PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Süreklilik Mi Kopuş Mu?


Jolly Jocker
20-01-2011, 23:30
Ülkemizde siyaset hep sistem içi taraflaşmalara sıkışıyor ve devrimci bir alternatif bir türlü yeterli düzeyde görünürlük kazanamıyor. Bunu aşmanın yolu, sistem içi çatışmadaki tarafların aslında aynı tarafta olduğunu, aralarında bir kopuş değil süreklilik bulunduğunu göstermekten geçiyor. Liberal/Osmanlıcı cephe ile kemalist/cumhuriyetçi cephe arasında sanıldığı ve sunulduğu gibi bir zıtlık mı var yoksa paralellik mi? Osmanlı ile cumhuriyet arasında bir kopuş mu var yoksa süreklilik mi? Bence sosyalistlerin savunması gereken tez, arada bir süreklilik olduğudur. Bunu açık eden bir tartışma yürütülürse düzen içi sahte taraflaşmaların aldatıcılığından kitlelerin bilincini kurtarma olanağı doğabilir.

Kemalist cumhuriyeti nasıl tanımlıyoruz? Tepedenci, despotik, militarist, tek tipçi, dayatmacı, merkezci, devletçi, kontrolcü, insan haklarına ve özgürlüklere saygısız v.s... Peki tüm bu karakteristik başlıklar Osmanlı'nın da en temel özelliklerinden değil mi? Kemalizm kendi ''devrimleri'' ile neyi köklü biçimde değiştirdi 'allah aşkına'? Eskinin devlet-i alasının eski zihniyetle devam edemeyeceği, daha modernize edilmiş bir biçimle, ümmet vurgusu yerine uluslaşma vurgusuyla ayakta kalınabileceği politikası ve bunun ürünü olan -çoğu sadece biçimi hedef alan- değişimler gerçekten de bir kopuşa ya da devrime işaret ediyor mu? Hilafet yerine diyanetin kurulması çok mu büyük bir devrim örneğin? Sultan yerine 'ebedi şef' ve sonrasında da 'milli şefin' geçmesi mi büyük değişim? Özellikle de 'alttakiler', emekçiler açısından bakarsak; ezilmek konusunda, sömürülmek konusunda, farklılıkların tanınmaması konusunda Cumhuriyetin öncesi ve sonrası arasında süreklilik mi var kopuş mu?

Ulusalcısı, darbecisi, muhafazakarı, liberali, Osmanlıcısı, Cumhuriyetçisi... Hepsi aynı gemide değil mi? Kapitalizme, emperyalizme, hakkını arayan emekçilere, aydınlanma devrimi isteyenlere tutumları -küçük nüans farkları dışında- aynı paralelde değil mi? Bugün ülkemizde süren it dalaşı da eskinin milliyetçi faşizminin mi yoksa daha islam vurgulu bir yeni faşizmin mi geleceği konusunda değil mi? TÜSİAD yerine MÜSİAD sömürüde aslan payını almaya başlasa, emekçiler açısından ne değişecektir?

Artık bize zerk edilen yanılsamalardan sıyrılmamız gerekiyor. Kemalistler ile islamcıların çok da farklı olmadıklarını, Osmanlı ile cumhuriyet arasında bir kopuş değil süreklilik olduğunu hatırımızda tutmamız ve ülkeye dayatılan sahte cephelerin aslında aynı cephenin siperleri olduğunu teşhir etmemiz gerekiyor. Zira gerçek bir alternatifin önü ancak bu şekilde açılacak, kitlelerin aldatılması ancak bu şekilde durdurulabilecektir.

sargon
20-01-2011, 23:54
Osmanli ile Cumhuriyet arasinda elbette ki bir süreklilik var. Osmanli'da yenilesme hareketleri daha III. Selim zamaninda baslar, II.Mahmut bircok islahat yapar. Sonrasinda Tanzimat ve Mesrutiyet sürecleri yasanir. Osmanli'da yenilesme hareketinin Cumhuriyete gelene kadar 150 yillik bir süreci var. Bu sürecte özellikle devlet siniflarinda ciddi bir zihniyet degisimi görülüyor. Cumhuriyet bu birikimin üstüne gelmistir. Cumhuriyet döneminde yapilanlar da yeni islahatlardir, farki cok hizli ve daha despotik sekilde yapilmalari olsa da yönleri ayniydi.

Bence bu sürec bugünkü toplumsal yapimizi da belirlemistir. Ayni zamanda bircok kamplasmanin nüveleri de bu yenilesme sürecinde ortaya cikti. Bu degisim süreci yakin tarihimizin en büyük degisimleri yasadigi sürec olmus. Elbette ki hepsi yukaridan yapilan reformlar olmasina karsin, bu reformlar toplumsal yasami, iliskileri, ekonomik iliski bicimlerini, insanlarin düsünce yapisini, bilimsel yaklasimlari ciddi sekilde degistirmisler. Bu yüzden ben bu süreci cok önemsiyorum. Bu süreci dikkatle incelemek gerekiyor.

Not: Kemalistlerin cumhuriyetci olduklari acik, ama liberaller neden Osmanlici oluyorlar, bunu anlamiyorum. Türkiye'de liberal denilebilecek bir aydin kesimi nerdeyse 150 yildir falan var ve hicbiri Osmanlici degil. Bu yorum asiri zorlama olmus.

ulpian
21-01-2011, 01:08
Ulusalcısı, darbecisi, muhafazakarı, liberali, Osmanlıcısı, Cumhuriyetçisi... Hepsi aynı gemide değil mi?

Bu gibi tasniflerin aşırı derecede indirgemeci, tek taraflı olduğunu düşünüyorum.

Özel mülkiyetin kalkmasını savunan bir komünist olarak baktığında, özel mülkiyet hakkını savunan herkes 'aynı gemide' görünebilir.

Bir İslam şeriatçısı için de, devlet düzeni olarak İslam şeriatını istemeyen herkes, liberali, komünisti, milliyetçisi, muhafazakarı, hıristiyan teokratı, 'aynı gemidedir'. Hepsi bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde tartışmasız Doğru Yol İslam'a karşı muhalefet eden büyük oyunun birer parçalarıdır.

Dogmatik ve indirgemeci ideolojilerin ortak niteliklerinden biridir bu bakış. Sadece bir kıstası esas ve mutlak ölçüt olarak alırsın, herşeyi bu kıstasla yorumlar, bu kıstasın şablonuna sıkıştırırsın ve bu kıstasla hiçbir şekilde açıklanamayan ayrışmaları, hemfikirlilikleri önemsizleştirirsin.


