PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Tanrıyı Öldürenlerin Yükü


Dialectics
02-12-2015, 13:04
Dünyanın neden var olduğunu ve nasıl bu varlığın vücut bulabildiğini açıklamak, şayet bir dine mensup isen çok kolay.
Herşeyi baştan planlamış, tasarlamış, fizik yasalarından maddenin birbiri ile etkileşimine kadar her türlü detayı fazlası ile kurgulamış yüce bir Tanrı varsaydığında her şey çok daha kolay. Asla sırrına ve kudretine vakıf olmayacağımız, neyi neden yaptığını ya da nasıl var olageldiğini düşünmeyi bile cüretkârlık sayacağımız bir Tanrı varsaydığımızda; varlığın neden ve nasıllarına dair tüm sorulardan ve çıkmazlardan kurtuluyoruz... Bize düşen ise sadece biri tarafından mükemmel "bir şekilde" tasarlanmış bu dünyada yaşamak... Bir Tanrı'yı varsaydığımızda tüm karmaşık "neden" ve "nasıl" lar artık bizden ziyade Tanrı'yı ilgilendirir hale geliyor çünkü... Hani birazcık dalsak bu sorulara, birazcık o neden ve nasılların derinliğine dalsak ve o derinlikte yavaş yavaş ilerler iken, her neden sorusunun yeni bir neden sorusuna gebe olduğunu farkederek bir çıkmaza doğru ilerlesek, ve en nihayetinde çıkmaz bir kuyunun dibinde ufaktan boğulma tehlikesi görsek bile "işte Tanrı böyle istemiş demek ki" diyerek yüzeye çıkma lüksümüz ve ferahlığımız her zaman var.

Ancak bir Tanrı'yı reddettiğimizde o bütün neden ve nasıl'lar artık biz "anlamak" yetisindeki insanoğlunun cevaplaması gereken sorular haline geliyor. "Neden ve nasıl varız?" sorusu artık daha fazla yüce bir tasarımcıya topu atarak kurtulamayacağımız, cevaplanması ve açıklanması gerektiğini bildiğimiz sorular haline dönüşüyor. Bu soruların derinliğine dalmaya başladığımızda artık her an yüzeye çıkma lüksüne de sahip olamıyoruz; çıkmazın en dibine kadar yol almaktan ve o çıkmazın karanlığına tahammül etmekten başka yapılacak şey de kalmıyor.

Gobi çölündeki bir kum tanesi kadar evrende yer kaplayan bu gezegende nasıl hayat oluşmuş? Nasıl olmuş da 5 milyar yıldır bu gezegen gelişimini sürdürebilmiş? Hiç bir akıllı canlının olmadığı milyonlarca yıl... Sadece bitkiler ve hayvanlar... Milyonlarca yıl boyunca bakteriler, böcekler, sürüngenler, kuşlar ve diğer tüm memeliler kendi kendilerine gezinip durmuşlar mı yeryüzünde öylece? Tesadüfi bir göktaşı dünyaya çarptı diye dinazorların nesli tükendi ise, neden yarın bir gün aynı tesadüf biz insanlar için de olmasın?

Düşünce nedir? Enerji midir? Kontrol edilebilinir mi, bir bilgisayara aktarılabilir mi, depolanabilir mi, yönlendirilebilir mi? Neden rüya görürüz? Neden rüyalarımızı gerçek sanırız? Gerçeklik nedir o zaman?

Hiçlikten varlık nasıl mümkündür? Bu gezegen, ay ve güneş yok iken, Samanyolu galaksisi yok iken, tüm o yıldızları oluşturan gazlar henüz yok iken, o gazları oluşturan hidrojen ve karbon atomları henüz ortaya çıkmamış iken ne vardı? O en başta var olan her ne ise niye vardı? Neden hiçbir şey yerine o sıfır hacimli sonsuz kütle vardı? Ya da o şey gerçekten sıfır hacimli sonsuz bir kütle sandığımız bambaşka bir şey mi?

