Orijinalini görmek için tıklayınız : Pek özgür ve pek liberal yeni yargı
Aşağıdaki haberi Milliyet Cumhuriyet ve Hürriyet gazetelerinden derledim. Belki bazılarımız bu habere “muttali” olamamıştır. Zira yandaş ve dindaş gazetelerin pek işine gelmez de …
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olduğu dönemde, İsmailağa Cemaati ile ilgili soruşturma başlatan ancak “işlenen suç, izinsiz eğitim kurumu açma ve bu konudaki soruşturma görevi benim” ısrarına rağmen, önce dosyası elinden alınarak Erzurum Özel Yetkili Başsavcıvekilliği’ne devredilen, daha sonra bu nedenle soruşturulan, İsmailağa dosyası gerekçe gösterilerek tutuklanan ve son olarak Adana’ya düz savcı olarak atanan İlhan Cihaner’in haklı olduğu anlaşıldı.
İsmailağa Cemaati davasının görüldüğü Erzurum’daki özel yetkili mahkemede esas hakkındaki görüşünü açıklayan özel yetkili savcılık, cemaatin anayasal düzene karşı suç işlemediğini, sanıkların sadece izinsiz eğitim kurumu açma suçuyla cezalandırılmasının gerektiğini belirtti.
Böylece, Cihaner’in baştan beri savunduğu, “Soruşturmayı yürütme görevi Erzincan’ın” tezi, gelişmelerin yaşandığı dönemde ısrarla, “Örgütlü suç var, görev Erzurum Özel Yetkili Savcılığı’nın” görüşünü savunan Erzurum Savcılığı’nca da kabul edilmiş oldu.
Cihaner’in Türkiye gündemine oturmasına yol açan süreç, Erzincan Başsavcısı olduğu dönemde, İsmailağa Cemaati ile ilgili başlattığı soruşturmayla başladı. Soruşturma ilerledikçe cemaatin kirli çamaşırları da ortalığa dökülür. Cihaner’e Ankara’dan “Bu işin üzerine gitme” diye uyarılar gelir.
Başsavcı aldırmaz, işini yürütür. Bunun üzerine Erzurum Özel Yetkili Savcılığı’na imzasız bir ihbar mektubu gönderilir. Mektupta İsmailağa cemaatinin silahlı suç örgütü oluşturduğu bildirilir. Böylece cemaati kurtaracak, İlhan Cihaner’i ise kodese tıkacak tezgâh başlatılmıştır. Erzurum’daki Özel Yetkili Başsavcıvekilliği olaya el koyar ve Savcı Osman Şanal, “Cemaat silahlı örgüt yapısında” yönündeki bir ihbarı gerekçe göstererek, dosyayı Cihaner’den ister.
Cihaner dirense de eninde sonunda dosya alınır ve anında 238 şüpheli, savcılık tarafından 16’ya indirilir.Bakanlığın hazırladığı soruşturma raporu kapsamında, Cihaner hakkında dava açılır. Cemaatin silahsız olduğunu belirtmesine rağmen, Cihaner, bu soruşturmayı İrtica ile Mücadele Eylem Planı kapsamında yürüttüğü, cemaati silahlı bir yapıda göstermeye çalışacağı iddiasıyla ve Ergenekon şüphelisi olmakla, iftira ve tehditle suçlanır ve makamı basılarak CD ve evraklara el konur ve gözaltına alınır, Erzurum’a götürülür, sorgulandıktan sonra tutuklanıp cezaevine kapatılır.
Ancak Cihaner başsavcı olduğu için yasalara göre yargılama Yargıtay’a alınır ve savcı tahliye edilir. Yargılanması tutuksuz olarak sürdürülür. Dosyayı alan Şanal ise cemaat üyelerini, anayasal düzene karşı suç işlemekle suçlar.
İsmailağa soruşturması şüphelilerinin, telefon konuşmalarında, dosyanın Erzurum’a gitmesini “müjde” olarak birbirlerine bildirdikleri anlaşıldı. Erzincan’da sadece 1 yıla kadar hapis öngören “izinsiz eğitim kurumu açmakla” soruşturulan cemaat üyelerinin, ağırlaştırılmış müebbet hapsi gerektiren “anayasal düzeni yıkmak” suçundan soruşturulacakları Erzurum’a dosyalarının gönderilmesini neden “Müjde” olarak niteledikleri o dönem anlaşılamamıştı (Halbuki ne var bunda, şüphelilere, İsmailağa dosyasının kapatılacağı fısıldandığı belli değil mi?).
Anayasa değişikliğiyle yeniden oluşturulan – hani yeni anayasa değişikliği sayesinde pek özgür hale gelen - Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu da bu komedide yerini alır ve Başsavcı Cihaner’i Adana’ya düz savcı olarak atar.
Komedinin son perdesinde ise Özel Yetkili Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın, 26 Ekim’deki gizli duruşmasında savcının esas hakkındaki mütalaası bir hukuk devleti adına yüz kızartacak vahamettedir. Dosyayı sahte bir ihbar mektubuyla Erzincan Savcılığı’nın elinden alan Erzurum Savcılığı, şüphelilerin terör örgütü oluşturduklarına dair bir delil bulunmadığını belirterek hepsinin beraatlarına karar verilmesini ister. Yani İsmailağa cemaatini kurtarmak için Cihaner’e atılan iftiralar böylece açığa çıkar. Karar ocak ayı içinde yapılacak davada verilecek.
İşte size artık bir hukuk devleti olmayan Türkiye’de oynanan bir hukuk komedisinin öyküsü. Böylelikle Türk hukuk tarihine muhteşem bir sayfa ekleniyor.
İki savcılığın İsmailağa cemaatinin “silahlı mı silahsız mı olduğu” tartışmasıyla hükümet, polis, asker, MİT ve yargıyı karşı karşıya getiren cemaat davasında, özel yetkili savcının “sürpriz” mütalaası, kurumlar arasında iki yıldır süren “kavgayı boşa” çıkardı. Savcılığın esas hakkındaki görüşünde, İsmailağa cemaatinin “cebir ve şiddet kullanarak, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs ettiği” yönünde hiçbir delil olmadığı gerekçesiyle tüm sanıkların beraatını istedi.
Hükümetten yakınlık gören İsmailağa cemaatine yönelik soruşturmayla, Türkiye’de kurumların karşı karşıya geldiği dava dosyasındaki ilginç görüşe giden süreç şöyle yaşandı:
Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, 2 Kasım 2007’de İsmailağa cemaatinin okulöncesi çocuklara eğitim verdiği ihbarı üzerine harekete geçti. Yapılan çalışma sonucunda, İsmailağa cemaatinin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu ile Ahmet Mahmut Ünlü (Cüppeli Ahmet Hoca) ve İstanbul Anakent Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da aralarında bulunduğu 235 şüpheliye yönelik operasyon hazırlığı başladı. Erzincan’daki ilk gözaltıların ardından Ankara’nın olayı öğrenmesi üzerine Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, kendi deyimiyle Cihaner’i arayarak yalnızca “merak üzerine” bilgi aldı.
Biraz tekrar olacak ama, bu sırada, Erzurum Özel Yetkili Savcılığı, kendisine gelen “cemaatin silahlı olduğu, cebir ve şiddet kullandığı” iddiasını taşıyan imzasız bir ihbar üzerine devreye girerek silahlı örgütleri soruşturma yetkisinin kendinde olduğu gerekçesiyle Erzincan’dan cemaat dosyanın tamamını istedi.
Erzincan Başsavcılığı ise cemaatin “silah ve şiddete başvurmadığı bu nedenle yetkinin kendisinde” olduğu gerekçesiyle isteme karşı çıktı. Buna karşın Cihaner’in başlattığı soruşturmaya “cemaatin silahlı örgüt olduğu, bu nedenle özel yetkili savcılığın görev alanına girdiği” iddiasıyla Mart 2009’da Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal tarafından el kondu.
Şanal, Erzincan’da 235 şüpheli bulunan dosyayla ilgili olarak Erzurum’da 16 kişi hakkında “Anayasal düzeni kaldırmaya teşebbüs ve kanuna aykırı eğitim kurumu açma” suçlarından dava açtı. 22 Haziran 2009’da hazırladığı iddianamede Şanal “... ‘İsmailağa cemaati’ olarak bilinen bu yapının eylem ve yöntemlerinde esas amacın Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine karşı kalkışma olduğu...” değerlendirmesini yaptı.
Bu dava, Cihaner’in yargılamasını da yapan Eruzurum 2 No’lu Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Davada, verilen süre sonunda Erzurum Özel Yetkili Savcısı Ender Karadeniz, esas hakkındaki mütalaasını mahkemeye sundu.
Savcının mütalaasında, Cihaner ile Şanal arasında aylarca süren “örgüt silahlı/silahsız” tartışmasına ilişkin şu değerlendirme dikkat çekti: “Sanıkların cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye teşebbüs ettiklerine dair yapılan yargılama neticesinde cezalandırılmalarına yeterli her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı deliller elde edilemediğinden sanıkların sabit olmayan atılı suç yönünden ayrı ayrı beraatlarına...” Mütalaada, 11 sanık hakkında hem Erzincan hem de Erzurum’da faaliyet gösteren “Medine ve Vuslat Vakıfları adı altında ” açılmış olan kurslarda yasaya aykırı olarak “öğrenci eğitimi yaptıkları” gerekçesiyle 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaları istendi. Duruşma 18 Ocak 2011 tarihine ertelendi.
Erzincan Adliyesi basılarak, Cihaner’in gözaltına alınmasının ardından HSYK tarafından Osman Şanal ile birlikte 4 savcının özel yetkileri kaldırılmış, Ender Karadeniz de özel savcı olarak yetkilendirilmişti. Cihaner, yaklaşık 4 ay tutukluluktan sonra Erzincan Başsavcısı olarak görevini sürdürmüştü. Ancak yeni HSYK’nin ilk kararnamesiyle geçen ay Adana’ya düz savcı olarak atanmıştı.
Cihaner bu olaylar üzerine, “Şu karşılaştırma yapılırsa her şey daha iyi anlaşılır. Erzurum’a soruşturmayı bağlayan unsur ya silah ya da şiddet kullanılacak. Ben baştan beri diyorum ki, ‘bu cemaat silahlı değil, şiddet kullanmıyor, bunların da delili yok’. Daha az ceza gerektiren TCY’nin 220. maddesi (6 yıla kadar hapis) ile yargılanmalılar. Erzurum Başsavcılığı ise tam tersi... Anayasal düzeni zorla değiştirmeye çalıştıkları savında. Bu suçun cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis. Zaten bu nokta da çelişkilerini ortaya koyuyor” değerlendirmesini yapmıştı.
İsmailağa cemaati yeni yıla şen şakrak giriyor, Cihaner ise pek sık rastlandığı gibi dikkat çeken her muhalif veya çekememezlik sonucu hakkında ihbar yapılanlar gibi Ergenekon hesabı verecek…
Pek liberal Akepe’nin pek özgürlükçü yeni Anayasa’sı sağolsun artık hakim ve savcılar Adalet Bakanlığınca fişleniyorlar (kumar mı oynuyor, içki mi içiyor diyeymiş). Bu arada belgelerle yolsuzluk savı ayyuka çıkan Kayseri Belediye Başkanı da – herhalde bütün ilgisizlik gösterilerine karşın durumu geme de kuşkulu göründüğünden – yeni dönemde milletvekili yapılarak özgürlüğü sağlanacak. Doğal olarak pek liberal ve şefaflık açıklık yandaşı Akepe nedense hala sözverdiği milletvekili dokunulmazlığını kaldırmamış durumda. AB ise nedense bunun peşini bıraktı. Nabza göre şerbet vermek mi? O da ne?
.
