PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Bana Değmeyen Yılan...


19-08-2006, 00:39
Sevgili Sargonun ''Vurun Kahpeye''yazısını okuduktan sonra bu başlığı açma gereği duydum. Ve özellikle bizi izleyip üye olmayan arkadaşlarımıza seslenmek istiyorum.

Bir atasözümüz vardır. ''Bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın.''

Öğrencilerime derdim ki: Sınıfa bir yılan girdiğini düşünün. Sırayla teker teker sizi zehirlediğini düşünün. Arkadaşınızın biri zehirlenirken siz de sessiz kaldınız. Peki herkes zehirlendikten sonra sıra size de gelmeyecek mi? En son sen de zehirlenmeyecek misin? Hep birlikte hepsi evet öğretmenim haklısınız derlerdi.

İşte o zaman ne yapmamız gerekir diye sorardım. Elbirliğiyle o yılanı öldürmemiz gerekir dediler. İşte bu kadar...

İşte ülke olarak böyle bir dönemden geçiyoruz. Benim bu ülkenin geleceğinden en ufak bir korkum yok. Bir eğitimci olarak diyorum ki duyarsız bir toplum olduk. Benim tek korktuğum şey bu duyarsızlığımız.

Avrupa kıtası reform ve rönesansı gerçekleştirerek *çağdaş uygar bir düzeye ulaştı.Ve bu gün o ülkelerde böyle din tartışmalarını göremezsiniz. Çünkü onlar biliyorlardı ki bu bilimsel devrimlerle ortaçağ karanlığından çıktılar. *

Bize gelince. Atatürk diye biri çıkıyor. Bu çağdaş uygar avrupayı örnek alarak bir din devleti temeli üzerinde laik bir cumhuriyet kuruyor. Ve dünyada başka da bunun örneği yoktur. Yaptığı bilimsel devrimlerle Türkiye'yi çağdaş uygar bir ülke haline getirmeye çalışıyor. Hedef olarak da muasır medeniyetler seviyesini gösteriyor. Bu gün Atatürk'e dudak bükenler şunu iyi bilsinler ki bu ülke onun eseridir. Bu eseri idrak edemeyenler gözünde at gözlüğü olan nankörlerdir.

Bu gün ılımlı islam devleti modeli büyük ortadoğu projesi çerçevesinde emperyalist ABD ve onların kuklası günümüz hükümeti tarafından sahneye konmuştur. Bu plan içerisinde Türkiye'nin parçalanması da vardır. Aydın insanlar teker teker bu alçakça plan doğrultusunda öldürüldüler. Amaç karamsarlık ve yılgınlık yaratmaktı. Bizler de böyle düşünmekle onların bu oyununa gelmiş olmuyor muyuz?

Karamsarlığa gerek yok. Bunların bu oyununu bozacağız.Bu ülkenin bu potansiyeli vardır. Yeterki duyarlı olalım. Türkiye yolunu çizmiştir. Bu yol demokrasi yoludur. Bu yol çağdaş uygarlık yoludur. Bu yoldan bizi kimsenin döndürmeye gücü yetmeyecektir. Yeterki ''Vurun Kahpeye''lere duyarsız kalmayalım. Yeterki laik demokratik cumhuriyetimize sahip çıkalım. Yeterki bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın zihniyetinden kendimizi arındıralım.

Onun için diyorum ki gün birlik ve beraberlik günüdür. Bu ülke ne Afganistana ne de İrana benzer. Bu ülke Atatürk Türkiyesidir. Bu yılan sadece başını kaldırmıştır. Bu yılanın başını ezmek de bu ülkedeki yurtseverlerin görevidir. İnançlı inançsız yurdunu ve milletini seven herkesi laik ve demokratik cumhuriyeti desteklemeye çağırıyorum. Bu ülkeyi emperyalistlere ve araplara peşkeş çeken bu takiyyecilere karşı mücadele edelim. Bunların maskelerini düşürelim. Gerçek yüzlerini ortaya çıkaralım.

Sonuç olarak sitemizi izleyen duyarlı insanlar elinizi artık taşın altına koyma zamanınız gelmiştir. Hitlerin iktidara geldikten sonra neler yaptığını biliyorsunuz. Humeyninin devrimi yaptıktan sonra neler yaptığını biliyorsunuz. Bu yılan şu an size dokunmuyor. Ama bir gün sıra size de gelecektir. Bunu unutmayınız...

turok
19-08-2006, 01:54
Bu konu hakkindaki dusuncelerimi daha sonra yazacagim

bilmek istedigim senin onerin nedir ., ne yapilmasi gerekiyor ,asil bunu biraz acabilirmisin ?

painkiller
19-08-2006, 02:26
benim küçüklüğümde en küçük bir olayda dahi birçok sivil güç harekete geçerdi şu an sankiherkesin üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi...

hiçbir yerde hiç kimse de hareket direniş yok...

bence şu anda yapılacaklar orta uzun vadeli önlemlerden çok şu anki kısa dönemde bekleyen sorunları çözmek adına hemen harekete geçmek ve eyleme girişmektir...

cumhurbaşkanlığı seçimlerine bu hükümetle gidileceği kesin olduğuna göre ve amerikanın desteği hükümete devam ettiğine göre ve halkın cehaleti ve duyarsızlığı da ortada olduğuna göre bence şu durumda ülkeye sahip çıkması gereken güçler üniversiteler ve sayıları çok fazla olan hükümete muhalif sendika ve meslek odalarıdır...

üniversitelerde öğrenci-öğretim görevlisi boykotlarından eğer sonuç alınamazsa işgale kadar ve sendikalarda grevlere kadar gidilmeli...

geçmiş zamanlardan kalma modası geçmiş yasadışı ve hayalperest görülebilir ama bunlar ve başka şeyler yapılmalıdır...cumhuriyetin gencinin cumhuriyete sahiip çıkma zamanı gelmiştir...zira cumhuriyet tarihinde bu çeşit karanlık dönemlerde harekete geçenler hep üniversite gençliği olmuştur...

19-08-2006, 02:34
Sevgili Turok,

Benim bu yazıyı yazmamdaki amaç insanları bilgilendirmek. Ülke sorunlarına duyarlı olmalarını sağlamak. En azından gelsinler sitemize üye olsunlar. Evet duyarlı insanlar olarak biz de varız desinler. İnançlı inançsız demokrasiden yana olan tüm insanlar bir güç birliği oluşturmalı. Farklı inanç ve düşüncedeki insanların aynı çatı altında saygı ve sevgi temelinde bir arada yaşadıklarını herkese göstermek. Bundan hareketle ülkemizde bir demokrasi kültürünü geliştirmeye katkımız olsun istiyoruz.

Hareket noktamız laik ve demokratik cumhuriyet olmalıdır. Gerçek anlamda demokrasi olmalıdır. İnançlarımız bence önemli değil. Önemli olan farklı inançların bu ülkede kardeşçe yaşayabilmeleri. Eğer biz bu sitede bunu başarabilirsek ülkemizin yarınlarına büyük katkımız olacaktır.

Bunun için ne yapılır? İşte bu da ayrı bir tartışma konusu. Bu asgari müştereklerde ilk önce birleşmek lazım. Ondan sonra da ne yapabiliriz. Onu da tartışırız. Sevgiyle kalın...

19-08-2006, 02:59
Sevgili Painkiller,

Bu ülkenin harcında Atatürk'ün bilimsel devrimleri vardır. Ve bu devrimlere bağlı bir gücü vardır. Önemli olan bu gücü harekete geçirmek. Biz de site olarak bu gücü harekete geçirmek için ne yapabiliriz? İsterseniz bunu tartışmaya açalım.

Ülke olarak zor bir dönemden geçiyoruz. Ülkemiz üzerinde büyük oyunlar oynanmaktadır. Atatürk'ün gençliğe söylevi bu şartlarda geçerliliğini korumaktadır. Çünkü o bu ülkeyi gençliğe emanet etmiştir. Ben bu ülkenin gençliğinde damarlarındaki o asil gücü görüyorum. Karamsarlığı, yılgınlığı bir kenara bırakıp üzerimize düşeni yapalım.

İşte isterseniz bunu tartışmaya başlayalım. Ben diyorum ki ilk yapacağımız iş bulunduğumuz yörelerde sitemize üye kazandırma çalışmasıyla başlayalım. Çünkü insanları bilinçlendirmek gerekiyor. Ondan sonra başka neler yapabiliriz. Tartışmaya devam ederiz...

mhmd
19-08-2006, 10:18
Sn. Ezkamo,
Çekindiğim şeylerden biri, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaktır.” Bu yüzden yazdıklarınız için öncelikle tarihi bir karıştırmak gerekliliğini görüyorum. Tarihin sayfaları içerisinde kendisine ne derlerse desinler dayatmacı yönetimler kendi bildikleri haricinde başka bir düşüncenin yaşamasına olanak sağlamazlar. Bunun adına ister totaliter rejimler deyin ister komünist rejim ister kapitalist. Demokrasiye gelince. Eğer gerçekten demokratik bir rejim diyorsanız o halde verdiğiniz örnek oldukça saldırgan içerikli bir örnek, sayın hocam (Yılanını başını ezmek). Tarih; bize, halkın gücünün üstünde bir dayatma varsa bile bunun çok kısa bir zaman yürürlükte kalabildiğini gösterir. İlanihaye böyle bir dayatma eşyanın tabiatına ters bir sonuçtur ve semere vermez. Vermiş olduğunuz örnekteki; Hitler, benzetmesi gibi. *
Atatürk; milletimizin içinden gelen ve yine milletimizin ihtiyaçlarına, sorunlarına, çaresizliğine derman bulmuş nadir ve çok önemli kişiliklerden biridir. Çok akıllıdır, inançlıdır, düşüncelidir, önderdir, yapıcıdır, kurucudur v.s. Şahsen benim de hayran kaldığım bir kişidir. Ve tüm içtenliği ve yapıcılığına karşı hataları da olan bir kişidir. Çünkü o bir insandır. Buraya kadar anlaşabileceğimizi ümit ediyorum sayın hocam.
Ancak, bir kurtuluş savaşından ve yeniden ayaklarımız üzerine kalkmaktan bahsediyor isek bu bir kişinin çabası ile olmamıştır. Ben milletim, ben halkım. Benim bir dedem Çanakkale’ye diğeri Sarıkamış’a gitmiş ve geriye dönmemiş. Onların babaları, dedeleri de aynı toprak ve amaç uğruna canlarını veren kişiler. Çanakkale’de 250.000 şehit varken, kurtarıcı olarak bir, iki kişiyi ön plana atmak ve yine kurtuluş savaşında on binlerce kayıp verilirken birkaç kişiyi insanüstü bir varlık misali göstermek ne kadar doğru? Aynı amaç uğruna verilen çaba kolektiftir, kişisel olamaz ve toplumsal oluşumları yine aynı toplumlar yapar, kurtarıcılar değil. Pek tabiidir ki vücutta beyin, çok önemlidir. Yeri tartışılamaz ve tüm organların üstünde hükmedicidir. Ama nihayetinde vücudun en küçük organı bile olmaz ise beyin de varlığını sürdüremez. Var olmuşsak hep beraber olmuşuz ve yine hep beraber var olmaya devam edeceğiz. Bu konuya devam etmeyi düşünüyorum.

Hatalarımızı cehaletimize bağışlayın

19-08-2006, 11:02
Sevgili ezkamo, yazın hep sormuş olduğum sorularımı hatırlattı bana; Sessiz çoğunluğu nasıl harekete geçirebiliriz?
Sessiz çoğunluk ne zaman kendi ve barındırdığı azınlıkların hakları için ayakta durabilir?
Peki, toplumun b tepkisizliğinden biz okumuş, bilgili ve kültürlü geçinen gençlik sorumlu değil miyiz?
Ne yapmalıyız?
İnsanların içlerine birşeyelri değiştirebileceklerine dair kendilerine olan güveni nasıl getirebilir, güzel gelecek için umut besletebilir miyiz?
Bunları bizden başka kim yapabilir?

spartacus
19-08-2006, 12:19
Konuda geçmiş, konuya uygun bir Hristiyan papazın hikayesi geldi aklıma.

Olay Hitler zamanında geçmektedir. Bir papaz anlatıyor.

"Önce komünistleri öldürdüler, nasılsa komünistleri öldürüyorlar dedik sesimizi çıkartmadık.
Sonra Alman ırkından olmayanları öldürmeye başladılar, nasılsa alman'ız dedik sesimizi çıkartmadık.
Daha sonra demokratları öldürdüler, onlarda önekiler gibi yaşananları onaylamıyorlardı. Nasılsa demokratları öldürüyorlar dedik sesimizi çıartmadık.
Sonra aşağılık ırktan olmayan ama azınlık olanları öldürdüler, nasılsa azınlıklardandırlar dedik sesimizi çıkartmadık.
Daha sonra ise öldürülecek kimse kalmamıştı, bir biz kalmıştık ve bizleri öldürmeye başladılar.
Geride ise sesimizi duyuracağımız hiç kimse kalmamıştı"

Ağzıma çok şey geliyor şu tacizle ilgili söyleyecek, sadece kendimi o durumda bir an için canlandırıyorum, sanırım o plaka sahibinin madem yargıda evini öğrenmek isterdim, ispanyol İmam'ın yöntemiyle dövmek geliyor aklıma, ama bu hiç bir şeyi değiştirmiyor, anlamıda yok...
Sadece anlamaya çalışıyorum, kaynak nereden gelmekte, insanları birbirine düşüren şeyin damarı neresidir!!!

İnsanlar toplumsal bir yaşam içerisinde, birbirlerinin toplumsal yaşam ve gereksinimlerine tecavüz etmedikçe, ibadet gibi tamamen iradi bir olgunun, yeri, zamanı ve ismi, cismi yoktur.
Yinede ucunun kaçırılmaması gereken, ibadetin bir insan edinimi iken, dinlerin asıl kaynağının, beslendiği damarın liderlik ve oradan hareketle yönetme, yönetilme yanıdır. Bir çok kere dinleri liderleri ile tanımlıyor, onlar ile başlatıyor iken, en önemli hatayı, onun geçmişten bu güne gelen bir damarın(ata, ite, ota, süte, ağaca, güneşe vs tapınımın) bir sonucu olduğunu unutuyoruz. Asıl çürütülmesi gereken insanlığın binlerce yıldan ve ilkelce beri gelen bu damarın kendisidir.
Hiç bir din peygamberi ile başlamamıştır, o ondan evvel sürüp gelen din-iktidar olgusunun başka bir biçimde sürüdülmesidir. Yani peygamberler yeni bir şey bulmamakta, zaten meşrulaşmış olanı başka biçimde kendi çıkarlarına uydurmaktadırlar. Her zaman tanrılar ve din, egemen olanın temsili olarak ortaya çıkmakta, her zaman egemen olanın temsil ettiği ve geriye kalanların ise, kurallar ile uyması gereken bir düzlemde olmuştur. Din=yönetim olgusu en güçlü damarı teşkil etmiş ve etmektedir. Geçmiş feodal egemenlikler, iktidar olgusu din ile ve ümmet ile tanımlanmıştır. Sınırlarda ve ülke yönetiminde, hukukda, eğitimde vs belirleyici unsur din ve bağlı ümmetçiliktir.
İçinde bulunduğumuz çağ ise, feodal iktidar anlayışı ile çelişmektedir, yani ümmi bir egemenlikten, milli bir egemenliğe dönüşmüştür. Bence ikiside insanın yapay ve göreceli edinimleri üzerinde olduğu için doğru bir halka değildir. İktidar olgusu ne zaman insani bir düzlemde, hepside insan olanı, tüm insanları(dinlisi ve çeşidinden, rengi ve çeşidine, ırkı ve ayrımına olmadan), insanlığı kapsadığı sürece kimine göre azınlık, kimine göre kabul edilmezlik vs sorunu ortadan kalkacaktır. Yoksa bu ayrımlarda olduğumuz sürece, her ayrım kendi menfaati temelinde iktidar olmayı zorlayacaktır. Bu kaçınılmazdır. Bir tarafın kendinde olan menfaati diğer tarafın ezilmesi ve acı çekmesine dönüşecektir. Birilerinin çıkarı öbürünün kaybı ve hüsranı olacaktır. Önce bu ayrımlardan kurtulup, özü insan olan, insana dönük bilinci edinmemiz gerekir.
Dinlerin tarihine baktığımız da ise, malesef iktidarda iken dahi birbirlerini hınçla boğazladıklarına tanık olmaktayız. Çünkü iktidar paylaşılan bir olgu değil, hükmeden bir olgu olarak ele alındığı sürece, tüm karşıtlar yada türdeş olmayanlar bunu talep edecektir.
Bir müslü müslüman, şeriat içinde yaşamak isteyecektir, bir başka müslüman ise, bu istemleri ya istem doğrultusunda kullanacak yada bu genel kanıyı sömürmenin yoluna gidecektir. Ülkemizde örneği şu anda olduğu gibi fazlasıyla mevcuttur, yönetmek, hükmetmek arzusu, diğer taraftanda bu arzuya sevk edilen toplumları güdülemek ve gütmek olarak çeşitli menfaatlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu menfii faaliyetler toplumun her yanına, iliğine kadar işletilmeye çalışılmakta ve toplum bir yığın örnekler ile yanıt vermektedir.
Çorumda, malatya da daha geçen sene Vanda bırakın Maraşı, sivası, çorumu daha devletin kurumlarında oruç tutmadığı için öldürülen gencecik üniversite, öğrencileri vardır. oysa *oruç tutmadığı için öldürülenlerin, tüm oruç tutanları öldürme hakkı meşruluk kazanmaktadır. Böyle düşünebilirmiyiz, bu doğru olurmuydu!!!!!
Oysa dine uygun bir biçimde yönetilmeyen uygarlıkların ise, yok olacağı, onları bu dünyada tufanlar, acılar, hüsranların beklediği, baş hükmedicileri tarafından allah sözü olarak sabitlenmiştir, inançlı kişi ise bundan, buna inandığı için hakkıyla korkmaktadır. Bu düzlemden ondan gücünü kullanan bir ordu bile yaratmak mümkün iken, bizler hala iktidar olgusunda insan öznesi dışında kalan ne varsa yapay(renk, ırk, dil, cins, innaç vs) olduğunu düşünmeyi başaramadığımız sürecede, bu ilkel yobazların, iktidar olma isteği ve hakkı meşru bir düzlemde olacaktır..
Arsız ve şerf...ce meşru ve hakları kendinde gören bu paranoya islami liderler ve emirleri, dinin kendi öz kaynaklarından beslenmektedir, bundan dolayı bu tür emirleri ne uygular iken nede insanlara baskı uygularken, kendi meşruluğundan bir an için bile tereddüt etmemektedir, işte asıl tehlike, dinlerinin onlara sağladığı meşruluktur ki, bu çözmesi kolay olmayan, ancak gerçekten de dinlerden özgürlüğün sağlanması ile olacak bir şey. Şeriat istemeside, kendi bildiğince hükmetme arzusuda, din=iktidar(öz kaynak) olgusunun yıkılması sağlanmadığı sürece meşruluğunu kaybedecek bir şey değildir. Bir topluluk olarak adlandırılabilecek olan müslimler, kendilerinde bu hakkı meşru ve bir o kadar da hakları olduğunu, dinlerinden hareketle ve ona koşulsuz inandıkları sürece görmeye devam edeceklerdir.Taki en son ilkel(yobaz) müslime kadar. Onun dışında ibadetini, nerde olsa yapabileceğini iyi bilen, bunun kul edinimi ve kulun koşulları ölçüsünde ibadet edeceğini, önemli olanın ibadeti ve allah ile kendi arasındaki münasebeti olduğunu bilen diğer müslimler ise, ayrı bir topluluğu temsil edeceklerdir.

Devlet bir teşkilattır, teşkilatın dini olmadığı gibi ister emirler, ister demirle istersede seçilerek oraya giden kişi sorumluluğundan öte hiç bir şeyi temsil etmez. Bu normal yanıdır ama dinler, bir yönetim ve hükmetme, toplumsal yaşam içerisinde, toplumun genelinden ayrı menfaat ve yönetimde çıkarları olan azınlığın, toplumsal yaşamdaki bu çelişkinin yararına kullanılan bir silah olmaya devam edecektir, çünkü damar budur. Güçlülerin yığınlarla ifade edilecek olan güçsüzlere karşı bir güç timsalidir. İktidar ve yönetme olgusu vardır. Bu damar çürütülmeden gerçek bir ilerleme mümkün değildir. Bu gün kimki dini kullanmaktadır, köşeleri hızlı ve çabuk, geri düşmesi mümkün olmadan, aşağıda ona destek olan milyonlarca kandırılmışın sırtında dönmektedir.
İhlas holdinge bağlı bir işltemede çalıştım ve orada yaşadığım hikayelerden(yönetim olgusu taşıyan) bir kaçını yeri geldiğinde anlatmayı düşünüyorum.

Birleşmek ise genel bir tanımlama kalıyor, ne adına, hangi talepler ile bir araya gelmeliyiz, bunları açmamız gerekir. Mesala
Okullarda zorunlu din eğitimi kaldırılmalı.
Diyanet kaldırılmalı ve tüm başı boş dini kurumlar belirli toplumsal hukuk ile biçimlenmelidir.
Din'in menfii, ticari vs ile kullanımı ve meşrulaştırılmasına hukuki olarak engel olunmalıdır.
Dinin siyasi yada başka, istismar olarak kullanılmasının ne olduğu topluma anlatılmalı, toplum bu konuda bilinçlendirilmelidir, engel olunması sağlanmalıdır.
Namusun görüntüde(işte din temsiller) değil insanın kültüründe ve beyninde olduğu anlatılmalıdır. Kadın ve erkeğin eşit olduğu, herkesin insan olduğu aşılanmalıdır.....

hiramusta
19-08-2006, 13:49
Hayal kuruyorsunuz hayal.Hadi diyelim hayaliniz gerçekleşti,Akp'yi iktidardan indirdiniz.Yerine neyi,kimi koyacaksınız.Komadan kaldırıp Ecevit'i mi geçireceksiniz yerine?Yoksa hergün amipler gibi bölünerek bissürü küçük particiklerden oluşan bir sol koalisyonunu mu?Sakkın orduyu demeyin,ülke 100 sene daha geri gider.itiraf edin Akp nin yerine koyacağınız hiçbirşeyiniz yok.

exclusive
19-08-2006, 14:38
GENÇLİĞE HİTABE

* * * * Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

* * * *Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

* * * * Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *[align=right:b48611debe] Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *20 Ekim 1927[/align:b48611debe]

Aqura
19-08-2006, 14:48
Psiko abi bu ne, forumlarda yazı okumaktan gözlerim çıktı :) Hiramusta yaşım çok değil ancak bende bu ülkenin o "renkli" koalisyon günlerinide gördüm iktidarlarınıda ancak hiçbir hükümet bu AKP kadar küçük hesap peşinde ülkeyi harcamamıştı. En basitinden örnekler veriyim, Unakıtan'ın villası kaçaktı ne kadar gariptirki sadece o bölgedeki villalar için izin çıktı. Kuşgribi geldi hiç alakasız yerlerdeki hayvanlar katledildi, unakıtan pastörize yumurta çıktı. Sadece tek sefere özel vergi indirimi çıktı tayyip'in oğlu 5 milyon dolar kar etti sadece o gece aldığı mısırlardan. Bunlar sadece manşet olan haberler, bunun yanında onlarca farklı yolsuzluk var. Zaten hükümetin ülkeye ve kültüre verdiği değer kültür bakanından belli, ruslara görgüsüz sonradan görme der uluslararası konferanslarda uyur, rezil ölçüde bir tanıtım programına milyonlarca dolar yatırılmasına onay verir(o programın ne çekimi nede yayınlanması için o kadar para harcanmış olamaz oradada cebe indirmişlerdir o paraları) Daha burda saymaya devam etmek istemiyorum ama bunlar sadece meclistekilerin yaptıkları birde yerel yönetimler varki o konuya hiç girmeyelim. Şimdi AKP yerine kimi koyacaksınız diyorsun bende sana diyorumki o meclise 550 tane banka hortumcusu koysak ülkeyi anca bu kadar talan edebilirlerdi ki onlar sadece ekonomik yönden batırırlardı şimdiki gibi kültürel siyasal gelişimsel yönden ne biliyim bir çivi çakmasalar bile zaten düzgün işleyen mekanları yıkıp, parkları cami okulları kuran kursu yaptırmazlar buldukları her boş araziye bir türbe izni çıkarttırmazlardı. Komadaki ecevit ülkeyi daha iyi yönetirdi...

