeceğini dahi kendiniz belirlemeye kalkıyorsunuz. Bizede nutuk atmak düşer tabi :) Anlayacan bu sorunu aşmak zorundayız, bu sorun her konuya gölge bıraktığı gibi her konuyuda anlamsız, ele alınamaz, içerikden yoksun bir hale dönüştürüyor! Ben eleştiririm, dikkate alındı-alınmadı belirleyemem... Düşüncelerimize Abi olunmasını, bizim adımıza da karar verip gidişat belirleyen düşünsel bir zemin istemiyoruz...
Neyse konu tekrar rayına konmalıdır.
başarı, verimlilik gibi unsurlar içinde incelenebilir unsurlardır yani üniversiteler demokratik olsa da ele alınabilir olmasa da. Bu ray, bu tünel şu an bizi bağlamıyor, çıkış görünmüyor ve konuyu çözümsüz bir noktaya ulaştırmaya, dağıtmaya dönüşüyor!
Lütfen arkadaşlar konumuz tek bir akademik mesele, başarı-verim-kalite(?) değil, bunu tartışmak isteyen, yada taş yarışı isteyen başlık açsın tutan yok, ya da konu oraya gelirse ele alabiliriz. konumuza kaldığımız yerden, devam edebiliriz.
spartacus
12-06-2011, 19:42
Burada bu konu başlığı ile ilgili yazılar var... (http://www.egitimsen.org.tr/icerik.php?yazi_id=2747)
Özerk, Demokratik Üniversite, Özgür Bilim" İstiyoruz. Doç. Dr. Hayri KOZANOĞLU (Bu bölümde yukarıdaki ilgili yazının ortalarında.)
http://e-kutuphane.egitimsen.org.tr/pdf/690.pdf
(http://universitelerbizim.wordpress.com/2011/05/31/egitim-senin-yuksekogretim-kongresi-ile-ilgili-aciklamasi/)Burada yine bu konuda dile getirilen bazı konularada detay içeriyor.. (http://universitelerbizim.wordpress.com/2011/05/31/egitim-senin-yuksekogretim-kongresi-ile-ilgili-aciklamasi/)
Sonralarda teker, teker bazı yazılarıda linklemeye çalışırım...
Buda Avrupa'dan bir haber...
(http://www.demokratikuniversite.net/2011/06/almanyada-universiteler-sokaga-ckt.html)
spartacus
12-06-2011, 20:26
Aralarda Kullandığımız Akademik özgürlük ve Özerklik üzerine
Dünya Üniversiteler Servisi Lima Bildirgesi (http://www.onurumuzusavunuyoruz.org/dokumanlar/lima.pdf)
Buda özgür kılınmayan Bilgi, Özgür Kılınmayan Toplum ve İşletmeciliğe-Sınırsız kara, her şeyi metalaştırarak içine edilen dünyaya dokunmanın Bedeli.. (http://universitelerbizim.wordpress.com/2011/05/24/onurumuzu-savunuyoruz/)
Başlık konusu üniversite ve sermaye ilişkisi, haklısın Spartacus. Ama başlıktaki tartışmada konu, 'demokratik üniversite'ye de geldi ve sen dahil başlıktaki herkes bu konudaki görüşlerini de yazdı. Ben henüz başlıkta birşey yazmamışken, sermaye meselesinin yanısıra ''demokratik üniversite'' meselesi de tartışılmaya başlamıştı zaten. Yani konuyu açan ben değilim. İznini almadan tartışılmakta olan bir konuyla ilgili düşüncelerimi yazma cürretinde bulundum sadece...
Kendi adıma 'demokratik üniversite'den ne kastettiğinizi henüz anlayabilmiş değilim. Ben de YÖK'e karşıyım, üniversitelerin özerk olması gerektiğini, akademik bağımsızlığa sahip olması gerektiğini savunuyorum. Ama bilimsel değerlendirme gerektiren kararların da tam anlamıyla demokratik süreçle değil, söz konusu üniversitedeki ilgili konunun uzmanları tarafından verilmesinin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Belki birbirimizi daha iyi anlarız, ortak noktalar buluruz gibi bir ümitle de konuyla ilgili net bir soru soruyorum. Basit bir cevap vermek yerine her zamanki gibi ''siz zaten hep böylesiniz, niyetiniz bağcıyı dövmek, ordan oraya sıçramak, boş yere vakit harcatıyorsunuz'' gibi bolca ithamlar savuruyorsun yüksek minberinden. Buna alıştık gerçi de, bari üç kez tekrarladığım soruya da bir cevap yazma zahmetinde bulunsaydın.
Gerekçe: Demokrasiler her alanda olumlu sonuç doğurmazlar. Bu yüzden üniversitelerin demokratik olması istenmemelidir...
Soru- Cevabın nedir Ulpian? katılıyor musun(öyle ise bu konu, senin adına bitmiştir)
Gerekçe: Üniversiteler demokratik olursa, Evrim teorisi vb konular, riske girer. O yüzden makul bulmuyorum(yani demokratik olmasını istemiyorum. Artık bu konu senin adına bitmiştir. baştan koparttınız hem kendinizi, hem konuyu)
''Demokrasi her alanda olumlu sonuç doğurmaz, öyleyse üniversitede demokrasi olmamalıdır'' diyen olmadı Spartacus. ''Demokrasi her alanda olumlu sonuç doğurmalıdır diye bir kaide yok, her alanda özel olarak incelenmesi, tartışılması, tartılması gerekir'' diyen oldu. Ayrıca üniversitelerdeki her kararın demokratik süreçlere tabi tutulmasına karşı getirilen tek argüman evrim meselesi de değildi. O sadece parantez içinde bir ara nottu...
Neyse Spartacus. Ben zaten şimdiye kadar seninle yaptığımız hiçbir tartışmadan verim alamadığımız için aslında doğrudan seninle tartışmaya girmemeye özen gösteriyorum tüm gayretimle. Ne var ki başlıkta iki kez Freddie'ye verdiğim cevabı üstlenerek benim yazdıklarıma yönelik karşılık verdiğin için tekrar bir verimsiz iletişime daha girmek durumunda kaldık. Mümkünse bir şekilde doğrudan birbirimizin yazdıklarına karşılık vermemeye çalışalım, benim önerim. Başlık için daha selametli olur gibi. Eğer iznin olursa ben aynı sorumu tekrar sormak istiyorum, bu sefer sana değil, başlıkta ''üniversiteler demokratik olmalıdır'' diyen diğer arkadaşlara. Belki onlarla ortak bir nokta veya açı, en azından ortak bir dil yakalayıp oradan tartışmaya devam edebiliriz. Eğer iznin varsa tabii... Sen de elbette kendi düşüncelerini yazmaya devam et...
Örneğin derste nelerin işleneceği, bir alanda hangi çalışmalara yoğunluk verileceği gibi şeylere üniversite kendisi karar versin diyoruz. Doğru. Ama üniversitede kim karar verecek? Ben bu gibi (akademik veya bilimsel değerlendirmeyle ilgili) alanlarda karar verme yetkisine sahip kurul sadece üniversitedeki ilgili alanın uzmanlarından oluşmalı, diyorum. Sen buna katılıyor musun, yoksa 'hayır, her alanda geniş katılımlı, tam demokratik, tüm üniversite çalışanlarını, öğrenci temsilcilerini vs. kapsayan süreçler olmalıdır' mı diyorsun?
Sevgili AlbatrosS,
Üniversitelerin varlık amacı demokrasi değil, bilim üretmek, insanları geleceğe ve çeşitli mesleklere hazırlamak vs.dir. Demokratik bir modelde (ki sevgili ulpian'ın da birkaç defa altını çizdiği üzere demokratik bir üniversiteden ne kastedildiği bu tarz bir modeli savunanlarca belirtilmeli) bu işlerin daha başarılı bir biçimde yapılacağını düşünseydim ben de elbette bunu savunurdum, ama gerek Türkiye'deki gerek dünyanın diğer köşelerindeki tecrübeler bizlere başka bir modelin daha fazla avantaj barındırdığını söylüyor.
Mesajındaki sorulardan bazılarına yanıt vermek isterim. Mesela demokratik üniversite denen şeyi makul bulmayan bana üniversitelerin bilimsel şüphenin yeri olup olmadığını sormuşsun. Bu sorunu sevgili ulpian'ın verdiği ufak bir örnek temelinde ele alalım. Diyelim müfredata uzmanların oluşturduğu bir kurul yerine demokratik biçimde karar veriliyor. Türkiye gibi evrim karşıtlığının yaygın olduğu bir ülkede sence bu tarz bir yöntem evrime ilişkin müfredatı nasıl etkiler? Sence bu bilimsellik ile ne kadar bağdaşır? Bilimsel düşüncenin temel tezi, bilimsel araştırmaya konu olan gerçeklerin, o gün geçerli olan dini, ahlaki, siyasi veya milli kaygılardan bağımsız olarak var oldukları, bu kaygılardan bağımsız olarak kavranabildikleri, ve öyle kavranmaları gerektiğidir. Üniversitede demokrasi bu anlamda bilimselliğe ket vurur, zira üniversitenin politize olmasına, yukarıda sıralanan kaygıların yer yer bilimselliğin önüne geçmesi ile olur. Üniversiteler rektörlerini oylamayla seçtiklerinde insanların oy verme eğilimlerinde daha etkili olan siyasi eğilimler mi oluyor yoksa bilimsel liyakat mı oluyor diye bir düşünmek lazım mesela.
Akademisyenlerin demokrasi sayesinde saygı vb. kaygılarla çok sayıda özgün çalışma ortaya koyacaklarına dair inanç da oldukça saf bence. Dünyanın tüm nitelikli üniversitelerinde olduğu gibi intihal yapan adamın gözünün yaşına bakmamak lazım bence. Akademisyen olabilmek için de yayın sayısı gibi asgari şartlar olmalı. Bunlar akademisyenleri keyfiyetten uzaklaştıracaktır.