Daha önce de iletmiştim. TBMM’de sırasını bekleyen “Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanun Tasarısı” var. Bu yasa taslağına göre özel hukuk anlaşmazlıklarını arabulucular çözecek. Arabulucu olmak için ise yüksekokul mezunu olmak ve 100 saat eğitim almak yetecek! Peki yurdumuzda en fazla bulunan yüksekokul mezunları kimler? Elbette imamlar ve hatipler! Yani onlar “arabulucu” olarak işe alınacaklar.
Bunun bir yanında işsiz genç avukatlar açlığa mahkûm edilmesi ve hukuk okumanın, avukat olmanın gereğinin kalmaması. Ama öbür yanda da boşanma, nafaka, mal paylaşımı, miras konularında “kadılık” sistemine dönülmesi var. Müthiş bir liberal sol Akepe açılımı.
Akepe devlrinde imamlar zaten hep gözde oldular. Kadın ve Aile Bakanı da 2011’den başlayarak karılarını döven kocalara, kızlarına dayak atan babalara imamların müdahale edecek, vaaz vereceğini söylemiyor mu? Müslümanları dayaktan caydırmak için dört yılda 100 bin imam,yani düpedüz “molla” eğitilecek. Bundan önceki dört yılda konuya eğitilen 40 bin 500 polisle kadına yönelik şiddetin yüzde 1400 artmış. Ama artık aile içi şiddeti molla imamların bitireceğine emin olabiliriz. Çok basit bir soru: Dayağa karşı neden imamlar kullanılacak da öğretmenler kullanılıp okulda, eğitim sürecinde bu oluşturulmuyor? Neyse ben de kalkmış ne soruyorum yahu. Akepe’nin liberal açılımlarından sual olunur mu!
Peki, 2011 yılında imamların tahtından ettiği hukukçuları neler bekliyor? Hay aksi yine acayip soru sordum! Bu da AB’nin standartlarına uyma pahasına çiftçi nüfusun %45’ten AB standardı %15’e indirilmesi için tarım ve hayvancılığın yok edilmesine benziyor. Bu cins arabulucular Avrupa’da da var canım…
Ama bu yıllarda o hukukçulara bayağı iş olacak. Başta Ergenekon, Balyoz vs gibi bitmemek üzere başlamış ve başlatılacak davalarda tutukluluk sürecinin 10 yıla kadar uzatılabileceğine karar verecek ulemaya hukukçu denecek ve tercihen HSYK ve Yargıtay üyesi atanacaklar.
Panik atak hastası genci “cin çıkarmak için” döverek öldürmekten sanıkİsa Şahin ve Yusuf Gülmez’in tahliye kararında olduğu gibi, bundan böyle katiller, caniler tutuksuz yargılanacak. Ama gazeteciler kimseyi öldürmedikleri, dövmedikleri, kısaca şiddete başvurmadıkları ve zaten ne suç işledikleri de belli olmadığından, mümkünse ömür boyu, değilse 10 yıla kadar tutuklu yargılanacaklar. Pankart asan, yumurta atanlar, adam öldürmedikleri ve dövmedikleri, üstelik darbe falan da yapmaya kalkışmadıkları için, 2 yıl hapis cezasıyla yargılanacak mahkemelere teslim edilecekler. Ama önce polis bunları ODTÜ’deki gibi bir güzel sopadan geçirecek, sonra bakan çıkıp “bunlar kendilerini darp etmiş, yalancılar” diye beyanat verecek. Bunun adına da hukuk denecek…
.
İşte size artık bir hukuk devleti olmayan Türkiye’de oynanan bir hukuk komedisinin öyküsü. Böylelikle Türk hukuk tarihine muhteşem bir sayfa ekleniyor.
Sayın burlap
Türkiyede hukukun üstünlügü lafı her zaman duydugumuz bir laftır.
Sanki eskiden Türkiye hukuk devletiydi de artık degilmiş gibi yazmışsınız.
Hukukta degil,hukuksuzlugun ibresinde bir kayma olmuş,ibre laik cumhuriyet anlayışından dinci cumhuriyet anlayışına kaymış.
Eh, dincilerin egemen olduğu çarpık adalet düzeni, laiklerin egemen olduğu çarpık adalet düzeninden evladır, değil mi?
Dincilerin çarpık adalet düzenini yeğlemek/yağlamak da bu sitenin inançsız (ama özgürlükçü) bazı üyelerine nasıl da yakışıyor.
Daha düne kadar sokaklarda ırkçı faşistlerle birlikte "gomonist" avına çıkan dinci faşistleri ve çöp kutularına, otobüslere molotof kokteyli atarak suçsuz insanları katleden öteki ırkçı faşistleri bu gün "demokrasi öncüleri" diye yutturmaya çalışanlara buradan "ennnn deriiiiin saygılarımı" sunuyorum.
Eh, dincilerin egemen olduğu çarpık adalet düzeni, laiklerin egemen olduğu çarpık adalet düzeninden evladır, değil mi?
Dincilerin çarpık adalet düzenini yeğlemek/yağlamak da bu sitenin inançsız (ama özgürlükçü) bazı üyelerine nasıl da yakışıyor.
Nedense bu sitede herkes haddinden fazla alıngan olmuş.Müslüman kardeşlerime gösterdigim hassasiyeti sizlerede gösterek size şunu söyleyeyim.
Muhterem,
Hukukta degil,hukuksuzlugun ibresinde bir kayma olmuş,ibre laik cumhuriyet anlayışından dinci cumhuriyet anlayışına kaymış. Sözlerimde, dogru ve ya yanlış bir durum tespiti yapılmaktadır.Orda bir tarafı tuttugum söylenemez.
Yaşlanmak zor şey. Belki de Türkiye’de zor. Ama, zor işte. Seneler oldu, unutmadığım bir anım var annemle. Kalçasını kırdıktan ve ameliyatından sonra iyileştiğinde, artık normal yürümesi gerekiyordu. Ama sokağa çıkmaktan korkuyor, bastonuna yapışıp büzülüyordu. Ben yürümesinin yaşlılığı açısından, her bakımdan iyi olduğu görüşüyle üsteledikçe direniyordu. Sonunda anlaşıldı ki sokakta üstüne gelenlerden korkarmış!
Bunun üzerine kendim de gözlemledim. Gerçekten kimse yaşlı-genç veya normal–sakat düşünmeden önce kendini öne sürüyor. Karşıdan saldırgan bir şekilde hatta tükürerek gelenler var. Bu sadece yaya olmakla da bitmiyor. Toplumun her kesiminde ve her alanda böyle.
Şimdi bu siteyi aklıma getirdim. Bu site kadar öteki hakkında ileti yapılan başkası az bulunur. Belki belli bir yandaşlıkla, bazen de at gözlüğü ile bunu yazabiliriz, ama olsun, gene de ötekinin gözetilmesi, karşılıklı saygı gösterilmesi gerekli. Bu insanlığın gelmiş olduğu noktadır. Dinlerin ahlakı buna yetmemiş. Her ne kadar İsa için, Muhammet için ve kutsal kitapların aktardıkları yazılsa, anlatılsa da bütün dinlerin kendi seçkinlerine olduğu su götürmez.
Nereden başlayıp nereye geldim. Neyse, söylemek istediğim trafikte de anamın başına gelenlerin aynen geçerli olduğunu söyleyecektim. Türkiye’de yaşamayanların bunun tam anlamıyla ayırdında olamayacaklarını da biliyorum. Yayaların öncelikli olmadığı ender ülkelerdendir Türkiye. Yasak yönden gelenlerin, trafik ışıklarına uymayanların, aşırı hızlı gidenlerin, kaldırımlarda motosiklet sürenlerin, alkollü sürücülerin cirit attığı bir ortamdayız. “Trafik canavarı olmayın” uyarılarındaki canavar nedense hep görevdedir. Peki neden bizde böyle, dışarıda değil? Neden hırsızlık, kıya, yeğinlik gibi ötekine saldırganız? Cezalar mı az, ya da bunların izlenmesi mi yok? Yapısal, genetik bir noksanlığımız mı var?
Bir ölçüde belki bunların hepsinin etkisi vardır ama ben bunları aslında hukuk bilincimizin olmayışına bağlıyorum. Yani yürürlükteki yasalara - hoşumuza gitsin, gitmesin ya da yararımıza olsun, olmasın - uymak bilincini demek istiyorum. Yasalara hep birlikte uymanın gelecekte hepimize yararlı olacağı, bizi uygar bir toplum yaşamına götüreceğine değin bir inançtan söz ediyorum. Bu bilincin olmamasının düşünce dahil her şeyi bozduğu, karşılıklı saygıyı da yok ettiği kanısındayım.
Böyle bir bilinç olmayınca istediğimiz kadar iyi yasa yapalım, her ayrıntı için yasa yapalım, yararsız olmaz mı? Bilinçsizlikte yasalardan umar beklemek boşunadır. Yasalara uymayı, yani hukuk bilincini elbette en önce yöneticilerin gözetmesi gerekir. Ama anayasayı korumakla görevli en üst düzeydeki makam sahibi “Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz” diyebilmişse veya başbakan, cumhurbaşkanını yasaları titizlikle uygulamak istediği için eleştirmişse, ya da çok büyük ölçüde yolsuzlukların hasıraltı edileceği kuşkusu içindeysek, adaletin yerine gelip gelmediği her olayda tartışılıyorsa, yurttaştan ne bekleyebiliriz? Hukuka güven duygusunun kalmadığı bir ortamdır böylesi. Bu durumda önce yasaların değil hukuk güvenliğinin, adalet duygusunun kurumlaşması için uğraşmak gerekir.
İşte bunun için hukuk bilinci, adalet duygusu var. Her anılmasında hukukun üstünlüğü ilkesine inandığınızı belirtip arkasından bildiğinizi okumakla kendi yararınıza, maddi çıkarınıza yasa çıkarmakla uğraşırsanız, hukuk devletini yadsımış olursunuz. Söylentilerin üzerine gidip gereğini yapmak yerine “olmayan şeyin belgesi mi olur” demeçleri verirseniz hukuka aykırılığı normalmiş gibi saymak durumunu yerleştiriyorsunuz demektir.
Hukuk, sadece hukuksal çekişmeyle karşılaşınca hukukla ilgilenilmesi gereken bir alan olmanın çok ötesindedir. Kimseden yasaları, anayasayı bir hukukçu gibi bilmesi beklenmez. Ama herkesin hukuk bilinci taşıması gerekir. Bu da herkesten çok yöneticilerin başta gelen görevidir.
,.
Türkiyede hukukun üstünlügü lafı her zaman duydugumuz bir laftır.
Sanki eskiden Türkiye hukuk devletiydi de artık degilmiş gibi yazmışsınız.
Hukukta degil,hukuksuzlugun ibresinde bir kayma olmuş,ibre laik cumhuriyet anlayışından dinci cumhuriyet anlayışına kaymış.
Benim de özellikle vurgulamak istediğim yukarıdaki içerikti.
Önce Sn. Ferda’nın iletisi benimle aynı düşünde olduğunu gösteriyor. Yani hukuksuzluk var, hukuk bilinci yok. Bir de, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti falan gibi laflar kanıksanmış…
Ancak ne kadar da aynı koşutlukta olsak ayrıldığım bazı noktalar var. Bir kere hukuksuzluk eskiden de bulunduğu için sanki şimdi de olmasında bir sakınca yokmuş gibi bir dokundurma olmasına karşıyım. Hatanın daha önce de yapılmış olması, hatayı ortadan kaldırmaz, kusuru bağışlatmaz. Hukuksuzluğun kanıksanması ise çok beter bir şeydir. Bunu kanıksayanlar birey olmaktan da umutlarını yitirmişler demektir.