19-08-2006, 14:52
Sevgili hiramusta,

Hayalimiz yanlış anlaşılmış, bizim hayalimiz akp nin iktidarı kaybetmesi değil, bizim hayalimiz sessiz çoğunlukların olmadığı, bütün seslerin bastırlımadan ancak bir harmoni içinde çıktığı bir ülke.. Akp hükümeti bunu sağlamıyor demek ki, hayalimiz bu şekilde anlaşılmış.

Her neyse burada bi parti veya politikadan bahsedilmiyor.

19-08-2006, 15:57
Sn. Ezkamo,
Çekindiğim şeylerden biri, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaktır.” Bu yüzden yazdıklarınız için öncelikle tarihi bir karıştırmak gerekliliğini görüyorum. Tarihin sayfaları içerisinde kendisine ne derlerse desinler dayatmacı yönetimler kendi bildikleri haricinde başka bir düşüncenin yaşamasına olanak sağlamazlar. Bunun adına ister totaliter rejimler deyin ister komünist rejim ister kapitalist. Demokrasiye gelince. Eğer gerçekten demokratik bir rejim diyorsanız o halde verdiğiniz örnek oldukça saldırgan içerikli bir örnek, sayın hocam (Yılanını başını ezmek). Tarih; bize, halkın gücünün üstünde bir dayatma varsa bile bunun çok kısa bir zaman yürürlükte kalabildiğini gösterir. İlanihaye böyle bir dayatma eşyanın tabiatına ters bir sonuçtur ve semere vermez. Vermiş olduğunuz örnekteki; Hitler, benzetmesi gibi.
Atatürk; milletimizin içinden gelen ve yine milletimizin ihtiyaçlarına, sorunlarına, çaresizliğine derman bulmuş nadir ve çok önemli kişiliklerden biridir. Çok akıllıdır, inançlıdır, düşüncelidir, önderdir, yapıcıdır, kurucudur v.s. Şahsen benim de hayran kaldığım bir kişidir. Ve tüm içtenliği ve yapıcılığına karşı hataları da olan bir kişidir. Çünkü o bir insandır. Buraya kadar anlaşabileceğimizi ümit ediyorum sayın hocam.
Ancak, bir kurtuluş savaşından ve yeniden ayaklarımız üzerine kalkmaktan bahsediyor isek bu bir kişinin çabası ile olmamıştır. Ben milletim, ben halkım. Benim bir dedem Çanakkale’ye diğeri Sarıkamış’a gitmiş ve geriye dönmemiş. Onların babaları, dedeleri de aynı toprak ve amaç uğruna canlarını veren kişiler. Çanakkale’de 250.000 şehit varken, kurtarıcı olarak bir, iki kişiyi ön plana atmak ve yine kurtuluş savaşında on binlerce kayıp verilirken birkaç kişiyi insanüstü bir varlık misali göstermek ne kadar doğru? Aynı amaç uğruna verilen çaba kolektiftir, kişisel olamaz ve toplumsal oluşumları yine aynı toplumlar yapar, kurtarıcılar değil. Pek tabiidir ki vücutta beyin, çok önemlidir. Yeri tartışılamaz ve tüm organların üstünde hükmedicidir. Ama nihayetinde vücudun en küçük organı bile olmaz ise beyin de varlığını sürdüremez. Var olmuşsak hep beraber olmuşuz ve yine hep beraber var olmaya devam edeceğiz. Bu konuya devam etmeyi düşünüyorum.

Hatalarımızı cehaletimize bağışlayın


Sevgili Mhmmd,

Ülkemizin içinde bulunduğu şartları iyi tahlil etmekte yarar vardır. Söz konusu olan bu ülkenin yarınıdır. Gelecek kuşakların mutluluğudur.
Ben sizi çok iyi anlıyorum. Ama bir yanılgı içerisindesiniz.

Liderliğin vasıfları vardır. Dikkat ediyorsanız bu vasıfları bu ülkede üzerinde taşıyan ve tarihe damgasını vuran Atatürk olmuştur. Bu ülkede Atatürk'ten bu yana bu vasıfları taşıyan bir lider gelmemiştir. İşte bizim ülke olarak çektiğimiz sıkıntıların temelinde bu gerçek vardır.

Eğer bu gün bu ülke çağdaş uygar bir ülke olma yolundaysa bunu Atatürk'e borçludur. Onun geleceği görebilen düşünceleri sayesindedir. Bir vucudun en önemli organı beyindir. Beyin olmadığı zaman vucudun diğer organları işlevsiz kalacaktır. Atatürkü'de öyle değerlendirmek gerekir. Atatürk şunu da yapabilirdi. Kendini kral ve halife ilan edip aynı yönetimi devam ettirebilirdi. Çünkü o dönemde halkın tercihi bu doğrultudaydı. Halk böyle istiyor diye Atatürk halk dalkavukçuluğu mu yapsaydı. İşte burada lider olmanın vasfı ortaya çıkıyor. Ve bu lider olma vasıflarını kullanarak devrimlerini teker teker yaşama geçiriyor. Tabi bu kolay olmuyor. Büyük sıkıntılar yaşanıyor.

Ama şunu da anlamanızda yarar görüyorum. Avrupa sanayi devrimini yaptığı için ordaki bilimsel devrimlerin temelinde halk desteği vardır. Ama Atatürk'ün bu şansı yoktur. Halk desteği olmadan bilimsel devrimlerini gerçekleştirmiştir. Onun için de totaliterlikle suçlanmıştır. O tarihin koşulları içerisinde ben bunu normal karşılıyorum. Yoksa bu şansı olamayacaktı. Ama o bunları yaparken bu ülkenin geleceğini düşünerek yapmıştır. İşte onun için diyorum çağdaş ve uygar bir ülke olmamızı Atatürk'e borçluyuz.

Arkadaşım. Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir diyen Atatürk'tür. Bu gün ülke olarak ekonomik bağımlılık sonucu siyasi bağımlılığımız söz konusudur. Siz bu ülkede iktidara gelenlerin icazetli geldiklerini biliyor musunuz? Bu günkü iktidarda dahil. Bu ülke buna layık mı? Biz kurtuluş savaşını niye verdik. O dönemde de amerikan mandacılığını isteyenler vardı. Ama parolamız neydi? Ya bağımsızlık ya da ölüm...Bunu untmayalım. Bu gün bu ülkede ilk önce bir bağımsızlık mücadelesi verilmeli.

Yılana gelince. Eğer bu yılan bizleri zehirleyecekse bu yılanın başı ezilmeli. Demokrasi anlayışınızı gözden geçirmenizi tavsiye ediyorum. Hiç bir demokrasi kendini yok edecek güçlere izin vermez. Her özgürlüğün bir sınırı vardır. Bu gün bizi araplaştırmak isteyen ve şeriatı getirmek isteyen kökten dinci akımlara hiç bir demokrasi müsade etmez. Benim kast ettiğim yılan budur.Ondan sonra kalkıp bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaz sözünü söylüyorsunuz.
Bunu söylerken lütfen düşünerek söyleyiniz.

Bu ülkede laikliğe bağlı müslümanların cumhuriyetle bir sorunları yoktur. İsteyen istediği gibi yaşıyor. İsteyen istediği gibi ibadetini ve inancını yerine getiriyor. Daha neyin peşindesiniz arkadaşım. Dinimizi elimizden alan mı var? Ezanlar mı susturuldu. Kamu alanları dışında türbanı engelleyen mi var? Ama sen kalkıp da bu türbanı siyasal simge haline getirirsen o zaman birileri sana dur diyecektir.

Bu gün anadolu bir kültürler mozayiğidir. Bu farklı kültür ve inançların kardeşçe yaşamasını sağlayacak olan demokrasidir. Onun için laik ve demokratik cumhuriyetten yanayız. Onun için demokrasiden yanayız. Onun için mücadelemiz demokrasi mücadelesidir...Sevgiyle kalın...

exclusive
19-08-2006, 15:58
Aqura, yanlışın var...

Tamam AKP kamu borçlarını, Kasım 2005 sonu itibariyle, 165.1 milyar dolar arttırarak ikiye katlamış ve Cumhuriyet Tarihi'nin kamu borcu rekorunu kırmış, dış ticaret açığını sadece 3 yılda 15.5 milyar dolardan 38.5 milyar dolara çıkararak bu alanda da daha önce kırılmamış bir rekora ulaşmış ve daha başka pek çok konuda çeşitli rekorlar elde etmiş olabilir ama...

Biraz daha gerilere gidip çok partili sistemin ilk yıllarına dönersek en az AKP hükümeti kadar berbat başka bir hükümet daha bulabiliriz: DP hükümeti...

Adnan Menderes'in Başbakanlığındaki Demokrat Parti hükümeti de en az AKP kadar büyük bir felaketti.

"Bu yasa ilgili yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez" maddesi eklenmiş "Petrol Yasası" mı ararsın, Kurulan "Türkiye Sınai Bankası" aracılığıyla birilerine peşkeş çekilen bir devlet hazinesi mi ararsın, Yabancı Yatırım ve Serbest İthalat söylemleriyle meydanda yendiğimiz düşmana satılan bir vatan mı ararsın... Hepsini sağlamıştı Demokrat Parti. Bu konudaki becerisi AKP'nin becerisinden daha az değildi.

Devraldıklarında tek bir kuruş borcu olmayan hatta döneme göre pek çok ciddi yatırımı yapabilecek maddi imkanı olan devleti, boğazına kadar borca batırdılar ve 1958 yılında devletin iflas ettiğini resmen açıkladılar. Düyun-u Umumiye'yi yeniden yaşattılar millete. Sadece adı değişmiş "Yardım Konsorsiyumu" olmuştu...

spartacus
19-08-2006, 16:01
insan olmak ve insanı hedefleyen çözümler için ne materyalist, ne nihilist ne bilmem ne nede başka bilmem ne olmaya gerek yok.
Sorunların varlığı nesneldir, salt zihinler ile aşmak mümkün değildir.
Yapay kurgular ve ruhani mutluluklar ile, akvaryumda ancak mutlu yaşayabileceğimiz belli. Ya akvaryumda olmayanlar onlar ne olacak, onlarda nesneli bırakıp ruhani mutluluğa doğru yelken mi açsınlar. Ya hayatın gerçekleri, o ruhaninin ötesi, onun gıdası, insan iradesinden milyonlarca kere bağımsız olgular...

Mümkün olsa idi, herkes kanatlanıp atiye gitmek isterdi. Çözüm ise ne bir avuntu olabilir nede ruhların kandırılması.

Gerçek şu.
İnsanların kültürel yada bilincen adına ne derseniz, düşüncelerinden dolayı oluşan, renklerinden, ırklarından, dinlerinden, cinslerinden dolayı oluşan yapay ayrımların menfii tarafa doğru çekilmemesidir asıl birleştirici olacak olan. Düşünün ki bu yapay ayrımlardan bir tanesinin çıkarına davranıyor ve sadece ona hak veriyorsunuz, o durumda sizler gibi insan olan diğerleri ise hüsrana uğruyor. Bunun neresi doğru, o halde güçlü olan kazansın mı diyelim.

Din bir iktidar, bir hükmetme olgusudur, ne ruh ile açıklanabilir nede ruhlar böyle kurtulur. Asıl damar yaşamın içinde, kendisindedir ve anlamda, insanda o yaşamın bir parçasıdır, onunla güzelleşir, onunla kültürlenir onunla kötüleşir. İçinde olduğumuz bir şeyi ne kadar yadsır ve kendimizi dışlar isek, oda bizi o kadar dışarı kusar.
Bu gün topraktan çıkan sıvı için, petrol binlerce insanın kanı akıtılmaktadır. Bu ruhların mutluluğu için ise, iktidar, hükmetmek, sahip olmak gibi faktörler değilse bunu yaptıran, bizlerde ruhlarımızı mutlu edelim. Bize dokunmayan yılanı boş verelim en iyisi yılan olup, agala gugala yaşayıp gidelim.
İnsan ne zaman dünyanın bir parçası ne zaman her şeyin doğalında ve kendinde olduğunu anlayacak o zaman yaşamın bir parçası olmayı başaracaktır. Yaşamın damarında değilde, yanılgı ve kendini kandırmanın ruhani denizinde dolanıp durdukça bulacağı kaybettiği bir kendisidir.
Hiç kimseyi, ruhlarını ve zihnini esir ederek, onun korkuları, telaşları ve kendi tehditleriniz ile, kendinizi dokunulmaz ve emreder, hükmeder bir biçimde meşrulaştırır iseniz, sizin ne kadar haklı olduğunuz ve ne kadar meşru olduğunuz, hükmettiğiniz, kandırdığınız ve kullandığınız insanların ruhlarını mutlu etmeniz ile açıklanamaz. Hayat ve yaşam tüm insanlığındır ve hiç kimsenin hiç bir biçimde başkalarının yaşamını korkuları üzerinden kendi yaşamına alet etmek, onu kullanmak ve istediği gibi hükmedip, insanı parça para ayıran bir anlayışada inanışada hakkı yoktur. Bu hak değil bir tecavüzdür. Korku ile, tehd,t ile, hile vs ile insanları güdülemek ve arkasından her istediğini yapar noktasında emirler ile sabitlemek, sürüler gibi gütmek insanlık değil, cahilliğin en kara yüzüdür ve bu damar bizde fazlasıyla mevcut. Biz kul olduğumuz sürece cahilliğimizde 4-5000 yıllık bir kara cahillik olmaya devam edecektir. Kendimizi kandırmışızda ruhlarımızı mutlu etmişiz, bu nasıl bir ruhmuş ki, vücudunu görmüyor.
İnsan biat eden iradesi ile değil, çözümleyen özgür iradesi ile yaşamı anladığında, kimsenin kimseyi boğazlamasına gerek kalmayacaktır, bu ise kültür ile, bilim ile, en önemlisi özgür irade ve bilgi ile olacaktır. Güzelliğin öğretilmesi yerine korkuların üretildiği ve beslendiği her anlayış, amacı yanılgılar ile ruhları yönetmek ve onları bağlı kılmakta olsa yok olmaya mahkumdur. zaman buna doğru gitmektedir.

exclusive
19-08-2006, 16:08
Bizde dayak cennetten çıkma olduğu için böyle ekonomiye, demokrasiye, özgürlüğe, çağdaşlığa ağır darbeler indiren Adnan Menderes gibi adamları pek severiz... Adını üniversitelere, hava alanlarına, bulvarlara, caddelere vermemiz de bundan ileri gelir.

Tabi bi de ondan sonra gelenlerin ve bu isimleri verenlerin de aynı hamurla yoğrulmuş, aynı yoldan giden insanlar olmasından...

Allahın izniyle Ankara havalanına giden yola da Tayyip Erdoğan Bulvarı adı verilecekmiş. Bence ülkemizin genel tarzına çok uygun bir karar. Bu güzel önerisinden dolayı İ. Melih Gökçek'i buradan kutluyor ve kendisine başarılarının devamını diliyorum.

Aqura
19-08-2006, 16:11
Ex ben gördüğüm yönetimlerden bahsetmiştim o zamanı görmek nasip olmadı :D:D

M.onur
19-08-2006, 17:26
Vallahi ben Tayyip Erdoğanın en çok at üstündeki halini seviyorum. Badi Ekrem gibi köftehor. *:lol: *:lol:

20-08-2006, 10:55
Arkadaşlar,konu politikaya kaçmadan iyice asıl konuya dönsek...

Ezkamonun sorduğu gibi, herkesi sokmadan yılandan nasıl kurtuluruz?

Benim soruğum gibi, sessiz kalabalıklar haklarını ne zman nasıl savunmaya başlar?

Eğitimli gençlerin, bizlerin sorumluluğu nedir?...

Fikirlerinizi merak ediyorum...

exclusive
20-08-2006, 11:41
Merwe bizim sorumluluğumuzu Mustafa Kemal, Gençliğe Hitabe'sinde gayet açıkça ve çok güzel bir biçimde belirtmiş. Sonuçta Mustafa Kemal'in Gençliğe Hitabe'de söyledikleri kişisel bir temenni ya da öğüt değil. Çok ciddi bir görevden bahsetmiş ATAmız...

20-08-2006, 11:51
Haklısın ex, benim sormak istediğim bu görevi *yerine getirirken bizim yapmamız gerekenler...

20-08-2006, 15:20
Bakın psiko abinin önerdiği yöntem çok güzel.. Hadi başlayalım, ama lütfen herkes katılsın bu foruma...

Öncelikle ne yapmamız gerekiyor, amacı belirlemek;

Amacımızı belirttik, eşitliğin hakim olduğu, Atatürk' e yakışır bi cumhuriyet için, sessiz yığınların olmadığı bir toplum..

ikincisi vizyon yani süreçç.. Şu andan itibaren sonuna kadar..

tamam, bu aşamada bitti,

Şimdi en önemlisinde sıra; düşünce...

Amacımızı nasıl gerçeğe dönüştüreceğiz?

Bu bölümde herkesin fikrini bekliyorum, toplumun gelişmesi için, sessizlerin sesinin olması için neler yapmalıyız?

Açılışı ben yapaım, mesela fikrimizi usulune gore soylemekten cekinmemeli, bunun korkulacak bşey olmadıgını göstermeliyiz....

Evett başka ne yapmalıyız?

eranuse
20-08-2006, 16:07
Arkadaşlar,konu politikaya kaçmadan iyice asıl konuya dönsek...

Ezkamonun sorduğu gibi, herkesi sokmadan yılandan nasıl kurtuluruz?

Benim soruğum gibi, sessiz kalabalıklar haklarını ne zman nasıl savunmaya başlar?

Eğitimli gençlerin, bizlerin sorumluluğu nedir?...

Fikirlerinizi merak ediyorum...


Bence, bu ülkenin, bu sözü terse çevirebilmesi için uzun yıllara ihtiyacı var. Çünkü ülkem insanı, olaylara toplumsal tepki koymasını bilmiyor. Biraz uyuşturulmuş halimiz var. Kanımca çok şeylerin değişmesi lazım. Duyarlı insanlarımız var ama yeterli değil. Öncelik eğitim olmalı ama eğitim kurumu ve eğitmenlerinde bugünkü durumu da içler acısı. Sistemsizliğin içinde değişik bir sistem var .Bunları yıkmak zor.

Aqura
20-08-2006, 16:08
Öncelikle insanlara haklarını savunmayı öğretmeliyiz bence, yani sırf gösteri yapıyor diye dayak yiyen bir öğrenci gidipte hakkını mahkemede arıyabilmeli. Yinede burası türkiye davayı açtıktan sonra halin ne olur bilinmez *:evil:

deli_cevat
20-08-2006, 16:42
kitleleri toplu halde bilinçlendirmeliyiz okullarda biyoloji öğretmenleri evrime inanmıyosa zor bu işler hele hele din hocaları oldukça daha zor eğitim sisteminde büyük bir reform gerekli

20-08-2006, 16:51
GENÇLİĞE HİTABE


Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
20 Ekim 1927


Arkadaşlar isterseniz daha iyi anlayabilmek için bir Türkçe öğretmeni olarak bu söylevi sizlere daha Türkçeleştireyim.

EY TÜRK GENÇLİĞİ!
Birinci görevin Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyet'ini sonsuza dek
korumak ve savunmaktır.

Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli
hazinendir. Gelecekte dahi, seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek,
iç ve dış düşmanların olacaktır. Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyetini
savunma mecburiyetine düşersen, göreve atılmak için, içinde bulunacağın
durumun olanak ve şartlarını düşünmeyeceksin. Bu olanak ve şartlar, çok
elverişsiz bir biçimde ortaya çıkabilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetine
saldıracak düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmemiş bir galibiyetin
temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile kutsal vatanın bütün kaleleri
kuşatılmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve
yurdun her köşesi doğrudan işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan
daha üzücü ve daha kötü olmak üzere, yurdun içinde yönetime sahip olanlar
aymazlık ve sapkınlık ve hatta ihanet içinde bulunabilirler. Hatta bu
yönetim sahipleri, kişisel çıkarlarını, işgalcilerin siyasi istekleriyle
birleştirebilirler. Ulus, fakirlik ve yoksunluk içinde yorgun ve bitkin
düşmüş olabilir.

Ey Türk Geleceğinin Evladı!
İşte, bu durum ve şartlar içinde dahi görevin; Türk bağımsızlık ve
cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun güç damarlarındaki yüce
kanda mevcuttur.

Mustafa Kemal ATATÜRK

Arkadaşlar,
Yıl 1927. Atatürk bu söylevi söylemiş. Yıl 2006. Aradan 80 yıla yakın bir zaman geçmiş. Bakın bakalım değişen bir şey var mı?...Zaman yakınma zamanı değil. Karamsar olmayalım. Bu ülkenin Atatürk Türkiyesi olduğunu haykırma zamanıdır. Bu ülkenin kurumlarıyla dimdik ayakta olduğunu unutmayalım. Bu ülkede Atatürk devrimlerine bağlı büyük bir gücün olduğunu unutmayalım. Bizler düşecek görev de bu gücü harekete geçirmek. Evet gençler söz sizde. Önerilerinizi cesaretle ortaya koyun. Bundan çekinmeyiniz.

20-08-2006, 17:24
Eranuse demiş ki, çok uzun yıllar gerekli.. Bir yerden başlamazsak ozamanlar hiç gelmez değil mi?

Eranuse ve cevat farklı şekillerde aynı şeyden bahsetmişler, eğitim gerekli, evet ama nasıl bir eğitim? Biz mi vereceğiz eğitimleri.. Hareket noktamız ne olmalı?

Aqura demiş ki, haklarmızı savunmayı öğrenmeliyiz, diğer bir deyişle adalet sağlanmalı.. Peki bizim buna katkımız nasıl olabiliriz? Biz mi adalet vereceğiz? Hakim mi olacağız? Yoksa aynı fikirde olmasak da hakkını savunana destek mi vereceğiz?

Güzel fikirler bunlar, ama ben nasıl uygulayacağız bunları onu anlayamadım, yardımcı olun lütfen..

Peki bu fikirler yeterli mi? Daha başka neler yapmalıyız?

20-08-2006, 17:24
ATATÜRK'ÜN BURSA SÖYLEVİ

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ''Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır.'' demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ''Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir.'' diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ''Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.''

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ''Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.''