Mesela azınlık hakları, Ermenilerin kendi patriklerini seçebilmeleri, Kürtlerin dillerini etkin bir şekilde yaşatabilmeleri, eşcinsellerin hukuken eşit haklara sahip olması, kadın erkek eşitliği vs. gibi bir ton konuda ''liberal''ler ile ''sosyalist/komünist'' kesimin en azından özgürlükçü kanadı hemfikirdir. Emperyalizm, emek, sınıf gibi terimlerle her ortaklığı ve ayrışmayı doğru okuyamayız. ''Asıl ve mutlak'' ölçütümüzle tam olarak açıklayamadığımız hususları ehemmiyetsiz göremeyiz, görmemeliyiz.

Her alanda olduğu gibi siyasi alanda da net, kesin, katı, tüm konular için geçerliliği olan kalıplar değil, geniş, geçişkenliği olan, renki bir pozisyonlar yelpazesi mevcut. Seçtiğin konuya göre, A ile B kesimleri aynı pozisyonda yer alır, diğer konuda ayrışır. Bu konular içerisinde elbette herkes kendi siyasi görüşüne göre bir ehemmiyet sırası da tayin edebilir. Ama bunlardan birisini, diğer herşeyi de açıklayan, asıl ve değişmez ölçüt konumuna koyarsak, dogmatik ve indirgemeci ideoloji tuzağına düşmüş oluruz.

Jolly Jocker
21-01-2011, 22:40
Bu gibi tasniflerin aşırı derecede indirgemeci, tek taraflı olduğunu düşünüyorum.

Dogmatik ve indirgemeci ideolojilerin ortak niteliklerinden biridir bu bakış. Sadece bir kıstası esas ve mutlak ölçüt olarak alırsın, herşeyi bu kıstasla yorumlar, bu kıstasın şablonuna sıkıştırırsın ve bu kıstasla hiçbir şekilde açıklanamayan ayrışmaları, hemfikirlilikleri önemsizleştirirsin.

Mesela azınlık hakları, Ermenilerin kendi patriklerini seçebilmeleri, Kürtlerin dillerini etkin bir şekilde yaşatabilmeleri, eşcinsellerin hukuken eşit haklara sahip olması, kadın erkek eşitliği vs. gibi bir ton konuda ''liberal''ler ile ''sosyalist/komünist'' kesimin en azından özgürlükçü kanadı hemfikirdir. Emperyalizm, emek, sınıf gibi terimlerle her ortaklığı ve ayrışmayı doğru okuyamayız. ''Asıl ve mutlak'' ölçütümüzle tam olarak açıklayamadığımız hususları ehemmiyetsiz göremeyiz, görmemeliyiz.
Bu yorumun tümüyle marksizm dışı, burjuva-liberal bir bakış açısının klasik örneğini sunuyor. Bu yüzden biraz üzerinde durmak gerekiyor.

Materyalizm dışı bakış açısıyla hareket ederek, önce ekonomik/maddi koşullar ve ilişkilerden kaynaklanan ve diğer ilişki ve çelişkilere temel sağlayan altyapı ile bu temel üzerinde yükselen ve nihai olarak bu temel tarafından belirlenen özgürlük, demokrasi, haklar v.b. üstyapı öğelerini bir tutuyor; aralarındaki belirlenimi kabaca eşitlemeye kalkıyorsun. Böylece bendeki ''indirgemeci bakış açısını'' değil, meseleleri değerlendirirken belli bir bakış açısına sahip olmamı hedef alıyorsun aslında. Bunun pratikteki sonucu, kimseye konuşacak ya da düşünecek bir sistematik bırakmamak, kitleleri apolitize etmektir.

Senin örneğin üzerinden açıklayayaım; azınlıkların, Kürtlerin, eşcinsellerin hakları, kadın-erkek eşitliği v.b. pek çok konuda sosyalistlerle liberaller aynı fikirde falan değildir. Çünkü bu konuların hangi zeminde hayat bulabileceği konusunda birbirlerine zıt pozisyondadırlar. Biri bu hedeflerin gerçekleşmesi için kapitalizmi, diğeri de kapitalizmin aşılmasını şart görmektedir. Aslında biri açıkça(marksist olanı) diğeri ise gizlice(liberal olanı) tüm meseleleri bal gibi de ekonomik/maddi koşullara indirgemektedir. Her ideolojinin ya da politik kesimin kendi dünya görüşünün sunduğu kerteriz noktaları olur. Meseleleri bu noktalardan hareketle açıklarlar. Bu onların ''mutlakçı'' ya da ''dogmatik'' olduklarını değil, apolitik ya da ''alık'' olmadıklarını gösterir yalnızca. Azınlıkların, eşcinsellerin, Kürtlerin, kadınların v.b.'nin hak mücadeleleri kapitalizme karşı mücadeleden soyutlanarak düşünülemez. Tam da bu yüzden marksistler ile liberaller uyuşamazlar. Ve yine tam da bu yüzden, kapitalizme o veya bu gerekçeyle -bu gerekçeler yer yer birbiriyle zıtlaşıyor gibi görünse de- taraftar olanlar aslında aynı gemidedir. Bu bir nesnel gerçekliktir ve bunu inkar etmek -bilerek ya da bilmeyerek- metafizik düşünceye sapmak ve burjuva-liberal düzene hizmet etmektir.

Jolly Jocker
21-01-2011, 22:55
Not: Kemalistlerin cumhuriyetci olduklari acik, ama liberaller neden Osmanlici oluyorlar, bunu anlamiyorum. Türkiye'de liberal denilebilecek bir aydin kesimi nerdeyse 150 yildir falan var ve hicbiri Osmanlici degil. Bu yorum asiri zorlama olmus.
Bu yorumun ''aşırı zorlama'' görülmesi, bende, böyle görenlerin dünyadan haberi olmadığı izlenimi uyandırıyor.

Liberaller de Osmanlıcılar da kapitalist maddi temeli kendi kerteriz noktaları olarak almakta, kendi 'değerlerini' bu temel üzerinde kurmayı hedeflemektedirler. Oysa söz konusu temel, ülke içindeki sınıf mücadelelerinin ve üretici güçlerin gelişimi ile emperyalist güç neyi gerektiriyorsa ona uymak durumundadır. Ülkemizdeki güncel kapitalist yönelimin ve ihtiyaçların biçimi Osmanlıcılığı çağırmakta, daha muhafazakar, hakların sadece piyasanın tahammül edebildiği kadarıyla sunulduğu, emeğin dinsel tevekkülle daha fazla boyun eğmesinin gereksinildiği bir düzeni getirmekte, hatta günden güne kurmaktadır. Sürecin bilincindeki önde gelen liberal 'aydınlar' da Osmanlıcılarla baştan beri ittifak halindedir ve hatta 'muhafazakar demokrat' denen karikatürün icadında ve ülkenin neo-Osmanlıcı dönüşümünde entelektüel destek sunmuşlardır. Bu durum ortadayken liberaller ile neo-Osmanlıcı perspektif arasında bağ kuramamak, liberal demokrasi denen şeyin kapitalizmle, emperyalizmin güncel gereksinimleri ve projeleriyle, sınıf mücadelesiyle bağını kuramamaktır aslında. Yani ABD bölgede kendi çıkarı için yeni ve daha işbirlikçi bir Osmanlı'yı istiyor ve destekliyorken, yeni yükselen 'Anadolu-islamcı burjuvazisi'nin kültürü ortadayken, herşeyden evvel piyasanın yeni aktörlerine ve emperyalizme dayanarak iktidarını sürdüren AKP'nin ülkeyi dönüştürüğü yön ve kendi muhafazakarlığı ile tarihsel referansları ortadayken tüm bunlara rağmen yine de bunlardan hiç etkilenmeden kendini varedebilecek bir liberal demokrasinin, bireysel özgürlüklerin ve insan haklarının, azınlık haklarının, kadın haklarının v.s. gelişiminin gerçekleşebileceğini düşünmek, bırakın marksizm dışı düşünmeyi, en genel anlamıyla gerçekçi düşünmeyi bile becerememeyi ortaya sermiyor mu?

