Orijinalini görmek için tıklayınız : Tanrının ve bir kutsal kitabın olmaması bana acı veriyor
angel333
30-09-2012, 16:15
Tanrı neden yok neden
Neden kutsal bir kitap yok
Bana yol gösteren hiç birşey yok
Yaşamak için amaç yok
İyi yada kötü olmak için amaç yok
Tanrının olmaması bana çok acı veriyor...
Tanrıyı çok aradım ama yok
Çok dua ettim ama yok
Bir kutsal kitap yok
İnsanın var olma amacı yok
Her yer kötülük
Bazen çıldıracak gibi oluyorum
İntar edecek gibi oluyorum
İnsan çok aciz varlık
İyi insanlar hep acı çekiyor
Neden neden neden................
Ahlaksız
30-09-2012, 16:25
Afganistan/Irak/Somali gibi bir ülkede yaşamadığın için haline şükret:)
Hayali varlıkların ve onların boş )ve o kadar insani) sözlerinin hayatını yönlendirmesinden kurtulmuş olman hiç mi sevinç verici değil?
Alışırsın kardeş, yapacak bir şey yok. Bu konuda kimsenin elinden bir şey gelmez.
Sonra da eskilerinin yerine başka şeyler koyarsın, koymak zorundasındır.
İyi tarafına bakmak teselli verir mi, pek sanmıyorum ama en azından Demokles'in kılıcı gibi tepende duran bir cehennem tehdidi yok artık.
Nevandaar
01-10-2012, 01:36
Dinden çıktığımı kendime itiraf edebildiğim zaman dilimi benim için de feci sancılı geçmişti. Bir yaratıcının varlığı o kadar netti ki kafamda. Dünyam başıma yıkılmıştı.
Düşündüm, çok düşündüm.
Bir gün telefon çalsa ve annemin öldüğünü söyleseler ne hissedecektim?
Şu hayatta her şeyden ama her şeyden çok çok daha fazla sevdiğim annem bir daha var olmamak üzere yok olup gitti. Bitti, her şey bitti.
Bazen de kendimi düşünüyordum.
Örneğin; gizli kalp hastası olanlar var. Yatağa yatıp uykusunda kalp krizi geçirip bir daha kalkamayanlar var. Ya ben de bir gün yatağa yatıp bir daha kalkamazsam?
20'lerin başlarındaydım. Hayatım inanılmaz kötü gidiyordu ve de yapmak istediğim milyon tane şey vardı. Yapmak istediklerimi hesapladığımda birkaç yüz sene yaşamam gerekiyordu ama ben daha hiçbirine bile başlayamadan uykuya yattığım yatağım mezar olabilirdi, ki hala da olabilir.
Böyle böyle derken zamanla, insanın akıl sağlığını zorlayan düşünceler hafifliyor. Yine her şeyin farkında oluyor, ve hatta belki daha da fazla can acıtıcı şeyler öğreniyorsun ancak sürekli pis kokan ortamda bir zaman sonra nasıl kokuyu fark etmemeye başlıyorsan bu konuda da zamanla ilk zamanlar gösterdiğin refleksleri göstermemeye başlıyor alışıyorsun.
Şu anda 26,5 yaşındayım ve light müslüman zamanlarımdaki gibi yaşıyorum neredeyse. Hiç yaşlanmayacak, kesinlikle hiç kaza geçirmeyecek, sakat kalmayacak, ölmeyecekmiş gibi.
Richard Dawkins amcamızın söylediği gibi; hayat muhteşem bir gösteri, ve bunu doya doya seyredin, seyredelim :)
Tabi şunu da unutmamak gerekir:
Öldükten sonra bir yaratıcı ile karşılaşmayacağımızı da kimse bilemez :)
Biz işimizi kış tutalım. Artık bahtımıza ne çıkarsa :)
Tanrı neden yok neden
Neden kutsal bir kitap yok
Bana yol gösteren hiç birşey yok
Yaşamak için amaç yok
İyi yada kötü olmak için amaç yok
Tanrının olmaması bana çok acı veriyor...
Tanrıyı çok aradım ama yok
Çok dua ettim ama yok
Bir kutsal kitap yok
İnsanın var olma amacı yok
Her yer kötülük
Bazen çıldıracak gibi oluyorum
İntar edecek gibi oluyorum
İnsan çok aciz varlık
İyi insanlar hep acı çekiyor
Neden neden neden................
Sayın Angel,
Göremediğimiz, duyamadığımız, gösteremediğimiz o kadar çok kavram var ki bu kavramları var diye bilmekteyiz. Örnek ''ZAMAN'', zamanı gösteremezsiniz. Bir başka örnek de ''ZİHİN'' onu da gösteremezsiniz.
Ancak görüp de, duyup da, başkalarına gösteremediğimiz gerçekler de var.
Bunlara ''VAR'' diyebiliyoruz. Örnek olarak ''RÜYALARIMIZI'' verebilirim. Ve düşüncelerimiz içimizde gizli...Düşüncelerimizi kimseler bilmez, biz söylemedikçe!
Şimdi siz eğer TANRI'yı gerçekten aramış olsaydınız, tanrının sizin içinizde sizinle ve herkesle birlikte olduğunu da görecektiniz. Öyle ki verdiğim örnekler bunu çok açık bir şekilde göstermektedir. Siz var mısınız? Yok musunuz? Tanrı işte bu soruda belirgin.
Kutsal kitabı siz içinizdeki Tanrı ile birlikte yazmaktasınız.
Yaşamın manasını henüz öğrenemedinizse, endişe etmeyin, sağlığınızda bir gedik oluşursa onu da öğrenirsiniz.
Esenlik dileklerimle,
spartacus
01-10-2012, 02:56
Tanrı neden yok neden
Neden kutsal bir kitap yok
Bana yol gösteren hiç birşey yok
Yaşamak için amaç yok
İyi yada kötü olmak için amaç yok
Tanrının olmaması bana çok acı veriyor...
Tanrıyı çok aradım ama yok
Çok dua ettim ama yok
Bir kutsal kitap yok
İnsanın var olma amacı yok
Sevgili angel333
Hepsi bir yana neden bir AMAÇ arıyoruz? Tanrı olmak zorunda mı? Bir amaç olmak zorunda mı? Değil. Amaç zihni, subjektif bir olgu, varlık ise(genel, nesnel anlamıyla) nesnel ve amaçsız. Kısaca amaç olmak zorunda değil. Bir irademiz, zihnimiz var ve canlıyız, organize hareket edebiliyor ve planlar yapabiliyoruz. İlla bir amaç yükleyeceksek, planlarımız, organize hareketlerimiz, hedeflerimiz, aldığımız etkilerden verdiğimiz tepkilere kadar bir dolu amaç yükleyebiliriz...
Doğa da bir amaç aramak, doğaya bir irade vermek çabasına dönüşür.(çünkü amaç iradi, zihni bir olgu, bir irade yoksa, amaçta olmayacaktır.). Bu çaba ise eni, sonu bu amacı güden bir varlık, irade olmalı-tanrı- sonucuna varmış. Bu konuda, başından beridir sorun, illa bir amaç aramak, amaçsızlığı kabullenememekten, normal karşılamamaktan kaynaklandı. Amacı normal karşılıyorsak, amaçsız varlığı da normal karşılamalıyız.....
Boşverin amacı, iradeniz dışında bir amaç aramayı vs. Amaç iradelerden bağımsız değil, varlık ise iradeden bağımsızdır. İyi ya da kötü olmakta yine insana ait. İyi ya da kötünün ölçütü nedir? Kime, neye göredir? ortalama bir ölçü konulabilirse, bu ölçüte göre iyi ya da kötü olabilirsiniz. İyi olmak için çabalamaktansa, ölçütlere bakmak bence yeterli..
Siz nasıl bir yoldan ve rehberden bahsediyorsunuz tam anlayamadım, ama bu gün en büyük sorun, yol ya da rehber değil, maalesef insan ve toplumsal yaşamın dengesizliği, adaletsizliği, eşitsizliğidir. Bu insanları karamsarlığa, çaresizliğe, çıkar bir yol bulamamaya, yalnızlığa, elden bir şey gelmezciliğe, çaresizliğin kabulune vs mahkum ediyor.. Nedeni ise, dünya kimsenin malı değilken, üzerinde yaşayan insanlar, bazı aşırı bencil arzularla oluşan dengesiz sistemler sonucu, çok ağır ve eşitsiz koşullara mahkum. Asıl sorun da çıkmazda buradan kaynaklı diye düşünüyorum. Birileri zor hayat şartlarına mahkum ettikleri insanlar üzerinden eğlenirken, çoğunluk bütün ömrünü çıkmaz sokaklarda, ağır stres altında, gelecek korkusu ve kaygısıyla, mutsuz geçiriyor ve maalesef adı konmamış bu kaygılar bir çok farklı biçimde dışa yansıyor. Tanrı, amaç, gelecek, hayatın amacı yok gibi sonuçlara kadar varıyor... Laftan öte gitmeyen, masalımsı, hayal dünyalarından öte geçmeyen bir rehber olsa ne olur, yol olsa ne olur? Bunca sıkıntılar arasında masalımsı sözler, Polyannacılık, öldükten sonra öte alemde şarap ırmakları olacak vs uyuşturucu, kabullendirici sözler insana ne verebilir, nereye kadar verebilir?
Doğa, evren amaçsız bu nesnel açı, öznel açıda ise insan amaçsız değil. İradesi var ve bu açıdan amaç çerçevesinde karamsarlığa düşmek anlamlı değil diye düşünüyorum. İrademiz varsa amaçlarımız da var demektir ve yaşam da ayrışmaz bir parçası.
spartacus
01-10-2012, 03:08
Ancak görüp de, duyup da, başkalarına gösteremediğimiz gerçekler de var.
Bunlara ''VAR'' diyebiliyoruz. Örnek olarak ''RÜYALARIMIZI'' verebilirim. Ve düşüncelerimiz içimizde gizli...Düşüncelerimizi kimseler bilmez, biz söylemedikçe!
Şimdi siz eğer TANRI'yı gerçekten aramış olsaydınız, tanrının sizin içinizde sizinle ve herkesle birlikte olduğunu da görecektiniz. Öyle ki verdiğim örnekler bunu çok açık bir şekilde göstermektedir. Siz var mısınız? Yok musunuz? Tanrı işte bu soruda belirgin.
Rüyalar nasıl bir gerçeklik ki? Onları kıstas alarak içimizde tanrı gerçekliği oluşturacağız, zorumuz ne? Olmadı Alice ve tavşanına sarılalım, daha iyi fikirlerim var? Neden iyi kalpli sihirbazlar edinmiyor ve içimizdeki sihirbazı aramıyoruz? Değil mi? Uyuşturucular illa kimyasal olmak zorunda değil, böyleside var netekim...
Olimpiyat
01-10-2012, 08:55
İyi ya da kötü olmanın amacı neden olmasın ki.
İnsanlığa en büyük kötülük dinlerden gelmiştir.
Bu beladan kurtuldun, artık iyi olmak için bir amacın var.
Steven weinberg'in sevdiğim bir sözü var.
Din insanlık onuruna bir hakarettir. Din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi şeyler, kötü insanlar kötü şeyler yapacaktır; ama iyi insanların kötü şeyler yapması için din gerekir.”
angel333
01-10-2012, 23:06
Arkadaşlar işin kötü yanı yıllardır ateist olmaya alışamıyorum....
Bir tanrıya yada bir dinede inanamıyorum...
Çünkü tüm dinlerin bir açığı var...
Şu lanet İslamdan kurtuldum o benim için çok büyük bir adım...
Dünyaya bakışım çok iyi oldu ama hiç bir zaman mutlu olamıyorum...
Hep bir eksiklik var içimde.....
Kardeş,
Çık gez hava al.
Bırak bu çürümüş, kalıplaşmış, donmuş fikirleri.
Bunlardan sana yarar gelmez.
Çalış, kendini ve aileni geliştir.
Kendine zaman ayır.
Sevdiklerinle birlikte ol.
Hayattan zevk almasını bil.
Üç günlük dünyada gereğinden fazla gam yeme.
Tanrı varsa var.
Yoksa yok.
Bundan sana ne!?
Tanrı'dan sana ne !
http://blogir.net/wp-content/uploads/2011/08/afrika-yardim-kampanyasi.jpg
http://www.shafaqna.com/turkish/media/k2/items/cache/8c4e7ddecfb739ef5c33c55621b27630_XL.jpg
Tanrı, bu çocuklarla ilgilenmiyor da
sen niye Tanrı'yla ilgileniyorsun?
Tanrı' bu durumu düzeltmiyor ve hiç bir şey yapmıyor.
Bu insanlar ölüyor her gün.
Gücü var diyelim ama kılını kıpırdatmıyor.
Peki sen niye çabalıyorsun vatandaş?
"Tanrı egemendir" şeklinde zırvalanıyor.
Ne egemeni?
Hani, egemense tüm bu olumsuzluklara müdehale ederdi.
Lafla olmaz bu egemen olma safsatası.
Eylemle olur.
Boş konuşmakla olmaz.
Tanrı yarattığı varlığın can çekişmesine göz yumuyor.
Sana ne oluyor ey ademoğlu?
Bizim içimiz yanıyor.
Kahroluyoruz.
Gücüm olsaydı DUR!! derdim.
Demezsem namerdim.
Peki Tanrı?
Asıl namert olan -eğer varsa- O'dur!
Firestorm
03-08-2013, 00:41
Tanrı neden yok neden
Neden kutsal bir kitap yok
Bana yol gösteren hiç birşey yok
Yaşamak için amaç yok
İyi yada kötü olmak için amaç yok
Tanrının olmaması bana çok acı veriyor...
Tanrıyı çok aradım ama yok
Çok dua ettim ama yok
Bir kutsal kitap yok
İnsanın var olma amacı yok
Her yer kötülük
Bazen çıldıracak gibi oluyorum
İntar edecek gibi oluyorum
İnsan çok aciz varlık
İyi insanlar hep acı çekiyor
Neden neden neden................
Aşırı saçma bir tavır....
Niye kendine ulvi bir amaç arıyorsun ki? Basit şeyler ile neden kendini bi şekilde mutlu etmiyorsun yada basit gibi görünen şeyler için neden yaşıyamıyorsun? Egodan başka bir şey değil.... İyilik, kötülük, acı vb her şeylere aşırı takılıyorsun ama bunu bırak bunlar hayatın yan etkileri kendine bir amaç edin ve onun için yaşa... En doğrusu budur.
