Orijinalini görmek için tıklayınız : Dünya genetik akrabalık haritası.
Şüpheci Dinsiz
12-08-2015, 15:10
A genetic atlas of human admixture history
(İnsanın soy karışım tarihi genetik atlası)
http://admixturemap.paintmychromosomes.com/
Türkiye'yi tıklayın.
Sevgiler
Nana Buluku
12-08-2015, 16:58
Türkiye'ye tıkladığımızda çıkan mavi ve turuncu okların uzunluğu, akrabalık ilişkilerinin uzaklığı-yakınlığı ile orantılı mı ?
Şüpheci Dinsiz
12-08-2015, 18:27
Sevgili Nana Buluku,
Okların uzun olması, haritada Moğol, Hazar, Arakan (bunlar kırmızı beneklerle gösterilmiş) topraklarının Anadolu'ya uzak olması sebebiyle uzun olmuş. Çizginin uzunluğu bir şey ifade etmiyor.
İlgili renk beneklerinin büyüklüğü ise genlerimizdeki donör grubun toplam içindeki oranını gösteriyor, ki bu oranlar sayısal olarak Side 1, Side 2 listelerinde de verilmiş.
Görünen o ki, vaktiyle Osmanlı hakimiyetindeki toprakların özeti gibiyiz.
Belki genetik doktorası yapmış olan sevgili Olimpiyat (Kurdistannn) bize haplogrupları daha ayrıntılı açıklar.
Sevgiler
Nana Buluku
12-08-2015, 18:34
Teşekkürler.
Şüpheci Dinsiz
17-08-2015, 10:43
GenomTurkiye.com (http://www.genomturkiye.com/blog/15-turk-musunuz.html)
Türk müsünüz?
Artık bu soruya cevap vermeniz eskisi kadar kolay olmayacak. Bu yazıyı okuduktan sonra “Evet ben Türküm, Kürdüm, Arabım…” demeden önce epey düşünmek zorunda kalabilirsiniz. Eğer aşırı milliyetçi görüşleriniz varsa baştan uyarıyorum, yol yakınken geri dönün, okumayı hemen bırakın, mavi hapı alın ve eski halinizde devam edin. Yok, eğer kırmızı hapı alırsanız, unutmayın ki hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacak…
2005 yılında National Geographic tarafından başlatılan ‘genom’ projesi için DNA örneği gönderdiğimde henüz Türkiye’nin genetik yapısı üzerine bir yazı kaleme almak için çok erkendi. Ancak genetik bilimi oldukça hızlı ilerledi, 2007’de insanoğlunun gen haritası çıkarıldı ve bugün artık milletlerin akrabalık ilişkilerini belirleyecek yeterli bilgiye sahip durumdayız. Öyleyse yolculuğa başlayalım -Morpheus’un dediği gibi- görelim bakalım tavşanın yuvası ne kadar derinlere gidiyor.
Y-DNA testlerinin sonucuna göre ilk erkek bundan 60 ila 80 bin yıl önce Afrika’da, bugünkü Kenya-Etiyopya civarında yaşadı. Hesaplama tekniklerinden kaynaklanan farklı sonuçlardan dolayı ben ortalamayı alarak 70 bin yıl diyeceğim. Yeryüzündeki 3,5 milyar erkekten DNA örneği alıp y-kromozomunu takip ederek geriye gittiğimizde görüyoruz ki bütün erkeklerin ortak atası 70 bin yıl önce yaşayan bu kişi.
Bu arada neden ‘erkek’ sözcüğüne vurgu yaptığımızı hemen açıklayalım; Y-Kromozomu yalnızca erkeklerde var, anne tarafından soyağacınızı belirlemek isterseniz mitokondrial DNA testi yaptırmanız gerekiyor. Y-Kromozomunun görevi cinsiyetin belirlenmesidir. Yani erkek çocuk sahibi olamayan beylerimiz ‘bana bir erkek evlat veremedin’ diye kadını suçlamak yerine bu durumdan kendi y-kromozomlarını sorumlu tutsalar daha doğru bir iş yapmış olurlar.
Yeri gelmişken şunu da hemen belirteyim; kromozom, gen, mitokondri gibi bilimsel sözcükler gözünüzü sakın korkutmasın, bu yazıda mümkün olduğunca teknik terminolojiden uzak durmaya çalışacağım. Ama ister istemez lise yıllarından kalan biyoloji, coğrafya biraz da tarih bilgimizi zorlamak durumundayız. Mesela, biz insan türünün bilimsel adımızın ‘homo sapiens’ olduğunu bilmenizde yarar var. Hayalen 70 bin yıl öncesine gittiğimizde görüyoruz ki yeryüzünde bir erkek homo sapiens ve onun ailesi yaşıyor. Yani bugünkü Japon, Alman, Türk, Arap, İngiliz, Kürt, Rus herkesin ortak dedesi bu kişi, dünyanın başka hiçbir yerinde insan yok, ilginç değil mi? Hepimiz tek kişinin torunlarıyız.
Bilim adamları dini inançları çalışmalarına referans almaktan pek hoşlanmasalar da bu homo sapiense Kitab-ı Mukaddes’e atfen ‘Adam’ yani Hz. Adem adını taktılar. Bu ilk erkek ve onun çocukları doğal olarak ortak genetik özelliklere sahiptiler. Yani ten, göz rengi gibi fiziksel özellikler benzerdi. Ancak bu genetik özellikler zaman içinde değişti, binlerce yıl süren yolculukla bu insanların torunları Afrika kıtasına dağıldılar, bir bölümü kuzeye, bugünkü Mısır ve Filistin yönüne hareket ederken 60 bin yıl önce ilk defa Afrika kıtası dışına çıktılar; Güney Asya, Uzak Doğu ve Dünyanın her yanına göç ettiler. İşte bu göçlerin sonucu farklılaşan coğrafya ve iklim şartları insanların genetik yapılarında mutasyonlara yol açtı.
Y-kromozomunda meydana gelen her genetik değişim (SNP-Single Nucleotide Polymorphism) bir harf ile kodlanarak ‘Haplo-Grup’ adı veriliyor. Aşağıdaki kronolojik cetvele baktığımızda görüyoruz ki ilk SNP mutasyon ile BT Haplogrubu oluşuyor. Aradan birkaç bin yıl geçince bir başka genetik değişim CT haplogrubunu oluşturuyor ve bu değişimler dallanarak günümüze kadar devam ediyor. Bu makalede National Georgraphic verilerinden çok Dr. Stephen Oppenheimer ve Eupedia araştırmaları esas alındığından, yukarıda sözünü ettiğim gibi zamanlama farkları vardır.
Bu bilgiler ışığında genetik değişim ağacına bir göz attıktan sonra kaldığımız yerden devam edelim.
http://www.genomturkiye.com/images/Blog/European%20%20Haplogroup%20Y-Tree.jpg
Bu şemada yalnızca Avrupa’da yoğun olarak görülen haplogruplar belirtilmiştir. Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında bulunan haplogruplar, ayrıca her haplogrubun da alt grupları olduğunu düşünürsek hepsini tek şemada göstermek neredeyse imkansız. Bu nedenle sadece Avrupa kıtasında en çok görülen haplogrupları kısaca tanımakta yarar var:
Haplogruplara göre Avrupa’nın etnik yapısı
Mezolitik Avrupalılar:
I1: Ön-Germen (İskandinav)
I2b: Ön-Kelt-Germen
I2a1: Sardunya, Iberia
I2a2: Adriyatik, Tuna havzası
Neolitik göçmenler:
N1c1: Uralo-Fin, Baltık, Sibiryalı
G2a: Kafkasya, Greko-Anadolu
E1b1b: Kuzey Afrika, Yakın Doğu, Balkan
T: Orta Doğu, Doğu Afrika
Bronz çağı göçmenleri:
R1a: Balto-Slav, Germen, Hint-İran
R1b: İtalo-Kelt, Germen, Hitit, Ermeni
J1: Kafkasya, Mezopotamya, Semitik
J2: Greko-Anadolu, Mezopotamya, Kafkasya
Pek çoğumuzun bu grupları tek tek inceleyip harf ve rakamlarla belirtilen kodları yorumlaması zor olabilir. Örnek olarak R1a haplogrubunu inceleyelim. Yukarıdaki şemaya baktığımızda bu grubun 25 bin yıl önce tahminen Doğu Avrupa veya Güney Asya’da oluştuğunu görüyoruz. Daha çok Slav ve Germen’lerde rastlanan bir haplogruptur.
Aşağıdaki grafiğe baktığınızda bugün Rusya, Ukrayna, Polonya gibi Slav ülkelerinde yoğun olduğunu göreceksiniz. Buradan yola çıkarak R1a’nın sadece Rus veya Slav halklarının geni olduğunu söyleyemeyiz. Evet, Slavların ataları R1a haplogrubundandır, ancak 25 bin yıl önce ortaya çıkan bu grup %19-27 oranında Norveç ve İsveç’te de görülüyor. Demek ki R1a hem Slav hem de İskandinav milletlerinin ortak atasıdır. Bir anlamda bu uluslar barındırdıkları R1a oranı kadar birbirleriyle akrabadır denebilir.
http://www.genomturkiye.com/images/Blog/European%20genetics.JPG
Şimdi bir başka tipik Avrupa haplogrubu olan R1b’yi inceleyelim. Bu genetik grup İspanya, Fransa, İngiltere gibi Batı Avrupa ülkelerinde yoğun olarak karşımıza çıkıyor. R1b yaklaşık 23 bin yıl önce oluştu, kronolojik şema R1a ve R1b’nin ortak ataları R1’in 28-30 bin yıl önce doğduğunu söylüyor. Bu ne demektir? Bu demektir ki, 30 bin yıl geriye gittiğinizde Fransız, İngiliz, Rus kalmıyor büyük ölçüde akraba oluyorlar. Eğer 45 bin yıl geriye giderseniz bütün Avrupalılar IJK haplogrubundan olup aynı dedenin torunlarıdırlar.
Bu noktada milliyetçilik kavramını tatsızlaştıran bir durumla karşılaşıyoruz. IJK için Rus, Alman, İngiliz, Fransız, İsveç, Türk, Arap diyemiyoruz, çünkü bu isimler sadece son birkaç bin yılda ortaya çıktı. Katı ırkçılar için gerçekten zor bir durum, bugün nefret ettiği millet ile aynı soydan olduğunu öğrenmek üzücü olsa gerek.
Bu kadar bilgiden sonra artık Türkiye’ye gelme zamanıdır. Eminim ki buraya kadar yazdıklarımızı dikkatle okumuş olanlar yukarıdaki haritada Türkiye’nin grafiğine baktıklarında bu renklerden hangisinin Orta Asya’dan gelen atalara ait olduğunu bilmek istiyorlar. Sizi daha fazla meraklandırmayacağım, ama daha önce bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Diğer ülkelerin gen grafiğine bakıp Türkiye ile karşılaştırdığınızda gözünüze çarpan ilginç bir şey yok mu? Mesela Rusya’nın yarısı sarı, Polonya’nın yarıdan fazlası, Fransa’nın %60’ı kırmızı, İngiltere hakeza büyük ölçüde kırmızı…
Türkiye’ye baktığımızda adeta bir gen mozaiği görüyoruz, neredeyse hiçbir haplogrup baskın değil. Eğer yeşil renk dikkatinizi çektiyse karar vermekte acele etmeyin. Yeşil, J1 ve J2 gruplarını simgeliyor, bunlar Orta Asya doğumlu değil. Nitekim bu araştırmayı yapan kaynak Türkiye için özel bir not düşmüş, tercümesi aynen şöyle; “Türkiye, bu tabloya alınmayan Afrika ve Asya haplogruplarını da (A, ExE1b1b, C, H, L, O, R2) %8.5 oranında barındıran tek ülke…”
Bu kadar millet olur da bunların arasında Orta Asya’dan göç eden ataların genleri olmaz mı, elbette var: Q haplogrubu, oranı %2. Bir başka Orta Asya/Sibirya haplogrubu ise N. Bugün özellikle Finlandiya ve Baltık ülkelerinde görülen bu genetik grubun da 20 bin yıllık Ural-Altay geçmişi var. Türkiye’deki oranı ise %4. Buna diğer Orta Asya ve Sibirya orijinli haplogrupları da eklersek yine de %10'u geçmiyor. Bilim bazen bizleri hayal kırıklığına uğratabiliyor.
Q ve N haplogruplarının ortak atası ise 36 bin yıl önceki ‘NOP’ haplogrubu. Kronolojik cetvele baktığınızda kimlerle akraba olduğunuzu göreceksiniz. Evet, gözlerinize inanın, bütün Avrupa ve Orta Asya milletleri 36 bin yıl önce aynı soydan türediler. Tipik Avrupalılar olan R1a ve R1b'nin atası olan R haplogrubu 30 bin yıl önce Orta Asya’da doğdu.