Senin piyasalaşma dediğin şey, ya da vakıf üniversiteleri gibi konular tartıştığımızla bağlantılı ama yine de farklı konular. Üniversite devlet üniversitesi de olsa, vakıf üniversitesi de olsa bazı şeyler değişmiyor, tüm üniversiteler devletin olsun desek dahi yönetim modeli konusunda karar vermek durumundayız, ve demokratik üniversite modeli her iki durumda da bence ideal olmaktan çok çok uzak, hatta şimdiki YÖK modelinden bile daha kötü olacağını düşünüyorum.
ODTÜ vb. okullar 50'lerden beri varlar, bunların yayın sayıları 70'lerde nasılmış, 80'lerde nasıl değişmiş vs. bakılabilir mesela.
spartacus
13-06-2011, 14:04
2 yazdığın yazı içinde kendi payıma düşeni açıkladım. Yani 2 gerekçe ile bir çözümleme yapmıştın, iki kelimeyide(aynı argüman olmasa bile) bende kullanmıştım, ve üzerime alındım dedim(hemen kapitalizm vs denmesi noktasında)
Konu sermaye olduğu için neden demokratik kısma girildi demiyorum(sermayeye girdim diye sorun edilmesini, bırak onuda buna gel denmesini anlamadığımı, bu belirleyici, bastırıcı yaklaşımı dile getiriyorum).
Neden demokrasi istendiği konusunda da şunu demiştim, kişiye cevap gibi yazmayayım, ama kendi adıma da sonraki yazılarda kişiye göre yazmadan düşüncelerimi aktarayım (ona da yine bunun üzerinde bir şey yazmamışsın(zaten o cevapda yazmayacağım demiştim), nutuk atmışsın diyorsun. çözümleme yapıyorum, astarı yoksa göstermen gerekir astarının olmadığını.. neyse(konuyu) kişiye dönük yazmak istemediğimi tekrar belirteyim ve zaman-vakit ölçüsünde görüşlerimi bende yazayım. Ama ne olur önce neden üniversitelerin bağımsızlığı isteniyor, neden demokratik yönetim isteniyor, neden özerk akademi isteniyor(havanda su dövüp suya şekil vermeye çalıştığımız başarı konusundan önce!) bir açıklanabilsin, üniversiteler ticari bir kurum ve para değil, elbetde bilim, özgür bilgi, ve özgür düşünce -akademik bağımsız- üretmelidir.. Yani konuyu başarı faktörüyle dayatıcı olunmasına itirazım, özele değil ve bunuda çözümleyerek yapıyorum, anlaşılması-anlaşılmaması gibi bir kaygı da taşımıyorum.
--------------------------------------------------------------------------------
Buradan sonrası lütfen kişiye dönük değil, düşüncelerde ifade bulan söylemlerin karşılıklı bir açıklamasıdır, yani öne sürülenlere göredir, süreni hedef alma amacı taşımıyor...
Oysa dünyanın sistemi kapitalizm ve üst-yapıda belirleyici olan yine bu sistem ve sistem sadece alt-yapıda(üretim tarzı) tek bir kesim için sınırsız özgürlük istiyor, üst-yapı ise tamamen alt-yapının egemenlerine bağımlı, tahakküm(insan, bilinç, irade, eğitim, din vs tüm üst-yapısal faktör) altında ve salt meta-üretim ilişkilerine tabi kılınsın, paraya endeksli-çevrilebilir bilinç enjekte edilecek topluma, üstelik topluma satılarak.. din bile sektörel olarak içinde bunun.
Bunlar uygulanıyor, somut bir şey bu, oysa üst-yapı meta değil öznesi insandır(kamudur vs gidilsin sanayi dallarında meta üretilsin, bilgi alanlarında bilgi üretilsin, bilgiye ihtiyacımız var ama bu ihtiyacımız ve biz insanlarda ticari bir sektöre mal(meta), para ile ölçülebilir-değer biçilir bir şeylere dönüştürülmesin vs-
Akademik özerklik bunun için de isteniyor, yani insanların bilgi edinmesi ve bilgiye katıksız ve insani bir hak olarak erişilmesi için özerklikle koruma altına almak için!
Düşünce özgürlüğünden yana mıyız? Önce cevaplanması gereken budur, düşünce, bilgi(yani kamusal anlamıyla) belirli bir kar-çıkar-menfaat olarak, sektörel olarak işletilirse, o özgürlükden hiç boşa bahsetmeyelim biz! Eğitim de bu kapsamdadır. Özgürlüğü para ile alınır-satılır bir hale getirirsek, bilgiyide, özgür düşünceyide unutmamız gerekir, çünkü artık o sadece, ama sadece metadır(ticaret malıdır) alınır ve satılır ve bu bilgininde önüne duvarlar örer. (Hiç bir şey yapamıyorsak dahi neden işi salt menfaat haline getirmemiş kapitalist düşünmeyen akademisyenlerede bir kulak vermiyoruz?) ortaçağda İncil'in saklanması ve bilinmez bir dille iktidarın elinde tutulması ne ise, bu gün bilgininde metalaştırılmasının temelinde aynı şey yatar, menfaat ve bu halde kolay ulaşılamaz hale getirilmesi, diğer yandan da cazip-albenili hale getirilmesi(işte ödüller, patent vs) gerekir ve bilgi ticari sektöre çalışan bir hale getirilmesi hedeflenir... Sistem aksi kurumları ve oluşumları ise kötürümleştirerek(ödeneksiz bırakarak) amacına erişir, artık tercih şansınız da kalmaz, özgür de değilsiniz..
Kısa sunayım;
1.) Demokrasi her alanda olumlu sonuç doğurmaz. (demokrasi nedir peki?, olmadığı koşulda boşluğu ne doldurur? Yani en nihayetinde bu bir yönetim biçimi, o yoksa eni sonu bir biçim belirlemek zorundasınız. Üstelik demokrasininde normları olur, yani her yerde, her alanda aynı şey yapılamaz, biz en fazla üniversiteler için nasıl demokrasi, nasıl bir norm konusunu, peki işleyiş bu halde iken demokratik mi vs kıstaslı tartışabiliriz ve nedenlerini? )
2.) Başarı faktörü...
2 Faktörde meselenin asıl özüne eğilen değil, meselenin asıl özünden uzaklaşma eğilimi sergileyen bir kapsamdır, üstelikde ölümü gösterip(şu anki üniversiteler) sıtmaya razı eden bir yola(boğuntuya) sahiptir, yani akademik sorumluluk taşımayan siyasi-taktiksel yaklaşımlar(zaten üstdeki paragraflarda sektör yararına AKP Hükümetine kadar stratejik yaklaşım da bu biçimde, kısaca şablon haline geldi, politik bir taktik biçiminde).
AlbatrosS
13-06-2011, 21:49
Sevgili AlbatrosS,
Üniversitelerin varlık amacı demokrasi değil, bilim üretmek, insanları geleceğe ve çeşitli mesleklere hazırlamak vs.dir. Demokratik bir modelde (ki sevgili ulpian'ın da birkaç defa altını çizdiği üzere demokratik bir üniversiteden ne kastedildiği bu tarz bir modeli savunanlarca belirtilmeli) bu işlerin daha başarılı bir biçimde yapılacağını düşünseydim ben de elbette bunu savunurdum, ama gerek Türkiye'deki gerek dünyanın diğer köşelerindeki tecrübeler bizlere başka bir modelin daha fazla avantaj barındırdığını söylüyor.
demokrasi genel bir yaşam kültürüdür. bilimin yüksek olduğu toplumlar demokrasinin de ''yüksek'' derece toplumsallaştığı toplumlardır. bilimin bile bir ''etik''i vardır. demokrasi de bu yüzden önemlidir. demokrasi ''tabu''ya, ''dogma''ya gönderme yapmaz. yüksek bir kültürü ve eğitimi var sayar yahut yaratır. demokrasinin ''köklü'' olduğu yerde ''bilim'' de, ''kültür'' de, insana verilen değer de ''yüksek''tir. aynı şekilde refah da.
Mesajındaki sorulardan bazılarına yanıt vermek isterim. Mesela demokratik üniversite denen şeyi makul bulmayan bana üniversitelerin bilimsel şüphenin yeri olup olmadığını sormuşsun. Bu sorunu sevgili ulpian'ın verdiği ufak bir örnek temelinde ele alalım. Diyelim müfredata uzmanların oluşturduğu bir kurul yerine demokratik biçimde karar veriliyor.
kendi ayağınıza kurşun sıkıyorsunuz. demokrasi ''dogma''nın dayatılması değildir asla. şüphenin, sorgulamanın ''örgütlendiği'' yaşam kültürüdür.
Türkiye gibi evrim karşıtlığının yaygın olduğu bir ülkede sence bu tarz bir yöntem evrime ilişkin müfredatı nasıl etkiler?
sapıklar ''suistimal'' eder diye ''cinsel özgürlüğü'' yasaklamayı düşünüyor musun?
reşit olmayan gençler sevişemez, reşit olanlar da isteyebilir. o halde ''yasak'' koyalım? oluyor mu sevgili astur?
evrim bilimsel bir mevzudur. böylesi bir şeyin demokratik talep olması da ne demek? dindarlar şayet adem'le havva masalını ''bilimsel kıstaslarla'' izah edip kanıt sunabiliyorsa olabilir elbette :)
Sence bu bilimsellik ile ne kadar bağdaşır? Bilimsel düşüncenin temel tezi, bilimsel araştırmaya konu olan gerçeklerin, o gün geçerli olan dini, ahlaki, siyasi veya milli kaygılardan bağımsız olarak var oldukları, bu kaygılardan bağımsız olarak kavranabildikleri, ve öyle kavranmaları gerektiğidir. Üniversitede demokrasi bu anlamda bilimselliğe ket vurur, zira üniversitenin politize olmasına, yukarıda sıralanan kaygıların yer yer bilimselliğin önüne geçmesi ile olur. Üniversiteler rektörlerini oylamayla seçtiklerinde insanların oy verme eğilimlerinde daha etkili olan siyasi eğilimler mi oluyor yoksa bilimsel liyakat mı oluyor diye bir düşünmek lazım mesela.
mevcut haliyle zaten ''politize''dir.