Ayrıldığım bir nokta da saf, ötesinden berisinden çekilmemiş kavramlarla ilgili. Burada konu “dinci cumhuriyet” belirtmesi. Cumhuriyet isminin dinci sıfatı alması normal değil. İnsanlar ve yöneticiler vs dinci olabilir, dincilik yapabilir ama Cumhuriyetlerin dincilik yapması herhalde olmaz. Belki “din cumhuriyeti” diye belirtmek daha uygun olabilir ama o da – her ne kadar İslam Cumhuriyeti kullanılmakta ise de - mantıklı kaçmıyor. Çünkü adı üstünde, Cumhuriyet, halk idaresi demektir. En azından cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir. Dini yüceltmek için bu şekilde - … İslam Cumhuriyeti - yapılmış tanımlamalar artık bayat ve anlamsız kaçıyor. Din Cumhuriyeti tanımlaması bana göre halkın idaresi değil de dinin idaresidir. Yani ilkesiz - din dışında - bir idare. Davranışlar, diyelim ki Kuran’a göre belirlenir. Yani laik cumhuriyete karşılık bir din cumhuriyeti saçma geliyor. Laikliğin getirdiği bağımsız düşünme ve davranışın karşıtlığı cumhuriyet olamaz gibime geliyor. Dolayısıyla din ve dinciliğin getirdiği, getireceği hukuksuzluğu anlıyorum. Ancak laikliğin nasıl bir hukuksuzluğu olduğunu veya hukuksuzluğa yol açtığını bilmiyorum. Çünkü hukuk bilincinin laik bir temele oturduğunu düşünüyorum.
.
Bir süre önce pek Liberal Akepe’nin pek açılımcı bir kararla – bir zamanlar ortadan kaldıracağını belirtip sonra nedense sıkı sıkıya yapıştığı – YÖK’unun başkanlığına getirdiği Yusuf Ziya Özcan, her nedense durup dururken Danıştay 8. Dairesi üyelerine saat hediye etmişti. Yusuf Ziya Özcan başkanlığa geldiği andan yetkinliğini kanıtlamış durumdaydı. Bu yetkinliğinin rastlantı olmadığı da bir Akepe milletvekili ile eski bakanının önlerindeki mikrofonun açık olduğunu unutarak konuşmaları ile açığa çıkmıştı (Bakan yeni başkanın istendiği gibi davranmazsa halinin duman olacağını “hele yapmasın” söylemiyle aktarıyordu).
Saat hediyesinden ne olacak değil mi? Ama hediye pek durup dururken olmamış. Her nedense o sıralarda pek acı çeken binlerce mezununu üniversiteye sokamayan imam hatip liseleri ile ilgili olan bir katsayı düzenlemesi vardı ve bir türlü YÖK’ün yani Özcan’ın istediği sonuç alınamıyordu. Ama her ne olduysa Danıştay’dan işe gelen karar çıktı. (Biliyorsunuz herhangi yargı kararı işe gelirse yargı tasarrufu olur, yok işe gelmezse o yargı makamı hukuku ihlal etmiştir, ya da anayasayı çiğnemiştir!). Her neyse, bu işe gelen karar sonrası pek açılımcı yeni başkan, Danıştay üyelerine saat hediye etmesin mi! Tabii faşist, kafatasçı, ulusalcı medyada kıyamet koptu (Pek muhterem mazbut medyada bu haber nedense pek çıkmadı). Bunun üzerine Başbakanlık Kamu Etik Kurulu olayı incelemeye aldı. İşte şimdi incelemenin sonucu alınmış bulunuyor. Haber şöyle:
“Başbakanlık Kamu Etik Kurulu, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın, katsayı kararını veren Danıştay 8’inci Dairesi üyelerine özel yapım pahalı saat hediye etmesinde, “Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri Yönetmeliği”ne aykırılık bulmadı. Kararda, “YÖK Başkanı’nın, Danıştay 8’inci Dairesi Başkan ve üyelerine, saatleri, kamu imkanlarıyla göndermediği anlaşıldığından, hakkında işlem yapılmasına yer olmadığını karar verilmiştir” denildi”.
Yani kamu parasından saatlerin bedelini ödeseydi, Özcan’dan hesap sorulacaktı. Ama parasını Özcan kendi cebinden ödeyince hiçbir beis yoktur. Bir eylem ki parayı ödeyene göre ahlaklı veya değil. Bu ahlak ne acayip bir kavrammış böyle, özneye göre değer değiştiriyor mübarek!
Aslında bu ne demek? Bu demektir ki, parası olan, istediği işin yapılması için, gerekli kişilere, hediye (etik adı bu) verebilir. Bu durumu halkımıza duyurmamız gerekir. Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanlık Kamu Etik Kurulu tarafından, bu konuda ahlaka karşıt bir durum olmadığı karara bağlanmıştır. Yani böyle bir şey rüşvet kapsamına girmeyecektir. Olsa olsa, hatırşinaslık göstergesi olarak yapılmış bir nazik davranış olabilir. Başka ne olacaktı ki yani. Zaten alan mutlu, veren mutlu. Kime ne? Başbakanlık kurumunun bu olağanüstü hukuk bilinci herkese parmak ısırtırken hukuk olur guguk. Böylelikle yeni bir liberal sol açılım daha görmüş oluruz, bilgimize bilgi katarız.
12 yaşındaki kızın evlendirilmesini ahlaka karşıt bulmayan zihniyetin buna farklı bir şey söylemesi zaten beklenmemeli.
.
İyi ya işte.
Ne var bunda?
İlerde Turan Dursun Sitesinin kapatılması için dava açılırsa ve bu davaya AKP'nin (Adaletin Katli Partisi) kuyruğuna takılmış bir yargıç bakacak olursa, biz de çam sakızı çoban armağanı bir hediyecik bulup buluşturur sayın yargıca iletir, davanın lehimize sonuçlanmasını sağlarız.
Kimse de bizi etik davranmamakla suçlayamaz.
Değil mi ama?
"Laissez faire, laissez passer, ...."
Insan haklarina saygisizlik gosteren tum hukuk gorevlerine benden de bir kol saati.
Birkaç gün önce bu başlığı pek liberal, pek özgürlükçü Akepe’nin yandaş yargısıyla yaptığı haksızlık ve baskıyı sergilemek için açmıştım. Ama bakın hemen arkasından neler çıktı.
Yargıdaki gecikme yüzünden 188 kişinin katili Hizbullahçılarserbest kaldı, çeteler, yasadışı silahlı örgüt üyeleri salıverildi. Ama gazeteciler, karaciğer operatörleri hala tutuklu. Burada elbette oturup düşünmek gerekir.
Yargıdaki gecikme nereden geliyor? Düşünün ki elinde silahla eylem yapanlar, uyuşturucu işine bulaşanlar ve katiller yargıdaki gecikme nedeniyle artık aramızda dolaşacaklar. Diğer yandan eli kalem tutanlar, karaciğer nakli yapanlar neden içeride kalacaklar ve en az sekiz yıl daha mı bekleyecekler?
Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek adam mı öldürdü domuz bağıyla, yoksa silahlanıp darbe yapmak için dağa mı çıktı? Mehmet Haberal ünlü bir bilim insanı, karaciğer nakli yapan bir doktor. Fatih Hilmioğlu Malatya İnönü Üniversitesi eski rektörü. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde karaciğer nakli için altyapıyı kurdu, şimdi “Hilmioğlu, katil mi, terörist mi?” diye sormayalım mı? Sorun kamu vicdanını yaralamıştır!
Bu durum uzunca bir süredir yol alan Akepe taktik uygulamasıdır. Kuzu Burhan ve Başbakan bu durumu “yargının tasarrufu” olarak dile getiriyorlar. Yani “Ne yapalım yargı kararıdır bu, uygulanır. Kararın uygulanması ona-buna göre değişmez. Domuz-bağcıların serbest kalması kamu vicdanı açısından rahatsız edici ama elimiz kolumuz bağlı.” Buna inanmak olacak gibi değil. Aynı başbakan AYİM kararı olarak 3 generalin terfi etmesi gerekirliğinde ise hala sus-pus ve yargıyı uygulamıyor, eli-kolu bağlı değil! Belki de gerçekten bu 3 general çok kötüdür, olabilir. Ama sen 188 kişiyi işkenceyle öldürenlerin serbest kalmasına ağzını açma, herhangi bir önlem alma yoluna gitme, 3 generalin düşün tarzı sana uygun olmadığı için yargı kararlarını uygulamayarak suç işle. İşte bu pek liberal, özgürlükçü Akepe mantığıdır, pek ileri demokrasinin ortamı kargaşaya sürüklüyen örneklerindendir. Bu durum gereksiz yere gerginlik ve huzursuzluk yaratıyor. Hizbullahçılar “Ya Allah” nidalarıyla halay çekiyor, herkes eli böğründe bakıyor. Çünkü Hizbullahçılar Akepe’ye karşı çıkmamışlardır. Akepe’nin kendi isteği dışındakiler hukuka aykırı, kendi istekleri hukuka uygundur. Bunu artık herkes böyle biliyor.
Akepe ayrıca halkı yargı ile korkutmaktadır. Bir yandan tele-kulak öyküleri ayyuka çıkar, insanlar telefonda konuşmaya korkar, diğer yandan olur olmaz insanlar kızdıkları, çekemediklerini “Ergenekoncu” diye ihbar ederler. Geçen sene MİT’e 15 bin civarında ihbar epostası atılmış. Nasıl bir toplum haline gelmişiz bir anlayın. Ama diğer yandan hepsini çözeceğiz denilen faili meçhul cinayetler unutturulmuş.
Şimdi tutukluluk süresine gelelim. Kim 10 seneyi normal buluyor? Bu AB süreci öyle bir ortam yarattı ki, bütün yasalarımız AB’ye uymak durumunda. Eğer TC yasası ile AB yasası farklı ise AB’ yasası uygulanmak durumunda kalınıyor. Şimdi burada bir sınır olduğu kesin. Tutukluluk süresi İspanya’da iki, Fransa’da dört, Almanya ve Belçika’da bir yıl, Türkiye’de 10 yıl – en fazla olanın 2,5 katı. Bunda başbakan, Akepe bir olağandışılık görmez. Çünkü referandumla ele geçirdiği yetkileri önceden tamamen ele geçirdiği yürütme ve yasamadan sonra yargı için kullanmış ve yargıyı da tamamen ele geçirmiştir.
Bu mudur ileri demokrasi, adalette eşitlik ilkesi, insan hakları? Ergenekon davasından bilim insanları, gazeteciler, siyasetçiler, tornacılar, lokantacılar, akli dengesi yerinde olmayanlar, neden suçlandıklarını bile bilmeden içerideler. Yakında KCK kapsamında yargılanan seçilmiş belediye başkanları davanın uzaması durumunda 10 yıl bekleyecekler, aynen Ergenekon sanıkları gibi. Ergenekon dosyasında da sürekli yazıldı, iletildi: Tutukluluk bir ceza şeklini aldı. Tutukluya yasaya göre hüküm giymiş mahkum hakları dahi verilmiyor İşte Akepe’nin ileri demokrasisi, insan hakları anlayışı. Nerede mangalda kül bırakmayan masalcılar, pek liberal muhteremler? Hani genç siviller? Göremedik onları. Yarene dokunmadı da ondan mı?
Silivri’de yargılananlar, KCK davasında yargılananlar, yarın suçsuz bulunurlarsa o düzmece belgeleri hazırlayanlar ne yapacaklar? Suçsuz yere bu kadar yatmanın bedelini kim ödeyecek? AİHM’ye gidilince Türkiye kendini nasıl savunacak?
