Sangre
08-06-2011, 17:43
Liberal gençlik hareketi olan 3H (Hürriyet, Hukuk, Hoşgörü), bu seçimlerde Liberallerin 'oy verebileceği' partileri analiz edip bir rapor yayınladı.. En azından hangi partiye nasıl yaklaştıklarını anlamak için okunmalı diye düşündüm.
Rapor; http://www.3hhareketi.com/pdf/2011secimanalizi.pdf
Önsöz (Alp Akın)
AK Parti (Alp Akın)
CHP (Efe Baştürk)
BDP (Tarık Özkaraman)
Önsöz
Merhaba;
Bir gençlik düşünce kuruluşu olma misyonu çerçevesinde 3H Hareketi, zaman zaman güncel meselelere dair kendi üyelerinin görüşlerini yansıtmak amacıyla kısa raporlar yayımlamakta. Bu raporumuzda da, 2011 Genel Seçimleri öncesinde liberal gençlerin oy verebilme ihtimali olan ve seçimlerden sonra mecliste temsil hakkına sahip olması beklenen üç partiyi mercek altına aldık. Bunlar, AK Parti, CHP ve BDP önderliğindeki bağımsız blok adaylar oldu.
Açıkçası rapor, 3H Hareketi’nin resmi kurumsal görüşünü, ya da tüm liberal gençliğin düşüncelerini homojen bir bütün olarak yansıtmak gibi bir iddia taşımıyor. Ama yine de, içinde barındırdığı gözlemler açısından kendisini liberal olarak addeden ve seçimlerde hangi partiye oy kullanacağı konusunda hala kararsız kalan seçmenler için oldukça kapsamlı bir politik analiz ortaya koyuyor. Çalışmamızda bahsedilen 3 siyasi hareketin, gerek yakın tarihte aldıkları siyasi pozisyon, gerekse de 2011 seçimleri öncesinde gösterdikleri görünüm, liberal-demokrat çerçevede ele alınmaya çalışıldı. Editör olarak belirteyim, ben Alp Akın’ın ve Efe Baştürk’ün AK Parti ve CHP için yazdıklarımız biraz daha eleştirel, Tarık’ın BDP analizi ise biraz daha destekleyici bir görünüm ortaya koysa da, raporda yer alan fikirlerin objektif değil sübjektif gözlemlere dayandığını ve sadece yazan kişilerin görüşlerini yansıttığını bir kez daha hatırlatalım. Çalışmanın ele almadığı bazı hususların farkına varacak kimi okuyucularımızın, bu eksiklikleri tamamlamak için blog ve facebook sayfamızdan bizlerle fikirlerini paylaşmasından oldukça büyük mutluluk duyarız.
Çalışmamızı, gerek vakit gerekse diğer imkânlar çerçevesinde sadece 3 parti ile sınırlandırmak zorunda kaldığımızdan dolayı da biraz üzgünüz. Eminiz ki, bu çalışmada daha bir çok siyasi oluşum hakkında liberal gençlerin ne düşündüğünü paylaşmak çok faydalı olurdu. Burada adını özellikle vermek istediğim iki oluşum; HAS Parti ve Liberal Demokrat Parti, 3H Hareketi olarak daha yakından takip edeceğimiz gruplar olarak bundan sonraki çalışmalarımızda umarım yer alacaklar. Yine üyemiz Cüneyt Çabuk’un, LDP’ye dair yazmış olduğu blog yazısını da, seçimlerden önce web sitemizden okuyabileceğinizi hatırlatmak isteriz.
Tüm bu noktalardan sonra, bu raporun, hem 3H Hareketi hem de onu takip eden gençlik için çok daha kapsamlı çalışmaların öncüsü olmasını diliyoruz. Seçim sonuçları ne olursa olsun, 2011’den sonra daha liberal bir demokrat Türkiye’de yaşamak dileğiyle.
Alp Akın
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)
Alp Akın
Giriş
9 yıllık iktidarı döneminde birçok demokratik reforma imza atarak Türkiye’yi önemli bir dönüşüm sürecine sokan AK Parti; kurulduğu günden bu yana, istikrarlı ve kararlı reformist bir anlayıştan daha çok politik konjonktüre göre belirlenen bekle-gör politikası ile hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiş bir siyasi grup konumunda oldu. Şüphesiz bu pragmatik tavrın doğurduğu inişli-çıkışlı grafiğin, beraberinde bir çok siyasi tartışmayı da getirmesi anormal olamazdı. Bu tartışmaların liberaller açısından en çok göze çarpanları, AK Parti’nin liberal-demokratik çerçevede attığı her olumlu adım sonrasında ulusalcı cenah tarafından ortaya atılan “Liberaller AK Parti’yi neden destekliyor?” sorusu ile, AK Parti’nin daha muhafazakar ve hatta yer yer milliyetçi-devletçi refleksini ortaya çıkardığı zamanlarda yine aynı hevesle gündeme gelen “Liberal-Muhafazakar İttifak Çatırdıyor mu?” tartışmasıdır. Aslında burada doğal karşılanması gereken durum, belirli değer ve fikirlere sahip bir grubun, bu değerlere uygun şekilde adım atan bir siyasi figürü destekleyip, tam tersi durumunda bu desteği geri çekmesi erdemini gösterebilmesidir. Aksine esas tartışılması gereken durum, bir siyasi partinin kendi iktidarının devamı için sarf ettiği her tür söylem ve eylemi doğru olarak kabul edip, kendi değer dünyasını tutarlı olma kaygısından uzak bir şekilde bir parti taraftarlığına hapsetmek durumu olmasına rağmen; ne yazık ki bahsedilen bu ilkesiz ve samimiyetten uzak tavrın, sadece sınırlı bir çevrede sorgulanmak ve eleştirilmekte olduğunu da unutmamak gerekir.