Yok diye birşey olmadığı için olabilir.
Hayret bize neden yok değilde, size yok.
Kötü fikirle iyi murada erilmez.
Bana kalırsa tanrı'nın olmadığına dair kesin bir delil ortaya koyamazsınız. Tutarlı bir şekilde kesin ve şüphesiz olarak -tanrı yok- diyebilmeniz için, -neden-lere sağlamalı şekilde cevaplar vermeniz gerekir, nasıllara değil.
Modern bilim sadece nasıllara cevap verir ve bunlar hiçbir şekilde tanrı'nın olmadığına dair ıspat niteliği taşımaz. Çünkü herzaman "neden?" sorusunu sorabiliriz. Cevap veremediğimiz soru ya da sorular olduğu sürece bir kavramı kesin bir dille reddetmek tutarlı ya da mantıklı bir yaklaşım mı peki? Tabiki değil.
Su arkadasa tutarli yanit verecek biri var mi?
Uzun sözün kısası Tanrı benim :)
Olmadığımı kim iddia edebilir? Neye dayanarak, hangi niteliklere bakarak?
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=30866&page=4
Yok diye birşey olmadığı için olabilir.
Hayret bize neden yok değilde, size yok.
Kötü fikirle iyi murada erilmez.
Cümlelerinizi biraz daha açar mısınız?
Tam olarak kavrayamadım mesajınızı.
Teşekkürler
Bana kalırsa tanrı'nın olmadığına dair kesin bir delil ortaya koyamazsınız. Tutarlı bir şekilde kesin ve şüphesiz olarak -tanrı yok- diyebilmeniz için, -neden-lere sağlamalı şekilde cevaplar vermeniz gerekir, nasıllara değil.
Modern bilim sadece nasıllara cevap verir ve bunlar hiçbir şekilde tanrı'nın olmadığına dair ıspat niteliği taşımaz. Çünkü herzaman "neden?" sorusunu sorabiliriz. Cevap veremediğimiz soru ya da sorular olduğu sürece bir kavramı kesin bir dille reddetmek tutarlı ya da mantıklı bir yaklaşım mı peki? Tabiki değil.
O tanrıyı deniz kızı ya da ejderha yapsak bir şey değişir mi peki?
Eğer illaki kanıt getirilecekse,
Bir şeyin yokluğu değil,
varlığı kanıtlanmalıdır.
Masanın üstünde görünmez bir ayı var diyorum.
Halbuki yok.
Sen var diyorsun mesela.
O zaman bana göstermelisin.
Olmayan bir şeyi zaten gösteremezsin ki!
Masanın üstünde algılanamayan görünmez bir ayının varlığını
nasıl kanıtlayacaksın?
Ben yok diyorum.
Kanıt, iddia sahibine aittir.
Üstelik varlığın kanıta da ihtiyacı yoktur.
Zaten var-lık, var-olandır.
Orada, ortada olandır.
Güneş bir varlıktır.
Tartışıyor muyuz güneşin varlığını?
Tanrı'nın varlığından nasıl bahsedebilirsiniz?
Tanrı zaten varlık değildir.
Var olma niteliklerini taşımamaktadır.
Tanrı, varlık sahasında değil,
Mitolojik sahada yer almakta ve incelenmektedir.
Bana kalırsa tanrı'nın olmadığına dair kesin bir delil ortaya koyamazsınız. Tutarlı bir şekilde kesin ve şüphesiz olarak -tanrı yok- diyebilmeniz için, -neden-lere sağlamalı şekilde cevaplar vermeniz gerekir, nasıllara değil.
Modern bilim sadece nasıllara cevap verir ve bunlar hiçbir şekilde tanrı'nın olmadığına dair ıspat niteliği taşımaz. Çünkü herzaman "neden?" sorusunu sorabiliriz. Cevap veremediğimiz soru ya da sorular olduğu sürece bir kavramı kesin bir dille reddetmek tutarlı ya da mantıklı bir yaklaşım mı peki? Tabiki değil.
Her şey için geçerli.
Tanrıya has bir şey değil ki bu.
Ağzından alev çıkaran ejderha da bu kategoriye rahatlıkla girer. Yani bu bir kıstas değil.
O tanrıyı deniz kızı ya da ejderha yapsak bir şey değişir mi peki?
Değişir tabi ki deniz kızı ya da erderha atomlardan oluşan yaratıklar (:
Eğer illaki kanıt getirilecekse,
Bir şeyin yokluğu değil,
varlığı kanıtlanmalıdır.
Masanın üstünde görünmez bir ayı var diyorum.
Halbuki yok.
Sen var diyorsun mesela.
O zaman bana göstermelisin.
Olmayan bir şeyi zaten gösteremezsin ki!
Masanın üstünde algılanamayan görünmez bir ayının varlığını
nasıl kanıtlayacaksın?
Ben yok diyorum.
Kanıt, iddia sahibine aittir.
Üstelik varlığın kanıta da ihtiyacı yoktur.
Zaten var-lık, var-olandır.
Orada, ortada olandır.
Güneş bir varlıktır.
Tartışıyor muyuz güneşin varlığını?
Tanrı'nın varlığından nasıl bahsedebilirsiniz?
Tanrı zaten varlık değildir.
Var olma niteliklerini taşımamaktadır.
Tanrı, varlık sahasında değil,
Mitolojik sahada yer almakta ve incelenmektedir.
Birşeyin yokluğu kanıtlanmadığı sürece yok diyemeyiz. Akademik bilimde de aynı şekilde, ortaya sağlamalı bir anti-tez sürülmediği sürece tez reddedilemez. Ve perspektif meselesi. Tanrı sonucuna felsefi çözümler adına ulaşabilmek mümkün, masanın üstündeki yok olan ayıyla bir alakası yok yani. Tanrı'nın varlığı gösterilmekten ziyade daha çok kavramsal bir konu, algılanabilir/akledilebilir bir kavram. Yani müzik duyduğumuzda müzisyenin varlığını akledebileceğimiz gibi. Herhalde o an müzisyeni fiziksel olarak göremediğimiz için varlığını inkar edecek değiliz? Ki masanın üzerinde ayı olsaydı zaten algılanırdı. Olmayan birşeyi nasıl kanıtlayayım, eğer masa önümüzdeyse ve üzerinde ayı yoksa ayının olmadığı kanıtlanmıştır zaten, ancak tanrı'nın üzerinde olduğu masa önümüzde mi? Hayır. Öncelikle o masaya, yani sağlamalı anti-tez'e/net bilgiye ulaşmamız gerekiyor, ki insanoğlunun şu an bunun için gerekli donanıma sahip olduğunu söyleyemem.
Her şey için geçerli.
Tanrıya has bir şey değil ki bu.
Ağzından alev çıkaran ejderha da bu kategoriye rahatlıkla girer. Yani bu bir kıstas değil.
Hayır bu kategoriye girmez ejderha, fiziksel evren içindeki bir obje sonuçta. Tanrı'nın evren içindeki bir obje olması -gibi- bir düşüncenin tutarlı bir tarafı yok, ama belki eski uygarlıklar için vardı. Fiziksel evren bilgisine az buz sahip bir zihnin felsefi sebepler üzerinde şekillenen tanrı anlayışıyla, Thor, Zeus, Ra gibi hayali varlıkları tanrılıkla sıfatlandıran toplumların anlayışlarını ayırt etmek gerekiyor bana kalırsa.
mrdragon
03-08-2013, 23:07
O tanrıyı deniz kızı ya da ejderha yapsak bir şey değişir mi peki?
Deniz kızı yapta ejderha olmaz. Bana ayıp olur üstad.
Sayın Müminlere;
Tanrı adına özelliklerine ne koyarsak koyalım bir hikayeden ötede duramayacak. Bir masala ne kadar inanırsanız o gerçeğiniz olacak
X putuna tonla adak adadım dua ettim. Sonuç a ile z arasında değişkenlik gösteren rastlantısal bir durum.
Bugüne kadar tanrıyı ne bilirseniz bilin, eylemleri tanrı değil ona inanan insalar gerçekleştiriyor. vurun kafire, din elden gidiyor yakıverin.
Zeliha yine fingirdeşmiş yakalayın. Yılanlarla dolu kuyuya atacağız Minton öyle istiyor kutsal taşında.
Yüce baş rahip serus kaçmış hiçbir yerde bulamıyoruz.
Bu dünyada kaçsın bakalım. Eninde sonunda ölecek nebut'un zindanına işkenceye postalanacak ama en iyisi mi siz yinede görürseniz yılanlarla dolu kuyuya atmayı ihmal etmeyin.
Siz inandıkça aklınızda putlaştırdığınız tanrı, buraya yazdığınız birkaç satırdan ibaret olacak.
Birşeyin yokluğu kanıtlanmadığı sürece yok diyemeyiz. Akademik bilimde de aynı şekilde, ortaya sağlamalı bir anti-tez sürülmediği sürece tez reddedilemez. Ve perspektif meselesi. Tanrı sonucuna felsefi çözümler adına ulaşabilmek mümkün, masanın üstündeki yok olan ayıyla bir alakası yok yani. Tanrı'nın varlığı gösterilmekten ziyade daha çok kavramsal bir konu, algılanabilir/akledilebilir bir kavram. Yani müzik duyduğumuzda müzisyenin varlığını akledebileceğimiz gibi. Herhalde o an müzisyeni fiziksel olarak göremediğimiz için varlığını inkar edecek değiliz? Ki masanın üzerinde ayı olsaydı zaten algılanırdı. Olmayan birşeyi nasıl kanıtlayayım, eğer masa önümüzdeyse ve üzerinde ayı yoksa ayının olmadığı kanıtlanmıştır zaten, ancak tanrı'nın üzerinde olduğu masa önümüzde mi? Hayır. Öncelikle o masaya, yani sağlamalı anti-tez'e/net bilgiye ulaşmamız gerekiyor, ki insanoğlunun şu an bunun için gerekli donanıma sahip olduğunu söyleyemem.
Bak bazı cümlelerin altını çizdim.
Ne yazık ki sen benim yazdığımdan hiç bir şey almamışsın.
Birşeyin yokluğu kanıtlanmadığı sürece yok diyemeyiz. Akademik bilimde de aynı şekilde, ortaya sağlamalı bir anti-tez sürülmediği sürece tez reddedilemez.
Bir şeyin yokluğu nasıl kanıtlanıyor?
Şeyden bahsediyorsun.
Bana da bu "şey"in yokluğunu kanıtla diyorsun.
Yani aklınca bir şey var.
ve bunun yokluğunu kanıtladın mı ki "yok" diyorsun.
Tezi ortaya koy ki, anti tezi yerleştirelim.
Sen tezi ortaya koymuyorsun.
Tez, Tanrı vardır inanışı DEĞİLDİR!
Sana anlattım.
Ama sen almamayı tercih ettin.
Anladığını düşünüyorum aslında.
Bakış açın bir hayli çürük.
Önce şeyi ortaya koyacaksın.
Sonra Bunun olmadığını kanıtla diyeceksin. Tamam mı?
ZATEN VARLIK OLUNCA, KANITA DA GEREK YOK!
Peki şey nedir yada nerededir?
Bunu şu cümlenle açıyorsun:
Tanrı sonucuna felsefi çözümler adına ulaşabilmek mümkün, [/U]masanın üstündeki yok olan ayıyla bir alakası yok yani. Tanrı'nın varlığı gösterilmekten ziyade daha çok kavramsal bir konu, algılanabilir/akledilebilir bir kavram.
Tanrı fikrine felsefi bakış açısıyla gidilebilir diyorsun.
Yani DİN FELSEFESİnden bahsediyorsun.
Tanrı kavramı, felsefe çerçevesinde din felsefesine girer.
Ontolojik çıkarımlardan da belki bir şeyler üretirsin.
Olabilir.
[U]Fakat bu yapılanlar, felsefedir. Düşüncedir, fikirdir.
Tanrı portrelerine inanç, adından da belli olacağı gibi İMAN ile olur.
Yani İMAN EDERSİN BİR TANRIYA!
İnanç beslersin.
Ben de Tanrı'nın bir KAVRAM OLDUĞUNU kabul ediyor
ve her ortamda ifade ediyorum.
Kavramın yaratıcısı yada kavramı ortaya koyan kimdir?
İNSAN!
Yani bu kavramı insan türü ifade ediyor.
Başka bir şey YOK!
Tanrı'nın algılanabilir olduğunu,
hatta bir müzik ve müziği yapanı örnek vererek İYİ HALT EDİYORSUN!
Müziği duydun, dinlemeye başladın.
Bu aşamada zaten sanatçının varlığını kimse sorgulamıyor.
Peki Tanrı için de durum bu kadar NET VE AÇIK mıdır?
Senin verdiğin örnek, tamamen saptırmaca ve safsatadır.
Radyoyu açtık.
Müziği dinledik.
Biz radyonun ve sanatçının varlığı ile karşı karşıyayız.
Bu konuda tartışamayız bile.
Tanrı için durum bu mudur?
Algılanan şey nedir?
Kavramsal bir durum diyorsun.
Tamam!!
Kavramsaldır.
Biz "kavramı algılıyoruz o halde Tanrı vardır" mı diyeceğiz?
Hayır!
ORTADA OLAN TEK ŞEY TANRI KAVRAMI
BUNUN DIŞINDA BİR ŞEY YOOOOOK!!
Algılanabilmesi için, beş duyuya yada birine hitap edebilmesi gerekir.
En azından duyulara hitap etmesi ve duyular aracılığı ile fark edilmesi gerekir.
DOLAYISIYLA TANRI DEDİĞİMİZ HAYALETİN DE ALGILANMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR!
Çünkü duyuarla algılanıp, zihinsel süzgeçten geçen
ve analitik zekada işlenen bir şey değildir.
VAR DİYORSAN, var olanı algılatman
yada varlığını ortaya koyman gerekir.
Bundan kastım;
bize çıplak gözlerimizle görebileceğimiz şekilde bir Tanrı göster DEĞİLDİR!
