PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Liberallerden Seçim Analizi


Sangre
08-06-2011, 17:43
Liberal gençlik hareketi olan 3H (Hürriyet, Hukuk, Hoşgörü), bu seçimlerde Liberallerin 'oy verebileceği' partileri analiz edip bir rapor yayınladı.. En azından hangi partiye nasıl yaklaştıklarını anlamak için okunmalı diye düşündüm.

Rapor; http://www.3hhareketi.com/pdf/2011secimanalizi.pdf

Önsöz (Alp Akın)
AK Parti (Alp Akın)
CHP (Efe Baştürk)
BDP (Tarık Özkaraman)

Önsöz

Merhaba;

Bir gençlik düşünce kuruluşu olma misyonu çerçevesinde 3H Hareketi, zaman zaman güncel meselelere dair kendi üyelerinin görüşlerini yansıtmak amacıyla kısa raporlar yayımlamakta. Bu raporumuzda da, 2011 Genel Seçimleri öncesinde liberal gençlerin oy verebilme ihtimali olan ve seçimlerden sonra mecliste temsil hakkına sahip olması beklenen üç partiyi mercek altına aldık. Bunlar, AK Parti, CHP ve BDP önderliğindeki bağımsız blok adaylar oldu.
Açıkçası rapor, 3H Hareketi’nin resmi kurumsal görüşünü, ya da tüm liberal gençliğin düşüncelerini homojen bir bütün olarak yansıtmak gibi bir iddia taşımıyor. Ama yine de, içinde barındırdığı gözlemler açısından kendisini liberal olarak addeden ve seçimlerde hangi partiye oy kullanacağı konusunda hala kararsız kalan seçmenler için oldukça kapsamlı bir politik analiz ortaya koyuyor. Çalışmamızda bahsedilen 3 siyasi hareketin, gerek yakın tarihte aldıkları siyasi pozisyon, gerekse de 2011 seçimleri öncesinde gösterdikleri görünüm, liberal-demokrat çerçevede ele alınmaya çalışıldı. Editör olarak belirteyim, ben Alp Akın’ın ve Efe Baştürk’ün AK Parti ve CHP için yazdıklarımız biraz daha eleştirel, Tarık’ın BDP analizi ise biraz daha destekleyici bir görünüm ortaya koysa da, raporda yer alan fikirlerin objektif değil sübjektif gözlemlere dayandığını ve sadece yazan kişilerin görüşlerini yansıttığını bir kez daha hatırlatalım. Çalışmanın ele almadığı bazı hususların farkına varacak kimi okuyucularımızın, bu eksiklikleri tamamlamak için blog ve facebook sayfamızdan bizlerle fikirlerini paylaşmasından oldukça büyük mutluluk duyarız.

Çalışmamızı, gerek vakit gerekse diğer imkânlar çerçevesinde sadece 3 parti ile sınırlandırmak zorunda kaldığımızdan dolayı da biraz üzgünüz. Eminiz ki, bu çalışmada daha bir çok siyasi oluşum hakkında liberal gençlerin ne düşündüğünü paylaşmak çok faydalı olurdu. Burada adını özellikle vermek istediğim iki oluşum; HAS Parti ve Liberal Demokrat Parti, 3H Hareketi olarak daha yakından takip edeceğimiz gruplar olarak bundan sonraki çalışmalarımızda umarım yer alacaklar. Yine üyemiz Cüneyt Çabuk’un, LDP’ye dair yazmış olduğu blog yazısını da, seçimlerden önce web sitemizden okuyabileceğinizi hatırlatmak isteriz.

Tüm bu noktalardan sonra, bu raporun, hem 3H Hareketi hem de onu takip eden gençlik için çok daha kapsamlı çalışmaların öncüsü olmasını diliyoruz. Seçim sonuçları ne olursa olsun, 2011’den sonra daha liberal bir demokrat Türkiye’de yaşamak dileğiyle.

Alp Akın



Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)

Alp Akın


Giriş

9 yıllık iktidarı döneminde birçok demokratik reforma imza atarak Türkiye’yi önemli bir dönüşüm sürecine sokan AK Parti; kurulduğu günden bu yana, istikrarlı ve kararlı reformist bir anlayıştan daha çok politik konjonktüre göre belirlenen bekle-gör politikası ile hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiş bir siyasi grup konumunda oldu. Şüphesiz bu pragmatik tavrın doğurduğu inişli-çıkışlı grafiğin, beraberinde bir çok siyasi tartışmayı da getirmesi anormal olamazdı. Bu tartışmaların liberaller açısından en çok göze çarpanları, AK Parti’nin liberal-demokratik çerçevede attığı her olumlu adım sonrasında ulusalcı cenah tarafından ortaya atılan “Liberaller AK Parti’yi neden destekliyor?” sorusu ile, AK Parti’nin daha muhafazakar ve hatta yer yer milliyetçi-devletçi refleksini ortaya çıkardığı zamanlarda yine aynı hevesle gündeme gelen “Liberal-Muhafazakar İttifak Çatırdıyor mu?” tartışmasıdır. Aslında burada doğal karşılanması gereken durum, belirli değer ve fikirlere sahip bir grubun, bu değerlere uygun şekilde adım atan bir siyasi figürü destekleyip, tam tersi durumunda bu desteği geri çekmesi erdemini gösterebilmesidir. Aksine esas tartışılması gereken durum, bir siyasi partinin kendi iktidarının devamı için sarf ettiği her tür söylem ve eylemi doğru olarak kabul edip, kendi değer dünyasını tutarlı olma kaygısından uzak bir şekilde bir parti taraftarlığına hapsetmek durumu olmasına rağmen; ne yazık ki bahsedilen bu ilkesiz ve samimiyetten uzak tavrın, sadece sınırlı bir çevrede sorgulanmak ve eleştirilmekte olduğunu da unutmamak gerekir.

2011 seçimi öncesi, liberaller arasında AK Parti’ye yönelik kritikler de, bahsedilen çerçevede çok büyük bir çeşitlilik arz etmektedir. Bir çok kişiye göre, liberallerin 2011 seçimlerinde desteklemek için önünde duran en önemli alternatif, gerek başka bir alternatifinin olmaması gerek ise geçmiş dönemdeki politikalarının sağladığı krediden dolayı, yine AK Parti olarak göze çarpmaktadır. Ama, bu soruya sağlıklı bir şekilde cevap verebilmek için, AK Parti’nin son dönem politikaları ve ileriye yönelik vaatlerini liberal paradigma çerçevesinde ele alınması büyük önem arz etmektedir. Burada şerh koymakta yarar olduğunu düşündüğümüz bir konu; liberallerin yekpare bir bütünden meydana gelmediği ve bu raporda yer alan analizlerin de kendini liberal olarak gören bir çok kişinin katılmayacağı noktalardan oluşabileceği gerçeğidir. Ama yine de bu durum, AK Parti’nin özellikle son dönemde bazı konularda konsensüse varan bir şekilde liberal çizgiden uzaklaştığını gösteren emarelere dikkat çekme gereğini ortadan kaldırmamakta.12 Eylül Referandumu Öncesi AK Parti