Elbette davalar birden bu kadar birikmedi. Bu birikime neden olanlar da çok suçlu. Çünkü adalet kavramı en üst düzeyde bir kavramdır. Adalet duygusunun yitmesini herkes yadsımalıdır. Dolayısıyla yargı personelinin mutlaka işlerini çok sıkı izlemeleri, savsaklamadan yapmaları gerekir. Ancak her memuriyet için geçerli olan, devletin yani yönetenin olaylara bakış açısıdır. İşi bir yanından sulandırırsanız her yanı sulanır. Devleti bölmek isteyen teröristleri davul zurnayla karşılayıp serbest bırakıp, daha sonra toplayamazsınız, ama yumurta atanları gizli örgüt kurmaktan (yani tutukluluk süresi 10 sene olacak kapsamda – katillerinki gibi kısa değil) içerde yatırırsanız adalet bırakmadığınızı kesinlemiş olursunuz.
Daha çok yazacak şey var. Tatlısu özgürlükçüsü olmak ne kolay değil mi?
.
Sayın burlap,
İletilerinizi büyük bir ilgi ile takip ediyorum. Çok iyi gidiyorsunuz. Özgürlük ve demokrasi maskesi takmış bu dinci faşistleri ve onların kuyruğuna takılmış destekçilerini çok iyi deşifre ediyorsunuz. Ben olanlara sizin kadar sabırlı yaklaşamadığım ve site kurallarını ihlal etmekten kendimi alıkoyamamaktan çekindiğim için, içimden pek fazla yazmak gelmiyor.
Umarım yazılarınız bu sitede bir yandan non-teist olduklarını ileri süren, öte yandan tek referanslarının kutsal kitap olduğunu ilan etmiş olan birisinin peşine takılıp ona destek çıkan üyeleri uyandırmaya yeter.
Beyninize sağlık.
Kaleminiz güçlü olsun.
Öncelikle sayın burlap teşekkür ederim.
Başından beri, "hakimiyet milletin değil, allahındır" diye beyanat veren bir zattın, demokrasi söyleminde samimi olmadığını, bu ve bunun gibi zatlar için demokrasinin belirli bir durakta inilecek tren olduğunu yazdık, çizdik...
Yetmez ama evet diyenlerle hararetli tartışmalarımız oldu.İnce ince anlattık, onurmusa, axial, emparadiablo ve daha onlarca arkadaş demokrasi kandırmacasına dikkat çektik.
Şu an içinde bulunduğumuz durum kati olarak haklı olduğumuzu gösteriyor.Öğrenciler protesto edildiği için tekme tokat dövülüyor, biber gazı gani...
Tekel işçileride aynı muameleyi gördü geçtiğimiz aylarda...Çomak sokan yazar çizer ya işinden ediliyor ya da ergenekoncu ilan ediliyor.
Memleket fakru-zaruret içinde, ağa babalar saltanat sürüyor.Yüz yılın en büyük yolsuzluklarından birinde yargı işlemiyor.Hizbullah terör örgütü mensuplar, işkence ederek adam öldürmekten yargılananlar dışarıda...
Bir tarikat başı, amerikadan vaaz, fetva veriyor...İktidarı bir yana, muhalefeti bile feto'dan icazet alıyor, lafını dinliyor...
Açık konuşuyorum, şu an CHP nin AK partisinden hiç bir farkı yok...Boş söylemler...
Ülkede tam bağımsız ve demokratik, yurttaşlarına eşit mesafede, ayakları yere basan bir parti malesef yok!
Ya ırkçı, ya batı mandası ya arap tayfası, vesaire...
Dışarıdan beslenen onlarca sivil toplum örgütü, oda bilmem ne...
Satın alınmış, medya ordusu, pompalanan acaip acaip televizyon yayınları...Yok baldızını düzmüş, yok eniştesiyle kaçmış, biri birini gözetliyormuş filan...
Abidik gubidik ağalı, marabalı diziler...Ya da ucuz, 6.sınıf mafyamtrak diziler.İki tane zibidi derin devlet olmuş adaleti sağlıyormuş,muş,muş...
Gizli görülen davalar belli başlı gazetelerde, müdail avukatların bile ulaşamadığı belgeler ve bilgilerle...Mevcut belgenin aslı yok...Soruyorsun elemana, neymiş devlet sırları varmış ta yakmış, mış...
Deniz feneri, kayseri belediyesindeki voleleme, kayıp trilyon hiç konuşulmuyor!
Trilyon hırsızları çok ciddi makamlarda, erbakan hoca bile kurtardı paçayı...
Az kalsın çocuk tecavüzcüsü sapık üzmez bile arada kaynıyordu...
Bütün bunlar gün gibi ortada.Ancak dönemin güçlüsüne yamanmayı destur bellemiş yağdanlık takımı sesini bile çıkartmıyor.
Cahil halk sus, pus...
Kürt kafatasçısı faşistlere gün doğdu, türk kafatasçısı faşistlerinse ağzını bıçak açmıyor!
Tarikatlar yarışta, cüppelisi, harun yahyası leş kargası gibi, o tv programı bu tv programı geziyor, muhammed fettullah gülen hoca efendi hazretlerine selam göndermeyi de ihmal etmiyorlar...
Bu günkü durumun sorumlularını lanetliyorum.Dilerim ki yolları bu hizbullahçılarla kesişsin...
Naper'den sonra biraz tekrar olacak ama, Referandumda neden evet diyecektik anımsayan var mı? Hatta bazılarımız “yetmez ama, evet” demişlerdi. Ne oldu şimdi?
O sıralarda bu sitedeki tartışmaları da anımsıyorum. Herkes 12 Eylül’ler olmasın diye evet, ya da Evren’den hesap sorulsun diye evet’e yatmıştı. Ne oldu?
Sanıyor musunuz ki çıkarılan yasalar eğer darbe yapılmaya kalkışılırsa yeterli olur? Hala Evren’den hesap sorulabileceğini sanan var mı? Yeni yargı düzenlemeleri daha özgür bir ortam getirdi mi? Eğer bu sorulara evet diyorsanız iyimserliğinize sınır yok demektir. Ama, eğer hayır diyorsanız veya en azından kuşkudaysanız, o zaman sorarım size: evet ne işe yaradı?
Referandumda kullanılan evet oyları sivil darbe sürecini bitirerek gerçekleştirmiştir. Artık tüm yasama, yürütme ve yargı erklerini tek bir organ yürütmektedir. Bu ise demokrasinin kuvvet ayrılıkları ilkesine tamamen aykırıdır. Demokrasi olmadığının, olamayacağının göstergesidir.
Bu ülkenin belki de en iyi anayasası 1924 anayasasıydı. Ancak DP 1950 -1960 döneminde hukuksuzluğu korkunç bir düzeye getirmiş ve anayasayı resmen ve fiilen tedvir, tahrif ve ilga (değiştirme, bozma, hükümsüz bırakma) etmişti. Tahkikat encümeni adıyla mecliste sadece DP milletvekillerinden bir komisyon kurarak her çeşit kolluk kuvveti, yürütme ve yasama ve yargı ile TBMM yetkilerini dahi bu komisyona vermişti. Yani ülke her şey tek parti sultasına girmişti. Dolayısıyla 1962 Anayasasına değişik özerk kurumlar getirildi. Bunlar bağımsız yüksek yargı mahkemeleri, özerk radyo, DPT vs gibi kurumlardır. 12 Eylül sonrası bu kurumlar içeriği oldukça değişmekle beraber gene de kaldırılmamıştır. Özgürlükleri berbat eden bu anayasa yüzkarası iken, şimdi bu anayasayı sözde düzeltmek uğruna tek parti sultasına dayatabilecek yeni yasal düzenlemeler yapılmıştır. 1962’de ilke olarak ortaya konan demokrasilerin yadsınmaz kuvvet ayrılığı ilkesi yok edilmiştir.
Şimdi hukukun tamamen hasıraltı edildiği bir dönemdeyiz, öyle ki hiç görülmemiş bir şekilde soyut suçlama ve gerekçeler mahkemede kullanılabilmektedir. İddia olarak romanlar yazılmaktadır.
12 Eylül’cülerin yargılanmasına ise olanak yoktur. Bunu zaten istemiyorlardı. Torba referandumdaki maddeler buna zaten olanak sağlamıyordu. Çünkü özetle;
Anayasanın 38. maddesine göre “kimsenin işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılması mümkün değildir”. TCK’nin 7. maddesine göre de “işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez”.Aynı maddenin ikinci fıkrasında da “suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise failin lehine olan kanun uygulanır” hükmü yer alıyor. Ayrıca TCK’nin 71, 68 ve 311. madde hükümleri çerçevesinde zamanaşımı süresi dolmuştu.
Bütün bunlar değişmeden bazı pek liberal sol yandaşlarımız pek bir Evren yargılama hevese kapılmışlardı. Ama bakın nereye geldik…
Şimdi yargını tamamen yürütmeye bağlanmış olması ile yakında müthiş derecede pediatri, psikoloji vs alimi olan imamlarımızın uyuşmazlık vs basit davalarda kullanılmasıyla da nerelere gelebileceğinizi uslamlamanıza bırakıyorum.
.
Önce gündemden ve gündemle ilgili birkaç not:
Yargı kararlarının adil olabilmesi için en çok ihtiyacı olan şey meşruluktur. Meşruluk, toplumda genel kabul gören bir duygu birlikteliğini yansıtır. Yansız gözlemcilerin, adalete uygunluğu konusunda ikirciklenmeyeceği yargı kararları meşru olarak kabul görür. Dolayısıyla, yansızlık ve adalete uygun davranma özellikleri bir yargıç için temel nitelikler arasında olmalıdır. Bu özelliklere uygun ortamı ise yargıca tanınan bağımsızlık ortamı sağlar. Bu yönüyle bağımsızlık nesnel, yansızlık ise öznel bir niteliğe sahiptir.
Demokratik görüntülü – yani bizim eskiden cici demokrasi dediğimiz ama şimdi bunu bile söyleyemediğimiz – devletlerde, dillerden düşürülmeyen hukukun üstünlüğü kavramı nedeniyle artık kaba hak ihlalleri yaşanmamaktadır. Bunun yerine hukukun araç olarak kullanılması yeğlenmektedir. Nedeni de yukarıda söz açtığım meşruluk gereksinimidir. Çünkü hukuk aracılığıyla yapılan hak ihlallerinin topluma kabul ettirilmesi daha kolay oluyor. Üstüne bir de terör bahanesi eklerseniz akan sular durur. Şimdiye kadar Akepe de buna uygun davranmaya çabalamıştı. Ama akan sulara bir şey oldu, birden ortaya kamu vicdanını sızlatan aymazlık ortaya çıkıverdi.
Önce Hizbullah militanları salıverildi. Hani 188 kişiyi işkenceyle, çoğunu da domuz bağıyla öldüren ve mezar evlere bırakanlar. Daha sonra polis katili PKK teröristleri de serbest kaldı. Polis eşinin “o zaman kocamı da geri verin” feryadı ortalığı kapladı.