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği

Arkadaşlar,
Her Türk gencinin bence okuması gereken bir söylev. Dikkatli okuyalım ve o büyük insanı iyi anlayalım.

mhmd
21-08-2006, 10:30
Sn. Ezkamo,
Vermiş olduğunuz bilgilere katılıyor, onaylıyor ve hatta destekliyor olmama rağmen bu bilgiler doğrultusunda yaptığınız çıkarımlara (Bu ülkede laikliğe bağlı müslümanların cumhuriyetle bir sorunları yoktur. İsteyen istediği gibi yaşıyor. İsteyen istediği gibi ibadetini ve inancını yerine getiriyor. Daha neyin peşindesiNİZ ARKADAŞIM. Dinimizi elimizden alan mı var? Ezanlar mı susturuldu. Kamu alanları dışında türbanı engelleyen mi var? Ama SEN kalkıp da bu türbanı siyasal simge haline getirirsen o zaman birileri SANA dur diyecektir.) *üzülerek anlayamıyorum. Konumuz liderlik, toplum bilinci ve Atatürk olduğunu düşünüyor ve devam ediyorum.
Anılarını okuduğum Mareşal Fevzi Çakmak’tan bahsetmek istiyorum. Uzun yıllar Balkanlar’ da görev almış, Balkan Savaşında, Çanakkale, Doğu, Kafkas ve Suriye-Filistin cephelerinde çarpışarak komutanlık yapmış. 1920 Nisanında Ankara Hükümetine katılmadan önce Erkan-ı Harbiye Reisliği ve Harbiye Nazırlığında bulunmuş, daha sonra Kurtuluş Savaşında Milli Müdafaa Vekilliği, Heyet-i Vekile Reisliği ve Erkan-ı Harbiye Reisliği yapmıştır. İnönü ve Sakarya savaşlarında, Büyük Taarruz’da kısaca kurtuluşa giden yolda, askeri planların yapılması, ordunun hazırlanması, sevk ve idaresinde çok büyük emek harcamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Genelkurmay Başkanı olan Mareşal bu görevde yirmi yıldan fazla kalmıştır. Fevzi Paşa, pek çok kaynakta Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile birlikte, vatanın kurtuluşu ve cumhuriyetin kuruluşunda en önemli üç isimden biri olarak anılır… Ancak günümüzde esamesi bile okunmaz veya ben rastlayamadım.
Atatürk, gençliğe hitabesinde, sizinde açıkladığınız gibi sayın hocam; kurtarıcı, lider, tek adam arayın demiyor. MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR. Diyor. Ve yine sizin söylemiş olduğunuz gibi monarşik veya oligarşik bir sistem getirmemiş, demokratik bir sistem kurmuş ve yine o dönemde çok sesliliğe ve halka inanmıştır. (Bu konuya devam etmek isterim)
Hatalarımızı cehaletimize bağışlayın.

turok
21-08-2006, 12:56
Bende bu bursa soylevine ne zaman geleceksiniz diye merak ediyordum...

22-08-2006, 02:05
Sevgili mhmmd,

Konumuz asıl olarak toplum bilinci. Toplum olarak duyarsızlığımız. Ama nedense siz ısrarla değişik mecraya çekiyorsunuz konuyu. Şimdi Fevzi Çakmağı niye gündeme getirdiğinizi anlamış değilim. O ayrıca ele alınması gereken bir konu.
Ben burda liderliği de tartışmıyorum.

Eğer konu ile ilgili düşünceniz varsa belirtin. Benim bu başlıktaki amacım duyarlı insanları harekete geçirmek. Toplum olarak olaylar karşısında niye duyarlı değiliz. Bunları harekete geçirmek için ne yapabiliriz. Bu konuyla ilgili düşünceleriniz varsa lütfen belirtin.

Biz burda lider çıkarma peşinde değiliz. Bu ülke şartlar olgunlaştığı zaman kendi liderini çıkaracaktır. Bundan endişem yoktur.

Toplumsal desteği olmayan hiç bir devrim başarıya ulaşamaz. Eğer bu gün Atatürk devrimleri ayaktaysa bunu toplumsal desteğe borçludur. Atatürk'ün cumhuriyeti kurduğu ilk yıllarında yeterince bu desteği yoktu. Ama zamanla bu desteği aldığını görüyoruz. İşte onun için Atatürk Türkiyesi diyoruz.
Bu gün demokrasiye ters bir seçim sistemiyle ve icazetle iktidara gelmiş bu hükümet %65 gibi bir çoğunluğu yönetmektedir. Üstelik bunlar bu oyu da değiştik takiyyesiyle almıştır. Bunların gerçek oyları iktidar olmanın avantajıyla %20 yi geçmez. İşte işin garibi bu seçim sistemi ucubesiyle küçük bir azınlık büyük çoğunluğu yönetmektedir.

Bu zihniyet bu ülkenin zihniyeti olamaz. Bu zihniyet bu ülkenin yarınlarını ipotek altına almıştır. Bu hükümet emperyalistlerin kuklası bir hükümettir. Eğer gerçekten ülkemizi seviyorsak bir an önce bu kuklalardan bu ülkeyi kurtarmak lazım. Bunlar kendi çıkarlarını düşmanlarımızın çıkarlarıyla birleştirmişlerdir. Atatürk gençliğe hitabede işte bunları söylüyor. Bundan dolayı bu ülkede yeniden bir bağımsızlık mücadelesi verilmesi gerektiği düşüncesindeyim.

Bence sizin yapmanız gereken *insanları bilinçlendirmenizdir. Bunların *maskelerini indirip gerçek yüzlerini ortaya çıkarmaktır. Bu ülkenin yarınları adına ve gelecek nesillerin mutluluğu adına bunları bir an önce başımızdan def etmemiz gerekir. Sevgiyle kalın...

mhmd
22-08-2006, 11:54
Sn. Ezkamo,
Hocam ben de aynen sizin son yazınızdaki gibi savları savunmaya çalışmıştım. Yani “toplum olarak bir şey yapalım” savı. Kurtarıcı aramadan ve kurtarıcıların ağzına bakmadan. Biz halkız demiştim. Ve sizin bir kişiyi yücelterek baş köşeye oturtmanıza karşılık ben de sadece değişik bir örnek (ki bu örnekleri binlere vardırabiliriz) vererek başarı da başarısızlık da hepimizin demiştim. Katkım da bunun içinde gizli zaten (Tarihi tekrar okumamızın gereği).
İktidar ve seçim sistemi hakkında birkaç bilgiyi tazelememiz gerekiyor sanırım. Türkiye’de 1950 yılından bu yana değişik sistemler uygulanmıştır. Şöyle ki;
Tarihi Seçim Sistemi * * * * *Katılan Parti TBMM’ye Giren Parti Sayısı
1950 Liste Usulü Çoğunluk * * 3 * * * * * * * * * * 3
1954 Liste Usulü Çoğunluk * * * *4 * * * * * * * * * * 3
1957 Liste Usulü Çoğunluk * * * *4 * * * * * * * * * * 4
1961 Barajlı d’ Hondt * * * * * 4 * * * * * * * * * * * * 4
1965 Milli Bakiye * * * * * * * * * * *6 * * * * * * * * * * * * * 6
1969 Barajsız d’ Hondt * * * * *8 * * * * * * * * * * * *8
1973 Barajsız d’ Hondt * * * * *8 * * * * * * * * * * * *7
1977 Barajsız d’ Hondt * * * * *8 * * * * * * * * * * * *6
1983 Çifte Barajlı d’Hondt * * * * *3 * * * * * * * * * * * *3
1987 Çifte Barajlı d’Hondt +Kontenjan 7 * * * * * * * * 3
1991 Çifte Barajlı d’Hondt +Kontenjan 6 * * * * * * * * 5
1995 Ülke Barajlı d’Hondt * * * *12 * * * * * * * * * * *5
1999 Ülke Barajlı d’Hondt * * * *20 * * * * * * * * * * *5
2002 Ülke Barajlı d’Hondt * * * *18 * * * * * * * * * * *2

Tabloya dikkat edilirse,
1. 1987 yılından sonra yapılan seçimlerdeki; seçime giren parti sayısı ile TBMM giren parti sayısı arasında korkunç farklılıklar oluşmuştur.
2. 2002 yılında uygulanan seçim sistemi 1999 ve 1995 yıllarında da uygulanmıştır. Dolayısı ile; sizin söylemiş olduğunuz, azınlığın çoğunluğa hükmetmesine katılıyor olmama rağmen, sorumlusu bu hükümetin olduğunu düşünmüyorum. Bu hükümeti ve bu hükümetin yücelttiği kişiyi desteklemiyor olmama rağmen, en azından bu konuda, suçlu olduklarını düşünmüyorum.
3. Ülkemizde seçim sisteminin değiştirilmesi ve tüm vatandaşların renklerinin görüldüğü bir Meclis için en az sizin kadar istekliyim. * * *
Tam da bu sırada size, haddim olmayarak, bir soru sormak istiyorum sn. hocam.
Siz; toplumun bilinç ve duyarlılığı olan seçimle, her şeye rağmen Mecliste her türlü renge hazır mısınız?

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın.

22-08-2006, 12:52
(Mhmmd)
Tabloya dikkat edilirse,
1. 1987 yılından sonra yapılan seçimlerdeki; seçime giren parti sayısı ile TBMM giren parti sayısı arasında korkunç farklılıklar oluşmuştur.
2. 2002 yılında uygulanan seçim sistemi 1999 ve 1995 yıllarında da uygulanmıştır. Dolayısı ile; sizin söylemiş olduğunuz, azınlığın çoğunluğa hükmetmesine katılıyor olmama rağmen, sorumlusu bu hükümetin olduğunu düşünmüyorum. Bu hükümeti ve bu hükümetin yücelttiği kişiyi desteklemiyor olmama rağmen, en azından bu konuda, suçlu olduklarını düşünmüyorum.
3. Ülkemizde seçim sisteminin değiştirilmesi ve tüm vatandaşların renklerinin görüldüğü bir Meclis için en az sizin kadar istekliyim. * * *
Tam da bu sırada size, haddim olmayarak, bir soru sormak istiyorum sn. hocam.
Siz; toplumun bilinç ve duyarlılığı olan seçimle, her şeye rağmen Mecliste her türlü renge hazır mısınız?

Sevgili Mhmmd,
Eğer yazılarımı izliyorsanız benim gerçek anlamda demokrasiden yana olduğumu bilmeniz gerekir. Tabi ki her türlü renge hazırım. Bu demokrasinin gereğidir. Yeter ki düşünceler şiddet içermesin. Her kesimin kendisini özgürce ifade etmesinden yanayım.
Zaten benim temel aldığım bu cennet ülkemize gerçek anlamda bir demokrasinin gelmesidir. Eğer çağdaş bir ülke olmak istiyorsak bunu başarmak zorundayız. Ben bu ülkedeki laiklik anlayışını da eleştiriyorum. Bizdeki laiklik anlayışı ile demokrasilerdeki laiklik anlayışı farklıdır.
Ama zamanla eğitim ve kültür seviyemizin gelişmesiyle bu sıkıntıların aşılacağı düşüncesindeyim. Toplum olarak bu aşamada henüz hazır olmadığımızı düşünüyorum. Bir düşünün devlet dinden elini çektiği zaman oluşacak kargaşayı. Bunun içinde din olgusunun kişisel çıkarlara, devlet yönetimine alet edilmeyip kul ile allah arasındaki mecrasına çekilmesi düşüncesindeyim.
Sonuç olarak bu ülkede bir demokrasi kültürünün oluşturulmasından yanayım. Bunun mücadelesini yürütelim arkadaşım. Bunun için de ülke olarak kendi özgür irademizle hareket etmemiz gerekir. Başkalarına bağımlı olduğumuz sürece böyle yeteneksiz liderler olduğu sürece bunu başaramayız. Ülke içerisinde de buna karşı çıkacak güçlere karşı da mücadele edilmelidir. Ben duyarlı insanların bu ülkede çoğalmasıyla birlikte bunun gerçekleşeceği inancındayım. Sevgiyle kalınız...

mhmd
22-08-2006, 14:37
Sn. Ezkamo,
Aydınlık yazılarınızdan ötürü teşekkür ediyorum sayın hocam. Yeni okurunuza, sizleri tanıma zamanını vermenizi ümit ediyorum.
Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın.

mhmd
22-08-2006, 15:11
Sn. Merwe,
Cevap, sorunun kendisi aslında. Birey olarak, düşüncemiz istikametinde yaşamalıyız derim. Eğitimimiz, memleketimiz, gelirimiz, işimiz, toplumsal statümüz ne olursa olsun. Düşündüğümüz gibi yaşamalıyız.
Örnek; Sabah işe gidiyorum. Her gün geçtiğim güzergahta daha önce görmediğim bir görüntü ile irkildim. Temizlik işçisi olan bir arkadaş, çalışıyor! Kullandığı süpürge, faraş ve kovanın her tarafına plastik çiçek yapıştırmış. Kendinin giyimi gayet temiz ve ütülü! Evet evet ütülü. Yüzünde ak pak bir gülümseme ile yöresinin türküsünü söylüyor. Ha bu arada her geçene selam verip gülümsüyor.
İşimiz ne olursa olsun önem vermeli ve düşüncelerimizi o işe yansıtmalıyız bu bir.
Örnek; *İş yerimizde arkadaşların çabaları ile; gelen müşterilerimize ücretsiz vermek üzere bir dergi çıkartıyoruz. İş yerinin belirli bir misyonu olmasına ve belirli bir görüşe hitap etmesine rağmen yazıların büyük çoğunluğu farklı görüşlerden oluşan çalışanların bizzat kendi görüşleri. Son sayısında; düşüncelerini pek de beğenmediğim bir gazetede köşe yazarının yazısını (kendisinden izin alarak) aynen yansıttım. * *
Resmi işimizin içinde bile kendi görüşlerimizi korumalı (statükocu olarak algılamayın) ve yansıtmalıyız bu iki.
Şimdilik benden bu kadar.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın.

22-08-2006, 15:26
Sevgili Merwe,

Şimdi en önemlisinde sıra; düşünce...

Amacımızı nasıl gerçeğe dönüştüreceğiz

Bu ülkede düşünmek suç değil evet,ama düşündüğünü konuşmak suç maalesef.İnsanlar konuşmaktan korkuyorlar ve olanlar oluyor.
Toplumun duyarsızlığı her alanda mevcut.Siyaset,Din,Eğitim,Sağlık v.b.
Herkes kendisine verilen ile yetinmek zorunda hissediyor kendisini.Nedense daha iyiyi aramaya çabalama azmi yok insanlarda :(
Oyunu bile gidip kullanmayan insanlardan daha ne beklenir ki...
Akp'nin ülkeyi taşıdığı durum açık ortada.
Gençliğe düşen görev aslında çok büyük ama birçoğuda ne yazıkki bunun farkında bile değil.Günlük yaşantılar v.s yaşayıp gidiyorlar..
Birşeyler yapılmalı elbette hatta geç bile kalındı denilebilinir.
Ama böylesine sindirilmiş bir toplumda da egemen güçlerin oyunları hiç bitmeyecek gibi görünüyor canım.


Ne yapmalıyız?
doğruluğuna inandığımız şeyin uğrunda ölmekten korkmamalıyız.
Bu ülkenin cesur insanlara ihtiyacı var.
Aklı başında cesur insanların sivil inisiyatifi ele almaları ve insanları yönlendirmeli gerekir diye düşünüyorum.

saygılarımla canım

sodomo--
22-08-2006, 18:19
"Bu ülkede laikliğe bağlı müslümanların cumhuriyetle bir sorunları yoktur. İsteyen istediği gibi yaşıyor. İsteyen istediği gibi ibadetini ve inancını yerine getiriyor. Daha neyin peşindesiniz arkadaşım. Dinimizi elimizden alan mı var? Ezanlar mı susturuldu. Kamu alanları dışında türbanı engelleyen mi var? Ama sen kalkıp da bu türbanı siyasal simge haline getirirsen o zaman birileri sana dur diyecektir."

Sevgili Ezkamo, bu yukarıdaki ifadelerine bire bir katılıyorum. Cumhuriyet döneminde 80 bin kadar cami yapıldı, hiç bir insanın ibadetine karışılmadı üstelik her türlü destek sağlandı. Hac organisayonları her yıl devlet tarafından düzenlendi, ilahiyat fakülteleri, imam hatip liseleri açıldı, yüzlerce dini vakıf kuruldu, tv'lerde dini konular işlendi, kuran kursları açıldı, evliya türbeleri gibi kutsal alanlar korundu ve hatta türbanla üniversitelere girmek bile serbestti düne kadar... Eeeee daha ne ister bunlar anlamak mümkün değil. Yani Aleviler itiraz etse anlarım da bu Sunnilere ne oluyor bir türlü anlamam.

Tabii bu arkadaşlar verdikçe daha fazlasını istiyorlar- ki zaten bu onların dininin içinde var-illaki "şeriat isterük" yani Kuran Anayasa olana kadar Allah nurunu tamamlamış olmuyor bunlara göre...

Yani getirecekler Ahzap 50, Tahrim 1-5, Maide 33, Nisa 23 vb. ayetleri Anayasa maddesi yapacaklar iyi mi ?

Güler misin ağlar mısın....

24-08-2006, 20:32
(Sodomo)
Tabii bu arkadaşlar verdikçe daha fazlasını istiyorlar- ki zaten bu onların dininin içinde var-illaki "şeriat isterük" yani Kuran Anayasa olana kadar Allah nurunu tamamlamış olmuyor bunlara göre...
Yani getirecekler Ahzap 50, Tahrim 1-5, Maide 33, Nisa 23 vb. ayetleri Anayasa maddesi yapacaklar iyi mi ?
Güler misin ağlar mısın....

Sevgili Sodomo,

İslamiyet emperyalist güçlerin işine geliyor. Menderes dönemiyle başlayan bu sureç adım adım (büyük oyunlar da oynanarak) islamcı iktidarın bu ülkede iş başına gelmesiyle sonuçlanmıştır. Gerekçe olarak hep komünizm ucubesi kullanıldı. Ama bakıyoruz böyle bir ucube yok. Demek ki amaç başka. Ekonomik ve buna bağlı siyasi bağımlılık yaratmak. Ülkemizin gerçeği budur.

Ama biz millet olarak ne yaptık. Biliyorsun gaza gelmekte üstümüze yoktur. Bunu bilen emperyalist güç yumuşak karnımız olan dini kullanarak bu emelini gerçekleştirmiştir. Dikkat edin ortadoğuda ABD denilen jandarma hep bu islam silahını kullanmıştır. Geçen arap kralını hepimiz izledik. Bu islamı savunanlar insanlık adına hiç vicdanları sızlamadı mı? Aynı şekilde Tayyip iktidarı da aynısını yapmıyor mu? Biz boşuna din bir sömürü aracıdır demiyoruz. Onun için laikliği savunuyoruz. Atatürk de bu dini bu din tacirlerinden kurtarmak için laikliği getirmedi mi? Medrese, tekke ve zaviyeleri kapatmadı mı?

Din bir inanç ve ibadet olayıdır. Allah ile kul arasında kalmalı. Kalmadığı zaman olanları görüyoruz. Kişisel çıkarlara ve devlet işlerine alet ediliyor. Müslüman kardeşlerimiz artık uyansınlar. Onlar çirkef emellerini gerçekleştirmek için dini kullanıyorlar. Amerika da bizdeki iktidar da ve Arap kralı da bu sömürüyü yapmaktadırlar. Artık kendilerinin sırtından bu sömürünün yapılmasına dur demeleri gerekir.

Biliyorsun ABD nin ortadoğuda ılımlı islam projesi var. Bir ülke ne kadar geri kalırsa ne kadar insanları cahil kalırsa onların işine gelecek. Rahat bir şekilde sömürülerini devam ettirecekler. Onun için islam bunların işine geliyor diyorum.

Ama ben şuna inanıyorum ki Türkiye'de bunu başaramayacaklar. Türkiye bir aydınlanma sureci yaşamıştır. Bunu hiç bir güç kolay kolay yok edemez. Türkiye yolunu çizmiştir. Bu yol çağdaş uygarlık yoludur. Bu ülkenin büyük çoğunluğu böyle düşünmektedir. Sadece bir duyarsızlık var. Ben hep buna dikkat çekmek istiyorum. Onun için bu başlığı açtım.

Sonuç olarak bu ülkenin duyarlı insanlarına seslenerek diyorum ki bu yılanın başını kaldırmasına fırsat vermeyelim. Bir gün gelir o yılan sizi de sokacaktır. Onun için diyorum ki herkes çevresinde olup bitenlere seyirci kalmasın. Yurdumuzu ve ulusumuzu seviyorsak bu sessiz çoğunluğu artık harekete geçirme zamanı gelmiştir.

mer-orh
24-08-2006, 21:38
Sevgili Ezkamo,ben bu konuda biraz karamsarim.
Türkiye de insanlar kendi dinlerinden habersiz,Kendilerinede bazi seyler tuhaf gelsede birkac ulema gecinen yalancilarin söylediklerine inaniyor.
Türkiye de ekonomi düzgün olsaydi herkes rahat bir yasam sürmüs olsaydi belkide bu konular bu kadar tartisilir olmayacakti.
Adnan Menderes ve Kenan Evren dönemlerinde halk dine yönlendirilmistir.
Ülkeyi soyup sogana cevirenleri cezalandiracagimiz yerde,Allah onlarin cezalarini öbür dünyada verir deyip birde ödüllendirmisizdir.
Bugün ülkemiz de bir mehzep catismasi cikartmakta zor degil,bunun örnekleride ülkemizde görülmüstür(Maras katliami,Sivas katliami)
Dinci kardeslerimiz Tübitak i bile ele gecirmeye calisiyorlar,kendi adamlarini devlet in icine yerlestiriyorlar.
Su nu kabullenmek gerek iyi calisiyorlar!
Bugün bircok dinci Tv var,dizi lerine bir bakin hepsi kader ci diziler.Insanlarimiza kimsenin yaptigi kötülük yanina kalmaz Allah onlari cezalandirir demeye getiriyorlar.Insanlarimizda maalesef bunu yutuyorlar.

25-08-2006, 00:52
Sevgili mer-orh,

Aslında ekonomi tespitinize katılıyorum. İnsanların dine yönelmesinin temelinde yoksulluk yatmaktadır. Bu dünyada çekiyorum bari öbür dünyada rahat edeyim anlayışı var. Yaşadığım çevrede genellikle yoksul insanların çocuklarını daha rahat elde edebiliyorlar. Yurtlar ve evleriyle körpe beyinleri aşılıyorlar. Ve çoğu aileler de zorunlu olarak çocuklarını vermek zorunda kalıyorlar. Olayın özünde bu geri kalmışlık ve yoksulluk yatmaktadır.

Eğer ekonomik olarak insanlarımız bu durumda olmasalar bunlar olmayacak. Peki tüm bunlar olup biterken bizler ne yapıyoruz. Bir yutsever olarak üzerimize düşen sorumluluğun gereğini yapabiliyor muyuz? İşte bu nokta önemli. Onlar maddi destekli çalışmalarını yürütüyorlar. Ama bizler ne yapıyoruz? Kendimizi de artık sorgulamamız gerektiği düşüncesindeyim. Ülkemizde olup bitenlere seyirci kalmayalım. Yöremizde insanları bilinçlendirmeye çalışalım.

Benim bu ülkenin geleceğinden en ufak bir kuşkum yok. Karamsar olmaya da gerek yok. Yeter ki ülke sorunlarına duyarlı olalım. Ülkemizi araplaştırmaya çalışanlara, ülkemizi emperyalizme peşkeş çekenlere yeter ki karşı çıkalım. Bunların maskelerini çıkarıp gerçek yüzlerini açığa çıkartalım yeter ki. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

İşte bunun için de gençliğe görev düşüyor. Çünkü Atatürk bu ülkeyi gençliğe emanet etmiştir. Demokrasiye inanan inançlı- inançsız tüm gençliğin bu cumhuriyette sahip çıkma zamanı gelmiştir. Damarlarındaki o asil kana inanıp güvensinler. Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir sözünü şiar edinip mücadeleye başlanmalıdır...

vartor
25-08-2006, 03:12
Sevgili ezkamo, bu baslik altindakileri okurken, aklima Aziz Nesin geldi. Daha dogrusu onun "Dur bakalim ne olacak" hikayesi. Herhalde 15 sene once okudugumu zannediyorum fakat dun gibi hatirliyorum. Halkimizin vatandaslik anlayisini cok guzel ifade ediyordu. Eger okumadiysan tavsiye ederim.
*(Bu arada guzel temennilerin icin tesekkurler.)

25-08-2006, 04:24
Sevgili ezkamo, bu baslik altindakileri okurken, aklima Aziz Neziz geldi. Daha dogrusu onun "Dur bakalim ne olacak" hikayesi. Herhalde 15 sene once okudugumu zannediyorum fakat dun gibi hatirliyorum. Halkimizin vatandaslik anlayisini cok guzel ifade ediyordu. Eger okumadiysan tavsiye ederim.
(Bu arada guzel temennilerin icin tesekkurler.)