AK Parti’ye dair analizimizi şimdiden bir cümleyle özetleyecek olursak, sanırız ki derdimizi en iyi anlatacak saptama; AK Parti’nin son dönemde liberal demokratik paradigmadan ödün vererek daha popülist ve milliyetçi bir çizgiye kaydığı gerçeğidir. Özellikle bu gözlemimize temel dayanak noktası olarak, AK Parti’nin 12 Eylül öncesi ve sonrasında takındığı tavıra dikkat çekmek isteriz. Gerçekten de 12 Eylül referandumu, bürokratik ve askeri vesayetin önüne set çekilmesi adına önemli bir sınavdı. Gerek yüksek yargı mekanizmasının demokratik meşruiyetini güçlendiren reformlar, gerekse de askerin kendine has dokunulmaz ve sorgulanamaz pozisyonunun zayıflatılması adına pakette ele alınan maddeler, bir çok liberal demokrat için de heyecan vericiydi. Kuşkusuz referandum paketinde yer alan maddeler, evrensel standartlarda özgürlükçü bir demokrasiye ulaşmak için yeterli değildi. Ama en azından istikamet hedefe doğru emin adımlarla ilerlenmesi adına umut vericiydi. Zaten bu yüzden, liberal-demokrat cenah, 12 Eylül referandum’unu “yetmez ama evet” sloganı ile destekliyordu. Yani, AK Parti’ye sınırsız değil, koşullu bir destek söz konusuydu. Bir çok liberal, 12 Eylül öncesi göstermiş olduğu cesur ve demokratik tavrı, 12 Eylül sonrasında da göstermesi şartı ve özellikle Kürt meselesi ve sivil anayasa konusunda hızlı adım atacağı beklentisi ile, AK Parti’yi referandum süresince desteklemekten gocunmuyordu.

Referandum paketinde yer alan maddelerin, %60’a yakın evet oranıyla kabul edilmesi, liberal çevreyi gelecekteki reformlar adına heyecanlandırsa da, 12 Eylül’den bugüne yaşanan kısır ve verimsiz tartışmalar, referandum sonrası oluşan iyimser havanın hemen dağılmasına sebep oldu. Ve ne yazık ki bu tartışmaların başrol oyuncusu, geçmişte olduğu gibi asker veya bürokrasi veya onların vesayetine sahip çıkan bir muhalefet partisi değildi, toplumun büyük desteğini bunlarla mücadeleye adadığı için arkasına alan iktidar partisiydi.

http://www.gazeteboyut.com/image/haber/2010/08/29/Resim_1283079717.jpg

Referandum Sonrası AK Parti

AK Parti’nin 12 Eylül öncesi yeni anayasa sözü vermişti ve bu sözünü yerine getirmek için de 2011 seçimleri sonrasına işaret etti. AK Parti’nin yeni dönemde amacı, 2011 seçimlerinde anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa tek başına ulaşmak olacaktı. AK Parti, oylarını iki şekilde arttırabilirdi; ya özgürlükçü-demokrat söylemini daha da yoğunlaştırarak, hem daha önceki seçimlerde güvenini kazanamadığı sol ve Kürt çevreleri kazanacak; ya da daha hamasi bir söyleme sarılarak, Kürt açılımını başlatması ile küstürdüğü milliyetçi seçmene kucak açacaktı. Şüphesiz, birinci yol daha zor, riskli ve meşakkatli; ikinci yol ise daha kolay ve dikensizdi. Sol ve Kürt seçmenin tabanı çok büyük değildi, hem onların güvenini kazanmak hiç kolay da değildi; aynı zamanda bu stratejide sarf edilecek her söz veya girişilecek her teşebbüs, kendi tabanından da bir çok oy kaybına neden olabilecekti. Hâlbuki milliyetçilerin gönlünü almaya çalışmak, AK Parti’nin muhafazakâr tabanının daha çok hoşuna gidebilirdi. Kaldı ki, milliyetçilerin önemli bir kısmının da MHP’nin mevcut yönetiminden de şikâyetçi olması; milliyetçi oylara talip olmayı daha cazip kılıyordu. Hem ülkede gerek resmi ideolojinin gerekse PKK ile girişilen mücadelenin yeşerttiği ciddi bir milliyetçi taban, görece diğer seçenekten daha fazla oy potansiyeli vaat ediyordu.

http://www.arastiralim.com/wp-content/uploads/2009/09/recep-tayyip-erdogan.jpg

Evet, AK Parti kolay olanı yaptı ve 2011 seçimleri öncesinde, geçmişte sergilediği liberal-demokrat bir profilin tam zıt istikametinde milliyetçi-muhafazakâr ve yer yer devletçi-otoriter bir görünüm ile seçmenin karşısına çıkmaya karar verdi. Referandumun hemen sonrasında “tek dil, tek devlet, tek millet” vurgusunu üstüne basa basa birçok yerde tekrarladı Recep Tayyip Erdoğan. Almanya’da yapmış olduğu bir konuşmada, gurbetçi Türkler için anadilde eğitim hakkı talep ederken, kendi ülke yurttaşının ana dilde eğitim hakkına karşı çıkmakta herhangi bir çekince göstermedi sayın başbakan. Kürt açılımı önce Kürt sözcüğünün kullanılması, ardından Kürtçe kurslar açılması ve sonunda da TRT Şeş kanalının açılması ile son bulmuş, hükümetin bundan sonra Kürt meselesi hakkında ne yapacağı kimse tarafından bilinmez bir hal almıştı. Bu unutkanlık şüphesiz sıradan bir dalgınlık olmaktan çok, bilinçli bir şekilde Kürt sorununu geçici bir süre toplum hafızasından silerek, milliyetçi kesimi onore etmek ve onların oyuna talip olmak amacını taşıyordu.

2011 Seçimleri Öncesi AK Parti’nin Görünümü

Milliyetçilik ve Vesayet

AK Parti bu amacını seçime doğru uyguladığı politikalarda da birçok kez açık etti. Söz gelimi, 2011 seçimleri öncesi doğu ve güneydoğu bölgesinden gösterilen milletvekili adayları, bu stratejinin önemli bir parçasını oluşturmakta. Bölge insanından ve dinamiklerinden kopuk, daha çok merkezden atandığı belli olan ve özgürlük ekseninden çok bölgesel güvenlik anlayışını önceleyen adaylar ile AK Parti’nin tek amacı olabilir; o da BDP’nin bağımsız adaylarından geriye kalan oyları ile Kürt açılımı ve diğer meselelerde başbakana muhalefet etmeyecek milletvekilleri ile meclise girmek. (Ki, sadece doğuda değil, Türkiye’nin tüm bölgesinde bu stratejiye uygun olarak milletvekilleri listelerinin sadakat ve liyakat konusunda üstün niceliklere sahip teşkilat kökenli adaylardan meydana geldiğini de ayrı bir parantezde belirtelim.)