Hrant Dink cinayeti ve Malatya Zirve Yayınevi katliamı davalarında “terör örgütü” tanımı yapılmazsa, yakında Ogün Samast, Yasin Hayal vb de aramızda olacaklar. Ama bu arada gazeteciler ve Samsun, İstanbul, Ankara gibi kentlerde görülen davalarda Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Yusuf Aslan’ın ve 68 kuşağı devrimcilerinin posterlerini taşıdıkları için yargılanan üniversiteli gençler örgüt üyeliğiyle suçlandıkları için 10 yıl tutuklu kalacaklar.Yani CMK’nin102 ve 252. maddelerindeki akıl almaz yanlışlıklar, inanılmaz sonuçlar yaratmayı sürdürüyor. Bir yandan, özel yetkili mahkemelerin görev alanına giren belli suçlarda tutukluluk süresinin 10 yıl olduğu kabul edilerek, masumiyet karinesi ve adil yargılama hakkı hiçe sayılıyor. Öte yandan, haklarında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen kanlı katiller salıverilip vicdanlar kanatılıyor. Bunun adı da hukuk devleti ve ileri demokrasi...
http://www.cumhuriyet.com.tr/cu/cumhuriyet/i/c012400.jpg
Gelelim başbakana verilen yetkiye: TBMM Genel Kurulu'nda, Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun Tasarısı'nın birinci bölümü kabul edilmiş. Buna göre ''Temel yasa'' olarak görüşülen tasarının kabul edilen birinci bölümündeki bazı maddeleri şimdilik es geçersek “Milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde veya kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasının kuvvetle muhtemel olduğu durumlarda Başbakan veya görevlendireceği Bakan, geçici yayın yasağı getirebilecek”miş!!!
Yayın durdurma kararına karşı Danıştay’da iptal davası açılabilecek, Danıştay, bu davalara öncelikli olarak bakacak ve yürütmenin durdurulması talebini 48 saat içerisinde karara bağlayacakmış.
Sürdürüyorum: “Yayın hizmetleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin varlık ve bağımsızlığına, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı olamayacak; ırk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemeyecek veya toplumda nefret duyguları oluşturamayacak; terörü övemeyecek ve teşvik edemeyecek, terör örgütlerini güçlü veya haklı gösteremeyecek …”
Bunun anlamı nedir derseniz, korkunçtur derim. Daha geçen iletilerimde yürütme ve yasamanın bir elde toplanmasının nelere yol açacağını aktarmışken, aynı konuda daha beter bir haber geliyor…
Başbakanımızın ilginç bir kişiliği var, birden kızıveriyor. Eleştiriye gelmez, “ananı da al, git” deyiverir. Kendisine karşı çıkana hiç hoşgörüsü yoktur. Referandum da “hayır diyecekler “darbeci, vatan hainleridir”. Yansızım mı dediniz? “Bitaraf olan bertaraf olur”! Daha pek çok örnek verilebilir ama en ünlüleri ile yetiniyorum.
Gelelim rejim falan gibi kavramlara; burada da pek şansımız yok. Çünkü, örneğin halk din demişse laiklik halt etmiştir. Ne laikliği? Demokrasi bir amaç değil, araçtır, inilecek durağa geldik mi?
Şimdi bir de başbakanımızın hangi gazetecilerle görüştüğüne gelelim. Bir kere uçağına ancak yandaş medya gazetecileri binebilir. Başbakanlığa yine belli gazeteciler gire ve sorular önceden alınır. İsteyen istediğini soramaz. Başbakanımıza doğru dürüst soru sormayanlar da zaten yanıtlarını muhteşem bir şekilde alırlar. Referandum sırasında bu hususta Ali Kırca’nın “ne b içim soru bu” şeklinde nasıl terslendiğini umarım kimse unutmamıştır.
Demem o ki, zaten yandaş medya ve patron gazetelerine mali baskı vs ile otosansür vardı. Ama o da yetmedi anlaşılan. Güllük, gülistanlık bir ortam aranıyor. Anlaşılan berbat edilen açılımlara yenileri katılacak. Her gün üç defa “Padişahım çok yaşa” diyerek bağıracağız. Sesimizi beğenmezse, vay halimize!
http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=38814
Sakın bunlar daha önce olmamıştı demeyin. Ben gördüm. 1959 sonu ve 1960 başında gazeteler sansürlü, sayfa sayfa, beyaz çıkardı. Onlar yasaklanınca büyük puntolarla sıkı yönetim bildirileri basılırdı.
Yani bunlar önceden de olmuştu. Pek liberal sol yandaşlarımız bunlara alışıklar. Olur böyle şeyler, olağandır, sıradandır...
.
Gelelim başbakana verilen yetkiye: TBMM Genel Kurulu'nda, Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun Tasarısı'nın birinci bölümü kabul edilmiş. Buna göre ''Temel yasa'' olarak görüşülen tasarının kabul edilen birinci bölümündeki bazı maddeleri şimdilik es geçersek “Milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde veya kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasının kuvvetle muhtemel olduğu durumlarda Başbakan veya görevlendireceği Bakan, geçici yayın yasağı getirebilecek”miş!!!
Yayın durdurma kararına karşı Danıştay’da iptal davası açılabilecek, Danıştay, bu davalara öncelikli olarak bakacak ve yürütmenin durdurulması talebini 48 saat içerisinde karara bağlayacakmış.
Sürdürüyorum: “Yayın hizmetleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin varlık ve bağımsızlığına, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı olamayacak; ırk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemeyecek veya toplumda nefret duyguları oluşturamayacak; terörü övemeyecek ve teşvik edemeyecek, terör örgütlerini güçlü veya haklı gösteremeyecek …”
Bunun anlamı nedir derseniz, korkunçtur derim. Daha geçen iletilerimde yürütme ve yasamanın bir elde toplanmasının nelere yol açacağını aktarmışken, aynı konuda daha beter bir haber geliyor…
Bu konuda bir başlık açmayı düşünürken yazını gördüm sevgili dostum.
Aynen "telekominikasyon iletişim başkanlığının" doğrudan başbakana bağlanması gibi bu gelişme de çok vahim, bilinçli ve tehlikelidir.Hem de çok tehlikelidir.Tayyip Erdoğan memleketin 1/3 ünden aldığı oy ile ali kıran baş keseni oynamaya çalışmaktadır.Çok sesli demokrasinin olmaz ise olmaz çeşitli medya organları, vergi sopası ile hizaya getirilmiş, kimisi satın alınmışken; bu gelişme geride kalan bir kaç organı da paralamak için kafi olacaktır.
Tekrardan "yetmez ama evet"çi arkadaşları, sevgi, saygı ve muhabbetle anıyorum.Onlara padişah yakışır!:hail:
Ergenekon davasından yargılanan tutuklu sanıklara, savunmalarını yazmak için“daktilo” yerine kullanmak için bile bilgisayar olanağı tanınmazken, Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde Hizbullahçılara“internet erişimli” bilgisayar sağlandığı ortaya çıktı. Hizbullahçıların cezaevinden örgüt üyeleriyle MSN, Skype gibi programları kullanarak, görüntülü ve sesli görüştükleri de belirlendi. Adalet Bakanlığı bilgisayarların “eğitim amaçlı kullanıldığını, farklı amaçla kullanılamayacağını” açıkladı. (Bu son açıklamanın ne anlama geldiğini bilemiyorum. Adamlar cezaevinden talimat alıp veriyor ama farklı amaç olmuyor?)
Cezaevinde Hizbullahçılara“internet bağlantılı bilgisayar” tahsis edildiği savı, önceki gün “Gazeteyurt” adlı internet sitesinde yer aldı. Sitenin haberine göre cezaevinde yatan Hizbullahçı hükümlüler İskender Tutar, Şahin Yapıcı ve Naşit Tutar, “üniversitede bilgisayar üzerinden eğitim almak” için cezaevi yönetiminden bilgisayar istedi. İnternet erişiminin kötü niyetli kullanıldığının saptanması üzerine cezaevi yönetimi, sanıkların bilgisayarında inceleme yaptı.Söz konusu internet sitesinde yayımlanan inceleme raporuna göre 7 Haziran 2010’da Hizbullah hükümlülerinin bilgisayarlarında şu bulgulara rastlandı:
“... Üniversitede eğitim amacıyla girmeleri gereken sitelerin haricinde eğitimin amacı dışında birçok değişik sitelere girildiği; kurumda bulunan bilgisayarlara girilerek kurumun bazı evraklarının ele geçirildiği; kripto cihazlarının özelliklerinin belirtildiği bir belgenin bulunduğu; değişik resmi kurumlara ait evrakların internet aracılığı ile kendi bilgisayarlarına arşivlendiği, bu belgelerin bilgisayarın hard diskinde bulunduğu; birtakım üzeri işaretli krokilerin olduğu görülmüştür. İskender Tutar ve Şahin Yapıcı’nın bilgisayarlarında MSN ve Skype gibi programlar kullanılarak internet üzerinden görüntülü ve sesli görüşmelerin yapıldığına dair bulgular elde edilmiştir.”
Cezaevinin raporu ile adalet bakanlığının açıklamasını nasıl bağdaştıracağız? Herhalde cezaevi müdürü biraz sıkıntı çekecek. Olay bu kadarla da bitmiyor:
“İnternet erişimli bilgisayar isteklerinin” Ocak 2009’da cezaevinde inceleme yapan TBMM İnsan Haklarını İnceleme Alt Komisyonu tarafından hazırlanan rapora da girdiği belirlendi. Cezaevi yöneticilerinin, komisyon üyelerine verdiği brifingde, “İskender Tutar’ın eğitim teknolojileri bölümünde okuduğunu, bu şekilde eğitim gören 9 mahkûmun olduğunu, bunlara bilgisayar odasının tahsis edildiğini...” ifadeleri raporda yer aldı.
Bilmem daha fazla yoruma gerek var mı? İlahi bir liberal açılım tecellisi…
http://garildi.cumhuriyet.com.tr/cumhuriyet/1101/06/i/c011800.jpg
.
Tutukluluk süresini düzenleyen yasada yapılan değişikliklerin yürürlüğe girmesi ve Hizbullah cinayetleri ile PKK katillerinin salıverilmesi ile birlikte başlayan tartışma sürüyor. Burada daha önce konuya epeyce değinmiştim. Doğal olarak davaların yıllardır sona ermemesi nedeniyle, sanıkların tutuksuz yargılanmak üzere tahliyesinin gerçekleşmeye başlaması bu durumun sorumlusunun kim olduğu sorusunu öne çıkardı (Bu arada bazı sanıkların İran’a kaçtığı haberlerini belirtmeden geçmeyeyim). Ayrı bir tartışma konusu da özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde tutukluluk süresinin 10 yıl olarak belirlenmesi de yine tartışma konusu. Haberlerden epey tarama yaptım. Bulduklarım aşağıda:
Gündemdeki yasal değişiklikler konusunda da, davaların çok uzun sürmesine neden olan yargıdaki iş yükü konusunda da sorumlu çok net bir biçimde iktidar partisi Akepe.
5237 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, Özel Yetkili Mahkemeleri düzenleyen 250, 251 ve 252’nci maddeleri 2004 Aralık ayında Akepe milletvekillerinin önerisi ve onayı ile kabul edilmiş. Meclis'teki görüşmelerde, Özel Yetkili Mahkemeler konusunda ciddi tartışmaları yaşanmış ve bu mahkemelerin Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin yerini aldığı ileri sürülmüş. Akepe'li vekiller bunu kanıtlarcasına, bu mahkemelerdeki yargılamalarda tutukluluk süresinin 10 yıla kadar çıkmasının önünü açan bir öneri sunmuş ve değişiklik kabul edilmişti.
Diğer mahkemelerde görülen davalardaki tutukluluk süresini düzenleyen 102. madde de yine AKP iktidarı tarafından kabul edilmişti. Yasaya göre, Ağır Ceza Mahkemesi'nin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıl. Bu süre, zorunlu hallerde altı ay daha uzatılabiliyor. Ağır ceza mahkemesinin kapsamındaki işlerde ise tutukluluk süresi en çok iki yıl. Bu süre de zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek 3 yıla kadar uzatılabiliyor. Buradaki tartışma sürenin en fazla 2 artı 1 yıl mı yoksa 2 artı 3 yıl mı olduğu yönünde. Yasa yazılışındaki eksiklikten dolayı yoruma açık olan hüküm Yargıtay tarafından 2 artı 3 yıl toplam 5 yıl olarak kabul edildi.