2011 seçimi öncesi, liberaller arasında AK Parti’ye yönelik kritikler de, bahsedilen çerçevede çok büyük bir çeşitlilik arz etmektedir. Bir çok kişiye göre, liberallerin 2011 seçimlerinde desteklemek için önünde duran en önemli alternatif, gerek başka bir alternatifinin olmaması gerek ise geçmiş dönemdeki politikalarının sağladığı krediden dolayı, yine AK Parti olarak göze çarpmaktadır. Ama, bu soruya sağlıklı bir şekilde cevap verebilmek için, AK Parti’nin son dönem politikaları ve ileriye yönelik vaatlerini liberal paradigma çerçevesinde ele alınması büyük önem arz etmektedir. Burada şerh koymakta yarar olduğunu düşündüğümüz bir konu; liberallerin yekpare bir bütünden meydana gelmediği ve bu raporda yer alan analizlerin de kendini liberal olarak gören bir çok kişinin katılmayacağı noktalardan oluşabileceği gerçeğidir. Ama yine de bu durum, AK Parti’nin özellikle son dönemde bazı konularda konsensüse varan bir şekilde liberal çizgiden uzaklaştığını gösteren emarelere dikkat çekme gereğini ortadan kaldırmamakta.12 Eylül Referandumu Öncesi AK Parti
AK Parti’ye dair analizimizi şimdiden bir cümleyle özetleyecek olursak, sanırız ki derdimizi en iyi anlatacak saptama; AK Parti’nin son dönemde liberal demokratik paradigmadan ödün vererek daha popülist ve milliyetçi bir çizgiye kaydığı gerçeğidir. Özellikle bu gözlemimize temel dayanak noktası olarak, AK Parti’nin 12 Eylül öncesi ve sonrasında takındığı tavıra dikkat çekmek isteriz. Gerçekten de 12 Eylül referandumu, bürokratik ve askeri vesayetin önüne set çekilmesi adına önemli bir sınavdı. Gerek yüksek yargı mekanizmasının demokratik meşruiyetini güçlendiren reformlar, gerekse de askerin kendine has dokunulmaz ve sorgulanamaz pozisyonunun zayıflatılması adına pakette ele alınan maddeler, bir çok liberal demokrat için de heyecan vericiydi. Kuşkusuz referandum paketinde yer alan maddeler, evrensel standartlarda özgürlükçü bir demokrasiye ulaşmak için yeterli değildi. Ama en azından istikamet hedefe doğru emin adımlarla ilerlenmesi adına umut vericiydi. Zaten bu yüzden, liberal-demokrat cenah, 12 Eylül referandum’unu “yetmez ama evet” sloganı ile destekliyordu. Yani, AK Parti’ye sınırsız değil, koşullu bir destek söz konusuydu. Bir çok liberal, 12 Eylül öncesi göstermiş olduğu cesur ve demokratik tavrı, 12 Eylül sonrasında da göstermesi şartı ve özellikle Kürt meselesi ve sivil anayasa konusunda hızlı adım atacağı beklentisi ile, AK Parti’yi referandum süresince desteklemekten gocunmuyordu.
Referandum paketinde yer alan maddelerin, %60’a yakın evet oranıyla kabul edilmesi, liberal çevreyi gelecekteki reformlar adına heyecanlandırsa da, 12 Eylül’den bugüne yaşanan kısır ve verimsiz tartışmalar, referandum sonrası oluşan iyimser havanın hemen dağılmasına sebep oldu. Ve ne yazık ki bu tartışmaların başrol oyuncusu, geçmişte olduğu gibi asker veya bürokrasi veya onların vesayetine sahip çıkan bir muhalefet partisi değildi, toplumun büyük desteğini bunlarla mücadeleye adadığı için arkasına alan iktidar partisiydi.
http://www.gazeteboyut.com/image/haber/2010/08/29/Resim_1283079717.jpg
Referandum Sonrası AK Parti
AK Parti’nin 12 Eylül öncesi yeni anayasa sözü vermişti ve bu sözünü yerine getirmek için de 2011 seçimleri sonrasına işaret etti. AK Parti’nin yeni dönemde amacı, 2011 seçimlerinde anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa tek başına ulaşmak olacaktı. AK Parti, oylarını iki şekilde arttırabilirdi; ya özgürlükçü-demokrat söylemini daha da yoğunlaştırarak, hem daha önceki seçimlerde güvenini kazanamadığı sol ve Kürt çevreleri kazanacak; ya da daha hamasi bir söyleme sarılarak, Kürt açılımını başlatması ile küstürdüğü milliyetçi seçmene kucak açacaktı. Şüphesiz, birinci yol daha zor, riskli ve meşakkatli; ikinci yol ise daha kolay ve dikensizdi. Sol ve Kürt seçmenin tabanı çok büyük değildi, hem onların güvenini kazanmak hiç kolay da değildi; aynı zamanda bu stratejide sarf edilecek her söz veya girişilecek her teşebbüs, kendi tabanından da bir çok oy kaybına neden olabilecekti. Hâlbuki milliyetçilerin gönlünü almaya çalışmak, AK Parti’nin muhafazakâr tabanının daha çok hoşuna gidebilirdi. Kaldı ki, milliyetçilerin önemli bir kısmının da MHP’nin mevcut yönetiminden de şikâyetçi olması; milliyetçi oylara talip olmayı daha cazip kılıyordu. Hem ülkede gerek resmi ideolojinin gerekse PKK ile girişilen mücadelenin yeşerttiği ciddi bir milliyetçi taban, görece diğer seçenekten daha fazla oy potansiyeli vaat ediyordu.
http://www.arastiralim.com/wp-content/uploads/2009/09/recep-tayyip-erdogan.jpg
Evet, AK Parti kolay olanı yaptı ve 2011 seçimleri öncesinde, geçmişte sergilediği liberal-demokrat bir profilin tam zıt istikametinde milliyetçi-muhafazakâr ve yer yer devletçi-otoriter bir görünüm ile seçmenin karşısına çıkmaya karar verdi. Referandumun hemen sonrasında “tek dil, tek devlet, tek millet” vurgusunu üstüne basa basa birçok yerde tekrarladı Recep Tayyip Erdoğan. Almanya’da yapmış olduğu bir konuşmada, gurbetçi Türkler için anadilde eğitim hakkı talep ederken, kendi ülke yurttaşının ana dilde eğitim hakkına karşı çıkmakta herhangi bir çekince göstermedi sayın başbakan. Kürt açılımı önce Kürt sözcüğünün kullanılması, ardından Kürtçe kurslar açılması ve sonunda da TRT Şeş kanalının açılması ile son bulmuş, hükümetin bundan sonra Kürt meselesi hakkında ne yapacağı kimse tarafından bilinmez bir hal almıştı. Bu unutkanlık şüphesiz sıradan bir dalgınlık olmaktan çok, bilinçli bir şekilde Kürt sorununu geçici bir süre toplum hafızasından silerek, milliyetçi kesimi onore etmek ve onların oyuna talip olmak amacını taşıyordu.