Sen de 'özgürlükçü sosyalist' olduğunu söylüyorsun, ben de. Ama politik tutum alışlar noktasında aramızda büyük farklılıklar oluyor. Neden? Sanırım artık daha iyi anlaşılmıştır ki biz hala marksistiz de ondan.

ulpian
21-01-2011, 23:25
Bu yorumun tümüyle marksizm dışı

Doğaldır, marksist olmadığımdan kaynaklanıyor olsa gerek.




Materyalizm dışı bakış açısıyla hareket ederek, .

Konunun materyalizmle ne ilgisi var kozmos aşkına. Yoksa siz de (benim de sahip olduğum) materyalist bir dünya görüşünden neredeyse matematiksel bir kesinlikle marksizm ideolojisinin çıktığını sananlardan mısınız? Marksist olmayan, ama tam, eksiksiz materyalist felsefe akımlarını nereye koyuyorsunuz?


Aslında biri açıkça(marksist olanı) diğeri ise gizlice(liberal olanı) tüm meseleleri bal gibi de ekonomik/maddi koşullara indirgemektedir. Her ideolojinin ya da politik kesimin kendi dünya görüşünün sunduğu kerteriz noktaları olur. Meseleleri bu noktalardan hareketle açıklarlar. Bu onların ''mutlakçı'' ya da ''dogmatik'' olduklarını değil, apolitik ya da ''alık'' olmadıklarını gösterir yalnızca.

Tüm toplumsal, siyasi olayları, süreçleri, tartışmaları, ayrışmaları, hemfikirlilikleri tek bir esas kıstas ışığında değerlendirmeyip, gerçekliğin karmaşıklığına uygun olarak daha fazla açıyı, kıstası gözetmek, teksebepçi yerine çoksebepçi açıklamalara değer vermek demek 'apolitik' ve 'alık' olmanın göstergeleri!?

Bu bir nesnel gerçekliktir ve bunu inkar etmek -bilerek ya da bilmeyerek- metafizik düşünceye sapmak ve burjuva-liberal düzene hizmet etmektir.

Kusura bakmayın ama, çok alışmışsınız hepiniz bu gibi aslen mesnetsiz, ifadede kesin, kati hüküm ve çıkarsamalara. ''Bu bir nesnel gerçekliktir ve bunu inkar etmek metafizik düşünceye sapmaktır'' cümlesini ben de sizin için kurarım rahatlıkla. Ama bu gibi apodiktik cümleler kurmakla herhangi bir argüman sunmuş olmuyoruz.

Kendi toplum/sınıf/siyaset anlayışınızla evren/doğa anlayışınızı o denli sıkı sıkıya bağlamışsınız ki birbirine, birinin reddinin diğerinin de reddi anlamına geldiği gibi yanlış bir zan içerisindesiniz. Ama sadece sizlerin ezberinde olan bir bağ bu. Tarihte ve günümüzde marksist olmayan, mesela diyalektik metodu filan savunmayan komünist akımlar var. Tartihte ve günümüzde özel mülkiyeti savunan tam anlamıyla materyalist, metafiziğin m'sini bulundurmayan düşünür ve akımlar var.

Jolly Jocker
22-01-2011, 00:28
Konunun materyalizmle ne ilgisi var kozmos aşkına. Marksist olmayan, ama tam, eksiksiz materyalist felsefe akımlarını nereye koyuyorsunuz?
Konunun materyalizmle çok ilgisi var. Ekonomik/maddi sistem(örneğimizde kapitalizm) ve bunun üzerinde yükselen yapıları(değerler, ideoloji, haklar, hukuk v.s.) aynı karşılıklı belirlenim içerisinde görmek materyalizmi çiğnemektir. Materyalizmin en temel önermesi, maddi varoluşun bilinci belirlemesidir. Ekonomik sistem, diğerleri üzerinde belirleyicidir. Bu durum, sandığınız gibi diğerlerinin hiçbir karşı etkisi olmadığını savunmak anlamına gelmez.

''Eksiksiz materyalistlik'', sadece fen bilimlerine değil, tarih, sosyoloji ve siyaset gibi sosyal bilimlere de materyalist yaklaşmayı gerektirir. Bu da ekonomik altyapının belirleyiciliğinin altını çizmeyi beraberinde getirir. Bunu görebilmek çok da zor olmasa gerek. Sizin maddeciliğini övdüğünüz nice ismin maddeciliği sadece laboratuvarda geçerlidir, ki pek çoğu da maddeci değil pozitivist ya da agnostik ateist olsa gerektir.

Tüm toplumsal, siyasi olayları, süreçleri, tartışmaları, ayrışmaları, hemfikirlilikleri tek bir esas kıstas ışığında değerlendirmeyip, gerçekliğin karmaşıklığına uygun olarak daha fazla açıyı, kıstası gözetmek, teksebepçi yerine çoksebepçi açıklamalara değer vermek demek 'apolitik' ve 'alık' olmanın göstergeleri!?
Maddi temele daha çok vurgu yapmak diğer sebeplerin etkisini yadsımayı gerektirmiyor. Böyle sunarak beni karikatürize ediyorsun. Materyalizm gereği ekonomik ilişkilere indirgemek ile indirgemecilik birbirinden farklı şeylerdir. İndirgemecilikte ekonomi ile 'diğerleri' arasında tek yönlü bir bağ gözetilir. Oysa elbette karşılıklı bir etki vardır ama temel olan her zaman için ekonomik ilişkiselliktir. Bunu reddederek materyalist olunamaz.

Ama bu gibi apodiktik cümleler kurmakla herhangi bir argüman sunmuş olmuyoruz.
Sana yönelik bir önceki yanıtımda argümanımı sunmuş ve hatta örnekle açıklamıştım. Görmezden gelmen, sunmadığım anlamına gelmiyor.