Pek çok kişinin gen testine sıcak bakmadığını biliyorum. Son zamanlarda komplo teorilerine iyice kendimizi kaptırmışken birilerinin bu genetik araştırmaları şiddetle reddedeceğini de tahmin edebiliriz. Ama Galileo’nun dediği gibi bilim inkar kabul etmiyor, bazıları ‘hayır olmaz’ dese de Dünya dönmeye devam ediyor. Sanıyorum benim gibi merak yönü paranoyasından ağır basanlar biraz tedirgin olsalar da “bir de ben öğreneyim atalarımın kimler olduğunu” diyeceklerdir. Bilim insanları bu hızla giderlerse yakın bir gelecekte bütün insanlığın soyağacını yapacaklardır, sanıyorum herkes çok yakında kiminle ne kadar akraba olduğunu öğrenecek.
Genetik soyağacı sadece bireylerin hayata bakışlarını değil, belki devlet yapılarını da sarsacak yeni bir çığır açmak üzere dersek biraz abartmış mı oluruz? Bence hayır, belki bu konunun önemini ifade etmek için bugün söyleyeceğimiz her şey az bile kalır. Kırmızı hapı alıp bir an önce gerçekle yüzleşmeyenlerin başı yakın gelecekte çok ciddi ağrıyabilir. Bu genetik çalışmaların Fransa’dan dünyaya 200 yıl önce yayılan ulus-devlet modelini nasıl etkileyeceğini önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Bugünkü millet anlayışımızın temeli dile dayanmaktadır. Yani aynı dili konuşan insanlar aynı milletten sayılırlar. Dillerinin yakın olduğu nispette milletler birbiriyle akraba olarak kabul edilir. Türkçe-Özbekçe-Azerice gibi...
Ama diğer taraftan genlere baktığımızda Ural-Altay dil grubunun lehçelerini konuşan bu milletlerdeki Sibiryalı ataların geni çok az iken Finlandiya’da %58 gibi büyük bir oranda karşımıza çıkıyor. Görünen o ki bilim geçmişte pekçok defa yaptığı gibi dogmaları bir kez daha yıkmak üzere. Bazı rejimler varlıklarını devam ettirmek istiyorsa ‘ulus’ kavramını bilimsel verilere göre yeniden tanımlamak zorundalar. Bu durumu şu an için tehlike olarak algılamayanlar unutmamalıdır ki Fransız ihtilali akabinde kraliyet giyotin altında son bulurken ne Romanov’lar ne de Osmanoğulları henüz doğmuş olan cumhuriyet rejimini ve ulus-devlet modelini kendi saltanatları için bir tehlike olarak görmüyorlardı. Ancak geleceği görmeyi başaran ve yeni şartlara adaptasyon sağlayan kraliyet aileleri bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Galiba öngörü yeteneği herkese nasip olmayan bir ayrıcalık…
İlgilenenler Avrupa ülkelerinde bulunan haplogrupların % oran tablosunu aşağıda görebilir. Buna milletlerin akrabalık derecesi de diyebiliriz. Tabii bütün bunlar y-kromozomunun hikayesi, yani baba tarafından soyağacı. Bir de mitokondrial DNA testi var, acaba anne tarafından kim kiminle akraba? Belki bir dahaki sefere de onu anlatırım.
Murat D.Mirza
muratmirza@gmail.com
http://www.genomturkiye.com/images/Blog/European%20Haplogroups1.JPG
http://www.genomturkiye.com/images/Makaleler/Eupedia%20DNA%20numune%20adedi.jpg
İnsan, "homo" cinsinin tüm alt türlerini kapsamıyor mu? Burada insan yerine "homo sapiens" kullanılmalıydı sanıyorum..
Predator
17-08-2015, 20:44
İnsan, "homo" cinsinin tüm alt türlerini kapsamıyor mu? Burada insan yerine "homo sapiens" kullanılmalıydı sanıyorum..
İnsan, Homo sapiens anlamında kullanılıyor. Tek alt türüde Homo sapiens sapiens.
Sizin söylediğiniz bilimde Hominina olarak geçer.
Teşekkürler Predator.. :thumb:
Şüpheci Dinsiz
17-08-2015, 21:07
GenomTurkiye.com (http://www.genomturkiye.com/blog/35-turk-toplum-genetigi.html)
Türk Toplum Genetiği
Bu makale, bir süre önce toplum genetiği üzerine yazmış olduğum “Türk müsünüz” isimli çalışmanın devamı niteliğinde olduğundan konuya yabancı olan okuyucularımızın öncelikle ilk makaleyi incelemelerini tavsiye ediyorum. Baba tarafından (Y-DNA) Türkiye nüfusunun ne oranda Orta Asyalı olduğunu anlatan bu araştırmaya gösterilen yoğun ilgi nedeniyle, okuyucularımın sorularına detaylı cevap verebilmek için bir kitap yazma zorunluluğu doğdu.
Türkiye’de toplum genetiği üzerine yazılan bu ilk kitabı ve ilk web sitesini hazırlama sürecinde bilgilerini ve araştırma sonuçlarını paylaşarak yardımcı olan tüm değerli bilim adamlarına teşekkür ederim.
Genom projesinin önemini kelimelerle ifade etmek çok zor. Ne kadar doğru bir karşılaştırma olur bilemiyorum ama 20. yüzyıla damgasını vuran nükleer enerji ile kıyaslamak sanırım yanlış olmaz. 21. yüzyıl Genetik Asrı olursa hiç şaşırmamak gerekir. Yazmış olduğum kitap, makale ve diğer araştırmaların tek amacı genom projesine halkımızın dikkatini çekmek ve 21. yüzyılı şekillendirecek olan bu önemli bilim dalında ülkemizin aktif rol almasına katkı sağlamaktır.
Ancak salt bilimsel açıklamalar geniş kitlelerin ilgisini çekmeye yetmiyor. Bu yüzden toplum genetiğinin siyasi sonuçlarına dikkat çekerek giriş yaptım. İlgi beklediğimin de üzerinde oldu. Özellikle Türkiye nüfusunun %10’unun Orta Asyalı oluşu hemen her kesimin genetikle ilgilenmesini sağladı. DNA testlerinin insanlığın soyağacını belirlemede nasıl kullanıldığını öğrenme merakıyla bu çalışmaları takdir edenler olduğu gibi, nüfusumunuz çoğunluğunun Orta Asya orijinli olmayışından rahatsızlık duyanlar da oldu. Bunun sonucu olarak pek tabii komplo teorileri de kuruldu. Eğer bilim, resmi tarihi ve bazı siyasi görüşleri tehdit ediyorsa bu tür itirazların olması doğaldır. Küçük yaşlardan beri ezberletilen dogmatik inançların yanlış olduğu bilimsel yöntemlerle kanıtlansa bile insanların bu gerçeği bir anda kabullenmesi kolay değildir.
Aslında bugün Türkiye’de yaşayan nüfusun Orta Asya ile akrabalığının %10 olmasının hiçbir önemi yoktur. Halkımızın %90’ı Orta Asyalı olsa bu bizi yüceltmeyeceği gibi, sadece %10’un Orta Asya orijinli olması da bizi küçültmez. Toplumları yücelten unsur, medeniyetin temelini oluşturan ahlak değerlerine dayalı kalkınmadır. Dürüst, insana saygılı, her inanç ve etnik gruptan vatandaşına özgür yaşam imkanı sunan, bireysel ilişkilerde sevgi ve hoşgörüyü ilke edinen insanların yaşadığı bir toplumun yüksek yaşam standartlarına kavuşması kaçınılmazdır. Böyle bir toplumda yaşayan insanların atalarının nereden göç ederek geldiğinin fazla bir önemi de yoktur. Toplum genetiğinin yaptığı tek şey basit bir bilimsel merakı gidermekten ibarettir.
Yaşamında gurur duyacak herhangi bir başarı elde edemeyen bireylerin övünecek tek teselli kaynağı olarak ait oldukları ulusu görmeleri geri kalmış toplumlarda sıkça rastlanan bir durumdur. Gelişmiş ülkelerdeki ırkçılar da genelde hayatta başarısız olan kişilerdir. Çünkü insan doğası gereği benliğini yüceltme gayreti içindedir. Eğer insan egosu gerçek bir başarı ile takdir edilmemişse bunu bir şekilde telafi etmeye çalışır. Örneğin fanatik bir takım taraftarının beklentisi aslında takımının başarısı ile kendini değerli kılma çabasıdır. Bu dürtünün gücünü hafife alamayız. Bu konuda ciddi bir tatminsizlik yaşayan insan, benliğiyle özdeşleştirdiği takıma, ideolojiye veya partiye bir eleştiri geldiğinde bunu kendisinin küçük düşürülmesi olarak algılar ve saldırganlaşır. Bu yüzden primitif kişilikler katılmadıkları bir düşünce karşısında bilimsel bir açıklama yapacak entelektüel seviyeleri olmadığı için tepkilerini önce hakaratle ortaya koyarlar. Bu saldırganlığın boyutunun öldürmeye kadar varabileceğinin pek çok örneğini maç ve siyaset kavgalarında sürekli görmekteyiz.
Eğer birisi, atalarının Afrika’dan yeryüzüne yayılırken izlediği rotayı öğrendikten sonra bir gurur veya üzüntü hissediyorsa o şahısta ciddi bir sorun var demektir. İnsanı üstün kılan tek meziyetin ahlak değerleri ve erdem olduğunu bilmeyenler kızılacak veya övünülecek şeyleri birbirine karıştırırlar. Bir insanın dedelerinin Orta Asya veya Afrika orijinli olması neyi değiştirir?! Eğer bu sizin için gerçekten bir önem arz ediyorsa, Orta Doğulu veya Afrikalı bir soydan geldiğiniz DNA testiyle ortaya konduğunda kızgınlık duyacaksanız, test yaptırmamanız daha iyidir. Zaten bu kişiler genellikle test yaptıracak cesareti kendilerinde bulamadıklarından şiddetle tepki göstermekte, ideolojik baskı altında kaldıklarını farkına varmadan belli etmektedirler. Bu tepki doğaldır. Çünkü bütün hayatı boyunca, aile, eğitim kurumları ve medya tarafından şuuraltına işlenen övünülecek yegane değerin tehlike altında olduğunu hissetmek insanı savunmaya iter. Böyle bir tehlike karşısında beynin üreteceği ilk tepki kendisine karşı bir komplo kurulduğu olacağından karşı saldırıya geçecektir.
Bunu tıpkı kavgada saldırıya maruz kalan kişinin kendisini savunması gibi düşünebiliriz. Çünkü insan beyni fiziksel bir saldırıya nasıl tepki veriyorsa, düşünce saldırısına da aynı tepkiyi verir, aynı hormonları salgılar. Yani beyin açısından çatışmanın fiziksel veya düşünce bazlı olmasının farkı yoktur. Bunu şöyle de açıklayabiliriz; Beynimiz, elinde bıçakla bize saldıran birini algıladığında ne tepki veriyorsa, inançlarımızı sarsan bir bilgiyi algıladığında da aynı tepkiyi verir. Bir tartışmada bize karşı fikir beyan eden kişiye duyduğumuz öfke salgılanan hormonların sonucudur. İç güdülerimiz, varlığımızın tehdit edildiği sinyalini algıladığında savunma ve karşı saldırı için harekete geçer, adrenalin, noradrenalin gibi organizmayı fiziksel bir çatışmaya hazırlayan moleküller üretir. İşte bu nöro-kimyasal savunma refleksinden dolayı televizyonda sıkça izlediğiniz tartışma programlarında katılımcılardan birinin yanlışını kabullenip karşı tarafın fikrini onayladığını göremezsiniz.
Bu nedenle, inanç ve ideoloji baskısı altında olanlar genom projesine ilişkin bir bilgiyi okurken en temel kavramları bile anlamakta zorlanmaktadırlar. Okuyucunun, bu verilerin kimsenin dini veya siyasi görüşünü etkilemek için değil, salt bilimsel amaçla açıklandığını unutmaması gerekir. Bilim değişkendir, burada okuyacaklarınız tartışılmaz mutlak doğrular değildir. Yeni veriler geldikçe kitaplar ve makaleler güncellenecektir.
Mitokondrial DNA
Bazı teknik bilgileri tekrar etmemek için, okuyucularımın Y-DNA (baba tarafından) soyağacına dair yazmış olduğum ilk makaleyi incelediklerini var sayarak devam ediyorum. Yine de konunun anlaşılması için bazı terimleri açıklamak zorundayız. Öncelikle mitokondrial DNA’nın sadece anneden çocuklarına aktarıldığını hatırlatmakta yarar var. Mitokondri, çekirdek dışında DNA’ya sahip olan tek organeldir. Asıl görevi enerji üretimi olsa da genetikçiler açısından bambaşka bir öneme sahiptir. Döllenme esnasında mitokondriler spermin kuyruk kısmında toplandığından sperm sitoplazmasında mitokondri bulunmaz. Dolaysıyla hepimiz mitokondrilerimizi annemizden alırız. İşte bu mt.DNA’da meydana gelen mutasyonlara göre haplogruplar belirlenerek anne tarafından soy ağacımız tespit edilmektedir.