2011 Seçimleri Öncesi AK Parti’nin Görünümü
Milliyetçilik ve Vesayet
AK Parti bu amacını seçime doğru uyguladığı politikalarda da birçok kez açık etti. Söz gelimi, 2011 seçimleri öncesi doğu ve güneydoğu bölgesinden gösterilen milletvekili adayları, bu stratejinin önemli bir parçasını oluşturmakta. Bölge insanından ve dinamiklerinden kopuk, daha çok merkezden atandığı belli olan ve özgürlük ekseninden çok bölgesel güvenlik anlayışını önceleyen adaylar ile AK Parti’nin tek amacı olabilir; o da BDP’nin bağımsız adaylarından geriye kalan oyları ile Kürt açılımı ve diğer meselelerde başbakana muhalefet etmeyecek milletvekilleri ile meclise girmek. (Ki, sadece doğuda değil, Türkiye’nin tüm bölgesinde bu stratejiye uygun olarak milletvekilleri listelerinin sadakat ve liyakat konusunda üstün niceliklere sahip teşkilat kökenli adaylardan meydana geldiğini de ayrı bir parantezde belirtelim.)
Ayrıca, AK Parti’nin YSK’nın bağımsız Kürt milletvekili adaylarının milletvekili adaylığını iptal etmesi kararında yaşadığı derin sessizlik de birçok liberal için büyük bir hayal kırıklığıydı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde karar yeter sayısını anayasaya aykırı bir şekilde 367 olarak belirleyen yüksek mahkeme kararını, o gün kendisini destekleyen bir çok demokrat gibi hukuksuz bulan AK Parti, söz konusu hukuksuzluk kendisinin rakibi için geçerli olduğunda “yargı kararına saygı duymak gerekir” çelişkisini gösterebilmekten de gocunmuyordu. Bu süreçte, amacı ne olursa olsun; ister popülizm, ister çıkarcılık, daha cesur ve demokrat bir duruş sergileyen CHP, kimi çevrelere “Acaba şimdi statükocu kim?” sorusunu da sordurtmadan edemiyordu.
Sahiden de AK Parti, sadece Kürt meselesinde değil, askeri ve bürokratik vesayetin tasfiyesi konusunda da çelişkili tutumlar sergiliyordu. 2010 yılının sonunda AK Parti, ani bir manevrayla yeni Sayıştay yasasını, askeri harcamaları sivil denetime kapatarak meclisten geçirdi ki; bu el çabukluğu Taraf Gazetesi başta olmak üzere ordunun daha şeffaf ve sorgulanabilir bir yapıya sahip olmasını arzu eden birçok aydının da tepkisini çekti. CHP, seçim vaatlerinde açık açık Genelkurmayı Milli Savunma Bakanlığına bağlayacağını açıklarken, Başbakan’ın bir canlı yayında yaptığı bir söyleşide, konu ile ilgili “ülke daha buna hazır değil” demesi, 27 Nisan Muhtırasına karşı dik duruş sergileyen AK Parti’den beklenmeyecek derecede zıt bir tutuma işaret ediyordu.
Liberal-Muhafazakar Denge
Bunun yanında, referandumdan çıkan evet oylarının büyük çoğunluğunun kendisine ait olmasından kaynaklanan özgüvenle AK Parti, kendi yönetici elitini ve muhafazakâr tabanını yetiştiren kültürel kodları, toplumsal hayata egemen kılmak adına bir takım düzenlemelere gitmek konusunda da geri kalmıyordu. 2007 seçim zaferinin ardından edindiği güçlü meşruiyeti, yeni bir anayasa yerine sadece başörtüsü değişikliği ile heba eden kibrini hatırlatırcasına, 12 Eylül’deki güçlü desteğin ardından kendi otoritesini tesis etme konusunda yine kendini destekleyen milliyetçi-muhafazakâr tabanına sonsuz güven duyan bir parti ile karşı karşıya kaldığımızı gösteren bir çok fiile de yine yakın dönemde şahit olduk. Bu eylemlerin başında, alkol kullanım ve satışına sınır getiren yeni yasal düzenlemeler, internet ortamında sansür uygulamalarının artarak bir çok blog ve web sitesinin kapatılması ve hatta bizzat Başbakan’ın açtığı davalarla bazı sitelerin yayın hayatına son verilmesi, hem belirli bir ahlaki doğruculuk ve dayatmacılık, hem de farklı olana karşı hoşgörüsüzlük tavrını beraberinde içeriyor.
AK Parti’nin artık kendine yakın sermaye grupları ve yetişmiş entelijansiyasından da aldığı destekle, eskisi gibi liberallerle girilen fikirsel ittifaklara gerek duymuyor oluşu, esas olarak beslendiği muhafazakar damarın, fırsatını bulduğunda gün yüzüne daha otoriter bir şekilde çıkmasına olanak da sağlıyor. Aslında Başbakan ile daha çok özdeşleşen bu hoşgörüsüz tavır, şüphesiz güçlü bir lider kültüne karşı sorgulamaktan çok itaat etmeyi seçmiş parti yönetim ve tabanını da çok rahatsız etmemekte. Bu hoşgörüsüz ve kendine buyruk tavır, parti bünyesinde o kadar normalleştirilmiş ki, kendisini askeri ve bürokratik oligarşiye karşı en zor zamanlarında en güçlü desteği vermekten çekinmeyen Taraf Gazetesi’nin başyazarına hakaret davası açan başbakana karşı, parti çevresinden bir kişinin bile tek söz dahi etmemesi, gerçekten AK Parti’nin öne çıkarmaktan gurur duyduğu Müslüman ahlakı ve vicdanı ile de anlaşılabilecek bir durum değildir.