Son salıvermelerle birlikte tartışma konusu olan yargılamaların yıllarca sürmesi konusunda Akepe Yargıtay'ı suçluyor. Yargıtay ise yargıdaki aşırı iş yüküne işaret ediyor. Ben daha önce Yargıtay’ın yetersiz çalıştığını düşünmüştüm. Hala bir ölçüde aynı görüşteyim. Ancak işin başka yönü de varmış:
Yargıç ve savcı kadrolarının %25'inden fazlasının, adliye personelinin kadrolarının ise yaklaşık %20'sinin boş olduğu, yargıçlara yılda 1.000'den fazla, savcılara yılda yaklaşık 1.500 ve Yargıtay'da görev yapan 250 yüksek yargıca 1 milyondan fazla dosyanın geldiği düşünüldüğünde durum ortaya çıkıyor. Yargıç-savcı noksanlığından dosyalar birikiyor, davaların bitme süreleri uzuyor ve tutuklu yargılama kapsamındaki davalar da yıllarca sürüncemede kalıyor. Bu arada inanılmaz görülüyor ama daha iki yıl önce, yani 2008’de Yargıtay üye sayısını aşırı bularak 250’den 150’ye düşürmeye, kurul sayısını da 32’den 20’ye indirmeye kalkan, bu iktidarmış.
İşin bir ilginç yanı da Adalet Bakanlığının bütçesi neredeyse hiç artmıyor ve bütçedeki payının da çok sınırlı olması. Bunun yanında Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin her yıl arttığı (Bu yıl da %30 arttı) başka ilginç rastlantı (mı desek?).
Bu arada Akepe daha önce defalarca yaptığını tekrarlıyor; yargıda yaşanan sorunun kaynağı yargı kurumuymuş gibi göstererek, son kalan alanları tamamen ele geçirmek hem de hazırladığı yargı reformu paketini yaşama geçirmek için yasallık sağlama niyeti ile hareket ediliyor.
Referandumla birlikte Anayasa Mahkemesi ve HSYK ile ilgili yapısal değişiklikler sağlanarak Akepe'nin yüksek yargıdaki ağırlığı ve etkisini arttırdığı biliniyor. Ancak Yargıtay ve Danıştay'a dönük henüz değişlikler yapılamadığından hala kontrol ve etkinliği sınırlı düzeyde, bu nedenle her fırsatta bu iki kuruma yüklenerek yıpratma ve etkisizleştirme, sonrasında da yeniden yapılandırma operasyonunu başladı.
Adalet Bakanlığı'nın son açıklamasında vurgu yapılan "yargı reformu ihtiyacı" ise, 2008 yılında Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan Yargı Reformu Stratejisi Taslağı'nda da belirtildiği üzere AKP'nin ekonomik ve siyasal alanda elde ettiği dönüşümün hukuk alanındaki ayaklarının sağlanmasından ibaret.
Taslakta yer alan, başbakanın da son aşamasına gelindiğini belirttiği, "İstinaf mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte Yargıtay ve Danıştay’da tetkik hâkimliği müessesesinin gözden geçirilmesi", "Ceza usulünde yer alan uzlaşma müessesesinin etkinleştirilip geliştirilmesi", "Hukuki uyuşmazlıklarda arabuluculuk ve uyuşmazlıkların alternatif çözüm yollarının geliştirilmesi" gibi başlıklarda yazılanlar, hedefin Yargıtay ve Danıştay gibi kurumları etkisizleştirmek ve yargıda tamamen piyasacı bir anlayışı yerleştirip "yargı dışı çözüm yollarını" yaratmak olduğunu kanıtlıyor.
Bu "yargı reformu" ile hedeflenenlerden en tehlikelisi ise "yargı dışı çözüm yollarının" yürürlüğe girmesi. Ancak bu çok ilginç manevrayı yeni bir iletide aktaracağım.
.
Yargı dışı çözüm yollarının gündeme gelmesi şöyle bir gelişme izlemiş:
a) 2007 yılının başlarında Noterlik Kanunu'nda değişiklik tasarısı gündeme getirilmiş ve sulh hukuk mahkemelerinin bazı yetkilerini Noterlere devredecek yasal düzenleme hazırlamış ancak daha sonra tasarı geçici olarak geri çekilmiş. Son dönemlerde ise söz konusu yasa sıkça dillendirilmeye başlandı.
b) Cezaevlerinin özelleştirilmesi planları geçtiğimiz aylarda ortaya atıldı, ancak herhangi bir vade belirtilmedi.
c) Akepe’nin ikinci iktidar döneminde ise asıl önemli değişiklik önerisi dile getirildi. Hükümet programında Akepe’nin taahhütlerinden biri de yargı reformu olarak belirtilmiş ve reformun adının da “MAHKEMESİZ ADALET PROJESİ” olduğu yazılmış ancak konuya dair başkaca bilgi kamuoyuna verilmemişti.
d) Hükümetin kurulmasının ardından 2 ay geçmeden niyetlerini ortaya çıkaran ve projenin temeli sayılabilecek bir yasa tasarısı ortaya çıkmış, HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA ARABULUCULUK KANUNU TASARISI "görüş alınmak üzere" kamuoyuna açıklanmıştı. Bunu biraz daha önce de aktarmıştım, tekrarlıyorum:
Tasarıya göre:
- Özel hukuk uyuşmazlıkların tamamında kişiler arabulucu denilen kişilerin gözetiminde ve onların da imzalayacakları uzlaşma belgesi ile uyuşmazlıklarını bir sözleşme ile çözebilecek ve bu sözleşme merci hakiminin onayıyla ilam niteliğini haiz olacak ve bunu icraya koyabileceklerdir.
- Arabulucu olmak için dört yıllık herhangi bir fakülte mezunu olmak yeterli olacak (hukuk fakültesi şart değil,) bunun dışında açılacak kurslara katılarak sertifika alınıp, Adalet Bakanlığı nezdinde tutulacak bir sicile kayıt olup, aidat ödeyerek görev yapacaklardır.
- Arabuluculuk sürecinde taraflar hiçbir kurala bağlı olmaksızın anlaşabilecekler.
Bu durumu iyi düşünmek gerekli. Hukuk bu kadar ucuz ve kolay mı? Neden o zaman 4 sene dirsek çürütülüyor? Bütün bu gelişmelerle birlikte bir yandan hukuksuzluk olağanlaşacak, yargı dışı çözümler özendirilecek, diğer yandan herkesin menfaatleri doğrultusunda her yolun mubah olduğu bir şekilde anlaşmasının önü açılacak ve buna hiçbir sınırlama-denetim getirilmeyecektir. Bu cins bir ortamın mazbut olacağını kim düşünebilir? Mafianın cirit atacağı bir ortam olacak. Bunun yürürlüğe girmesiyle yargının büyük bir rant alanına dönüşeceği ortaya çıkacaktır. Arabulucu yetiştirecek kurslar yurdun her köşesinde açılmaya başlayacaktır. "Arabulucu Sertifikası" alabilmek için kurslara verilmesi gereken ücret kim bilir nerelere çıkacaktır? Diğer bir yandan sicili olan, aidat ödeyen yeni bir meslek oluşturulacaktır.
Bu gelişmeler, özellikle Akepe’nin Mahkemesiz Adalet Projesi ile de birlikte düşünüldüğünde bir sürecin ipuçlarını vermektedir. Tasarının gerekçesine bakıldığında; Yargılama faaliyetinin masraflarının arttığı ve devlete maliyetinin fazlalaşması, davaların çok uzun sürmesi, etkin yargılama yapılamaması ve adalete ulaşmanın zorluğu tespitinden yola çıkılarak böyle bir düzenleme yapıldığından bahsediliyor.
Ülkemizde yapılan bütün özelleştirmelerin gerekçelerinde de ilk sırada devlete olan maliyetinin artması ve işlevsizliği oluşundan söz edilmişti. Şimdi özelleştirme sırası yargıya doğru geliyor.
Özelleştirme ile satılacak fabrika kalmamıştı, barajlar, santralar, belediye hizmetleri derken dağların, göllerin, denizlerin satılması gibi bir durumla dalga geçerken önce sağlık hizmetlerinin özelleşmesi başladı, şimdi de yargı! Yapılan özelleştirmeler öyle ki hiç denetim de yok. Hizmetlerde halk şirketlerin insafına kalıyor. O zaman devlet neden var?
Bozulacak başka bir şey kaldı mı acaba? Kaldıysa aman gizleyin!
.
Yargıda gecikme ve reformla ilgili olarak özelleştirme taslağı hakkındaki aktarmam sonrası bulduğum bir iletiyi paylaşmak istedim. Komik geliyor ama aslında acıdır. İçine düşürüleceğimiz durumun göstergesidir:
Yargıya Sağlık Bakanlığı (Performans) Çözümü:
Türk Yargı Sistemindeki son tartışma adalet sistemindeki yavaşlık ve yargıdaki gecikme, yargıdaki gecikmeye sebep olarak da mahkemelere düşen iş yükü fazlalığı ve bunlara hakimlerin yetişememesi olarak ifade edildiğine ve reform önerildiğine göre;
-Derhal hakim sayısı arttırılmalı, bunun için hukuk fakültelerinin sayısı ve kontenjanları arttırılmalı, her üniversiteye bir hukuk fakültesi kurulmalı;
- Yabancı ülkelerden Türkiye’de çalışmak üzere yabancı hakim ve savcı getirilmeli, hakimlik staj süreleri kısaltılarak hakim olmak kolaylaştırılmalı;
-Emekli hakim ve savcıların tekrar görevlendirilmesi sağlanmalı, hatta avukatlarda birkaç haftalık “uyum eğitim”lerinden geçirilerek yetkilendirilmiş hakim olarak atanmalı;
- Özel mahkeme ve özel cezaevleri kurulmalı, bu özel mahkeme ve cezaevleri Adalet Bakanlığı tarafından yetkilendirilmeli ve kararları yasal olarak tanınmalı bu özelleri kullanan vatandaşlar ekstra katkı payı vermelidir;
- Adalet işleyişinde “performans” sistemine geçilmeli, mahkemeler ve hakimler yaptıkları işlem, verdikleri karar sayısına göre performans ödemesi almalı, temel gelirlerinin %80’ini bu şekilde elde eder hale gelmeli, Performans kazanmak için nicelik artıp nitelik düşeceğinden oluşacak yargı hatalarına karşi Malpraxis sigortası oluşturulmalı, bu sigorta bedelinin yarısını kurum, yarısını hakimler kendi ceplerinden ödemelidir;
- Adalet sarayları ve mahkemelerde vatandaş hakları büroları kurulmalı, Adalet Bakanlığında ALO 199 Şikayet hattı oluşturulmalı, sitesinin girişine de “Her başvurunuz bizim için bir rmağandır” yazılmalıdır.
Olur mu böyle canım demeyin hiç, sağlık gibi en temel insan hakkı sayılan bir alanda bu uygulanıyor ve “başarılı” olduğu iddia ediliyorsa adalette neden olmasın.