Avrupa’da görülen mt.DNA haplogruplarının şemasını inceleyelim:
http://www.genomturkiye.com/images/Blog/Avrupa_Haplogrup_mtDNA.gif
Bu şemada Afrikalı haplogruplar L1, L2, L3 gösterilmemiştir. Avrupalı milletler, L3’ten ayrılan N haplogrubu ile başlamaktadır. İlk kadının (Eve-Havva) yaklaşık 200 bin yıl önce Doğu Afrika’da, bugünkü Etiyopya-Kenya civarında yaşadığı tahmin ediliyor. Ancak yakın zaman önce homo sapienslerin tarihinin 300 bin yıl öncesine hatta daha eskiye dayandığını ortaya koyan araştırmalar da oldu. Toplum genetiğinin henüz çok yeni bir bilim dalı olduğunu, verilerin sürekli güncellendiğini her fırsatta hatırlatıyorum. Yazılarımda da bilim camiasının üzerinde mutabakat sağladığı sonuçları aktarmaya gayret ediyorum.
İlk kadına mitokondrial Havva adı verilmesi semboliktir. Kutsal kitaplarda sözü edilen Adem ve Havva ile toplum genetiğinde haplogrupların atası kabul edilen kişiler elbette aynı insanlar değildir. Haplogrup terimi, toplum genetiğinde Y-DNA ve mt.DNA üzerinde meydana gelen değişimler için kullanılır. İlk kadınının mitokondrial DNA’sı baz alınarak yapılan yukarıdaki şemada görüldüğü gibi, binlerce yıl sonra meydana gelen her mutasyon ile yeni bir haplogrup oluşmaktadır. Eğer birisi ile aynı haplogruptan iseniz o kişiyle şemada gösterilen tarihte ortak bir büyük anneniz var demektir.
Bu aşamada haplogrup kavramını doğru anlamamız gerekiyor. Ancak bir kitapta anlatabilecek geniş konuları birkaç paragrafa sıkıştırmak hiç kolay olmasa da bir örnekle açıklayayım; Bundan 70 bin yıl önce Afrika’da yaşayan ilk insanları ağacın gövdesi gibi düşünürsek, haplogruplar bu ağacın dalları, haplotipler ise yaprakları gibidir.
Örneğin, diyelim ki Y-DNA testi sonucunuz Q çıktı. Bu ne anlama gelir? Eğer bir başka Q grubundan insanla karşılaşırsanız akrabanızı bulmuş gibi sevinebilirsiniz. Çok yakın olmasa da (22 bin yıl öncesinde) ortak bir dedeniz olduğu kuvvetle muhtemeldir. Ve bu dedenizin Ural-Altay Dağları arasında bir bölgede yaşadığı da kesindir. Eğer Q’nun alt grubu (sub-haplogrup) olan Q1a’dan iseniz daha yakın bir tarihte ortak atanız var demektir. Bu şekilde, en alttaki haplogruba (yani ağacın en ince dalına) varıncaya kadar DNA analizinizi derinleştirebilirsiniz.
Bu arada mizah olsun diye bir öngörüde bulunayım. Acaba yakın bir gelecekte tanışma yöntemlerimiz de değişebilir mi? Geleneksel tanışma şeklimiz malum olduğu üzere “Nerelisiniz?” sorusuyla başlar.
Belki de pek yakında bunun yerine “Hangi haplo-gruptansınız?” sorusunu duymaya şimdiden alışmalıyız. Baba tarafından Q olduğunu söyleyen birisiyle ortak dedenizi bulduğunuza göre sorulacak ikinci soru alt-haplogruptur. Tıpkı memleketinizi söyledikten sonra “neresindensiniz” sorusuna muhatap olduğunuz gibi…
Nasıl ki şu an herkes kan grubunu biliyor ve bu bize çok doğal geliyorsa belki de birkaç yıl sonra pek çok kişi haplogrubunu da bilecek. Bugün kan gubunu bilmeyen birine nasıl şaşkınlıkla bakıyorsak haplogrubunu bilmeyen de yakında benzer bir durumda kalabilir. Biraz şakayla karışık ifade etsem de sanıyorum bu öngörüde önemli bir gerçek payı olduğunu fark ediyorsunuz. Şimdi tekrar dönelim konumuza...
Proto-Türkler
Eğer Y-DNA test sonucunuz Q ise baba tarafından ön-Türklerle aynı soydansınız demiştik. Öyleyse, 20 bin yıldan fazla bir süre Ural-Altay bölgesinde yaşayan bu grup eğer Türklerin ataları ise, o zaman Q haplogrubu Türk’tür diyebilir miyiz? Cevap: Hayır!
Bir ırk veya millet adıyla haplogrubu özdeşleştirmek toplum genetiği adına yapılabilecek en büyük yanlıştır, affedilmez bir hatadır. Siz siz olun böyle bir yanlışa asla düşmeyin. Filan haplogrup Türk’tür, falan Slav’dır gibi şeyler söyleyen birisiyle karşılaşırsanız bu şahsın haplogrup kavramını hiç ama hiç anlamadığını bilmelisiniz.
Doğru tanım şöyle olmalıdır: proto-Türklerin ana yurdu olan Sibirya’da en çok rastlanan grup Q’dur. Ural dağlarından Sakha (Yakut) halkının yaşadığı bölgeye kadar bütün doğu Sibirya’nın yerlisi olan bu grubun insanları bugün hala Altay dillerini konuşmaktadırlar. Batıda ise N haplogrubu hakimdir. Finlandiya’ya kadar olan Kuzey Doğu Avrupa coğrafyasında yaşayan N grubu insanları da bugün hala Türkçe ile uzaktan akraba olan Ural dillerini konuşmaktadırlar.
Bu haplogrupların doğum tarihlerini tekrar hatırlayalım, 20-30 bin yıl öncesinden söz ediyoruz. Ulus kavramı ise dile bağlı olarak sadece birkaç bin yıl önce oluşmuştur. Paleolitik dönem dediğimiz buzul çağı bambaşkaydı. Hayalen 12 bin yıl öncesine, henüz buzul çağının sona ermediği zamanlara gidecek olursak pek çoğumuzu hayal kırıklığına uğratacak bir dünya görürüz. Biyolojik dedelerimiz 15-20 kişilik küçük gruplar halinde avlanarak hayatlarını sürdürürlerdi. Henüz tarım yoktu, hayvanlar evcilleştirilmemişti, bu yüzden yerleşik bir köy hayatı mümkün değildi. O dönemin insanları mağara ve sığınaklarda yaşar, ucu sivriltilmiş kemik ve ağaçlarla hayvan avlar, yabani meyvelerle beslenirlerdi. Paleolitik çağın yaşam kuralları son derece basitti:
1.Av hayvanını takip et
2.Su kaynaklarına yakın ol
Atalarımızın yüzbinlerce yılda yapabildikleri tek şey kemik ve ağaçları sivriltip belki ateş yakabilmekten ibaretti. Düşünsenize, masa sandalye gibi basit araçları bile yapamadılar. Ne dil konuştukları ise tam bir muammadır. Mağara duvarları ve kayalar üzerine çizilen bazı şekiller dışında düşünce ürünü herhangi bir eser yoktur.
Yeryüzü 11-12 bin yıl önce değişmeye başladı. Buzul çağı sona erince bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu arada parantez içinde söyleyeyim, günümüzde buzul çağı hala sona ermeye devam etmektedir. Küresel ısınmanın nedenini sanayi ve insan faktörüne bağlayanlar varsa da asıl sebep buzul çağının bitmesiyle başlayan ısınma dönemine girmiş bulunmamızdır.
Neolitik çağın başlamasıyla birlikte yeryüzünde ilginç gelişmeler olduğunu görüyoruz. Bunların ilki 11 bin yıl önce Urfa Göbeklitepe’de yapılan tapınaktır. Bu insan eliyle yeryüzünde yapılan ilk inşaattır. Yukarıda dediğim gibi, on binlerce yıl boyunca hiçbir şey icat edemeyen homo sapiensler birden bire hızlı bir değişim sürecine girdiler. Ama ortada hala bugünkü gibi bir dil olduğuna dair elimizde bir kanıt yok.
Her ne olduysa bundan yaklaşık 7-8 bin yıl önce oldu. Artık buzul çağının etkileri iyice kayboldu, deniz seviyesi 100-120 metre yükseldi, İstanbul Boğazı tahminen 6000 yıl önce oluştu. Karadeniz daha önce tatlı su gölüydü, Marmara denizinin suyu boğazdan taşarak Karadeniz’e dökülünce bugün bildiğimiz halini aldı. İsterseniz siz buna Nuh tufanı deyin veya bir başka şekilde yorumlayın. Kesin olan bir şey varsa, o da tam bu dönemde insanların yerleşik hayata geçtikleri ve tarımı öğrendikleridir. İlk köy ve toplum hayatı böyle başladı. Artık insanlar buzul çağındaki gibi sürekli yer değiştiren dağınık ve birbirinden kopuk gruplar halinde değildi, birlikte yaşıyorlardı. Gelecek yılın hasatı için plan yapıyor, ekiyor, biçiyor ve iletişim halinde oluyorlardı. Yakın köylerle bir şekilde anlaşmak zorundaydılar çünkü ticaret yapmaları gerekiyordu. İşte bugün konuşulan diller o tarihlerde oluşmaya başladı.
Artık bundan sonrasını anlamak çok daha kolay. İlk defa metal araçları yapan toplumlar diğerlerine karşı önemli bir üstünlük elde ettiler. Bilinen en eski kılıç bundan 6000 bin yıl öncesine, Maykop kültürüne aittir. Bugün Rusya Federasyonu içinde yer alan Adıge özerk cumhuriyetinin başkenti olan Maykop civarında yaşayan bu toplumun ilk madeni silahları yaptığını ve atları evcilleştirdiğini biliyoruz.
Artık devlet diyebileceğimiz çapta oluşumların gerçekleşmesi için gerekli alt yapı hazırdı. At üzerinde onlarca kilometrelerce uzağa gidebilen ve ellerindeki güçlü silahlarla düşmanlarına üstünlük kurabilen bu toplumlar hakimiyet alanlarını genişlettiler.
Oysa eskiden insanlar yaya olarak en fazla birkaç bin metre öteye gidebilirdi. Üstelik ellerindeki sopa ve kemik aletlerle karşılaştıkları köylerdeki rakiplerini hakimiyet altına almaları da mümkün değildi. Dolaysıyla devlet kurulması teknik yetersizlik nedeniyle imkansızdı. Bu yüzden o dönemin yaşam düzenine devlet değil “kültür” adını veriyoruz. Maykap kültürü, Andronova Kültürü gibi…
At arabası ve demir silah insanlık tarihinin dönüm noktası oldu. Bunlara sahip olan toplumların bir bölümü Kafkas dağlarını aşarak güneye indi, Anadolu ve Mezopotomya’da ilk devletler böyle kuruldu. Sümer dilinin İbero-Kafkas dil grubuna olan yakınlığı dikkate alınırsa binlerce yıl Orta Doğu’da hüküm süren bu insanların orijini daha iyi anlaşılır. Sümer devleti Semitik halklar tarafından ortadan kaldırıldığında artık at ve silah üstünlüğü kimsenin tekelinde değildi. Pontik steplerinden Batı Avrupa’ya, Ural dağlarından doğuya ve Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada insanlar demir silahlar üretebiliyor, at arabalarını kullanıyorlardı. Artık dillerin oluşması için zemin hazırdı. Elindeki olanakları en iyi kullanan liderler konuştukları dili hakimiyet altına aldıkları toplumlara öğretiyor ve sınırlarını genişletiyorlardı.
Sümerlerin orijini hep tartışma konusu olmuştur. Yeryüzünde bilinen ilk medeniyeti kurdukları için paylaşılamayan bu halkı sahiplenmek isteyen çoktur. Ortada kesin bir kanıt bulunmadığı için bilim dünyasında tartışmalar halen devam etmektedir. Gerçek olan şu ki konuştukları dil Hint-Avrupa grubundan değildir. Mezopotomya’da yaşamalarına rağmen Semitik olmadıklarını da biliyoruz. Dil yapısı eklemeli (agglutinative) olması yönüyle Ural-Altay ve Ibero-Kafkas dil aileleriyle benzerlik göstermektedir. Ancak Ergatif yapısı da dikkate alındığında en güçlü ihtimal Ibero-Kafkas olarak görünmektedir. Yeryüzünde sadece Basklar ve Kuzey Kafkasya’nın otokton halkları tarafından konuşulan bu dilin, ilk defa kılıcı yapan ve atı evcilleştiren Maykop kültürünün insanları tarafından Mezopotomya’ya taşınmış olması kuvvetle muhtemeldir.
Ön Türk Y-DNA Haplogrupları
Bütün bunlar son birkaç bin yılda cereyan ederken (anne ve baba tarafından) haplogruplar yeryüzüne çoktan dağılmış ve bazıları da karışmıştı. Pek çok toplum birkaç haplogruptan oluşmaktaydı. Bazı haplogruplar ise (Q gibi) çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştı. 12 bin yıl önce buzul çağında Bering boğazı yoktu. Yani Alaska ve Rusya birbirine bağlıydı ve yürüyerek geçmek mümkündü. İşte o çağlarda (büyük ihtimalle bir geyik sürüsünü takip eden) bazı insanlar Amerika kıtasına geçtiler ve Kanada üzerinden daha güneye yayıldılar. Q grubu insanlarının torunları Güney Amerika’ya kadar giderken bir bölümü Sibirya’da kalmıştı. Buzul çağı sona erince deniz seviyesi 100 metre yükseldi ve Bering boğazı oluştu, geri dönüş yolu kapandı.