Kendi toplum/sınıf/siyaset anlayışınızla evren/doğa anlayışınızı o denli sıkı sıkıya bağlamışsınız ki birbirine, birinin reddinin diğerinin de reddi anlamına geldiği gibi yanlış bir zan içerisindesiniz.
Toplum, sınıf ve siyaset anlayışımla doğa/evren anlayışımı ilişkilendiririm çünkü hem bu mantıksal ve felsefi tutarlılığın gereğidir hem de toplum/sınıf/siyaset dediğimiz şeyler doğanın dışında/üstünde olan, soyut kategoriler değildir. Siyaset, toplum ve sınıf analizin ile evren-doğa felsefen uyumsuzsa, materyalizmini sadece laboratuvarda kullanıyorsun demektir. Oysa bilim, fen bilimlerinden ibaret değil. Sosyal bilimler diye bir dal da var.

ulpian
22-01-2011, 20:14
''Eksiksiz materyalistlik'', sadece fen bilimlerine değil, tarih, sosyoloji ve siyaset gibi sosyal bilimlere de materyalist yaklaşmayı gerektirir. Bu da ekonomik altyapının belirleyiciliğinin altını çizmeyi beraberinde getirir. Bunu görebilmek çok da zor olmasa gerek. Sizin maddeciliğini övdüğünüz nice ismin maddeciliği sadece laboratuvarda geçerlidir, ki pek çoğu da maddeci değil pozitivist ya da agnostik ateist olsa gerektir.


Sadece fen bilimlerinde değil elbette, tarih, sosyoloji, siyaset gibi alanlarda da gizli veya açık hiçbir idealist, metafizik, doğaüstü varsayım kullanmadan, hatta bu alanlardaki araştırmalarını da evrim bilimi, nöroloji gibi bilimlerin verileriyle ilişkilendiren bir sürü düşünür ve akım var marksist olmayan. Bunlara katılmak zorunda değilsiniz, fakat marksist olmayan her akımı idealizmle suçlamak gibi oturmuş, fakat mesnetsiz bir alışkanlığınız var.



Maddi temele daha çok vurgu yapmak diğer sebeplerin etkisini yadsımayı gerektirmiyor. Böyle sunarak beni karikatürize ediyorsun. Materyalizm gereği ekonomik ilişkilere indirgemek ile indirgemecilik birbirinden farklı şeylerdir. İndirgemecilikte ekonomi ile 'diğerleri' arasında tek yönlü bir bağ gözetilir. Oysa elbette karşılıklı bir etki vardır ama temel olan her zaman için ekonomik ilişkiselliktir. Bunu reddederek materyalist olunamaz.



Bu söyledikleriniz günümüz bilimleriyle de uyuşmuyor.

Şöyle bir ''indirgeme'' eylemini bir materyalist olarak ben de doğru görüyorum: Bilinç veya kültür, haddizatında (yani ontolojik olarak) maddesel boyuta indirgenebilir. Biz şu anki bilgi ve verilerimizle örneğin bilinci, tamamen maddesel boyuta (mesela beynin ve sinir sisteminin yapısına) indirgeyerek bilince dair herşeyi açıklayamıyor olsak da, ontolojik olarak bilincin oluşması için maddesel boyuta doğaüstü bir takım güç, ivme vs. gibi idealist varsayımlar eklememeliyiz. Nasıl fiziki boyuttan kimyasal boyuta, kimyasal boyuttan biyolojik boyuta 'geçerken', eski metafizikçilerin yaptığı gibi 'vis vitalis' gibi doğaüstü bir takım varsayımlar kabul etmiyorsak, aynı şekilde bilinç ve kültür boyutuna geçerken de salt maddi boyutta kalmalıyız.

Yani ekonominin kendisi de dahil en geniş anlamıyla insan kültürüne dair herşeyi (ontolojik olarak) salt maddesel/doğal boyutta değerlendirmek, (yani maddesel/doğal boyutun işlevi, sonucu olarak görmek) zaten her materyalist/natüralist ekolün ortak savıdır.

Fakat siz bundan öteye bir iddia sahibisiniz. Ekonomiyi bilinç ve kültürün ''her zaman'', yani her açısı için temeli olarak görüyorsunuz. Bu ise yanlış bir indirgemeciliktir. Ekonominin kültüre dair birçok şeyi etkilediğini, hatta belirlediğini inkar eden yok elbette. Ama bilinç ve kültüre dair herşey, tamamiyle ekonomik ilişkilere indirgenemez. Bu cümlemden ise idealizm kesinlikle çıkmaz. Çünkü ben zaten, ekonomik altyapı da dahil olmak üzere, bilinç ve kültüre dair herşeyin ontolojik olarak tamamiyle maddesel/doğal temele dayandığını savunuyorum. Ama örneğin bir toplumda yaygın olan belli bir davranış biçimi tamamiyle ve sadece ekonomik ilişkilere indirgenemez. Ekonomik ilişkilerin de doğrudan veya dolaylı olarak belli bir, hatta gayet büyük bir etkisi olabilir. Fakat o toplumdaki genetik özellikler, iklim şartları vs. gibi ekonomik ilişkeselliği olmayan faktörler ve doğrudan bu faktörlerin belirlediği 'üst' veya 'ara'-yapısal ikincil faktörler söz konusu davranış biçimi için aynı şekilde etkili olabilir.




Toplum, sınıf ve siyaset anlayışımla doğa/evren anlayışımı ilişkilendiririm çünkü hem bu mantıksal ve felsefi tutarlılığın gereğidir hem de toplum/sınıf/siyaset dediğimiz şeyler doğanın dışında/üstünde olan, soyut kategoriler değildir.

İlişkilendirmene karşı çıkmadım zaten. Ama materyalist bir evren anlayışından matematiksel bir zorunlukla marksist bir toplum anlayışı çıkmaz.

Toplum/sınıf/siyaset dediğimiz şeylerin doğanın dışında veya üstünde değerlendirilmesine bir tek marksistler karşı değil.

TurkceRap
23-01-2011, 19:08
Ülkemizde siyaset hep sistem içi taraflaşmalara sıkışıyor ve devrimci bir alternatif bir türlü yeterli düzeyde görünürlük kazanamıyor. Bunu aşmanın yolu, sistem içi çatışmadaki tarafların aslında aynı tarafta olduğunu, aralarında bir kopuş değil süreklilik bulunduğunu göstermekten geçiyor. Liberal/Osmanlıcı cephe ile kemalist/cumhuriyetçi cephe arasında sanıldığı ve sunulduğu gibi bir zıtlık mı var yoksa paralellik mi? Osmanlı ile cumhuriyet arasında bir kopuş mu var yoksa süreklilik mi? Bence sosyalistlerin savunması gereken tez, arada bir süreklilik olduğudur. Bunu açık eden bir tartışma yürütülürse düzen içi sahte taraflaşmaların aldatıcılığından kitlelerin bilincini kurtarma olanağı doğabilir.