O zaman bu yazıyı birde şöyle okuyun:
- Derhal hakim sayısı arttırılmalı, bunun için ( Doktor sayıları artırıldı ve daha da arttırılıyor bile)
- Hukuk fakültelerinin sayısı ve kontenjanları arttırılmalı, her üniversiteye bir hukuk fakültesi kurulmalı, ( Tıp Fakültelerini sayısı artırıldı, şu an sayıları 75, yıllık kontenjanları da 13000’e yükseltildi)
- Yabancı ülkelerden Türkiye’de çalışmak üzere Hakim ve Savcı getirilmeli
(Bu konu Sağlık Bakanlığı tarafından sık sık gündeme getirilmekte ve yasal düzenleme çalışmaları yapılmaktadır)
d. Hakimlik staj süreleri kısaltılarak hakim olmak kolaylaştırılmalı (Tıp ihtisas süreleri bilimselliğe bakılmadan birer yıl kısaltılmıştır, 5 yıl olanlar 4’e, 6 yıl olanlar 5 ‘e indirildi bile)
- Emekli hakim ve savcıların tekrar görevlendirilmesi sağlanmalı ( Emekli doktorlar tekrar hastane ve sağlık merkezlerinde görevlendirilmişlerdir)
- Hatta avukatlarda birkaç haftalık “uyum eğitim”lerinden geçirilerek yetkilendirilmiş hakim olarak atanmalı( Pratisyen ve her daldan uzman hekimler niteliklerine bakılmaksızın “birkaç haftalık Aile Hekimliği Kursları ile Aile hekimi yapılmışlardır).
- Özel mahkeme ve özel cezaevleri kurulmalı, bu özel mahkeme ve cezaevleri Adalet Bakanlığı tarafından yetkilendirilmeli ve kararları yasal olarak tanınmalı, bu özelleri kullanan vatandaşlar ekstra katkı payı vermelidir. (Özel hastaneler SGK ile anlaşma yaparak hasta bakmakta, hem devletten ücret,
hem de hastadan katkı payı almaktadır)
- Adalet işleyişinde “performans” sistemine geçilmeli, mahkemeler ve hakimler yaptıkları işlem, verdikleri karar sayısına göre performans ödemesi almalı, temel gelirlerinin %80’ini bu şekilde elde eder hale gelmeli (Sağlık Bakanlığında performans sistemi uygulanmakta, günde 100-200 hasta bakmak ve hastalara 2-3 dk. süre ayrılması olağan bir uygulama kabul edilmekte, doktorlar ana gelirlerinin %80’ini bu şekilde elde etmektedirler)
- Performans kazanmak için nicelik artıp nitelik düşeceğinden oluşacak yargı hatalarına karşı Malpraxis sigortası oluşturulmalı, bu sigorta bedelinin yarısını kurum, yarısını hakimler kendi ceplerinden ödemelidir. (Halen doktorlar aynen bu şekilde “Malpraxis” sigortası yapmakta ve milyonlarca TL primi ceplerinden ödemektedirler)
- Daha fazla performans elde etmek isteyen hakim ve savcılar, surtime, nöbet şeklinde mesaiye kalmalıdır ( Sağlıkta zaten yıllardır uygulanmakta, Sağlık Bakanlığı tarafından gece poliklinikleri vb teşvik edilmektedir)
- Adalet sarayları ve mahkemelerde “vatandaş hakları birimleri” kurulmalı, Adalet Bakanlığında ALO 199 Şikayet hattı oluşturulmalı, sitesinin girişine de “Her başvurunuz bizim için bir armağandır” yazılmalıdır. ( Tüm hastanelerde hasta hakları birimleri bulunmakta, bunlar “Doktoru Şikayet Et” büroları” olarak çalışmakta, ayrıca ALO 184 şikayet hattı bulunmakta, hatta Sağlık Bakanlığının Hasta Hakları biriminin internet sitesinde aynen “ Her başvurunuz bizim için Armağandır” şeklinde yazmaktadır.
Pek liberal, özgürlükçü özelleştirmeler için yolumuz açık olsun…
.
http://haber.gazetevatan.com/hizbullahcilar-kayiplara-karisti/352307/1/Manset
Bakınız, arkadaşlar arazi...Biraz daha yüz bulsunlar domuz bağları ve satırları ile piyasaya çıkarlar.
Yetmez ama evetçilere bunun da yetmeyeceğini düşünüyorum.Umarım hizbullahçı katillerle yolları kesişir!
Özelleştirme öyküleri gelmişken, pek üstünde durulmayan bir haberin Wiki sızıntısını verelim:
Türk Hava Yolları'nın (THY) Amerikan Boeing şirketinden 19 yolcu uçağı alması için AKP kodamanlarının Obama'dan istekleri:
Abdullah Gül: "Uzaya bir Türk astronot gönderin", Maliye Bakanı Unakıtan: "Adamım olan falancayı (Mr. XXX) Boeing'in İstanbul temsilcisi yapın".
Her uçak 300 milyon dolar. Komisyon yüzde on olsa, Unakıtan'ın adamı Bay xxx'in cebine uçak başına 30 milyon dolar girecek. Komisyon yüzde bir olsa bile uçak başına 3 milyon dolar. Bedavadan para. Hem de çok para...
THY devlet şirketi olsa, devlet yöneticilerinin böyle isteklerde bulunması ahlaki olmasa da olabilir diyelim. Ama THY devlet şirketi değil ki. 2006 yılına kadar devlet şirketi idi. 78 yıllık bu devlet şirketinin yönetimine Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Belediyesinde beraber çalıştığı arkadaşları getirildi. (Rizeli Hamdi Topçu, Rizeli Temel Kotil, Almanya Kombassan'dan Candan Karlıtekin)
Sonra da özelleştirildi. 2006 yılında yüzde 50.88'i özel kişilere satıldı. Kamunun payı 49.12 de kaldı. Yani THY devlet şirketi olmaktan çıktı.
Bunun anlamı şu: THY'nin harcamalarına artık devlet denetimi yapılamıyor.
Eskiden, THY devlet şirketi iken, uçak alımı dahil önemli harcamalara 9 kişilik Satın Alma Komisyonu karar veriyor ve bu harcamalar Yüksek Denetleme Kurumu, Meclis KİT Komisyonu ve Kamu İhale Kurumu tarafından denetleniyordu.
Özelleştirmeden sonra harcamalara Tayyip Erdoğan'ın THY'nin yönetimine getirdiği yukarda adı geçen 3 kişi karar veriyor, artık harcamalar devlet kurumları tarafından denetlenemiyor. Niye? Özelleşti, güzelleşti. Her türlü denetimin dışına çıktı. Devlet artık THY'yi denetleyemiyor. Devlet yöneticileri artık THY'nin harcamalarına karışamıyorlar.
Peki, nasıl oluyor da Cumhurbaşkanı ve Maliye Bakanı, devlet yöneticileri olarak, devletin harcamalarına karışma yetkisinin olmadığı THY gibi özel bir kurumun alacağı uçaklar için Obama ile pazarlık edip "Uzaya Türk astronot gönder", "Şu adamımızı İstanbul temsilcisi yap ki komisyonları cukkalayıp köşeyi dönsün" gibi isteklerde bulunabiliyorlar? Hani THY özelleşmişti de, ceberrut devletin tahakkümünden kurtarılmıştı?
Özel şirketin yönetiminde Başbakan'ın 3 arkadaşı ne arıyor? Özel şirketin alacağı mallara Cumhurbaşkanı ve Maliye Bakanı nasıl karışabiliyorlar? Bu bir özelleştirme midir, yoksa özelleştirme kılıfı altında devlet denetiminden çıkarılarak Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ün denetimi altına alma operasyonu mudur?
Akepe THY sanki devlet şirketi imiş gibi yönetime partidaşlarını yerleştiriyor ve ABD'nin Başkanına: "Biz uçaklan Amerikan Boeing'ten alalım, siz de şirketin İstanbul temsilciliğini bizim adamımız Mr. xxx' e verin..." diyor.
Bu tekliften kir fışkınyor!". Hukuk guguk olunca, olur böyle vakalar ama Türk Polisi yakalayamaz, yandaş medya yazmaz, yazamaz.
Peki bu durum televizyon kanallarında yayınlanır diye hiç düşünebilir misiniz? Tek yetkili Padişah Tayyip o kanalı ne yapar, bir aklınıza getirin.
http://www.cumhuriyet.com.tr/cu/cumhuriyet/i/c052000.jpg
Neyse, kimse Akepe’ye liberalliğin gereğini yapmadı, yapmıyor diyemez. Liberalliğin gereği devletin sonuna kadar özelleştirilmesidir. Hukukun guguk olduğu ortamda ne kadar kolay bir şey değil mi?
.
Adalet Bakanlığı yargı reformuna mecliste taslağın görüşülmesi öncesi başlamış:
Adalet Bakanlığı, kendi personeline yönelik görevde yükselme ve unvan değişikliklerine ilişkin yapacağı sınav bilgisi ve bunun sonuçlarını “personelin görebileceği şekilde asma” uygulamasına son verdi. (Acaba neden?)
Adalet Bakanlığı Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği’nde değişiklik yapıldı. Buna göre, atama yapılacak boş kadrolara ilişkin bilgiler ile bu kadroların sınıfı, unvanı, derecesi ve sayısının “İlgisine göre Bakanlık merkezinde veya Adalet komisyonları merkez ve mülhâkatında (bir şeyin anlaşılmamasını istiyor veya ne kadar dindar olduğunuzu göstermek istiyorsanız o kadar bol Arapça sözcüklerle konuşup yazın – katlarında, eklerinde demek) personelin görebileceği şekilde asılmak suretiyle ilân edileceği” ifadesi yönetmelikten çıkartıldı.Görevde yükselme eğitimi konularına “etik davranış ilkeleri” eklendi. Sınavda başarı puanıyla ilgili 19. maddedeki “Sınav sonucunda başarılı olanların aldıkları puanlara göre sınav kurullarında ilan edilen her mahal için ayrı olmak üzere başarı listesi düzenlenir” hükmü de yeni yönetmelikte yer almadı. Sınav sonuçlarının ilan edilmesini düzenleyen 20. maddedeki “personelin görebileceği şekilde asılması” uygulamasına da son verildi.
Ne oldu da bunlar açıklanamıyor? Kimler nerelere alınacak? Liberal şeffaflık sona mı erdi? Nerede örtülü, saklı bir şey var, oradan kötü koku gelir. Artık kokular bacayı da sarmış. Bunlar zaten bilincine sahip olmadığımız hukukun bittiği, dahası etik diye bir şeyin dahi olmadığı bir dönemin göstergeleri.
http://haber.gazetevatan.com/hizbullahcilar-kayiplara-karisti/352307/1/Manset
Bakınız, arkadaşlar arazi...Biraz daha yüz bulsunlar domuz bağları ve satırları ile piyasaya çıkarlar.
Yetmez ama evetçilere bunun da yetmeyeceğini düşünüyorum.Umarım hizbullahçı katillerle yolları kesişir!
Üstad emin ol kesişir de birşey olmaz bizimkilere bukalemun gibiler mubarek güç kimdeyse onun yanında, adaptasyon süreleri gayet hızlı :bounce: Hizbullahıda demokrat yapar bunlar.
Adalet Bakanlığı yargı reformuna mecliste taslağın görüşülmesi öncesi başlamış:
Adalet Bakanlığı, kendi personeline yönelik görevde yükselme ve unvan değişikliklerine ilişkin yapacağı sınav bilgisi ve bunun sonuçlarını “personelin görebileceği şekilde asma” uygulamasına son verdi. (Acaba neden?)
Adalet Bakanlığı Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği’nde değişiklik yapıldı. Buna göre, atama yapılacak boş kadrolara ilişkin bilgiler ile bu kadroların sınıfı, unvanı, derecesi ve sayısının “İlgisine göre Bakanlık merkezinde veya Adalet komisyonları merkez ve mülhâkatında (bir şeyin anlaşılmamasını istiyor veya ne kadar dindar olduğunuzu göstermek istiyorsanız o kadar bol Arapça sözcüklerle konuşup yazın – katlarında, eklerinde demek) personelin görebileceği şekilde asılmak suretiyle ilân edileceği” ifadesi yönetmelikten çıkartıldı.Görevde yükselme eğitimi konularına “etik davranış ilkeleri” eklendi. Sınavda başarı puanıyla ilgili 19. maddedeki “Sınav sonucunda başarılı olanların aldıkları puanlara göre sınav kurullarında ilan edilen her mahal için ayrı olmak üzere başarı listesi düzenlenir” hükmü de yeni yönetmelikte yer almadı. Sınav sonuçlarının ilan edilmesini düzenleyen 20. maddedeki “personelin görebileceği şekilde asılması” uygulamasına da son verildi.
