Dialectics
09-09-2015, 08:51
Dün Spartacus'ün bir tartışma esnasında paylaştığı bir linki incelerken ilginç bir yazıya rastgeldim. Yazı şu:
http://www.ozguruniversite.org/index.php/guencel-yazlar/1756-u-aydnlanma-meselesi
Soyut bir kavram olan Tanrı kavramından güç almak ile yine soyut bir kavram olan millet kavramından güç alarak halkı manipule etmeyi şöyle karşılaştırıyor yazı:
...Aydınlanma’nın Fransa’sı/Fransız Aydınlanması: Bizim ‘Batı’ dediğimiz her ne ise, esas olarak işte o ve de rahmetli/sevgili Cemil Meriç’in çok değerli, çok işe yarar bir tespiti var: “Batı’nın farkı, tanrıyı parantez içine almasıdır”.
‘Tanrı vardır, yoktur’ tartışmasına hiç mi hiç girmez; hatta, “keşke olsa, inşallah vardır” der gibidir;Tanrı, tanımı gereği mükemmelen akıllı, adil ve muktedir bir varlık olacağına göre. Tavrı şudur: Tanrı var mı yok mu bilemem; ama varsa bile, kesinlikle bizim kilisenin papazının anlattığı gibi bir şey değildir; neyse, var ya da yok, biz kendi işimize bakalım, kendi aklıyla kendi problemlerini çözüp kendi hayatını ve geleceğini belirleme gücüne sahip yetkin özneler olarak.
....
Fransız Aydınlanması’nın tanrının yokluğunu veya gereksizliğini temellendirmek için dahi olsa metafizikten kesinlikle uzak durup tanrıyı parantez içine almakla yetinmesi, aslında hiç de tesadüf değildir.Aydınlanma filozofunun birincil derdi inanç olarak din değil, bir kurum olarak Kilise’dir. Tanrı’nın varlığı-yokluğu, şu ya da bu dinin sahiciliği ve meşrûluğu düzleminde yer alacak, dolayısıyla akıl yoluyla bir sonuca bağlanması mümkün olmayan bir tartışma, aynı zamanda Kilise’nin, kendi karşıtları kadar meşrû bir konumda bulunduğunun dolaylı da kabul edilmesi demek olacaktır. Oysa Kilise, insana insanüstü bir varlık adına (böyle bir varlığın gerçekten var olup olmamasından bağımsız olarak) yine insanlar tarafından hükmetmenin aracı olarak, bizatihi varlığı itibariyle gayri-meşrûdur; dolayısıyla, insan hayatı üzerinde etkili olmasına imkan veren bütün ayrıcalıklarından arındırılıp, kamusal (publica), yani herkese eşit derecede açık ve de ait olması gereken alana tasallutta bulunur bir konumdan çıkartılmalıdır; ki, işte bu ölçüdedir ki ‘respublica’ teşekkül etmiş, gerçeklik kazanmış olacaktır.
Aydınlanmacı için Kilise’ye karşı mücadele, aslında monarşiye karşı mücadelenin örtülü bir biçiminden başka bir şey değildir: Hükümdar da, egemenlik hakkını tanrıdan almaktadır; tanrı parantez içine alındığında, böylesi bir egemenliğin de altı boşalmış olacaktır.
....
Egemenlik hakkını tanrıdan aldığı iddiasındaki hükümdar bu konumundan uzaklaştırılınca, aslında hiç kimseye ait olmaması gereken egemen olma hakkının millete-ulusa bağlanması ise, tarihin gördüğü en büyük ‘ali cengiz oyunu’dur: Tanrı, bu dünyada ne kadar ele tutulmaz, gözle görülmez soyut bir varlık ise, millet/ulus da tam tamına onun kadar elle tutulmaz, gözle görülmez, işte bu yüzden de kendisi yerine geçilip kendisi adına diğer insanlar üstünde egemenlik kurulabilecek soyut bir varlıktır. Millet/ulus, gerçek bir toplumsal grup veya kollektivite değil, hukuksal-siyasî bir kategoridir; ama, monarkın tanrısal olduğu iddia edilen egemenlik hakkı millet-ulus adına elinden alınınca, millet-ulusa da benzer bir kutsallık atfetmek üzere bir simetri kurmak hiç de zor olmaz: Bütün milliyetçilikler, aslında bu simetrinin ürünü olan sapkınlıklardır.