Kemalist cumhuriyeti nasıl tanımlıyoruz? Tepedenci, despotik, militarist, tek tipçi, dayatmacı, merkezci, devletçi, kontrolcü, insan haklarına ve özgürlüklere saygısız v.s... Peki tüm bu karakteristik başlıklar Osmanlı'nın da en temel özelliklerinden değil mi? Kemalizm kendi ''devrimleri'' ile neyi köklü biçimde değiştirdi 'allah aşkına'? Eskinin devlet-i alasının eski zihniyetle devam edemeyeceği, daha modernize edilmiş bir biçimle, ümmet vurgusu yerine uluslaşma vurgusuyla ayakta kalınabileceği politikası ve bunun ürünü olan -çoğu sadece biçimi hedef alan- değişimler gerçekten de bir kopuşa ya da devrime işaret ediyor mu? Hilafet yerine diyanetin kurulması çok mu büyük bir devrim örneğin? Sultan yerine 'ebedi şef' ve sonrasında da 'milli şefin' geçmesi mi büyük değişim? Özellikle de 'alttakiler', emekçiler açısından bakarsak; ezilmek konusunda, sömürülmek konusunda, farklılıkların tanınmaması konusunda Cumhuriyetin öncesi ve sonrası arasında süreklilik mi var kopuş mu?

Ulusalcısı, darbecisi, muhafazakarı, liberali, Osmanlıcısı, Cumhuriyetçisi... Hepsi aynı gemide değil mi? Kapitalizme, emperyalizme, hakkını arayan emekçilere, aydınlanma devrimi isteyenlere tutumları -küçük nüans farkları dışında- aynı paralelde değil mi? Bugün ülkemizde süren it dalaşı da eskinin milliyetçi faşizminin mi yoksa daha islam vurgulu bir yeni faşizmin mi geleceği konusunda değil mi? TÜSİAD yerine MÜSİAD sömürüde aslan payını almaya başlasa, emekçiler açısından ne değişecektir?

Artık bize zerk edilen yanılsamalardan sıyrılmamız gerekiyor. Kemalistler ile islamcıların çok da farklı olmadıklarını, Osmanlı ile cumhuriyet arasında bir kopuş değil süreklilik olduğunu hatırımızda tutmamız ve ülkeye dayatılan sahte cephelerin aslında aynı cephenin siperleri olduğunu teşhir etmemiz gerekiyor. Zira gerçek bir alternatifin önü ancak bu şekilde açılacak, kitlelerin aldatılması ancak bu şekilde durdurulabilecektir.




Hocam gönder butonuna basmadan önce ne yazdığını okumuyormusun?

Ya ne söylediğini bilmiyorsun ya / işaretinin ne anlama geldiğini, Ne demek Liberal/Osmanlıcı?

TurkceRap
23-01-2011, 19:25
Bu yorumun tümüyle marksizm dışı, burjuva-liberal bir bakış açısının klasik örneğini sunuyor. Bu yüzden biraz üzerinde durmak gerekiyor.

Materyalizm dışı bakış açısıyla hareket ederek, önce ekonomik/maddi koşullar ve ilişkilerden kaynaklanan ve diğer ilişki ve çelişkilere temel sağlayan altyapı ile bu temel üzerinde yükselen ve nihai olarak bu temel tarafından belirlenen özgürlük, demokrasi, haklar v.b. üstyapı öğelerini bir tutuyor; aralarındaki belirlenimi kabaca eşitlemeye kalkıyorsun. Böylece bendeki ''indirgemeci bakış açısını'' değil, meseleleri değerlendirirken belli bir bakış açısına sahip olmamı hedef alıyorsun aslında. Bunun pratikteki sonucu, kimseye konuşacak ya da düşünecek bir sistematik bırakmamak, kitleleri apolitize etmektir.

Senin örneğin üzerinden açıklayayaım; azınlıkların, Kürtlerin, eşcinsellerin hakları, kadın-erkek eşitliği v.b. pek çok konuda sosyalistlerle liberaller aynı fikirde falan değildir. Çünkü bu konuların hangi zeminde hayat bulabileceği konusunda birbirlerine zıt pozisyondadırlar. Biri bu hedeflerin gerçekleşmesi için kapitalizmi, diğeri de kapitalizmin aşılmasını şart görmektedir. Aslında biri açıkça(marksist olanı) diğeri ise gizlice(liberal olanı) tüm meseleleri bal gibi de ekonomik/maddi koşullara indirgemektedir. Her ideolojinin ya da politik kesimin kendi dünya görüşünün sunduğu kerteriz noktaları olur. Meseleleri bu noktalardan hareketle açıklarlar. Bu onların ''mutlakçı'' ya da ''dogmatik'' olduklarını değil, apolitik ya da ''alık'' olmadıklarını gösterir yalnızca. Azınlıkların, eşcinsellerin, Kürtlerin, kadınların v.b.'nin hak mücadeleleri kapitalizme karşı mücadeleden soyutlanarak düşünülemez. Tam da bu yüzden marksistler ile liberaller uyuşamazlar. Ve yine tam da bu yüzden, kapitalizme o veya bu gerekçeyle -bu gerekçeler yer yer birbiriyle zıtlaşıyor gibi görünse de- taraftar olanlar aslında aynı gemidedir. Bu bir nesnel gerçekliktir ve bunu inkar etmek -bilerek ya da bilmeyerek- metafizik düşünceye sapmak ve burjuva-liberal düzene hizmet etmektir.



Her iletini okuyuşumda "Oha oluyorum" :)


Kadın hakları, Eşcinsel hkları, Azınlık hakları vs, Bu alanda istenilen amaca ulaştıktan sonra nasıl ulaşıldığının ne önemi var?

Bugün bazı Sosyalistler ve Liberaller Senin bağnazca bakış açının aksine Özellikle kişisel hak ve özgürlükler konusunda uzlaşmışlardır.

Hatta öyle ki, kimse Örneğin; Sosyal Demokratları sosyalist cenahta görmemeye başlamış, Sosyal Demokratlar Liberalleşmiştir.

Bu sebepledir ki, Hiç bir Liberal Sosyal Demokrat bir partiye oy vermekten çekinmez.

Neyse bu örneği genişletebilirim, fakat, Esas değinmek istediğim, konulara uç noktalara çekmek, bunu Marxizm cenderesine sıkıştırmak, Sorunlara çözüm getirmez.