Ateş yakmayı bile bilmeyen, konuşup adam gibi düşünemeyen, sadece taşı yontarak sivri bıçak yapabilme kapasitesindeki atalarımız.. Karanlık geceleri sadece ay ve yıldızların ışığı ile yaşamaya mahkum, kıyafeti, ayakkabası, traş makinası, sabun ve şampuanı olmadan yeryüzünde hayatta kalmak için yüzbinlerce yıl gezinip duran atalarımız...

Canlı hayatın söz konusu olduğu milyonlarca yıl yaşındaki bu gezegenin geçmişinde hangi anların yaşanmış olabileceğini düşünmek bile beni hayrete düşürüyor. Kendi kendine dönüp durmuş bu gezegen, bu galaksi, oluşan ve yok olan yıldızlar, kara delikler... Big Bang'e şahitlik edecek hiç bir göz yoktu, sesini duyacak hiçbir kulak da...

İnsanlar Ortaçağ'da yaşamış mesela.. TV yok, akıllı telefon yok, kitap yok, araba yok,bilim yok, bilgi yok... Sürekli değişen bu gezegen ve üzerindeki hayat nereye doğru neden yol alıyor? Yol almak? Sahi neden herşey yol alıyor, ilerliyor... Neden herşeyin dengeye ulaştığı ve o noktadan itibaren hiçbir şeyin değişmeyeceği bir denge (equilibrium) noktası yok? Neden denge sürekli bozuluyor? Neden "diyalektik" var?

İşte bu sorular artık Tanrı'yı öldürmüş tüm insanların sırtlarında koca birer yük...

aliyarasfal
02-12-2015, 14:54
Sevgili Dialectics.

Bir yanılgın var, ortaya koyduğun soru kafadan hatalı değil mi?

Tanrı? elindeki bilgi dahilinde neden bahsediyorsun anlatman gerek. Tanrı kavramı sana özgü bir düşünce mi? Değil, bizede ait değil ama sahiplenmemizi ve burdan yola çıkarak onu öldürdüğümüzü kabul etmemiz gerektiği sonucuna varıyorsun. Niye? Neden bunu kabullenmemiz gerek?

Nedir bu farazi kavramı sahiplenmemizi gerektirecek kanıt veya gerekçe(kanıt zaten yok)? Yapma böyle gözün sevem.

Ne olduğuna dair masallar dışında bilgimi var öldürmek nasıl olacak? Ortada yük dediğin soruların cevapları ortaya çıktıkça(geçmişteki bir çok olayı düşün lüfen) aralarında tanrı kavramına ilişkin bir adet olabilirlik çıktı mı? Evren kendi kendine var olabilir bir tanrıoya ihtiyaç duymadan varlığını fizik yasalarıyla (kendi özelliklerine bağlı) sürdürebilir ve dışardan müdaheleye ihtiyacı yoktur noktasına kadar geldik. Ama nedense illa henüz cevabı bilinmeyen o soruların cevaplarına ilişkin müthiş merakınızla olmayanı yaratmaktasınız(ki tanrı dahi düşünceniz içinde bir elemandır) ve ona tüm soruların (bilmediğiniz) cevaplarını yükleyerek kolaycılığa kaçmakta mahsur görmemektesinizde neden sizin doğuramadığınızı biz öldürmüş oluyoruz anlayamıyorum?


Siz doğurmakta ısrar ettiğiniz ama doğmadığını anlamamakta ısrar ettiğiniz gerçekliği olmayan kavramın zaten istesende ölemeyeceğini nasıl anlayamıyorsunuz?


Lütfet bana bir kanıt sun, lütfet bana düşünceyi maddeden soyutlayıp göster, bunları yaparkende gerekçelendir ki( sorularımın cevabı yok işte bu yüzden demekten öte) mantığını anlayalım.