Bütün bu bilgiden sonra şimdi tekrar soralım, Q Türk müdür, Amerikan yerlisi midir? Sanıyorum devlet-millet kavramlarının nasıl oluşmaya başladığını anladıktan sonra bu sorunun ne kadar saçma olduğunun farkına varmışsınızdır. Haplogrup asla bir millet adıyla eşleştirilemez. Çünkü ortada millet kavramı yokken haplogruplar zaten vardı. Yani Q 22 bin yıl önce doğmuş bir insanın adıdır ve proto-Türkler ile birlikte pek çok milletin de atasıdır.
Sibirya’da Ural-Altay lehçelerini konuşan insanlar devlet kurarken bu toplumlarda hem Q hem de N grupları zaten kaynaşmıştı. Ki bu gruplar oldukça uzak akrabadır, ancak 36 bin yıl öncesinde ortak bir ataları vardır. Bir diğer uzak akaraba ise (Y-DNA) C haplogrubudur. Bugün hala Altay lehçelerini konuşmakta olan C3 en çok Moğollorda ve Tunguzlarda görülür. Yani elimizde Ural-Altay dillerini konuşan birbirine uzak akraba dört haplogrup var: C3, N, R1a ve Q. Bunların hangisi proto-Türk dilini ilk konuşandır bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey varsa, o da bu grupların Orta Asya’yı hakimiyet altına aldıkları zaman R1b, J ve kısmen O (Çin) gruplarına Türkçeyi öğreterek asimile ettikleridir. Dolaysıyla Hun ve Göktürk devletleri kurulduğunda bütün bu haplogruplar zaten karışmıştı ve hepsi Altay dil ailesine ait lehçeleri konuşuyordu.
Aslında bu durum sadece proto-Türkler değil, hemen her millet için geçerlidir. Bugün yeryüzünde sadece bir haplogruptan oluşan belki de tek millet Bask’lardır. Bu halkın %95’ten fazlası R1b’dir. Yani bir ırk adıyla haplogrubu eşleştirmek mümkün olsaydı R1b Bask’tır diyebilirdik. Ancak bunu Basklar için bile söyleyemiyoruz. Nedenini yukarıda açıkladık. Bask dili ve ulusu oluşmadan 20 bin yıl önce R1b doğmuştu ve bu insanın torunları Kuzey Hindistan’dan Orta Asya’ya, oradan Kuzey Kafkasya ve Anadolu’ya kadar çok geniş bir coğrafyada yaşamaktaydı. Bunların yalnızca küçük bir bölümü, Kuzey Kafkasya’da yaşamış olan bir toplum Bask halkının atalarıdır.
Basklar bugün hala filologlar ve genetikçiler için bilmecedir. Konuştukları dil İbero-Kafkas dil grubundandır. Yani Adıge (Çerkes) ve Vaynakh (Çeçen, İnguş...) dilleri ile akrabadır. Bu da Baskların Kafkasya’dan İspanya’ya gitmiş olduklarını düşündürmektedir. Diğer yandan İspanya ve Portekiz’i içine alan İber yarımadasının ismi de Kafkas orijinlidir. Eski çağlarda Kafkasya coğrafyasına İberia dendiğini biliyoruz. Yukarıda sözünü etmiş olduğum Maykop kültürü ile olan yakınlığını dikkate alırsak Basklar ve akraba Kuzey Kafkas halklarının Sümer medeniyeti ile ilişkisi ve daha sonra Anadolu üzerinden Batı Avrupa’ya göçleri anlam kazanmaktadır.
Benzer şekilde, Altay bölgesinde yaşayan milletlerde baskın olan grup Q’dur, Amerikan Yerlileri ve ön-Türk dili konuşan kavimlerin pek çoğu aynı soydan gelmektedir, veya genetik akrabadırlar diyebiliriz, bunda bir mahsur yok. Ama Amerikan yerlileri Türk’tür, Q veya R1b Türk’tür gibi bir şey asla söyleyemeyiz. Bu elmayla armutu birlikte tartmak gibi anlamsızdır. Evet ikisi de meyvedir ama farklı şeylerdir. Bu farkı anlamayan bazı araştırmacıların Orta Asya’da yaşadığı bilinen her haplogrubu Türk sayma gibi bir hataya sıkça düştüğünü görüyoruz. Özellikle bilimi salt ideolojik bir yaklaşımla yorumlayanlar bu yanlışı çok yapıyor.
Bazıları daha da ileri gidip Orta Asya=Türk mantığı ile yola çıkarak, İngiliz, Fransız, Bask, İrlandalı herkesi Türk olduğunu unutmuş soydaşlar olarak görüyorlar. Bu tıpkı bir Etiyopyalının çıkıp, siz Türkler aslında ön-Etiyopyalısınız, atalarınız bu topraklardan göç etti, siz gerçek kimliğinizi unuttunuz gibi şeyler söylemesine benzer. Böyle komik bir iddiaya gülüp geçmez miniz? Evet, doğru hepimizin biyolojik ataları Kenya-Etiyopya civarında yaşadı ve oradan yeryüzüne dağıldırlar. Orta Asya, Sibirya, Amerika ve Batı Avrupa’ya göç edenlerin hepsinin ataları Doğu Afrikalıdır. Demek ki genetik orijini Orta Asya olan herkesi Türk yapmaya kalkarsak, Etiyopyalı biri de bizim çok rahatlıkla Oromo kabilesinden olduğumuzu, atalarımızın dili olan Bantu yerine, asimile olarak başka diller konuştuğumuzu iddia edebilir.
Yaptıkları hatayı bir an önce görüp düzeltecek yerde, ağlamaklı bir edayla Avrupalıların bu gerçeği bilerek sakladığı, R1b’nin Orta Asya orijinini bildikleri halde Türklüklerini inkar ettikleri gibi hezeyanlarla bilim adamlarını halka şikayet etmekteler. Oysa kimsenin bir şey sakladığı filan yok. Genom projesini başlatan zaten Amerikalı ve Avrupalı bilim adamları. İlk insanların Afrikalı olduğunu söyleyenler yine kendileri. Batı Avrupa nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan R1b'nin 20 bin yıl önce Orta veya Güney Asya’da doğmuş olduğunu ve daha sonra Avrupa’ya göç ettiğini de söyleyen yine onlar…
Haplogrubun ne olduğunu anlamak bu kadar zor olmasa gerek, ancak bu hatayı çok fazla insanın yaptığını görünce bir örnekle açıklamayı deniyorum. Haplogrubu çiçek gibi düşünürseniz, millet adı da bukettir. Çiçek ile buket aynı şey değildir. Yani bir bukette, gül, papatya ve daha pek çok çiçek bulunabilir, hatta tek çiçek bulunsa bile (Bask örneğinde olduğu gibi) buket=çiçek diyemeyiz. İşte genealoji bilimini yanlış yorumlayanlar böyle gülünç duruma düşmekte ve maalesef medya da bu komediye alet olmaktadır. Orta Asyalı olmakla Türk olmayı aynı şey görenlerin bir diğer yanlışı da proto-Türklerin asıl yurdunun Sibirya olduğunu gözden kaçırmalarıdır. Ural-Altay dağlarını kapsayan bu bölgedeki insanlar M.Ö 7. Yüzyıldan itibaren güneye, yani Orta Asya’ya inmeye başladılar. Hunlar ve Hunların Aşina boyu (Göktürkler) bölgeyi ele geçirene kadar Orta Asya’da Suğd (ing. Sogdian) halkı yaşıyordu. Bu milletin dili Hint-Avrupa dil grubundandı. Nitekim bunu en doğru tespit eden Kaşgarlı Mahmut olmuştur. Bu halkın ana dillerini zaman içinde unutarak Türkler tarafından asimile edildiğini söyledikten bin yıl sonra genom projesi kendisini doğrulamaktadır.
R1b konusunda yapılan diğer bir yanlış şudur; İlk makalemde Anadolu’da yaşayan nüfusun ancak %10’unun Orta Asya orijinli olduğunu belirttiğimde bazı araştırmacılar itiraz ettiler. Türkiye’de %15 oranında rastlanan R1b grubunun bugün Türkmenistan başta olmak üzere diğer Orta Asya ülkelerinde de yüksek oranlarda bulunduğunu, dolaysıyla Orta Asya’dan göç edenlerin hesaplanandan daha fazla olması gerektiğini ifade ettiler. Öncelikle bu arkadaşlarımızın dikkatini takdir ettiğimi belirtmek isterim. Yorumları yanlış olsa da konuya bilimsel bir yaklaşımda bulunmaları, ülkemizde toplum genetiği alanında araştırmacıların yetişmeye başladığının sinyalini veriyor. Dikkatlerinden kaçan nokta, Orta Asyalı R1b ile Roma imparatorluğu döneminden kalan Anadolu’nun yerli R1b alt gruplarıdır. Yani Selçuklular Anadolu’ya gelmeden önce bu coğrafyada zaten R1b grubundan insanlar yaşıyordu ve bunlar bölgenin dominant halkıydılar. Romalı veya Anadolu'nun yerlisi olarak adlandırabileceğimiz bu insanların torunları olan günümüzdeki Türkiyeli R1b insanlarının alt grubu (M335) R1b1b iken Orta ve Güney Asyalıların alt grupları ise (M73) R1b1a1 ve (M269) R1b-L23, eski kodla R1b1a2’dir. Benzer durum R1a için de geçerlidir. Doğu Avrupa'dan Orta Asya ve Sibirya'ya göç eden daha çok Z93 ve Z94 alt grupları iken, Anadolu'nun yerlisi R1a ise Ermeni R1a'ya daha yakın akrabadır. Orta Asyalı alt grupların Türkiye’deki oranı %0.8 olarak tespit edilmiştir. Benzer durum Orta Asyalı ve Türkiyeli J grupları içinde geçerlidir.
Görüldüğü gibi toplum genetiği birkaç web sitesi araştırmasıyla öğrenilecek kadar basit bir konu değil. Bu makale kapsamında verdiğim sınırlı bilgi bile pek çok okuyucunun harfler ve kodlar arasında boğulmasına neden olacağından daha fazla derinleştiremiyorum. Ama ilgi duyan okuyucularımıza tavsiyem, hemen heyecanla klavyenin başına geçip aceleci yorumlar yazmaktansa önce ciddi bir araştırma yapsınlar. İnternet ortamında Türkçe bilgi nerdeyse yok denecek kadar az ve olanların pek çoğu da maalesef yanlış. Bazen yabancı dildeki kaynaklar bile yetersiz kalıyor. Ben kendi adıma böyle durumlarda dünyaca tanınan bilim adamlarının desteğine başvurarak onların verdiği bilgileri ve yorumları aktarıyorum.
Haplogrup-Fenotip İlişkisi
Haplogruplarla ilgili en çok sorulan sorulardan biri de fiziksel görünüşleridir. Birbiriyle akraba olan insanların dış görünüşleri doğal olarak benzerdir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus var, aynı haplogruptan olanlar aynı dış görünüşe sahip olmak zorunda değildir. Örneğin anne tarafından L1 ve L2 haplogruplarına ait olan birisinin Afrikalı zenci olduğunu tahmin edebiliriz. Ama bu kesin bir yargı değildir. Deri, göz ve saç rengini belirleyen otozomal genlerdir. Y-Kromozomu veya mt.DNA grubuna bakarak dış görünüş hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz. Sadece tahminde bulunabiliriz. Yüzünü hiç görmesekte L2 grubundan olan birinin siyahi olma ihtimal çok yüksektir, ama bu kişi hiç umulmadık bir şekilde karşımıza albino olarak çıkarsa buna da şaşırmamalıyız.
Aynı haplogruptan olan insanların fiziksel görünüşlerindeki farklılığın temel nedeni eski çağlardaki cariyelik sistemidir. Savaşlarda esir alınan kadınlar çok eşliliğin yaşandığı dönemlerde bir erkeğin neslinin pekçok kadından devam etmesine neden olmuştur. Bu yüzden baba tarafından aynı haplogruba ait insanların bazen çok farklı dış görünüşü olabilmektedir. Haplogrupları araştırırken bulundukları coğrafyayı dikkate alarak fenotiplerini yorumlamalıyız. Doğu Avrupa’da yaşayan bir R1a büyük olasılıkla sarışın veya kumralken, Kırgızistan’da çekik gözlü, Hindistan’da ise oldukça esmerdir. Afganistan’daki Hazara halkının R1a bağlantısı çıplak gözle bile tespit edilebilirken başka bir toplumda hiç ayırt edilemeyecek kadar otozomal DNA’lar karışmış olabilir.