Akademisyenlerin demokrasi sayesinde saygı vb. kaygılarla çok sayıda özgün çalışma ortaya koyacaklarına dair inanç da oldukça saf bence. Dünyanın tüm nitelikli üniversitelerinde olduğu gibi intihal yapan adamın gözünün yaşına bakmamak lazım bence. Akademisyen olabilmek için de yayın sayısı gibi asgari şartlar olmalı. Bunlar akademisyenleri keyfiyetten uzaklaştıracaktır.
suç varsa cezası da olacaktır.
Senin piyasalaşma dediğin şey, ya da vakıf üniversiteleri gibi konular tartıştığımızla bağlantılı ama yine de farklı konular. Üniversite devlet üniversitesi de olsa, vakıf üniversitesi de olsa bazı şeyler değişmiyor, tüm üniversiteler devletin olsun desek dahi yönetim modeli konusunda karar vermek durumundayız, ve demokratik üniversite modeli her iki durumda da bence ideal olmaktan çok çok uzak, hatta şimdiki YÖK modelinden bile daha kötü olacağını düşünüyorum.
demokratik, özgür ve bilimsel...
ODTÜ vb. okullar 50'lerden beri varlar, bunların yayın sayıları 70'lerde nasılmış, 80'lerde nasıl değişmiş vs. bakılabilir mesela.
ben vakıflar eğitime destek olmasın demiyorum ki astur. mesela şöyle bir şey yapılabilinir:
akademik personel için asgari bir ücret belirlenir. bunun dışında ''yayınlar, atıf sayısı, ödüller vs'' zımbırtıları her alana vakıfların kurduğu fonlarla ödüller verilir.
bunun alt sınırı da belirlenebilinir ki ''savsaklama'' olmasın.
benim tek kaygım, bu mevzunun ''kar'' sektörü haline gelmesi. akademisyenin ''ucuz iş gücü'' olup öğrencinin ''yüksek harçlar''a mahkum olması.
sevgili astur, dersane sektöründen bizzat biliyorum durumun gelebileceği noktayı. farklı mevzular; ancak, benzer alanlar.
tc'de zaten özel okullar mevcut. hatta bildiğim kadarıyla zaten ''özel'' olan bu okullar üstüne devletten de destek alıyor. (yanlış da olabilir, ama teşvikler vs)
özel sektör, kendi kurup denetlediği bir havuz sistemiyle devlet okullarındaki iyi işleri de teşvik edebilir. hatta bu durumu bir tür pdr mantığında ele alıp gayet hoş hakla ilişkiler stratejileri geliştirebilir.
yahut devlet okullarını da ''piyasalaşma'' mantığı dışında kalmak kaydıyla performansa dayalı bazı kriterlerle teşvikler yapabilir.
sermaye bu derece ''bilim'' kaygısı taşıyorsa mevcut okulların teknik, mali vs sıkıntılarına kendi kurdukları bağış havuzları vasıtasıyla destek olsun.
amaç ''üzüm'' yemek değil ki, bu derece ciddi bir potansiyel pastadan ''kar'' sağlamak...
demokrasi genel bir yaşam kültürüdür. bilimin yüksek olduğu toplumlar demokrasinin de ''yüksek'' derece toplumsallaştığı toplumlardır. bilimin bile bir ''etik''i vardır. demokrasi de bu yüzden önemlidir. demokrasi ''tabu''ya, ''dogma''ya gönderme yapmaz. yüksek bir kültürü ve eğitimi var sayar yahut yaratır. demokrasinin ''köklü'' olduğu yerde ''bilim'' de, ''kültür'' de, insana verilen değer de ''yüksek''tir. aynı şekilde refah da.
Tamam da bilimin yüksek olduğu toplumların hangisinde üniversiteler sizin uygun gördüğünüz biçimde yönetiliyor? Var mı bir tane örneği? Dünyada demokrasinin en gelişmiş biçimlerinin kullanımda olduğu İskandinav ülkelerine bakalım, hangisinde "demokratik üniversite" var? Refah desen dünyanın en müreffeh ülkelerine de bakabiliriz, ama yine aynı şey söz konusu.
Tartışma burada demokrasi iyi bir şey midir değil midir tartışması da değil ki, o konuda zaten hemfikirizdir herhalde, ama burada somut olarak üniversitelerin nasıl organize edilmeleri gerektiğini konuşuyoruz.
Demokrasi kavramını da aşırı idealize edilmiş bir şekilde tanımlıyorsun sanki. Demokratik üniversite kavramından ne anladığını somut bir biçimde yazman mümkün mü mesela? Ben demokratik üniversite dendiğinde rektörün, müfredatın falan öğrencilerin ve hocaların katıldığı bir oylama süreci ile belirleneceği tarz bir sistem düşünüyorum. Her şeyden önce bu noktayı açıklığa kavuşturmak lazım.
kendi ayağınıza kurşun sıkıyorsunuz. demokrasi ''dogma''nın dayatılması değildir asla. şüphenin, sorgulamanın ''örgütlendiği'' yaşam kültürüdür.
Velev ki demokrasi dediğin gibi bir şey, ama üniversitelerde ne çeşit pratik değişiklikler yapılmasını arzuladığınız hakkında hiçbir şey söylemiyor ki bunlar...
Demokratik dediğin üniversitede müfredat nasıl belirlenecek mesela? Oylama yapılmayacak mı? Yapılırsa kimler oy verecek? Evrim öğretilmesin tarzı bir sonuç çıkarsa yok mu sayılacak? Hani bir yönetim biçimi olarak demokrasiden bahsettiğimizde hak ve özgürlükleri anayasal güvenceler ile falan korumamız mümkün oluyor, bunu üniversitede nasıl yapacağız? :)
sapıklar ''suistimal'' eder diye ''cinsel özgürlüğü'' yasaklamayı düşünüyor musun?
reşit olmayan gençler sevişemez, reşit olanlar da isteyebilir. o halde ''yasak'' koyalım? oluyor mu sevgili astur?
Bu analojilerle anlatmak istediğini açıkçası anlayamadım. Ne alaka şimdi?
mevcut haliyle zaten ''politize''dir.
Evet, ama zaten biz mevcut sistemi de bu açıdan olumsuz buluyor ve değişmesini istiyoruz. Şimdiki sistem iyi diyen yok, ama şimdiki kötü diye aynı zayıflıkları barındıran bir diğer sisteme geçmek anlamsız.
suç varsa cezası da olacaktır.
E tamam. Bilim üretenin de ödülü olmasın mı?
amaç ''üzüm'' yemek değil ki, bu derece ciddi bir potansiyel pastadan ''kar'' sağlamak...
Bu tarz takıntıları anlayamıyorum. Benim için önemli olan üniversitelerimizin olabildiğince çok öğrenciye olabilecek en iyi eğitimi vermeleri mesela. Süreçte birileri kâr etmiş ya da etmemiş hiç umurumda değil. Bu tarz endişeleri son derece irrasyonel, hatta zararlı buluyorum.
ahura mazda
13-06-2011, 23:26
Sevgili AlbatrosS,
Üniversitelerin varlık amacı demokrasi değil, bilim üretmek, insanları geleceğe ve çeşitli mesleklere hazırlamak vs.dir. Demokratik bir modelde (ki sevgili ulpian'ın da birkaç defa altını çizdiği üzere demokratik bir üniversiteden ne kastedildiği bu tarz bir modeli savunanlarca belirtilmeli) bu işlerin daha başarılı bir biçimde yapılacağını düşünseydim ben de elbette bunu savunurdum, ama gerek Türkiye'deki gerek dünyanın diğer köşelerindeki tecrübeler bizlere başka bir modelin daha fazla avantaj barındırdığını söylüyor.
Mesajındaki sorulardan bazılarına yanıt vermek isterim. Mesela demokratik üniversite denen şeyi makul bulmayan bana üniversitelerin bilimsel şüphenin yeri olup olmadığını sormuşsun. Bu sorunu sevgili ulpian'ın verdiği ufak bir örnek temelinde ele alalım. Diyelim müfredata uzmanların oluşturduğu bir kurul yerine demokratik biçimde karar veriliyor. Türkiye gibi evrim karşıtlığının yaygın olduğu bir ülkede sence bu tarz bir yöntem evrime ilişkin müfredatı nasıl etkiler? Sence bu bilimsellik ile ne kadar bağdaşır? Bilimsel düşüncenin temel tezi, bilimsel araştırmaya konu olan gerçeklerin, o gün geçerli olan dini, ahlaki, siyasi veya milli kaygılardan bağımsız olarak var oldukları, bu kaygılardan bağımsız olarak kavranabildikleri, ve öyle kavranmaları gerektiğidir. Üniversitede demokrasi bu anlamda bilimselliğe ket vurur, zira üniversitenin politize olmasına, yukarıda sıralanan kaygıların yer yer bilimselliğin önüne geçmesi ile olur. Üniversiteler rektörlerini oylamayla seçtiklerinde insanların oy verme eğilimlerinde daha etkili olan siyasi eğilimler mi oluyor yoksa bilimsel liyakat mı oluyor diye bir düşünmek lazım mesela.
Akademisyenlerin demokrasi sayesinde saygı vb. kaygılarla çok sayıda özgün çalışma ortaya koyacaklarına dair inanç da oldukça saf bence. Dünyanın tüm nitelikli üniversitelerinde olduğu gibi intihal yapan adamın gözünün yaşına bakmamak lazım bence. Akademisyen olabilmek için de yayın sayısı gibi asgari şartlar olmalı. Bunlar akademisyenleri keyfiyetten uzaklaştıracaktır.
Senin piyasalaşma dediğin şey, ya da vakıf üniversiteleri gibi konular tartıştığımızla bağlantılı ama yine de farklı konular. Üniversite devlet üniversitesi de olsa, vakıf üniversitesi de olsa bazı şeyler değişmiyor, tüm üniversiteler devletin olsun desek dahi yönetim modeli konusunda karar vermek durumundayız, ve demokratik üniversite modeli her iki durumda da bence ideal olmaktan çok çok uzak, hatta şimdiki YÖK modelinden bile daha kötü olacağını düşünüyorum.