Ayrıca, AK Parti’nin YSK’nın bağımsız Kürt milletvekili adaylarının milletvekili adaylığını iptal etmesi kararında yaşadığı derin sessizlik de birçok liberal için büyük bir hayal kırıklığıydı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde karar yeter sayısını anayasaya aykırı bir şekilde 367 olarak belirleyen yüksek mahkeme kararını, o gün kendisini destekleyen bir çok demokrat gibi hukuksuz bulan AK Parti, söz konusu hukuksuzluk kendisinin rakibi için geçerli olduğunda “yargı kararına saygı duymak gerekir” çelişkisini gösterebilmekten de gocunmuyordu. Bu süreçte, amacı ne olursa olsun; ister popülizm, ister çıkarcılık, daha cesur ve demokrat bir duruş sergileyen CHP, kimi çevrelere “Acaba şimdi statükocu kim?” sorusunu da sordurtmadan edemiyordu.

Sahiden de AK Parti, sadece Kürt meselesinde değil, askeri ve bürokratik vesayetin tasfiyesi konusunda da çelişkili tutumlar sergiliyordu. 2010 yılının sonunda AK Parti, ani bir manevrayla yeni Sayıştay yasasını, askeri harcamaları sivil denetime kapatarak meclisten geçirdi ki; bu el çabukluğu Taraf Gazetesi başta olmak üzere ordunun daha şeffaf ve sorgulanabilir bir yapıya sahip olmasını arzu eden birçok aydının da tepkisini çekti. CHP, seçim vaatlerinde açık açık Genelkurmayı Milli Savunma Bakanlığına bağlayacağını açıklarken, Başbakan’ın bir canlı yayında yaptığı bir söyleşide, konu ile ilgili “ülke daha buna hazır değil” demesi, 27 Nisan Muhtırasına karşı dik duruş sergileyen AK Parti’den beklenmeyecek derecede zıt bir tutuma işaret ediyordu.

Liberal-Muhafazakar Denge

Bunun yanında, referandumdan çıkan evet oylarının büyük çoğunluğunun kendisine ait olmasından kaynaklanan özgüvenle AK Parti, kendi yönetici elitini ve muhafazakâr tabanını yetiştiren kültürel kodları, toplumsal hayata egemen kılmak adına bir takım düzenlemelere gitmek konusunda da geri kalmıyordu. 2007 seçim zaferinin ardından edindiği güçlü meşruiyeti, yeni bir anayasa yerine sadece başörtüsü değişikliği ile heba eden kibrini hatırlatırcasına, 12 Eylül’deki güçlü desteğin ardından kendi otoritesini tesis etme konusunda yine kendini destekleyen milliyetçi-muhafazakâr tabanına sonsuz güven duyan bir parti ile karşı karşıya kaldığımızı gösteren bir çok fiile de yine yakın dönemde şahit olduk. Bu eylemlerin başında, alkol kullanım ve satışına sınır getiren yeni yasal düzenlemeler, internet ortamında sansür uygulamalarının artarak bir çok blog ve web sitesinin kapatılması ve hatta bizzat Başbakan’ın açtığı davalarla bazı sitelerin yayın hayatına son verilmesi, hem belirli bir ahlaki doğruculuk ve dayatmacılık, hem de farklı olana karşı hoşgörüsüzlük tavrını beraberinde içeriyor.

AK Parti’nin artık kendine yakın sermaye grupları ve yetişmiş entelijansiyasından da aldığı destekle, eskisi gibi liberallerle girilen fikirsel ittifaklara gerek duymuyor oluşu, esas olarak beslendiği muhafazakar damarın, fırsatını bulduğunda gün yüzüne daha otoriter bir şekilde çıkmasına olanak da sağlıyor. Aslında Başbakan ile daha çok özdeşleşen bu hoşgörüsüz tavır, şüphesiz güçlü bir lider kültüne karşı sorgulamaktan çok itaat etmeyi seçmiş parti yönetim ve tabanını da çok rahatsız etmemekte. Bu hoşgörüsüz ve kendine buyruk tavır, parti bünyesinde o kadar normalleştirilmiş ki, kendisini askeri ve bürokratik oligarşiye karşı en zor zamanlarında en güçlü desteği vermekten çekinmeyen Taraf Gazetesi’nin başyazarına hakaret davası açan başbakana karşı, parti çevresinden bir kişinin bile tek söz dahi etmemesi, gerçekten AK Parti’nin öne çıkarmaktan gurur duyduğu Müslüman ahlakı ve vicdanı ile de anlaşılabilecek bir durum değildir.

Sivil Anayasa ve Siyasi Sistem

Başbakan, daha da önceden de belirttiğimiz gibi, kendi tabanından aldığı sonsuz destekle, sadece kişisel meselelerde değil makro siyasal meselelerde daha demokrat görünmek gibi bir çabayı 2011 seçimleri öncesinde çok önemsemedi. Aksine, bir çok liberale göre anti-özgürlükçü sayılabilecek söyleme de imza attı. Yüksek seçim barajlarını istikrar adına savundu, siyasetin buna daha hazır olmadığını söyledi. Analizde daha da önceden bahsedildiği gibi, Genelkurmayın gücünün sınırlandırılması konusunda da aynı tepkiyi veren başbakan, yeri geldiğinde aslında topluma bidon kafalı diyen Kemalist zihniyetle de benzer bir pozisyona düştüğünün farkında değildi. Cem Toker’in ifadesiyle, 12 Eylül’de HSYK’ya kaç üye atanacağını, Yüksek Mahkeme üye seçimlerinin nasıl yapılacağı konusunda halkına danışmaktan çekinmeyen bir başbakan, konu asker ve demokratik temsiliyet oldu mu, halk buna hazır değil deme cesaretini gösterebiliyordu. Aslında başbakan, ya demokratik olgunluk bakımından halkının gerisinden geliyor; ya da temsil ettiğine inandığı milli iradesine güvenmiyordu. Açıkçası siyasi pragmatizm adına yapıldığı her halinden belli olan bu açıklamalar, aslında ilk tespitin ne kadar doğru olduğunu çok açıkça haykırıyordu.

Yine başbakan, açık açık iki partili bir meclise dayanan bir başkanlık sisteminin kendi gönlünde yatan bir siyasi sistem olduğunu açıkladı. Bu satırın yazarlarına göre, kültürel ve siyasal anlamda çoğulcu bir yapı sergileyen Türkiye toplumu için iki partili bir meclis, adeta bu topluma deli gömleği giydirmekten farklı bir şey olmasa da, merkezi gücü zayıflamış ve evrensel standartlarda yerinden yönetim kaideleri benimsenmiş bir başkanlık sisteminin de tartışılması oldukça faydalıdır. Ama, başbakanın yerinden yönetim konusunda herhangi bir işaret vermeden, sadece kendi yetki ve sorumluluklarını genişletmeyi amaçladığı bir başkanlık sistemi ile Türkiye’nin sonu Latin Amerika’daki otoriter rejimlere mi benzer sorusunun da aynı açık yüreklilikle tartışılması gerekir. Zira, başbakan yönetimindeki AK Parti, hizmet siyaseti anlayışına paralel bir şekilde, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adına sadece yerel altyapı hizmetlerinin ve belediye bütçelerinin arttırılmasını anlıyor; ki bu anlayışın Kürt vatandaşların talep ettiği adem-i merkeziyetçi yönetim şeklinin hiçbir ihtiyacını karşılamayacağını anlamak için de kahin olmaya gerek yok. Her ne kadar samimiyet ve inandırıcılıktan uzak dahi olsa, CHP liderinin, Türkiye için Avrupa Konseyi’nin tanıdığı Avrupa Özerklik modelini önermesi karşısında, AK Parti’nin merkeziyetçi-muhafazakar bir refleksle bir öneriye karşı çıkması da, yine 2007’deki pozisyonların 2011 öncesinde nasıl da değiştiğinin en önemli kanıtlarından biri olsa gerek.