Havva’nın Yedi Kızı
Şimdi biraz da mt.DNA’dan bahsedelim. Reklam gibi olacak, ama olsun, dünyada bu alanda yayınlanmış belki de ilk eser olan Havva’nın Yedi Kızı kitabını okumanızı tavsiye ediyorum. Mt.DNA üzerine ilk araştırmaları yaparak bugün sahip olduğumuz genealojik soyağacının temelini hazırlayan Bryan Sykes, Avrupa’da görülen 7 ana haplogrubun baş harflerinden yola çıkarak isimlendirmiştir:
U (Ursula) - %11
X (Xenia) - % 6
H (Helena) - % 47
V (Velda) - % 5
T (Tara) - % 9
K (Katrine) - % 6
J (Jasmine) - %19
http://www.genomturkiye.com/images/Blog/mtDNA_FTDNA2.jpg
Haritada, Afrika’da yaşayan ilk kadın (mitokondrial Havva) ve ondan ayrılan haplogrupların yeryüzüne dağılış rotası görülmektedir. Anne tarafında soyağacımızı gösteren bu haplogrupların, baba tarafından Y-DNA haplogruplarla karşılaştırılarak etnik analizinin yapılması oldukça kapsamlı bir konudur. Şimdilik sadece Türkiye’de görülen mt.DNA haplogruplarının oranlarını vererek, bu sonuçların nüfusumuzun Orta Asya orijinine dair Y-DNA analizinden elde ettiğimiz sonuçlarla uyumlu olduğunu belirtmekle yetineceğim.
http://www.genomturkiye.com/images/Blog/Turk_mtDNA.jpg
Ayrıca, aşağıdaki tabloyu inceleyerek Avrupalı milletlerle ne oranda (anne atarafından) akraba olduğumuzu görebilirsiniz. Türkiye nüfusu üzerine yapılan mt.DNA araştırmaları henüz yeterli düzeyde olmasa da bu istatistikler genel bir fikir ednimemize yardımcı olmaktadır.
Murat Mirza muratmirza@gmail.com
http://www.genomturkiye.com/images/Blog/Avrupa_mtDNA.jpg
(Eupedia.com)
Not: İlgilenenler için facebook grubu: Toplum Genetiği, Genom Araştırma Merkezi
Predator
18-08-2015, 21:40
İki makaleyi de bir solukta okudum. İkinci makalede ki tarihi olaylar çok yüzeysel anlatılmış. O konuyla ilgili ayrıca bir makale yazmak mümkün. Mutlaka okumalısınız! Teşekkürler.
İkinci makalede ki tarihi olaylar çok yüzeysel anlatılmış.
Sen kimsin ki eleştiride bulunabilme haddini kendinde görüyorsun.
Predator
18-08-2015, 21:51
Bedevi;
Forumda ki troller ve cahiller ile gereksiz tartışmalara girmiyorum.
Murat Mirza 150 yıl kadar geride kalmış bir arkadaş belli ki, olmadığı kesin olarak kanıtlanan hayali bir dil ailesinin adını anıyor hala. Ural-Altay diye bir dil ailesi yok, bu tez 150 yıl kadar önce ortaya atılmış bir soru idi sadece. Ural, ya da diğer adıyla Fin-Ugor dil ailesi var, kesin. Ancak Altay dilleri diye bir dil ailesi yok, bu da kesin. Altay dilleri ailesi safsatasını savunanlar ikiye ayrılırlar, micro Altaistler ve macro Altaistler. Microcular, Turkic languages family, Mongolic l.f. ve Manchu-Tunguz l.f.'nin akraba olduklarını iddia ederler. Daha Uçuk olan macrocular ise bu saçmalığa bir de Japonca ve Koreceyi de ekleyerek komedide son noktaya varırlar.
Yapılan leksikoistatistiksel çalışmalar ve Karşılaştırmalı dilbilim ölçütleri Turkic diller ile Mongolic dillerin ve Tungusic dillerin akraba olmadıklarını oldukça açık biçimde ortaya koymuştur. Dahası, Mongolic diller ile Tungusic dillerin de hiçbir akrabalığı bulunmamaktadır. Yani 3 ayrı dil ailesi söz konusudur.
Bu diller Arasında, eski dönemlerde yapılan Alıntı-verintiler söz konusudur sadece, ancak Sözcük alışverişi dilleri akraba kılmaz. Bu Alıntı Sözcüklerin de hepi topu 300 kadardır. Büyük çoğunluğu da Turkic kökenlidir. Turkic Sözcükler önce Mongolic dillere daha sonra bu dillerden Tungusic dillere alıntılanmıştır. Bir örnek verelim, mesela Moğol dillerinde ekire, Tunguz dillerinde de ekiri, ikiz demektir, ancak bu Sözcük ana Türkçe ekire'den alıntıdır. Ana Türkçe'deki Sözcük sonunda bulunan -re ile -r parçaları, Turkic dillerde zaman içinde -Z olmuştur, yani ana Türkçe ekire > bugünkü Türkçe ekiz > ikiz sözcüğünün ta kendisidir. Dahası bu Sözcük Türkçe eki (2) sözcüğünden gelmektedir, bu da ekire'nin Türkçe kökenli olduğunun kanıtıdır, zira Moğol dillerinde hoyor, Tunguz dillerinde ise juve (2) demektir.
Altay dilleri diye bir dil ailesinin olmadığının kanıtlarından biri de bu dillerdeki hiçbir temel sözcüğün benzeşmemesidir. Mesela Sayılar, yukarıda da bir örneğini vermiş bulunduk. Mesela Hint-Avrupa dillerinde (ve tüm dil ailelerinde) Sayılar ve tüm temel kavramlar benzeşir. Mesela Farsça du = İngilizce two = Litvanca du = İrlandaca do gibi... Oysa hayali bir dil ailesi olan Altay(!) dilleri ailesinde Sayılar ilgisizdir, Türkçe iki, Moğolca hoyor, Tunguzca juve... Bayağı akraba gözüküyorlar :)
Mesela Ural dillerine bakarsak Fince kaksi = Estonca kaks = Udmırtça kahs, tümü (2) demektir ve benzeşirler. Semitik dillerde de aynı durum söz konusudur, mesela Arapça isnan = İbranca işnayim (2) gibi...
Kendi içlerinde Türk dillerinde, Moğol dillerinde ve Tunguz dillerinde de Sayılar benzer doğal olarak. Mesela Tunguzca juve = Mançuca juwe (2), Moğol dillerinde de örneğin Halhaca (Moğolca diye bildiğimiz dil) hoyor = Buryatça khoyor (2) demektir... Türk dillerinden örnek verecek olursak Türkçe iki = Kazakça eki = Uygurca iki = Hakasça iki vb.
Görüldüğü gibi, şu kısa ve küçük örneklerle dahi durum gayet Açıktır. Bu devirde hala Altay dilleri safsatasını sürmek bilimden habersizliktir hele hele hala Ural-Altay dil ailesi falan demek kusura bakmayın ama düpedüz Ayıptır :)
Sayın Murat Mirza gerçekten bilime saygı duyan biri ise, sitesindeki bu fecaat hataları bir an önce düzeltmelidir, aksi takdirde beynelmilel bilim camiasında kaale bile alınmaz.
spartacus
19-08-2015, 12:46
Ural-Altay diye bir dil ailesi yok, bu tez 150 yıl kadar önce ortaya atılmış bir soru idi sadece.
Bir kere genelleme üzerinden gidiyorsun. Özelde iki dil akrabalığı ayrıdır genelde bölgesel-coğrafik dil akrabalığı ayrı.
Yani senin öne sürdüğün gibi sadece bir kıyas metoduyla, birinde iki iken, diğerinde hoyormuş vs diye bakılmaz!
Hadi o halde bilgisayar, ampul, monitör, motor, rotor, izmarit, pet, kanepe, çekyat, divan, frengi, civata, vida, tartı.............
Bu keliemleri kıyasla bakalım! Ana dil grubu farklı bir şeydir, daha dar çerçevede alt dil grubu farklı. Mesela yukarıda saydığım kelimeler, birbirine uzak fakat ana dil ailesinde olan toplumlarca farklı seslendirilir, zira ilişki kopuktur, lakin ana dil grubu ise çok daha farklı ele alınır, yapısaldır ve dilin gelişimi sürecindeki uçuk farkların bir önemi yoktur.
İkincisi daha geniş coğrafya söz konusu ise Altay ve Ural birlikte anılır.
Üçüncüsü benzerlik oturup salt kelime benzerliğinden ziyade, dilin yapısıyla ilgili kurulur. Zira üst dillerdeki akrabalık kelime benzerliğinden çok ses, dil vb kullanımı temeline odaklanır. Yani ortak, ama ilkel bir ata dilin farklı evrimi söz konusudur -ki bu alt gruptur- ve birbirlerine illa kelime bazlı benzemeleri gibi bir kaide olamaz. Yani H.Yahya tarzında insan maymundan gelmiş demek saçmalıktır tadında, oturup İnsan ile maymun kıyası tarzında, dil ailesi kıyası yapmışsın, bakın aynı değiller diye!. Ortak ata nasıl ki farklı ise, dil ailelerindeki beher ayrı dillerde alt grup olarak farklıdır...
Yani iki alt dil ailesinin aynı şeylere farklı isimler vermesi-vermemesi üst grup açısından çok fazla değer taşımaz, bu tür kıyaslamalar alt gruplar açısından önem arzeder.
Örneğin Türkçe sonradan eklemeli dildir, tüm Altay dil ailesi olarak ifade edilen diller de böyledir ve yine ön ekleme yoktur, tümünde yoktur!(gördün mü üst grupta nelere bakılıyor), yoksa yumurtaya birisi yumurta demiş, birisi yimirta demişte vay efendim öteki hebühübü demiş diye bir kıyas geçerli değil, orada mevzu olan özelde değil genelde bir gruplama işi...
Dördüncüsü H.Yahyalık yapmaya kalkmışsın birde bilim camiası diyerek. İlgili konuda Altay dil ailesi dense ne denmese ne, zira yapılan haritalama işi dil aileleri temelinde değil gen temelindedir. Kaldı ki bir çok dil bilimcsi tarafından bu ana grup çalışmaları doğrulanmıştır.
Yani yaptığın, eleştirmek adına safsata iklimi... Yoksa ifade ettiklerin doğru olabilir-olmayabilir(muhtemel üst grup ile alt grup karıştırılmış), bu ayrıca tartışılabilir, lakin gen haritası çalışması ve yapılan yorumları gölgelemez.
Anlayacan bilim senin veya H.Yahya tarzı yöntemsizliğin yöntemini, kişisel, subjektif pragmatist yaklaşımları, aman yorumlayanın kelime, dil hataları yapmış mı(safsata tarz yaklaşım), konuya esas teşkil etmeyen ifadeleri vb tutumları, konulara gölge etme ölçeğine vurulursa kaale almaz. Kısaca bilimsel metod çerçevesinde ifadelerin kaale alınabilir değil, neden mi? Konuya göre sen "dam üstünde saksağanı" tartışmış durumdasın.
Kendi içlerinde Türk dillerinde, Moğol dillerinde ve Tunguz dillerinde de Sayılar benzer doğal olarak. Mesela Tunguzca juve = Mançuca juwe (2), Moğol dillerinde de örneğin Halhaca (Moğolca diye bildiğimiz dil) hoyor = Buryatça khoyor (2) demektir... Türk dillerinden örnek verecek olursak Türkçe iki = Kazakça eki = Uygurca iki = Hakasça iki vb
Eğer kelime benzerliklerinden gideceksek, Korece ile Kürtçe ile arasında da benzerlikler buluruz.
Mesela;
Wara Wara Kürtçe'de "gel gel" demek, Korece'de de "gel gel" demek.
Korece ile Kürtçe akrabadır mı diyeceğiz şimdi?
Normalde diller arasındaki ilişkiler benzerliklerden ziyade farklılıklar üzerinden belirleniyor bildiğim kadarıyla.
Korece'nin Ural Altay dil ailesine mensup olup olmadığı tam net değil şu an.
Predator
19-08-2015, 16:10
Yani senin öne sürdüğün gibi sadece bir kıyas metoduyla, birinde iki iken, diğerinde hoyormuş vs diye bakılmaz!
Hadi o halde bilgisayar, ampul, monitör, motor, rotor, izmarit, pet, kanepe, çekyat, divan, frengi, civata, vida, tartı.............
Dillerin kelime benzerlikleri karşılaştırılırken anne, baba, kardeş gibi kelimeler kullanılır.
Mesela Hint-Avrupa dil ailesine mensup dillerde yukarıda ki kelimeleri karşılaştırırsanız oldukça benzer olduğunu görürsünüz. Halbuki Hint-Avrupa dilleri çok geniş bir alana yayılmıştır. Bu benzerliğin tek açıklaması akraba olmalarıdır.
Eğer kelime benzerliklerinden gideceksek, Korece ile Kürtçe ile arasında da benzerlikler buluruz.
Mesela;
Wara Wara Kürtçe'de "gel gel" demek, Korece'de de "gel gel" demek.
Koreliler aslında Kürttür mü diyeceğiz şimdi?
Normalde diller arasındaki ilişkiler benzerliklerden ziyade farklılıklar üzerinden belirleniyor bildiğim kadarıyla.