ODTÜ vb. okullar 50'lerden beri varlar, bunların yayın sayıları 70'lerde nasılmış, 80'lerde nasıl değişmiş vs. bakılabilir mesela.
Yani o kadar yanlış saptamalar var ki şaşırmamak mümkün değil.Yayın sayılarının artması bir şey teşkil etmiyor,o kadar boş ve kopyala - yapıştır
yayınlar var ki olmasa daha iyiydi diyebiliyorsun.
Akademi yerlerde sürünüyor Türkiye'de.YÖK'de bunun tetikleyicisi.Ufak tefek incelemelerimde nice doktora tezlerinde ki yanlışlara denk geldim anlatamam.
Nice proflar mevkilerine salt dil çevirileri ile gelmişler vs.İnternet yaygınlaşınca bunların tespiti elbette ki daha kolay oldu ancak tezlere ulaşmak için de çoğu zaman ayrı prosedür gerekiyor,izin belgesi almak gibi bir zorunluluğunuz var.
mesela ulusal tez merkezi tez2.yok.gov.tr yi ele alalım.Burada yayınlanan ve sizin ulaşabileceğiniz tez sayısı çok sınırlı,ulaşabildiklerinizin çoğu da yüksek lisans.Mesela Cambridge'den bir hoca ya mesaj atıyorsunuz,adam çalışmalarında ki her türlü içeriği paylaşıyor,üstüne ilginizden dolayı teşekkür ediyor.
Bizde bir doktora tezine ulaşmak için kırk takla atıyorsunuz.Nedeni de yanlışların üstünün örtülmesi,mevkiden olmama vs.Böyle merkezi bir kurum ve denetim eksikliği olursa,durum maalesef böyle oluyor.Sonra Türkiye'de yayın sayısı artmış de.Böyle oluyorsa bende çeviriyi yapıp kendi adımla yayınlayayım eğer buna bilim diyorsanız ?
Üniversite kendi iç dinamiği içinde politize olabilir,bu yönde şekillenebilir bence gayet makul bir durum,en güzel örneği de Frankfurt Okulu'dur.
Yani o kadar yanlış saptamalar var ki şaşırmamak mümkün değil.Yayın sayılarının artması bir şey teşkil etmiyor,o kadar boş ve kopyala - yapıştır
yayınlar var ki olmasa daha iyiydi diyebiliyorsun.
Yayın sayısı dışında ölçütler de var. Yayımlanan makalelerin ne derece etkili olduğu alıntılanma sayısı ile falan ölçülebiliyor mesela, ve bunlarda da artış var.
Akademi yerlerde sürünüyor Türkiye'de.YÖK'de bunun tetikleyicisi.Ufak tefek incelemelerimde nice doktora tezlerinde ki yanlışlara denk geldim anlatamam.
Nice proflar mevkilerine salt dil çevirileri ile gelmişler vs.İnternet yaygınlaşınca bunların tespiti elbette ki daha kolay oldu ancak tezlere ulaşmak için de çoğu zaman ayrı prosedür gerekiyor,izin belgesi almak gibi bir zorunluluğunuz var.
YÖK'ten kimse memnun değil zaten. "YÖK bile önceki modelden akademik anlamda daha başarılı" dediğimde YÖK'ü övmüş ya da savunmuş olmuyorum, sadece iki modeli nesnel ölçütler ışığında karşılaştırmış oluyorum. YÖK'ten ben de memnun değilim, ama bu demokratik üniversite muhabbeti hiçbir şeye çare değil.
Üniversite kendi iç dinamiği içinde politize olabilir,bu yönde şekillenebilir bence gayet makul bir durum,en güzel örneği de Frankfurt Okulu'dur.
Çok ama çok alakasız bir örnek olmuş bu. Frankfurt Okulu denen şey Frankfurt Goethe Üniversitesi'ndeki sosyal araştırma enstitüsü olan Institut für Sozialforschung'da toplanan bir grup entelektüelin mensubu oldukları bir düşünce ekolü. İnsanların örneğin rektör seçimi konusunda hükümet yanlısı-karşıtı gibi bir temelde kamplaşması ile Frankfurt Okulu'nun (ya da benim tercüme etmeyi tercih ettiğim şekliyle Ekolü'nün) ne alakası var şimdi?
Burada genel olarak üniversitelerin organizasyonu konusunu tartışmaktayız.
Bahsi geçen üniversitede de nasıl bir model kullanılıyor merak edenler açıp baksın...
Üniversite kendi iç dinamiği içinde politize olabilir,bu yönde şekillenebilir bence gayet makul bir durum,en güzel örneği de Frankfurt Okulu'dur.
Astur da açıklamış, ama bu örneğin tartışılan konuyla ilgisizliğini ben de vurgulamak istiyorum. Frankfurt Ekolü, bilimin (en azından sosyal bilimlerin) politikadan ayrılamayacağını, bilimin de net politik pozisyonları olması gerektiğini savunan bir düşünce ekolü. Şahsen ana tezlerini paylaşmadığım bir ekol. Ama üniversitelerde kimin prof, dekan, rektör olacağına, hangi çalışmalara ağırlık verileceğine, derste ne işleneceğine üniversitedeki ilgili alanın uzmanları mı karar versin, yoksa tüm üniversite mensupları, öğrencileri vs. oylayarak mı karar versin tartışmasıyla Frankfurt ekolünün ilgisini ben de göremedim.
Başlık boyunca ''bilimsel/akademik kalitenin tek kıstası yayın sayısıdır'' diyen ise hiç olmadı. Yayınların ilgili alanda dünya çapında ne kadar dikkate alındığı, iktibas edildiği vs. gibi nesnel ölçütleri gözetmeden salt yayın sayısının elbette hiçbir önemi olmaz. Türkiye'de ''demokratik üniversite'' modeli denendi, verim vermedi. Dünyanın hiçbir başarılı üniversitesinde de bu model uygulanmıyor.
ahura mazda
14-06-2011, 01:16
Politize olmak deyince siz takım tutmak gibi mi algılıyorsunuz ? Yani A iktidar partisi ile B Muhalif parti mücadelesi mi sadece kast ettiğiniz ?
Onun dışında Frankfurt Okulu "bir grup entellektüel" diyerek sınırlandırılamayacak kadar önemli bir konu, tercümeniz de yanlış,salt bir ekol olarak alınamaz yani o yüzden geçerli bir örnek.Gayet de mantıklı ve önemli bir örnek.
Sizin algınız yanlış yönde çalışıyor siz komple bir üniversitenin akpli olması chpli olması gibi algılıyorsunuz.Bu basit anlayış da benim Frankfurt Okulu örneğini anlamamanıza neden oluyor.
En basit anlatımla sizin algınızla anlatayım adamlar en başlarda neo-marxist ve üniversite de enstitü çatısında birleşiyorlar (daha sonra bölünmeler ayrılmalar hali ile oluyor) Bundan politize daha ne olabilir merak etmekteyim ? Hele de Okulun kurulduğu dönemin koşullarını düşünürsek tam manası ile politize olmak demektir bu.Siz partizanlık olarak algılıyorsunuz o durum yanlış.
sevgili ahura mazda,
''kimin prof, dekan rektör olacağına; derste ne işleneceğine, hangi çalışmalara/araştırmalara ağırlık verileceğine üniversitenin ilgili alanındaki uzmanları mı karar versin, yoksa tüm üni çalışanları, öğrencileri birlikte oylayarak mı karar versin'' sorusunun (ki bu soruya 'demokratik üniversite olsun' diyenlerden bir türlü cevap gelmedi) Frankfurt Ekolü ile ne alakası var kozmos aşkına. Frankfurt Ekolü, politize bir ekoldü, doğru. Ama biz de zaten üniversite hocaları toplumsal, siyasi konularda fikir yürütmesin, tamamen apolitik olsun filan demiyoruz ki. Tartışılan konu farklı...
ahura mazda
14-06-2011, 01:22
Astur da açıklamış, ama bu örneğin tartışılan konuyla ilgisizliğini ben de vurgulamak istiyorum. Frankfurt Ekolü, bilimin (en azından sosyal bilimlerin) politikadan ayrılamayacağını, bilimin de net politik pozisyonları olması gerektiğini savunan bir düşünce ekolü. Şahsen ana tezlerini paylaşmadığım bir ekol. Ama üniversitelerde kimin prof, dekan, rektör olacağına, hangi çalışmalara ağırlık verileceğine, derste ne işleneceğine üniversitedeki ilgili alanın uzmanları mı karar versin, yoksa tüm üniversite mensupları, öğrencileri vs. oylayarak mı karar versin tartışmasıyla Frankfurt ekolünün ilgisini ben de göremedim.
Başlık boyunca ''bilimsel/akademik kalitenin tek kıstası yayın sayısıdır'' diyen ise hiç olmadı. Yayınların ilgili alanda dünya çapında ne kadar dikkate alındığı, iktibas edildiği vs. gibi nesnel ölçütleri gözetmeden salt yayın sayısının elbette hiçbir önemi olmaz. Türkiye'de ''demokratik üniversite'' modeli denendi, verim vermedi. Dünyanın hiçbir başarılı üniversitesinde de bu model uygulanmıyor.
İlk önce ben sizin sorunuza yanıt vermedim.Astur'un politize lafına binaen cevap verdim,yani olayın sizin sorunuzla alakası yok.
İkinci cevap verdiğim nokta da Astur'un bu cümlesidir." ODTÜ vb. okullar 50'lerden beri varlar, bunların yayın sayıları 70'lerde nasılmış, 80'lerde nasıl değişmiş vs. bakılabilir mesela."
İlk önce ben sizin sorunuza yanıt vermedim.Astur'un politize lafına binaen cevap verdim,yani olayın sizin sorunuzla alakası yok.