Yoksa sonsuz sayıda üretilebilecek varsayımsal iddiaların her birini ya olabilir diyerek niçin yüklenelim a dostum? Bu kısır döngüye girmek ne yarar sağlayacak bilgisiz belgesiz kişisel olmak dışında ne değer taşıyacak ?


Umuyorum ölen bir şey olmadığını çünkü doğan bir şey olmadığından tersininde mümkün olmadığını değerlendirirsin ve kabul etmiyor isende daha elle tutulur bilgiler eşliğinde düşüncelerini sunarsın diye bekliyorum.


Şimdilik saygımla gittim...

Dialectics
02-12-2015, 16:33
Sevgili aliyarasfal,

Yanlış anlaşıldığımı görüyorum. Bir Tanrı doğurmak çabası ya da sancısı ile yazmış değilim bu yazıyı. "Bizler Tanrıyı öldürdük" sözü aslında Nietsche'ye aittir ve Nietsche Tanrıyı öldürdük derken artık biz insanlığın bir Tanrı inancına ihtiyacı olmadığını vurgular. Konu başlığını koyarken bundan esinlenmiştim. Tanrıyı öldürenlerden kastım da ben dahil tanrıya inanmayan herkes idi.

Tanrı inancı olanların işinin kolay olduğundan bahsedişimden yoksa Tanrıya inananlara özendiğim sonucunu mu çıkardınız?
Sevgili aliyarasfal bizler artık geri dönüşü olmayan yoldayız. Aklın yolunu bulan bir daha nasıl iman denilen deliliğe dönebilir ki? Ve evet Tanrıya inanıp da aynı zamanda neden, nasıl diye soranların işi daha kolaydır, çünkü dediğimiz gibi onların topu taca atma şansları her zaman vardır. Ve bu anlamda işte olsa olsa "Tanrı inancı" çok iyi bir plasebo etkisine sahiptir. Ancak Tanrı inancının bir plasebo etkisine sahip olması elbette ki hiçbir şekilde Tanrı'nın varlığı için bir yeter neden değildir ve aslında bu yazıyı okuyan imanlıların da Tanrıya inanmanın sahte bir rahatlama hissinden başka bir şey sağlamadığı mesajı almasını umuyordum. Onun yerine siz benim Tanrı doğurma çabası içinde olduğum mesajını aldınız:)

Elbette şunu itiraf etmeliyim: cevabını veremediğim çok soru var, pek çok soru hem de. Bazı şeyleri henüz bilemeyişimiz ve sanki asla bilemeyecek gibi duruşumuz da açıkçası beni bazen çok şaşırtıyor, "yahu nasıl olur da bunu anlayamayız" diye soruyorum. Bazen ise sinirleniyorum, böyle saçma anlaşılmaz sistem mi olur diye... Neden anlayamıyoruz diye... Ama lütfen bu serzenişlerin beni bir Tanrı kabulüne götüreceği çıkarımını yapmayınız, hele hele Tanrıya inanmanın topu taca atmak ya da en fazla plasebo gibi sahte bir psikolojik rahatlama sağlamak olduğunu söylemişken...

spartacus
02-12-2015, 18:28
Düşünce nedir? Enerji midir? Kontrol edilebilinir mi, bir bilgisayara aktarılabilir mi, depolanabilir mi, yönlendirilebilir mi? Neden rüya görürüz? Neden rüyalarımızı gerçek sanırız? Gerçeklik nedir o zaman?
Düşünce şu ya da bu enerjidir denemez. Aktarılabilir olan düşünce değil, bilgidir. Düşünce verilerin anlık yorumundan ibarettir, aktarılabilir olan ise veridir ve tamamen maddi bir karşılığa denk düşer.(frekans vb iletimiyle ilgili, yorumcu bunu aldığında şiddet, frekans ölçeğiyle sembolik olarak karşılıklandırıp, kayıt eder,zaten kayıtlı ise eşleştirir, böylelikle gelen etki yorumlanmış olur.). Hiç bilmediğiniz ya da tecrübe etmediğiniz bir etkiye maruz kalırsanız ne olur? Yorum sürecinden önce bir anlık şaşırma yaşarsınız çünkü kayıtlar arasında eşleşen yoktur, bu halde yeni bir sembolik karşılık oluşturup kaydedilmelidir...) Örneğin hiç ama hiç bir şey bilmediğiniz bir konuda düşünemezsiniz.. Flşglfglkg nedir? Buyrun düşünün... Ama önce veriye, kayıt altına alınmış, tecrübe ve hafıza edilmiş veri-bilgiye ihtiyacınız var :)