Dün geceyarısına kadar ana caddeden geçen klakson seslerini ve çeşitli sloganları dinledikçe bu karşılaştırma aklıma geldi. "Tanrı" nasıl bir uyuşturucu ise "millet/ulus" kavramı da öyle bir uyuşturucu dedim.
Evet doğru ciğerimiz yanıyor. Dün PKK'lıların kamerasından çekilmiş görüntüleri izledim. Zırhlı araçları nasıl patlattıklarını... Ardından devrilen araçtan çıkan 2 askerin araçtan uzaklaşmaya çalıştıkları esnada patlarılan ikinci bomba ve savrulan bedenleri... Tam 1 gün sonra bölgede yaşayan köylüler bir video çekmiş. O ıssız sarp dağların arasındaki düzlük alanda yanmış ve devrilmiş zırhlı araçlar. Yanlarında ve altlarında yatan cansız asker cesetleri... Ölülerini bile alamamışız nefes verdikleri yerden... Evinden binlerce km uzakta, saçma sapan dağların arasında o dağları korumak için mi yoksa birilerinin koltuklarını korumak için mi feda edildiği meçhul canlar. Ailenden, sevdiklerinden binlerce km uzakta o bilmediğin yabancı ıssızlığın ortasında ölmek, ölü bedeninin de adeta bir leş gibi orada kalması...
Bunları düşündüğüm esnada işte caddeden formula 1 kornalı araçların saatlerdir devam eden klaksonları geliyordu. "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" ya da "Vatan sana canım feda" sloganları. Korna kahramanları dedim içimden. Ne kadar uzun basarlarsa kornaya sanki o kadar kahramanlıklarını ispatlıyorlar. Ya da ne kadar geç saatlere kadar usanmadan şehrin ana caddelerinde bayraklarla turlarlar ise; yaşlısını, bebeğini, hastasını düşünmeden ne kadar çok insanı uykusuz bırakırlarsa sanki PKK'yı o kadar korkutabileceklerini sanıyorlar .
Bir ara bir çocuğun sesi geldi: "Ya Allah Bismillah Allah-u Ekber" diye ısrarlı ısrarlı bağırdı. Peşinden bir güruh benzerini tekrarlamaya başladı.
Benim de gecenin yarısında çıkıp bağırasım geldi bu güruha "Sıkıysa gidin o Dağlıca'da mehmetçik'in yanında gösterin kahramanlıklarınızı" diye.
HDP binalarına saldırmak, Kürtçe konuşup Kürt yerel kıyafeti giyiyor diye Kürtleri dövmek çaldıkları kornaların şehitleri engellemediğinin bilincindeki bu uyuşturulmuş kalabılığın kendilerini sahte kahramanlar olarak hissetmeleri için en iyi yol olsa gerek... PKK onlarca askerimizi şehit etmiş, halkımız da aklınca PKK'ya mesaj veriyor: bak bizde Kürtleri pataklıyoruz, işyerlerini yakıyoruz. Bak saatlerce klakson çalıp her tarafı Türk bayrağı ile donatıyoruz...
Nedense şu sözü de paylaşmak isterim:
"Siz savaşla ilgilenmeyebilirsiniz, savaş sizinle ilgilenir. Savaş kazananı da yorar. Ölüm her şeyi eşit yapan doğal sonuçtur. Ölümden korkmayan ölmez; ölüm kendine koşanları hiçbir zaman vurmaz. Ölüm korkusu, ölüm acısından daha şiddetlidir. Ölüm telaşının bir anlamı yoktur. Size yol gösterdim de diyebilirsiniz, ama askeri manada emir vermedim. Kahramanlara emir verilmez!"