YANİ ÖNCE tezi ORTAYA KOY HELE
mrdragon
04-08-2013, 00:37
Birşeyin yokluğu kanıtlanmadığı sürece yok diyemeyiz. Akademik bilimde de aynı şekilde, ortaya sağlamalı bir anti-tez sürülmediği sürece tez reddedilemez. Ve perspektif meselesi. Tanrı sonucuna felsefi çözümler adına ulaşabilmek mümkün, masanın üstündeki yok olan ayıyla bir alakası yok yani. Tanrı'nın varlığı gösterilmekten ziyade daha çok kavramsal bir konu, algılanabilir/akledilebilir bir kavram.
Sağlıklı bakış açısı olduğu söylenemez.
4 yaşındaki yiğen der ki, dayı 4 bacaklı 3 burunlu kurabiye canavarı beni yiyecek.
Öyle bir şey yok diyemem çünkü yokluğu kanıtlanmadı. Yokluğu değil varlığı kanıtlanmalı. Varlığı kanıtlanmadığı sürece yok muamalesi görür.
Bu bakış açısında varlığı daha kanıtlanmayan herşeyin varolabiliritesi mümkündür diyebilirsiniz ama sonsuz bir denklemde sizin var diye kabullendiğiniz iddia ne kadar tutarlı olur işte o tartışılır.
Yani müzik duyduğumuzda müzisyenin varlığını akledebileceğimiz gibi. Herhalde o an müzisyeni fiziksel olarak göremediğimiz için varlığını inkar edecek değiliz?
Müzik duyduğunuzda müzisyenin varlığını akledebilmeniz bir deneyim ürünüdür. Çünkü müzik yapan müzisyenleri zaten görmüşlüğünüz de bilmişliğiniz de vardır. Oysa ilk gözlemsel döngülerde küçük çocuklar gelişir ve ögrenirken olaylara başta sizin gibi yaklaşmazlar. Bilgiler ile donatıldığınızda bakış açılarınız değişiyor.
Rüzgar eşliğinde kulağa geldiği düşünülen ıslık melodileri dinleyen bilgili insanımız da arkaya beethoven koymasa da, aborjinlerden yerel bir müzisyeni yerleştirebiliyor.
Ki masanın üzerinde ayı olsaydı zaten algılanırdı. Olmayan birşeyi nasıl kanıtlayayım, eğer masa önümüzdeyse ve üzerinde ayı yoksa ayının olmadığı kanıtlanmıştır zaten, ancak tanrı'nın üzerinde olduğu masa önümüzde mi? Hayır. Öncelikle o masaya, yani sağlamalı anti-tez'e/net bilgiye ulaşmamız gerekiyor, ki insanoğlunun şu an bunun için gerekli donanıma sahip olduğunu söyleyemem.
Olmayan birşeye var diyebilmeniz için varlığını kanıtlamanız gerekiyor. Supange Bob x gezegeninde gerçektir. x gezegenini önünüze getirmediğim sürece masa misali sizin için gerçek olsun bitsin oldu mu şimdi? Siz gezegeni getirseniz bende sizin dışınızda var olan yeni bir evren modelinde gerçek kılarım olur biter.
Hayır bu kategoriye girmez ejderha, fiziksel evren içindeki bir obje sonuçta. Tanrı'nın evren içindeki bir obje olması -gibi- bir düşüncenin tutarlı bir tarafı yok, ama belki eski uygarlıklar için vardı. Fiziksel evren bilgisine az buz sahip bir zihnin felsefi sebepler üzerinde şekillenen tanrı anlayışıyla, Thor, Zeus, Ra gibi hayali varlıkları tanrılıkla sıfatlandıran toplumların anlayışlarını ayırt etmek gerekiyor bana kalırsa.
Ejderha hangi fiziksel evren içinde bir obje? Siz hiç ejderha gördünüz mü? Ejderhalar gerçek mi?
Olmayan ejderhaya hangi vasıfları yüklediniz sonra? Diyelim ki ejderhalar gerçek olsun. Peki bizim bahsettiğimiz ejderha ile fiziksel evrende zorla var ettiğiniz ejderhanın aynı özelliklere sahip olduğuna neye istinaden kanaat getirdiniz. Tanrısal ejderhamız fiziksel evrende minyatürlerini de yaratmış olamaz mı?
Aklen yokluktan varlık türetmekte ısrar ederseniz her türlü olasılığı kabul etmeniz gerekir. Yokluğunu ispat edemeyeceğinize göre ejderha tezimiz de sizin için mevcut tanrılardan biridir. Hatta ejderha değil ejderha sülalesi ailece bu evreni ve diğer evrenleri inşaa etmiştir.
@Natan & mrdragon
Sizi anlamadığımı söylemişsiniz ancak tam tersi olduğunu düşünüyorum :) Öncelikle tanrı'nın bir olasılık/teori olduğunu ve yokluğu kanıtlanmadan kesin bir dille yok denilemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Özellikle Natan, üslubun çok enteresan gerçekten bu hiddet nedir ? :D Tartışmadan ve fikirlerimizi çatıştırmadan doğruları bulamayız, o yüzden düşüncelerini mutlak gerçeklermiş gibi empoze etmeye çalışmazsan sevinirim, sonuç olarak evrenin mutlak gerçeklerine ya da tüm zaman cetveline hakim değiliz hiçbirimiz. Olasılıklar ve felsefe üzerinden konuşmaktayız.
Senin verdiğin örnek, tamamen saptırmaca ve safsatadır.
Radyoyu açtık.
Müziği dinledik.
Biz radyonun ve sanatçının varlığı ile karşı karşıyayız.
Bu konuda tartışamayız bile.
Tanrı için durum bu mudur?
Algılanan şey nedir?
Kavramsal bir durum diyorsun.
Tamam!!
Kavramsaldır.
Biz "kavramı algılıyoruz o halde Tanrı vardır" mı diyeceğiz?
Hayır!
ORTADA OLAN TEK ŞEY TANRI KAVRAMI
BUNUN DIŞINDA BİR ŞEY YOOOOOK!!
Algılanabilmesi için, beş duyuya yada birine hitap edebilmesi gerekir.
En azından duyulara hitap etmesi ve duyular aracılığı ile fark edilmesi gerekir.
Evet burada ne söylemeye çalıştığını anlamadım. Müziği işleyen bir kompozisyon olarak örnek verdim -evren- gibi. Müzikteki her bir notanın kendine ait bir karakteri olduğu gibi (ölçü-mod-hız-bileşen) evrende interaksiyonda bulunan her bir zerrenin kendi karakteri ve birleştiklerinde ortaya çıkan gerçekler var -akor- gibi. Buradan iki çıkarım yapabiliriz, ya bu bestenin bir composer'ı var, yada beste kendi kendisinin composer'ı. Yani tanrı yok demek, evren mutlak bir varlık demektir. Burada sizi felsefenizle başbaşa bırakıyorum, ancak ben maddelerin ya da enerjilerin kendilerini zamansız olarak/ezelde niteleyebileceklerine inanmıyorum. Çünkü kendini farkında olan zihin sahibi seçim yapma kabiliyetli canlı varlıklar değiller ve bu yüzden bi nitelemede bulunmaları temel mantığa göre imkan dahilinde değil.
Ayrıca birşeyi algılamak için o şeyi 5 duyuyla algılama gibi bir zorunluluk olduğunu düşünmüyorum, insan yada insaniyet gerçeklerini, insan zihnini ve -neden arama- şeklindeki fonksiyonellik realitesini yok saymaya lüzum görmüyorum.
VAR DİYORSAN, var olanı algılatman
yada varlığını ortaya koyman gerekir.
Bundan kastım;
bize çıplak gözlerimizle görebileceğimiz şekilde bir Tanrı göster DEĞİLDİR!
YANİ ÖNCE tezi ORTAYA KOY HELE
Tezi ortaya koyduğuma inanıyorum :) Evrendeki kalitenin ve objelerin karakterize edilmişliğinin sebebi olarak mutlak bilinçli bir varlığı gösterebiliriz : tezim bu. Bu varlığı çıplak gözle gösteremem tabiki ancak sırf benim fiziksel görüşüm kısıtlı diye, varlığı muhtemel ve hakkında net bilgi barındırmadığım birşeyi yapmış olduğunuz gibi net bir dille inkar etmek bana birşey kazandırmaz, olasılıklara açığım.
Ve olasılıkların üzerine perde çekerek bir yere varamazsınız, üzgünüm.
Müzik duyduğunuzda müzisyenin varlığını akledebilmeniz bir deneyim ürünüdür. Çünkü müzik yapan müzisyenleri zaten görmüşlüğünüz de bilmişliğiniz de vardır. Oysa ilk gözlemsel döngülerde küçük çocuklar gelişir ve ögrenirken olaylara başta sizin gibi yaklaşmazlar. Bilgiler ile donatıldığınızda bakış açılarınız değişiyor.
Zaten dikkat ederseniz evrenin fiziksel gerçeklerine az da olsa hakim birinin yürüttüğü felsefeyle, Zeus gibi hayali varlıklara tanrılık atfeden insanların düşüncelerini ayırt etmemiz gerektiğini önceki postumda söyledim. Yani küçük bir çocuğun olaya yaklaşımı olmayabilir benim yaklaşımım.
Ejderha hangi fiziksel evren içinde bir obje? Siz hiç ejderha gördünüz mü? Ejderhalar gerçek mi?
Olmayan ejderhaya hangi vasıfları yüklediniz sonra? Diyelim ki ejderhalar gerçek olsun. Peki bizim bahsettiğimiz ejderha ile fiziksel evrende zorla var ettiğiniz ejderhanın aynı özelliklere sahip olduğuna neye istinaden kanaat getirdiniz. Tanrısal ejderhamız fiziksel evrende minyatürlerini de yaratmış olamaz mı?
Aklen yokluktan varlık türetmekte ısrar ederseniz her türlü olasılığı kabul etmeniz gerekir. Yokluğunu ispat edemeyeceğinize göre ejderha tezimiz de sizin için mevcut tanrılardan biridir. Hatta ejderha değil ejderha sülalesi ailece bu evreni ve diğer evrenleri inşaa etmiştir.
Bakınız, aynı şeyi yapıyorsunuz. Yokluktan varlık türetmiyorum, sadece evrenin mevcut özellikleri ve fonksiyonelliğiyle birlikte varlığının sebebi olarak bilinçli bir varlığı işaret ediyorum çünkü zihnim "neden" arıyor, "nasıl" değil ancak "neden". Vermiş olduğunuz Ejderha yada Noel Baba örneklerinin, yürütmeye çalıştığım felsefeyle uzaktan yakından bir alakası yok. Tanrı sonucuna felsefi yönden ulaşmak bir şekilde mümkün.
Size bir soru sorayım mesela evren neden 13.7 milyar yaşında da 300 trilyon yaşında değil ? Ya da multi evrenler varsa biz neden bu evrendeyiz (nasıl değil ancak -neden-) ? Planck uzunluğu neden 1.6x10^-35 de, 300x500^80 değil ? Ve bu ölçümleri yapabilen algı ve idrak sahibi insan türü bu soruları sormak için neden var ? İşte bu ve gibi sorulardan Erderja çıkarımı yapabilen zihinler var misafirim olabilir :D Yanlız söylediğim gibi, tanrı sonucuna bilimsel ve fiziksel olarak değil, sadece mantık yürüterek ulaşabiliriz. Kısaca fiziksel kanıt sunamadığımız bir varlık yok demek değildir. Tabi ki var demek te değildir, ama yok demek değildir.
mrdragon
04-08-2013, 16:54
Bakınız, aynı şeyi yapıyorsunuz. Yokluktan varlık türetmiyorum, sadece evrenin mevcut özellikleri ve fonksiyonelliğiyle birlikte varlığının sebebi olarak bilinçli bir varlığı işaret ediyorum çünkü zihnim "neden" arıyor, "nasıl" değil ancak "neden". Vermiş olduğunuz Ejderha yada Noel Baba örneklerinin, yürütmeye çalıştığım felsefeyle uzaktan yakından bir alakası yok. Tanrı sonucuna felsefi yönden ulaşmak bir şekilde mümkün.
Size bir soru sorayım mesela evren neden 13.7 milyar yaşında da 300 trilyon yaşında değil ? Ya da multi evrenler varsa biz neden bu evrendeyiz (nasıl değil ancak -neden-) ? Planck uzunluğu neden 1.6x10^-35 de, 300x500^80 değil ? Ve bu ölçümleri yapabilen algı ve idrak sahibi insan türü bu soruları sormak için neden var ? İşte bu ve gibi sorulardan Erderja çıkarımı yapabilen zihinler var misafirim olabilir :D Yanlız söylediğim gibi, tanrı sonucuna bilimsel ve fiziksel olarak değil, sadece mantık yürüterek ulaşabiliriz. Kısaca fiziksel kanıt sunamadığımız bir varlık yok demek değildir. Tabi ki var demek te değildir, ama yok demek değildir.
O halde neden bilinçli tek bir varlığa yöneldiniz? Bizi var eden belkide x evreninde var olan bir ailenin küçük evladının(üst düzey bilince sahip ama) oluşturduğu bilgisayar similasyonudur. İç içe geçmiş evrenler döngüsünde de yer alabilir değil mi? Yokluğunu kanıtlayamadığınıza göre temelde var edeceğiniz tanrı modellerinde bu da yer almak zorunda.
Ejderha algısı içinde bu bilinçli sevimli yaratığımız herhangi bir koordinatta ejderha imajını oluşturup insan bilincinde buna yönelik hayali bir çağrışımda yapmış olabilir ne de olsa tüm insanlık aklında bir tanrı profili çizip isis, osiris, zeus, el-ilah,yehowah gibi karakterlere imza atıp inanmış
Kısacası nedensellik üzerine gittiğinizde en yakın yerin ucuna sürekli tanrı miti yerleştiriyorsunuz. Sorular çözüldükçe bir arkaya yine tanrı yerleştirmeye devam ediyorsunuz. En azından maymunların böyle bir iddiaları yok ve yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar.
Evren şu an itibari ile sizin bildiğiniz mevcut yaşta ama zaman algınız ile bu durum değişecek. Evrenin neden bizim bilgimiz dahilinde bir başlangıç noktası var öncesi yok diyebilirsiniz. Ya da evrenin öncesinde ne vardı gibi bir felsefi soru ile hareket edebilirsiniz. Bu durumda evrenin öncesi şu anki bilgiler ile öngörülen alanda değil. Arkaya zeus değil de x tanrısını ya da tanrılarını yerleştirmek sizin elinizde en ilkel döndemdeki insanların da sıklıkla kullanıp din türetmelerinin altındaki neden budur. Bilinmeyenlere yönelik ultra mega tanrı paketimiz iş başında.