Dillerin akraba olması, o dilleri konuşan insanlarında akraba olacağı anlamına gelmez.
Benzerliklerden de belirlenebiliyor.
Bana Dilbilimi mi öğretiyorsun? :) ah çocuk... Sanki ben dil akrabalığı için tek ölçüt Sözcük karşılaştırmaları demişim gibi, kalkmış bana ÇOĞU Alıntı olan Sözcükler üzerinden ayar vermeye kalkışıyor :)
Elbette dil akrabalığını saptamakta en temel ölçüt dilin yapısıdır, ancak sadece yapı da yetmez, temel yani Alıntı Olamayacak olan, hiçbir dilde Alıntı olmayan temel sözcüklere de bakılır ki bu Da çok önemli bir ölçüttür, nedir temel Sözcükler? Sayılar, temel fiiller, temel nesne adları, temel uzuv adları vb. Bu ikisine birden bakılır, yani hem Yapısal Ortaklık olacak hem de temel sözcüklerde ortaklık olacak, biri aksadı mı o diller akraba değil demektir.
Hayali Ural-Altay dillerinde temel nesne adları da benzemez, temel fiiller de. Yani senin Yaptığın gibi Alıntı sözcüklere değil, ilgili dilin Alıntı olmayan ve olamayacak olan kendi öz sözcüklerine bakılır. Mesela Arapça beyt (ev) = İbranca bet, Arapça arz (yer) = İbranca Ertz vb. Temel sözcüklere bakacaksın, öyle kanepeyle, civatayla olmaz yani :)
Gerçekten var olan dil ailelerinden kısa Örnekler verelim, yukarıda Semitik dillerden verdik, mesela h-a dillerinden de verelim, İngilizce star = Almanca stern = Farsça sitare = Kürtçe sterk gibi, İngilizce tree = Farsça dar = Rusça derevo = Kürtçe dar (ağaç) gibi... Mesela Fince tahti (Yıldız) = Estonca taht, Fince puu (ağaç) = Estonca puu... Aynı Örnekleri veriyorum ki anlaşılsın. Moğolca odu (Yıldız) = Buryatça odu, Moğolca mod (ağaç) = Buryatça mod... Türkçe Yıldız = Türkmence Yıldız = Kazakça jıldız = Kırgızca cıldız. Türkçe ağaç = Türkmence agaç = Kazakça ağaç = Kırgızca cıgaç ... Ilgili dilin öz Sözlerine bakacaksın ve temel Sözcükler olacaklar, öyle Alıntı ve Saçma sapan sözcüklere bakılmaz :)
Temel fiillere falan hiç girmeyelim, konu uzar. Türkçe gel- = Kazakça kel- = Kırgızca kel- = Yakutça kiel-, Fince tulla- = Estonca tule-, Moğolca irekh- = Buryatça irekh-...
En temel fiillerden birini örnek vermek bile yeterli...
Bana Ural-Altay dilleri diye bir dil ailesinin "olduğuna" dair bir tek yabancı ve güvenilir bir makale yolla, bulabilirsen tabii... Arayacak olursan şimdiden kolay gelsin.
Hadi Ural-Altay gibi über Uçuk tezleri geçelim, bana sadece Altay dillerinin olduğunu "kanıtlayan" bir (sayıyla 1) makale göndersene...
Bilgin olmayan konularda iddialı Şeyler yazma genç, bu alanda benle aşık atamazsın :) sen daha dil yapısı ne demek onu bile bilmiyorsun belli ki. Eklemeli diller sadece Ural ve hayali Altay dilleri mi? Gürcüce de eklemeli dil, diğer Kafkas dilleri de eklemeli, Afrika'daki Bantu dilleri de eklenmelidir, Eskimo dilleri de, bu dillerin hiçbirinde eril-dişil ayrımı yoktur vb. Ee? Tüm bu diller akraba mı oldu şimdi?
Bir kere Ural dilleri yarı gövde bükümlü özelliği de olan dillerdir, yani Türkçe ile akraba olma ihtimalleri sıfırın altındadır, bu özellik Hint-Avrupa dillerinde görülür (gövde bükümlülük) yani yapı olarak Ural dilleri Türkçe'den ziyade h-a dillerine çok daha yakındır, ama onlarla da akraba değil tabii ki.
Mesela Lazca ile Türkçe'nin ÇOĞU Yapısal özelliği benzer, hem de Fince'den çok daha fazla, sadece buradan yola çıkarsak Lazca işe Türkçe akraba dillerdir diyebilir miyiz? Tabii ki diyemeyiz.
Lazca zuga-şi bere = Türkçe deniz-in çocuk(u), Lazca zuga-şi bere-pe = Türkçe deniz-in çocuk-lar(ı)... Birebir aynı yapı, akraba mı şimdi bu diller? Sadece Yapıya bakıp bırakacak mıyız?
Mesela h-a dillerinin tümünde eril-dişil ayrımı varken, Hintçe ve Farsça'da yoktur, ama bu diller yine de h-a dilidir, çünkü geri kalan yapıları, temel fiil ve sözcükleri benzerdir.
Öte yandan Turkic dillerde kimi durumlarda örnek vardır, pekiştirme ekleri Öne gelir, kopkoyu, sapsarı vb. Ural, Moğol ve Tunguz dillerinde ise böyle birey yoktur mesela...
Neyse uzatmaya gerek yok, yani özetle, bilgin olmayan konularda ahkam kesmeye kalkışmasan iyi olur Ispartaküsçüğüm...
Dillerin kelime benzerlikleri karşılaştırılırken anne, baba, kardeş gibi kelimeler kullanılır.
Mesela Hint-Avrupa dil ailesine mensup dillerde yukarıda ki kelimeleri karşılaştırırsanız oldukça benzer olduğunu görürsünüz. Halbuki Hint-Avrupa dilleri çok geniş bir alana yayılmıştır. Bu benzerliğin tek açıklaması akraba olmalarıdır.
Dillerin akraba olması, o dilleri konuşan insanlarında akraba olacağı anlamına gelmez.
Benzerliklerden de belirlenebiliyor.
Haklısınız, yanlış yazmışım düzelttim zaten hemen. Zaten gelmez manasında yazmıştım ben de gerçi.
Yanlız dediğim gibi diller arasındaki ilişkilerde benzerlikler tam sonuç vermiyor.
Benzerliklerden giderseniz mesela;
Baba (Türkçe)
Appa (Korece)
Baba (Çince)
Papa (İspanyolca)
vs.
vs.
Onun için diller için kelime ve gramatik benzerlikler kadar, farklılıklar daha çok önem arzediyor.
Mesela Temmuz ve Domuz aynı yerden türemiş fakat bunlara bakarak Şeyhmuz ismi de aynı yerden türemiş diyemezsiniz.
Üniversitede filoloji dersi de aldım. Uzun zaman geçti, hatırlamıyorum fakat bu kadar basit değildi dil ilişkilerini tespit etme olayı.
Bana Dilbilimi mi öğretiyorsun? ah çocuk... Sanki ben dil akrabalığı için tek ölçüt Sözcük karşılaştırmaları demişim gibi, kalkmış bana ÇOĞU Alıntı olan Sözcükler üzerinden ayar vermeye kalkışıyor
Ben senin yazdıklarına güvenmiyorum açıkçası. Çünkü ideolojik yaklaşım sezinliyorum. Yani görüşlerinle örtüştüğünde doğru, örtüşmediğinde yanlış gibi bir yaklaşımın var gibi sanki.
Saldırı olarak algılama rica ederim.
Ural Altay dil ailesini biz okulda tartışmışık. Hocalar bile senin kadar net konuşamıyordu o zaman. Ural Altay yoktur falan gibi.
Predator
19-08-2015, 16:54
Yanlız dediğim gibi diller arasındaki ilişkilerde benzerlikler tam sonuç vermiyor.
Yukarıda örneğini verdim.
Onun için diller için kelime ve gramatik benzerlikler kadar, farklılıklar daha çok önem arzediyor.
Hint-Avrupa dil ailesinde ki dillerin farklılıklarına bakacak olursak binlerce farklılık buluruz. Farklılıklar olması akraba olmadığı anlamına gelmez. Mesela farklılığın sebebi yeni kelimelerin türetilmesi olabilir. Geçen binlerce yılda farklılıklar sürekli artar. Kısaca, karşılaştırılan kelimeler önemlidir. 'Farklılıklar mı benzerlikler mi önemli ?' tartışması yapmak saçmalık olur.
Üniversitede filoloji dersi de aldım. Uzun zaman geçti, hatırlamıyorum fakat bu kadar basit değildi dil ilişkilerini tespit etme olayı.
Tabii ki basit değil.
Eğer toplum ne kadar izole ise dilleri de o kadar farklı olur. Yeni Gine gibi ufak bir adada 1000 civarı farklı dil vardır. Farklılığın sebebi kabilelerin bölgeci olmasıdır.
Ben senin yazdıklarına güvenmiyorum açıkçası. Çünkü ideolojik yaklaşım sezinliyorum. Yani görüşlerinle örtüştüğünde doğru, örtüşmediğinde yanlış gibi bir yaklaşımın var gibi sanki.
Saldırı olarak algılama rica ederim.
Ural Altay dil ailesini biz okulda tartışmışık. Hocalar bile senin kadar net konuşamıyordu o zaman. Ural Altay yoktur falan gibi.
Evladım, okulda okuduğun her şeyi doğru sanıyorsan senle işimiz var demektir :) bak Kore'de yaşayan adamsın, elinin altında internet var, İngilizcen de vardır, araştır kendin gör, Ural-Altay diye bir dil ailesi var mı yok mu? Bak bakalım dilbilimciler ne diyorlar. Konunun ideolojiyle ne ilgisi var? İdeolojik konuşsam Turancılar gibi Ural-Altay dilleri var, Mançurya'dan Finlandiya'ya Turan, Hajra Turán derim :) olmayan dil ailesine neden var diyelim? Yok, olsa tükan senin :)
Baba (Türkçe)
Appa (Korece)
Baba (Çince)
Papa (İspanyolca)
vs.
vs.
Onun için diller için kelime ve gramatik benzerlikler kadar, farklılıklar daha çok önem arzediyor.
Mesela Temmuz ve Domuz aynı yerden türemiş fakat bunlara bakarak Şeyhmuz ismi de aynı yerden türemiş diyemezsiniz.
Üniversitede filoloji dersi de aldım. Uzun zaman geçti, hatırlamıyorum fakat bu kadar basit değildi dil ilişkilerini tespit etme olayı.
Bak evladım, infantil yani çocuk dilinden gelme sözcükler tüm dillerde benzeşir, ana, ata, baba, dede, mama, nene vb. dolayısıyla bu gibi sözcüklere de akrabalık saptamakta bakılmaz. Dünyadaki tüm bebekler baba, nana, nene, mama gibi sesler çıkarırlar :) bu nedenle infantil kökenli sözcükler dilbilimde kaale alıınmaz.
Temmuz ile domuz da aynı kökten falan değildir, nereden uyduruyorsunuz böyle şeyleri acep :) bir de o kadar emin yazıyorsun ki gören de doğru sanacak :) temmuz adı Sümerce dumuzi'den gelir, domuz ise eski Türkçe < toñuz'dan gelir, alakaları bile yok.
Yukarıda örneğini verdim.
Hint-Avrupa dil ailesinde ki dillerin farklılıklarına bakacak olursak binlerce farklılık buluruz. Farklılıklar olması akraba olmadığı anlamına gelmez. Mesela farklılığın sebebi yeni kelimelerin türetilmesi olabilir. Geçen binlerce yılda farklılıklar sürekli artar. Kısaca, karşılaştırılan kelimeler önemlidir. 'Farklılıklar mı benzerlikler mi önemli ?' tartışması yapmak saçmalık olur.
Tabii ki basit değil.
Eğer toplum ne kadar izole ise dilleri de o kadar farklı olur. Yeni Gine'de 1000 civarı farklı dil vardır. Gine'de kabileler birbirinin sınırlarını asla geçemez. Yeni Gine'nin yüz ölçümü ise çok küçüktür.
Gelmez tabi yani. Lehçe ve ağızlarda bile farklılık var. Ben onu mu diyorum?
Dediğim şu; Benzerlikler bir yere kadar götürüyor, sonra farklılıklar işin içine giriyor.
Eğer bunu kabul ediyorsanız, neye karşı çıkıyorsunuz onu anlayamıyorum.
Kök listeleri kurma, bölgesel difüzyonlara bakma, rastgele mutasyonlara bakma vs. gibi yöntemleri vardı bunun.
Yani böyle;
Şu kelime şuna benziyor, bu kelime şuna benzemiyor gibi bir şey değil bu iş.
Predator
19-08-2015, 17:34
Eğer bunu kabul ediyorsanız, neye karşı çıkıyorsunuz onu anlayamıyorum.
Önceki postta belirttim. Tekrara düşmek istemiyorum.
Kök listeleri kurma, bölgesel difüzyonlara bakma, rastgele mutasyonlara bakma vs. gibi yöntemleri vardı bunun.
Yani böyle;
Şu kelime şuna benziyor, bu kelime şuna benzemiyor gibi bir şey değil bu iş.