Jolly Jocker
24-01-2011, 00:17
Kadın hakları, Eşcinsel hkları, Azınlık hakları vs, Bu alanda istenilen amaca ulaştıktan sonra nasıl ulaşıldığının ne önemi var?
O alanlarda istenilen amaçlara nasıl ulaşılabileceği konusunda marksistlerle liberaller arasında fark olduğunu, bu yüzden aynı şeyleri ister görünseler de aslında birbirine taban tabana zıt konumlandıklarını, sosyalistlerin bu özgürlüklere ulaşılabilmesi için kapitalizmin aşılması gerektiğini düşündüklerini, kapitalizm aşılmadan bu özgürlüklere ulaşılamayacağı kanısında olduklarını belirtmiştim. Yani kapitalizm konusundaki fikir ayrılığının çeşitli bireysel hak ve özgürlükler üzerinde belirleyici görüldüğünü anlattım. Kısacası, senin anladığının tam tersini anlatmıştım.

Anlamadığın için ''oha olman'' gayet normal.

ulpian
24-01-2011, 00:28
Bu gibi anlatımları da anlamakta güçlük çekiyorum.

Günümüzde örneğin kadın haklarının hukuken ve fiilen realize edildiği hiçbir kapitalist ülke yok mu, diyorsunuz gerçekten de?

Veya, mesela Türkiye'de mecliste kadına karşı şiddeti önleyici yasalar tartışılıyor, diyelim ki savcılığın kadın (mesela kocasından korktuğundan) şikayetçi olmasa da resen dayakçı kocaya karşı dava açması gerektiği ve polisin etkin bir şekilde kadını korumaya yönelik işlemler yapması gerektiği hususunda bir yasa tartışılıyor. Bu yasa tartışmasında özgürlükçü sosyalistler, liberallerle aynı tarafta olmaz da, ''hayır, bu yaptıklarınız boş iş, kapitalizmi kaldırmadan ne yaparsanız yapın, hiçbir şeye en ufacık bir faydası olmaz'' görüşünü mü savunurlar.

Hayır, bu somut tartışmada, aynı safta, yasanın çıkması gerektiği safında yer alırlar, diyorsanız bu gibi konularda ''hemfikir'' olunduğuna neden karşı çıkıyorsunuz? Somut bir tartışmada aynı tarafta olmak, o konuyla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili diğer her konuda hemfikir olmayı gerektirmez ki zaten... Biraz kasarak, ''bizler mutlak doğruyu elimizde tutuyoruz, sizlerle hiçbir konuda kısmen de olsa aynı safları paylaşmayız'' gibi bir havayı diri tutmak için özel bir çaba var sanki...

sargon
24-01-2011, 02:20
O alanlarda istenilen amaçlara nasıl ulaşılabileceği konusunda marksistlerle liberaller arasında fark olduğunu, bu yüzden aynı şeyleri ister görünseler de aslında birbirine taban tabana zıt konumlandıklarını, sosyalistlerin bu özgürlüklere ulaşılabilmesi için kapitalizmin aşılması gerektiğini düşündüklerini, kapitalizm aşılmadan bu özgürlüklere ulaşılamayacağı kanısında olduklarını belirtmiştim. Yani kapitalizm konusundaki fikir ayrılığının çeşitli bireysel hak ve özgürlükler üzerinde belirleyici görüldüğünü anlattım.

Bu düsüncenin temelinde bildigim kadariyla özellikle Lenin'in Rusya'da gelistirdigi program tartismalari var. Lenin'in daha dogrusu Rusya'daki Sosyal Demokratlarin programinin 2 bölümü vardi. Birincisi "demokratik program", ikincisi ise "sosyalist program" idi. Bu program yapisi sonraki dönemlerde de bircok ülkede kullanildi. Nasil bir devrim isterse istesin, bütün sosyalist devrimci partiler demokratik haklardan olusan bir talepler ve mücadeleler listesini demokratik programa koydular. Bazi partiler icin bu ayni zamanda bir "demokratik devrim" programi oldu. Kadin haklari, ulusal sorun yada sorunlar, iscilerin calisma saatlerine iliskin talepler, cesitli özgürlüklerle ilgili talepler vb. bu bölümün konusu oldu. Kisacasi bu bölüm aslinda kapitalizm kosullarinda gerceklesebileceklerin bir listesi idi.

Ikinci bölüm ise asil sosyalist program idi ve ancak sosyalizmde gerceklestirilebilirdi. Ancak bu programlarin gündeme getirildigi ülkeler oldukca gerici rejimlere sahipti. Ornegin Rusya bir monarsiden kurtulmaya calisiyordu. Sendikalar yasal bile degildi, bugün düsünelemeyecek kadar siki sansür, basin yasalari, yasaklar, Sibirya sürgünleri falan vardi. Bu yüzden sosyal demokratlar sürekli olarak demokratik programin da ancak sosyalistler tarafindan gerceklestirilebilecegini anlatmaya calisiyorlardi. Böylece iki program birbirine baglanmis oluyordu.

Bu durum dünyanin cesitli ülkelerinde nasil oldugunu tam bilmedigim bir sekilde baska bir anlayisa dönüstü. Baslangicta normalde kapitalizm altinda gerceklesmesi mümkün olan bir takim reformlar, ancak bir devrimle, ordan da ancak sosyalizmle gerceklesebilecek seyler haline getirildi. 1980 öncesinde Türkiye'deki devrimci hareketlerin hepsi de kadin sorununun bir devrim ve sosyalizm sorunu oldugunu, Kürt ulusal sorununun bir devrim ve sosyalizm sorunu oldugunu vb. söyler oldular. Yani bu sorunlarin kendisi icin mücadele etmek yeterli olmayacakti, cünkü ancak devrim icin mücadele edilirse bu sorunlar cözülecekti.

1980 sonrasinda ise bircok kesim bu anlayislarinin yanlis oldugunu farkettiler. Kadin gruplari bu tartismalari yaptilar ve aslinda kadin sorunu ile ilgili bir perspektif gelistirmediklerini, önceki yaklasimlarin yanlis oldugunu acikladilar. Kürt sorunu zaten kendi basina aldi gitti, kimse sorunun bir devrim ve sosyalizm sorunu oldugunu söyleyemez hale geldi.

Sonuc olarak, demokratik taleplerden olusan bu listedeki bütün maddeler bugün dünyanin cesitli yerlerinde kapitalizm kosullarinda, gecmisteki sosyalist örneklerden cok daha ileri düzeyde uygulanir hale gelmis durumda. Bu yüzden sosyalistlerin bundan 100 yil önce gelistirmis olduklari, cok daha farkli kosullarda olusan ve zaten yaklasim olarak da farkli olan bir konuda bu yaklasimi temelinden degistirmeleri gerekiyor.

Sosyalistler ile liberaller elbette farkli yaklsimlara sahip olacaklardir. Ama demokratik haklarin gerceklestirilmesi konusunda sosyalistler, bu sorunlar ancak kapitalist sistemi asarsak cözülebilir dediklerinde inandiriciliklarini yitirmis oluyorlar.