Paralel evrenler varsa neden biz bu evrendeyiz? ruleti çevirdim 20'ye değilde neden 21 siyah'a denk geldi bu top oysa ben 20'ye oynamıştım tüm paramı.
Paralel evrenler var mı bilemiyorum ama mevcut sonsuz evren arasında belkide tek rastlantısal yaşantının olduğu evren bizimkidir. Hani olasılıklardan dem vuran siz neden bunu kendi başınıza düşünmezsiniz ki?
İçinde sonsuz döngünün oluştuğu bir ortamda herşeyin olabilirliği söz konusudur. İhtimal sayısını sonsuza götürürseniz mevcut her türlü olasılık gerçekleşir. bu durumda evren döngüsünün başlangıç noktasında ne gibi bir ortam olduğu bilgisine ulaşmanız gerekir.
Hani şöyle bir tezimiz de mevcut. Evren sonsuz bir döngüden ibaret büyük patlama büzüşme yeniden patlama yeni kriterlerde bir evren döngüsü ve bu evrenlerin birinde belirlenen rastlantısal yaşam kırıntıları gibi.
Buradan farklı bir soruya da yelken açalım. Dünya üzerindeki tüm insanlar şu anda yok olsa bu evrende yok olur mu? Bilimsel açıdan böyle bir durum söz konusu değil. Bu evren insandan bağımsız işliyor. Bırakın insanı dünyayı ortadan kaldırsanız bu evren yine bilimsel bulgulara göre varlığına devam edecek. Siz sorgulayıp zorla bir tanrıya ulaşma konusunda ısrarcı olabilirsiniz ama ortada sorgulayın da beni şuranın arkasında sobeleyin diyen bir tanrı profili yok.
Bilimsel bulgular içinde ölüm evrendeki canlılık adına bir son olarak görülmekte. Tanrınız var ya da yok hoşgeldin azizem sorguladın ve varlığıma kanaat getirdin beni çokoprense mi benzetmiştin demeyecektir. Sadece bilinen dünya üzerinde ölümlü canlılar içinde kendini nimetten sayan insanlar topluluğu için tanrıya sarılma sevdası üst derecede hayat bulmuş.
Tabi, tüm bunlara karşın kesinlikle bir tanrı yok ya da var demek mümkün değil. Olasılıklar dahilinde iki keskin çizgi diye belirtip tanrı vardır ya da yoktur derseniz bunun bilinemeyeceğini söylerim. Agnostik yaklaşım bana uygun olanı.
Anlıyorum seni mrdragon, sen de samimiyetime itimat edebilirsen sevinirim çünkü tahmin edebileceğin gibi çokça düşünen bi insanım, amacım da daha fazla anlamaktan başka birşey değil.
Yani benim bu konudaki düşüncemin ana teması kısaca; evrenin büyüklüğü ya da nitelikleri, sonsuz olup olmayışı, paralel evrenlerin varlığı ya da yokluğu, dediğin gibi kısır döngü/big crunch vb. tüm bunları ve olasılıkları birbirine eşit olarak görürsek, ve bilim dediğimiz ters-mühendislik/öğrenim/tecrübeyi de göz önüne alırsak, senin de söylediğin üzere 2 adet sonuç var, tanrı var ya da yok, ve bunu pozitif ya da negatif bilimsel olarak kanıtlayamayacağımıza göre ikisinden bir sonuç çıkarabilir misin?
tanrı var <> evren yaratılan
tanrı yok <> evren yaratılmayan
tanrı varsa <> tanrı mutlak
tanrı yoksa <> evrenin/yapıtaşları mutlak
mutlak <> ezeli > eksiksiz
eksiksiz <> bilinç
-Evrenin yapıtaşları bilinç sahibi- diyemiyorum işte. Sorunum bu :) Arkasında bilinç olmadan bir oluş olabilmesini zihnimde açıklayamıyorum. Çünkü evrenin bize rastgele gözüksede takip edebileceği bi zamansal çizelge/pattern için, bahsettiğim temellerinin çeşitli karakteristik özelliklerle bezenmiş olması gerekiyor. Mesela M-theory'nin gerçek olduğunu varsayalım, bu yapıtaşlarının gördüğümüz fiziksel öğeleri oluşturması için karakterize olmaları -yani- çeşitli özelliklere sahip olmaları gerekiyor. Peki bu özellikler nereden geliyor ? Çözemediğim bu. O yüzden herhalde bu özellikler bunlara verildi deyip zihnimi rahatlatabiliyorum. Çünkü özelliklerini kendilerinin kendilerine verdiğini düşünmek yine evren içerisinde oluşmuş -insan- denen varlığın algısınca -düşünüldüğü takdirde- reddediliyor.
Kısaca evrenin kendi kendini yaratmış olmasına ihtimal veremiyorum. Ya da sonsuzluktan beri var olması olasılığı delice geliyor, çünkü böyle birşey varsa, evrenin -neden- sorusunu sorabilecek idrak sahibi bir canlıyı ortaya çıkarmasını açıklamanın imkanı yok.
Yani bu evren dahilinde -insan algısı- diye birşey ortaya çıkmışsa, evrenin en basit, en erken ve en küçük zerresinde bunun tohumları olması gerekir, düşüncem bu yönde. Ama vakum içerisindeki maddenin ve kuvvetlerin hangi türlüsüne bakarsak bakalım bu tarz bir bilinç göremiyorum. Yardımcı olabilirsen ne ala :D
spartacus
04-08-2013, 20:01
Bir konuda fikrimi belirtmek istiyorum.
İhtimalleri, olasılıkları anlayabilmek için bizler sadece bir, sadece bir tane nesneyi, olayı yada olguyu ele alıyoruz. Burada maksadımız atıyorum bir tanenin olasılığıdır.
Örneğin bir buluttan düşen bir yağmur damlasının göğe kaldırdığınız parmağımıza atıyorum 1 km karede düşme olasılığı nedir? Milyarda bir belkide...
Peki damla 1 tane değilse?
Biz olasılıkları kavrayabilmek için indirgemelerde bulunuruz. Örneğin sayısal lotonun çıkma ihtimali 1 kişi çerçevesinde hesaplanır. Bu adam başına ihtimaldir. Peki 2.000.000 kişi oynamışsa, işte o zaman milyon 1 dediğimiz gerçekleşmesi neredeyse imkansız dediğimiz olasılık değişir ve bir kişiye çıktıysa onun için olasılık artık %100 olmuştur dönüp o kişiye bakarak vay be milyonda bir ihtimal gerçekleşmiş, mucize bile desek özünde bağlayıcı bir anlamı yoktur. Ayrıca raslantı da var, haliyle ne olasılıklara ne de raslantılara tek bir çerçeveden yani bir tanesi açısından baktığımız gibi bir bütün halinde de bakabilmemiz gerekir diye düşünüyorum.
mrdragon
04-08-2013, 21:18
Anlıyorum seni mrdragon, sen de samimiyetime itimat edebilirsen sevinirim çünkü tahmin edebileceğin gibi çokça düşünen bi insanım, amacım da daha fazla anlamaktan başka birşey değil.
Yani benim bu konudaki düşüncemin ana teması kısaca; evrenin büyüklüğü ya da nitelikleri, sonsuz olup olmayışı, paralel evrenlerin varlığı ya da yokluğu, dediğin gibi kısır döngü/big crunch vb. tüm bunları ve olasılıkları birbirine eşit olarak görürsek, ve bilim dediğimiz ters-mühendislik/öğrenim/tecrübeyi de göz önüne alırsak, senin de söylediğin üzere 2 adet sonuç var, tanrı var ya da yok, ve bunu pozitif ya da negatif bilimsel olarak kanıtlayamayacağımıza göre ikisinden bir sonuç çıkarabilir misin?
tanrı var <> evren yaratılan
tanrı yok <> evren yaratılmayan
tanrı varsa <> tanrı mutlak
tanrı yoksa <> evrenin/yapıtaşları mutlak
mutlak <> ezeli > eksiksiz
eksiksiz <> bilinç
-Evrenin yapıtaşları bilinç sahibi- diyemiyorum işte. Sorunum bu :) Arkasında bilinç olmadan bir oluş olabilmesini zihnimde açıklayamıyorum. Çünkü evrenin bize rastgele gözüksede takip edebileceği bi zamansal çizelge/pattern için, bahsettiğim temellerinin çeşitli karakteristik özelliklerle bezenmiş olması gerekiyor. Mesela M-theory'nin gerçek olduğunu varsayalım, bu yapıtaşlarının gördüğümüz fiziksel öğeleri oluşturması için karakterize olmaları -yani- çeşitli özelliklere sahip olmaları gerekiyor. Peki bu özellikler nereden geliyor ? Çözemediğim bu. O yüzden herhalde bu özellikler bunlara verildi deyip zihnimi rahatlatabiliyorum. Çünkü özelliklerini kendilerinin kendilerine verdiğini düşünmek yine evren içerisinde oluşmuş -insan- denen varlığın algısınca -düşünüldüğü takdirde- reddediliyor.
Kısaca evrenin kendi kendini yaratmış olmasına ihtimal veremiyorum. Ya da sonsuzluktan beri var olması olasılığı delice geliyor, çünkü böyle birşey varsa, evrenin -neden- sorusunu sorabilecek idrak sahibi bir canlıyı ortaya çıkarmasını açıklamanın imkanı yok.
Yani bu evren dahilinde -insan algısı- diye birşey ortaya çıkmışsa, evrenin en basit, en erken ve en küçük zerresinde bunun tohumları olması gerekir, düşüncem bu yönde. Ama vakum içerisindeki maddenin ve kuvvetlerin hangi türlüsüne bakarsak bakalım bu tarz bir bilinç göremiyorum. Yardımcı olabilirsen ne ala :D
Sizi anlıyorum ama biraz kompleks noktalara gitmeniz gerekiyor.
Tanrı mutlak eksiksiz olmak zorunda değil çünkü mevcut evren içinde tam anlamı ile bir yazılım yenileme gözleyemiyoruz. Aynı zamanda mevcut evrenin zaman çizgisi içinde tarihsel bulgular oluşum aşamaları dünyasız evren ve sonrasında gelişenler için ayrı düşünceler üretmek zorunda kalıyoruz.
Herşeyden ötede bizim algımızda adil bir dünya düzeni de yok. Algısal zekaya sahipsiniz ama vicdanınız ile evren işlerliği örtüşmüyor.
En azından tanrısal çizgi altında şöyle bir sentez açığa çıkartılabilir. Başlangıç aşaması için bir ortam yaratıldı ve sonrasında parametrelerin sonuçları bilinmeksizin gözlenmeye bırakıldı. (evren işleyişi belli kurallar çerçevesinde olasılık çemberinde farklı sonuçlara imza atmakda, dışarıdan müdehale yok)
Şimdi tam da bu anda siz bu başlangıç fitilini ateşleyen konuma mutlak güç sahibi bir bilinç yerleştiriyorsunuz.
Bu durumda bende size diyorum ki çok ilerki bir aşamada, bırakın insan üstü canlıyı bizler, insanoğlunun labaratuar ortamında oluşturduğu similasyon evreninde parçaları olabiliriz. (Evrenin sırlarını çözdükçe uygun parametreler ile kopya evren similasyonu oluşturulabilir ya da daha farklı evren similasyonları sentezlenebilir.)
Peki şimdi bu labratuar ortamını kaldıralım ve bigbang döngüsünün sürekli gerçekleştiği materyallerin bulunduğu sonsuzluk havuzunda rastlantısal evren parametrelerini açığa çıkartacak bir ortam düşleyelim.
Olasılık dünyasınında deney sayısını sonsuza götürürseniz imkansız olmadığı sürece kesin olaya yaklaşırsınız. trilyonda 1 olan ihtimal yüzde yüze yol alır.
Mevcut evren parametlerini tetikleyen başlangıç durumunu şu andaki algı düzeyimiz yeterince kavrayamıyor. Sıkıntı burada. Bilgiler üst üste kondukça insanlık düşünce üretebilme adına ilerliyor. İlkel dönemin insan bakış açısından ötedeyiz. Tekerliği icat etmek için kafa yormuyoruz. Artık evren hakkında daha fazla bilgiye sahibiz. Bu bilgiler doğrultusunda big bangin sırlarına dahi ortak olmayı deneyen insanlığın eşiğindeyiz. İcap ederse kendi evrenini yaratacağını düşünen bilim adamlarına doğru ilerliyoruz.
Peki şimdi oraya keskin bir çizgi çekip varlığımızı sürdürdüğümüze inandığımız(algıda yanılgı ihtimali üzerine) evren modelinin de bilinçli bir sahibi olduğunu net söyleyebilir miyiz?
Olasılık dünyasında hayır. Ama bilgisel donannım ne kadar az ise oraya tanrı yerleştirme eğiliminin o kadar yüksek olduğunu söyleyebilirim. Bunu size yönelik söylemedim. Eski çağdaki insanların doğrudan her olayın arkasına tanrı, melek, gibi hayali kavramları koymasına istinaden söyledim.
Bir bilincin böyle parametreleri tetiklemesi fazla sorgu ve bilgi gerektirmeden savunulacak en kolay tez seçimidir. Zor olan ise, olayların arkasındaki gerçek nedenleri yakalamak adına olasılık dünyasındaki imkanları zorlayıp parametrelerin açılımına yelken açmaktır. Bilim dünyası 2. yolu tercih ediyor ucunda tanrı olsun ya da olmasın. Nedenlerin arkasını kurcaladıkça bir nevi algısal dünyalarındaki tanrı rolüne soyunmaya başlıyorlar.
ecem rng:
Özellikle Natan, üslubun çok enteresan gerçekten bu hiddet nedir ?
Uslubum bazen sertleşiyor.
Fakat şahsınıza değil,
Konuşulan konu ve olguya yöneliktir.
Jolly Jocker
21-11-2013, 10:07
EcemRng,
Tanrı var mı sorusunu yanıtlamak için evvela Tanrıyı tanımlamak gerekir.
Tanrı dediğimiz nedir?