Sevgili Vartor,

Aslında Aziz Nesini set olarak tekrar yeniden okumak gerekir. İlerde mutlaka okuyacağım.
Bir ülke düşün ki böyle değerli insanları hep dışlanmıştır. Veya öldürülmüşlerdir. Halbuki bu insanların amacı insanın insanca yaşadığı bir ülke ve dünya özlemi. Ama işte sen gel de bunu anlat o insanlara anlatabilirsen.
Şimdi Aziz Nesin kalktı bu ülkenin &60 aptaldır dedi. Halbuki onun amacı insanları uyarmaktı.Düşünmeye yöneltmekti. Hiç bir zaman insanları aşağılamak için bu sözü kullanmadı. Ama bunu anlayamadılar. Öldürmeye çalıştılar.
Yıllardır vatan millet ve din edebiyatı yapılarak bu halk sömürüldü. Buna karşı çıkanlar da vatan hainliğiyle ve komünistlikle suçlandı. Nazım'ın *bununla ilgili şiirini buraya almak istiyorum:

VATAN HAİNİ

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Al sana işte vatan haini.50- 60 lı yıllar. Şimdi her kese soruyorum bu ülkede ne değişti. Şimdi Amerikan emperyalizminin sömürgesi durumuna gelmedik mi? Nazım Hikmet yalan mı söylemiş. İşte bu ülkede böyle düşünenler hep vatan hainliğiyle komünistlikle suçlandı. Ama diğer taraftan insanlarımızı böyle gaza getirenler zevk sefa içerisinde lüks bir şekilde yaşadılar. Çünkü bu dünya onlar için bir cennetti. Yoksul kesimlere de öbür dünyadaki cennet tavsiye edildi. Hiç biri de kalkıp demiyor ben bu dünyada cehennemi yaşadıktan sonra öbür dünyadaki cenneti ne yapayım...İnsanlar bunu sorgulayamadığı surece yoksulluk onların kaderi olacaktır. Ah bir sorgulayabilseler ve bu fırsat verilse bu kaderleri değişecektir. Bunun için de allahın izni değil de Amerikanın izni gerekiyor...Sevgilerimle...

vartor
25-08-2006, 06:45
Amerika, kendi vatandaslarina da ayni sekilde davraniyor. Bugun Bush'un hala iktidarda olmasinin tek sebebi, beyin yikama aleti olan din yuzundendir. Ne kadar dinci eyalet varsa, dinciler kapi kapi dolasip, Bush'un ne mukemmel bir hristiyan oldugunu, Amerikayi istila edebilecek teroristlere karsi tek alternatif olarak tanittilar.
* Genel kultur yonunden, bizim ilkokul cocugundan bile geri olan bu uyutulmuslar, dunyanin istikbaliyle oynuyorlar.
Problem: cahil, gozunu kapatip, allah ugruna kendini feda ederken, aydin dediklerimiz, riski hesap edip, "dur bakalim ne olacak" deyip, suya sabuna bulasmadan yasamayi tercih etmesindedir.Bu zumrenin *sesleri *duyulmadigindan, digerleri, gericiler. sayica az bile olsalar cogunlugu teskil ediyor gibi gorunmekteler.

27-08-2006, 14:19
KAÇIRDIĞIMIZ EN BÜYÜK EĞİTİM PROJESİ KÖY ENSTİTÜLERİ
Prof.Dr. İbrahim Ortaş

Cumhuriyetin bu ulvi projesinin amacı köyden gelen yetenekli çocukların *tam donanımlı olarak yetiştikten sonra tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımayı amaçlıyordu. Köy Enstitülerinin o günkü eğitim yöntemi gününün en ileri eğitim yönteminden daha donanımlıydı. Bu modelde teorik ve pratik eğitim birlikte alınıyordu. Yalnız temel dersler değil, yaşama dair bütün konular bir bütünlük içinde işleniyordu. Bir taraftan güçlü bir tarih eğitimi yanında tarım, el işi ve güzel sanatlar ile yurttaşlık bilinci ve ulusal bilinç kazanıyorlardı, diğer taraftan dünya klasiklerini okuyarak, müzik dinleyerek, tiyatro yaparak dünyadeğerleri ile tanışıyorlardı.

KÖY ENSTİTÜLERİN NE ZAMAN KURULDU

Cumhuriyeti kuran çağdaş aydın kadrolar eğitimin öncelikle köylerden başlaması gerektiğini belirleyerek bunu köylere indirgemeyi benimsemişlerdir. En büyük eserleri ise Köy Enstitülerinin kuruluşu idi. Çok değişik ve çarpıcı bir girişim olan Köy Enstitüleri hareketi belki de dünyaya örnek bir projedir. Ne yazık ki halen önemi yeterince anlaşılamadı. Köy Enstitülerinin başlıca amacı kırsal alanı kalkındırmak, köylüyü eğitmek ve eğitmenlerle köylüyü üretici duruma getirmekti. Çünkü Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkemizde okur yazar oranı neredeyse yok denecek kadar çok düşüktür. Özellikle kadınlarda ve köylerde durum daha da kötüdür. Bu tablo karşısında Atatürk ve arkadaşları yeni rejimin ruhunu ve düşüncesini köye de ulaştıracak bir eğitsel devrim hareketini başlatırlar. Gerçek anlamda devrimci bir hareket olan Köy Enstitüleri hareketi yalnızca köyün maddi kalkınmasını değil, aynı zamanda ve daha önemli olarak köy insanını bilinçlendirmeyi, onu hiçbir kuvvetin istismar edemeyeceği modern bir kırsal yaşam biçimine kavuşturmayı amaçlar. 17 Nisan 1940'da "Köy Enstitüleri" kurulmaya başlanır.

AMAÇ NEYDİ?

Köy Enstitülerinde yaşam, dönemin öğretmen ve öğrencilerinin anlatımı ile tam "birliktelik, katılım, yetki" ve "sorumluluk" eksenlerine oturtulmuştur. Enstitülerde kararlar yönetici-öğretici-öğrenci üçlüsünün katkı ve onayıyla alınır. Okul yöneticileri ile öğrenciler her konuyu tartışabiliyorlar. Enstitülerin kuruluşunda Atatürk politikası uygulanmak, tarıma elverişli arazilerin seçilmesineözellikle özen gösterilir. Eğitim anlayışı açısından Köy Enstitüleriyle diğer okullar arasında çok önemli nitelik farkı bulunmaktadır. Köy Enstitülerine eğitim anlamında yüklenen sorumluluk ağır ve anlamlıdır. Köy Enstitülerindeki anlayış o dönemde "Eğitim, Üretim içindedir" şiarıdır. Hep beraber ülkeyi kalkındırmak için üretmek ve hayata birlikte bakmaktır. Cumhuriyeti kuran genç kadro büyük çoğunluğu köylü olan ve aynı oranda okuma yazma bilmeyen toplumu kısa yoldan okuryazar yapmak istiyorlardı. Bu proje aynı zamanda ülkemizin çağdaşlaşma ve modernleşme projesi idi. Yine genç cumhuriyet kadrosu demokrasiyi altın tepside sunmuş ve yaşaması için altının doldurulması gerektiğinin farkındaydı. Onun için demokratik bir yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydılar. Bunun başarılması için de çok yönlü yetişmiş, özgüveni gelişmiş, karşılaştığı sorunu çözebilen yetenekli ve zeki köy çocukları ile işe başladılar. Eğitim ve öğretimsorun çözmeye yönelikti. Özellikle Türkiye gibi halen köy kökenli ve tarıma dayalı yapılarda modelin önemi çok sonradan daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü köy çocukları bu modelde hem eğitiliyor hem de geleceklerini hazırlıyorlardı. Küçücük çocuk köyünden geldiği gibi üretimin içerisinde, kendi okulunu kendisi yapıyor, koyun güdüyor, müzik yapıyor, klasik eserler okuyor. Kendisine koyun gütmesi söylenen çocuk artık sorumluluk almış olmakta ve kendi sorumluluğunu ve bilincini oluşturmak zorunda. İsmet İnönü Hasanoğlanda yol kenarında koyun güden çocukların azıklarında ekmek parçasının yanında klasikler görünce aradığını bulduğunu ve gelecekten umutlu olduğunu belirtir. Duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanları yetiştiriyordu. Bilindiği gibi bu şekilde yetişen çocuklar kendilerine güveni olan, mutlu ve üretken insanlardır. Ancak bugün özgüveni eksik, çok sayıda insanın mutlu olmadığı ve kimseye güvenmediği bilinmektedir. Karşısındakine güvenmeyen kendisine de güvenemez. Kendine ve karşısındakine güvenmeyen de demokrat olamaz (Erdal Ataberk). İşte Cumhuriyetin genç kuşağı üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin modernizasyonunu hedefliyorlardı. Bu, onların ülkenin geleceğine ilişkin temel felsefeleri idi.

ÇAĞININ EN İLERİ EĞİTİM MODELİDİR

Köy Enstitüleri eğitim modeli bireyler olayların farkına varılabilirliğini kazandırıyordu. Kendi bilincine varan, ülkesinin ve dünyanın değerlerinin farkına varır. Bu da yurttaşlık bilincini yaratır. Ancak ülkemizi bu duruma getiren soğuk savaş mantığı sahipleri ülkemizin geleceğe yönelik yetişmiş insan yetiştirme *projesini erken fark ettiler ve engelleyebildiler. Köy Enstitüleri aslında ülkemizden tam algılanmadan dünyada yankı bulmuştu. "1950'li yıllarda Londra'da toplanan Asyalı öğrenciler konseyi toplantısında konuşan UNESCO başkanının Türkiye'nin yani Tonguç hocanın Köy Enstitülerinin önemini vurgulayan bir konuşma yaptığını belirtiyor. Toplantıda UNESCO başkanının Birleşmiş Milletlerde Köy Enstitüleri ile ilgili bir çok belgenin ve dokümanın olduğunu ve örnek gösterildiğini vurgular. Tabii bu büyük projenin çıktıları olan eğitmenler gittikleri köylerde hemen işe sarılır, köylüleri eğitmeye başlar. Ülkenin her tarafına yayılan eğitmenler bir taraftan okuma yazma öğretir, diğer taraftan doğrudan köylülerin üretim artışına yönelik pratik işlere girişirler. Kısa sürede bu eğitmenlerin gittiği köylerde sosyal faaliyet artar. Köylerde tiyatro bile kurulur, köy kahvelerinde okuma odaları açılır. Bugün ülkemizin köy kökenli okumuş kişilerinin genelde bu tür eğitmenlerin bulunduğu ortamdan geldiğini göreceksiniz. Bu konuda araştırma yapmış bir okurumdan aldığım bir e-posta iletisinde "Köy Enstitüleri açıldığında zamanın Amerikan hükümetinin hazırladığı istihbarat raporunda "Dikkatli olun Türkler büyük
bir eğitim atılımıyla geliyor" denilmektedir.DEMEK İSTEDİĞİM TAM MANASIYLA BU.ADNAN MENDERES DÖNEMİNDE KÖY ENSTÜTÜLERİ KAPATILMIŞ,KÖYLÜ YİNE SEFALETE,********* SÜRÜLMÜŞTÜR.Köy Enstitülerinin kapanması ülkemizin bağımsızlık politikasının kırılma noktası ve miladı olarak görülebilir.
Bu tarihten sonra eğitimin dokusu ve felsefesi değişmiş, köylere kültürel ağırlıklı eğitim yerini ezberci eğitime bırakmıştır. Cumhuriyetin temel hedefi olan köylüyü aydın çiftçi durumuna getirmek yerine sahipsiz, kendi sorunlarını devlete iletemeyecek kadar yalnız ve aciz bırakılmış, çaresiz durumda görmek hepimizi rahatsız etmektedir.

BATI BU MODELDEN NEDEN KORKTU

1940'lı yıllarda üniversitelerin özerkliğinin başladığı dönem Hasan Ali Yücelin Köy Enstitülerinin kurulduğu döneme denk gelmektedir ki bu dönemde UNESCO tarafından dünyaya Türk eğitimi model örnek olarak gösterilmektedir. Türk eğitim tarihine bakıldığında Cumhuriyetin eğitim projesinin bu dönemde şahlandığı, ancak çok kısa sürede önünün kesildiği görülmektedir. Bu dönemden sonra soğuk savaş anlayışı ile ülkemizin önüne konulan süreç sonucu insanlarımız birbirine düşürüldü toplumun en dinamik kesimi olan üniversite gençliği ağırlıklı olarak olaylara da taraf oldukları için üç kez ülkede darbe yapıldı ve her seferinde üniversiteler sorunların merkezi olarak gösterildiği için üniversiteler zaptü-rapt altına alınmaya çalışıldı. Köy Enstitüleri temel esperisi, bu eğitim modeli kişinin kendi farkına varılabilirliğini kazandırıyordu. Anlıyor, düşünüyor, sorguluyor ve üretiyor. Yaptığı işin verdiği mutluluk ile yaşamına anlam katabiliyordu. Maalesef ülkemizin o gün bu kazanımı koruyamadı. Çünkü o dönemde toplumun eğitim düzeyi, demokrasiyi sindirme bilinci, batının baskısı sonucu bu proje ortadan kaldırıldı. Bugün bizler Köy Enstitülerini okuyunca hayıflanıyoruz ancak yakalanan fırsatların
değerlendirilmemesi kaçan trene benziyor. Toplum olarak o dönemde neye sahip oldu.Bu model şimdi bütün dünyada tartışılan yüksek öğretimde probleme dayalı öğretme modeline çok benziyor. Ayrıca AB nin yüksek öğretimde başlattığı Leonardo Da Vinci siteminin yıllar önce uygulandığı bir şeklidir.Çoğumuz bunun farkında değildik. Bugün de farkında olduğumuz inancında değilim.

27-08-2006, 14:25
KUBİLAY OLAYI... *
23 Aralık 1930

"Kubilay Olayı", Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarından biridir. Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Kubilay "devrim şehidi" olarak simgeleşti.

Adı Mustafa Fehmi Kubilay. Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep. Giritli bir ailenin çocuğu. 1906 doğumlu. Kubilay bir öğretmen. Cumhuriyet öğretmeni. 1930 yılında İzmir'in Menemen İlçesi'nde askerlik görevini yapıyor. O sırada 24 yaşında.

Bu genç insan, Menemen’de 23 Aralık 1930’da şeriat isteyenler tarafından öldürüldü. Genç Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayı, "Menemen Olayı - Kubilay Olayı" olarak tarihe geçti.

Olayın elebaşısı “mehdi” olduğunu iddia eden Giritli Mehmet (Derviş Mehmet) adında Nakşibendi tarikatına bağlı biriydi. 7 Aralık’ta 6 müridiyle (Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan) Manisa’dan yola çıkan Derviş Manisa’dan yola çıkan Derviş Mehmet, 23 Aralık sabahı, gün doğarken Menemen’e girdi. Belediye Meydanında çevresine topladığı yaklaşık yüz kişiyle zikrederek şeriat ilan etmeye kalkıştı. Meydandaki kalabalığın bir bölümü çağrısına uymuş, bir bölümü ise seyirci kalmayı yeğlemişti. Silahlı olan asiler bir müfrezenin başında olaya müdahale eden yedek subay Asteğmen Kubilay’ı hemen ardından da Hasan ve Şevki adındaki iki mahalle bekçisini öldürdüler.

Olay, arkadan yetişen askeri birlikler tarafından şiddetle bastırıldı. Bu arada Derviş Mehmet de vuruldu. Kaçanlar yakalandı, ilişkisi olanlar hakkında hemen kovuşturma başlatıldı.

Mustafa Kemal Paşa, 28 Aralık’ta orduya gönderdiği başsağlığı mektubunda şöyle diyordu:
"Mürtecilerin (gericilerin) gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmaları bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadisedir."
31 Aralık 1930’da toplanan bakanlar kurulu, Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir merkez ilçelerinde bir ay süre ile sıkıyönetim ilan edilmesine karar verdi. *Sıkıyönetim komutanlığına 2. Ordu Kumandanı Fahrettin Paşa (Altay), Divan-ı Harp Reisliği’ne 1. Kolordu Komutan Vekili Muğlalı Mustafa Paşa atandı. Olay 1 Ocak 1931’de Denizli Milletvekili Mazhar Müfit (KANSU) ve arkadaşlarınca verilen soru önergesiyle TBMM Gündemine getirildi. Soru önergesini Başbakan İsmet Paşa (İnönü) cevaplandırdı. Daha sonra Sıkıyönetim ilanına ilişkin önerge tartışıldı ve oybirliğiyle kabul edildi.

Sıkıyönetim mahkemesi, 105 sanığı 15 Ocak 1931’de yargılamaya başladı. Duruşmalar, 25 Ocak’ta sona erdi ve *105 sanıktan 37’si için ölüm cezası verildi. 6’sının ölüm cezası yaş haddi *nedeniyle 24 yıl “idama bedel hapis cezası”na çevrildi. *Diğer sanıklardan 20’sine bir yıl, 14’üne üç yıl, 6’sına 15 yıl, birine 12,5 yıl hapis cezası verildi, 27 sanık beraat etti.

Ölüm cezaları 3 Şubat 1931’de yerine getirildi.

6-7 EYLÜL OLAYLARI...
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Yağmalanan Dükkan
Yağma anı 6-7 Eylül Olayları (Yunancası ?????µß?????). 1955 yılında “Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba atıldı” şeklindeki yalan haberle başlayan olaylar. Olayları düzenleyenlerin, kimsenin öldürülmemesi yönündeki telkinlerine rağmen, 6 Eylül akşamı başlayan ve yaklaşık 9 saat süren olaylar boyunca ve sonrasında (aralarında iki Ortodoks papaz da olmak üzere) 13 ile 16 arası Rum ve en az bir Ermeni vatandaşı hayatını kaybetmiş, 32 Rum da ağır yaralanmıştır. Fiziksel zarar, 4.348 Ruma ait işyeri, 110 otel, 27 eczane, 23 okul, 21 fabrika ve 73 kilise ve mezarlıklar ile 1000'in üzerinde Rumlara ait evin tahrip edilmesi ya da yakılması şeklinde ortaya çıkmıştır.

Ekonomik zarar, Türk Hükümeti'ne göre 69,5 milyon Türk Lirası, İngiliz diplomatik kaynaklarına göre 100 milyon İngiliz Sterlini, Dünya Kiliseler Birliği'ne göre 150 milyon Amerikan Doları, Yunan Hükümeti'ne göre ise 500 milyon Amerikan Doları olarak hesaplanmıştır. Demokrat Parti (DP) hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası cıvarında tazminat ödemiştir.

O zamanki hükümet suçu solculara (Aziz Nesin, Kemal Tahir) atarak işin içinden çıkmak istemiş, ancak Yassıada mahkemelerinde olayın DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu olayların kontrolden çıkması olduğu kabullenilmiştir.

Bu olaylar sonucunda oluşan göç dalgası ile Türkiye'de yaşayan Rum azınlığı neredeyse yok olmuştur. 1924 yılında 200.000'i bulan İstanbul'daki Rum nüfus, 2005 yılında 1500 kişiye düşmüştür.

27-08-2006, 14:28
DENİZ GEZMİŞ'İN SAVUNMASI

"Ben, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil ve Alpaslan Doğan beraberdik. İddianameye karşı diyeceklerim mevcuttur.İddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır, değerlendirmeler keza isabetsizdir. Yalnız, biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk Halkına armağan etmiş bulunuyoruz. Türk Halkı ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz. Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye'nin bağımsızlığını temin edemedik.

Bugüne kadar da bu özlem içinde kaldık. İddianamede geçen ve bana atfedilen hükümleri kabul etmiyorum. Ben silahımı halka, orduya karşı kullanmadım. Ancak Vatan hainlerine karşı kullanmak maksadıyla taşıdım ve 'halka ve orduya karşı kullanırım' şeklinde beyanda bulunmadım. Öteden beri arzetmiş olduğum gibi bu ülkede anayasayı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa'yı ihlal edenlerse
ortadadır. Anayasa'nın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasa'yı uygulamayan yavuz kimseler de hala ortadadır. Yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler.

İddia makamı bizim vermekte olduğumuz bağımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin hukukuna karşı, reformlara karşıdır. Onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya çalışmışlardır. Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dahil sizlersiniz. Ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik, Türkiye'nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk. Varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik, bunun aksini iddia edenler vatan hainidir.

Biz stratejik olarak düşüncelerimizi hiçbir zaman saklamayız. Hangi şartlarda olursak olalım bunu açıkça söyleriz. Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak,düşüncelerimizi her zaman açıkça ifade ederiz. Tarih evvelce bunu yapanları nasıl temize çıkarmışsa bizi de temize çıkaracaktır, buna da inanıyoruz.

Profesyonel devrimci bugünün Türkiye'sinde kendini hayatı boyunca Türkiye'nin bağımsızlığına adayan kimsedir. (İddianamede) 'Fikir özgürlüğünü ve Anayasayı paravan yapanlar, önceleri Atatürkçü geçinirken onun fikir ve şahsiyetiyle küçük görmeye başladılar' şeklinde ve 'sadece Mustafa Kemal tarafını beyan ediyorlardı' şeklinde bir cümle mevcuttur, bunu kesin olarak reddediyorum, asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmezler. Bu kasten tahrif edilmek isteniyor. Bu cümle artniyetle hazırlanmıştır. Bu memlekette Mustafa Kemal'e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. 35 milyon metrekare vatan toprakları işgal altındayken, bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür. Mustafa Kemal sağ olsaydı bugün çok şaşırırdı. Hareketimiz tamamen anayasal bir harekettir. Anayasamızın başlangıç ilkesinde belirtilen ulusun zulme karşı direnme hakkını kullandık. Bu sebeple anayasal bir davranışta bulunduk.

Yaptıklarımızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum. Türkiye'nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyorum. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onurduyuyorum. Kurtuluş Savaşını da yerli yerine oturtmak gerekir.

Biz elli sene evvel Kurtuluş Savaşını vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşının gerçek tahlilini yapmaya her zaman muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki, Türkiye Kurtuluş Savaşını
yapmak için Samsun'a çıkanlara İstanbul Örfi idaresince ve Mahkemelerince idam cezası verilmiştir.
Ve yine bilmekteyiz ki, Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşına iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki, Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul'da bulunanlar bunları yapanlara 'eşkıya' demiştir.

Türkiye'nin Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşında ne şekilde bağımlı hale geldiğini de belirtmek gerekmektedir. Ayrıca iddianamede Türkiye halkının bir takım etnik gruplardan teşekkül ettiği iddiaları ve bunu bizim yaptığımız, ortaya attığımız ithamları mevcut bulunmaktadır. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararında ve Misakı Milli sınırları içinde iki kardeş kavim yaşar. Türk ve Kürt kavimi yaşamaktadır. Birinci Büyük Millet Meclisi kararı böyledir. Türkiye'de iki kardeş kavimin ve ulusunun yaşadığını kabul etmektedir. Bunu kabul etmek bölücülük değildir. Bu iki kardeş unsur birinci Kurtuluş Savaşını müştereken başarmışlardır. Güney Cephesinde düşmanla omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden Türkiye halkı diyoruz. Ve bu iki kardeş unsur ikinci bağımsızlık savaşını da müştereken başaracaklardır...



6. Filo Protestosu ve Vedat Demircioğlu’nun Katledilmesi

Ülkemizde 6. filoya yönelik ilk protestolar 1967 yılında yapılmaya başlanmıştı. Olayların büyük bir hızla geliştiği 1968’de ise 6. Filo’yu yeniden karşılamak için 15 Temmuz’da İTÜ’de devrimci gruplar arasında bir toplantı düzenlendi. Toplantıda 76 kuruluş 6. Filo protestolarında ortak davranmak için biraraya gelmişti ve bildiriden mitinge kadar bir dizi eylem kararı alınmıştı.