Biliyorum sevgili ahura mazda, Astur'un iletilerini de okuduğum ve içerik olarak katıldığım için tartışmaya dahil olmak istedim, tekrar çıkabilirim dilerseniz tabii... :)
Şunu söylemeye çalışıyorum: Eğer siz ''üniversitenin politize olması illa ki kötü birşey değildir, üniversiteden tamamen apolitik olmasını beklemek yanlıştır'' diyorsanız ve bu bağlamda Frankfurt Ekolünü örnek olarak getiriyorsanız, haklısınız elbette. Ama Astur'un ve benim ''demokratik üniversite''ye karşı çıkarken öne sürdüğümüz 'politize potansiyeli'nin bununla bir ilgisi yok. Üniversiteler tamamen apolitik olsun, toplumsal, siyasi konulara dair fikir geliştirmesin, demiyoruz zaten. Ama akademik kararları ilgili alanın uzmanları yerine tüm üni mensuplarının oylamasına bırakmak, gereksiz ve verimsiz bir alanda politize tehlikesi içeriyor.
ahura mazda
14-06-2011, 01:28
sevgili ahura mazda,
''kimin prof, dekan rektör olacağına; derste ne işleneceğine, hangi çalışmalara/araştırmalara ağırlık verileceğine üniversitenin ilgili alanındaki uzmanları mı karar versin, yoksa tüm üni çalışanları, öğrencileri birlikte oylayarak mı karar versin'' sorusunun (ki bu soruya 'demokratik üniversite olsun' diyenlerden bir türlü cevap gelmedi) Frankfurt Ekolü ile ne alakası var kozmos aşkına. Frankfurt Ekolü, politize bir ekoldü, doğru. Ama biz de zaten üniversite hocaları toplumsal, siyasi konularda fikir yürütmesin, tamamen apolitik olsun filan demiyoruz ki. Tartışılan konu farklı...
Onun dışında sizin sorunuza gelirsek,üniversitelerin özerk olması gerektiğini savunuyorum.Onun dışında kimin dekan olacağını ilgili Fakülte de ki öğretim görevlileri ve öğrenci temsilcilerinin oyları belirlemeli,Rektör içinde fakülte temsilcileri ve üniversite bünyesinde ki öğretim görevlilerinin bütünü karar vermeli düşüncesindeyim.
Çalışma ve Araştırmalar konusunda ise kararsız olduğumu itiraf edeyim.
ahura mazda
14-06-2011, 01:43
Biliyorum sevgili ahura mazda, Astur'un iletilerini de okuduğum ve içerik olarak katıldığım için tartışmaya dahil olmak istedim, tekrar çıkabilirim dilerseniz tabii... :)
Şunu söylemeye çalışıyorum: Eğer siz ''üniversitenin politize olması illa ki kötü birşey değildir, üniversiteden tamamen apolitik olmasını beklemek yanlıştır'' diyorsanız ve bu bağlamda Frankfurt Ekolünü örnek olarak getiriyorsanız, haklısınız elbette. Ama Astur'un ve benim ''demokratik üniversite''ye karşı çıkarken öne sürdüğümüz 'politize potansiyeli'nin bununla bir ilgisi yok. Üniversiteler tamamen apolitik olsun, toplumsal, siyasi konulara dair fikir geliştirmesin, demiyoruz zaten. Ama akademik kararları ilgili alanın uzmanları yerine tüm üni mensuplarının oylamasına bırakmak, gereksiz ve verimsiz bir alanda politize tehlikesi içeriyor.
Onun dışında Akademik karar derken,içerik olarak tam olarak neyi kast ediyorsunuz ?
Bir örnek ile A şirketi tekstil konusunda yetkin bir konumda ve şirketi bir ileri götürmek için teknolojik koşullarını iyileştirmek hatta önder konumda olmak istiyor, B üniversitesi bünyesinde ki ilgili bölüm de ki akademisyenler ise tekstil de üretimi arttırmaktan ziyade çok farklı konularda araştırma yapmaktalar ve öğrenciler bu çalışmalara aktif olarak katılmakta (doktora hazırlayanlar,yüksek lisans öğrencileri bazen lisans öğrencileri) ancak A şirketi salt akademisyenlerle anlaşıyor ve akademisyenlerin oyuyla ana konu bu şirkette ki üretim artışı oluyor,tekstil makinelerin geliştirilmesi,a şirketinin kullandığı kumaşlar üzerinde analiz ilgisi vs. şimdi bu durum size mantıklı geliyor öyle mi ?
Onun dışında sizin sorunuza gelirsek,üniversitelerin özerk olması gerektiğini savunuyorum.Onun dışında kimin dekan olacağını ilgili Fakülte de ki öğretim görevlileri ve öğrenci temsilcilerinin oyları belirlemeli,Rektör içinde fakülte temsilcileri ve üniversite bünyesinde ki öğretim görevlilerinin bütünü karar vermeli düşüncesindeyim.
Çalışma ve Araştırmalar konusunda ise kararsız olduğumu itiraf edeyim.
Öncelikle soruya cevap verdiğiniz için teşekkür ederim. Verimli tartışma, birbirini anlamaya çalışma işte böyle birşey olsa gerek... Dekan ve rektörler konusunda öğrenci temsilcileri ve öğretim görevlilerinin oylayarak karar vermesinin daha uygun olacağını söylüyorsunuz. Prof. konusuna girmemişsiniz. Çalışma ve araştırmalar konusunda ise kararsız olduğunuzu söylemişsiniz. Açıkçası ben de dekan ve rektör konusunda kararsızım diyebilirim. Yani bu ikisinde öğrenci temsilcilerinin de (öğretim görevlilerine nazaran daha az bir oranda) oy haklarının olmasına kesinlikle karşıyım diyemiyorum. Nitekim bu ikisi idari yanları ağır basan görevler... Ama mesela kimin Prof olacağına sadece ilgili alanın (söz konusu üniversitedeki) uzmanlarının karar vermesi gerektiğini düşünüyorum.
Onun dışında Akademik karar derken,içerik olarak tam olarak neyi kast ediyorsunuz ?
Bir örnek ile A şirketi tekstil konusunda yetkin bir konumda ve şirketi bir ileri götürmek için teknolojik koşullarını iyileştirmek hatta önder konumda olmak istiyor, B üniversitesi bünyesinde ki ilgili bölüm de ki akademisyenler ise tekstil de üretimi arttırmaktan ziyade çok farklı konularda araştırma yapmaktalar ve öğrenciler bu çalışmalara aktif olarak katılmakta (doktora hazırlayanlar,yüksek lisans öğrencileri bazen lisans öğrencileri) ancak A şirketi salt akademisyenlerle anlaşıyor ve akademisyenlerin oyuyla ana konu bu şirkette ki üretim artışı oluyor,tekstil makinelerin geliştirilmesi,a şirketinin kullandığı kumaşlar üzerinde analiz ilgisi vs. şimdi bu durum size mantıklı geliyor öyle mi ?
''Adakemik karar'' derken, ne kastettiğimi örneklemiştim aslında. Mesela derste ne işleneceği, bir alanda hangi çalışmalara/araştırmalara yoğunluk verileceği gibi bilimsel değerlendirme gerektiren konular. Ki buna bence Prof seçimi de dahil. Verdiğiniz örnekteki durum bana da mantıklı gelmiyor. Bence de üniversitelerin, araştırmaların tamamen bir takım şirketlerin kontrolüne girme tehlikesine karşı etkin önlemler alınmalı. Bu noktada farklı düşünmüyoruz. Diğer yandan bence çözüm ''endüstri ile üniversite arasında hiçbir ilişki olmasın'' gibi uç bir tutum da olamaz (ki siz de böyle birşey savunadınız zaten).
Şu noktada (en azından genel hatlarıyla) anlaşabileceğimizi umuyorum:
'Demokrasi' dediğimiz şey, bazı alanlarda -eğer bunun daha iyi olacağını düşünüyorsak-, yine demokratik yollarla o alanın genel çerçevesini yasalarla düzenleyip, bu çerçeve içerisindeki kararları konunun uzmanlarına bırakmaya engel değildir. Neticede demokrasi eğer halkın kendi iradesiyle yönetilmesi ise ve halk da ''şu alanlarda genel çerçeveyi yasalarla belirleyelim, ama ondan sonrasındaki özel bilgi gerektiren kararları şu şekilde belirlenecek uzmanlara bırakalım'' görüşünü daha makul bulursa, böyle bir düzenlemeyi yapabilmesi de aynı halkın demokratik bir hakkıdır. Elbette, düzenlemeyi daha sonra gidişata göre revize etme, değiştirme hakkının baki olması şartıyla. Yani demek istediğim: Üniversitelerin işleyişinin genel çerçevesini ve ilkelerini demokratik meşruiyeti olan yasalarla belirleyip, bu çerçeve içerisinde alınması gereken akademik kararlar için yine yasa ile söz konusu üniversitedeki ilgili alanın uzmanlarını yetkilendirmek, demokrasi düşüncesine aykırı birşey değil. Tartıştığımız her iki model de demokrasi teorisi açısından meşru. Biz şu an, hangisinin daha makul, işlevsel, iyi olacağını tartışıyoruz. Bence böyle bir tartışmada genel akıl yürütmelerimizin yanısıra, geçmişte edinilmiş tecrübelerin ve dünyada bu işin hangi modellerle çözüldüğünün, hangilerinin başarılı olduğunun da önemli bir rolü olmalı, diye düşünüyorum.
Politize olmak deyince siz takım tutmak gibi mi algılıyorsunuz ? Yani A iktidar partisi ile B Muhalif parti mücadelesi mi sadece kast ettiğiniz ?
Politizasyondan kastım elbette üniversitelerdeki öğrenci ve akademisyenlerin siyasetle hiç ilgilerinin olmaması gibi bir şey değil. Özellikle sosyal bilimler alanındaki insanlar için bu tarz bir şey zaten pek de mümkün değil.