Ne oldu da bunlar açıklanamıyor? Kimler nerelere alınacak? Liberal şeffaflık sona mı erdi? Nerede örtülü, saklı bir şey var, oradan kötü koku gelir. Artık kokular bacayı da sarmış. Bunlar zaten bilincine sahip olmadığımız hukukun bittiği, dahası etik diye bir şeyin dahi olmadığı bir dönemin göstergeleri.
Bu tür konularda arkadaşların hiçbirini görmezsin sevgili burlap. Çünkü haksız olduklarını kabul edemezler. Biz yanlış düşünmüşüz bu adamları bişey sandık deme gibi bir erdemleri yok çünkü.
Şimdi gelelim sınav sonuçları neden asılmaz. E astıkları zaman ne halt ettiklerini kpss sınavındaki gibi ortaya çıkacak tabi. İşi baştan bağlıyalım ki başımız ağrımasın derdindeler.
Axial, bu işler pek liberal işler, bizim aklımız ermez. Vardır büyüklerimizin bir bildikleri.
Neyse bir değerlendirme daha yapalım:
Daha önce de aktarmıştım, aynen doğru çıktı. Akepe’nin dönemsel yasa hazırlama yöntemi nedeniyle bir tasarısının bir diğerini tutmadığı ve “işine geldiği gibi” davrandığı bir kez daha ortaya çıktı. Yargıtay’daki üye ve daire sayısını arttırmaya yönelik tasarıyı Meclis’e sevk etmeye hazırlanan Akepe’nin 2007 yılında hem daire hem de üye sayısını düşürmeyi hedefleyen tasarısı 4 yıldır Adalet Komisyonu’nda bekliyor. Hatta 22 Temmuz seçimleri nedeniyle kadük olan tasarı, hükümet tarafından yenilenerek Meclis’e sevk edilmiş.
Son sıralardaki tutukluluk süreleri ve kamuoyunda rahatsızlık yaratan tahliyeler nedeniyle Akepe’nin hedef aldığı Yargıtay’ın yeniden yapılandırılmasına yönelik yasa tasarısı Adalet Bakanlığı tarafından Başbakanlık’a gönderildi. Hükümet şimdi de Yargıtay’daki 21 olan daire ve 250 olan üye sayısını arttırmayı hedefliyor.
Oysa Akepe, 10 Ocak 2007 tarihinde “Yargıtay Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nı Meclis’e sevk etmişti. Seçimlerin ardından AKP Yargıtay’ı şekillendirme tasarısını yenileyerek 8 Kasım 2007’de yeniden Meclis’e sevk etti.
Tasarıya göre, Yargıtay’daki üye sayısı 250’den 150’ye düşecekti. Üye sayısı 150’nin altına düşene kadar Yargıtay’a yeni üye atanmayacaktı. Yargıtay’daki 21 olan hukuk dairesi sayısı 13’e, 11 olan ceza dairesi sayısı da 7’ye inecekti. Tasarının gerekçesinde, bunun nedeni istinaf mahkemelerinin göreve başlamalarıyla birlikte, “Yargıtay’a gelecek iş sayısının azalacağı ve niteliğinin de değişeceği” belirtilmişti. Ancak, 2004 yılında yasası çıkarılan ve hukuken kurulmuş sayılan “Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri” kısaca istinaf mahkemeleri aradan geçen 7 yıla karşın hâlâ faaliyete geçemedi. (Yargıdaki tıkanıklığın sebebi kimmiş?)
Akepe’den pek çok parti yöneticisi, Yargıtay’ın “istediği” dosyayı hızla bağlayabildiğini iddia ediyorlardı. Buna dayanak olarak da eski Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ile Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın yargıçlar aleyhine açtığı davaları gösterdiler. Oysa Cihaner ve Haberal davalarında, Yargıtay “esas mahkeme” yani yargılamayı yapan konumunda. Yargıtay, Cihaner hakkındaki dosyanın temyizini değil doğrudan doğruya yargılamasını yapacak yerdi. Cihaner’in avukatı Turgut Kazan, müvekkilinin birinci sınıf olması nedeniyle dosyasına Yargıtay’ın baktığına işaret ederek “İddialar inanılmaz saçmalık ve yalandır. (...) Bir temyiz incelemesi değildir, esas mahkemesidir. Daire, yargılama yapan mahkeme olarak bakacak…” dedi. Dolayısıyla Akepe hep yaptığı gibi çelişkili eylemler ve edimler içinde ipin ucunu kaçırmış şekilde savrulup duruyor. Bırakın 3 sene önceyi şimdi bile aynı anda çelişkili söylem içinde.
Akepe’nin programı var gibi görünüyor ama işte öyle bir şey. Dostlar alışverişte görsün. Yasal olarak her partinin bir tüzüğü, programı olmalı. İdare-i maslahatçıların tarzı budur. Görünüşte var, içerik yok. Önemli olan midelerimiz. İşine gelince A, işine gelince Z. Atarsın, satarsın, ümmetçi olursun, cemaatçi olursun, seni liberal sayar göklere çıkarırlar. Baktın olmadı Atatürk’e laf edersin, heykellerin kırar, ateşe verir, boyarsın. En azından saldırmanın dayanılmaz hafifliğini yaşarsın.
.
Yeni yasa taslağı neler getiriyor bir bakın:
- Anayasa mahkemesinin görüştüğü iptal davasında TBMM Başkanlığı ve Başbakanlık, “görüş” bildirebilecek. (Anayasa’nın 138. maddesinde “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi”nin tavsiye ve telkinde bulunamayacağı hüküm altına alınıyor. Ama bunu takan kim?)
- Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerini yasaya uygunluğunun denetimini yapıyordu. Tasarıyla hesap denetimini Anayasa Mahkemesi’nin kendisi dışında “yaptırabilmesinin” de yolu açılıyor. Sayıştay, hesap incelemesinde mahkemeye yardımcı olacak. Sayıştay gerektiğinde hesap incelemesini partide de yapabilecek. Anayasa Mahkemesi’nin bu denetimi kime yaptıracağı ise belirsiz. (Bir yakıynimiz hesap uzmanı buluruz elbette…)
- Anayasa Mahkemesi heyetinin müzakerelerdeki oylamanın gizliliğini korumaları da yükümlülükler arasına alınarak, mahkeme üyeleri sıkı denetime alınıyor. Örneğin bir müzakerede kimlerin ne oy kullandığını açıklayamayacaklar. (Ne demiştik; nerde gizli kapaklı bir şey var orada kokan bir şey var…)
- Başkan ve üyeler hakkında “hâkimlik mesleğinin vakar ve şerefi ile bağdaşmayan” hal ve hareketleri nedeniyle disiplin soruşturması yapılabilecek. Burada dikkat çeken ise disiplin soruşturması için CMK’de savcıya tanınan yetkiler kullanılabilecek. (Yani üye hakkında telefon dinleme kararı çıkartılabilecek. Eh ne olmuş yani zaten dinlemiyorlar mıydı?)
- Kamu idareleri, görevlileri, gerçek ve bankalar dahil tüzel kişiler soruşturma kurulunun sorularına cevap vermek ve talepleri karşılamak zorunda olacaklar. Mahkemenin yürüttüğü bir soruşturma gerekçesiyle tüm kurumlardan bilgi alabilecek. (Durup dururken nereden çıktı bu? Verilecek bilgilerin doğruluğu nasıl belli olacak? Yüksek mahkeme mi bu, yoksa sıradan mahkeme mi?)
- Anayasa Mahkemesi Başkanı’na geniş yetkiler tanınırken; üyelerin hangi bölümlerde çalışacağını da başkan tek başına belirleyecek. Anayasa değişikliğiyle oluşturulan HSYK’de daire başkanlıkları ve üyelikler seçimle belirlenmişti. (Kuklanın ipleri kimin elinde olacak?)
- Anayasa Mahkemesi Başkanı, ihtiyaç duyduğu alanlarda projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, işletilmesi ve işlerliği için şart olan zaruri ve istisnai hallere münhasır olmak üzere özel bir meslek bilgisi ve ihtisasını gerektiren işlerde hizmet alımı yoluyla yerli ve yabancı uzman çalıştırmaya yetkili olacak. (Yargının özelleşmeye başlayacağını zaten aktarmıştım!)
- Tasarıya göre, iptal davalarında mahkemece esasın incelenmesine karar verilmesi halinde dava dilekçesi ile ekleri TBMM Başkanlığı ile Başbakanlığa gönderilebilecek. TBMM Başkanlığı ve Başbakanlık, iptal davasıyla ilgili yazılı görüşlerini değerlendirilmek üzere mahkemeye bildirebilecek. (Sıkıysa burada dediğimi yapmayın, sizi un-ufak ederim ha yollu bir önermeye ne dersiniz?)
- Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay da dahil olmak üzere mahkeme kararlarını kaldırabilecek. (Danıştay ve Yargıtay zaten lüzumsuzdu, toptan kaldırsak nasıl olur?)
Böyle bir yasanın nelere neden olacağını hiç düşündünüz mü? Yargının şimdiki hali ile bir sistem oluşturması durumu vardı. Bir kere bu sistem bozulacak. Çünkü bir yandan istinaf mahkemeleri de zaten kurulması öngörülmüş ama yaşama geçirilmemiş bir durumda. Bir yandan son başvuru yeri olan Danıştay ve Yargıtay’ın bu durumları bozuluyor ve yüksek mahkeme nitelikleri kalmıyor, Anayasa mahkemesi baskısına alınıyor. Bir yandan Anayasa Mahkemesinin de yüksek mahkemeliği bozularak dışarıdan (siyasi iktidardan) önerme ve esinlenmesine yol açılıyor. Anayasa mahkemesi başkanına yetki verilerek üyelerin tam boyuneğmesi sağlanıyor. Yargıçların (üyelerinin) bağımsızlığı kalmıyor. Bütün bunları bir araya getirirseniz nasıl bir yargı bağımsızlığından söz edebiliriz?
Demokrasilerin yasama, yürütme ve yargı erkleri vardır. Bunların birbirinden bağımsız olması bir demokrasi ilkesi – hem de olmazsa olmaz – ilkesidir. Bu, Türkiye’de demokrasi olmayacaktır anlamına gelen korkunç bir hata. Bunları daha önce yaşadık. Bu mahkemeler yokken DP’nin nasıl dikta kurmaya kalktığı biliniyor. Bu mahkemeler ister bu tasarıdaki haliyle bulunsun, ister de hiç olmasın fak etmez. Aksine bulunması daha da kötü olur. Ortam kargaşaya dönüşecektir.
Başka bir durum da bir sürü mahkemenin ardı ardına sıralanması. Şimdi bölge Mahkemeleri de kurulunca yargılamanın izleyeceği yolun nasıl olacağını biliyor musunuz? Yerel mahkemeden bölge mahkemesine, oradan örneğin Yargıtay’a, oradan Anayasa Mahkemesine, daha sonra da AİHM’ne. Ne oldu, siz öldüğünüzde sizin davanız hangi aşamadaydı? Böyle ortamda adalet duygusu kalır mı? Hukuk bilinci olan bireyler toplumu yüceltirler. Zaten bu bilincimiz gerçek anlamıyla yokken nereye gidiyoruz? Pek liberal demokratik solcularımız bunun liberallikle falan ilgisi yok. Bu sadece faşist diktadır.
.