18 Temmuz gecesi saat 01.30 cıvarlarında yurdu kuşatan polis ve inzibat çemberinin arasından Dolmabahçe’ye doğru beraberlerindeki kadınlarla gürültülü bir biçimde geçen ABD askerleri böylece fitili de ateşlemiş oldular. Yurttan çıkan öğrenciler inzibatları aşıp ABD’lilere müdahale ettiler. Öğrencilere saldıran polis, bir öğrenciyi gözaltına alırken, başkalarını da almaya çalışan bir komiser de öğrenciler tarafından rehin alınıp yurda götürülür. Beyoğlu İnzibat Bölge Komutanı Hikmet Silahçıoğlu’nun arabuluculuk girişimleriyle gözaltına alınan öğrenci, rehin tutulan komiser ile takas edilir. Bu arada yurda müdahale için gereken izin verilmiştir.

Saat 4.30 cıvarında polis yurda saldırıya geçer ve arada kalmak istemeyen inzibatlar çekilir. Polis öğrencilerin kapattıkları demir kapıları kırıp içerideki çoğu uyuyan tüm öğrencilere vahşice saldırır. “Öldürün ******i”, “Komünistlere vurun” nidaları arasında öğrenciler merdivenlerden aşağıya atılır, bu arada hukuk fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, 2. Kat penceresinden aşağıya atılır. Yıllar sonra Seher Şahin de aynı şekilde okulu basan polislerce pencereden atılarak katledilecektir. Baskın sırasında 47 öğrenci yaralanır, 30 öğrenci gözaltına alınır. Geride kalan öğrenciler saat 5.30 cıvarında ellerinde pankartlarla Taksim Anıtına kadar yürüyüp, ardından yaralı arkadaşlarının durumunu öğrenmek için hastanelere giderler. Bu sırada da polisle çatışmalar devam etmekte, Taksim İlkyardım Hastanesi’nin önündeki bir polis jipi tahrip edilmektedir.

Sonuçta, barikat aşılmış ve kitle bir sel gibi Dolmabahçe’ye akmaktadır. Kendilerini motorlara atmayı beceremeyen, geç kalan ABD askerleri denize dökülür. Rıhtımdaki kamyonlarda bulunan ABD’ye ait malzemeler de tahrip edilir, denize dökülür. Arabasıyla oradan geçmeye çalışan bir ABD askerinin aracı tahrip edilir. Oradan geçmekte olan halk da öğrencilere katılır, kitle 3-4 bini bulur. Saat 21 olduğunda, 7 saat geçmesine rağmen Dolmabahçe’deki öfke dinmemiştir. Bu kadar uzun süren bir kitle eylemini iyice kuşatan polis, kitleye yine vahşice saldırır. İki çember oluşturulmuştur ve birincisinden çıkan, ikincisinden de dayak yiyerek vahşetten sıyrılabilmiştir.

27-08-2006, 14:30
ILIMLI İSLAM: LAİKLİKTEN ŞERİATA GİDEN YOL
Emre Kongar

Türkiye'de zemin kayıyor:
Laik ve demokratik Türkiye'den, totaliter bir İslam devletine doğru hızla gidiyoruz.
Zemin, demokratik bir Türkiye'de seçmen demek, seçmen ise insan.
İnsan üretimi nasıl yapılır?
Eğitimle.
Örgütlenmeyle.
Toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel çevreyle.
* * *
Okul.
Aile.
Medya.
Mahalle.
Arkadaş grupları.
İş yeri.
Bir insanı üreten kurumlar bunlar.
* * *
Türkiye'de önce eğitime el atıldı:
Milli Eğitim Bakanlığı'nın müfredatı ile oynandı.
Sonra İmam-Hatip okulları ve Kuran Kursları açıldı.
Milyonlarca genç beyin Kuran Kurslarında koşullandırılıyor, İmam-Hatip anlayışı ile eğitiliyor, normal denen okullarda sorgulayıcı, araştırıcı değil, dogmatik, bağnaz bir yaklaşımla yetiştiriliyor.
* * *
Dünya din ekseninde ikiye bölünüyor:
Hıristiyan-Müslüman.
Müslümanlar ikiye bölünüyor:
Sünni-Şii.
Radikal Siyasal İslam terörüyle, Neoconservative Evangelism saldırganlığı bu bölünmeyi destekliyor, pompalıyor, tırmandırıyor.
* * *
Okulda ve kurslarda din eğitimi.
Medyada din tartışmaları.
Ailede din baskısı.
Gecekonduda siyasal İslam örgütlenmesi.
Arkadaş gruplarında tarikat bağlantıları.
İşyerlerinde türban birlikteliği.
Dünyada yükselen dincilik.
İktidarda AKP.
* * *
Sonuç, Irak deneyimiyle apaçık ortada:
Dinler çatışması, mezhep kavgalarına dönüşüyor; Hıristiyan işgali altında, Müslüman Müslüman'ı öldürüyor.
* * *
Bu trajik zemin kayması bir süreç:
Soğuk Savaş ile 1945'te başlayan bir süreç.
Soğuk Savaş, Adnan Menderes'i üretti.
Adnan Menderes, Süleyman Demirel'i.
Süleyman Demirel, Turgut Özal'ı.
Turgut Özal, Recep Tayyip Erdoğan'ı.
* * *
Şimdi Recep Tayyip Erdoğan, kendinden sonraki lideri üretecek zemini hazırlıyor:
Tüm devlet kurumlarıyla, resmi ve gayri resmi eğitimle, yerel örgütlerle, medyayla, ailelerle, arkadaş, tarikat örgütlenmeleriyle, işyerleriyle.
Demokrasi, kötü niyetli dincilerin elinde, tersine çalışıyor:
Ortaçağ'dan modernliğe değil, modernlikten Ortaçağ'a götürüyor Türkiye'yi.

27-08-2006, 15:13
Değerli genç arkadaşlarım,

Sizlere tarihimizden kesitler aldım. Bu kesitleri dikkatli okursanız adım adım nasıl bugünlere geldiğimizin ipuçlarını rahatlıkla görebilirsiniz. Bu olayların devamının sağ-sol, alevi-süni, Türk- Kürt ve son olarak da laik- antilaik çatışması olduğunu görüyoruz.

Bu ülkede bu oyunlar tezgahlandığı zaman gerekçe kömünizm tehlikesi gösterildi. Ve bu tehlikeye din alet edildi. Ama görüldü ki böyle bir tehlike yokmuş. Asıl bu emperyalist gücün amacı ekonomik ve siyasi olarak kendine bağımlı bir ülke yaratmak. Demokrat parti dönemiyle başlayan bu sureç şu anda başarılmış durumda. Dikkat edin bu ülkede kendi özgür irademizle iktidara kimse gelemiyor. Mutlaka bu emperyalist güçten icazet alınarak iktidara geliniyor. Ve iktidara gelen de bu gücün kuklası oluyor.

Kurtuluş savasındaki parolası ''Ya bağımsızlık ya da ölüm.''olan bir ulus bunu hak etmiyor. Bu ülkede yaşayan ve yurdunu ,ulusunu seven tüm sağduyulu insanlarımızın artık düşünme zamanı gelmiştir. Bu emperyalist ve dünya jandarmalığına soyunan güce dur dememiz gerekiyor. Eğer bu gücü durduramazsak ülke olarak çok zor günler bekliyor bizi.

Bize din elbisesi giydirmek isteyen bu güç kendi ülkesine niye bu elbiseyi giydirmiyor. İnançlı insanlarımız bu gerçeği artık görsünler. Kendi ülkesine demokrasiyi reva gören bu güç bize bu demokrasiyi niye çok görmektedir. Ülke olarak ulus olarak onlardan eksik neyimiz var. Artık aklımızı başımıza toplamanın zamanı gelmiştir. Geçmişte yaşananlardan bir ders çıkarmamız gerekir. Bu dersi çıkarmadığımız sürece bu emperyalist gücün çirkef emellerine alet olmaya devam ederiz. Kaybeden kim olacak? Elbette yine biz olacağız.

Onun için inançlı-inançsız tüm Türkiye gençliğine sesleniyorum. Ülke hepimizin. Aynı bayrak ve aynı topraklar üzerinde yaşıyoruz. Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle nasıl birlik ve beraberlik
içerisinde bu savaşı kazandıysak bu savaşı da kazanacağız. Yeter ki özgür bir birey olmanın duyarlılığıyla hareket edelim. Yeter ki birlik ve beraberlik içerisinde yurtsever olalım.

Janus
28-08-2006, 00:09
Bu foruma yeni kayıt olduğum için öncelikle herkese merhaba demek istiyorum. Aslında birkaç aydır bu forumu takip etmekteydim, fakat bu başlığı okuyana kadar foruma kayıt olmak gibi bir isteğim olmamıştı. Ama bence bu başlık çok gerekli bir konuya değinmiş. Malesef ülkemiz iç ve dış güçler tarafından islami bir ülke olmaya zorlanmaktadır. Bunu gözleri görüp kulakları duyan, biraz da düşünebilen herkes anlayabilir. Bence asıl sorunumuz da anlayamamak değil zaten. Bugün çevremdeki herkes ülkedeki irticai faaliyetlerin ne kadar azıttığından bahsediyor. Kendim de dahil olmak üzere herkes oturduğu yerden konuşuyor, tartışıyor, fakat maalesef hiçbirşey yapmıyor. Çünkü biz, Atatürkçü ve Laik kesim olarak ne yapıcağını bilmeyen, şaşkın bir topluluk durumundayız şu anda. Her gün gazeteleri okuduktan sonra sinir sistemim altüst oluyor, cinlerim tepeme fırlıyor. Fakat maalesef *okuduğum yerde cinnet geçirmekle yetiniyorum. *Çünkü şu anda birbirimizden kopuk durumdayız. Şeriatçılar kendi aralarında birliği ve iletişimi laik kesimden kat kat daha iyi sağlamış durumdalar. Benim çevremdeki insanların hiçbiri AKP'den sonra şeriatçı ya da islamcı olmadı, tam tersine daha önce islamcılara ılımlı bakan tanıdıklarım iyice bu kesimden nefret eder oldular. Yani bu adamların sayısında bir artış yok aslında, fakat hükümetin de desteğiyle artık o kadar iyi organize olmuşlar ki, her yerde istediklerini yapabiliyorlar.Bana göre bu durumu düzeltmenin tek yolu, onlar kadar iyi organize olabilmek, iletişimimizi güçlendirip tek bir yumruk olabilmek bu adamlara karşı. Bunu da sadece sanal alemde değil, gerçek dünyada yapabilmek...

28-08-2006, 00:54
Sevgili Janus,
Önce aramıza hoşgeldin diyorum ve duyarlılığın için teşekkür ediyorum. Benim bu başlığı açmamdaki amaç sizin gibi duyarlı insanları düşünmeye ve ülke sorunlarına katkıda bulunmaya yöneltmekti. Karamsar olmaya gerek yok. Şikayet ve sızlanma yerine birey olarak üzerimize düşeni yapmak gerekir. Siz sitemize üye olmakla bir adım atmış oldunuz. Burada edineceğimiz bilgi ve birikimimizle çevremizi aydınlatmak gerekir. Laik demokratik cumhuriyete yönelmiş iç ve dış tehlikelere karşı sessiz yığınları harekete geçirelim. Varsa çevremizde demokratik kitle örgütleri üye olalım. Cumhuriyeti savunma uğruna eylem konuluyorsa bu eylemlere katılmaktam çekinmeyelim. İşte benim senin gibi böyle duyarlı insanlar çoğaldıkça bu güç alternatifini oluşturacaktır. Bundan bir kuşkunuz olmasın. Atatürk'ün bize emanet ettiği bu cumhuriyeti bağımsız ve özgür bir ülke haline getirmek öncelikli hedefimiz olmalıdır. Bu hedefi gerçekleştirecek bir potansiyel vardır. Bundan emin olun. Sadece üzerimize düşen *bu potansiyeli harekete geçirmektir. Sevgilerimle...

28-08-2006, 03:20
Seriât'a ve Seriâtçiya Karsi Savasim Görevi

Ilhan Arsel, 1997

Atatürk'ün, mucize olarak seriât batakligindan kurtarip akilciliga, müspet ahlâka, benlik duygusuna ve çagdas uygarliga ulastirdigi Türk toplumu bugün, müptezel çikarlar ugruna isbirligi yapan ve her seyi din açisindan ölçüye vuran ser temsilcileri'nin pençesindedir.

Seriâtçilar, görülmemis bir azginlik içerisinde ve en sinsi ve hileli usullerle devlet yönetiminin kilit noktalarini ve bu arada laikligin silahli teminati olan orduyu ele geçirme hevesindedirler. Insanlarimiz, tipki Cumhuriyet döneminden önce oldugu gibi, seriât'in insan beynini kemirici, akli ve mantigi yok edici, düsünme gücünü yitirici, yaratici zekâ'yi körletici, kadinlari küçültücü ve insan varligini "kul" kertesine indirici verileriyle sekillendirilme yoluna girmislerdir.

Bu felâketli gidisi önlemenin tek yolu, akilciligin sesini yükseltip, laiklige ve Atatürk devrimlerine sarili olarak seriâtçinin sahte saltanatina ve seriâtin aydinliga baskaldiran basibos saldirilarina karsi savasim vermektir. Bu, herkesten önce biz Atatürkçülere ve zinde güçlere düsen kutsal bir görevdir.

Bazi kimseler "Inanç" yönlüsü seriâtçi ile "Akilci düsün" yönlüsü aydin'in bir araya gelemeyecegini, uzlasamayacagini, ya da seriâtçi'nin aydin ve aydin'in da seriâtçi olamayacagini öne sürerek: "modern görünümlü de olsa kim ki gericidir, konusmayalim, tartismayalim ve sakin ola ki onlari yola getiririm diye ugrasmayalim" diyorlar.

Oysa ki aksine, seriâtçi ile tartismak gerek; onu yola getirmek için degil (çünkü yola gelmez) fakat yalanlarini, akil disiliklarini, uygarlikla bagdasmazliklarini ortaya vurmak için tartismak gerek; 1400 yillik yalanlarla baskalarini da kendisi gibi gerici yapmasini önlemek için tartismak gerek.

Ama tartisabilmek için, seriât'in içyüzünü bilmek gerek; akla ve mantiga ters yönlerini, çag disiliklarini ögrenmek gerek; ve biraz da medenî cesarete sahip olmak gerek.

Ne yazik ki aydin olarak bizler "seriât" konularinda tam bir bilgisizlige, ve "medenî cesaret" alaninda da sinirsiz bir ürkeklige saplanmisizdir. Bu bilgisizlik ve cesaretsizlik içerisinde seriâtçiyi basi bos birakmis, onunla tartisamaz, onun yalanlarina karsi çikamaz olmusuzdur.

Örnegin seriâtçi kalkipta bizlere: "Yasamlarimizi din kurallarina uydurmaliyiz, aksi taktirde Kur'ân'i inkâr etmis oluruz" dedigi zaman, kalkipta kendisine: "Hayir uymamiz gereken sey din kurallari degil, Kur'ân degil, her seyden önce akil kurallaridir; yönelmemiz gereken sey akilciliktir; çünkü seriât verileri çagdas yasamlara, çagdas özgürlüklere yer vermez" diyemiyoruz. Çünkü seriât'in akla, mantiga ve çagdasliga ters yönlerini bilmiyoruz ya da bilsek de bunu söyliyecek cesâreti gösteremiyoruz.

Yine bunun gibi seriâtçi bize: "Seriât'a inanan insanlar olarak ...cehaleti, atâleti ve meskeneti terketmeliyiz" dedigi zaman, kalkipta: "Evet ama cehaleti, atâleti ve meskeneti yaratan sey seriât'in ta kendisidir" deyip seriâtçiyi susturamayoruz, çünkü seriât'in bu yönlerini bilmiyoruz, bilsek de söyleme cesaretini gösteremiyoruz.

Yine bunun gibi, seriâtçi bize: "Islâm seriât'i özgürlük dinidir, hosgörü dinidir; Islâm'da zorlama olmaz" dedigi zaman, bizler kalkipta: "Hayir yalan söylüyorsun! çünkü seriât özgürlükleri red eder, hosgörüyü red eder; seriât: siddet ve zorlama üzerine bina edilmis olup Islâm'dan gayri gerçek din tanimaz; Islâm'dan baska dinlere ragbet edenleri sapiklik ve ziyân içerisinde sayar; müsriklerin (puta tapanlarin öldürülmelerini emreder; "Kitap ehli" olanlarin (Yahudilerin ve Hiristiyanlarin) Islâmi kabul etmedikleri takdirde (etmemenin cezasi olarak) cizye (kafa parasi) vermelerini, ve eger bu iki seyden birini yapmadiklari takdirde yok edilmelerini emreder; -'Her kim dinini (yâni Islâm'i) degistirirse, onu hemen öldürünüz-' der " seklinde konusup bu emirlerin kaynagini seriâtçinin suratina vuramiyoruz. Çünkü bunlari bilmiyoruz, bilsek de söylemeye cesaret edemiyoruz.

Yine seriâtçi bizlere: "Islâm seriâti kadina önem ve deger verir, kadin haklarini ve özgürlüklerini gerçeklestirir" diye konustugunda, bizler: "Hayir yalan söylüyorsun, seriât kadini aklen ve dînen dûn saymistir, erkegi kadina üstün kilmistir, iki kadinin tanikligini bir erkegin tanikligina es tutmustur, miras paylasiminda kadina yarim pay ayirmistir, kadini asagilatmak için: -'namaz kilanin önünden esek, köpek, kadin geçerse namaz bozulur-' demistir; kadina dayak atilmasini öngörmüstür; ya da -'Ugursuzluk kari'da ev'de ve at'da bulunur-' seklinde ve daha buna benzer nice hükümler sevketmistir" diye söyliyemiyoruz, çünkü bunun böyle oldugunu bilmiyoruz, bilsek de agzimizi açmaya cesaret edemiyoruz.

Yine bunun gibi seriâtçi bizlere: "Seriât bâtil itikadlere, hurafelerfe yer vermez" dedigi zaman bizler bu iddiâ'nin yalan oldugunu ve çünkü seriât'in bastan asagi hurafe niteligindeki hükümlerle dolu oldugunu söyliyemiyoruz: örnegin "Esnemek seytandandir, sizden biriniz, esneyecegi zaman gücü yettigi kadar onu karsilasin. çünkü sizden biriniz esnerken... -Haa- deyince seytan (sevincinden) güler", ya da: "Merkep seytan görmedikce anirmaz. Merkep anirinca siz Allahu Teâlâ'yi zikredin (Muhammed'e de) salavat getirin", ya da "Fenâ rü'yâ seytandandir. Biriniz korkunç, yâni karisik rü'yâ gördügünde hemen sol tarafina tükürüp, üfursün ve o rü'yâ'nin serrinden Allah'a siginsin"seklindeki nice sayisiz hükümlerin Diyânet Isleri baskanligi tarafindan insanlarimiza belletildigini sergileyemiyoruz; çünkü bilmiyoruz, bilsek de cesaret edip konusamiyoruz.

Buna benzer örnekleri çogaltmak kolay. Anlatmak istedigim sudur ki, eger bizler, seriât'in ne gibi hükümler kapsadigini bilebilmis olsak, ve dayanisma yolu ile biraz medenî cesarete sahib bulunsak, seriâtçiyi kendi silahlariyle susturup, insanlarimizi akil rehberligine ve dolayisiyle sinirsiz gelisme olasiligina kavusturmus oluruz.

Aslinda bunu yapmak, bizler için bir görevdir. Ve kusku edilmemelidir ki, bu görevi yerine getirebildigimiz gün, seriât'in insanlarimizi gerilikler içide tutan tilsimi sona erecek, ve Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk'ün dedigi gibi, sonsuza dek korunmus ve savunulmus olma güvencesine erisecektir.

mhmd
28-08-2006, 09:17
Sn. Ezkamo,
Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama kardeşçe yaşamayı öğrenemedik. (M. L. King)

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın.

hiramusta
28-08-2006, 10:40
İlhan Arsel'den,başka ne beklenir ki!!!?Adamlar (İlhan Arsel'in sitesi)kendilerine edilen küfürleri ve düşük seviyedeki yazıları yayınlıyorlar.İslam hakkındaki saçma düşüncelerine yönelik gelen akılcı eleştirileri ise yayınlamaktan imtina ediyorlar.Böylece Müslümanları kaba,yobaz,küfürbaz olarak göstermeye çalışıyorlar.Çok şükür ki demokratik ve özgürlük yanlısı bir sitede yazı yazma olanağı buluyoruz.Bunun için başta Cem kardeşe ve diğer modetör arkadaşlara teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

28-08-2006, 13:30
Sevgili Hiramusta ve Mhmmd,

Bizim asıl çektiğimiz sıkıntı sizin gibi düşünen müslüman arkadaşlarımızın az oluşu. Gelsinler o arkadaşlar. Çekinmesinler. Demokratik bir formuz. Özgürce düşüncelerini savunabilirler. Tartışmaktan korkmayalım. Yeterki saygı ve sevgi temelinde tartışalım.

Sevgili Hiram. İlhan Arsel'le ilgili eleştirine gelince. O eleştiriyi burda değil de sitelerinde yapsan daha uygun olurdu. Bence onlar da bizim gibi demokratik bir form olma yolunda adım atsalar ülkeye daha yararlı olurlar.

Sevgili mhmmd. İnsanlık bu günlere öyle kolay bir şekilde gelmedi. İnsanlık olarak epey yol aldığımızı düşünüyorum. Hitler gibi George Bush gibi insanlıktan nasibini alamamış lider bozuntuları dünyayı kan gölü haline getirebiliyor. İnsanlık bunları da aşacaktır. Ego ve cehalet insanlığın baş düşmanıdır. Egonun kökünü kurutamayız ama bu cehalet batağının kökünü kurutursak kardeşçe yaşamayı gerçekleştiririz. Bundan emin olun.

02-09-2006, 16:50
Bazen insanın dinlediği bir türkü bile tüm yazılanlardan daha etkili olabiliyor. Ben de sevdiğim ozan Aşık Mahsuni Şerif'ten dinlediğim bu türküyü sizlerle paylaşmak istiyorum:


Katil Amerika

Defol git benim yurdumdan
Amerika katil katil
Yıllardır bizi bitirdin
Amerika katil katil

* * * Tuz diye yutturur buzu
* * * Gafil düştük kuzu kuzu
* * * Dünyanın en namussuzu
* * * Amerika katil katil

Devleti devlete çatar
İt gibi pusuda yatar
Kan döktürür, silah satar
Amerika katil katil

* * * Japonya'yı yiyen velet
* * * Dünyadaki tek nedamet
* * * İki yüzlü kahpe millet
* * * Amerika katil katil

İnsanin alçak sarısı
Küstü dünyanın yarısı
Vietnam'ın pis karısı
Amerika katil katil

* * * Bunca milletlere yazık
* * * Sömürülmüş bağrı ezik
* * * Seni seven kanı bozuk
* * * Amerika katil katil

Mahzuni der Türk milleti
Çıksın gitsin elin iti
Demedim mi bunlar kötü
Amerika katil katil

Bu değerli ozanımız bu ve benzeri türkülerinden dolayı ceza evlerinde yattı. Kendisiyle yapılan bir söyleşiyi aktarmak istiyorum:

- Devlet Sanatçisi" teklifi almadınız mı?
- Devlet benim ödülümü sıkıyönetim dönemlerinde tırnaklarımı çekerek verdi!

- Kaç yıl yattınız?
- Peyder pey beş yılın üstünde.

- Çok işkence gördünüz mü peki?
- Çook. Benim mesela gördüğüm iskenceden dolayı on tırnağımın onu da düştü.

- Başka?
- Ayağımdan asılmalar, cereyan vermeler, gözü bağlı olarak her türlü hakaretlere maruz kaldım. Ama bir gün ben kalkıp o sopadan bahsetmedim.

- Neden?
- Çünkü o bahsetmem gereken sopa, devletin kendi sistemiydi

- Pişmanlık duydunuz mu hiç?
- Eğer pişmanlık duysaydım, Aşık Mahzuni Şerif olmazdım

- Peki bunca acı, işkence, dışlanma, korku sizi "uslandırma"dı mı?
- Aksine daha da bileyledi. Çünkü eğer gerçekten halk ozanıysanız yasadığınız toplumsal gerçeklere dikkat çekmek ve o acıları paylaşmak zorundasınız.