Kaldı ki, yine Ortadoğu’da katıldığı bir toplantıda, Arap ülkelerinin temsilcilerine seslenerek yapmış olduğu “Biz Bize yeteriz” açıklaması da, AK Parti’nin Avrupa Birliği ideali konusunda eskisi kadar heyecanlı olmadığını da göstermekte. AK Parti, aslında Avrupa Birliği’nin önerdiği adem-i merkeziyetçi federal bir yapıdan çok, Ortadoğu’da şu an bir çok devrimle sallansa da hala varlığını sürdüren merkeziyetçi bir başkanlık sistemini daha faydalı görmekte. Aksini gösterecek herhangi bir reform veya değişim vaadi olmadığı sürece, Herkül Milas’ın da güzel bir şekilde ifade ettiği gibi AK Parti, 1. Demokrasi ligi olan Avrupa’da yer almak yerine, daha çok 2.lig sayılabilecek Ortadoğu’da lider ülke olmanın daha çok peşinde gibi gözüküyor.

Sonuç

Sonuç olarak, 2011 seçimleri öncesinde demokratik dönüşümü özgürlükler ile değil din kardeşliği ve hizmet siyaseti ile çözmek hedefinde, yeni anayasanın nasıl olacağı konusunda en ufak bir fikir vermeyen; bunun yanında adem-i merkeziyetçiliğe şüphe ile yaklaşan bir başkanlık sistemini olumlamaktan da geri durmayan, Kürtlere, Alevilere, Gayrimüslimlere zaten doğuştan sahip olunan bazı haklarını vermek konusunda oldukça isteksiz, milliyetçi popülizmin doruklarında, Avrupa Birliği idealinden uzak, liberal-muhafazakar dengede kantarın topuzunu iyice kaçırmış bir AK Parti ile karşı karşıyayız. Liberallere karşı “onlara ihtiyacımız yok” diyen bir parti liderinin bu otoriter ve hoşgörüsüz tavrına karşı liberallerin 2011 seçimlerinde AK Parti’ye gösterebileceği tepki niceliksel anlamda sınırlı olsa da, 2011 sonrasını AK Parti’yi, artık Türkiye için geri döndürülmesi imkansız olan demokratikleşme sürecinin öncesinde zor günlerin beklediğini şimdiden söyleyebiliriz. AK Parti’nin 2011 öncesinde giydiği ve kendisine hiç de yakışmayan bu çirkin maskenin, geçici bir hevesle mi yoksa bir daha hiç çıkarılmamak üzere mi takılmış olduğunu da hep beraber göreceğiz.

Sangre
08-06-2011, 18:09
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)

Efe Baştürk


Giriş

Deniz Baykal’ın istifası sonrası CHP Genel Başkanlığı görevini devralan Kemal Kılıçdaroğlu, partiyi öncelikli olarak bir kimlik sahibi olmaya sevk etti. Baykal dönemi CHP’sinin koyu ve sekter “siyasal devletçi” ve “laisist” konumu yerine parti, daha çok geniş halk kesimine hitap eden bir politik dil geliştirme yolunda önemli bir mesafe kat etti. 1970’li yıllarda Ecevit’in kullandığı “sol” söylem bu dönem partinin hâkim paradigmasını tanımlarken, AKP’ye karşı muhalefetin en önemli yapı taşını ekonomi oluşturdu.

Baykal Dönemi CHP’nin Politik Söylemi ve Kimliği

CHP, 28 Şubat sonrası siyasal sistemin hakim-belirleyici kodu olan laiklik üzerinden politik söylemini geliştirmişti. Böylece bir taraftan geleneksel Kemalist devlet mekanizmasının halk tabanındaki temsilcisi konumuna gelirken, öbür taraftan toplumda meydana gelen “irticai” korkular karşısında “modern-laik” kesimin sığındığı bir liman işlevi görmüştü. CHP, toplumsal dönüşüm karşısında tüm kartlarını, geleneksel devletçi söylem üzerine inşa etmiş ve bu dönemden itibaren giderek sol kimliğinden sıyrılarak daha merkeziyetçi ve daha milliyetçi (ulusalcı) bir politik duruş sergilemeye başlamıştır. Bunda, 28 Şubat Post-modern darbesine karşı toplumsal anlamda demokratik bir reaksiyonun cereyan etmemiş olması ve halkın bu müdahaleyi “destekler” gibi görünmesinin etkisi büyüktür. CHP, halkın 28 Şubat karşısındaki göreli anlamdaki pasif tutumu karşısında toplumsal dönüşümlerin temsil edildiği bir siyasal parti olmaktan ziyade, merkezi devletçi ideolojinin halk tabanına yayılmasını amaçlayan siyasal bir organizasyon haline dönmüştür.

http://www.haberalsak.com/images/haberler/baykalla_ilgili_bu_kez_taciz_iddiasi.jpg

Deniz Baykal, genel başkanlığı görevi boyunca Türkiye’nin en önemli siyasal sorunlarını “laikliğin giderek devlet katından çıkartılması” ve “üniter yapıya tehdit” olarak ifade etmiştir. Baykal’a göre Türkiye, bir taraftan irticai tehditlerle laik kimliğini kaybetmeye başlamış; öbür taraftan da terör faaliyetleri sonucunda ekonomik ve siyasi güç kaybına uğramıştı.

Laiklik, Baykal’a göre Türkiye Cumhuriyeti’nin temel parametresiydi ve Türkiye toplumunu tanımlayan başat bir unsurdu. Laikliğin kaybolması, siyasal anlamda özgürlüklerin kaybolmasından, rejim değişikliğine gidecek kadar derin etkilerde bulunacak bir dizi gelişmenin başlangıcı olabilirdi. Bu nedenle Baykal’a göre laiklik, bir tür “ulusal güvenlik meselesi” halini almıştı. Terör faaliyetleri ise bir taraftan askeri anlamda Türkiye’nin gücünü ve kaynaklarını azaltırken, öbür yandan bölgede siyasal bir bilinç ortaya çıkartarak “bölgesel milliyetçiliğin” doğmasına zemin hazırlamaktaydı. Bölgesel milliyetçilik, Baykal’a göre, Türkiye’nin siyasi bütünlüğüne ve rejimin temel unsurlarına karşı büyük bir tehdit oluşturması sebebiyle karşı konulması gereken önemli bir tehditti.