Benim çıkardığım tanım şu: Tanrı;
a) doğa üstü,
b) insan gibi kişilik sahibi,
c) yaratma kuvvetine haiz bir varlıktır.
Böyle bir varlık olabilir mi?
Bence olamaz. Çünkü;
a) Doğanın üstü-altı, ötesi-berisi olmaz. Yani tanımlamanın kendisi daha baştan hatalı zaten. Öte yandan, bildiğimiz her şeyin nedeni doğaldır. O halde henüz bilmediklerimiz için de doğal neden varsaymak biricik rasyonal seçenektir. Keza doğa üstü bir varlık olarak Tanrı, doğadan-maddeden ayrı bir akıl olarak tanımlanmaktadır. Oysa aklın, yani düşünme faaliyetinin ortaya çıkabilmesi için evvela düşünülecek nesne-malzeme olmalıdır. Yani önce şeyler olacak, akıl bu malzemenin bilgisini alıp kavrayacak, sonra bu malzemenin bilgisine göre düşünecek, tasarlayacak, yaratacak... Madde birincil veridir, akıl yürütme ikincil veridir. Nesnel dünya aklı önceler. Aksini düşünmek desteksiz ve akıl dışıdır. Keza önce nesnenin kendisi olacak, sonra bilgisi olacak. Nesne henüz yokken onun bilgisinin ezeli bir akılda (Tanrıda) var olduğunu iddia etmek de absürt ve akıl dışıdır.
b) Diyelim ki bir doğa üstü güç vardır ve evrenin sebebi budur (öyle değil ama diyelim ki böyle olsun). Bu gücün insan gibi bir kişilik sahibi olduğu, yani insan gibi konuştuğu, düşündüğü, hissettiği, arzuladığı, planladığı, sürekli bizimle ilgilendiği, kızdığı, bağışladığı, vaatler verdiği v.b. neye dayanarak iddia edilebilir? Sonsuz olduğu iddia edilen bir gücün insan kişilikli olması saçma değil mi?
c) Yaratma konusuna a şıkkında değindim aslında. Yaratma diye bir şey doğada yoktur. Doğada değişme ve dönüşüm vardır ama yoktan var olan hiçbir şey yoktur. Yaratma düşüncesi tümüyle doğa dışı, desteksiz, akıl dışı bir görüştür. Zaten şeylerin önce kendisi olur, sonra bilgisi olur. Yaratma görüşü ise yaratılanın evvela bilgisinin yaratıcı akılda var olduğu, sonra o bilgiye göre şeylerin var edildiğini söyleyerek sıralamayı tersine çeviriyor. Kıçımız, pantolona sığsın diye bu şekilde yaratılmadı; kıçımızın şekli böyle olageldiği için ona göre pantolon modelini biz ürettik.
Sevgilerimle.
Jolly Jocker
21-11-2013, 10:22
Bir önceki mesajım tartışmanıza ilişkindi. Konu başlığı hakkında da bir şeyler söyleyeyim.
Konuyu açan arkadaş Tanrının ve kutsal kitap olmamasının kendisine acı verdiğini söylemiş.
Buradan, eğer bir Tanrı ve kutsal kitap olsaydı bu arkadaşın huzur bulacağı sonucunu çıkarıyorum.
Peki, neden huzur bulacaktı bunlardan?
Tahminimce;
a) Birilerinin kendisine neyin iyi neyin kötü, neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemesini istiyor. Yol göstermesini istiyor.
b) Ölümden sonra diriltilmek istiyor. Ölüm ona karamsarlık veriyor.
Fakat bu iki etken yanlış bir akıl yürütmenin sonucudur. Şöyle ki;
a) Sana çobanlık edecek birilerini arıyorsan böyle birileri insanlar arasında da mutlaka çıkar. Ailen, devletin, patronun, arkadaşların, eşin veya sevgilin sana sen istemesen de hayatın boyunca yol gösterir, yönlendirirler zaten. Bunların arasına bir de bir Tanrı katmak hiçbir şeyi değiştirmez, emin ol. Dindar insanlar da bilhassa para-pul işlerinde fazlasıyla dünyevi yaşarlar. Bence yol gösterilmeyi bekleyen bir toy olarak kalmaktansa olgunlaşıp kendi yolunu çizmek daha iyidir. Zira bir baba çocuğuna yol gösterir ama ne zamana dek? Çocuk büyüyene dek. Her çocuk büyümek zorundadır. Yol gösterici Baba ihtiyacı bizim toyluğumuzu gösterir sadece. Baba arayışını bırakıp kendimiz büyümeliyiz.
b) Ölümden sonra dirilme isteği bu dünyada yeterli tatmini bulamamanın sonucudur. Var olmayan bir öte dünya hayaliyle yanmaktansa eldeki biricik dünyada tatmini ve sevgiyi aramak daha gerçekçi ve akıllıca olacaktır. Öte yandan, ölümden korkmanın gereği yoktur. Doğmadan önce binlerce yıl yoktun. Hiç geriye bakıp ''Ben bunca yıl niye yoktum'' diye hayıflanıyor musun? Hayır, umurunda bile değil o binlerce yıl. Öldükten sonra da böyle olacaktır. Umurumuzda bile olmayacaktır zira bunu umursayacak bir 'ben' olmayacak. Ölüm korkusu ve yaşam tutkusu da sadece yaşayanlar için, yaşam sırasında vardır. Ölümün üzüntüsü geride kalanlar yaşar sadece. Ölüm olmasa yaşam olmazdı. Her şey zıttıyla vardır. Ölüm hayatın bir zorunluluğu, gerçeği. Tabi tatminkar bir hayat yoksa ve ölüm kapımızdaysa o zaman üzülebiliriz. Hele ki sevdiklerimizi erken kaybettiysek acımız daha da büyür. Ölümsüzlük benlik için hayal edilir ama benlik sabit değildir ki zaten. Sürekli değişiyoruz, fiziksel olarak da karakter olarak da. Benim çocukluğum, yani çocuk halim çoktan öldü mesela. Yaşlandığımda da başka biri olacağım, gençlik halim ölmüş olacak. Ne yapacağız? Benlik dediğimiz şey zaten bir yalan. Çünkü değişmeye ve sürekli ölmeye yazgılı. Biz ölümsüzlüğü ancak değişmeyecek şeylerde arayabiliriz. Sevgi gibi...
romulus83
21-11-2013, 14:02
bir alıntı ile konuyu pekiştirelim.üstad hikmet kıvılcımlıdan muhteşem bir okuma.
Allah İbrahim Muhammed Bilim (3/3) - Hikmet Kıvılcımlı
20 Ağustos 2013, 00:16
Sümer'den arta kalan bu tanrı kültürlerinin sentetik birikimleridir. Aynısı değildir. Zaten ilk Irak medeniyeti hemen bütün medeniyetlerin tohumlarını vermiş ana medeniyettir. Bunu bilmeyen duymayan sağır sultan kalmamış gibidir. Bu bildirmek malumu ilan etmekten öte bir kazanç getirmiş olmaz. Kültür yansımaları her çağda, her toplumda ayrı sentezlere uğrayabilirler; eğer hele ayrı bir tarihsel devrim koşulları içindeyseler, Muhammed ve Hicaz Arapları öyle az gelen bir orjinalite içindeydiler. Bunun değeri çözülmedikçe ne Muhammed ne Kur'an ne de islam medeniyeti kavranamaz...
2-Er Rahman - Er Rahim :
Koruyuculuğu yardımı - Acıması -yönetimi her varlığın içinde ve üzerindedir. İnsancıl - sosyal bir yakıştırmayı anlatsa bile insan üstü bir soyutluk apacık ortadır. Ve sanki Taıihsel determinizmi anlatır.
3- El kuddüs: Noksansızdır: Noksansız olan kimdir? Nedir? Noksansız olan sadece varlıkların olayların gidiş kanunlarıdır. Çünkü bir temelden kalkıp gelişirler.
4- El Melik: Mülkü-Tasarrufu bir an yok olmuyor. Ölümsüz olan ve her şeyde her yerde işleyen bir insan olabilir mi?
5- El Bari: Yoktan var edendir. İnsanoğlu ancak günümüzde determinizmin kanunlarını yakaladıkça yoğu varedebiliyor. Ama evrimi yeniden yaratabilir mi?
6- El Aziz: Mutlak Galiptir; İnsanoğlu boyuna yenilir ve alçalıp durur. Ama yine de bu tanım insan toplumunun gidişinden yararlanılarak yapılmıştır; İnsan determinizmin en üstün yansımasıdır...
7-El Halik: Yarattığı her şeye kendisine özgü gücünü-özelliğini verendir: Bunu hangi kişi insan ve toplum insan, nereye kadar başarabilir.
8-El Gaffar: Affı- bağışlaması en büyüktür: En insancıl özellik affetmektir. Ancak Peygamber insanın bile affetmesi, bütün insancıl nefis patlamalarını kucaklayabilecek enginlikte olamamıştır. Olamazdı da. Çünkü Peygamber de bir insandı ve hem de erkek düzeninin babahan geleneğini kıramamış bir erkek insandı. Kaçınılmaz olarak kadın haklarımızı erkek egemenliğinin hoşgörebildiği : sevgiye kadar savunulabildi. Kadınların şuuraltı patlamaları sosyal dinamizmi ileriye götüren ipuçları olabileceğini algılamaktan uzak kalacaktı şüphesiz. Ama Allah (Determinizmi) nice peygamberleri ve insan kişileri ve toplumları ve sayısız varlıkları bağışlayıp geliştirendir... İnsan özelliklerinden geliştirildiği apaçık olan bu tanımlamada bile insanüstü soyutlaştırma da besbellidir. Ama bu soyutlaştırma, yine bizim din allerjili "metafizik" yakıştırmalarımıza uymaz. Daha çok determinizmin insancıl tanımına uyar.
9- El-Adil: Çok adeletlidir.
10- El Hakem: Hakkı yerine getirendir.
11- El-Habir: Her şeyden haberdardır.
12- Es Semi: En iyi işitendir.
13- El-Basıt: Açar ve genişletir.
14- El Kabit : Sıkar ve daraltır.
15- El Hafid: Yukardan aşağıya indirendir; Alçaltır.
16- Er-Rauf: Esirgemesi - acıması boldur.
17- El-Nafi: Yararlı işleri yapar.
18- Ed-Darr: Zararlı işleri yapar.
19- El-Aziyim: Pek azimlidir.
20- El-Hafiz : Akıllı tutucudur. Bu ve benzeri tanımlamalar, hep insani sosyal olaylardan yola çıkarak Allah'ı tanımlamaya-anlamaya çalışırken bile; O'na insan- toplum sınırlarından ötede, doğayı da yaratıp giden olarak bir varlık olarak algılar. Cömertlik - bolluk - yönetim - yarar - zarar - ceza - ödül ve benzeri sınırsızlıkları hep bu yüzdendir. Bu her özelliğinde yansıtılmaya çalışılsa da, tarif ve tanımlamalarda her zaman zorluklar aşılmış sayılmaz. Biz bile bu yüce gidişi, Tarihsel Determinizm Evrim gibi sözcüklerden başka neyle isimlendirebiliyoruz? Hatta diyebiliriz ki Allah'ın 99 ismi öyle zengin kavrayışlar sunar ki, Tarihsel yol açmış olur. Evrim'in kavranışında da kolaylıklara yol açmış olur. En çok şu isim veya sıfatlarda özdeşir:
1- El Hayy: ezeli ve ebedi hayat ile diridir. Tarihsel Determinizm dediğimiz Allah varettiği hayat ile ezelden ebediyete gelişimiyle canlı bir akıştır.
2- El Kayyüm : Her şey Evrim'in kanunlarıyla kaimdir, var olup gelişir veya ölür.
3- El Ehad: Her işte ortaksız ve tekdir. Biricik yaratıcı - öldürücü - yeniden yaratıcı ve geliştirici evrimin kurumlarıdır.
4- El - Kadir: Evrim'in kanunları her şeyi yapmaya kadirdir.; gücü yetendir.
5- Es Sümed: Bütün doğa ve insan toplumunun sorunlarının çözümlenmesinde başvurulacak biricik merci evrim'in kanunlarıdır. Onların bilince çıkarılıp onlara uyum gösterilmesi başarıldıkça problemleriz ızdıraplarımız sona erer.
6- El Vali : Bu muazzam doğu ve insan gidişini yöneten O'dur. Determinizmin kanunlarıdır.
7- Ez Zahir: O ki (Evrimin kanunları ) varlığı ve birliği sayısız delil ve belgelerle apaçık ortadadır.
8- Ama buna rağmen yine de bütünüyle kavramaz: El-Batun: duygu ve akıllarımızın tam tamına idrakinden gizlidir.
9- El Evvel ve El Ahin kanunları ilktir, herşeyden evvel ve her şey yok olduktan sonra geriye kalandır
Allah'ın İsimleri, Kur'an'da ardı ardına sıralanmaz. Hemen her ayete yayılıp nüfuz etmiştir. Bazı ayetlerde özellikle anıldığı olur.
"O yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerlerde bulunanların hepsi O'nun Şanın yüceliğine anarlar. O, aziz ve hakimdir. "23'üncü ayet: "O öyle Allah'tır ki O ndan başka tanrı yoktur. Padişahtır, mukaddestir, Selam, mümin, müheymin, aziz, cebbar, mütekebbir'dir. Allah ortak koştukları şeylerden uzak ve temizdir."
İkiz Düşman Kardeşler: İsrailoğulları ve Hicaz Arapları: Muhammed'in Birikimi
Nasıl süresi 10'üncü ayet "Biz onların "Ona bir insan öğretiyor"dediklerin biliyoruz. Hak'tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili acemcedir. Bu ise apaçık Arapçadır."
Cebra veyahut Yeiş adındaki bir hıristiyan (Rum) kölenin Kur'an daki ayetleri Muhammed'e öğrettiği gibi söylentilerin Kureyş zenginleri tarafından yayılması üzerine inmişti bu ayet.
Kur'an top yekün, önü-ardı tutar büyük bir sentezdir; tarih kontenjanında geri tutula tutla dinanizm kazanmış ulu tarihsel devrimin yazıya geçmiş kutsal teorisi ve pratiğidir.