Evet elektrik verdiler, tırnaklarını çektiler, dişlerini söktüler, küfürler savurdular.Kolay değildi ozan olmanın bedeli:

"BİZİM SUÇUMUZ ŞEREFİMİZDİR.

Değerli arkadaşlarım,

Bu aktardığım türkü bizim yetmişli yıllara ait türkü. Şimdi soruyorum bu ozanın suçu neydi de bunca işkenceye maruz kalmış?

Ben size suçunu söyleyeyim. Onun suçu onurlu yaşamaktı...

Bu ülkede onurlu bir yaşamı tercih etmiş insanlar hep ezilmişlerdir. Ama tüm bunlara rağmen yılmamışlar. Mücadelelerine devam etmişler.

Bizler de onurlu bir ülke ve onurlu bir yaşam uğruna bu insanları örnek alıp yılmadan mücadelemize devam etmeliyiz. Bunu yaptığımız sürece insanlığa, ülkemize ve ulusumuza karşı olan sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz...

03-09-2006, 16:37
Şimdi de size ülkemiz gerçeğini daha iyi anlamanız açısından bir gazetecinin önemsediğim yazısını görüşlerinize sunuyorum. Bunları okuyalım ki ülkemiz üzerinde ne tür oyunlar döndüğünü daha iyi bir şekilde anlayalım...

GAZETECİ VEDAT YENERER'İN YAZISI.....

Petrol yoksa çıkartma ruhsatı neden vermiyorsunuz ?!..

Değerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sınırında uydu *verilerine göre *petrol denizi olduğu iddiasını yazmıştım. Yazı sonrasında Silopi *'de madencilik yapan Beşir Yılmaz aradı. Yazacaklarımı lütfen iyi okuyun!... *

Beşir Yılmaz telefonda . "Vedat bey, gelin Silopi' de Cudi eteklerine sizi götüreyim de petrolü kendi gözünüzle görün!.."diyerek feryat ediyordu. "Nasıl yani!.." diye sorduğumda anlatmaya başladı.. *"Biz aileden madenciyiz. Irak sınırında yaklaşık 300 km ya da bir başka *deyişle yaklaşık 150 milyon ton asfaltit madeni buldum.. Bu madeni *bir süre *resmi olarak işlettikten sonra devlet 1978 yılında *kamulaştırıyoruz" diyerek *el koydu. Rezervin de 50 milyon ton olduğu iddia edildi. Madem asfaltit *rezervi az, neden el koyuyorsunuz. Dünyanın neresine giderseniz *gidin asfaltit maddesi bulunan her yerin altında petrol vardır. Silopi 'nin altı *da petrol denizidir. Yaz aylarında etraftaki ocaklardan resmen petrol akar *ve Hezil çayına karışır. Gelin görün! Sadece petrol değil, burada *çok zengin *uranyum ve nikel madeni de var" Nereden biliyorsunuz? "Türkiye'deki analizlere güvenmediğim için madenin her *tarafından örnekler alarak Almanya'ya bizzat götürdüm ve analiz yaptırdım. *Raporları gönderdim size ( Sonuçlar elimde Yatağan ve Tunçbilek''e göre iki *misli rakamlar var) dünyanın en önemli uranyum madenlerinden birisi buradadır ve aktif haldedir.." * * * *

Beşir Yılmaz'ın anlatacak o kadar çok şeyi var ki makineli tüfek *gibi art *arda sıralıyor. Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum.. Petrol olduğunu nereden biliyorsunuz? "Bu bölgede İngilizler 1967-87de *petrol aramışlar.Açılan kuyulardan gökyüzüne doğru 100 metre kadar petrol *fışkırmış. Ardından kapatmışlar ve
betonlamışlar. Benim madenimin yanında da *bu kuyudan var ve vanasını gelin birlikte açalım eğer beton ve civa basıp tıkamadılarsa bakalım ne kadar petrol fışkıracak.

Dönemin köylüleri arasında *hâlâ yaşayan görgü tanıkları var ve petrolün 100 metre kadar fışkırdığını *görenler var." *Beşir Yılmaz konuştukça pür dikkat dinlemeye devam ediyorum.. *"Vedat bey, asfaltit maddesi olan *her yerde petrol vardır. Eğer petrol *yoksa bana neden petrol çıkartma ruhsatı vermiyorlar? Musul ve *Kerkük' ün rakımı 80-100 metre civarındadır. Cudi Dağı'ndaki *petrolümüz resmen Irak'a *doğru akıyor ve başta İngilizler ve ABD bunu biliyor.." Beşir Yılmaz bugünlerde *Silopi' ye bile zor gider hale gelmiş. Devlet kamulaştırılacak diye el koyduğu madeni şimdi Turgay Ciner 'in sahibi olduğu Park Holding'e devretmiş. Durum böyle olunca, Yılmaz da dava üstüne dava açmış ve yürütmeyi *durdurma kararı aldırmış. Eğer tekrar el konulursa AİHM''ye başvuracakmış. *Kısacası madeninin peşini bırakmıyor ama artık bölgedeki aşiret ağaları da *onun peşini bırakmaz hale getirilmiş.. Bütün dava tutanakları *elimde okudukça dehşete kapılıyorum. Şimdi sıkı durun...

Beşir Yılmaz Başbakan Tayyip Erdoğan' a bu durum üzerine başvurmuş *ve dilekçe vermiş dilekçede aynen şöyle yazıyor.. "Bürokrasi ve çeteler milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmiştir. Televizyonda ve basındaki *konuşmalarınızda "hortumcu çetelerin ve bürokrasinin üstüne gidilecektir" *diyorsunuz .Millet buna çok seviniyor.. 25 yıldı gasp edilen madenimiz çete *ve bürokratların,anayasa, kanunlar ve insan hakları hiçe sayılarak ihale *yolu ile peşkeş çekiliyor.Allah'a ve sizin yüksek adaletinize sığınıyorum."

Beşir Yılmaz devlet tarafından el konulan mallarını ve bunun karşılığında *devletin verdiği parayı yazıya eklemiş.. *1- 35 km yol yaptım. 2- 500 bin ton hazır çıkarılmış kömürüm var. *3- 3,5 milyon metreküp hafriyat yapılmış. *4- Mazot tankları. *5- Dinamit ambarı. 6- Kantar ve kantar binası. *Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödediği madenimde Bugüne kadar yaptığım işler ve halen bulunan demirbaş ve çıkarılmış maden içinde 5.800.800 TL. (Buna resmen gasp ve devlet terörü denir!) *Beşir Yılmaz Başbakan Erdoğan'a yazdığı dilekçede devam ediyor. *"Bu para halen bankada duruyor. Buna rağmen Türkiye Kömür *İşletmeleri ihaleyi adamlarına vehortumculara peşkeş çekiyor"

Beşir Yılmaz' ın bu başvurusuna Başbakan Erdoğan bugüne kadar cevap vermemiş. Beşir Yılmaz'dan al ve ABD bağlantılı şirketlere ver.Uranyum konusu da bir başka skandal. Güneydoğu resmen petrol denizi üzerinde ve *Türkiye ABD Firmalarının peşinde "bize petrol bul" diye *yalvarıyor...

İddialar devam ediyor:.6 mühendisin kafaları kesildi. TPİK diye *Türkiye Petrolleri'nin kurduğu bir kurum yurt dışına petrol arama işlerine *giriyor ve bugüne kadar milyar dolar zarar ediyor. Beşir Yılmaz *diyor ki: "Kimin hain kimin işbirlikçi olduğunu anlamak çok kolay! Eğer *bölgede petrol *yok ise neden bana petrol çıkartma ruhsatı verilmiyor. Ruhsatı *verin 800 *metreden petrolü çıkartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim. MTA yıllar önce sondaj yaptı 480 metrede su bulundu ve ardından delici aletin ucu kırıldığı *için sondaja son verildi.Herkes bilir sudan sonra petrol gelir. Biz yerli *teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj yapabiliriz kimseye ihtiyacımız yok. *İzni versinler siz görün petrol nasıl fışkıracak.. "

Bu *görüşmemizden bir *gün sonra Beşir Yılmaz tekrar aradı ve Soma'da görevli bir mühendis ile *görüşmemi isteyerek telefon numarasını verdi.Adını burada yazmak istemiyor. *Mühendis ile görüşmemde daha da çarpıcı gerçekler çıktı ortaya. *Altı ay *kadar önce Cudi dağları eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne olduğunu *bilip
bilmediğimi sordu. Ben de "bilmiyorum" dedim. Mühendis ekledi "Bu *iskeletler 18 *Yıl önce Cudi Dağı'nda kaybolan 6 Türk petrol mühendisinin iskeletleri. *Kafaları kesilerek öldürülmüş.."

Dondum kaldım. Ne diyeyim.Kendisi de mühendis olduğu için yalan söylemiyordur diye düşündüm.. *Ardından devam *etti.. "Vedat bey Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin *ülkesi. Siz *Ödemiş yakınlarındaki Bozdağ 'ın dünyanın en büyük altın rezervi *olan dağlarından biri olduğunu biliyor musunuz? Ama bu madenleri *kimse çıkaramaz. Hatta bu konunun üzerine giden gazeteciler öldürüldü. Uğur Mumcu *ve Çetin Emeç'in öldürülmeden kısa bir süre önce bu madenler *üzerine gittiğini biliyorsunuz her halde..." İlgiyle dinledim. O kadar çarpıcı şeyler anlattı ki, yazmaya sayfalar yetmez. İddiaların hepsinin belgeli *olduğunu söyleyen bu mühendis, gazete ve televizyon kanallarında hiçbir gazetecinin bu yönde bir haber yapamadığını ve milletin resmen uyutulduğunu örneklerle anlattı.

Beşir Yılmaz'a son sözüm " Bana *anlattıklarınızı Genelkurmay''a anlatınız *mı?" oldu. Aldığım cevap da aynen şöyle.. " Vedat *bey her şeyi *belgeleriyle birlikte bir kaç kez askeri *büyüklerimize anlattım ama bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!".. Ne diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmiş olanlar utansın!..

Son sözüm: ABve ABD , PKK''yı boşu boşuna özellikle bu bölgede güçlendirip
milletin başına bela etmedi. Bölgeye gelecek barış ortamı *Türkiye''yi ekonomik olarak uçuracak gelişmelere gebedir!.."

10-09-2006, 15:37
Arkadaşlar,
Şimdi sizlere sitemize gönderilen bir meili yayınlamak istiyorum. Bu meili buraya alıp almama konusunda çok düşündüm. Belki onların propagandasını yapmış olacağız ama bence okunması gereken bir yazı. Ülkemizin nereye doğru sürüklendiğini görmeniz açısından dikkatlice okuyunuz.
Bu zihniyetleri tanımak açısından okunması gerekir. Yorumunu da sizlere bırakıyorum...


BAYRAM HOCANIN KATİLLERİ
*
Yahudi destekli işbirlikçi köpekler Gönüldaşımız *Bayram Ali Öztürk Hocamız'ı şehid ettiler...

Mahnud Efendi Hazretleri'nin "vefatı" üzerine hesap yapan bu köpekler, Efendi'den sonra cemaati toparlayacak ve bütünlüğünü koruyacak sağlam şahsiyet kalmasın diye 6 sene evvel M. Efendi'nin damadı Hızır Ali Hoca'yı şedid ederek işe giriştiler. Şimdi de aynı maksatla Bayram Ali Hoca'yı şehid ettiler...
*
İBDA'nın Mahnud Efendi Hazretleri'ne, Mahnud Efendi'nin de İBDA'ya olan ilgi, muhabbet ve yakınlığını tedirginlikle takip eden bu çevreler, cemaat içindeki hain,münafık, ajan-provakatör ve polisler eliyle bayram Hoca'yı İBDA-C'nin şehid ettiği dedikodusunu yaymaktadırlar. Oysa ki Ehl-i Sünnet'in yılmaz bir savaşçısı olan Bayram Hoca, *İBDA bağlısı kapatılan TARAF Dergisi'nin yazarlarından olan bir "GÖNÜLDAŞIMIZ"dı...Oynadıkları oyunun farkındayız! Ve bu oyunun İBDA'nın nasıl işine yaradığını, yakında tüm bu işbirlikçi köpekler başta olmak üzere herkes görecek.
* *
Cami içinde, cemaat tarafından linç edilmek suretiyle *gebertilen katilin, "Başını mihraba vurarak öldü"ğü açıklamasını yapan ve bu yalanı ortaya çıkan Celalettin Cerrah'ın da cemaaat içindeki hain, münafık, ajan ve işbirlikçi İbn-i Sebe soyuyla "birlik" bu işin içinde olduğu görülmektedir.
* *
İBDA'nın ismini ortaya atarak provakasyon girişiminde bulunan bu katil çevreler, çok yakın takibimizdedir.
* *
KATİL DEVLET HESAP VERECEK !
* *
Anti-emperyalist mücadelede yıkılmaz bir kale vazifesi gören Mahmud Efendi ve O'nun "mümtaz talebeleri"ni laik-dinsiz Kemalist düzene yamama çabaları etkisizleştirilecek ve Efendi etrafındaki hain, münafık, polis, işbirlikçi kuşatması tarafımızdan şiddetli bir şekilde kırılacaktır.
*
İŞBİRLİKÇİ KÖPEKLER HESAP VERECEK !
*
Bayram Ali Hocamız'ın intikamı bütün bu pisliklerden alınacaktır.
*
DİŞE DİŞ, KANA KAN, İNTİKAM !

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Çarşambalı Bir Grup
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *İBDA Bağlısı

mhmd
11-09-2006, 09:50
Sn. Ezkamo,
Bir önceki yazınıza bir güncel katkı;
Batman TPAO’ nun Silopi, Nusaybin arasındaki Suriye sınırındaki açtıkları 7 kuyudan da, 12-13 (yüksek) graviteli petrol çıkmıştır. Sekizinci kuyunun açılma çalışmalarına başlanmıştır. Karadeniz tabanında 2004 yılından itibaren arama ve sondaj çalışmaları yapılmaktadır. Onun üzerinde sondaj çalışması bir tane platform yapılmıştır.
Bu haberleri biraz daha uzatmak mümkündür. Bir de madalyonun diğer tarafına bakalım diyorum hocam. Bu kadar çalışma havadan gelmemiş.
“-TPAO’dan son 15 yıl yurt içi yatırım bütçesi yıllık ortalama 50 milyon dolar seviyesindeymiş. Geçen sene 220 milyon dolar harcanmış. Bu yılki bütçe 320 milyon dolar. Gelecek seneki bütçe ise 420 milyon dolar olarak planlanıyormuş.”
Eğri oturup, doğru konuşmanın zamanı geldi.
Hiç de iktidar ve Tayip goygoyculuğuna kaçmadan şunu bari söyleyebiliriz.
En azından bu işi ciddiye almışlar.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın.

12-09-2006, 15:53
Sevgili mhmmd,
İş ciddiye alınmıştır diyorsun. Yıllardır ciddiye! almışlar. Var mı ortada bir şey. Yazıyı biraz daha dikkatli okumanızı tavsiye ederim. Asıl amacım ülkemiz üzerinde oynanan oyunlara dikkatinizi çekmekti...

12-09-2006, 15:56
Ayetullah Fethullah!..
O. Doğu SİLÂHÇIOĞLU
Cumhuriyet Gazetesi, Olaylar ve Görüşler, 10 Mayıs 2006.

Siyasal İslam ve Bölücü /Ayrılıkçı hareketten kaynaklanan bir büyük tehdit altında bulunan Türkiye'de, özgürlükçü (liberal) sağın ve halkçı (demokratik) solun kendi içlerinde bütünleşerek bir işbirliğine ya da birlikteliğe gitme arayışlarının yoğun hale geldiği; bu yolda umutların yeşerdiği bir dönemde; Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin ''Cumhuriyet Düşmanı'' bir kişi hakkında aldığı beraat kararı, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğinden kaygı duyan tüm yurttaşları endişeye sevk etmiştir!.. Mahkemelerine, yargıçlarına güvenen, yargı kararlarına büyük saygı gösteren Türk toplumu, bu kararın hukuksal gerekçelere uygun olduğundan kuşku duymasa da; yurttaşların birçoğu, bu kararla doğacak sonuçların ne gibi gelişmelere yol açacağını düşünmeye başlamıştır... Bir erken seçimin gündemde olduğu Türkiye'de, bu kararla bağlantılı olarak ortaya çıkacak gelişmelerin tüm siyasal dengeleri altüst etmesi olasılığı belirmiştir...

Sürdürülen çabalar

Geleceği göremedikleri için 2002 seçimlerinde kendi içlerinde bütünleşmeyi ve iki kanat arasında birlikteliği sağlayamayan ''özgürlükçü sağ'' ve ''halkçı sol'' için ortaya çıkan bu gelişme karşısında artık tek çıkar yol kalmıştır: ''Ulusal Bütünleşme İçin Birliktelik!..''

Türkiye'de ''sağ'' ın bütünleşme koşullarının giderek arttığı bir ortamda, ''sol'' un da bütünleşmeye gitmesi kaçınılmaz görünmektedir. Ne var ki, her iki kanadın birliktelik olasılığı, Türkiye'yi yörüngede tutmak isteyen bir küresel gücü önlem almaya yönlendirmiştir. Çünkü ulusal bütünleşmeyi gerçekleştirebilecek bir ''Özgürlükçü Sağ/Halkçı Sol Koalisyonu'' , ABD'nin ''Ilımlı İslam'' ve ''Büyük Ortadoğu'' planlarını bozacaktır. Böyle bir koalisyonun oluşturulma aşaması öncesinde atılacak tek adım; ABD'deki emin adamın, ''Cumhuriyet Düşmanı'' nın Türkiye'ye gönderilmesidir. Oyunun sondan bir önceki sahnesi bu olacaktır...

Olurlar ve olmazlar

İran'da 56 yıllık monarşiyi yıkan siyasal İslam, bugün Türkiye'de 83 yıllık Cumhuriyeti tehdit altında tutmaktadır. Şubat 1979'da İran'da gerçekleştirilen İslam Devrimi ile İran'ın 27 yılda geldiği nokta ortadadır. İran bugün çağdışı ''Siyasal İslam'' ın koyduğu kurallarla çizilmiş sınırlar içerisinde, karanlık bir yaşamla baş başadır. Türkiye'de yaşamakta olup da İran'a özlem duyanlar bile bu resimden korkar olmuşlardır...

İran'da devrim çok süratli gelişmiştir. Yönetim ve Silahlı Kuvvetler ilk günlerde dağılmıştır. El ilanları ve duvarlara asılan pankartlarla ''Asker; Humeyni 'nin Emri ile Firar Et'' çağrılarıyla parçalanan Silahlı Kuvvetler, yetişmiş kadrolarını ve komuta kademesinin tümünü başlangıçta kaybetmiş, bir yıl sonra Irak'la girişilen savaş (1980- 1988) bu nedenle yönetilemez hale gelmiştir. Hapsedilen ve emekli edilenler hariç sadece kurşuna dizilerek öldürülen generallerin ve amirallerin sayısı 30'u bulmuştur. (Silahlı Kuvvetlerde, Emniyet Teşkilatında, Haber Alma Teşkilatında SAVAK'ta görevli general ve amirallerin, üst düzey yöneticilerin idam kararları, maiyetlerindeki görevliler tarafından infaz edilmiştir.) Bu arada ideolojik nedenlerle, ''özgürlük ve demokrasi'' sloganlarıyla monarşik yönetime karşı çıkarak mollalarla birlikte hareket eden ve ''İran İslam Cumhuriyeti'' özlemiyle mollalara destek veren, Halkın Fedaileri, Halkın Mücahitleri, Yasadışı Komünist Partisi/TUDEH gibi sol kanattaki bütün örgütler tasfiye edilmiş ve yandaşlarının tümü idam edilmiştir.

Devrim sonrasında yönetim mollaların eline geçince ilk uygulama kadınların tesettüre (örtünmeye) sokulması olmuştur... Örtünmeyen kadınların yüzüne yollarda kezzap atılmış ya da yüzleri jiletle parçalanmıştır... Kız ve erkek çocukların okulları ilk günden ayrılmıştır... İçki satan yerler tümüyle tahrip edilmiş ve kapatılmıştır... Müzik ve eğlence programlarının tamamı yasaklanmıştır... Sahipsiz kalan taşınır ve taşınmaz malların hepsi yağmalanmıştır... Eğer ''Bunların hiçbiri Türkiye'de olmaz'' diye düşünenler varsa, geçmişin ve bugünün Türkiye'sinden fotoğrafları yan yana koyarak gelinmiş olan noktayı görmeli ve düşüncelerinin sağlamlığını irdelemelidirler...

Tekrarlanan sahneler

Air France'ın 1 Şubat 1979 tarihli Paris-Tahran seferiyle İran'a dönen Humeyni'yi örnek alarak, elinde Pan American'ın Washington- Ankara seferi için açık tarihli bilet bulunduran bir ''Cumhuriyet Düşmanı'' bugün yola çıkmak için sabırsızlanmaktadır. Onun gibi, onu karşılayacaklar da sabırsızlanmaya başlamıştır. Bu kişinin yetiştirmeleri onun yolunu gözlemektedirler. Küçük yaştan itibaren beyinleri şekillendirilerek yaratılmış bir neslin mensupları olarak, artık devleti ele geçirme zamanının geldiğini düşünmekte ve ''Cumhuriyet Düşmanı'' nın liderliğini beklemektedirler. Uçaktan iner inmez onun da ''Ben değiştim'' diyeceğini umut etmektedirler...

''Laik Türkiye Cumhuriyeti, İslam çizgisinden ve Osmanlı yolundan ayrılmıştır'' ,''Allah ve Peygamber emirleri yerine Türkiye'de Atatürk' ün emirleri geçerlidir'' diyen Humeyni'nin Türkiye'deki temsilcileri, bugün ondan daha da ileri gitmişler; işgal ettikleri makamları, bulundukları konumları unutmuş görünerek, başta ''Laiklik'' olmak üzere ''Türkiye Cumhuriyeti'' nin anayasal niteliklerini tartışmaya açacak kadar; devletin en yüce makamlarına, anayasal kurum ve kuruluşlarına saldıracak kadar derin bir ihanet çukuru içine düşmüşlerdir. Bu resim içinde Türkiye'de şeriat ve bölücülük tehlikesi olmadığını söyleyenler de boy göstermiştir. Onların bu kapsamdaki söylemleri belli bir maksada yöneliktir. Bu yolda alınabilecek önlemlerin başlangıçtan itibaren etkisiz kılınması için bir taktiktir. Amaç; tehdidi yok göstererek, şeriat ve bölücülüğe karşı alınabilecek önlemleri engellemek, oluşabilecek direnci önceden yok etmektir! ''Bu millet istedikten sonra laiklik tabii ki elden gidecek'' diyenlerin ve ona destek verenlerin başka türlü düşünmesi zaten mümkün değildir!..
Türkiye İran olabilir mi?

''Türkiye İran olmaz'' , ''olmayacak'' diyebilenler varsa; bugünden tezi yok ortaya çıkmalıdırlar!.. Ulus tümlüğü ve ülke bütünlüğünden yana olan; ''Laiklik'' başta olmak üzere, Cumhuriyetin anayasa ile belirlenmiş temel niteliklerinde hiçbir görüş ayrılığı bulunmayan, ''Atatürk İlke ve Devrimleri'' ni aynı biçimde algılayan, yalnızca isimleri farklı olan ''özgürlükçü sağ'' ın ve de ''halkçı sol'' un liderleri, parti örgütlerinin temsilcileri, her iki hareketin destekçileri, sivil toplum örgütleri ve tüm yurtseverler bir kutsal görev için hemen mücadeleye soyunmalı ve yola koyulmalıdırlar...