Baykal döneminin bir diğer önemli özelliği, partinin giderek toplumsaldan kopuş yaşaması, ve buna karşılık daha çok tarihsel ve romantik bir kimlik sahibi olmasıydı. 1925-1945 arası dönem, Baykal’ın CHP’si açısından “politik hedef” olarak yansıtılmaktaydı ve Türkiye siyaseti yeniden söz konusu dönemin paradigmalarınca yeniden dizayn edilmeliydi. Atatürkçülük, Baykal CHP’si için ideolojik bir rehber olmaktan ziyade, siyaseti belirleyecek oranda güçlü bir devlet projesiydi. Ulusalcı kimliklerin ve projelerin güçlendirilmesi ve daha ulusalcı bir siyasal kimliğin oluşturulması, CHP parti programının temel öncelikleri arasındaydı.

Baykal döneminde CHP’nin oylarının giderek artmış olmasının muhtemel analizleri siyasal tarihçilerimizce yapılmıştır. Ancak, konumuz itibariyle birkaç hususun yeniden yorumlanması gerekmektedir. Öncelikle, 28 Şubat dönemi toplum “militarize” edilmiştir. Cumhuriyet rejiminin temel unsuru ve koruyucu mekanizması siyasal ve sivil bir nitelik yerine katı bir laiklik yorumuna ve bürokratik bir kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne indirgenmiştir. Böylece Türkiye siyasal hayatının politik söyleminde sivillik geri plana atılmıştır. İkinci olarak, siyasal hayatın devamlı olarak bürokrasi tarafından izlenmesi süreci başlamış ve bu durum toplumun geniş kesimlerince “olağan”, hatta “olması gereken” bir durum olarak kabul edilmiştir. Böylece militarist ve dışlayıcı bir politik söylem ve toplumu inşa etmeci olarak tanımlayabileceğimiz bir siyasi duruş CHP tarafından sahiplenilmiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu: CHP ve Yeni Paradigma

Deniz Baykal’dan devraldığı genel başkanlık döneminin ilk zamanları Kılıçdaroğlu için bir “bütünleşme” dönemi olarak adlandırılabilir. Bundaki en önemli hususun, Baykal’ın liderlik karizmasının altında ezilmemek adına partide “birlik” sağlayan genel başkan olarak anılmak isteyen Kılıçdaroğlu’nun politik manevrası olduğu hatırdan çıkartılmamalıdır.

http://www.namehaber.com/Grafikler/Yuklenenler/kemal-kilicdaroglu_20110605234259.jpg

Önder Sav ve “ekibinin” partiyle ilişkisinin kesilmesi, Kılıçdaroğlu’nun parti içi liderliğini pekiştirme amacı taşıdığı söylense de, Kılıçdaroğlu’nun bu yöndeki kamuoyu baskısı ve beklentisine yabancı kalmaması dikkatle değerlendirilmelidir. Bugüne kadar halktan ve halkın taleplerinden kopuk olmakla suçlanan CHP, Kılıçdaroğlu’nun bu hamlesiyle değişimin ilk sinyallerini vermiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu, Baykal döneminin aksine “elitist” bir söylem yerine daha “kapsayıcı ve kucaklayıcı” bir dil kullanmaya özen göstermiş; ancak yine de siyasetin en önemli konularında siyasi hamlelerini söylemden öteye taşıyamamıştır. Bizzat bu husus, CHP içerisinde halen devam eden statüko mantığının etkin olduğunu kanıtlar niteliktedir. Değişim vaat eden ancak siyasi anlamda adım atmaktan çekinen Kılıçdaroğlu’nun bu pragmatist tutumu, parti politikalarının sadece ekonomik düzlemde tartışılmasının zeminini hazırlamıştır. Partiyi “yeniden” sol bir çizgiye taşımak isteyen Kılıçdaroğlu, yüksek maliyetli ekonomi projeleri ve vaatleriyle oldukça etkili bir adım atmıştır. Kılıçdaroğlu, ekonomi projelerini hazırlarken, aslında kendi siyasi kimliğini de sağlamlaştırmak niyetindedir. Çünkü kendisi kamuoyunda bilhassa Melih Gökçek ve Mir Mehmet Fırat ile yaptığı yolsuzluk tartışmaları ve hazırladığı dosyalarla ünlüdür. Kılıçdaroğlu’nun AKP’yi her fırsatta yolsuzluklarla eleştirmesi, dahası bu eleştirilerinin pek çoğunu maddi anlamda kayıtlarla iddia ve düzenli surette beyan etmesi, Kılıçdaroğlu’nun ekonomi söylemlerinin daha ön plana çıkmasına vesile olmuştur.

Kılıçdaroğlu, laiklik konusunda dışlayıcı bir söylem geliştirmek yerine başörtüsünün ontolojik bir realite olduğunu kabul ederek Baykal döneminin hakim siyasi paradigmalarından belki de en önemlisini devirmiştir. Kılıçdaroğlu’nu Baykal’dan ayıran en temel farklılık, Baykal’ın inşacı bir siyasal yöntem benimsemesine karşılık, Kılıçdaroğlu’nun daha “tarafsız” bir idare vurgusunu ön plana almış olmasıdır.

Son YSK kararının ardından Kılıçdaroğlu, Baykal döneminin aksine, ilk defa parlamento düzenlemesiyle yüksek yargının alanına giren bir konuda “sınırlandırma” talep etmiştir. Seçim barajının düşürülme talebiyle siyasi bir proje sunan Kılıçdaroğlu’nun bu kararının en önemli tarafı, yargı bürokrasisine karşılık parlamenter demokratik bir talebi ortaya koymuş olmasıdır. Uzun yıllar ülke siyasetinin merkez problemleri hususunda daha katı ve devletçi bir yorum geliştiren CHP’nin bu vurgusu kamuoyunda büyük etkiler uyandırmakla beraber, CHP’nin Kürt Sorunu hakkındaki bilhassa siyasi anlamda çözüm önerileri halen muğlaklığını korumaktadır.

Kılıçdaroğlu’nun Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay hakkındaki milletvekilliği adaylığı konusundaki tutumu da kamuoyunda bir bölünme yaratmıştır. Balbay’dan ziyade Haberal’ın adaylığı noktasında CHP’ye karşı getirilen önyargıların başında, CHP’nin – şayet iktidar olduğu takdirde – “Ergenekon Davası” sürecinde nasıl bir yol izleyeceğine dair kuşkular yer almaktadır. Kılıçdaroğlu, bir taraftan kamuoyundaki demokratik talepleri karşılamaya dönük adımlar atarken, Ergenekon Davası sürecinde kendi tabanını ön plana koyan bir siyasi söylem geliştirmesi, Kılıçdaroğlu’nu ikili bir baskının içine yerleştirmektedir.