Falanca bir insan veya hoca ile okutulup üfletilip öğretilecek bir şey değildir. Ama kim inkar edebilir ki, Mısır ile Irak Medeniyetleri arasında soyut ticarete sıkışmış, dörtyol ağzı Filistinde, her krizde bir peygamber çıkarmış israiloğluları'nın, soyut fikir birikimlerinden, her uyanık Hicaz Arab'ı gibi Muhammed'de feylozofçul nasibini neden almasın. İsrailoğulları güney ticaret yolu üzerinde karargahlaşmış Hacer-İsmail soylu Arabistan Araplarını nasıl düşman ikizkardeş gibi gözlüyorsa; Hacer- İsmailoğulları - torunları olan Arabistan Arapları da İsrailoğulları'nı öyle gözlüyorlar - Haberleşip birbirlerinden.yüzyıllardır ders alıyorlardı. Çünkü herşeyden önce babaları bir (İbrahim) anaları ayrı (Sare- Hacer) iki kola İshak ve İsmail soyuna dayanıyorlardı. Ve bezirgan rekabetiyle durmadan didişiyorlardı; Sam Oğulları bir daha geri dönmemecesine ikiye parçalanmışlardı...
Bu gidiş içinde Filistin, Mısır ve Irak ana medeniyetlerinin aklına estikçe kılıçla ve ticaretle çiğneyebildiği bir dörtyolağzıdır. Fırat-Dicle ve Nil'in suladığı alüvyonlu topraklarda kurulmuştur. Bitkicil ana medeniyetlerin ancak ticaret dörtyolağzı olabilir Filistin. Ve oraya yerleşmiş Yahudiler ister istemez iki ana medeniyetin her yandan ve her türlü tutsağı olurlar. Barışsal zamanlarda aracı bezirganlıkları bile bir tutsaklıktır. Aslında; Medeniyetler krize girdikçe onlar da etkilenirler. Ekonomik sosyal krizler, tarihsel devrimleri söküp getirdiğinde, savaşçıl barbar akımları altında, dehşetli kılıçlı ezilişlere- davranışlara uğrarlar: bir yüzyıl içinde bir var olurular bir yok olurlar. Bu varoluş ve yokoluşlar sırasında kim olsa feylosof olurdu. Yahudiler de soyut bezirganlıkları gibi veya varoluş ve yokoluşları gibi, soyut düşüncede idmanlaştılar. En küçük bir düşünce-ideoloji taslağını evirip çevirip mikroskop altına alır gibi büyülttüler küçücük bir damlayı büyütüp hayalhanelerinde derya deniz ve bulut ve yağmur yapmayı öğrendiler. Bezirganlıkları da öyleydi, sosyal hayatları da öyleydi. Feylozofları da başka türlü olamadı. Irak Mısır ana medeniyetleri, hatta korsancıl Fenike medeniyetleri gibi olamayacak kadar bu medeniyetlerin kavşak ağzındaydılar. Çekilip-İtilen bezirgan tefeci oldular. Ve bu medeniyetlerin yıkılışlarını mistik edebiyatlar-mitolojiler haline soktular. Başları sosyal ve savaşçıl her krizde Peygamber çıkardılar. Ama bu Peygambercikler, ne kadar barbar gelenekli olsalar, ne kadar tarih öncesi gelenekli kutsal şef özellikli olsalar ve Yahudi'nin kaskatı olmuş bezirgan gelenekleri dışına fırlamışda olsalar; "ümmet"leri çoktan medeniyetin sınıflı toplum iğdişleri ve didişmeleriyle yozlaşmış delikli fıçıya dönmüştü; İsrailoğulları tarihsel devrim başarabilecek kalitede değillerdi. Üstelik karşılarındakiler: iki ana medeniyetin disiplinli-köklü ve barbar paralı askerlerden derlenmiş yırtıcı ordulara sahiptirler. Bu durumda İsrail Peygamberciklerine, sazlı sözlü telkinlerini - vaizlerini - dualarını - beddualarını tek tanrı ideolojilerini geliştirmekten başka bir yol kalmıyordu. Filistin bu ideoloji gelişimi için iyi bir rasathaneydi, deney merkeziydi. Her türlü medeniyetle ilişkili olduğu bir tefeci-bezirgan üssüydü. Taıihsel Devrim'e özeniyor ama bir türlü fırsatını bulup başaracak güce erişemiyordu. Ne köklü bir tarihsel devrim ne köklü bir medeniyet kuramıyor ama içinde - rüyasında - hayalinde yaşatabiliyordu. Filistin malların ünlü kervanlarda transit geçtiği odaklaştığı bir yer olmakla kalmıyor. Fikirlerin-ideolojilerin de uğrak ve odak yeri olmasıyla adeta yarışıyordu.
Arz ve Talep kanunları en çok bu kavşakta çarpışıyor-çarpıştırılıyor ve "Tek Tanrı" gibi Fiyatlaşıyordu. Fiyat, en çok bu bezirganlıkta soyutlaşmış insanları biricik tanrı gibi etkileyebiliyordu. Çoluk çocuğundan yaşlısına kadar iliklere işlemiş biricik konu bezirganlıktı. Yani Arz-Talep ve Fiyat kanunlarıydı. Elbette bunu Marks gibi bilince çıkaramıyorlardı. Ama altbilinçle sezerek piyasadaki malların akışına sunuluşuna ve talep görüşüne göre fiyatların kimseye sormadan iniş çıkışlarını, her yerde ve her şeyde hazır ve nazır oluşunu tek tanrılaştırılabiliyor veya o tek tanrı fikrini zenginleştirebiliyorlardı.
Zaten tek tanrı fikri Semitlerin içinde Adem Aleyselam'dan beri parlayıp sönen bir yıldız fikirdi. Semit torunlarının torunları olan İsrailoğulları birlerce yıldır yanıp-sönen bu yıldız fikri Hz. İbrahim atalarından almışlardı. Filistin, üç antika medeniyetin (Irak-Finike-Mısır'ın) buluşma noktasıydı; bu yıldız Fikir, bu üç medeniyetin çoktan komikleşmiş çok Allahları karşısında kutup yıldızlaşmakta gecikmeyecekti. Her krizde bir peygamber yaratmakta gelenekselleşmiş İsrailoğulları her peygamber ile çok tanrı geleneklerinden tek tanrı geleneklerine doğru, başka medeniyet ve kavimlere bakılınca adeta koşaradım gelişiyordu. Musevi ve İsevi dinleri böyle yaratıldılar. Ulu bir tarihsel devrimi işlemedikleri ölçüde yereldiler ve İsrailoğulları kadar küçüktüler. Ama İsrailoğulları bir kez Filistin'de tutunup bezirganlıkta soyutlaşınca habbeyken kubbe yapıldılar. Gerçek bir tarihsel devrimden daha çok ses çıkarır hale getirildiler. Kervanlarla Filistin'den Fenike'ye - Mısır'a - Irak'a - Suriye'ye - Hicaz'a - Yemen'e her gidişte ve buralardan Filistin'i uğrak yapan kıtalararası olmuş her kervan gelişinde, bu fikirler bezirganlığın psikolojik gelişim yayı yapılarak göklere çıkarılıyordu. Ama binyıllar içinde o fikirler başka şeyi söyler, İsrailoğulları başka şeyi yapar ve işler oldular. Medeniyet iğneli fıçısı Filistin'de ve her gittikleri yerlerde yozlaşıp kokuştular. Yeni bir tarihsel devrimin rüyasını dahi göremez, Peygamber dahi çıkaramaz oldular. Kendilerinden umutlarını bile kestiler. Varlığı bile işkilli-şüpheli olan İsa Peygamber ve öğütleri, İsrail oğullarının barbar geleneklerini Peygamber çıkaramayacak kertede yitirdiğinin kanıtı oldu. Ama Yahudi bu, umudunu keser mi? Beynini işletmeyi öğrenmiş; akıl-sentez yollarını açıp idmanlaşmış bir kez; durmaz gelişir. Fikirleri de umutları da canlandıracak bir yol bulur ama ne kadar. Bezirganlığın elverdiği kadar.
Bu azim ve umutla ve bezirgan yoklayışla ikizkardeşi Hicaz Arapları'nın içine girmiş onlarla kendi içinden çıkamayacağını İsa ile birlikte anladıktan yüzlerce yıl geçmişti. Kendisinden umudunu kesse de Güney Ticaret yolu üzerindeki Hicaz'dan umutlandı...
Yeni umutlar canlandırdı, yeni peygamberin, Hicaz Arapları içinden çıkacağı müjdesini vermişti bile: bu hemen her din adamının ağzında tutamadığı bakla olmuştu:
"Meryemoğlu İsâ da: "Ey İsrailoğulları, ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir elçiyi müjdeleyici olarak geldim demişti. Ama o müjdelenen elçi apaçık deliller getirince, bu apaçık büyüdür dediler."
Bu söylenti Hz. Muhammed'e kadar yankılandığına göre, varın yahudiliğin halini siz düşünün. Yeni çıkacak peygamberin ismine varıncaya kadar müjdeliyor, açıkça Hicaz Araplarının içinde peygamberliği kışkırtıyor, onu arıyordu. Çünkü Hicaz, Güney ticaret yolu üzerindeydi. Ve o yol henüz işlek değildi. Hicaz Arapları bu yolu açsalar, İsrailoğlularının kârı ne olabilirdi? İsrailoğulları bezirganlıkta ve soyut düşüncede evrensel fikirlere ulaşmışlardı; kendilerini Hicaz peygamberliğini yönetebilecek güçte buluyorlardı. Yönetemeseler de dümen suyunda gidip bezirgan kârlarını arttırabilirlerdi. Bu kapitalizmin ilk yıllarda koca geri Asyalı ve Afrikalı devrimci liderliklerin ardına sığınıp o ülkelerde sömürü işine bakışına pek benziyordu.
Ama Hicaz Araplığı, İsrailoğlulları'nın umduğu ve sandığı gibi kendilerine benzer açgözlükte çıkmadı. İsrailoğlullarının manevi edebiyat ve masallarına daha fazla değer verdi. Gerçek mutluluğun malda mülkte değil, kardeşçe kurulmuş kollektivizmde olduğunu sezen yeni peygamber (Hz. Muhammed) ve savunucu çekirdeği; Sahabeleri ve yardımcıları: Ensar; açıkça dünya malına-mülküne düşman ilkel kominist maneviyatçılarıydılar. Rızkınızı ticarette arayın ama azıtmayın, Fakiri fukarayı kollayıp kardeşçe birlikte, zenginliği değil İslamı yüceltip bütün insanlıkta yükselttin, diyorlardı da başka şey demiyorlardı. Bu yüceliş, açıkça Muhammed ve arkadaşlarına zenginlikten daha tatlı mutluluklar veriyor ve getiriyordu.
Yahudi kabilileri (İsrailoğulları bölükleri) bunu anlamakta gecikmediler. Bedir savaşındaki Enfal suresinin birinci ayeti, açıkça savaş komünizmi keskinliğinde iki yanı keser kılıç gibi, müslümanlar arasına sızmış Yahudi kabilelerin (Evs-Hazreç) o mal-mülk umutlarının ortasına inivermişti. Ama önce yutkundular, nefeslerini tuttular, belli etmediler, çünkü zafer Muhammed'den yana gelişiyordu; ne olur ne olmazdı. Sonra Uhud savaşında yenilgi Muhammed tarafına gelince azıttılar ve el altından yürüttükleri fitneliği açıkça mekkelilerle birleştirdiler: Muhammed'e karşı Ebu Safyan'ın tarafına geçtiler. Ama başaramayınca sürülenler onlar oldular.
Sonunda ne oldu? Tefeci-bezirganlık azgınlaşması yarım yüzyıl içinde üste geldi. Ama antik tarih böyle ilerliyordu: Tarihsel devrimler ölen medeniyet cenazesini kaldırıp yerine yenisini kuruyor veya canlandırıyorlardı. Ve her yeni kuruluş, tarihi bir adım daha ileriye sürüklüyordu. İslâm medeniyeti de çöktü. O'nu Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar yeniden canlandırıp 20'nci yüzyıla kadar taşıdılar. Böylece İslamlık, Güney Ticaret Yolu'ndan haşmetle ilerleyerek tefeci-bezirganlığın evrensel çağını açıp geliştirmiş oldu.
Ama Muhammed'in o ilkel komünist prensipleri Allah'ın değiştirilemez kutsal buyruğu yapma gücü olmasaydı, islamı tekrar tekrar canlandırıp yaşatacak temiz ülkücü insanlar pek bulunamazdı. Veya o ülkücü gaziler islamı canlandıracaklarına kendilerine uygun düşen başka fikirleri bulup geliştirirlerdi. Tıpkı Muhammed'in yaptığı gibı...
İşte böyle; Avrupa 19'uncu yüzyılda onca "dahi" yetiştiren kültür ve devrim atılımlarına sahne olmuş ama devrime varamayınca ikinci enternasyonal kocakarıları türemişti. Kautski kocakarıları bilerek-bilmeyerek Rusya'da devrimi ön görüp Lenin'i kendi elleriyle işaret edip yetişmesine olanak vermişlerdi. Ama Lenin kendi bildiği yoldan devrimi başarınca hepsi sosyal emperyalist kesilivermişlerdi. Lenin'in doğrudan Marks-Engels'i kendi orijinalitesine göre kavrayıp uygulayışı gibi, Muhammed de İbrahim geleneğini, İsrailoğullarının biriktirişlerinden de yararlanarak doğrudan kendi Hicaz orijinalliği içinde kavrayıp uygulamıştı.
Ama o, binyıllar, yüzyıllar boyu peygamberler, masallar, esatirler dolusu yeniden yeniden birikişler olmasaydı Hz. Muhammed de Kur'an da bu denli "Mucizevi" sentezlerine ulaşamazdı.
Elbette tarihi yürüten fikirler değildir; asıl maddi temel: açılmayı ve geliştirilmeyi bekleyen Güney Ticaret Yolu üzerinden gelişecek Hicaz Araplarının sınıflı topluma geçiş: tarihsel devrim görevleriydi. Sosyal görevler, tarihin, toplumların başkalaşım ihtiyaçlarından doğarlar ve yeni toplumsal başkalaşımları getirirler.