Jolly Jocker
24-01-2011, 03:04
Bu düsüncenin temelinde bildigim kadariyla özellikle Lenin'in Rusya'da gelistirdigi program tartismalari var. Lenin'in daha dogrusu Rusya'daki Sosyal Demokratlarin programinin 2 bölümü vardi. Birincisi "demokratik program", ikincisi ise "sosyalist program" idi. Bu program yapisi sonraki dönemlerde de bircok ülkede kullanildi. Nasil bir devrim isterse istesin, bütün sosyalist devrimci partiler demokratik haklardan olusan bir talepler ve mücadeleler listesini demokratik programa koydular. Bazi partiler icin bu ayni zamanda bir "demokratik devrim" programi oldu. Kadin haklari, ulusal sorun yada sorunlar, iscilerin calisma saatlerine iliskin talepler, cesitli özgürlüklerle ilgili talepler vb. bu bölümün konusu oldu. Kisacasi bu bölüm aslinda kapitalizm kosullarinda gerceklesebileceklerin bir listesi idi.
Asgari program ile azami program ayrımına değinmişsin. Önce demokratik devrimin yapılması, ancak bundan sonra sosyalist devrimin olabileceği düşüncesi. Bunlar tipik aşamacı devrim anlayışlarıdır ve çoğunlukla Milli Demokratik Devrimci gruplarca savunulur. Günümüzdeki baş temsilcisi Perinçek'tir. Bir de Birikim çevresi! Tabi Perinçek demokratik devrimi tamamlamada öncülüğü 'asker-sivil aydın' zümreye verirken; Birikim çevresi öncülüğü bazen AKP'ye, bazen neo-liberal dönüşüme, bazen AB'ye, çoğu zaman da emperyalizme verir.

Oysa demokratik devrim ile sosyalist devrim programlarının farklılaştırılması, nesnel koşulların sosyalist devrim için hazır olmadığı iddiasına dayanır. Günümüz Türkiye'sinde yeterli gelişkinlikte bir kapitalizm ve işçi sınıfı olmadığı iddiası ise sadece gülünç olacaktır. Artık asgari-azami program ayrımları son bulmalıdır. İşçi sınıfı sosyalist devrimi yapacak, demokratik sorunları da 'geçerken' halledecektir. Günümüzün bazı sosyalist devrimci grupları bunu savunuyor ki ilkine göre daha ileri bir kavrayış ama bence yine de yetersiz. Zaten bu ayrımlar varken bile, Lenin emperyalizm döneminde demokratik devrimlerin öncülüğünü de proleteryaya veriyordu. Yani sandığın gibi bu görüşte de sosyalistler ile liberaller demokrasi uğruna ortaklaşmaz; bilakis, demokrasinin emperyalizmden bağımsızlaşıldıkça ve burjuvazinin tekelci/işbirlikçi kısmı tasfiye edildikçe elde edilebileceği, bunun yolunun da proleterya önderliğine dayanan bir devrim olduğu, yani demokrasinin de bir proleter devrimin konusu olduğu savunulur.

Demokratik dönüşümlerin proleteryanın önderliğinde bir devrim söz konusu olmaksızın burjuvazi önderliğinde de yapılabileceğini, ancak bundan sonra sosyalizmin gündeme alınabileceğini iddia edenler ise tarihte Menşevikler ve 2.Enternasyonal'dir.

Öte yandan, demokratik sorunların çözümünü tümüyle devrim sonrasına erteleyen ertelemeci/sekter anlayış sakattır, doğru. Fakat demokratik sorunlar ile kapitalizmin ve devrimin bağını kuramayan, sosyalizmi demokrasiden ayrı ve yalıtık olarak kavrayan anlayış da sakattır ve liberal bir savrulmaya işaret eder. Örneğin, kadın sorununda pozitif bazı adımlar atılması için elbette sosyalizm şart değildir; fakat kadın sorunun bizzat kapitalist sistemden kaynaklanan ayakları da mevcuttur ve nihai çözüm kapitalizmin aşılmasıyla mümkündür. Siz bu gibi demokratik sorunların devrimle bağını silikleştiren reformist bir tutum aldığınız için, kendi konumunuzu rasyonalize edebilmek uğruna, beni herşeyin çözümünü devrim sonrasına erteleyen bir sektermişim gibi karikatürize etme yoluna gidiyorsunuz.

Astur
24-01-2011, 03:57
Kadın sorununun ancak kapitalizmin 'aşılması' ile çözülebilecek sorunları derken hangi sorunları kastediyorsun Freddie? İsveç, Danimarka, Hollanda vb. ülkeler çözülememiş/çözülemeyecek hangi sorunlar var?

Sangre
25-01-2011, 01:53
Konu başlığı her ne kadar Osmanlı'nın imparatorluk yapısından, Türkiye'nin ulus-devlet yapısına geçişini sorguluyor/açıklamalar getirmeye çalışıyor olsa da, konu hakkında çok az şey yazılmış.. Hatta kaba bir Sosyalist bakış açısından yazıldığı için; konu sadece sistem/düzen savunusuna indirgenerek bir çok farkı konu atlanmış, kavramlar da birbirine karıştırılıp çorba edilmiş.

Özellikle Mutkakiyetçiler ve Tanzimatçılara karşın muhalif grubu oluşturan Yeni Osmanlıcılardan Şinasi, Namık Kemal, Ali Süavi, Ziya Paşa gibi isimlerin geliştirdiği 'Osmanlıcılık' fikrinden etkilenerek düşüncelerini şekillendiren, hem dini, hem de etnik olarak tüm Osmanlı tebaasının yasa önünde eşit ve özgür 'vatandaşlar' olarak tanımlayan bir JönTürk grubu vardır (Bu kelime her ne kadar İstibdat dönemine muhalif olan tüm grupları kapsayan bir kelime olarak kullanılsa da, ben sadece açıklama getirdiğim tek gruptan bahsediyorum).. Bu grup, o dönemde Fransız İhtilali'nden etkilenerek ayrı devlet kurmak isteyen azınlıkları, devlet bürokrasisindeki aydın despotluğunu vs. analiz ederek, hem Meşrutiyetçi hem de Osmanlıcı bir tutum almıştır.. Burada bahsi geçen 'Osmanlıcılık' terimini, başlık yazısında 'Kemalist Cumhuriyet' için söylenen tanımlamalarla adlandırmak doğru olmaz.. Çünkü bu terim, o dönemde devletin içinde bulunduğu zor durumdan bir çıkış olarak icat edilmiş, Mutlakiyetçilerin savunduğu Merkeziyetçilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir terimdir.