Osman Pamukoğlu
http://www.ozguruniversite.org/index.php/guencel-yazlar/1756-u-aydnlanma-meselesi
Soyut bir kavram olan Tanrı kavramından güç almak ile yine soyut bir kavram olan millet kavramından güç alarak halkı manipule etmeyi şöyle karşılaştırıyor yazı:
...Aydınlanma’nın Fransa’sı/Fransız Aydınlanması: Bizim ‘Batı’ dediğimiz her ne ise, esas olarak işte o ve de rahmetli/sevgili Cemil Meriç’in çok değerli, çok işe yarar bir tespiti var: “Batı’nın farkı, tanrıyı parantez içine almasıdır”.
‘Tanrı vardır, yoktur’ tartışmasına hiç mi hiç girmez; hatta, “keşke olsa, inşallah vardır” der gibidir;Tanrı, tanımı gereği mükemmelen akıllı, adil ve muktedir bir varlık olacağına göre. Tavrı şudur: Tanrı var mı yok mu bilemem; ama varsa bile, kesinlikle bizim kilisenin papazının anlattığı gibi bir şey değildir; neyse, var ya da yok, biz kendi işimize bakalım, kendi aklıyla kendi problemlerini çözüp kendi hayatını ve geleceğini belirleme gücüne sahip yetkin özneler olarak.
....
Fransız Aydınlanması’nın tanrının yokluğunu veya gereksizliğini temellendirmek için dahi olsa metafizikten kesinlikle uzak durup tanrıyı parantez içine almakla yetinmesi, aslında hiç de tesadüf değildir.Aydınlanma filozofunun birincil derdi inanç olarak din değil, bir kurum olarak Kilise’dir. Tanrı’nın varlığı-yokluğu, şu ya da bu dinin sahiciliği ve meşrûluğu düzleminde yer alacak, dolayısıyla akıl yoluyla bir sonuca bağlanması mümkün olmayan bir tartışma, aynı zamanda Kilise’nin, kendi karşıtları kadar meşrû bir konumda bulunduğunun dolaylı da kabul edilmesi demek olacaktır. Oysa Kilise, insana insanüstü bir varlık adına (böyle bir varlığın gerçekten var olup olmamasından bağımsız olarak) yine insanlar tarafından hükmetmenin aracı olarak, bizatihi varlığı itibariyle gayri-meşrûdur; dolayısıyla, insan hayatı üzerinde etkili olmasına imkan veren bütün ayrıcalıklarından arındırılıp, kamusal (publica), yani herkese eşit derecede açık ve de ait olması gereken alana tasallutta bulunur bir konumdan çıkartılmalıdır; ki, işte bu ölçüdedir ki ‘respublica’ teşekkül etmiş, gerçeklik kazanmış olacaktır.
Aydınlanmacı için Kilise’ye karşı mücadele, aslında monarşiye karşı mücadelenin örtülü bir biçiminden başka bir şey değildir: Hükümdar da, egemenlik hakkını tanrıdan almaktadır; tanrı parantez içine alındığında, böylesi bir egemenliğin de altı boşalmış olacaktır.
....
Egemenlik hakkını tanrıdan aldığı iddiasındaki hükümdar bu konumundan uzaklaştırılınca, aslında hiç kimseye ait olmaması gereken egemen olma hakkının millete-ulusa bağlanması ise, tarihin gördüğü en büyük ‘ali cengiz oyunu’dur: Tanrı, bu dünyada ne kadar ele tutulmaz, gözle görülmez soyut bir varlık ise, millet/ulus da tam tamına onun kadar elle tutulmaz, gözle görülmez, işte bu yüzden de kendisi yerine geçilip kendisi adına diğer insanlar üstünde egemenlik kurulabilecek soyut bir varlıktır. Millet/ulus, gerçek bir toplumsal grup veya kollektivite değil, hukuksal-siyasî bir kategoridir; ama, monarkın tanrısal olduğu iddia edilen egemenlik hakkı millet-ulus adına elinden alınınca, millet-ulusa da benzer bir kutsallık atfetmek üzere bir simetri kurmak hiç de zor olmaz: Bütün milliyetçilikler, aslında bu simetrinin ürünü olan sapkınlıklardır.