Dil bilimsel çalışmaları kelime benzerliğine-farklılığına indirgediğimiz algısı nasıl oluştu anlamış değilim ?
Diğer yöntemlerden bahsetmemiş olmamız, o yöntemleri reddettiğimiz anlamına gelmez.
Wikipedi gibi dandik bir kaynak bile iyi kötü yeterli bilgi verir, ahan da bakın cahallar :) > Ural-Altaic languages (https://en.wikipedia.org/wiki/Ural%E2%80%93Altaic_languages)
Ahan da bu da çakma Altay teorisinden söz eden makale > Altay languages (https://en.wikipedia.org/wiki/Altaic_languages)
Giriş cümlesi dahi yeterli
Altaic /ælˈteɪɨk/ is a proposed, but widely discredited, language family of central Eurasia.
Önceki postta belirttim. Tekrara düşmek istemiyorum.
Dil bilimsel çalışmaları kelime benzerliğine-farklılığına indirgediğimiz algısı nasıl oluştu anlamış değilim ?
Diğer yöntemlerden bahsetmemiş olmamız, o yöntemleri reddettiğimiz anlamına gelmez.
Peki sn. Predator
http://cdn.meme.am/images/300x/12359136.jpg
Ahan da bu da çakma Altay teorisinden söz eden makale
Bilimadamları da böyle savunuyor zaten teorilerini.
Einstein mesela;
"Ahan da görelilik teorisi"
"Ahan da kütle enerji formülü"
Hawking
"Ahan da karadelik"
"Ahan da kozmos"
şeklinde.
Bilimadamları da böyle savunuyor zaten teorilerini.
Einstein mesela;
"Ahan da görelilik teorisi"
"Ahan da kütle enerji formülü"
Hawking
"Ahan da karadelik"
"Ahan da kozmos"
şeklinde.
Bu benim teorim değil cahil çocuk, dilbilimsel bir gerçek. Elinin altında Google var, UraL-Altay dilleri var mı yok mu arat, çıkan makaleleri oku, hayali Altay ailesi hakkında da arama yap, çıkan bilimsel makaleleri oku. Kore'ye gidecek kadar zekan olduğuna göre bunu da yapabilirsin, sana güveniyorum.
Bu benim teorim değil cahil çocuk, dilbilimsel bir gerçek. Elinin altında Google var, UraL-Altay dilleri var mı yok mu arat, çıkan makaleleri oku, hayali Altay ailesi hakkında da arama yap, çıkan bilimsel makaleleri oku. Kore'ye gidecek kadar zekan olduğuna göre bunu da yapabilirsin, sana güveniyorum.
:) Bu ural altay dil ailesi hakkında kesin çıkışlar yapılamıyor şu an. Bunu söylememin sebebi; bizim Profun (Koreli) ağzından duydum Korece Ural Altay dil ailesi ilişkisini (Kesin değil ama). Lakin şimdi durum nedir, Korece dahil ediliyor mudur, bilmiyorum.
Açıkçası pek umrumda da değil zaten. :)
Temmuz ile domuz da aynı kökten falan değildir, nereden uyduruyorsunuz böyle şeyleri acep bir de o kadar emin yazıyorsun ki gören de doğru sanacak temmuz adı Sümerce dumuzi'den gelir, domuz ise eski Türkçe < toñuz'dan gelir, alakaları bile yok.
Üşenmedim Gönül Tekin'in videosunu buldum. İlk 1 dakikayı dinle rica ederim.
https://www.youtube.com/watch?v=GOTUyOuKxHU
spartacus
19-08-2015, 21:06
Bu sitede daha evvel yazdığım bir yazı vardır, o anne dediğin neredeyse dillerin çoğunda benzeşir. Oturup birebir harf benzeşimi ararsan olmaz, dil ailesine öyle bakılmaz heleki Dil dediğini alfabeye de indirgeyemeyiz.
Kısaca dil aileleri özelde, sadece iki dildeki kelime kıyası çerçevesinde değildir.
Altay Dil ailesi yapı bakımından birbirinin aynı olan dilleri kapsar.
Aşağıda bir liste vereyim, hepsinin anlamı "Anne" demektir. Ne var burada? "m" ve "n" ortaklığı. Bu ortaklığa hepsinde illa "m" ve tüm kelimenin aynı olması diye bakılmıyor, ses benzeşim, çağrışım, seslendirmeye ana faktör olan taklit edilen objeler esas alınır, bunlar dil kıyası için kullanılmasa da dillerin insan hayatına sonradan girmişliğinin göstergesidir haliyle diller gelişim döneminde iki aynı dili konuşan bir topluluk daha dil tam gelişmemeiş iken ayrışsa, ortaya yapı bakımından akraba ama kelime bakımından ayrı iki farklı dil çıkar. Çin'ce bilmeyen birisi Çince bir metni neden bir Çinli gibi seslendiremez? Ya da Fransızca, hatta İngilizce... Harf ise harf işte, kelime ise kelime, yani?
Mama -> Svahili
Mam -> Galce
inahan -> Cebuano
mihkain -> Burmaca
maĭka -> Bulgarca
anya -> Macarca
móğir -> İzlandaca
'mè oa -> Sesotho Dili
mor -> Danca
Anne -> Türkçe
nënë -> Arnavutça
mẹ -> Vietnamca
Mǔqīn -> Çince
am'ma -> Malayam (Türkçe Anne, Ana, Macarca Anya)
Ma -> Bengalce
Matka -> Gürcüce
Mesela yakın akrabalık, uzak akrabalık.. Bu göçlerin TARİHSEL dönemleriyle ilgili. Hint Avrupa dil ailesi, dil gelişimin doruğu bakımından neolotik çağın yarısından itibaren göç veriyor(Örneğin Hititler işte tarih ortada)! Altay dil ailesi ise muhtemel çok daha evvel ayrışan insan grupları. O zamanlar böyle değil ki dünya, en büyük topluluk kabile olabilir...
Mesela Türkiye Türkçesi ile Uygurca ileri düzey benzeşir, nedeni ise bu ki farklı coğrafyaya ayrılmanın yakın tarihlerde olmasıdır. Eğer bu kabile düzeyinde iken olsa idi, şimdi Uygurca ile Türkçe arasında neden hiç benzeşen kelime yok diye tartışılırdı :)
Dillerin akraba olması, o dilleri konuşan insanlarında akraba olacağı anlamına gelmez.
Tabi ki, zaten işte bu nedenle konuya bu temelde yaklaşmış olmanın safsata olduğunu dile getirmek istemiştim.
Sayılar ise iki dilin karşılaştırılmasında aslen tercih edilesi değildir. Çünkü matematik ve sayılar, sayı tabanları vb çok sonraları insan hayatına giren faktörler..
Mesela, bu şans eseri olabilir.
Dört -> dörvön(Moğolca)
Fakat iki dilinde sonradan eklemeli olması, yapısal uyum, işte bu yapının farklı coğrafyalarda farklı dil olarak gelişebilirliğinin göstergesidir..
postalmarx
19-08-2015, 21:51
hele hele hala Ural-Altay dil ailesi falan demek kusura bakmayın ama düpedüz Ayıptır :)
Onu müfredatı yazan adama söylemek lazım. Ben 80lerde ilkokuldayken bize öyle öğrettilerdi. Türkçe Ural-Altay dil ailesine ait bir dildir. Türkler Oğuz Kağan'ın 24 oğlundan türemişlerdir. Biz Kayı boyundanız. Kınık boyundanız. 20 küsür Türk devleti vardır tarihte. İskitler de Türktür. Harzemşahlar da Türktür. Macarlar da Türktür. Hititler de Türktür. Sümerler de Türktür. Cengiz Han da Türktür. Çinliler Çin Seddini bizden korktukları için yapmıştır. Avrupalılar bizden bugüne kadar it gibi titrer korkarlar. Biz aslında dünyayı ele geçirmek üzereydik ama kötü padişahlar geldi, duraklama ve gerileme dönemine girdik. Kurtuluş Savaşında 7 düvele karşı savaştık. Atatürk ormanda 10 kaplan gücündedir. Bir Türk dünyaya bedeldir.
Onu müfredatı yazan adama söylemek lazım. Ben 80lerde ilkokuldayken bize öyle öğrettilerdi. Türkçe Ural-Altay dil ailesine ait bir dildir. Türkler Oğuz Kağan'ın 24 oğlundan türemişlerdir. Biz Kayı boyundanız. Kınık boyundanız. 20 küsür Türk devleti vardır tarihte. İskitler de Türktür. Harzemşahlar da Türktür. Macarlar da Türktür. Hititler de Türktür. Sümerler de Türktür. Cengiz Han da Türktür. Çinliler Çin Seddini bizden korktukları için yapmıştır. Avrupalılar bizden bugüne kadar it gibi titrer korkarlar. Biz aslında dünyayı ele geçirmek üzereydik ama kötü padişahlar geldi, duraklama ve gerileme dönemine girdik. Kurtuluş Savaşında 7 düvele karşı savaştık. Atatürk ormanda 10 kaplan gücündedir. Bir Türk dünyaya bedeldir.
Haklısın.
"Türkler insan değildir, insan üstü güçleri olan farklı bir canlıdır" de geç işte...
Tarih dersi değil de bilimkurgu, fantazi filmi gibi...
Türkler dünyayı ele geçirmek üzereyken, padişahlara bok atmak da ilginç tabi...
Padişahlar engellemeseydi, Japonlar Sumocular neyim şöyle olurdu. Değişik olurdu.
http://s3.postimg.org/n7487oy03/sumo.jpg
:) Bu ural altay dil ailesi hakkında kesin çıkışlar yapılamıyor şu an. Bunu söylememin sebebi; bizim Profun (Koreli) ağzından duydum Korece Ural Altay dil ailesi ilişkisini (Kesin değil ama). Lakin şimdi durum nedir, Korece dahil ediliyor mudur, bilmiyorum.
Açıkçası pek umrumda da değil zaten. :)
Üşenmedim Gönül Tekin'in videosunu buldum. İlk 1 dakikayı dinle rica ederim.
GOTUyOuKxHU
Abicim, birincisi Gönül Tekin Türkolog değil, ikincisi Frazer'in bir iddiasını/görüşünü paylaşıyor ve "olabilir" diyor. Bu görüş doğru değil, domuz sözcüğünün kökeni son derece açık ve belli. Nişanyan Sözlük'ten aktarıyorum
temmuz
~ Ar tammūz تمّوز ~ Aram tammūz תמוז ~ Akad tammūz bir Babil ve Asur tanrısının adı ~ Sumer Dumu-zi bir tanrı adı Sümerceden Akadcaya, oradan Aramcaya, oradan Arapçaya, oradan da bize gelmiş bir sözcük.
domuz
ETü: [ Irk Bitig, <900]
adıglı toŋuzlı art üzä sokuşmiş, adıgın karnı yarılmiş [ayı ile domuz dağda karşılaşmış]
<< ETü toŋuz malum hayvan < ETü *toŋur- şişmek, kabarmak +Iz2 (http://www.nisanyansozluk.com/?s=structures&ttype=e&ww=%2BIz2)< ETü toŋ dolgun, şişkin
→ domal-
(http://www.nisanyansozluk.com/?k=domal-&lnk=1)
Not: Aslı artdamak nasalıyla doŋuz olup Anadolu ağızlarında halen bu şekilde telaffuzu yaygındır. • ETü fiil ekinde /r/ > türevde /z/ eşdeğerliği için karş. semri- (semirmek) > semiz, gör- > göz.
Onu müfredatı yazan adama söylemek lazım. Ben 80lerde ilkokuldayken bize öyle öğrettilerdi. Türkçe Ural-Altay dil ailesine ait bir dildir. Türkler Oğuz Kağan'ın 24 oğlundan türemişlerdir. Biz Kayı boyundanız. Kınık boyundanız. 20 küsür Türk devleti vardır tarihte. İskitler de Türktür. Harzemşahlar da Türktür. Macarlar da Türktür. Hititler de Türktür. Sümerler de Türktür. Cengiz Han da Türktür. Çinliler Çin Seddini bizden korktukları için yapmıştır. Avrupalılar bizden bugüne kadar it gibi titrer korkarlar. Biz aslında dünyayı ele geçirmek üzereydik ama kötü padişahlar geldi, duraklama ve gerileme dönemine girdik. Kurtuluş Savaşında 7 düvele karşı savaştık. Atatürk ormanda 10 kaplan gücündedir. Bir Türk dünyaya bedeldir.
1930'lardaki müfredatta takılı mı kalalım? O yıllarda Avrupadaki müfredatlarda neler neler vardı, bizimkiler gene daha az uçmuşlar. Ancak Avrupalılar o devirleri aştılar, biz ise hala 150 yıl önceki teorileri gerçek sanıyoruz, gel de anlat...
spartacus
19-08-2015, 23:12
Abicim, birincisi Gönül Tekin Türkolog değil, ikincisi Frazer'in bir iddiasını/görüşünü paylaşıyor ve "olabilir" diyor. Bu görüş doğru değil, domuz sözcüğünün kökeni son derece açık ve belli. Nişanyan Sözlük'ten aktarıyorum
temmuz
Sümerceden Akadcaya, oradan Aramcaya, oradan Arapçaya, oradan da bize gelmiş bir sözcük.
domuz
Dumuzi konusunda kök Dam,Tam olmalı. Domuz ile ilgili değil gerçekten, lakin Tam-dam- ile ilgili. Bildiğimiz dam(çatı) yani...