Zararlı sonuçları olacak politizasyondan kastım rektör, dekan, profesör vb. pozisyonlara gelecek insanların akademisyenler ve öğrenciler tarafından seçilecek olmaları durumunda meydana geleceğini sandığım şeyler. Özellikle üniversitelerimizdeki geçmiş deneyimleri göz önüne aldığımızda bu tarz seçimlerde önceliğin akademik liyakattan ziyade siyasi eğilim veya yaşam tarzı gibi şeyler olacağını kestirmek zor değil. Bu tarz bir sistemde öğrenci ve akademisyenler arasında gerekli çoğunluğu sağlayan bir grubun koca bir üniversitenin kadrolarını tamamen kendi çizgilerindeki insanlarla doldurması da son derece olası olacaktır. Üniversite mensuplarının bu tarz seçimer için ne kadar zaman ve enerjilerini harcayacakları da üstünde durulması gereken bir şey. Türkiye'nin demokratik üniversite deneyiminde bu tarz şeyler oldu. Şimdiki sistem de son derece sıkıntılı tabii, cumhurbaşkanlarının rektör atamaları hem Sezer, hem de Gül döneminde durmaksızın sıkıntı ve tartışma yarattı ve yaratıyor örneğin.
Onun dışında Frankfurt Okulu "bir grup entellektüel" diyerek sınırlandırılamayacak kadar önemli bir konu, tercümeniz de yanlış,salt bir ekol olarak alınamaz yani o yüzden geçerli bir örnek.Gayet de mantıklı ve önemli bir örnek.
Bir grup entelektüel derken herhangi bir küçümseme vs. amacım yoktu açıkçası. Okul sözcüğünün ekol sözcüğünden daha iyi bir tercüme olduğunu da kesinlikle düşünmüyorum. Okul sözcüğü School/Schule sözcüklerinin sözlük karşılığı ama Türkçede okul sözcüğü o şekilde kullanılmaz.
ahura mazda
14-06-2011, 03:20
Yüksek Lisans - Doktora - Doçentlik ve Profluk konularında zaten kimsenin aksin düşündüğünü sanmıyorum yani elbette ki sadece akademisyenler bunu gözden geçirip onaylayacak ancak tez savunmalarının şeffaf olması ve öğrencilerin de gözlemci olarak katılması gerekir.(normalde bu durum opsiyonludur,tezi savunan kişinin insafına bakar)
Onun dışında akademi ilgili kararların halka bırakılması çoğu zaman tehlikelidir çünkü çoğu zaman halk ile akademinin bağı kopuktur ve bu yüzden de halk akademiyi anlayamaz,geri döndürülemez bir yola girilebilir.Mesela bugün üniversitelerin ticarethanelere dönüştürülmeleri buna en iyi örnek gösterilebilir.
Mevcut hükümetimizle beraber üniversitelerde ki her şeye zam geldi üstüne harç paraları arttı,üniversiteye bağlı birimler özelleştirildi yetmedi taşeronlara verildi.Mesela üniversite yemekhanesi bir çok okulda özelleştirilmiş durumda ve Taşeronlara verildi,normalde bu tesisleri Üniversite kendi bünyesinde işletir,maddi durumu iyi olmayan öğrenciler de buralarda çalışma imkanı bulurdu ki bu çok iyi bir olanaktır.
Ancak özelleştirme ile beraber yemekhanelerde fiyatlar arttı,lezzet kalitesi düştü üstüne de öğrenciler buralar da çalışamaz oldu.Bu yüzden öğrenciler protesto ettiler bu durumu en çok İstanbul Üniversitesin de oldu bu protestolar.Sol gruplar iyi yüklendiler bu duruma şimdi İstanbul Üniversitesinde bir öğrenci için öğle yemeğinin fiyatı 50 kuruş ayrıca bildiğim kadarı ile üniversite işletiyor yemekhaneyi.Peki Üniversite bu durumdan zarar mı ediyor ? Hayır etmiyor ama karda etmiyor olması gereken budur zaten.
Ayrıca Üniversitenin bünyesinde bulunan araziler çok geniştir,üniversite'nin kullanılmadığı alanlar özel şirketlere kiralanabilir ki kiralanıyor ancak üniversite içinde döngüsü olmuyor.
Arazisi en geniş Üniversitelerden Ege üniversitesi buna en iyi örnek mesela,arazisinin bir bölümü "Forum" denilen mağazalar cennetine kiralık (tam anlaşma koşullarını bilmiyorum) bir bölümünde büyük bir kipa var ve hala aşırı arazisi var ancak bu para okul içinde dönmüyor,okula yatırım olarak gelmiyor.Binalar çok kö.tü durumda,derslikler felaket sadece olayı kampüs ve mevki kurtarıyor.
Birde bankalarla anlaşıp öğrenci kartı çıkarma olayı var üniversitelerin o daha da feci durum bazı öğrencilerle konuştuk dedik kredi kartını almak zorunda değilsiniz ama kart dağıtan banka görevlileri almak zorundaymışlar gibi yaklaşmış öğrencilere mesela çocuklar zorunlu almışlar.Daha üniversite içinde işletilen kafeler vs i saymıyorum.
Yani üniversite kendi içinde muazzam bir komplekse dönebilecekken özelleştirmenin getirdği yıkım ve paranın bürokratik engeller vesilesi ile kendi içinde kullanamamanın mağduriyetini yaşıyor.
Peki ne demeye getiriyorum,neden bunları söyledim ?
İzah edeyim bir çok Üniversite harç almasa dahi öğrenciler üstünden kar etmese dahi normal bir şekilde "kar" eder bu "kar" ı üniversite içi yatırıma,öğrenciye yönelik iyileştirmelere harcayabilir.Yani bir öğrenci parasız eğitim alabilir,üniversite bünyesinde kalacak yurtta minimum ücretle iyi bir konfor elde edebilir,yemek masrafı denen bir şeyi olmaz vs. Ama işte burası Türkiye bunu dediğin zaman suçlu oluyor insan ancak olması gereken budur.Yüksek eğitim alan bir adamı gündelik hayat şartlarına sıkıştırırsan orada ne bilim üretilir,ne felsefe yapılır,ne de algı açık olur.
Yurt dışında harç olayı olmayan bir üniversite'ye örnek Viyana üniversitesi gösterilebilir.Ancak onlarda şuan bizim durum la karşı karşıyalar,neredeyse tüm dünya'da değişim üniversite bünyesinde ki her şeyin özelleştirmesine gidiyor ve bizde ki gibi sönük tepkiler olmuyor tabii oralarda,öğrenciler bilinçli buna tepki koydular ve harç olayı geri çekildi.(kaldı ki harçlar durumu iyi olmayan öğrencilere geri veriliyordu)
Yani olay şudur ki üniversiteler bundan yaklaşık 2500 yıl önce Platon ve Aristo'nunda
belirttiği gibi iktidar baskısından uzak,kendi içinde bağımsız olmalı.Ne yazik ki 2500 yıl önce ki durum günümüzde tekrar tekabül etmekte.O zamanın sorunu zengin Arkhonlardı,şimdi burjuvazi aslında o kadar büyük fark yok :)
AlbatrosS
14-06-2011, 10:30
Tamam da bilimin yüksek olduğu toplumların hangisinde üniversiteler sizin uygun gördüğünüz biçimde yönetiliyor? Var mı bir tane örneği? Dünyada demokrasinin en gelişmiş biçimlerinin kullanımda olduğu İskandinav ülkelerine bakalım, hangisinde "demokratik üniversite" var? Refah desen dünyanın en müreffeh ülkelerine de bakabiliriz, ama yine aynı şey söz konusu.
yayın sayısı, denetimler, vs kriterlerle bir sorun yok zaten. bu konuda illa ki teşvik edici performans kriterleri konabilir. benim derdim ''piyasalaşma''yla.
iskandinav demişken, onların da ''sosyal demokrat'' ülkeler olduğunu biliyorum ben.
zamanım yoh, sonra yazacağım... tek bir soru:
hangi demokratik ülkede yök var?
hangi gelişmiş ülkede gösteri yaptı diye yurttan öğrenci atılıyor? soruşturma yiyor, mahkemede aklandığı halde okuldan cezası onanıyor?
Tartışma burada demokrasi iyi bir şey midir değil midir tartışması da değil ki, o konuda zaten hemfikirizdir herhalde, ama burada somut olarak üniversitelerin nasıl organize edilmeleri gerektiğini konuşuyoruz.
* yaratıcı girişimlerin ''takdir,onay ve saygı'' görebildiği her organizasyon özünde demokrasidir. bu bir tür pedagoji mevzusu aslında.
* yayın kriterler vs ile derdim yok; bu tarz kriterler olabilir.
* sorun daha çok ''çalışma şartları, sosyal güvence ve öğrenci bursları'' ile alakalı.
Demokrasi kavramını da aşırı idealize edilmiş bir şekilde tanımlıyorsun sanki. Demokratik üniversite kavramından ne anladığını somut bir biçimde yazman mümkün mü mesela? Ben demokratik üniversite dendiğinde rektörün, müfredatın falan öğrencilerin ve hocaların katıldığı bir oylama süreci ile belirleneceği tarz bir sistem düşünüyorum. Her şeyden önce bu noktayı açıklığa kavuşturmak lazım.
özel üniversitelerde öğrenci komisyonları, şikayet formları vs bir sürü zımpırtı yok mudur?
bu komisyonlarda öğrencilerin öğretmenler hakkında fikir ve performansı sorulmaz mı?
öğrenciler aynı dersi veren atıyorum 3 farklı öğretmenden birini seçemez mi?
öğrenciler eğitim almak istedikleri branş ve müfredata ilişkin abd okullarında çoktan seçmeli formlar doldurmazlar mı?
özel sektörde ''talep görmeyen'' üniversite dilediği kadar başarılı olsun, ne olacaktır? bu da bir ''öğrenci seçimi'' olmuyor mu?
Velev ki demokrasi dediğin gibi bir şey, ama üniversitelerde ne çeşit pratik değişiklikler yapılmasını arzuladığınız hakkında hiçbir şey söylemiyor ki bunlar...