Dün geceyarısına kadar ana caddeden geçen klakson seslerini ve çeşitli sloganları dinledikçe bu karşılaştırma aklıma geldi. "Tanrı" nasıl bir uyuşturucu ise "millet/ulus" kavramı da öyle bir uyuşturucu dedim.
Evet doğru ciğerimiz yanıyor. Dün PKK'lıların kamerasından çekilmiş görüntüleri izledim. Zırhlı araçları nasıl patlattıklarını... Ardından devrilen araçtan çıkan 2 askerin araçtan uzaklaşmaya çalıştıkları esnada patlarılan ikinci bomba ve savrulan bedenleri... Tam 1 gün sonra bölgede yaşayan köylüler bir video çekmiş. O ıssız sarp dağların arasındaki düzlük alanda yanmış ve devrilmiş zırhlı araçlar. Yanlarında ve altlarında yatan cansız asker cesetleri... Ölülerini bile alamamışız nefes verdikleri yerden... Evinden binlerce km uzakta, saçma sapan dağların arasında o dağları korumak için mi yoksa birilerinin koltuklarını korumak için mi feda edildiği meçhul canlar. Ailenden, sevdiklerinden binlerce km uzakta o bilmediğin yabancı ıssızlığın ortasında ölmek, ölü bedeninin de adeta bir leş gibi orada kalması...
Bunları düşündüğüm esnada işte caddeden formula 1 kornalı araçların saatlerdir devam eden klaksonları geliyordu. "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" ya da "Vatan sana canım feda" sloganları. Korna kahramanları dedim içimden. Ne kadar uzun basarlarsa kornaya sanki o kadar kahramanlıklarını ispatlıyorlar. Ya da ne kadar geç saatlere kadar usanmadan şehrin ana caddelerinde bayraklarla turlarlar ise; yaşlısını, bebeğini, hastasını düşünmeden ne kadar çok insanı uykusuz bırakırlarsa sanki PKK'yı o kadar korkutabileceklerini sanıyorlar .
Bir ara bir çocuğun sesi geldi: "Ya Allah Bismillah Allah-u Ekber" diye ısrarlı ısrarlı bağırdı. Peşinden bir güruh benzerini tekrarlamaya başladı.
Benim de gecenin yarısında çıkıp bağırasım geldi bu güruha "Sıkıysa gidin o Dağlıca'da mehmetçik'in yanında gösterin kahramanlıklarınızı" diye.
HDP binalarına saldırmak, Kürtçe konuşup Kürt yerel kıyafeti giyiyor diye Kürtleri dövmek çaldıkları kornaların şehitleri engellemediğinin bilincindeki bu uyuşturulmuş kalabılığın kendilerini sahte kahramanlar olarak hissetmeleri için en iyi yol olsa gerek... PKK onlarca askerimizi şehit etmiş, halkımız da aklınca PKK'ya mesaj veriyor: bak bizde Kürtleri pataklıyoruz, işyerlerini yakıyoruz. Bak saatlerce klakson çalıp her tarafı Türk bayrağı ile donatıyoruz...
Nedense şu sözü de paylaşmak isterim:
"Siz savaşla ilgilenmeyebilirsiniz, savaş sizinle ilgilenir. Savaş kazananı da yorar. Ölüm her şeyi eşit yapan doğal sonuçtur. Ölümden korkmayan ölmez; ölüm kendine koşanları hiçbir zaman vurmaz. Ölüm korkusu, ölüm acısından daha şiddetlidir. Ölüm telaşının bir anlamı yoktur. Size yol gösterdim de diyebilirsiniz, ama askeri manada emir vermedim. Kahramanlara emir verilmez!"
Osman Pamukoğlu