Sivil Anayasa ve Siyasi Sistem
Başbakan, daha da önceden de belirttiğimiz gibi, kendi tabanından aldığı sonsuz destekle, sadece kişisel meselelerde değil makro siyasal meselelerde daha demokrat görünmek gibi bir çabayı 2011 seçimleri öncesinde çok önemsemedi. Aksine, bir çok liberale göre anti-özgürlükçü sayılabilecek söyleme de imza attı. Yüksek seçim barajlarını istikrar adına savundu, siyasetin buna daha hazır olmadığını söyledi. Analizde daha da önceden bahsedildiği gibi, Genelkurmayın gücünün sınırlandırılması konusunda da aynı tepkiyi veren başbakan, yeri geldiğinde aslında topluma bidon kafalı diyen Kemalist zihniyetle de benzer bir pozisyona düştüğünün farkında değildi. Cem Toker’in ifadesiyle, 12 Eylül’de HSYK’ya kaç üye atanacağını, Yüksek Mahkeme üye seçimlerinin nasıl yapılacağı konusunda halkına danışmaktan çekinmeyen bir başbakan, konu asker ve demokratik temsiliyet oldu mu, halk buna hazır değil deme cesaretini gösterebiliyordu. Aslında başbakan, ya demokratik olgunluk bakımından halkının gerisinden geliyor; ya da temsil ettiğine inandığı milli iradesine güvenmiyordu. Açıkçası siyasi pragmatizm adına yapıldığı her halinden belli olan bu açıklamalar, aslında ilk tespitin ne kadar doğru olduğunu çok açıkça haykırıyordu.
Yine başbakan, açık açık iki partili bir meclise dayanan bir başkanlık sisteminin kendi gönlünde yatan bir siyasi sistem olduğunu açıkladı. Bu satırın yazarlarına göre, kültürel ve siyasal anlamda çoğulcu bir yapı sergileyen Türkiye toplumu için iki partili bir meclis, adeta bu topluma deli gömleği giydirmekten farklı bir şey olmasa da, merkezi gücü zayıflamış ve evrensel standartlarda yerinden yönetim kaideleri benimsenmiş bir başkanlık sisteminin de tartışılması oldukça faydalıdır. Ama, başbakanın yerinden yönetim konusunda herhangi bir işaret vermeden, sadece kendi yetki ve sorumluluklarını genişletmeyi amaçladığı bir başkanlık sistemi ile Türkiye’nin sonu Latin Amerika’daki otoriter rejimlere mi benzer sorusunun da aynı açık yüreklilikle tartışılması gerekir. Zira, başbakan yönetimindeki AK Parti, hizmet siyaseti anlayışına paralel bir şekilde, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adına sadece yerel altyapı hizmetlerinin ve belediye bütçelerinin arttırılmasını anlıyor; ki bu anlayışın Kürt vatandaşların talep ettiği adem-i merkeziyetçi yönetim şeklinin hiçbir ihtiyacını karşılamayacağını anlamak için de kahin olmaya gerek yok. Her ne kadar samimiyet ve inandırıcılıktan uzak dahi olsa, CHP liderinin, Türkiye için Avrupa Konseyi’nin tanıdığı Avrupa Özerklik modelini önermesi karşısında, AK Parti’nin merkeziyetçi-muhafazakar bir refleksle bir öneriye karşı çıkması da, yine 2007’deki pozisyonların 2011 öncesinde nasıl da değiştiğinin en önemli kanıtlarından biri olsa gerek.
Kaldı ki, yine Ortadoğu’da katıldığı bir toplantıda, Arap ülkelerinin temsilcilerine seslenerek yapmış olduğu “Biz Bize yeteriz” açıklaması da, AK Parti’nin Avrupa Birliği ideali konusunda eskisi kadar heyecanlı olmadığını da göstermekte. AK Parti, aslında Avrupa Birliği’nin önerdiği adem-i merkeziyetçi federal bir yapıdan çok, Ortadoğu’da şu an bir çok devrimle sallansa da hala varlığını sürdüren merkeziyetçi bir başkanlık sistemini daha faydalı görmekte. Aksini gösterecek herhangi bir reform veya değişim vaadi olmadığı sürece, Herkül Milas’ın da güzel bir şekilde ifade ettiği gibi AK Parti, 1. Demokrasi ligi olan Avrupa’da yer almak yerine, daha çok 2.lig sayılabilecek Ortadoğu’da lider ülke olmanın daha çok peşinde gibi gözüküyor.
Sonuç
Sonuç olarak, 2011 seçimleri öncesinde demokratik dönüşümü özgürlükler ile değil din kardeşliği ve hizmet siyaseti ile çözmek hedefinde, yeni anayasanın nasıl olacağı konusunda en ufak bir fikir vermeyen; bunun yanında adem-i merkeziyetçiliğe şüphe ile yaklaşan bir başkanlık sistemini olumlamaktan da geri durmayan, Kürtlere, Alevilere, Gayrimüslimlere zaten doğuştan sahip olunan bazı haklarını vermek konusunda oldukça isteksiz, milliyetçi popülizmin doruklarında, Avrupa Birliği idealinden uzak, liberal-muhafazakar dengede kantarın topuzunu iyice kaçırmış bir AK Parti ile karşı karşıyayız. Liberallere karşı “onlara ihtiyacımız yok” diyen bir parti liderinin bu otoriter ve hoşgörüsüz tavrına karşı liberallerin 2011 seçimlerinde AK Parti’ye gösterebileceği tepki niceliksel anlamda sınırlı olsa da, 2011 sonrasını AK Parti’yi, artık Türkiye için geri döndürülmesi imkansız olan demokratikleşme sürecinin öncesinde zor günlerin beklediğini şimdiden söyleyebiliriz. AK Parti’nin 2011 öncesinde giydiği ve kendisine hiç de yakışmayan bu çirkin maskenin, geçici bir hevesle mi yoksa bir daha hiç çıkarılmamak üzere mi takılmış olduğunu da hep beraber göreceğiz.