Gerçeklik iradeniz dışında her şey, artık ne ise...
Hiçlikten varlık nasıl mümkündür? Bu gezegen, ay ve güneş yok iken, Samanyolu galaksisi yok iken, tüm o yıldızları oluşturan gazlar henüz yok iken, o gazları oluşturan hidrojen ve karbon atomları henüz ortaya çıkmamış iken ne vardı? O en başta var olan her ne ise niye vardı? Neden hiçbir şey yerine o sıfır hacimli sonsuz kütle vardı? Ya da o şey gerçekten sıfır hacimli sonsuz bir kütle sandığımız bambaşka bir şey mi?
Hiçlikten varlık oluşmuyor, oluşumlar sadece NİTELİKSELDİR. Varlık oluşmaz zira oluşmak fiili, varlığın değişiminde hayat bulur.

Bu anlamda NEDEN VARIZ sorusu anlamsızdır. Nasıl oluştuk sorusu ise anlamlıdır lakin bu durumda da VARLIK NASIL OLUŞTU sorusu anlamsızdır, varlık oluşmaz, oluşumlar sadece nitelik çerçevesindedir. Gaz bulutu değişim geçirir(reaksiyon), yeni niteliğe bürünür bu yeni niteliğe ise oluşum denir. Oluşum sadece dönüşüm düzlemidir. Bu halde dönüşen neden, nasıl oluştu diye sormak anlamsızdır, muhatapsızdır, zira varlık oluşmaz, sadece nitelikler oluşur ve kaybolabilir özelliğe sahiptir. (örnek vereceğim)
Tanrı sorunsalının en temelinde yatan zaten mantık hatası ve yanlış sorulardır, kavramları yanlış yorumlamaktır, alakasız ilişkilendirmektir.

Peki Ozon nasıl oluştu? (işte örneğimiz)

3 Oksijen atomu bileşik yaptı(reaksiyon), işte ozon oluştu.

Peki ozon nasıl yok olur? 3 Oksijen atomu yine reaksiyonla ayrıştığında ozon yok olur...

Oluşmak, kaybolmak, var-yok düzlemi sadece nitelikseldir. Dinozorlar şu an yok değil mi? Lakin yok olan varlık değil(madde yok olmadı, sadece bileşik, yapı kısaca nitelik-form değişti), sadece niteliktir, aynen ozon gibi, oluşur ve kaybolur...

Peki canlı nasıl oluştu?

Ozon nasıl oluşuyorsa, sadece bileşik yapısı, reaksiyon süreçleri farklı...

Ozon oluşuyorsa, tanrı sorunsalı diye bir soruna sahip değiliz. Maddenin dönüşümünde neye dönüştüğünün kendi şahsına münhasır bir ayrıcalığı olamaz. Dönüşüm mevcut mu? Devinim mevcut mu? Maddeler arası ilişki mevcut mu? Bu ilişkielrden envai çeşit nitelik-özellik açığa çıkıyor mu? Etki-tepki mevcut mu? Tüm soruların yanıtı olumlu!