Fakat bu başkalaşımlar, canlıların görev değişimleriyle gelen organ başkalaşımlarından apayrı sosyalite başkalaşımlarıdır. İnsan beyni sonsuz gelişimli düşünce-davranış üretecidir. Hangi sosyal görevler ortamı içinde bulunuyorsa ona uygun düşünceler bulur ve üretir. Düşünceler olmadan ve dillenip teşkilatlanmadan sosyal görevler başarılamaz. Bu yüzden fikirlerle görevler içiçe işlemekle birlikte, çoğu devrim sıçramalarında kendini belgelere kavuşturduğu gibi, fikirler daha önce özgür beyinlerde kanatlanıp tarihsel görevlere ışık tutarlar. Kitlelerle-liderler ve fikirler arasında böylesine hiyerarşik bir bağ bulunur. Devrim cenini önce Teorik olarak Marks-Engels'ini veya Lenin'ini bulup tohumlanır ana rahminde. Sonra o doğru düşünceler etrafında çekirdekleşip-cepheleşir. İslam tarihsel devrimi de öyle olmuştur. Önce fikirler, tıpkı Almanya'da İngiltere'de-Fransa'da birikmesi gibi Filistin'de İsrailoğulları peygambercilikleriyle birikir; hatta adeta sentetik haplar haline gelirler. Yeterki o'nu yutacak barbar okuma yazma bilmese bile, dürüst-uyanık-yiğit ve hakyemez toplumcu olsun. O fikirler adamını bulur bulmaz, yeni bir tarihsel görev orijiniyle yanıp duran Hicaz kankardeş Araplarını Hz. Muhammed'in peşisıra tutuşturup alevleştiriverir.
Hz. Muhammed önce teorisini yapıp devrime sonra atılmamıştır. Kendisini teoriyle birlikte devrim içinde buluvermiştir. Teorisi: ayetleri devrim pratiği içinde savaşırken gelişmiştir. Bu yüzden Hz. İbrahim'in Allah geleneği ve İsrailoğulları'nda oluşan sentetik fikirler, ezberlenmiş son skolastik kutsal paragraflar olmaktan çıkmış, Hicaz bedevilerinin bile kavrayabileceği somut medeniyete orijinal geçiş düsturları haline gelmiştir.
Muhammed İsa kadar hassas; Musa kadar keskin; Yusuf kadar cinsel yasaklı; İbrahim kadar şevkatli ve sabırlı; Davut kadar savaşçı; Yunus kadar macaracı, Süleymen kadar kuş dilinden anlar ve kadınsever-İnsansever; Hacer ile İsmail kadar maceracı; Süleyman kadar teşkilatçı ve öksüz; Nuh kadar babacan ve atahan, lut kadar çaresiz ve yalnız; Şuayib kadar adalete yatkındır. Yaşadıkça bu özelliklerini geliştirir... 50 yaşlarına geldiğinde artık Mirac manevi merdiveniyle göklere yükselip Allah'ın levhi Mahvuz'unu (Ana kitabını) görecek, peygamberlerle tanışıp sentez olacak kadar; Allah'ın kelamını kendisinden işitmek üzere Sidretûl-Münteha'yı (bilgilerin sonu'nu) aşacak ve cennet ile cehennemi gezecek kadar "Arif": Bilge kişiliği sentezleştirmiştir..
Uzun sözün kısası: İsrailoğulları yüzyıllardır, ununu eleyip çoktan eleklerini duvara asmışlardır. Tarihsel Devrimi bırakalım ayakta durabilecek insancıl komün özlerini bile yitirmişlerdir. Din ideolojilerinin içi boşalmış kuru yalan-dolan halini almıştır. Ama Hicaz Arapları belki cahiller ama barbardırlar; yani insancıl kollektif aksiyon; komün özlerini taptaze taşımaktadırlar ve güney Ticaret yolunu açarak evrenselleşebileceklerini sezecek kadar uyanık, maceracı ve ülkücüdürler. Bunun için İsrailoğullarını aratmayan zengin Kureyş Uluları yerine, daha maneviyatçı ve insancıl (komüncül) kalan züğürt bezirganları-fakir fukaraları ve göçebe çöl bedevilerini derleyecek bir lider peygamber gerekir o kadar. Muhammed buna en uygun kişi olur: 40 yaşına dek herkesin ciğerini okumuş, kendine güvenli; fakirliliği de zenginliği de, cesareti de korkaklığı da görüp denenmiştir; İsrailoğluları peygamberliklerinin sentezini (bilgisini) de İbrahim atasının geleneklerini de içinde duyabilecek olgunluğa erişince, Kureyş ulularına meydan okumak üzere safa dağına çağırır onları...
romulus83
21-11-2013, 14:03
İnsan Beyni ve Hz. Muhammed Rejimi
İnsanoğlu (beyni) nedense daima güce tapmıştır. Buna küçük- burjuvalık deyip geçebiliriz. Ama geçmemeliyiz. İnsan neden bilmeyenlerin üzerinde ululaşmak ister? Bilmeyenler neden bilenleri peygamberleştirip ululaştırırlar? Sadece aralarındaki uçurumcul eşitsiz gelişimden ötürü mü? Uçurumcul eşitsiz gelişim nedendir? Hepsi turhallı bir halli insan değil mi? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını burada aramayacağız. Ancak konumuzun insan beynini işkilendirişinden veya insan beynine atıf yapan sorularından da daha fazla kaçamayacağız.
İnsanoğlu için, veya insan beyni için de diyebiliriz, "yenilmiş yenilmiştir". İnsan beyni yenilenlerle pek ilgilenmez. Yenilen yenilmiştir; galiplere bakar ve peşine düşer. Bizim gibi pek azı da yenilmişlerin, yenilgilerin peşine düşer; hastası olur desek de pek yanlış olmaz. Nedenleri üzerine burada gitmeyeceğiz. İslam medeniyeti veya Hz. Muhammed rejimi de kendisinden önce gelip geçmiş medeniyet ve rejimler gibi çökmüş, güneşi solup gitmiştir. Peygamber (ve Kur'an'ın) biricik dileği ve çevresi bunun üzerindedir, ama her şeye rağmen o güneş batmıştır. Çünkü tarihin deli seli tefeci-bezirganlığı evrenselleştirmek üzere akmaktadır. Bu islamiyetin evrenselliği gibi dursa da o bayrak altında tefeci bezirganlığın azgınlaşması saklıdır. Bu kimsenin suçu ve işi değildir. O işleri determinizm insanlara işletir. Ve islam kollektivizmi-maneviyatı o maddi temeller henüz yükselirken parlayabilmiştir; temellerin o bayrağa ihtiyacı kalmayınca tefeci bezirgan yapı, evrensel ihtişamın şaşasını-sultasını gösterir. Ama o kollektivizim söndükçe, o ihtişam da, Sulta da müthiş katostraflara yıkılışlara uğrar.
Bu Muhammed'in Kur'an'ın veya İslamın suçu değildir. Antik tarih'te tarihsel devrim sırası bu kez göçe göçebe rönesanslarına gelmiştir o kadar. Doğuda göçebe Moğollar ve Türkler islam medeniyetini hem öldürürler hem rönesansa uğratırlar. Batıda Afrika kuzeyinde Berberiler aynı şeyi yaparlar. İbni Haldun o islam ölüş ve dirilişleri içinde ve birikişlerinde "Tarih Bilimi"ni yapar. Kendisi iliklerine dek müslüman olduğu için islam medeniyetini kayırmaz yıkılış ve:diriliş kanunlarını olduğu gibi arar-bulur ve koyar.
Biz ondan yüzlerce yıl sonra bile onun kadar tarafsız-laik olabiliyor muyuz? Ne gezer! Sağlar, koyu bir islam tapıncı ve Nihilizmiyle ve bir o kadar da bezirgan ikiyüzlülüğüyle kudurup kudurtulurken; sollar da ateist afur tafurları ve tafralarıyla konunun üzerinden atlayıp geçiyorlar veya geçtiklerini sanıyorlar.
Oysa İslâm Türkiye'dir, Türkiye İslam'dır. Ve Cumhuriyet Türkiyesi'nin toprak ekonomisi olsun-köylülüğü olsun oradan çıkagelir ve başkalaşır durur.
Bu yüzden yenilmiş olmasıyla biraz daha fazla ilgilenebiliriz. Belki gelecekteki zaferlerin kalitesi bu ilgilenişlere daha fazlaca bağlıdır.
Sosyal sınıfların, ülkemizde modern başkalaşımları geciktikçe proletaryayı savunma ve özleme duygularını hep birlikte parlatıp şişirmiş olabiliriz. Oysa proletaryanın da sosyal sınıfların da altında yatan hep bir hallı insandır. İnsan ise beyin ile güdüm bulur ve var olur. Demek biraz da bu açıdan gerilere dönersek sosyal sınıf büyüleniş ve illüzyonlarımıza (büyületişlerimize) terapi yapmış olabiliriz. Unutuyoruz zaman zaman; ne de olsa sosyal sınıflarla birlikte proletarya da kendi eliyle kendini kaldırmayacak mı? O zaman geride ne kalacak? Sadece insan! İnsan ne ile kendini yönetecek? Beyniyle! Bunu anlamayacak bir şey yok. Ama sanki sosyal sınıf ve proletarya kavramları beyninin önüne geçmiş gibi olmuyor mu? Bazan beynimizi bir illüzyon ele geçirebilir. Bu determinizmin bir oyunudur elbette. Peki o zaman ne yapmalı? Hep daima toplumun gidiş kanunlarını en derinlerdeki temellere kadar inip aramayı sürdürmeliyiz. Şüphe, bilimcil kuşku, aklımızın bekçisidir. Şüphe bekçimiz ise beynimiz determinizmin binbir çeşnisi ve rengiyle zenginleşmesiyle ayakta durup uyanıklaşabilir. .
İnsan beyni gelişimi itibariyle, sonradan öğrenmeye muhtaç doğar. Organik olarak ne denli öğrenmeye yatkın hatta hiçbir canlıda görülemeyen, neredeyse doğar doğmaz düşünmeye ve konuşmaya yetenekli olsa da, sonradan öğrenmek zorunluluğu ile maluldür. İşin garip veya şaşırtıcı yanı, yaşadığı toplum biçimlerinden daha yavaş ve sonradan gelişir. Üretici güçlerden bilhassa teknik toplumları alıp Üsküdar'ı aşırır insan beyni neredeyse çoğu zaman apışıp kalır. Ama yine de insan beyninin kanatlanışı olmaksızın, hiçbir gelişim damgalanmamış olamaz. Bu şaşırtıcı ve ilginç olduğu kadar ibretlerle dolu maceranın, biz konumuz bakımından, yavaş- öğrenmelerle dolu yanına Muhammed'in gelişimi ve tektanrı fikri açısından ele alalım.
İnsan, beyninin gelişimi açısından öncelikle pratik (öğrenmeye mecbur) bir varlıktır. Ama bunun hemen yanıbaşında da şaşılacak kertede, yani öğrendikçe, teori yapmaya da yatkın bir varlık olduğu ortaya çıkar. Biraz uyanık ve yetenekli beyin, duru olduğu ölçüde, medeniyetin kakafonileriyle iğdiş edilmemişse tüylerini diken diken edecek yeni fikirlere ulaşmadan yapamaz.
Şöyle de diyebiliriz: Medeniyet yaşanan güncel determinizmdir. Ama güncel olan, eski tarih öncesi kankardeş komüncül toplum biçimlerini ve geleneklerini dümen suyuna soksa da onların insan beynindeki etkilerini kolay kolay yok edemez. İşte bu çelişkinin, ilkel sınıfsız komüncül gidiş ile sınıflı medeniyet gidişinin yaman diyalektik güreşinin beyinlerdeki yansımaları insanın kendisini bile şaşkına çeviren ileri keşifleri-buluşları getirmiştir ve getirecektir.
Beyin'in eski ile yeni determinizmin bu yaman çarpışmalarıyla ulaştığı sentezler (keşifler) gerçekte sadece topyekün tarihsel gidiş kanunlarının kendisini ifade edişi olur. O insanı veya insanları kendisinin elçisi (resulü) veya peygamberi (Enbiya'sı) veya iyi kutşal kulu (Nebi'si) veya peygamber yarısı olan Veli'si haline getirir.
Yani asıl egemen olan şey tarihsel determinizmin doğacıl ve toplumcul topyekün akışından (kanunlarından) başka bir şey değildir.
Beyin bunu her çağda farklı derecelerde farklı literatürlerle kavrar. Bir başka deyişle Şuur ve altşuur çarpışma ve yansımaları giderek, bilinç dediğimiz şuursal aydınlanmayı; altşuur karanlıklarına karşı üste getirir. Ancak şuuraltı veya bilinçaltı dediğimiz karanlıklar, öylesine eski determinizmlerle yazılı-uyuyan veya pusuya yatmış katmanlardır ki, ölü fosiller ile karıştırmamak gerekir. Altbilinçlerimiz doğa ve insanlık tarihi kadar eski belirlendirişlerle (determinizmlerle) yüklüdürler. Umulmadık zaman ve yerde umulmadık ifadelerle ortaya çıkarlar. Bilinç diye ortaya çıktıklarında bile, o ifadelerde bile, bilinçaltı henüz tam anlamıyla aydınlatılamadığı ölçülerde altşuur etkileri sürer gider. Altbilinç veya bilinçaltı sözü bile, gerçeklerinin sezilişini ifade eder belli ölçülerde...