Rapor; http://www.3hhareketi.com/pdf/2011secimanalizi.pdf
Önsöz (Alp Akın)
AK Parti (Alp Akın)
CHP (Efe Baştürk)
BDP (Tarık Özkaraman)
Önsöz
Merhaba;
Bir gençlik düşünce kuruluşu olma misyonu çerçevesinde 3H Hareketi, zaman zaman güncel meselelere dair kendi üyelerinin görüşlerini yansıtmak amacıyla kısa raporlar yayımlamakta. Bu raporumuzda da, 2011 Genel Seçimleri öncesinde liberal gençlerin oy verebilme ihtimali olan ve seçimlerden sonra mecliste temsil hakkına sahip olması beklenen üç partiyi mercek altına aldık. Bunlar, AK Parti, CHP ve BDP önderliğindeki bağımsız blok adaylar oldu.
Açıkçası rapor, 3H Hareketi’nin resmi kurumsal görüşünü, ya da tüm liberal gençliğin düşüncelerini homojen bir bütün olarak yansıtmak gibi bir iddia taşımıyor. Ama yine de, içinde barındırdığı gözlemler açısından kendisini liberal olarak addeden ve seçimlerde hangi partiye oy kullanacağı konusunda hala kararsız kalan seçmenler için oldukça kapsamlı bir politik analiz ortaya koyuyor. Çalışmamızda bahsedilen 3 siyasi hareketin, gerek yakın tarihte aldıkları siyasi pozisyon, gerekse de 2011 seçimleri öncesinde gösterdikleri görünüm, liberal-demokrat çerçevede ele alınmaya çalışıldı. Editör olarak belirteyim, ben Alp Akın’ın ve Efe Baştürk’ün AK Parti ve CHP için yazdıklarımız biraz daha eleştirel, Tarık’ın BDP analizi ise biraz daha destekleyici bir görünüm ortaya koysa da, raporda yer alan fikirlerin objektif değil sübjektif gözlemlere dayandığını ve sadece yazan kişilerin görüşlerini yansıttığını bir kez daha hatırlatalım. Çalışmanın ele almadığı bazı hususların farkına varacak kimi okuyucularımızın, bu eksiklikleri tamamlamak için blog ve facebook sayfamızdan bizlerle fikirlerini paylaşmasından oldukça büyük mutluluk duyarız.
Çalışmamızı, gerek vakit gerekse diğer imkânlar çerçevesinde sadece 3 parti ile sınırlandırmak zorunda kaldığımızdan dolayı da biraz üzgünüz. Eminiz ki, bu çalışmada daha bir çok siyasi oluşum hakkında liberal gençlerin ne düşündüğünü paylaşmak çok faydalı olurdu. Burada adını özellikle vermek istediğim iki oluşum; HAS Parti ve Liberal Demokrat Parti, 3H Hareketi olarak daha yakından takip edeceğimiz gruplar olarak bundan sonraki çalışmalarımızda umarım yer alacaklar. Yine üyemiz Cüneyt Çabuk’un, LDP’ye dair yazmış olduğu blog yazısını da, seçimlerden önce web sitemizden okuyabileceğinizi hatırlatmak isteriz.
Tüm bu noktalardan sonra, bu raporun, hem 3H Hareketi hem de onu takip eden gençlik için çok daha kapsamlı çalışmaların öncüsü olmasını diliyoruz. Seçim sonuçları ne olursa olsun, 2011’den sonra daha liberal bir demokrat Türkiye’de yaşamak dileğiyle.
Alp Akın
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)
Alp Akın
Giriş
9 yıllık iktidarı döneminde birçok demokratik reforma imza atarak Türkiye’yi önemli bir dönüşüm sürecine sokan AK Parti; kurulduğu günden bu yana, istikrarlı ve kararlı reformist bir anlayıştan daha çok politik konjonktüre göre belirlenen bekle-gör politikası ile hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiş bir siyasi grup konumunda oldu. Şüphesiz bu pragmatik tavrın doğurduğu inişli-çıkışlı grafiğin, beraberinde bir çok siyasi tartışmayı da getirmesi anormal olamazdı. Bu tartışmaların liberaller açısından en çok göze çarpanları, AK Parti’nin liberal-demokratik çerçevede attığı her olumlu adım sonrasında ulusalcı cenah tarafından ortaya atılan “Liberaller AK Parti’yi neden destekliyor?” sorusu ile, AK Parti’nin daha muhafazakar ve hatta yer yer milliyetçi-devletçi refleksini ortaya çıkardığı zamanlarda yine aynı hevesle gündeme gelen “Liberal-Muhafazakar İttifak Çatırdıyor mu?” tartışmasıdır. Aslında burada doğal karşılanması gereken durum, belirli değer ve fikirlere sahip bir grubun, bu değerlere uygun şekilde adım atan bir siyasi figürü destekleyip, tam tersi durumunda bu desteği geri çekmesi erdemini gösterebilmesidir. Aksine esas tartışılması gereken durum, bir siyasi partinin kendi iktidarının devamı için sarf ettiği her tür söylem ve eylemi doğru olarak kabul edip, kendi değer dünyasını tutarlı olma kaygısından uzak bir şekilde bir parti taraftarlığına hapsetmek durumu olmasına rağmen; ne yazık ki bahsedilen bu ilkesiz ve samimiyetten uzak tavrın, sadece sınırlı bir çevrede sorgulanmak ve eleştirilmekte olduğunu da unutmamak gerekir.