Sonuç ve Öneriler

Ülke siyaseti açısından bir dönüm noktası niteliği taşıyan 12 Haziran seçimleri, gerek ülkenin siyasi problemlerine getirilecek çözümler açısından gerek hakim algılamalar açısından büyük bir dönüşüm yaratacağı beklenmektedir. Bu da, bilhassa parlamentoya girmesi muhtemel siyasi partileri (AKP, CHP, MHP ve BDP) büyük bir sorumluluk almaya sevk etmektedir. Önümüzdeki dönem anayasa değişiklikleri ülkedeki siyasi çekişmeyi daha farklı mecralara taşıyacaktır. Ancak CHP açısından en kritik dönem tam da burada belirginleşecektir. Çünkü CHP, şu an ısrarla kaçındığı somut siyasi adımlar noktasında, önümüzdeki dönemde somut ve kesin bir politika dili geliştirme durumunda kalacaktır. Şu an “herkesi kapsayan” çünkü “herkesi ilgilendirdiğine” inandığı için ekonomi üzerinden bir politika geliştiren Kılıçdaroğlu, ülkenin asıl gündeminin siyasi karakterli olduğunu bir an evvel fark etmesi gerekmektedir. Baykal sonrası dönemde liderliği değil ama toparlayıcılığı tartışılan Kılıçdaroğlu’nun yaratmaya çalıştığı programlı ve tutarlı söylemini biraz daha siyasi meselelere açması yerinde olacaktır. Unutulmaması gereken nokta şudur ki, siyasi özgürlükler noktasında Türkiye artık geri dönülemez bir noktadadır ve bu noktanın ihmal edilmesi, demokratik özgürlük talep eden her kesim üzerinde derin bir karamsarlık uyandırabilir. Bu karamsarlığın siyaset mekanizmasına ve siyasi aktörlere sıçraması ise, siyasi aktörler arasında demokratik müzakerelerin hızına ve yoğunluğuna engel teşkil edecektir. Siyasetin önünü açmak ve sorunlara kapsayıcı çözümler sunmak amacıyla Türkiye’nin CHP’nin önerilerine ihtiyaç duyduğu bir döneme girilmiş bulunmaktadır.



Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)

Tarık Özkaraman


Giriş

Seçimlere 15 günden az bir süre kala siyasi partiler yeniden halkı hatırlar oldular. Eskiden "yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır" sloganıyla, halktan sanki iyi bir şey yapmışlar gibi bir intiba ile oy (ç)alanlar, şimdilerde bu söylemi tamamen terk ettiler. Artık daha çok seçim beyannamelerini "çılgın projeler", "hilal kartlar" ve "maaş ve sigortalar" ile şişirerek oy devşirmeyi umuyorlar. BDP de seçim beyannamesini kabarık tutan partilerden. Ancak BDP'nin meclisteki ilk sınavında -zaman zaman teklese de- gösterdiği performans, programını, diğer partilerinkine nazaran daha inandırıcı kılıyor.

İlk Temsiliyeti ve Genel Performansı

Karşılaştırmalı siyaseti daha doğru bulan biri olarak, BDP'nin performansını diğer partilerinkiyle kıyaslayarak değerlendirmeyi daha doğru buluyorum. Ancak buna hem zamanımız hem de sayfa iznimiz (beş sayfa) olmadığından girmiyorum. O nedenle BDP'nin performansını niceliksel veriler üzerinden değerlendireceğim.

BDP, 23. Dönem Meclisi'nde Kürt sorunu, yoksulluk, yolsuzluk, eşitsizlik ve adaletsizlik, işsizlik, çevre sorunları, vesayet rejimi, eğitim-sağlık sorunları, kadına yönelik ayrımcı uygulamalar, bölgeler arası dengesizlik, çocuk hakları, engellilerin-kadınların-öğrencilerin hakları, faili meçhul cinayetler, hak ihlalleri, anadil ve yeni anayasa talepleri gibi önemli sorunları/konuları gündeme taşıdı, çözüm önerilerini ortaya koydu, parlamentoyu ve hükümeti göreve çağırdı.

BDP Grubu, 23. dönemde Meclis’te kanunlaşan 762 kanun tasarı ve teklifin toplumsal adalet ve eşitlik ilkelerine uygun bir biçimde yasalaşması için toplumsal talepleri içeren değişiklik önergeleri verdi. Yine bütçe görüşmeleri sırasında yukarıda sıraladığımız Türkiye'nin asıl meselelerini gündeme getirerek, alternatif çözüm politikalarının ortaya konulduğu bir zemin yarattı. AKP’nin, CHP ve MHP’nin desteğiyle Meclisten geçirdiği sınır ötesi operasyon tezkeresine karşı çıkan, barışın sesini Meclis’te temsil eden tek parti de yine BDP oldu.

Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye’nin yaşadığı idari ve yönetsel sorunlar karşısında tek somut çözüm projesi öneren BDP oldu. Demokratik Özerklik Projesini yeni bir idari model olarak öneren BDP, Özerklik Projesi kitapçığını parlamenterlere ulaştırarak tartışmaya açtı. Yine Kürt sorununa ve yapılan baskılara dikkat çekmek amacıyla meclis kürsüsünden Kürtçe konuşma yapma ve genel kurulda oturma eylemi yapma gibi yaratıcı eylemlerde bulundular.

BDP grubu, gündem dışı konuşmalarla (69 kez söz alındı) da güncel sorunları, yerel-bölgesel konuları Meclis kürsüsünden dile getirdi. Dünya anadil günü, Marmaray projesi, kayıp çocuklar, sel felaketi, güncel insan hakları sorunları, adil yargılama, 12 Eylül mağdurları, kadına yönelik şiddet, cezaevlerindeki sağlık sorunları ve basın özgürlüğü alanında yaşanan sorunlar BDP’li vekillerin gündem dışı konuşmalarda dile getirdiği konu başlıkları arasında yer aldı.

BDP, yasama denetimi, araştırma önergeleri, kanun teklifleri gibi çalışmalarda da bulundu.

Ayrıntılandırırsak:

Yasama Denetimi

BDP grubu, bir denetim faaliyeti olarak yerelden genele, demokratikleşme, insan hakları, yargı, eğitim, sağlık, çevre, ekonomi, çalışma yaşamı, kültür gibi alanlarda yaşanan sorunları, yazılı ve sözlü olmak üzere tolam 1488 soru önergesiyle Meclis gündemine taşıdı.

Araştırma Önergeleri

Hakikatlerin araştırılması/Kürt sorunu, anadil yasağı, faili meçhul cinayetler-katliamlar, asker intiharları, 12 Eylül darbesi, linç olayları, basın özgürlüğü , cezaevleri, orantısız güç kullanımı, engellilerin sorunları, yolsuzluk, GAP, çevre sorunları-HES projeleri, yoksulluk, eğitim-sağlık alanındaki sorunlar, kadına yönelik şiddet, o g rencilerin sorunları, hayvancılık sektörünün sorunları, küresel ısınmanın boyutları, işsizliğin nedenleri, zorunlu göç, trafik kazaları, maden kazaları, sendikal örgütlülüğün önündeki engeller, mevsimlik işçilerin sorunları araştırma komisyonu kurulması talep edilen konular arasında yer aldı.