Bugün Türkiye'de, ''Laik Cumhuriyet'' in ''İslam Cumhuriyeti'' ne dönüştürülmesi planı, İran arşivinden yararlanılarak oluşturulmaktadır... Bu arşivde yer alan yöntemler kullanılmaktadır... Bölücü ayrılıkçılarla, şeriatçılarla, ikinci cumhuriyetçilerle; özet olarak tüm Cumhuriyet karşıtları ile dayanışma içinde olan bir ''Cumhuriyet Düşmanı'' , şimdi Amerika'da kendisine tahsis edilmiş bir konutta, ''Humeyni'nin Tahran'a Dönüşü'' adlı bir filmi seyretmekte; Esenboğa'da kendisini uçağın merdivenlerinde karşılayan, dizi dibine diz çöküp el öpmeyi çok seven bir başka ''Cumhuriyet Düşmanı'' nın kolunda merdivenlerden aşağı doğru indiğini düşlemektedir...

Bugün Türkiye'nin üzerinde dolaşan bir kara buluttur!.. Türkiye'nin geleceği tehlikelerle doludur!.. Kurtuluş için tek yol ''Ulusal Bütünleşme İçin Birliktelik'' yoludur. Bu yol Türkiye için son umuttur...

mhmd
12-09-2006, 16:06
Sn. Ezkamo,
Hocam, yazılarınızla inanın nefes alıyoruz. Bilmediklerimizi öğreniyor, unuttuklarımızı hatırlıyor, tarihten dersler çıkarıyor, sağlıkla bilgileniyoruz. Titizliğiniz ve dik duruşunuz dikkate şayan. Haddim olmayarak bir tavsiyede bulunmak isterim.
Var olan hiçbir şey tamamen yanlış olamaz.
Var olan hiçbir şey tamamen doğru olamaz.
Bu iki önermenin herhangi birinin yanlış olması eşyanın tabiatına terstir. Buraya kadar olanı sizde kabul buyurursunuz sanırım.
Demem o ki; tüm yanlışların içinde doğru varsa bizler onu da çekip çıkarmalıyız ve işaretlemeliyiz. Tam tersi de doğrudur. Bu şekilde daha araştırmacı, daha bilimsel, daha akılcıl ve daha inanılır oluruz. Diye düşünüyorum.
Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

aldostu
12-09-2006, 16:15
Oldukça hayal mahsulu ve komplo teorisyenliği ile desteklenmiş,
elindeki malı kaybetmenin haklı hezeyanı ile ileri sürülmüş ve yandaşlarınca desteklenmiş iddialar olarak geldi bana bu petrol konusu.

Bunca siyasi iktidar geldi geçti,
hepsi sindirilmiş...
Haydi şimdikini tutmuyorsunuz,
her türlü baskıya rağmen Kıbrıs'a askeri çıkartan sn. Ecevit' de mi bu sağırlık, aymazlık veya kumpas içerisindeydi.

Ordumuza laf söylenmesini ise,
ima yollu olsa bile kabullenemem.

Genel kurmaya, tahmin ederim her gün onlarca böyle ,
vatanı sadece kendi kurtaracak şabanların müracaatı oluyordur.

Türkiyede herkes vatanı sattı,
bir bu aslan parçası vatanı kurtarmak için mücadele veriyor.
Onun derdi,
elinden alınan mamayı kurtarmak.
İnsanları da hamasi duygularla istismar ederek yandaş aramak.

Verdiği bilgilerin sağlamlığı da,
Musul-Kerkük'ün kotu ile Cudi dağının kotu arasındaki farkı belirtmesi.
Biri binlerce metre yükseklikte,biri de 80-100 m. imiş.
Ne alakası var.Petrol yatakları illa farklı kotlarda,birbiri ile irtibatlı bileşik kaplar gibi olmak zorunda değil ki.Bu arkadaş hangi gözlemle veya sondajla bunu tesbit etmiş de iddia ediyor:Petrolümüz Irak'a akıyor diye..
Herhalde ABD böyle yapmıştır....!

Zayıf insanlar,
her acze düştüklerinde ağlarlar ve
bütün kabahati başkasına yüklerler.

Siyasilere,
siyasi renginizden,inancınızdan veya diğer herhangi bir subjektif değerlendirmenizden dolayı inanmayabilirsiniz.

Ama, şahsi menfaatleri zedelenen insanların hezeyanlarına Atatürkçü-Milliyetçi ve Aydın ordumuzu da
katanlara alet olmayın.

Aldostu.

12-09-2006, 16:35
Zayıf insanlar,
her acze düştüklerinde ağlarlar ve
bütün kabahati başkasına yüklerler.

Siyasilere,
siyasi renginizden,inancınızdan veya diğer herhangi bir subjektif değerlendirmenizden dolayı inanmayabilirsiniz.

Ama, şahsi menfaatleri zedelenen insanların hezeyanlarına Atatürkçü-Milliyetçi ve Aydın ordumuzu da
katanlara alet olmayın.

Sevgili Aldostu,
Eğer dikkat ettiysen ben o yazıyı buraya alırken açıklamamda belirttim. Benim asıl amacım ülkemiz üzerinde oynanan oyuna dikkat çekmekti. Ondan dolayı o yazıyı aldım.
Düşüncene kesinlikle katılıyorum. Ben bunu yazılarımda da belirttim. Devletin kurumlarıyla dimdik ayakta olduğunu her zaman söylüyorum. Ordumuz da devletin bir kurumudur. Bu kurumun yıpratılmaması gerekir diye düşünüyorum.

aldostu
12-09-2006, 16:38
Sevgili Ezkamo,

seni tanıyor ve biliyorum,için rahat olsun.

Aldostu.

13-09-2006, 15:20
Rıza Zelyut
Konuş Kenan Evren, konuş
--------------------------------------------------------------------------------
Emri Amerika'dan aldınız.
Planı çok iyi uyguladınız.
Türk milletini, karpuz gibi göbekten ikiye böldünüz.
Yarısına sağ, yarısına sol dediniz. Bir bölümüne devrimci, bir bölümüne ülkücü sıfatları ekleyip meydanlara saldınız.
İki kesimin ellerine de aynı gemiyle getirilen silahları verdiniz.
Solcu, devrim yapacaktı; sağcı da onu
durduracaktı.
Bir bölümü yeni bir düzen kuracaktı; öbürleri var olanı koruyacaktı.
Aynı mahalleden iki yoksul ailenin çocuklarını birbirlerine düşman ettiniz. Onlar; yabancılara değil, birbirlerine pusu kurdular. Öldüler, öldürdüler. Akılları sıra vatanı koruyorlardı; akılları sıra vatanı yükseklere taşıyacaklardı.
Bunlar olurken; siz Kenan Evren; ellerinizi ovuşturuyordunuz.
Ellerinizi, ölen gençlerimizin kanları ile yuyordunuz.
Ege Ordu Komutanlığı'ndan Genelkurmay Başkanlığı'na tırmanmıştınız. Bu tırmanış sürecinde yürüdüğünüz yollarda çocuklarımızın kan izleri vardı.
Onlar sanıyorlardı ki bu halk için daha mutlu düzen kurabilecekler... Öbürleri; o düzeni milletin düşmanı görüyordu. İki kesim de idealleri uğruna sokağa dökülmüştü.
Birbirlerini kırmaları giderek hızlanıyordu.
Siz ise ellerinizi ovuşturuyordunuz.
Amerika'dan gelen işaretler sizi mutlu ediyordu. Yolunuz açıktı. Varsındı çocuklarımız ölsündü; şu terör ortamı gelişiyordu ya... Şu millet; terörden bıkıyor; 'Yeter bu ordu duruma el koysun!' diyecek hale geliyordu ya...
Halbuki siyasetçiler sıkıyönetim ilan etmiş; güvenlikle ilgili yetkiyi siz generallere teslim etmişti. Bilmedikleri bir şey vardı: Amerikancı generallere güvenilmez; onlar satıcıdırlar.
Siz de sattınız... Sıkıyönetim döneminde teröre müdahale etmediniz...
Ve millet, 'Artık asker gelmeli!' demeye başlayınca da tankları harekete geçirdiniz.
Kime karşı?
Kendi milletinize karşı...
'Asmayalım da besleyelim mi?' diyerek solcu çocukları bile astınız.
Ülkücüleri işkencehanelerde çarmıha gerdiniz.
Halbuki daha bir gün öncesinde onlara, 'Yürüyün aslanlarım!' diyordunuz.
Ama ellerinizi ovuşturuyordunuz...
Bekliyordunuz...
Bu iki kesime de düşmandınız.
Siz Amerikan fidesi ile üçüncü bir kuşak yetiştirmeye çalışıyordunuz. Bunlar dindar olacaklar; vatanı milleti koruyacaklar; yukarıdan ne denirse, 'Eyvallah!' çekecekler; etliye sütlüye karışmayacaklar; sermaye için sorun yaratmayacaklar.

ESERİNLE ÖVÜN

Konuş Kenan Evren konuş!
12 Eylül darbesinin üstünden 26 yıl geçti...
Yaptığın vuruşla yıktığın Türkiye hala kendisini toparlayamadı.
Türkiye'yi tarikatlerin pençesine attın...
Amerikancı İslam yaratmak için tarikatleri paraya boğdurup onları holding haline getirttin. Nurcular; Nakşibendiler; senin darben sayesinde hızla yaygınlaştılar. Bunlar Özal'ın organizatörlüğünde ticari hayatı ve siyasi hayatı denetlemeye başladılar.
Ama yolu açan sendin...
Milleti dindar yapıp solu yok edecektin ya... Amerika seni böyle şartlandırmıştı ya... Daldın gittin karanlığın yoluna... Senin ürünlerinden birisi de Hizbullah oldu. Sahte Atatürkçülüğün yüzünden PKK hortladı.
Al işte, seyret Kenan Evren; seyret...
Camilerde insanlar öldürülüyor; linç yapılıyor.
Cumhuriyet düşmanı, millet düşmanı şeriatçı gruplar ortalıkta cirit atıyor. Ülkemizin devlet kurumlarındaki kadın başları; herhalde seni mutlu ediyordur. Türban yolunu yapan da sensin...
Biliyorum ki bunu da Amerika istedi...
Çünkü siz Amerika için 'Bizim çocuklar!' idiniz.
Tahsin Şahinkaya kardeşinizle birlikte ne haltlar yediniz...
Hangi birisini sayayım; konuşsana Kenan Evren; konuşsana...

walla
13-09-2006, 17:16
ben ne yapıyorum biliyormusunuz, sürekli internet kafelere gidip oyutduğum bilgisayarın açılış sayfasını *www.turandursun.com veya www. tanselsemir.com *yada www.islamiyetingercekleri.com la değiştiriyorum. belki birileri merak edip okur diye. sizde yaparsanız belki sayımız artar.

Janus
13-09-2006, 17:21
bence çok güzel bir fikir

05-10-2006, 04:51
ABD: Türkiye’de kakofoni hep var

Kasım CİNDEMİR / WASHINGTON

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, son günlerin çok tartışmalı meselesi olan "irtica tehdidi" konusunda "Türk iç politikası ve medyasında belli oranda bir kakofoni ve gürültü hep var" dedi.

Ross Wilson, PKK’nın silahlarını ilelebet bırakması ve kendi işlevine son vermesi gerektiğini de kaydetti.

Beyaz Saray’daki George Bush - Tayyip Erdoğan görüşmesi konusunda basın mensuplarını bilgilendiren Wilson, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın açıklamalarıyla ilgili olarak, Türk siyaseti ve medyasında hep belli oranda bir kakofoni ve gürültü olduğunu kaydetti. Wilson, "Türkiye’nin güçlü, güvenli, istikrarlı ve laik demokrasi olarak devamı konusunda beni kaygılandıran hiçbir şey yok. Bu özellikler Türkiye’nin bölgesinde az bulunur. Bu özellikle Türkiye ile ilişkilerimizde merkezi önem taşımaktadır. Biz demokrasiye, demokratik kurumlara ve hükümetlerin seçmenler önünde hesap verebilmesine büyük önem veririz" dedi. Ross Wilson, Türkiye’de tüm aktör ve kurumların sorunları çözebilme kapasite ve kuvvetine sahip olduklarına inandıklarını belirtti.

Wilson, "Türk hükümeti ile güvenlik güçleri ile çok yakın çalışıyoruz. Sayın Yaşar Büyükanıt ABD’nin bir dostudur. Çok yakın çalışıyoruz. Selefi Sayın Özkök ile de öyleydi" dedi.

Wilson, Bush-Erdoğan görüşmesinden sonra basına yapılan kısa açıklama sırasında ABD Başkanı’nın PKK’dan söz etmemesinin fazla büyütüldüğünü ve içeride konunun üzerinde önemle durulduğunu ve kapsamlı olarak ele alındığını söyledi. Wilson, şöyle devam etti.

"Biz, PKK’nın silahlarını bırakmasını ve işlevine son vermesini istiyoruz. Ateşkes geçici. Biz bunu istemiyoruz. Silahların bırakılmasını, Türkiye’ye, Avrupa’ya ve Irak’a zarar veren cinayet, haraç, şiddet eylemlerine bir son verilmesini ve bunların durmasını istiyoruz."

Kakofoni nedir
Kakofoni, ahenksizlik, ses uyumsuzluğu anlamına geliyor. Farklı seslerin bir arada olması ile ortamda oluşan ses kirliliğinin iletişimi engellemesi olarak kullanılıyor.

Değerli arkadaşlarım,
İşte ülkemizin geldiği nokta. Ben bu başlığı açarken bu ülkede bir bağımsızlık mücadelesi verilmesi gerektiğini ve Atatürk'ün Gençliğe Hitabesinin geçerliliğini koruduğunu vurguladım. Alın işte size kanıtı. Cumhurbaşkanı ve Genel Kurmayın ülkemizde irtica tehlikesi var açıklamalarına *ABD büyük elçisinden bu yanıt geldi.
Sen kim oluyorsun da bu ülke adına açıklama yapıyorsun. Sen bu hakkı nereden alıyorsun? Bu yanıt ülkemizin iç işlerine müdahele değil midir?
Yıllardır bu emperyalist güç bu ülke üzerinde tezgah kurmaktadır. Bu iktidar bu tezgahın son versiyonudur. Bunların maskelerini düşürüp bunlardan bir an evvel bu ülke kurtulmak zorundadır. Bu ülkede artık bir bağımsızlık mücadelesi verilmesi bir zorunluluk olmuştur. Kurtuluş savaşında olduğu gibi birlik beraberlik içerisinde kuvay-i milliye ruhunu yükselterek bu mücadeleye artık başlanmalıdır. Çünkü bizler ya istiklal ya da ölüm diyen bir milletin çocuklarıyız. Bunu hiç bir zaman unutmayalım...

dilaver
15-10-2006, 00:16
Düşüncene kesinlikle katılıyorum. Ben bunu yazılarımda da belirttim. Devletin kurumlarıyla dimdik ayakta olduğunu her zaman söylüyorum. Ordumuz da devletin bir kurumudur. Bu kurumun yıpratılmaması gerekir diye düşünüyorum. *
------------------
* * * *olmadı sayın ezkamo
* * * *hem Kenan Evren'in ipligini pazara çıkaran yazıyı alıntılayıp hem de bu tespit birbiriyle çelişti.
* * * *Türkiyede aydınlar arasındaki temel meselenin devlete karşı duruşta oldugunu düşünüyorum.Daha dogrusu devleti tanımlamakta ve kavramaktan kaynaklanıyor.
* * * * Devlet bir örgüttür ve insanlar için bir örgüttür.Her örgütte oldugu gibi bu örgüt te işlevini yitirdiginde ya da varolan işlevi yetersiz kaldıgı zaman ya da ekonomik ve sosyal gelişimi engelledigi zaman geliştirilmesi hatta degiştirilmesi gerekir.Devletin baba oldugu yaklaşımını terk etmek gerekir.Herşeyden evvel kavranmalıdır ki devlet bir sınıfsal tahakküm aracıdır.Devletin degişmeyen özü şiddet,yapısı içinde ihtiva ettigi sınıflar ya da sınıf ittifakları ,biçimi ise bu şiddetin dozajıdır.
* * * * *Devlet bu gücünü iki araçla uygular.Bir eli sopalı ya da silahlı adamlar,iki bu eli silahlı ve sopalı adamların kendisine karşı gelecek olan muhalifleri koyacakları etrafı kapalı duvarlar.Bu eli sopalı adamlara biz asker ya da polis diyoruz.Askere de ordu genel tanımını yapıyoruz.Temel işlevi dış savunma olan bu güç her ne hikmetse kuruluşundan bu yana herhangi bir dış tehlike için kullanılmamış:ya dış çıkarlar için deniz aşırı ülkelere gönderilmiş ve vatan evladının kanı ile politika yapılmış ya da içeride kullanılmıştır.
* * * * * *ordu tabusunu yıkmak gerekiyor.Dine karşı olan bu sitede Türkiye de din olgusunun kimin tarafından körüklendigini kimin dine destek oldugunu belirtmişsiniz.Bizzat devlet tarafından ve o devletin en temel unsuru olan ordu tarafından.
* * * * * * İstanbul a iki tümen konuşlandırılmıştır.Birinci ordu karargahı da istanbuldadır.Neden çünkü işçi sınıfının ezici bir çogunlugu istanbuldadır.Nitekim toplumsal pratik bunu defalarca kanıtlamıştır.En ufak bir olayda ordu derhal halkın karşısına dikilir,ve sonucu artık kan olmaya başladı.15-16 Haziran ı yaşayıp hatırlayanlarınız varsa o zaman da Türkiye İşçi sınıfının kalkıştıgı en büyük eylem de de polis yetersiz kalınca orduya baş vurulmuş ancak o zamanda istanbul iki gün işçilerin elinde oldugu halde iki yakanın işçilerinin birleşmesini Galata Köprüsünün açılıp Beylerbeyi Tünelinin kapatılmasıyla durdurmuşlardı ve kan dökülmemişti.Ama egemenler hayatlarının en büyüj korkusunu yaşamışlardı.Çünkü ezilenler yürümeye başlamışlardı.Gebzede kalkanlar ile Beykozdan yola çıkanlar Alibeyköyden hareket edenler ile Topkapıdan gelenler ile birleşmeye çalıştılar.Onların en ön saflarında da Deniz Gezmişler vardı.Ve onlar Atatürk ün gençlige hitabesi dogrultusunda yola çıkmışlar ve o ilkeler dogrultusunda 6 filoyu denize dökmüşlerdi.Toplum o kadar politize ve duyarlı idi ki İzmir genelevi kadınları bile Amerikan askerlerini geneleve sokmamışlardı.
* * * * * Ne yazıktır ki egemenler bundan büyük ders çıkardılar yaşamlarında bir kere bile orduya silah dogrultmamış ve mahkeme savunmalarında da görüldügü gibi bizler kemalizmi savunmak için yola çıktık diyenleri asmışlardır.Ve halka karşı gericileşmişlerdir.Şiddet ve baskı politikasını sindirme yöntemlerini hayata geçirmişlerdir.Bunu son perdesi 12 Eylül dür.12 Eylül de halka saldıran direkt ordudur.17 yaşındaki Erdal Eren in idam fermanını veren ordudur.Kaldıki Erdal Eren Anafartalar daki çatışmada asker öldürdügü iddiasıyla asıldıgı halde kesinlikle suçsuzdur.O eylemde yakalanmasının dışında bir suçu yoktur.
* * * * * Gestapo işkencelerini aratacak yöntemleri Diyarbakır Askeri Cezaevindeki tutuklulara uygulayan isim Bir subaydır.Binbaşı Esat Oktay Yıldıran.Yaptıgı işkenceleri anlatmak va yazmak gerçekten insanlıga sıgmaz ve orası askeri cezaevidir.İnsanlar kendilerini yakarak mücadele ateşini sürdürmüşlerdir.
* * * * * *Metris cezaevi gene askeri bir cezaevidir.Bu cezaevindeki yaşananlara tepki karşılıgında pek çok kişi yaşamını açlık grevleri ile yitirmiştir.
* * * * * *Yakın zamanlardaki cezaevlerine barış eylemleri gene hatırlarımızdadır.Yaşamı kurtarma pahasına onlarca tutuklu öldürülmüştür.
* * * * * * Bunları niye yazıyorum.Türkiyede bir miktar demokratik kazanımımız var ise bu mücadele ile alınmıştır.Bu insanlar biz daha demokratik ortamda yaşayalım diye can verdiler.Vatanları ve özgürlükleri için onurları için can verdiler.Teslim olmadıkları için bedel ödedikleri için biz demokratik kırıntılara sahibiz.
* * * * * * Demek ki gericilige karşı birinci koşul bir bedel ödemeyi göz önüne alarak mücadele etmekten geçiyor. * * * * *
* * * * * * *Yukarıda verdigim örnekler orduyu kötülemek ya da küçük düşürmek için ya da ajitasyon için degildir.Durum tespiti içindir.Mücadelenin esas hedefinin devlet oldugunu söylemek içindir.Burada devleti yıkmaktan bahsetmiyorum.Ama yapısının ve biçiminin degiştirilmesi gerekir.Devletin yapısındaki sınıf ittifakının genişletilmesi ve uyguladıgı şiddetin dozajını asgariye indirecek demokratik bir biçime kavuşturulması.
* * * * * * * Halka karşı gittikçe gericileşen devlete bu şiddetini saklayacak,halkı depolitize edecek ideolojik bir üst yapı gerekiyordu.Bizzat Kenan Evren ve onun agaları olan ABD tarafından bu kılıf İslamiyet olarak tespit edildi.Bugün yaşadıklarımız 26 sene evvel nüveleri toplumun en genç beyinlerine atılan çizginin artık verimini vermesidir.26 sene evvel yetiştirilmeye başlanan kadrolar artuk devletin tüm birimlerindedir.Bürokrasinin içindedir,Adalette vardırlar,Milli Egitim in yönetim kadrolarındadırlar.Emniyet ellerindedir.Bir tek ordu da yoklar.Bu da toplumu cuntacılıga götürüyor.Bir laf vardır.Ananı s**** kadı kimi kime şikayet edeceksin.
* * * * * * * Bu ordudan demokrasi beklenebilecegini düşünmüyorum.20 yıldan fazladır kürt meselesinin hallinin en büyük engeli ordu degil midir.Eşref Bitlis in ölümü muallakta hala.25 sene evvel kürt ten bahsetmek cezaevine girmek için yeterli nedendi.Şimdi ise kürtçe TV bile var.Radyo serbest her şey serbest.Madem mahzuru yoktu 30 sene evvel bunu niye yapmadınız da bu kadar kan aktı.Bu akan kanda sizin hiç mi vebaliniz yok.
* * * * * * * *Gericilige karşı ikinci koşul devletin sınıfsal yapısının degiştirilip yaygınlaştırılmasından,ve biçiminin daha az şiddet içerecek biçimde demokratikleştirilmesinden geçmektedir.
* * * * * * * *
* * * * * * * * *saygılaımla

* * * * * * * *devam edecek

15-10-2006, 04:07
Sevgili Dilaver,
Bence şimdi seninki olmadı. Şimdi ben diyorum ki bu ülkede bir bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi verilmesi gerekir. Eğer bu mücadeleyi devleti hedef alarak yapacaksanız ben buna karşı çıkarım. Eğer bu devlet laik ve demokratik cumhuriyetten yanaysa ve eğer bu ülkede bir irtica tehlikesi varsa ve bu devlet de buna karşıysa elbette ben bu devletten yana olacağım. Ordu da bu devletin bir kurumuysa ve laik cumhuriyetin bir sigortasıysa elbette dil uzatırmayacağım. Olayı bu şekilde değerlendirmiş olsaydınız beni anlamış olurdunuz.

Benim de durum tespitim budur. Bizler ilk önce eğer bu ülkede bir tehlike varsa önce o tehlikeyi ortadan kaldırmamız gerekir. İrtica devleti kuşatmış durumda. Sizin de bu devleti hedef almanız kime yarayacaktır. Devlet hakkındaki düşüncelerinize katılıyorum. Ama devleti yıkma düşüncenize katılamıyorum. Eğer katılmış olsam irticayla kol kola hareket etmiş olacağım. Çünkü onların amacı da bu devleti yıkıp şeriatı getirmektir.