2011 seçimi öncesi, liberaller arasında AK Parti’ye yönelik kritikler de, bahsedilen çerçevede çok büyük bir çeşitlilik arz etmektedir. Bir çok kişiye göre, liberallerin 2011 seçimlerinde desteklemek için önünde duran en önemli alternatif, gerek başka bir alternatifinin olmaması gerek ise geçmiş dönemdeki politikalarının sağladığı krediden dolayı, yine AK Parti olarak göze çarpmaktadır. Ama, bu soruya sağlıklı bir şekilde cevap verebilmek için, AK Parti’nin son dönem politikaları ve ileriye yönelik vaatlerini liberal paradigma çerçevesinde ele alınması büyük önem arz etmektedir. Burada şerh koymakta yarar olduğunu düşündüğümüz bir konu; liberallerin yekpare bir bütünden meydana gelmediği ve bu raporda yer alan analizlerin de kendini liberal olarak gören bir çok kişinin katılmayacağı noktalardan oluşabileceği gerçeğidir. Ama yine de bu durum, AK Parti’nin özellikle son dönemde bazı konularda konsensüse varan bir şekilde liberal çizgiden uzaklaştığını gösteren emarelere dikkat çekme gereğini ortadan kaldırmamakta.12 Eylül Referandumu Öncesi AK Parti
AK Parti’ye dair analizimizi şimdiden bir cümleyle özetleyecek olursak, sanırız ki derdimizi en iyi anlatacak saptama; AK Parti’nin son dönemde liberal demokratik paradigmadan ödün vererek daha popülist ve milliyetçi bir çizgiye kaydığı gerçeğidir. Özellikle bu gözlemimize temel dayanak noktası olarak, AK Parti’nin 12 Eylül öncesi ve sonrasında takındığı tavıra dikkat çekmek isteriz. Gerçekten de 12 Eylül referandumu, bürokratik ve askeri vesayetin önüne set çekilmesi adına önemli bir sınavdı. Gerek yüksek yargı mekanizmasının demokratik meşruiyetini güçlendiren reformlar, gerekse de askerin kendine has dokunulmaz ve sorgulanamaz pozisyonunun zayıflatılması adına pakette ele alınan maddeler, bir çok liberal demokrat için de heyecan vericiydi. Kuşkusuz referandum paketinde yer alan maddeler, evrensel standartlarda özgürlükçü bir demokrasiye ulaşmak için yeterli değildi. Ama en azından istikamet hedefe doğru emin adımlarla ilerlenmesi adına umut vericiydi. Zaten bu yüzden, liberal-demokrat cenah, 12 Eylül referandum’unu “yetmez ama evet” sloganı ile destekliyordu. Yani, AK Parti’ye sınırsız değil, koşullu bir destek söz konusuydu. Bir çok liberal, 12 Eylül öncesi göstermiş olduğu cesur ve demokratik tavrı, 12 Eylül sonrasında da göstermesi şartı ve özellikle Kürt meselesi ve sivil anayasa konusunda hızlı adım atacağı beklentisi ile, AK Parti’yi referandum süresince desteklemekten gocunmuyordu.
Referandum paketinde yer alan maddelerin, %60’a yakın evet oranıyla kabul edilmesi, liberal çevreyi gelecekteki reformlar adına heyecanlandırsa da, 12 Eylül’den bugüne yaşanan kısır ve verimsiz tartışmalar, referandum sonrası oluşan iyimser havanın hemen dağılmasına sebep oldu. Ve ne yazık ki bu tartışmaların başrol oyuncusu, geçmişte olduğu gibi asker veya bürokrasi veya onların vesayetine sahip çıkan bir muhalefet partisi değildi, toplumun büyük desteğini bunlarla mücadeleye adadığı için arkasına alan iktidar partisiydi.
http://www.gazeteboyut.com/image/haber/2010/08/29/Resim_1283079717.jpg
Referandum Sonrası AK Parti
AK Parti’nin 12 Eylül öncesi yeni anayasa sözü vermişti ve bu sözünü yerine getirmek için de 2011 seçimleri sonrasına işaret etti. AK Parti’nin yeni dönemde amacı, 2011 seçimlerinde anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa tek başına ulaşmak olacaktı. AK Parti, oylarını iki şekilde arttırabilirdi; ya özgürlükçü-demokrat söylemini daha da yoğunlaştırarak, hem daha önceki seçimlerde güvenini kazanamadığı sol ve Kürt çevreleri kazanacak; ya da daha hamasi bir söyleme sarılarak, Kürt açılımını başlatması ile küstürdüğü milliyetçi seçmene kucak açacaktı. Şüphesiz, birinci yol daha zor, riskli ve meşakkatli; ikinci yol ise daha kolay ve dikensizdi. Sol ve Kürt seçmenin tabanı çok büyük değildi, hem onların güvenini kazanmak hiç kolay da değildi; aynı zamanda bu stratejide sarf edilecek her söz veya girişilecek her teşebbüs, kendi tabanından da bir çok oy kaybına neden olabilecekti. Hâlbuki milliyetçilerin gönlünü almaya çalışmak, AK Parti’nin muhafazakâr tabanının daha çok hoşuna gidebilirdi. Kaldı ki, milliyetçilerin önemli bir kısmının da MHP’nin mevcut yönetiminden de şikâyetçi olması; milliyetçi oylara talip olmayı daha cazip kılıyordu. Hem ülkede gerek resmi ideolojinin gerekse PKK ile girişilen mücadelenin yeşerttiği ciddi bir milliyetçi taban, görece diğer seçenekten daha fazla oy potansiyeli vaat ediyordu.
http://www.arastiralim.com/wp-content/uploads/2009/09/recep-tayyip-erdogan.jpg
Evet, AK Parti kolay olanı yaptı ve 2011 seçimleri öncesinde, geçmişte sergilediği liberal-demokrat bir profilin tam zıt istikametinde milliyetçi-muhafazakâr ve yer yer devletçi-otoriter bir görünüm ile seçmenin karşısına çıkmaya karar verdi. Referandumun hemen sonrasında “tek dil, tek devlet, tek millet” vurgusunu üstüne basa basa birçok yerde tekrarladı Recep Tayyip Erdoğan. Almanya’da yapmış olduğu bir konuşmada, gurbetçi Türkler için anadilde eğitim hakkı talep ederken, kendi ülke yurttaşının ana dilde eğitim hakkına karşı çıkmakta herhangi bir çekince göstermedi sayın başbakan. Kürt açılımı önce Kürt sözcüğünün kullanılması, ardından Kürtçe kurslar açılması ve sonunda da TRT Şeş kanalının açılması ile son bulmuş, hükümetin bundan sonra Kürt meselesi hakkında ne yapacağı kimse tarafından bilinmez bir hal almıştı. Bu unutkanlık şüphesiz sıradan bir dalgınlık olmaktan çok, bilinçli bir şekilde Kürt sorununu geçici bir süre toplum hafızasından silerek, milliyetçi kesimi onore etmek ve onların oyuna talip olmak amacını taşıyordu.