Tamıs, Tamız Arapçadan filan gelmiş değil, Altay kökenlidir ve üstelikte gerçekten de ahırın(dam) koruyucu ruhu falan, filandır...
O nedenle misal ayrılan güçlü, kuvvetli tosuna Damız-lık denir. Yani kısaca anlamı ahırlıktır(damız-lık, ahırın koruyucu ve muhtemel sürdürücü ruhu için), kesimlik filan değil...
Bu arada şöyle bir gerçek var. Türkiye'deki Türkçülüğe karşı çıktığını ve Türkçü olmadığını iddia edenler de aslında Türkçü :) ilginç değil mi? Nasıl mı? Şöyle, Türkçü olmadığını ve bu görüşe karşı olduğunu söyleyenler de alsında cahilce Türkçülerin propagandalarını benimsemişler. Mesela anti-Türk(çü) biri şunu diyebiliyor; "Kazakçayı neden anlayamıyoruz?" :) sanki anlamamız gerekirmiş gibi. İşte bu Türkçü telkinde kalmaktandır. Kazakça Kıpçak dilidir, Türkçe ise Oğuz, aynı üst ailedendirler ancak alt-aileleri farklıdır, yani h-a dillerinden "birebir" örneklersek İrlandaca ile Farsça gibidir. İrlandaca ile Farsça da aynı üst ailedendirler ancak alt-aileleri farklıdır ve bu nedenle "anlaşamazlar", anlaşmaları da gerekmez/beklenmez. İrlandaca Kelt, Farsça İranic alt-ailedendir. Yani Türkçe ile Kazakça ne ise İrlandaca ile Farsça da odur. Neden İrlandaca ile Farsçanın anlaşılabilirliği olmaması doğal karşılanırken, Türkçe ile Kazaçanınki yadırganıyor? Çünkü Türkçü propaganda etkili olmuş, anti-Türk(çü)ler dahi Türkçü telkinleri yutmuş.
Bizdeki Türkçülük gibi bir Hint-Avrupacılık ideolojisi yok, bu nedenle Rusça ile Kürtçenin, Ermenice ile İsveççenin vb. anlaşılabilirliği olmamasını kimse umursamaz, doğal karşılar. İşte aslında Kazakça, Uygurca, Türkçe, Kumukça vb. de bu diller gibidirler, anlaşılırlık olmaması doğaldır. Herkes kendi alt-ailesindeki ve aynı koldaki dille anlaşabilir ancak, mesela ikisi de batı Oğuz dili olan Türkçe ve Azerbaycanca gibi. İkisi de kuzeybatı Cermen dili olan Norveççe ile İsveççe gibi vb. bırak alt-aile farkını, kol farkı bile anlaşılabilirliği azaltır. Mesela doğu Oğuz dili olan Türkmenceyi, Azerbaycanca gibi anlayamayız. Bir İsveçli, kolu farklı olan Flemenkçeyi, Norveççe gibi anlayamaz...
Rus ile Ermeninin ne gelenekleri benzer, ne müzikleri, ne tipleri ama bu doğal karşılanır, yadırganmaz, Kürt ile Norveçlinin hiçbir alanda ilgisi bile yoktur ama bu yadırganmaz, Tacik ile İspanyolun, Banladeşli ile İzlandalının, Hintli ile İngilizin ne dili, ne tipi, ne kültürü ne müziği vb. hiçbir şeyi benzemez ve bunlar yadırganmaz, çünkü kimsenin kafası Hint-Avrupacılık gibi saçma bir deoloji ile ütülenmedi. Oysa Türkçü propaganda öyle etkili beyin yıkamış ki anti-Türk(çü)ler bile Türkçü propagandaların sonuçlarını bekliyorlar :) Kazakla Azerinin, Türkle Tatarın tipi, yemeği, müziği, geleneği, dili birebir benzemeli diye bekliyor adam :) çünkü farkında olmasa da Türkçülüğü benimsemiş.
Dumuzi konusunda kök Dam,Tam olmalı. Domuz ile ilgili değil gerçekten, lakin Tam-dam- ile ilgili. Bildiğimiz dam(çatı) yani...
Tamıs, Tamız Arapçadan filan gelmiş değil, Altay kökenlidir ve üstelikte gerçekten de ahırın(dam) koruyucu ruhu falan, filandır...
O nedenle misal ayrılan güçlü, kuvvetli tosuna Damız-lık denir. Yani kısaca anlamı ahırlıktır(damız-lık, ahırın koruyucu ve muhtemel sürdürücü ruhu için), kesimlik filan değil...
Spartacus kusura bakma ama bu yazdıklarının dilbilimle uzaktan yakından ilgisi yok kardeş :) Dumu-zi Türkçe değildir, nihai kökeni belki Sümerce de olmayabilir, çünkü bir kökensel açıklaması yok. Ne bileyim, mesela dumu "yüce" zi "akıl" vb. gibi...
Düz çatı anlamına gelen dam Türkçedir evet (çatı ise sivri olana denir), ancak eski Türkçe tam ya da bugünkü biçimi dam da dumuzi'nin kökeni olamaz.
Damızlık sözcüğünün kökeni farklıdır, dam- "damlamak" kökünden > damız- "damlatmak" ile kökteştir (eski Türkçe damzurma "mum gibi olan mühür" < damuzurmag "damlatmalık"). Ad olan damız da "damlatılan şey 2. maya" demektir. Yani damızlık "mayalık 2. dölleyen" anlamlarına gelir.
spartacus
20-08-2015, 00:47
Spartacus kusura bakma ama bu yazdıklarının dilbilimle uzaktan yakından ilgisi yok kardeş :) Dumu-zi Türkçe değildir, nihai kökeni belki Sümerce de olmayabilir, çünkü bir kökensel açıklaması yok. Ne bileyim, mesela dumu "yüce" zi "akıl" vb. gibi...
Düz çatı anlamına gelen dam Türkçedir evet (çatı ise sivri olana denir), ancak eski Türkçe tam ya da bugünkü biçimi dam da dumuzi'nin kökeni olamaz.
Damızlık sözcüğünün kökeni farklıdır, dam- "damlamak" kökünden > damız- "damlatmak" ile kökteştir (eski Türkçe damzurma "mum gibi olan mühür" < damuzurmag "damlatmalık"). Ad olan damız da "damlatılan şey 2. maya" demektir. Yani damızlık "mayalık 2. dölleyen" anlamlarına gelir.
Kızma yazman var, ama okuman yok gibi :)
Yazımda Dumuzi'nin kökü üzerine tek bir ifadem var mı?
Dam/Tam, Tamıs/Damız(Türkçe) üzerinde durdum, çünkü ahıra da dam deniyor, kimin damı? İçindeki hayvanların o bakımdan.. Dam -> koruyucu -> Kimi ? Hayvanları, İnsanları vs...
Dumuzinin kökü konusuna ise hiç girmedim...
Sonuç olarak bu kelimenin Araplardan geçmişliği ifaden aslıyla çelişiyor...
İkincisi Dumuzi -Araplara- Sümerden geçme..
Üçüncüsü anlam bakımından ise Tamız'a yakındır, sana tavsiyem tamız'ı araştır, eski zaman diliminde bildiğin kral benzeri kullanıldığını da görebilirsin. Damızlık deyimi özünde salt hayvan için geçerli değil, kısaca hanın oğlu damızdır, Sümerlerde de aynı biçimde betimlenir-iktidar bakımından-, yani DAMlamak ile ilgisi yok ve kök "tam, dam" illa "su damlası" ile ilgili değil :).
spartacus
20-08-2015, 00:56
https://books.google.com.tr/books?id=JSDYBAAAQBAJ&pg=PA104&lpg=PA104&dq=tam%C4%B1z+altay&source=bl&ots=rmdcCi3Gd-&sig=yN5EzAblqPbGEtpqxnXF00t1PeU&hl=tr&sa=X&ved=0CEgQ6AEwCWoVChMIiKuz__u1xwIVwt0sCh0ZhgBo#v=on epage&q=tam%C4%B1z%20altay&f=false
Sevgili Spartacus, verdiğin bağlantıyı okudum. Türk Söylence Sözlüğü adlı betiği yazan kişi belli ki pek Türkolojiden anlamıyor, ukalalık gibi görme ama öyle. Mesela değirmen iyesi maddesinde demiş ki; değirmen'in kökü değ/teğ/dey/tey :) Türkçede kökler böyle olmaz. Ayrıca demiş ki değirmen ile tekerlek kökteştir, evet ama açıklamamış (çünkü muhtemelen ayrıntısını bilmiyor), en sonda da döğmek fiili ile değirmen'i birbirine bağlamış, tahılın dövülmesi anlamında diye de kendince bir yorum yapmış. Sapla samanı karıştırmış...
Sen de dam sözcüğü ile dam- fiilini karıştırıyorsun. Öncelikle Ana Türkçede asli uzun ünlüler vardır ve "tavan 2. tepe 3. duvar" anlamlarına gelen tam uzun a iledir, yani tâm. Diğeri, fiil olan ise tam- "damlamak" kısa a'lıdır, yani kökteş olmaları imkansızdır.
Ana Türkçede (Proto Turkic) *tâ- "yükselmek 2. yüksek(te) olmak" diye bir kök vardı, bu kökten > tâm "tavan, dam" > tâg "dağ" gibi sözcükler türemiştir örneğin.
Diğer kök ise kısa a ile *ta- "suyun hareketli olması" biçimindedir. Bu kökten > tam- "dammak, damlamak" (Anadolu'da hala dammak "damlamak" biçimi kullanılır), tal- "suyun hareketlenmesi" (edilgen çatı) > talga "sudaki hareket" gibi sözcükler türemiştir.
Yani iki "ayrı" kök söz konusu, tâm adı ile tam- fiili kökteş değildir.
spartacus
20-08-2015, 01:43
Sevgili Spartacus, verdiğin bağlantıyı okudum. Türk Söylence Sözlüğü adlı betiği yazan kişi belli ki pek Türkolojiden anlamıyor, ukalalık gibi görme ama öyle. Mesela değirmen iyesi maddesinde demiş ki; değirmen'in kökü değ/teğ/dey/tey :) Türkçede kökler böyle olmaz. Ayrıca demiş ki değirmen ile tekerlek kökteştir, evet ama açıklamamış (çünkü muhtemelen ayrıntısını bilmiyor), en sonda da döğmek fiili ile değirmen'i birbirine bağlamış, tahılın dövülmesi anlamında diye de kendince bir yorum yapmış. Sapla samanı karıştırmış...
Sen de dam sözcüğü ile dam- fiilini karıştırıyorsun. Öncelikle Ana Türkçede asli uzun ünlüler vardır ve "tavan 2. tepe 3. duvar" anlamlarına gelen tam uzun a iledir, yani tâm. Diğeri, fiil olan ise tam- "damlamak" kısa a'lıdır, yani kökteş olmaları imkansızdır.
Ana Türkçede (Proto Turkic) *tâ- "yükselmek 2. yüksek(te) olmak" diye bir kök vardı, bu kökten > tâm "tavan, dam" > tâg "dağ" gibi sözcükler türemiştir örneğin.
Diğer kök ise kısa a ile *ta- "suyun hareketli olması" biçimindedir. Bu kökten > tam- "dammak, damlamak" (Anadolu'da hala dammak "damlamak" biçimi kullanılır), tal- "suyun hareketlenmesi" (edilgen çatı) > talga "sudaki hareket" gibi sözcükler türemiştir.
Yani iki "ayrı" kök söz konusu, tâm adı ile tam- fiili kökteş değildir.
Yani ifadelerine bakarak, illa su damlası olması gerekir mi?
Mesela "Damyan" kelimeside mandıra anlamı taşır demiş. Buna da bakmak lazım...
Bir Kürt Milliyetçisi olmakla beraber Irk kavramının biyolojik değil, sosyolojik bir olgu olduğunu düşünüyorum.(Tabi ki günümüzdeki Irk kavramı açısından söylüyorum. Yoksa daha gerilere gittiğimizde çok daha saf ırka ulaşabilmek mümkün)
Tabi günümüzde Irk kavramı etni-siteler üzerinden yürütülse de, Irk olarak genel sınıflandırma açısından;
Homo Europaeus , Homo Americanus, Homo Asiaticus ve Homo Afer olmak üzere 4 çeşit ırk sınıfı vardır diyebiliriz.
Fakat bugün DNA analizlerinde, 4 türün birbirine farklı oranlarda karıştığı birçok farklı topluluk görebilmekteyiz.
Örneğin, bugün Güney Amerikadaki farklı addedilen ırkların(!) çoğunun kromozom yapılarının Avrupadakilerle (özellikle İspanyollarla) benzeşmesi, geçmiş istilalar sonucu ciddi bir karışımın olduğunu gösteriyor.