Beynin dinleri yaratışlarında da böyle olur: Aslında beyin meraklıdır. Öğrenir öğrendiklerini sürekli zıtlaştırarak çarpıştırır. Ve yeni sentezlere (keşiflere) ulaşır. En çok da yaşadığı evrenin doğasını ve toplumunu anlamak yorumlamak ister. Çünkü günlük yaşantısını huzur içinde yoluna sokmak üretmek ve üremek zorundadır. Yanlış veya doğru mutlaka bir yoruma ulaşacak, sonra giderek yeni yorumlarla değiştirecek ve bunu inanılmaz bir uykuda gezerlikle farkında bile ollmadan yapacaktır. Çünkü günlük üretim ve üreyim ihtiyaçları müthiştir; O'nu peşisıra sürükler durur. Böylece beyinde (bilinç ve altbilinçte) boyuna müthiş bir karmaşayla ama gerçekte determinist bir hiyerarşiyle birikişler sürer gider. İşte o birikişleri şu veya bu şekilde herhangi bir çağda yaşadığımız dünyayı doğası ve toplumuyla yorumlama ihtiyacı beyindeki yerlerinden oynatıp su yüzüne çıkarır. Çok tanrı fikirlerinden tek tanrı fikirlerine geçişte de aslında etkili olan yaşanan toplumsal geçişlerdir. Yaşananlar beyinlerde bilinç ve altbilinçte yansırlar. Ama henüz vakit dolmamışsa ki dini fikirlerde bu böyle olmuştur; O gün için dini fikirler bilinç gibi ortaya çıkmıştır. Çünkü eski fikirler olan çok tanrı yaşantısı ve fikirleri artık yeni toplum biçimleri akışıyla gerilerde bırakılmış; yanlışlıkları-komik düzeylerde ifadesini bulmuştur. Tek tanrı fikri miucizevi bir görüş-yönetim ve bilinç gibi durur. Ama gerçek detererminizm, henüz kanunlarıyla olsun tamamen aydınlanmadıkça bu da altbilinç etkilerini içinde bolca taşıyan, o aşamanın bilinç kabuğu olur. Çünkü toplum ve doğanın evrimsel ilerleyişi eski çok Allahlı determinizmi ve fikirleri bir adım da olsa geride bırakmış; yenmiş ve kendi ifadeleriyle (tek tanrı simgeleriyle) de olsa bilince çıkarmıştır. Bu elbette gerçek bilinç değildir. Gerçek bilinç gidiş kanunlarının aydınlatılmasıysa, o aydınlatmaya ulaşıncaya kadar tarihsel determinizm kendisini bu şekilde aşama aşama ifade etmek üzere etkilerini sürdürecektir. Burada hem bastırılmış olan bilgileri (asıl etki eden gerçek determinizmi) bilinçlere çıkarmak gelecek kuşakların işi olarak kalır.
Aslında insan toplumunu determine eden doğacıl ve toplumcul gidiş kanunları veya topyekün doğa ve insan olaylarının akışını ifade eden tarihsel determinizm, hem bilinç hem de altbilinç akışımızı belirler. Bu yüzden gerçek anlamda bilince çıkaramadıklarımız, bilinç altımıza bastırdığımız determinizimlerimiz olur. Yani her insan, bilincinde olduğu gibi, bilinçaltında da tarihsel determinizmlerimizi saklar ve işler.
Bu yüzden büyü-fal-kehanet-burç din ve benzeri bilinç simgeleri gibi duran ifadelerimiz, tarihsel determinizmin belirli toplumsal gelişim aşamalarını yansıttığı gibi, aynı zamanda, bilinçaltımızda bu simgeleri yorumları söyleten determinizmlerin etkilerini barındırır. Bu etkiler, yaşanan toplum biçimlerine göre durmaksızın bilinç yüzeyine çıkmak ve kendilerini ifade etmek için fırsat kollarlar. Bu, insan toplumunun kendisini yeniden üretmesi için elzem olan üretimi ve üreyimi için kaçınılmaz bir zorunluluktan kaynak alıp gelişir.
Toplum kendisini üretirken ister istemez hayatın yorumlanışını da yeniden ve yeniden üretmek zorunda kalır. Ama bu üretiş gerçek bir bilinç olamadıkça, daima bilinçlere çıkarılması gereken determinizmin bilinçaltı etkileri sürer.
Burada önemle üzerinde durmamız gereken şey, bu bilinçaltı etkilerinin bilinç sembolleri gibi duran ama kendi içinde bilinçaltı etkilerini de barındıran bilinç kabuğu yerine geçen din gibi benzeri ifade ve yorumların determinizm açısından ne anlama geldikleridir.
Bu rüyaların yorumundan çok daha köklü-derin-yaygın gelecek ile bağlantılı olsa da, sistematik olarak rüya yorumlarına pek benzer. Rüyalarda da bilinç-bilinçaltı çarpışır durur ama rüyalardaki bilinç gerçek bilinçle pek ilgili değildir. Veya o bilinçler de tüm bilinçaltının işi olurlar. Ve rüya bu haliyle tümden determinizmin bilince çıkarılmasını gerektirir. Bunun gibi dini ifadeler de tam bilinç olamadıkları, determinizmin bilinçaltı etkileri oldukları için determinist kanunların bilince çıkarılmasıyla aydınlanabilirler; dinlerin-peygamberlerin şuuraltı budur...
Bu durumda bilinç hayatın oldukça gerisinden gelir. Hayat dediğimiz evrimcil determinizm, insan toplumunu doğanın doğal bir eki olarak yaratıp, hayvanlar aleminden çıkardığı gibi, sosyal hayvanlıktan da çıkarmak üzere olgunlaştırmadıkça beyinlerimizin hayatın gerisinden gelişi sürüp gideceğe benzer.
Bilinç sandıklarımızın gerçek bilinç olmadığını, sadece determinizmin rüyasal sernbollerine benzer, toplum biçimlerinin aşamalarına uygun ifade simgeleri olduğunu ne zaman ve nasıl çözümleyebiliriz Ve o zamana kadar beynimiz hep geriden gelirse iş işten geçmeden bunu nasıl başarabiliriz? Bunlar şimdilik konumuz dışı.
Elbette determinizmin işleyiş kanunları tümden bilinçlere çıkıp insan toplumu buna uygun teşkilatlanabildikçe bu sorunlar aşılabilir. Ve kayıplar şimdiden göründüğü kadarıyla kesinlikle az olmayacağa benzer. Determinizm, insanları nasihatlerle olamazsa musibetlerle kendi yoluna sokar..
İnsan beyninin evrimcil determinizme göre gecikerek bilinçlenişi, insan toplumunun her kişisinde yansıyan "ömür"lerde de kendisini gösterir.
İnsan beyni yaşadığı toplum biçimini öğrenip ona az çok bilinçle-bilinçaltıyla uyum yapıncaya kadar, insan ömrünün yarısından fazlası geçer. Bu gecikiş "dahi"ler için de "yetenek"liler için de geçerlidir. Onların farkı kaliteli yaratışlarındadır sadece. Yaratış süreleri pek değişmez.
Muhammed, çocukluğundan beri duyduğu Hz. İbrahim, İsmail, Sare-Hacer (Tek tanrı geleneklerini) masallarını, Kureyş'in çok tanrılı yaşamıyla tekrar tekrar beyninde çarpıştırmıştır. Tek tanrı sentezini her yanıyla iliğinde kemiğinde hissetiği zaman 40 yaşındadır. Bunun için en az on beş yıllık kervan kaldırıcılığında ustalaşması-bezirganlaşması gerekmiştir. Beş yıl da aralıksız tefekkür aşaması yaşar.
Ama kendisinden önce tek tanrı fikirlerinin birikimi için Adem- Şit Enoş saymazsak, kitap sahibi olan "Ululazm"ların başı Nuh'tan beri sayarsak en az 3000 yıl gerekmiştir. Ululazm'ların ikincisi olan Hz. İbrahim'den beriyse, en az 2500 yıl geçmiştir. İsrailoğulları'nın Filistin dört yolağzında soyut bezirganlıkta, peygamber yaratış serüvenlerini sıklaştırmalarıysa Yakup-Yusuf Peygamberler zamanından (Hiksoslardan) beriyse, en az 2000 yıl geçmiştir. Musa Peygamber ile tek tanrının zirveleşmesinden sonra ise, yine en az 1700 yıl geçmiştir. Musa'dan sonra İsrailoğullarının boyuna peygamberlerle-tek tanrı idealleriyle ifade ettikleri tarihsel devrim hayallerinin İsa ile birlikte sönüşünden sonra ise, yine en az 500 yıl geçmiştir..
Bu süre içinde Muhammed'in ve Kur'an'ın yaratılması için gereken Medeniyet ve Tarihsel Devrim birikişleri yeterlilik kazanır kazanmaz, Hicaz Araplarının medeniyete geçiş ihtiyaçlarıyla bütünleşme olur. Ve İslâmiyet doğar.
Doğar doğmasına, ama, bilinç veya din gibi duran bilinçli, gerçek bilinç olmaktan uzaktır. Bu bilinçin (din) islam seviyesi bir yana; peygamber ve bir avuç çekirdekçil sahabe dışında bu bilinç seviyesinin yaygınlaşamaması da bilincin ne kadar yavaş gelişebildiğine dramatik bir örnektir. Bu yüzden islam medeniyetinin cennetle muştulanmış halifeler çağı da çok genç öldürülebilecektir: 29 yıl.
Bilinç veya beynin üretici güçlerden teknik ile olan bu trajik çelişkisi, toplum biçimlerinin tekniğin duraksız sıçramaları hızlı ve gücüyle insan beyninden daha süratle başkalaşıp gelişme diyalektiği; son duruşmada insan beyni ve toplumu lehine işlemek üzere ağlarını örse de, antik çağda da modern çağda da toplumsal rejimlerin trajik yıkılışlarında veya çöküşlerinde veya çürüyüşlerinde büyük payı olmuştur.
Bırakalım Hz. Muhammed rejimini, ki o rejim, antik çağın kent komünasından sınıflı topluma geçiş zincirinin son halkası olmaklığı hesabıyla müthiş birikim ve sentezlere sahiptir, yine de yıkılmıştır, doğaldır, antik tarihte medeniyetler sosyal sınıfların devrimci başkalaşımlarını henüz yaratamadıkları için dışarıdan yıkılıyor veya yeniden diriltiliyorlardı. Fakat modern tarihte de sosyal devrim ile gelen toplumlar, bütün modernliklerine rağmen, sosyal devrimci sınıflarına rağmen insan beyninin bu gecikmeli kavrayışı ve davranışından olumsuz anlamda nasiplerini almaktan kurtulamadılar. Avrupa ve ABD Finans kapitalizmleri üretici güçlerden tekniği şahbazlaştırmakla sadece iç gelişimlerini sağlayacak sosyal devrim çocuğunu ana rahminde taşlaştırıp boğazlamadılar, aynı zamanda insan beynini de sentez yapamaz kireçlendirmelere uğrattılar; paranoid-sizoid karakterini yaygınlaştırdılar ve derinleştirdiler; çelişkilerden keşifcil sentezlere atlama gücünü baltalayıp, uzmancıl papaganlığa yarayan bellek kırkanbar, yapma özelliğini popohladılar. Ne yazık ki Lenin'den sonraki Sovyetler de aynı yola girmek zorunda kaldı. Hızlı boyatmak-zorunluluğu, teknik gelişimi, emperyalizmden aşağıya düşürmemek uğruna hızlandırırken insan beyninin gelişimini unuttular. Sosyalizmi insansız işleyen mekanik bir kollektivizm gibi algılayışları yaygınlaştırıp derinleştirdi. Daha kötüsü bu algılayışların altında kapitalizme benzemek eğilimlerini şuuraltıyla beslemeyi sürekli arttırdı.150 milyonluk modern proletarya ve köylülerin gençlerin gözüne bakarak ezbere yapılan bu ilerleme, aslında bir geriye dönüştü.
Demek tarihsel determinizmin gelişimini sadece sosyal sınıflar açısından ele almanın da eksik ve yanıltıcı yanları olabilir. Sosyal sınıfların ve savaşının ortaya çıkıp insan toplumunu binbir serüveniyle göklere çıkarıp yerlere savuruşu; kâh öldürüp kâh diriltişi şunun şurasında 7000 yıllıktır. Ondan öncesi ilkel de olsa sınıfsız kankardeş insan toplumları mozayiğidir. Ve onbinlerce yılı kapsar. Orada sosyal sınıfsız sadece insan vardır. Ve insan beyni hep o ilkel sınıfsız toplum yaşamıyla düşüp kalkmıştır. Demek ki insana sadece sosyal sınıflar açısından değil, insan beyninin gelişimi veya insan toplumunun gelişiminin kanunları açısından bakmalıyız. Çünkü sosyal sınıflar gelişimi de o topyekünlük içinde doğup gelişmiştir. Ve ebedi değildir. Sosyal sınıflar da ölümlüdür. Ama insan toplumu gezegen sistemimizin ömrü oldukça yaşayabilecek sonsuz gelişimli kanunlara sahiptir...
Özetle: Bu. açıdan da Hz. Muhammed rejimi küçümsenip kınanamaz. Rejiminin geriye dönüşü onun suçu, eksiği, yanlışı değildir; O elinden geleni yapmıştır; tarihsel akışı belirleyen determinizm Allah'ı henüz insan kullarının beyinlerini o geri dönüşlere karşı sigortalayamamıştır. Veya o sigorta kontenjanının belki tarihin gelecekteki aşamalarına saklamaktadır ki mutlaka insansız (beyinsiz) hiçbir rejim ne denli ulu kollektivist de olsa yaşayamayacağına göre, insan beynine önem ve değer verene dek, rejimler modern çalım ve gelişimlerine rağmen yıkılmasalar da sürünebilirler. Sürünmektense ölmek iyidir, diyen beyinleri determinizm ne zaman işleyip çoğaltırsa o zaman geri dönüş yolları biraz daha tıkanmış, sigortalanışımız pekiştirilmiş olacaktır.
Hemen her ayetle genellikle ayetlerin sonlarında Allah'ın özelliklerinin belirtilmesi, Tarihsel maddelerin daima herşeyi tarihsel Determinizme veya evremin kanunlarına bağlayışına pek benzer. Çünkü her gidiş biricik yaratıcısı olan Allah'a bağlanır. Ve bu bağlantı olayların gelişimiyle sentezlenerek yapılmak alt şuuru ile gerçekleştiği için devamlı gelişir. Skolastik Allah geleneği bu altşuur eğitimiyle karanlıktan aydınlığa doğru ilerler ve yerleşir, olayların iç işleyişindeki Determinizme yaklaşır.Hemen her ayetle genellikle ayetlerin sonlarında Allah'ın özelliklerinin belirtilmesi, Tarihsel maddelerin daima herşeyi tarihsel Determinizme veya evremin kanunlarına bağlayışına pek benzer. Çünkü her gidiş biricik yaratıcısı olan Allah'a bağlanır. Ve bu bağlantı olayların gelişimiyle sentezlenerek yapılmak alt şuuru ile gerçekleştiği için devamlı gelişir. Skolastik Allah geleneği bu altşuur eğitimiyle karanlıktan aydınlığa doğru ilerler ve yerleşir, olayların iç işleyişindeki Determinizme yaklaşır