Demokratik dediğin üniversitede müfredat nasıl belirlenecek mesela? Oylama yapılmayacak mı? Yapılırsa kimler oy verecek? Evrim öğretilmesin tarzı bir sonuç çıkarsa yok mu sayılacak? Hani bir yönetim biçimi olarak demokrasiden bahsettiğimizde hak ve özgürlükleri anayasal güvenceler ile falan korumamız mümkün oluyor, bunu üniversitede nasıl yapacağız? :)
''çok seçmeli eğitim kategorileri'' ile... öğrenci temel dallar dışında ne hakkında eğitim almak istediğini seçebilir. öğrenci rektör hakkındaki somut kanaat ve görüşlerini yönetimlere bildirme hakkına sahip olabilir.
evrimi izah ettim, ama anlaşılmamış sanırım... evrim öğretilmesin diye bir konu gündeme nasıl gelecek?
biyoloji eğitimi almak isteyen evrimi mecburen görecek. çünkü bilimsel gerçek bu. yaratılışı bilimsel yönden kanıtlayan mı var?
Bu analojilerle anlatmak istediğini açıkçası anlayamadım. Ne alaka şimdi?
akıl dışı, yanlış tercihler yapar korkusuyla insanları kısıtlayacak mıyız yani. ve yanlış bir örnek veriliyor. evrim biyoloji müfredatının temel konusudur.
Evet, ama zaten biz mevcut sistemi de bu açıdan olumsuz buluyor ve değişmesini istiyoruz. Şimdiki sistem iyi diyen yok, ama şimdiki kötü diye aynı zayıflıkları barındıran bir diğer sisteme geçmek anlamsız.
ben de hem akademisyenin hem öğrencinin kaygılarının makul ölçülerde tutulduğu bir sistemden yanayım.
E tamam. Bilim üretenin de ödülü olmasın mı?
olsun, zaten örneğini verdim. devlet ve vakıflar işbirliğinde vakıfların denetlediği bir fonla desteklensin.
Bu tarz takıntıları anlayamıyorum. Benim için önemli olan üniversitelerimizin olabildiğince çok öğrenciye olabilecek en iyi eğitimi vermeleri mesela. Süreçte birileri kâr etmiş ya da etmemiş hiç umurumda değil. Bu tarz endişeleri son derece irrasyonel, hatta zararlı buluyorum.
sorun da burada ya!
iyi ve kaliteli eğitim için gerekli kriterler ''devlet'' bile olsa karşılanabilir. yayın vs kriterlerini devlette koymaya engel olan ne mesela?
özelleştiği zaman şu ortaya çıkacak:
akademisyen aynı zamanda bir pdr modülü olmak zorunda.
bakın dersanelerden örnek verelim yahut özel liselerden vs.
bu tarz yerlerde öğretmen eğitim faaliyetleri dışında halkla ilişkiler vs bir sürü sorumluluğu yüklenmek zorunda. müşterinin kaygılarını gözetlemek. patron da piyasayı, ücretleri vs düşünmek zorunda.
%50 kayıt dışının bir başbakan tarafından ikrar edildiği; artık ''lütfen verginizi verin ki hizmet edelim'' çaresizliğine düşüldüğü bir ülkede ''piyasalaşma'' akademisyenlerin intihiharıdır yahu. bunun anlaşılmıyacak bir yanı yok ki.
yayın sayısı, denetimler, vs kriterlerle bir sorun yok zaten. bu konuda illa ki teşvik edici performans kriterleri konabilir. benim derdim ''piyasalaşma''yla.
Tamam da burada konuştuğumuz konu demokratik üniversite modeli değil mi?
iskandinav demişken, onların da ''sosyal demokrat'' ülkeler olduğunu biliyorum ben.
Tamam da, ben üniversiteleri hakkında bir soru sormuştum.
zamanım yoh, sonra yazacağım... tek bir soru:
hangi demokratik ülkede yök var?
Ben YÖK sisteminin kalkması gerektiği kanaatindeyim zaten, bu sorunun muhatabı neden ben olayım?!
* yaratıcı girişimlerin ''takdir,onay ve saygı'' görebildiği her organizasyon özünde demokrasidir. bu bir tür pedagoji mevzusu aslında.
Bu dediğin bir diktatörlükte de pekala mümkün olabilir. Böyle tanım olmaz bence...
özel üniversitelerde öğrenci komisyonları, şikayet formları vs bir sürü zımpırtı yok mudur?
bu komisyonlarda öğrencilerin öğretmenler hakkında fikir ve performansı sorulmaz mı?
öğrenciler aynı dersi veren atıyorum 3 farklı öğretmenden birini seçemez mi?
öğrenciler eğitim almak istedikleri branş ve müfredata ilişkin abd okullarında çoktan seçmeli formlar doldurmazlar mı?
özel sektörde ''talep görmeyen'' üniversite dilediği kadar başarılı olsun, ne olacaktır? bu da bir ''öğrenci seçimi'' olmuyor mu?
Bu dediklerin zaten belli ölçüde var olan şeyler. Şimdi üniversiteler halihazırda demokratik mi demeliyiz?
Demokratik üniversiteden ne kastedildiğini açık biçimde yazmanı bir defa daha rica edeceğim sevgili Albatross. Rektör, dekan, profesör vb. akademik pozisyonların seçimi nasıl olacak? Mali konulara nasıl karar verilecek? Müfredat nasıl belirlenecek.
evrimi izah ettim, ama anlaşılmamış sanırım... evrim öğretilmesin diye bir konu gündeme nasıl gelecek?
Müfredat demokratik biçimde belirleniyor diyelim, bir muhafazakar aday da evrimin yanında akıllı tasarımın da öğretildiği bir müfredat hazırlamış ve oylamaya sunuyor. Yeterli oyu alırsa ne yapacaksınız diye soruyorum.
biyoloji eğitimi almak isteyen evrimi mecburen görecek. çünkü bilimsel gerçek bu. yaratılışı bilimsel yönden kanıtlayan mı var?
Mesele o değil ama. Ben yaratılışın bilimsel olmadığının elbette farkındayım da, müfredatın demokratik olarak belirlendiği bir durum konusunda beyin jimnastiği yapıyoruz burada.
spartacus
14-06-2011, 15:58
1. Evrim Teorisi okutulmaz gerekçesi.Üniversitelerin resmi otoritenin elinde kalmışlığıyla üniversitelikten çıkmışlığı ve zaten okutulmadığını bir yana koysak, yine de karşılığını bulamayacağımız bir gerekçe. Akademi mantığına, üniversitelerin varlık koşuluna ters diyebileceğimiz bir ortaöğretimkıstası. Hangi sistem olursa olsun(feodalizmde, kapitalizmde, sosyalizmde) üniversitelerin otoriteye bağımlı kılınması olumlu değildir, olmamıştır. Çok kaygılı isek, hatda meslek edindirme de dahil liselere eğilmeliyiz, üniversite farklı bir kurumdur.
Üniversite ne için var? Hiç bir siyasi, mali, dini, duygusal, zümrelere, kurumlara dayalı otoritenin, egemen olamayacağı akademik alanlara, çatıya üniversite deniyor(bu korunabildiği ölçüde üniversite vardır).
Bilgi, bilim ancak bu koşullarda özgürce üretilebilir ve aydınlar ancak bu koşullarda üretim, verim, katılım alabilirler. otoriteler elinde üniversite olamaz. Üniversiteler zaten bunların olmaması için doğmuştur.
2. Geçmişde denendi verim alınamadı gerekçesi. Bilimsel olmayan yaklaşım(evrim teorisi bir insan, yoktan madde yaratabildi mi? sorusunun bir benzeri.). Oysa Mercedesde geçmişde motor üretti ama verim alamadı(aksine alındı, o koşulda o kadar), 30 beygir gücünde üstelik en fazla dakika da 150 devire çıkabiliyorlardı.Gerçekten anti-objektif bir pragmatizmle(öznel faydacılıkla) verim alınamadı denebilir mi? Denemez! hepside dönemine göre verimliydi ve objektif yaklaşımlar koşuldan bağımsız olamazlar...
Üstelik denenmedi... Avrupada üniversitelerin kökeni 200-500 yıl arasında iken, Türkiye'de 40 yıllık üniversite deneyiminde(resmi ideolojinin elinde geçen yıllar), resmi ideolojinin otoritesinden kurtarılamamış, 3-5 yıllık deneyimi ve darbe aralarına hapsedilmiş, siyasal otoriteler elinde kalmışlığı mı kastediyoruz? istenen, arzu edilen, olması gereken proje o değildi, denenemedi. Bu hiç bir zaman olmadı..
Üniversite nedir?
Her türlü siyasi, dini, duygusal ve mali otoritelerden bağımsız. (özerklik)
Tüm katılımcıların kamu yararına özgürce bilgi ürettiği (akademik özgürlük)
yabancı kurum(üçüncü kişi) ben böyle düşünürken sen nasıl olurda uyuşmayan bilgi üretiyorsun diyemeyeceği, kişinin akademik kariyerini belirleyemeyeceği kurumdur! yani özerkliği vardır ve bu özerklikle bu durum korunmalıdır.
Özgürce üretildiği ve özgürce yayıldığı (akademik özgürlük)
Tüzel kişilik sahibi kurum demektir.
Özerklik, örnek tüzel kişilikler, sendikalar(seçimli), dernekler(seçimli), vakıflar(seçimli), üniversiteler(seçimli olmalı)
Bu 4 maddeden bir tanesinden birisi olmuyorsa, defalarca aynı alakasız gerekçenin öne sürülmesi anlamlı değildir.
Yukarıda 4 madde var, mesele o maddelerin nasıl hayata geçirileceği meselesidir(projesidir). Madem istekliyiz, hali hazır en ideal-makul projeyi yerden yere vurmazdan evvel, o 4 maddeyi hayata geçirecek projeniz nedir? Özerk, demokratik, bilimsel eğitim zaten o 4 maddeyi sağlayacak koşulların, üniversiteleri meslek lisesi konumundan da çıkartacak koşulların projesidir... 4 madde ortada(asıl bağınız), madem projeyi beğenmiyorsunuz, sizde proje üretin, ama üniversiteleri üniversite olmaktan çıkartmak anlamlı bir proje olmayacaktır. Bizde bakalım projenizde üniversiteler üniversite olacak mı, üniversite kalabilecek mi? yani kıstasımız 4 maddedir, objektif eğilim, yaklaşım ancak bu biçimde mümkündür. (Dünya da 1 milyar müslüman var o halde bu din doğrudur kafasıyla gelinmesinin anlamlı bulunması beklenmesin. )
spartacus
14-06-2011, 16:17
Üniversitelerde okutmak diye bir kavram yoktur, Üniversitelerdeki kavram işlemektir.