2011 Seçimleri Öncesi AK Parti’nin Görünümü
Milliyetçilik ve Vesayet
AK Parti bu amacını seçime doğru uyguladığı politikalarda da birçok kez açık etti. Söz gelimi, 2011 seçimleri öncesi doğu ve güneydoğu bölgesinden gösterilen milletvekili adayları, bu stratejinin önemli bir parçasını oluşturmakta. Bölge insanından ve dinamiklerinden kopuk, daha çok merkezden atandığı belli olan ve özgürlük ekseninden çok bölgesel güvenlik anlayışını önceleyen adaylar ile AK Parti’nin tek amacı olabilir; o da BDP’nin bağımsız adaylarından geriye kalan oyları ile Kürt açılımı ve diğer meselelerde başbakana muhalefet etmeyecek milletvekilleri ile meclise girmek. (Ki, sadece doğuda değil, Türkiye’nin tüm bölgesinde bu stratejiye uygun olarak milletvekilleri listelerinin sadakat ve liyakat konusunda üstün niceliklere sahip teşkilat kökenli adaylardan meydana geldiğini de ayrı bir parantezde belirtelim.)
Ayrıca, AK Parti’nin YSK’nın bağımsız Kürt milletvekili adaylarının milletvekili adaylığını iptal etmesi kararında yaşadığı derin sessizlik de birçok liberal için büyük bir hayal kırıklığıydı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde karar yeter sayısını anayasaya aykırı bir şekilde 367 olarak belirleyen yüksek mahkeme kararını, o gün kendisini destekleyen bir çok demokrat gibi hukuksuz bulan AK Parti, söz konusu hukuksuzluk kendisinin rakibi için geçerli olduğunda “yargı kararına saygı duymak gerekir” çelişkisini gösterebilmekten de gocunmuyordu. Bu süreçte, amacı ne olursa olsun; ister popülizm, ister çıkarcılık, daha cesur ve demokrat bir duruş sergileyen CHP, kimi çevrelere “Acaba şimdi statükocu kim?” sorusunu da sordurtmadan edemiyordu.
Sahiden de AK Parti, sadece Kürt meselesinde değil, askeri ve bürokratik vesayetin tasfiyesi konusunda da çelişkili tutumlar sergiliyordu. 2010 yılının sonunda AK Parti, ani bir manevrayla yeni Sayıştay yasasını, askeri harcamaları sivil denetime kapatarak meclisten geçirdi ki; bu el çabukluğu Taraf Gazetesi başta olmak üzere ordunun daha şeffaf ve sorgulanabilir bir yapıya sahip olmasını arzu eden birçok aydının da tepkisini çekti. CHP, seçim vaatlerinde açık açık Genelkurmayı Milli Savunma Bakanlığına bağlayacağını açıklarken, Başbakan’ın bir canlı yayında yaptığı bir söyleşide, konu ile ilgili “ülke daha buna hazır değil” demesi, 27 Nisan Muhtırasına karşı dik duruş sergileyen AK Parti’den beklenmeyecek derecede zıt bir tutuma işaret ediyordu.
Liberal-Muhafazakar Denge
Bunun yanında, referandumdan çıkan evet oylarının büyük çoğunluğunun kendisine ait olmasından kaynaklanan özgüvenle AK Parti, kendi yönetici elitini ve muhafazakâr tabanını yetiştiren kültürel kodları, toplumsal hayata egemen kılmak adına bir takım düzenlemelere gitmek konusunda da geri kalmıyordu. 2007 seçim zaferinin ardından edindiği güçlü meşruiyeti, yeni bir anayasa yerine sadece başörtüsü değişikliği ile heba eden kibrini hatırlatırcasına, 12 Eylül’deki güçlü desteğin ardından kendi otoritesini tesis etme konusunda yine kendini destekleyen milliyetçi-muhafazakâr tabanına sonsuz güven duyan bir parti ile karşı karşıya kaldığımızı gösteren bir çok fiile de yine yakın dönemde şahit olduk. Bu eylemlerin başında, alkol kullanım ve satışına sınır getiren yeni yasal düzenlemeler, internet ortamında sansür uygulamalarının artarak bir çok blog ve web sitesinin kapatılması ve hatta bizzat Başbakan’ın açtığı davalarla bazı sitelerin yayın hayatına son verilmesi, hem belirli bir ahlaki doğruculuk ve dayatmacılık, hem de farklı olana karşı hoşgörüsüzlük tavrını beraberinde içeriyor.
AK Parti’nin artık kendine yakın sermaye grupları ve yetişmiş entelijansiyasından da aldığı destekle, eskisi gibi liberallerle girilen fikirsel ittifaklara gerek duymuyor oluşu, esas olarak beslendiği muhafazakar damarın, fırsatını bulduğunda gün yüzüne daha otoriter bir şekilde çıkmasına olanak da sağlıyor. Aslında Başbakan ile daha çok özdeşleşen bu hoşgörüsüz tavır, şüphesiz güçlü bir lider kültüne karşı sorgulamaktan çok itaat etmeyi seçmiş parti yönetim ve tabanını da çok rahatsız etmemekte. Bu hoşgörüsüz ve kendine buyruk tavır, parti bünyesinde o kadar normalleştirilmiş ki, kendisini askeri ve bürokratik oligarşiye karşı en zor zamanlarında en güçlü desteği vermekten çekinmeyen Taraf Gazetesi’nin başyazarına hakaret davası açan başbakana karşı, parti çevresinden bir kişinin bile tek söz dahi etmemesi, gerçekten AK Parti’nin öne çıkarmaktan gurur duyduğu Müslüman ahlakı ve vicdanı ile de anlaşılabilecek bir durum değildir.