Ülkemizin içinde bulunduğu şartları iyi bir şekilde tahlil etmekte yarar var. Eğer bu tahlili yapamazsak çok geç kalmış olacağız. Onun içindir ki hep demokrasi mücadelesi diyorum. Ama gerçek anlamda bir demokrasi mücadelesi. Eğer bunu başarabilirsek bu ülkede her şeyin yerli yerince oturacağını düşünüyorum. Devlet olgusu da dahil. Yok benim mücadelem sınıf temelindedir diyorsanız ona da saygı duyarım. Bu mücadelenizi gerçek anlamda bir demokrasiyle yönetilen bir ülkede daha *rahat bir şekilde verebileceğinizi düşünüyorum.

Biz zaten site olarak çizgimizi laiklik ve demokrasiden yana bir çizgi olarak ortaya koyuyoruz. Onun için de siyasi görüşlerimizi siteye yansıtmaktan yana değiliz. Dolayısıyla bu sitede siyasete yer vermiyoruz. Ama ülkemizin içinde bulunduğu hassas koşulları göz önüne alarak çizgimiz içerisine bunu da koyduk.Her ne kadar dinlerden özgür bir siteysek ülkemizin içinde bulunduğu duruma seyirci kalamayız. Bu anlayıştan hareketle ben bu başlığı açtım. Bunu da bilmenizde yarar vardır.

Ülke olarak zor bir dönemden geçtiğimizin hepimiz farkındayız. Ben istiyorum ki bu zor dönemde bu ülkenin yarınlarına site olarak nasıl bir katkımız olabilir. Onun arayışı içerisinde olmalıyız istedim. Ama üzülerek görüyorum ki bu konular pek önemsenmiyor. Yeterince ilgi görmediği düşüncesindeyim. Onun için de katkı yapmanız için sizi davet etmiştim. Ama siz ise olayı farklı bir boyuta çekerek düşüncelerinizi belirttiniz. Bence asıl tartışmamız gereken konu ülkemizin sorunlarına çözüm önerileridir.

dilaver
15-10-2006, 15:02
Devlet hakkındaki düşüncelerinize katılıyorum. Ama devleti yıkma düşüncenize katılamıyorum.
-------------------
* * yanlış anlaşıldıgımı ya da anlaşılamadıgımı zannediyorum.Böyle bir tepkinin gelecegini varsayarak net olarak şunları yazmıştım.Ya gözden kaçmış ya da sırıtıyor diye düşünülmüş: * *
* * .Burada devleti yıkmaktan bahsetmiyorum.Ama yapısının ve biçiminin degiştirilmesi gerekir.Devletin yapısındaki sınıf ittifakının genişletilmesi ve uyguladıgı şiddetin dozajını asgariye indirecek demokratik bir biçime kavuşturulması.
* * * Bu aslında gerçek bir demokrasi mücadelesidir.Bunu açmaya çalışayım.
* * * *Demokrasi mücaadelesi ekonomik olarak feodal ve aristokrat sınıfların tasfiyesidir.Bunların siyasi uzantılarının pasifize edilmesidir.Din denilen olgunun siyasilikten çıkarılmasıdır.Dinin siyasi ve ideolojik bir kurum olmaktan çıkarılıp bir inanç biçimi halinde bırakılmasıdır.
* * * * Baş tehlike irtica demişsiniz.Böyle bir şeye inanmıyorum.Bu aysbergin görünür kısmıdır.Böyle bile olsa siyasi islam neden bir numaralı tehlike oldu bunu kimler bu hale getirdi bunu iyi kavramak gerekiyor.
* * * * *Siyasi islamın 12 Eylülle beraber dal budak saldıgını 12 Eylülün bize kazandırdıklarından oldugunda hemfikiriz zannedersem. 12 Eylül nedir,bizzat ordudur ve bizzat devlettir.Siyasi İslam bize dışarıdan dikte ettirilmedi.Bir devlet politikası olarak ABD destegiyle önümüze kondu.Bir şer i yok etmek için onun köken ve temellerine inmek gerekiyor.Bu temellerin bizzat devlet tartafından atıldıgını ve korundugunu görüyorsak ne yapmamız gerektigini iyi tahlil etmemiz gerekiyor.
* * * * * Hükümet olmak ile devlet olmak farklı kavramlar.Hükümet olabilirsiniz,parlementoda çogunluga da sahip olabilirsiniz ama bu devlet olmak için kafi gelmiyor.Devlet görünenin dışında bir mekanizma.Nitekim Tayyip parlementoda % 35 çogunluga ragmen devlet olamadı.Ecevit de kendisine yapılan Çigli suikastından sonra kontrgerillanın üzerine gidemedi,hükümet oldu ve sesi kısıldı.Parlemento burjuvazinin ahırı der Lenin:bu tespit herhalde tüm parlemento tarihimiz boyunca hiç bu kadarki dönem kadar gerçeklik ihtiva etmedi
* * * * * Cumhuriyet dönemi içerisinde devlet olabilen İsmet İnönü den başka başbakan ben bilmiyorum.O kadar devlettir ki Mustafa Kemalin bile gücü belli dönemlerde tartışılır.Nitekim çatışmanın ayyuka çıktıgı sönemde görevden alınmıştır fakat o kadar güçlüdür ki Mustafa Kemalden sonra iktidarda ona yüzde yüz zıt bir insan Celal Bayar olmasına karşın ikinci adam olmuştur.
* * * * * * Tayyibi ve siyasi islamı başımıza musallat eden kim devlet degil mi.12 Eylül den sonra insanları depolitize etmek ve mutlulugu bu dünyada degil de öbür dünyada aramalarını ve böylece düzene boyun egmelerini saglamak degil miydi maksatları.Bunda da başarılı oldular.Nitekim siyasi islamın söylemleri sol söylemlerdir.Özgürlük,eşitlik ve demokrasi.Bu söylemlerle oy çogunlugunu aldılar.Yoksa insanlar çok fazla dindar oldukları için AKP ye ya da siyasal islama oy vermediler.
* * * * * * *Daha evvelce kemalizmin üç tane sac ayagı oldugundan bahsetmiştim.Bugün bu sacayaklarından irticayı ön plana aldılar ve onunla göz boyuyorlar ve vakit geçiriyorlar.Bu sayede zinde güçler tasfiye edilebiliyor.Bazı demokratik kazanımların engellenmesi için irtica ve bölücülük bahanesine sıgınılıyor.
* * * * * * * % 10 barajını bu ordu getirdi.Sebep Hadep in ve sol radikal güçlerin temsilinin engellenmesiydi.60 yıllarından tecrübeleri vardı.15 TİP milletvekili *parlamentonun altına üstüne getirmişler ve 435 kişiye meclisi dar etmişlerdi.Çetin Altan ı linç etmeye bile kalkmışlardı.
* * * * * * * *Bu devletin her duruma karşı senaryosu oldugunu düşünüyorumBu senaryoyu da sermaye sınıfları ile ve Silahlı güçleri ile uygulamakta ya da uygularken silahlı güçlerinden medet ummakta.Burada silahlı güçlerin düşünen ve ezilen tarafta degil hakim ,egemen ve dayatan tarafta oldugunu düşünüyorum.
* * * * * * * *Şimdi bizzat devlet eliyle başımıza musallat olan siyasi islamla mücadele etmek için gene devlete güvenmemek gerekir diye düşünüyorum.Güvenmenin yeni bir hayal kırıklıgı getirecegini ve kısır döngünün başka bir sacayagı ile devam edebilecegini hissediyorum.
* * * * * * * *Devletin sınıfsal yapısını degiştirmekten bahsettim.Demokrasi den anladıgımız bu olsa gerek.Devlete egemen olan sınıf ittifakının boyutlarını genişletmek mülk sahibi tüm sınıfların devlet içinde temsilini saglamak.Devleti tekelci emperyal sınıflardan arındırabilmek ya da onların güçleri karşısına milli güçler çıkarabilmek.Bu devleti yıkmak degildir.Şiddet önermiyorum gerekmedikçe.Ama silahlı güçlerin karşısına örgütlü silahsız güçleri çıkarabilmek.Toplumun sivil olarak örgütlenmesi,ve seslerini meydanda duyurabilmesi.
* * * * * * * * Meydanlar çok önemlidir.Meydanlardan çok korkar egemenler.Meydansal tepkiler kabusudur onların.Çünkü meydanlar bir okuldur hem de başka hiç bir yerdeki bilgiyi veremeyecek bir okul.
* * * * * * * * *Diyanet İşleri Başkanlıgı gibi bir kurum var.İmamlara aylık veriyor camilere tahsisat veriyor.Bunları benim vergimle yapıyor.Peki ben imama aylık vermek istiyormuyum bakalım bunu kimse bana sormuyor.Kimse de diyanet kalksın demiyor.Ön koşul diyanet denilen sistemin kaldırılması ve inanç biçimlerinin inanalar tarafından sürdürülmesine izin verilmesi.İsteyen istedigi gibi yaşasın ama devlet destegi almadan yaşasın.Özel hayatına karışılmasın ama kamusal alan farklı olsun.
* * * * * * * * * Temsili demokrasiye % 100 geçilmesine taraftarım.Her egilim,her düşünce temsil edilmeli ve söz hakkı olmalı,düşünce ve düşünceyi ifade özgürlügüne sınır getirilmemeli.
* * * * * * * * * Camilerden vergi alınmalı,elektrik su çöp vergisi vs gibi tüm yükümlülüklerini yerine getirmeli camiler ve ibadethaneler.
* * * * * * * * * MGK denilen kurumun kaldırılıp askerin yalnızca vatan savunması platformuna çekilip asli görevi ile ugraşması saglanmalı.Ve milli savunma bakanlıgına baglanmalı.
* * * * * * * * * Tüm bunlar için olmazsa olmaz mücadelenin temel dayanagı örgüt tür.Her türden ö ve her koşulda tepkisiz kalmayacak demokratik örgütler.Bunun en üst biçimi bir cephe örgütlenmesi en sıradan biçimleri de mahalleyi güzelleştirme dernekleri olabilir.Ama temel mesele yaşamımızı ilgilendiren her konuda örgütlü ve demokratik tepkiyi koyabilecek oluşumlar.Ugur Mumcunun ya da Barış Manco nun cenazesindeki gibi 100 binler medanlara toplanabilirse inanın kimseye yapacak bir şey kalmaz.
* * * * * * * * * *İnanın artık devleti yıkmaktan bahsetmiyorum.30 senede geldigim nokta bu.Ama sınırsız demokrasiden bahsedebiliyorum,olamayacagını bilsem bile.Ama sınırsıza yakını bir demokrasi düşlemek de güzel bir duygu.
* * * * * * * * * *Pek çok tespit yapılabilinir fakat bunlar siyasi olur ve forum içerigi ile bagdaşmaz.Ama irticaya karşı mücadelenin sınıfsal degil ama bir demokratik mücadele oldugunu düşünüyorum.Bu demokratik mücadelede örgütlenip sesini duyurabilmek için meydanlarda olmayı gerektiriyor.Ama demokrasi mücadelesinin sınırları yalnız irtica ile sınırlı kalmamalı .6 Filoyu tekrar dolmabahçeden denize dökmeyi başarabilirsek eger ,incirlikteki üsleri kapatabilirsek,ABD nin cirit atmasını durdurabilirsek bagımsızlık mücadelesinde epey yol alabilecegimizi düşünüyorum.Ama bu mücadelenin rotası devletle degil devlete ragmen olmalıdır.Milli güçlerin devlet içinde filizlenmesini saglamak olmalı ilk amaç.Bundan sonrasını sınıfla beraber snıf için düşünebiliriz.Ta ki o sınıfın kendi halinde bir sınıf olmaktan çıkıp kendisi için bir sınıf olmayı idrak etmesine kadar.

* * * * * * * * * *saygılarımla

15-10-2006, 17:31
Sevgili Dilaver,
Aynı duruşu sergilediğimizi düşünüyorum. Bazı farklılıklara rağmen. Bunların olması da doğal. Önemli olam asgari müştereklerde birleşmek. Eğer bu ülkede bir geniş toplumsal muhalefet yaratılmak isteniyorsa bu temel alınmalıdır. Geçmişte yaşadığımız kısır döngülerden kendimizi arındırıp ülkemizin gerçekleri doğrultusunda hareket edersek bu sürece olumlu bir katkı yapacağımızı düşünüyorum. İşte benim sizden en başta da beklediğim bu katkınızdı. Bu katkınız için size teşekkür ediyorum. Olgun ve kültürlü davranışınızı takdir ediyorum.

İstiyorum ki sitedeki arkadaşlar da bu konuyla ilgili düşüncelerini yazsınlar. Bizim bakış açımız sadece dinlerle sınırlanmamalı diye düşünüyorum. Ülkemizin din dışında başka sorunlarının da olduğunu görmekte yarar var. Asıl temel sorunlarımızı gözden kaçırıyoruz. Halbuki bu temel sorunları çözersek bu din sorununun da çözüleceğini düşünüyorum. Bunu da demokrasi mücadelesi ekseninde çözüleceğini düşünüyorum.

Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini yürütebilmek için örgütlenmek gerekiyor. *Önemli olan örgütlü bir şekilde mücadele etmek. Bu bir partide de olabilr bir demokratik kitle örgütünde de olabilir. Tüm bu parti ve kitle örgütlerinin asgari müştereklerde bir araya gelip bir güç birliği oluşturmaları gerekiyor. Bunun yapılabilmesi için de burdaki yöneticilerin egolarından kurtulup ülkenin çıkarlarını düşünmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Eğer bunu başarabilirsek bir sonuç alabiliriz. Bunun için de her birey sorumluluğunun bilincinde olup bunun gereğini yapmalıdır. Geçmişte bunu yapamadığımız için ülkemiz bu duruma gelmiştir. Örneğin sol fraksiyonların sayısını bile hatırlamıyorum. Bunları görmüş ve yaşayan biri olarak bu deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Saygı ve sevgilerimle...

vartor
15-10-2006, 18:19
Sevgili dilaver,
* * *Devlet tarifini cok guzel yapmissin, gorulenin ardindaki esas gucler. Bu gucleri korukleyen ise, birilerinin menfaati. O birilerini tanimlayabilirsek belki mucadele edebilme imkanimiz da dogabilir. Nedir, kimdir bunlar? Sadece sistem mi yoksa bu sistemden de faydalanmasini bilen baska bir menfaatcilar gurubu mu?
* * * Insan beyni mekanizmasinin en guclu onderleri, birincisi din, ikincisi askeriyedir. Her iki kurulus da cesitli yollardan, bir karincayi bile incitemeyecek bir insani, canavarlastirmaya, gozunu bile kirpmadan bir digerini oldurmeye psikolojik olarak hazirlar.
* * Gine her iki sistem de, en cok iscisi bulunan sirketlerdir. Birinin sermayesi sadece umit, digerininki bircok ulkenin milli gelirinin hemen hemen yarisi.
* * *Ben gine de, bu sistemlerin boyle kalmasindan daha buyuk menfaatleri olan birileri var diye dusunuyorum. Ateist olmasam, adina seytan diyecegim geliyor.

ozgur_beyin
15-10-2006, 18:29
sevgili ezkamo hocam
* * *devketin tüm birimlerinde şeriatçı en azından dindar ayağına yatanlar yarın CHP *iktidara gelse bu tipler hemen kemlist ayağına yatarlar . ben budin ayaklarına yatanları iyi tanırım bu ülkede şeriatı bilerek isteyecek keseim yüzde ondur bunların 100 de 9 uda elifi görse mertek sanırlar

dilaver
16-10-2006, 00:53
degerli forumdaslar
* * bu sınavdan alnımızın akıyla çıktıgımız göre devam edecek sözü verdigim ilk yazımın gerisini yazma cesaretine sahip olabilirim.
* * *Bu aslında yazımın çıplak karnıdır,ve aranızda çok yeni oldugum için bu çıplak karnın tepki toplayacagını düşünüyorum ama ne yapayım ben böyle düşünüyorum ve düşüncelerimi de dillendirmek zorundayım.Bu düşüncelerimi de sayın ezkamonun daveti ile bu topikte yer alan degerlendirmelerin bir eleştirisi mahiyetinde alın.
* * *İzleyebildigim kadarıyla tüm forumda bir Atatürk hayranlıgı var,olması da dogal.Ama muhammed arkadasımızın haklı tepkisi bastırılmış ve vücut bulamamış.Atatürk ki ben Mustafa Kemal demeyi tercih ediyorum Muhammed peygamber ile özdeşleştirilmiş ve yeni bir tabu yaratılmış.Ya da varolan tabu üst boyutlara dogru çekilmiş.
* * * *Dostlar putlara tapmayı red ederken yeni putlar yaratamayız.Mustafa Kemal bir insandı ve de bir önderdi.Ama dokunulmaz erisilmez bir sahsiyet degildi.Bu ülkeyi o kurtarmadı.Ancak kurtaranların önderi,şefi oldu.Tarih kurtarıcıların olmadıgını ogretir bize.Kurtarıcılar ancak peygamberlerdir çünkü onlar vahye sahip olduklarından dokunulmazdırlar.Halbuki Mustafa Kemal hatalarıyla sevaplarıyla bir önderdir ama hakikaten adam gibi önderdir.Peygamberi eleştirirken eleştiri oklarını biraz da Mustafa Kemal e çevirmek gerekiyor ve de kemalizmi aşmak gerekiyor.
* * * * Başka türlü yol alamayız,yol almak için en hassas yerimize degnek batırmak gerekiyor.Sorguluyorum.
* * * * Amasya tamimini 5 kişi imzaladı.Mustafa Kemal,Ali Fuat,Kazım KarabekiRefet ve Rauf Orbay : güzel de kurtulustan sonra bu beşten dördü nerede.
* * * * Ali Fuat Paşa nın anılarından Mustafa Kemal e izmnir suikastinin yapılacagını devletin daha evvelce bildigi ögreniyoruz.(bir tek ali fuat degil pek çok anı bunu dogruluyor,bu bilgiyi 12 eylül ile kıyaslayın) o halde maliye nazırı cavit niye asıldı:ki suclulugu konusunda her halde altemur kılıç dışında bir tepki yoktur.İsmail Canpulat (Selanikte Mustafa Kemal ve Kara Kemal ile bir teşkilat kurmuşlardır) ki çocukluk arkadasıdır ve de ayıcı arif o zamanki en yakın arkadasıdır niye idam edildi.Mustafa Kemal milli mücadeleye başladıgında eliinde iki muntazam güç vardı birisi Ali Fuat ın 20, kolordusu digeri Kazım Karzabekir in 9 . kolordusu.Bu güçler temelinde ve eski ittihatçılarla milli mücadele başlatıldı.Ama sonuçta bu paşalar yok oldu.
* * * * *İttihatçılar gerçekten kahraman insanlardı.Vatansever,ihtilalci gözünü budaktan esirgemeyen insanlar.Kurtuluş savaşımız kahramanlar resmi gecidine Ali İhsan Sabis i almaz.6 ordu komutanıdır.Ordusunu teslim etmez,silahlarını kaçırır,hileyle istanbul a çagrılır ve tutuklanır Maltaya gönderilir.Yakup Şevki Paşa 9 Ordu komutanıdır.Damat Ferit telgraf çeker teslim olmazsan bizim anamızı belliyecekler der.Gene teslim olmaz.Silahları halka dagıtır sonunda ordusu lagvolur kolordu yapılır İstanbul a gider ve Maltaya sürülür.Mustafa Kemal Paşa 7 ordu komutanıdır,ordusunu bırakır ve İstanbul a gider Perada bir ay kalır.
Fahri Paşa Medine kahramanı,devlet teslim olur mondros mütarekesi yapılır adam ancak 2 ay sonra teslim olur.Medineyi terk etmez.Muhammed in mezarına girer bombalarla ve çıkartamazlar.Çıktıgı zaman tüm Arap ulusu ki osmanlıya isyan halindedir saygıyla ugurlarlar onu.
* * * * * * O kadar çok yazmak mümkün ki,teşkilatı mahsusadan,Hüseyin Askeriden,Kuşçubaşı kardeşlerden hatta enverden.Bunların hepsi kahramandır,idealist kahramanlardır.Ama ne yapıyoruz,bunları yok sayıyoruz ve tarihimiz tek kahramanlı tek panteonlu bir hale getiriyoruz.
* * * * * * Resmi tarihimiz yeniden yazmamız zorunludur.Tarihimizi istedigimiz gibi degil oldugu gibi yazmamız zorunludur.Geçmişle hesaplaşmamız zorunludur.En başta da kemal le başlamak gerekiyor.Kemal ile kemalizmi ayırmak gerekiyor.neden mi gerekiyor
* * * * * * *Forumdan bir örnek vereyim.Çok yeniyim belki yanılıyorum ama Dogu Perinçek gibi bir solcuyla beraber olacagıma bu formun üyesi muhammed gibi bir kardeşimle ittifak yapmayı tercih ederim.
* * * * * *Resmi tarihimizle yüzleşmek ileri dogru yürüyüşümüzde bir ön koşul gibi görünüyor

* * * * * * * saygılarımla

dilaver
16-10-2006, 01:03
Örneğin sol fraksiyonların sayısını bile hatırlamıyorum. Bunları görmüş ve yaşayan biri olarak bu deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Saygı ve sevgilerimle... *
---------
* * sayın ezkamo ben bunların sayısını 49 olarak hatırlıyorum.Tabii 1980 e kadar olan dönemde.Ama şimdi hatırlamak bile istemiyorum.Şu anda bir tek demokrasi ve demokratik mücadele ilgilendiriyor beni.Sol fraksiyonlar gene kendi kendilerini eşeysiz olarak üretsinlar bu onların sorunu.
* * * Ben gerçekten inanan müslümanlar ile birlikte bir demokrasi mücadelesi verebilecegimize inanıyorum.Sonuçta tüm kavgalar bir çıkar kavgasıdır.Birliktelik te çıkar birlikteligidir.Ezilen işçezilen kürezilen müslüman ve ezilen gayrimüslüm aynı çatı altında birleşenilir.Bu platform şayet ezilenlerin birligi platformuysa ortak da bir hedef varsa sorun olmaz gibi geliyor.En azından dünya pratigi böyle söylüyor.

* * * *saygılarımla

16-10-2006, 04:59
Sevgili Dilaver,
Tarihimizle yüzleşmekten korkmayalım. Ben de böyle düşünüyorum. Hiç bir arkadaşımızın Atatürk'ü peygamber statüsünde değerlendirdiğini zanetmiyorum. Zaten böyle düşündüğümüz zaman peygamberleri eleştirmeye hakkımız olmaz. Atatürk de bir insandır. Elbette eleştirilecektir. Bunda hem fikiriz. Yanlız Atatürk'e gelene kadar yüzleşmemiz gereken bir çok tarihi olay var. İkincisi. Bir kişiyi değerlendirirken o dönemin içinde bulunduğu koşulları göz önünde bulundurmak gerekir. Eğer Atatürkü de dönemin koşullarını göz önüne alarak değerlendirirsek daha iyi anlamış oluruz. Yani sonuç olarak Atatürk Türkiye Cumhuriyetinin kurucu lideri olarak olarak tarihe damgasını vurmuştur.
Evet arkadaşım. Ben gerçek anlamda bir demokrasi mücadelesinden yanayım. Bu ülkede Atatürk devrimleriyle birlikte bir aydınlanma süreci yaşanmıştır. Bu ülkenin büyük çoğunluğunun laiklikten yana olduğunu hepimiz biliyoruz. Özgür arkadaşımızın da dediği gibi laiklikten yana olmayan güçlerin oyu bu ülkede yüzde onu geçmez. Eğer bir demokrasi mücadelesi verilecekse elbette inançlı kesimlerin desteğini almadan bu gerçekleşemeyecektir. Ben de sizin gibi düşünüyorum. Sevgilerimle...