MÜFREDAT yönetimsel değil AKADEMİK bir meseledir. (Bu konuda Evrim karşıtlarıyla aynı minvalde giderek, tek bir yapay gerekçe üzerinden bir noktaya varamayız.)
Üniversitelerde Evrim de işlenebilmelidir, Akıllı Tasarımda, her türlü dinde, inançda, bilimsel araştırmalarda işlenmelidir. Her şeye dokunulabilinmelidir ve bu akademik bir meseledir. nasıl oluyorda akademisyenler konu olunca bilime değilde dine güveniyorsunuz, o halde sorun üniversite değil ki, siz bilime güvenmiyorsunuz...
Müfredat demek sokaktan geçen birisinin oy vermesi ile olacak bir şey değildir. Akademik kurullar hangi konuların işleneceğine kendileri karar verirler(şimdi vesayet altında olduğu gibi!), bu kararı verirken de tüm katılımcıların öneri ve isteklerini almak durumundadırlar, ama neyi okutacağım diye değil, neyi işleyeceğiz, elekten geçireceğiz diye!
Hiç bir dindar üniversitelerde dininin işlenip(bakın okutmak değil enine boyuna işlemek, irdelemek), irdelenmesini istemeyecektir. Çünkü üniversitelerde bilgi hiç bir biçimde ister duygusal ister inançsal engellerle kısıtlanamazdır. Oralar bilim kurumlarıdır, din ve inanç gibi meseleler ise ilgili bölümlerde iliğine kadar irdelenirler.
Üniversitelerden bahsediyoruz, yani otoriteye, statükoya karşı da bilgi üreten, irdeleyen eleştiren kurumlardan..
Daha önce bir istatistik sundum işte, şu anki üniversitelerin TIP, FEN bölümlerinden mezun olanlar, %80 Adem masalına evet diyorlar, akıllı tasarım'ın dahi gerisindesin ve bunun nedeni akademisyenler değil, sizin de savunageldiğiniz otorite bağımlı üniversite modelidir.
spartacus
14-06-2011, 21:00
Mali kaynak konusunda devlet mükellef tutulmalıdır, yani bu sorun da yönetim şeklinin ne olacağı ile ilgili bir mesele değildir(demokratik de olsa, otoriter de olsa ne olursa olsun zaten mali kaynak sorunu olacaktır. Özelde Demokratik yapı bundan sorumlu tutulamaz.). Çünkü üniversiteler kamu yararına çalışan kurumlardan bir tanesidir. Üniversiteler bütçelerini yaparlar, denetleme kurullarından geçtikten sonra da devlet bu kaynağı karşılamakla sorumlu tutulur. Kanun maddelerindeki, yönetmeliklerdeki muğlaklıklar giderilir, akademi dünyası ufkunu görebilir hale gelir, kanunlar yeniden düzenlenir, devlet dahil her türlü otoritenin üniversiteler(özgür bilim alanları) üzerinde egemenliği lav edilir ve devlet de mali sorumluluk görevini üstlenmekle mükellef tutulur. Tüm akademi dışı otoriter müdahaleler ise kanun maddeleri ile kaldırılır. Kaldı ki silaha ve dini kurumlara ayrılan ödenekler eğitime ayrılan bütçenin onlarca katı durumundadır, yani kaynak sorunu da yaşamamaktayız. Diğer tarafdan yardım sever insanlar, vakıflar, dernekler, sendikalar...... aklımıza ne gelirse üniversitelere maddi ve manevi destekde bulunabilirler, bu hususda herhangi bir engel olamaz. Olamaz çünkü Üniversite zaten bir kamu kurumudur, yani kimsenin özel malı değildir. Demokratik işleyiş olmadan özerklik sağlamak mümkün değildir çünkü o durumda her kuruma bir otorite belirlemek-tanımlamak gerekir ki, bu otoriteyi kim belirleyecek?! Devlet mi? Patron mu? Yoksa akademik dünya kendisi mi belirlemeli? Hangisi daha mantıklı ve anlamlı? Elbetde kendisinin belirlemesi yoksa, özerk konumunu muhafa edemez, envai çeşit otoritenin güdümüne girer. AKP gibi bir hükümetin üniversiteler üzerindeki tahakkümünün de kaynağı örneğin bu meseledir.
Bir soru? Sermaye üniversitesinde Müfredatı kim belirleyecek?
http://strateji.cukurova.edu.tr/EGITIM/pdf/ortas_02.pdf
link enine boyuna okunursa şu ana kadar dile getirilenlerin daha somut ve detaylı ve tartışma havasından sıyrılmış irdelemesi de yapılmış olur. Hatda yer yer ilgili yazıdan çeşitli bölümleri kaynak alabiliriz.
Diğer tarafdan da insanların eğitim hakkının da özerkliği konusunda Üniversiteler Servisi Lima Bildirgesi (http://www.onurumuzusavunuyoruz.org/dokumanlar/lima.pdf) gerçekten okunmalıdır.
AlbatrosS
14-06-2011, 23:24
Tamam da burada konuştuğumuz konu demokratik üniversite modeli değil mi?
Tamam da, ben üniversiteleri hakkında bir soru sormuştum.
Ben YÖK sisteminin kalkması gerektiği kanaatindeyim zaten, bu sorunun muhatabı neden ben olayım?!
Bu dediğin bir diktatörlükte de pekala mümkün olabilir. Böyle tanım olmaz bence...
Bu dediklerin zaten belli ölçüde var olan şeyler. Şimdi üniversiteler halihazırda demokratik mi demeliyiz?
Demokratik üniversiteden ne kastedildiğini açık biçimde yazmanı bir defa daha rica edeceğim sevgili Albatross. Rektör, dekan, profesör vb. akademik pozisyonların seçimi nasıl olacak? Mali konulara nasıl karar verilecek? Müfredat nasıl belirlenecek.
Müfredat demokratik biçimde belirleniyor diyelim, bir muhafazakar aday da evrimin yanında akıllı tasarımın da öğretildiği bir müfredat hazırlamış ve oylamaya sunuyor. Yeterli oyu alırsa ne yapacaksınız diye soruyorum.
Mesele o değil ama. Ben yaratılışın bilimsel olmadığının elbette farkındayım da, müfredatın demokratik olarak belirlendiği bir durum konusunda beyin jimnastiği yapıyoruz burada.
derdiniz ''verimlilik ve kalite artışıysa'' kriterler gelebilir, devlet okullarında da gelebilir, özel okullarda da. daha önce de söyledim:
* vakıflar kendi denetimlerinde bir fon kurup uluslar arası kriterlere uyanlara teşvik babında ödüller verebilir.
* benzeri fonlardan üniversitelerin teknik alt yapıları, öğrenci yurtları vs modernize edilip desteklenebilir; buraya harcanan paralar, bağışçılar için ''vergi affı'' şeklinde değerlendirilebilinir. yani devlet bu fonu ve bağışları teşvik edecek; özel sektör de bir tür ''pdr'' yapacak. bence gayet makul.
* öğrenci ve akademisyenlerin ülke şartlarına göre belirlenecek asgari destek/geçim/maaş/burs gibi kazanımlarından taviz verilmemeli. bu bağlamda devlet ve vakıflar işbirliğine özendirilmeli.
* mali kaygıları güdüleyen rekabetin olumlu yanları olabildiği gibi; her ne şartta olursa olsun, gelir seviyesi belli düzeyde öğrenciler, desteklenmeli; mali kaygıları giderilmeli. ''eğitimde fırsat eşitliği''nin ancak bu temelde sağlanabileceğine inanıyorum.
* müfredatın seçimi gibi konularda elbette öğrencilerin de ''seçim hakkı olmalı''... bu bağlamda ''çoktan seçmeli'' seçenekler öğrencilerin inisiyatifine bırakılmalı.
* rektörlük seçimlerinde de ''temel kriterler'' belirlenip o kriterlere uyan adaylar arasından öğrencilerin de katıldığı bir seçim olabilmeli.
* çeşitli kurul ve başkanlıkların seçimlerinde de öğrenciler katılabilmeli.
* sosyal yaşamı düzenleyen ''kurallar'' kısmında iskandinavya gibi en gelişmiş toplumların tüzükleri/kuralları temel alınmalı.
* öğrenci kulüp ve dernekleri gibi sosyal faaliyetler ''denetim'' mekanizmalarından uzak tutulup bu konuda sivil yaşamdaki yüksek demokrasi kriterleri kıstas alınmalı(tc'deki değil elbette :) )
* parası olan'ın zaten özel eğitim alabilme seçeneği olduğu için devlet okulları korunmalı; daha da geliştirimeli ve mali/teknik imkanları özerkleşmeyle birlikte modernize edilmeli
* evrim ''zorunlu ders'' olarak okutulacaktır. evrim bilimsel bir gerçeklik alanı olup biyolojinin temeli ''evrim''dir. söylediğiniz şeyin manası şudur:
coğrafya yahut jeoloji mühendisliği okuyup ''levla tektoniği'' gibi temel disiplini istememek. ya da ''tıp'' okumak isteyip de ''anatomi'' okumak istememek.
düşünsene sevgili astur, eczacı olmak istiyorsun ama ''farmakoloji'' dersini almak istemiyorsun. bu ''sprinter olmak istiyorum; ama koşmak istemiyorum'' gibi bir şeydir :) böylesi bir seçim hakkı yoktur. dileyen ''seçmeli ders'' olarak ''islam fıkhı'' falan görebilir, buna itiraz edemem elbette:)