BDP’nin, danışma kurulunda uzlaşı sağlanamaması u zerine grup önerisi olarak genel kurula indirdiği faili meçhul cinayetler başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri ilgilendiren onlarca araştırma önergesi AKP grubunun oylarıyla reddedildi. BDP toplamda TBMM Başkanlığı'na 267 Araştırma Önergesi verdi.

Kanun Teklifleri

Hakikat ve Adalet Komisyonu’nun kurulması, seçim barajının indirilmesi, linç girişimlerinin insanlığa karşı suçlar kapsamına alınması, nefret suçlarının ve ayrımcılığın önlenmesi, cemevlerinin ibadet yeri sayılması, Newroz’un resmi tatil ilan edilmesi, toplantı gösteri yürüyüşleri hakkının genişletilmesi, muhtarların özlük haklarının genişletilmesi, tutukluluk sürelerinin kısaltılması, kadın kotasının yüzde 50’ye çıkartılması, Kenan Evren’in haklarının geri alınması, Şapka ve harf kanuna aykırılığı düzenleyen TCK’da, YÖK, CMK ve TMK’da değişiklik teklifleri, Slikozis hastalığına maruz kalanların sosyal güvenliklerinin sağlanması gibi toplumsal-siyasal-çalışma yaşamını ve demokratik alanı ilgilendiren konularda BDP’nin vermiş olduğu önemli kanun teklifleri arasında yer aldı.

Bunların yanısıra BDP, TBMM’deki anayasa görüşmeleri sırasında, “AKP’nin anayasa taslağına ilişkin öneriler”, “Anayasa’da ek değişiklik önerileri” ve “yasalarda değişiklik teklifi”nden oluşan üçlü bir “Acil Demokrasi Paketi" sundu. Ayrıca, her bir madde için ayrı ayrı değişiklik önergesi verdi. Yine BDP, grup toplantıları ve yaptığı basın açıklamalarıyla Türkiye'nin temel sorunlarını kamuoyunun gündeminde tutmaya çalıştı.

http://www.ilgazetesi.com.tr/wp-content/uploads/2009/02/meclis2.jpg

Gensoru ve Genel Görüşmeler

BDP grubu, toplumsal gösterilerde orantısız güç kullanılması nedeniyle İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Hükümetin izlediği politikalar ve hükümet programında verilen taahhütlerin karşılanmaması nedeniyle de Başbakan hakkında 2 gensoru önergesi verdi. BDP Grubu ayrıca Ergenekon soruşturması ve yasadışı örgütlenmeler hakkında genel görüşme açılması için önerge verdi ancak, genel görüşme açılması AKP oylarıyla reddedildi.

Özet

23. Dönem TBMM'de;



BDP, Meclis Başkanlığı'na 1488 yazılı/sözlü soru önergesi verdi.



BDP, Meclis Başkanlığı'na 267 Araştırma Önergesi verdi. 23. Dönem'de Meclis'e 1109 Araştırma Önergesi verildiğini göz önüne alırsak, Araştırma Önergelerinin yüzde 24'ünü BDP'nin önergeleri oluşturuyor. Bu aynı zamanda, diğer parti gruplarında vekil başına 4.8 olan önerge sayısının, BDP'de 14.8 olması demek.



Meclis başkanlığı'na sunulan toplam 901 kanun teklifinin 99'u BDP'den geldi. Bu aynı zamanda diğer üç parti grubunda 1.5 olan vekil başına düşen kanun teklifi sayısının, BDP'de 4.95 olması demek.



BDP, yaptığı 104 grup toplantısı ve 152 basın toplantısını, diğer partilerin pek dokunmak istemediği Kürt sorunu, Alevi sorunu, çatışmalar, hak ihlalleri, ölümler gibi can yakan sorunları gündemleştirmek için, etkili bir şekilde kullandı.

VAATLER

BDP'nin "Ustalık Dönemi"

BDP'nin ikinci TBMM dönemini, bu aralar çok revaçta olan "ustalık dönemi" deyimiyle tanımlamak istedim. Bu nedenle, geçen yasama yılını, BDP'nin ilk temsil sınavı olması nedeniyle acemilik/çıraklık dönemi olarak nitelemekte bir sakınca görmüyorum. Yukarıdaki verilerden de görüleceği üzere BDP, kör bir muhalefet politikası izlemek yerine, itiraz ettiği konularda alternatif sunarak yapıcı bir muhalefet izlemiştir. Bu dönemde BDP'nin izleyeceği politikalara ışık tutması bakımından merakla beklenen seçim beyannamesini BDP, Dıyarbakır'da açıkladı. Beyannamede, bölünmenin, parçalanmanın değil, doğrudan katılımcı demokrasi modelinin güvencesi olacak yeni bir anayasa hayata geçirilmesi gerektiği belirtilerek, "Yeni anayasa çalışmalarıyla birlikte siyasi ve idari yapılanmada köklü bir reforma gidilmesi gerekmektedir. Bu temelde Türkiye sosyo-ekonomik yapılarına göre 20-25 özerk bölgesel yönetime ayrılmalı; bu meclisler Türkiye'nin bölgesel özgünlüğüne göre siyasi ve idari olarak hukuki, siyasi güvenceye ve kimliğe kavuşturulmalıdır" denildi.

Özgürlükçü Demokratik Anayasa

Selahattin DEMİRTAŞ ve Gülten KIŞANAK'ın açıkladığı ve 56 sayfadan oluşan beyannamede en çok vurgulanan madde, yeni, özgürlükçü bir anayasanın gerekliliği oldu. Programlarındaki yeni anayasayı "12 Eylül darbe anayasasının hiçbir meşruiyetinin kalmadığı bir dönemde, özgürlükçü, demokratik, eşitlikçi, halktan yana bir anayasayı hep birlikte inşa edeceğiz" cümlesiyle tanıtan Demirtaş, herhangi bir ideolojiyi dayatmayan, ulusu ve vatandaşlığı etnik temelde tanımlamayan, devletin yetkilerini sınırlayan, bireysel-kollektif haklara dayalı, emekten yana, cinsiyet özgürlükçü, doğaya saygıyı insana saygıyla bir tutan, Türkiye'nin bütün farklı kültürlerini, inançlarını, değerlerini koruyan bir anayasanın mücadelesini vereceklerini söyleyerek bu konuda tüm partilerden daha net bir tavır ortaya koymuş oldu.

http://haberpan.net/haber/11/05/15/963b/bdpli-aday-haddini-asti.jpg

Kürt Sorununda Demokratik Çözüm ve Barış

BDP'nin tavrının en net olduğu konulardan biri olan Kürt sorunu ve barışçıl çözümüne yönelik, bu dönemde takip edecekleri politikalarla ilgili olarak da, "Hiç kimsenin demokratik, barışçıl çözüm dışında bir seçeneği arzulamadığı Kürt sorunu da, artık bu dönemde kesinlikle çözülmek zorundadır. Geçmiş yılların muhasebesini vicdanlarımıza danışarak yapmak ve Kürt sorunu nedeniyle halen akmakta olan kanı durdurmak bir vaat değil, bir görevdir artık. Sorunun demokratik siyaset zemininde çözülmesi için projelerimizle, pratiğimizle kalıcı barışı sağlayacağız. Hiçbirimizin 30 yıl daha yaşanacak bir savaşa, kaybedilecek tek bir cana, yitirilecek servete tahammülü kalmamıştır. Türkiye toplumunun yıllardır özlemini duyduğu, kalıcı bir barışın sağlanması için iktidar başta olmak üzere tüm kesimlerin siyasi ve ekonomik rantlarını bir tarafa bırakıp samimi bir yaklaşım ile çözüm iradesi ortaya koymaları, Kürtlerin talep ve beklentilerini dikkate almaları ve üç yıldır İmralı'da süren görüşmeleri bir an önce müzakere sürecine dönüştürmeleri gerekmektedir." şeklinde bir plan açıklamışlardır.

Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu

Meclis'teki dört yıllık ilk temsil döneminde, Türkiye'de hakları gasp edilmiş, asimile edilmiş/edilmeye çalışılmış, baskı ve zulüm görmüş, katledilmiş, ötekileştirilmiş tüm kesimlerin sesi olmaya çalışan BDP; ilk temsil döneminde de gündeme getirdiği ancak Meclis aritmetiğindeki sayısal konumu nedeniyle Meclis'ten geçiremediği "Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu" kurulmasını, bu dönem için yeniden seçim beyannamesine aldı. Geçmiş dönemlerde ve yakın zamanda yaşanmış olmasına rağmen, üstü örtülmüş bütün toplumsal acıların, insan hakları ihlallerinin, katliamların, sürgünlerin, askeri darbelerin, işkencelerin, faili meçhul cinayetlerin, köy yakmaların ve kayıpların sorumluların açığa çıkarılması, faillerinden hukuk içerisinde hesap sorulması, mağduriyetlerin ve toplumsal travmaların giderilmesi açısından, bu komisyonun şart olduğunu söyleyen BDP; Dersim, Ağrı, Zilan, Maraş, Çorum ve Sivas katliamlarının da bu komisyon tarafından araştırılmasını ve gerçeklerle yüzleşilmesinin toplumsal barışı inşa etmek için gerekli olduğunu belirtti.

Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Barajı

Siyasi partilerde lider sultasına son verecek bir sistem kurulması gerektiğini programına alan BDP, tabanın, seçmenlerin, üyelerin parti yönetiminde etkili olduğu ve kararlara doğrudan katılabildiği düzenlemeler yapılması için çalışacak. Seçim barajı tümden kaldırılarak, cinsiyet kotası ile yönetimde, temsil kademelerinde eşitlik sağlanıncaya kadar pozitif ayrımcılık yapılmasını savunacaklarını belirtti. Eş başkanlık sistemi, Siyasi partilere yapılan hazine yardımının seçime girme yeterliliğine sahip bütün partilere eşit olarak dağıtıltılmasının yasal güvenceye alınması, BDP'nin savunduğu diğer konular arasında.

http://yenisafak.com.tr/resim/site/yargitaydan077e7a25077b6c31by.jpg

Demokratik Özerklik

BDP, seçim beyannamesi'ndeki "Demokratik Özerklik" projesini, "Demokratik öz yönetim anlamına gelen demokratik özerkliği, demokratik cumhuriyet'in özüne uygun niteliklerinin pekiştirilmesi olarak görmekteyiz.. Bu temelde Türkiye sosyo-ekonomik yapılarına göre 20-25 özerk bölgesel yönetime ayrılacak. Bu meclisler Türkiye'nin bölgesel özgünlüğüne göre siyasi ve idari olarak hukuki, siyasi güvenceye ve kimliğe kavuşturulmalıdır. Bu bölgesel meclisler, eğitim, sağlık, kültür, sosyal hizmetler, tarım, denizcilik, sanayi, imar, çevre, turizm, telekomünikasyon, kadın, gençlik, spor ve diğer hizmet alanlarından sorumlu olacaktır. Dışişleri, Maliye ve savunma hizmetleri de merkezi hükümet tarafından yürütülecektir. Emniyet ve adalet hizmetleri merkezi hükümet ve bölge meclisleri tarafından ortak yürütülecektir. Tüm ülkede geçerli olan resmi dil Türkçe'nin yanında, bölgeler kendi özgün ihtiyaçlarına göre başka dilleri de ikinci, üçüncü dil olarak kullanabilecektir." şeklinde özetlemiştir.

Bunların yanısıra;


MGK, YÖK ve Köy Koruculuğu sisteminin kaldırılması ve bunların uzantısı olan okulda fişleme, JİTEM ve özel tim gibi yapı ve uygulamaların sona ermesi,



Anadilde eğitim ve vatandaşa tüm kamusal alanlarda anadilde hizmetin özerk bölgeler tarafından sağlanması,



Siyasi tutuklulara af çıkarılması, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması,



Din ve inanç özgürlüğünün sağlanması, Bu bağlamda, baş örtüsüne getirilen fiili ve idari tüm yasaklar, Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din dersleri kaldırılması, Alevilerin ve diğer inanç gruplarının inanç hürriyetinin sağlanması için, asimilasyonun engellenmesi,



BDP'nin seçim beyannamesinde (sayfa sayısını aştığım için ayrıntıya giremeyeceğim), ekonomi, eğitim, sağlık, dış politika ve kadın başlığıyla verilen bölümlerde, bu alanlarda yapılması düşünülen reformlar ve beyanlar yer almakta; sadece "kadın" başlıklı 18 sayfalık bölüm, 56 sayfalık seçim beyannamesinin üçte birine denk gelmektedir. Bu da BDP'nin kadın hakları konusundaki hassasiyetini ortaya koyması bakımdan, onu diğer siyasi partilerden ayırır.



Yine BDP'nin, partinin her kademesinde "eş başkanlık" sistemini uygulaması ve eş başkanlardan birinin mutlaka kadın olması, Avrupa'daki kadın kotasını Türkiye'de uygulayan tek parti olması onun kadın haklarına verdiği önemi göstermektedir.

Sonuç

BDP ilk Meclis deneyiminde, dokunulamayana dokunmuş, değinilemeyene değinmiştir. Sırf bu uğurda varisi olduğu DTP'nin kapatıldığı ve iki milletvekilinin vekilliklerinin düşürüldüğü sır değildir. Bu nedenle Meclis'teki varlığı, Türkiye'de bir çok tabunun yıkılmasına, "kırmızı çizgilerin" aşınmasına yardımcı olmuştur. Bu dönem için açıkladığı seçim beyannamesine baktığımızda, yine demokratikleşme ve toplumsal barış için en cesur adımların BDP'den geldiğini görmek kaçınılmazdır.

deniz68ruhu
08-06-2011, 19:49
CHP'ye oy veren liberaller gerçek liberallerdir, gerçi fikirlerimle uyuşmasa da Türkiye'nin geleceğinin aydınlık olmasını isteyen liberaller yok değil.