Sivil Anayasa ve Siyasi Sistem
Başbakan, daha da önceden de belirttiğimiz gibi, kendi tabanından aldığı sonsuz destekle, sadece kişisel meselelerde değil makro siyasal meselelerde daha demokrat görünmek gibi bir çabayı 2011 seçimleri öncesinde çok önemsemedi. Aksine, bir çok liberale göre anti-özgürlükçü sayılabilecek söyleme de imza attı. Yüksek seçim barajlarını istikrar adına savundu, siyasetin buna daha hazır olmadığını söyledi. Analizde daha da önceden bahsedildiği gibi, Genelkurmayın gücünün sınırlandırılması konusunda da aynı tepkiyi veren başbakan, yeri geldiğinde aslında topluma bidon kafalı diyen Kemalist zihniyetle de benzer bir pozisyona düştüğünün farkında değildi. Cem Toker’in ifadesiyle, 12 Eylül’de HSYK’ya kaç üye atanacağını, Yüksek Mahkeme üye seçimlerinin nasıl yapılacağı konusunda halkına danışmaktan çekinmeyen bir başbakan, konu asker ve demokratik temsiliyet oldu mu, halk buna hazır değil deme cesaretini gösterebiliyordu. Aslında başbakan, ya demokratik olgunluk bakımından halkının gerisinden geliyor; ya da temsil ettiğine inandığı milli iradesine güvenmiyordu. Açıkçası siyasi pragmatizm adına yapıldığı her halinden belli olan bu açıklamalar, aslında ilk tespitin ne kadar doğru olduğunu çok açıkça haykırıyordu.
Yine başbakan, açık açık iki partili bir meclise dayanan bir başkanlık sisteminin kendi gönlünde yatan bir siyasi sistem olduğunu açıkladı. Bu satırın yazarlarına göre, kültürel ve siyasal anlamda çoğulcu bir yapı sergileyen Türkiye toplumu için iki partili bir meclis, adeta bu topluma deli gömleği giydirmekten farklı bir şey olmasa da, merkezi gücü zayıflamış ve evrensel standartlarda yerinden yönetim kaideleri benimsenmiş bir başkanlık sisteminin de tartışılması oldukça faydalıdır. Ama, başbakanın yerinden yönetim konusunda herhangi bir işaret vermeden, sadece kendi yetki ve sorumluluklarını genişletmeyi amaçladığı bir başkanlık sistemi ile Türkiye’nin sonu Latin Amerika’daki otoriter rejimlere mi benzer sorusunun da aynı açık yüreklilikle tartışılması gerekir. Zira, başbakan yönetimindeki AK Parti, hizmet siyaseti anlayışına paralel bir şekilde, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adına sadece yerel altyapı hizmetlerinin ve belediye bütçelerinin arttırılmasını anlıyor; ki bu anlayışın Kürt vatandaşların talep ettiği adem-i merkeziyetçi yönetim şeklinin hiçbir ihtiyacını karşılamayacağını anlamak için de kahin olmaya gerek yok. Her ne kadar samimiyet ve inandırıcılıktan uzak dahi olsa, CHP liderinin, Türkiye için Avrupa Konseyi’nin tanıdığı Avrupa Özerklik modelini önermesi karşısında, AK Parti’nin merkeziyetçi-muhafazakar bir refleksle bir öneriye karşı çıkması da, yine 2007’deki pozisyonların 2011 öncesinde nasıl da değiştiğinin en önemli kanıtlarından biri olsa gerek.
Kaldı ki, yine Ortadoğu’da katıldığı bir toplantıda, Arap ülkelerinin temsilcilerine seslenerek yapmış olduğu “Biz Bize yeteriz” açıklaması da, AK Parti’nin Avrupa Birliği ideali konusunda eskisi kadar heyecanlı olmadığını da göstermekte. AK Parti, aslında Avrupa Birliği’nin önerdiği adem-i merkeziyetçi federal bir yapıdan çok, Ortadoğu’da şu an bir çok devrimle sallansa da hala varlığını sürdüren merkeziyetçi bir başkanlık sistemini daha faydalı görmekte. Aksini gösterecek herhangi bir reform veya değişim vaadi olmadığı sürece, Herkül Milas’ın da güzel bir şekilde ifade ettiği gibi AK Parti, 1. Demokrasi ligi olan Avrupa’da yer almak yerine, daha çok 2.lig sayılabilecek Ortadoğu’da lider ülke olmanın daha çok peşinde gibi gözüküyor.
Sonuç
Sonuç olarak, 2011 seçimleri öncesinde demokratik dönüşümü özgürlükler ile değil din kardeşliği ve hizmet siyaseti ile çözmek hedefinde, yeni anayasanın nasıl olacağı konusunda en ufak bir fikir vermeyen; bunun yanında adem-i merkeziyetçiliğe şüphe ile yaklaşan bir başkanlık sistemini olumlamaktan da geri durmayan, Kürtlere, Alevilere, Gayrimüslimlere zaten doğuştan sahip olunan bazı haklarını vermek konusunda oldukça isteksiz, milliyetçi popülizmin doruklarında, Avrupa Birliği idealinden uzak, liberal-muhafazakar dengede kantarın topuzunu iyice kaçırmış bir AK Parti ile karşı karşıyayız. Liberallere karşı “onlara ihtiyacımız yok” diyen bir parti liderinin bu otoriter ve hoşgörüsüz tavrına karşı liberallerin 2011 seçimlerinde AK Parti’ye gösterebileceği tepki niceliksel anlamda sınırlı olsa da, 2011 sonrasını AK Parti’yi, artık Türkiye için geri döndürülmesi imkansız olan demokratikleşme sürecinin öncesinde zor günlerin beklediğini şimdiden söyleyebiliriz. AK Parti’nin 2011 öncesinde giydiği ve kendisine hiç de yakışmayan bu çirkin maskenin, geçici bir hevesle mi yoksa bir daha hiç çıkarılmamak üzere mi takılmış olduğunu da hep beraber göreceğiz.