Son dönem Osmanlı modernleşmesinin en önemli kollarından birini oluşturan bu grup, dini ve etnik farklılıkları tek bir çatıda (Osmanlı) birleştirerek, çıkan isyan ve ayaklanmaları engellemeye çalışmıştır.. Özellikle II. Meşrutiyet'ten sonra ortaya çıkan partilerin programlarında da çok açık bir şekilde görüleceği gibi (Ahrar Fırk, Dem. Fırk, Hür. İtilaf Fırk vb.), Osmanlıcılık akımından etkilenmiş bu grupların birleştikleri bazı noktalar vardır.. Bunlardan bazıları; İmparatorluktaki etnik çeşitliliği ve kozmopolitliği savunmak, etnik unsurların mecliste adilane bir şekilde temsilini mümkün kılmak, bütün devlet ve özel okullarda dini ve lisan farkı gözetmeksizin eğitim hakkını savunmak (buna bağlı olarak yerel dillerin seçmeli dil olarak kabul edilmesi ve bu etnik unsurların kendilerine ait özel okul açarak kendi dillerini öğretmesi de buna dahildir), bu gruptan bir çoğu bireycilik, adem-i merkeziyetçilik ve yerinden yönetim ilkesinin önemine vurgu yapmış, bazıları ise işi biraz daha ileriye götürerek söz konusu vilayetlerdeki idarecilere tam yetki verilerek federalist bir savunu dahi yapmışlardır.

Özellikle İttihat ve Terakki çevresinin 'Türkçülük' adı altında toplanan Merkeziyetçi bir yapılanmaya karşın, yukarıda açılımını yaptığım 'Osmanlıcı' bir tutumun başlıkta ifade edilen kelimelerle adlandırılması doğru değildir.. Çünkü 'Osmanlıcılık' denilen kavram, klasik Osmanlı devlet yapısı demek değildir.. Özellikle 1839 Tanzimat'tan sonra kendine kullanım alanı bulan ve imparatorluğu ayakta tutmak için öne sürülen bir fikirdir.. Bu kavramı klasik mutlakiyetçilikle bir tutmak konu hakkında hiçbir şey bilmemektir.

Osmanlı ile Türkiye arasında bir süreklilik mi, yoksa bir kopuş mu olduğu öyle sistem üzerinden tartışılmaz.. Yok efendim önceden Kapitalistti, sonra iktisadi milliyetçi/korumacı kapitalist bir yapıya büründü, o zaman burada bir süreklilik var, sistem değişmedi demek saçma sapan bir çıkarımdır.. Osmanlı ile Türkiye arasında bir süreklilik mi yoksa bir kopuş mu olduğunu, o dönemin aydınlarının, bürokratlarının düşünce sistemleriyle sonraki dönemin düşünce sistemleri arasındaki bağı inceleyerek bulabiliriz.. Sosyalist fikriyatın bu konu hakkındaki açıklaması ile hiçbir şey öğrenemeyiz.

Yukarıdaki açıklamalardan yola çıkarak, 1978'den sonra Kanun-i Esasi'nin II. Abdülhamit tarafından ilga edilmesiyle ortaya çıkan Jön Türk muhalefetinin 2. grubunu, daha sonra İttihak ve Terakki'yi oluşturacak olan 'Türkçülük' akımının mensupları olarak tanımlamak mümkün.. Bu grup diğerinden farklı olarak -yine aynı soruna çare üretmek amacıyla- etnik milliyetçilik üzerinden 'Osmanlı ulusu/ümmeti' yerine, Türk milletini keşfetmişlerdi.. Başlıkta sayılan Merkeziyetçi, kontrolcü bir yapının devleti kurtarmanın tek çaresi olduğunu düşünüyorlardı.. I. grup Fransa'daki gibi bir üst kimlik arayışı içerisindeyken, Türkçüler Alman devleti gibi ırk ve dil birlikteliğine dayalı bir yapı öneriyorlardı.. Zaten daha sonradan Kemalist Cumhuriyet'i de oluşturacak yapının yansımalarını, bu grubun tüm fikriyatında bulmak mümkün.

Örneğin 1911'de Mustada Satı bey ile Ziya Gökalp arasında geçen eğitim politikalarına ilişkin tartışmalarda; Ziya Gökalp, eğitimde Durkheim'den etkilendiği kolektif bilince ağırkık veren ve sosyoloji bilimini esas olarak kabul eden bir yaklaşım içerisindeyken, Satı Bey bireylerin sağlıklı bir şekilde gelişmesini amaç olarak edinerek, psikolojiyi esas olarak kabul eden bir yaklaşım içerisindeydi.. İlki kollektivist/ilerlemeci iken, ikincisi bireycidir.. Bu yüzden, diğer arkadaşların aksine bu iki grubu değerlendirirken Liberal/Osmanlıcı, Türkçü/Milliyetçi olarak adlandırılmasını yanlış bulmuyorum.. Çünkü Osmanlıcı olan grup, yukarıda da saydığım bir çok sebepten dolayı Liberal bir pozisyondadır.. Türkçü olan grup ise, aydınlanma felsefesinden etkilenmiş ilerlemeci/milliyetçi bir çizgidedir.

Buna rağmen, her iki grubun da ortak olarak kabul ettikleri ve Cumhuriyet'e taşınan bir çok hemfikir olduğu konu vardır.. Bunlardan biri; Osmanlının geleneksel yapısından kaynaklanan, yönetici-yönetilen, aydın/bürokrat-halk ayrımı konusuyla paralel olarak 'elitizm' kavramıdır.

Örneğin Osmanlıcı grupta kendine yer edinmiş, özellikle pozitivist fikirleriyle dikkat çeken Abdullah Cevdet; Sosyal Darwinizm'de de kendine yer bulmuş olan, özellikle devlet bürokrasisinde doğal eleme yoluyla bilgisiz/cahil kesimin elenerek yerini elitist kesime bırakacağına inanıyordu.. Toplumun ilerlemesinin, batı uygarlıkları seviyesini yakalamasının yegane yöntemi buydu.. Bunun için de çeşitli kafatası ölçümlerinin gerekliliğini savunuyordu.. Eğitimi ise toplumda var olan 'deha'ları ortaya çıkaracak ve halkın bürokrasiyi denetleme mekanizmasını büyük oranda arttıracağı için tercih edilebilir buluyordu.

Batıdan farklı olarak, Osmanlı modernleşmesinin tek ayağı olan bürokrat sınıfın, kendi 'elitist, ilerlemeci (terakki)' anlayışını Cumhuriyet'e taşıması da gayet anlaşılabilir bir durum olarak karşımıza çıkıyor (Bu konuda Türkçülerden örnek vermeye gerek yok sanırım)

Osmanlı/Türkiye arasındaki kopuş/süreklilik tartışmasının bu düzlemde olması gerektiğini düşünüyorum.. Bir takım sosyalist önkabullerle yapılan tartışma, bize bu konuda her hangi bir bilgi kazandırmayacağı gibi, farklı anlayışları tek potada eritme, toptancı bir anlayışa yol açacaktır.. Böyle bir şeyin bize hiçbir şey kazandırmayacağı da aşikardır.