Her şey gayet doğal, Tanrı yükü diye bir yüke sahip değiliz, sadece ortada ciddi mantık hataları var, mantık hatası, kavramları yanlış kullanma hatası söz konusu.

aliyarasfal
02-12-2015, 21:07
Tanrının ölümü


Hayır redediyorum izninle, tanrı kavramını ve onun etrafından kendimi tanımlamayı redediyorum.

pinokyoyu öldürdük demekten farkı yok. pinokyonun var olduğuna inananlar olması bu kavram üstünden yola çıkılarak yapılmış bir tanımlama üstünden (tanrının ölümü-tanrıyı öldürmek) kendimi tanımlamamı gerektirmediği gibi tamamen bağımlı bir davranıştır-düşüncedir .

Bu yüzden o kavram üstünden herhangi bir yük(soruda ) falanda sırtımızda yok. Her şey varlığımıza ilişkin sorular, cevabıda olsun olmasın yük değil bilip bilmemek meselesi.


Ben basit insanım, basit düşünür basit cevaplarım. Bulunan her cevapta (bu gün için kuantumun çok garip olduğunu savunan düşünceler dahil) aslında çözülüp bilgiye dönüştükçe basit ve anlaşılır olur. Düşününki big bangi yaşamadık hiç birimiz, bilmiyoruz ama bakın bu gün doğruluğu yanlışlığı üstünden dahi tartışabiliyoruz.

Nasıl?

Düşünün bulursunuz(cevap düşünmek zaten ki gerisini hem sayın obi-wan hem sevgili Spartacus anlatmışlar banada okumak kalmış )


Neyse, tanrıyı öldürmek tanımı bana uymuyor.



Şimdilik saygımla gittim...

dolekbas
02-12-2015, 22:08
Dünyanın neden var olduğunu ve nasıl bu varlığın vücut bulabildiğini açıklamak, şayet bir dine mensup isen çok kolay.
Herşeyi baştan planlamış, tasarlamış, fizik yasalarından maddenin birbiri ile etkileşimine kadar her türlü detayı fazlası ile kurgulamış yüce bir Tanrı varsaydığında her şey çok daha kolay. Asla sırrına ve kudretine vakıf olmayacağımız, neyi neden yaptığını ya da nasıl var olageldiğini düşünmeyi bile cüretkârlık sayacağımız bir Tanrı varsaydığımızda; varlığın neden ve nasıllarına dair tüm sorulardan ve çıkmazlardan kurtuluyoruz... Bize düşen ise sadece biri tarafından mükemmel "bir şekilde" tasarlanmış bu dünyada yaşamak... Bir Tanrı'yı varsaydığımızda tüm karmaşık "neden" ve "nasıl" lar artık bizden ziyade Tanrı'yı ilgilendirir hale geliyor çünkü... Hani birazcık dalsak bu sorulara, birazcık o neden ve nasılların derinliğine dalsak ve o derinlikte yavaş yavaş ilerler iken, her neden sorusunun yeni bir neden sorusuna gebe olduğunu farkederek bir çıkmaza doğru ilerlesek, ve en nihayetinde çıkmaz bir kuyunun dibinde ufaktan boğulma tehlikesi görsek bile "işte Tanrı böyle istemiş demek ki" diyerek yüzeye çıkma lüksümüz ve ferahlığımız her zaman var.

Ancak bir Tanrı'yı reddettiğimizde o bütün neden ve nasıl'lar artık biz "anlamak" yetisindeki insanoğlunun cevaplaması gereken sorular haline geliyor. "Neden ve nasıl varız?" sorusu artık daha fazla yüce bir tasarımcıya topu atarak kurtulamayacağımız, cevaplanması ve açıklanması gerektiğini bildiğimiz sorular haline dönüşüyor. Bu soruların derinliğine dalmaya başladığımızda artık her an yüzeye çıkma lüksüne de sahip olamıyoruz; çıkmazın en dibine kadar yol almaktan ve o çıkmazın karanlığına tahammül etmekten başka yapılacak şey de kalmıyor.

Gobi çölündeki bir kum tanesi kadar evrende yer kaplayan bu gezegende nasıl hayat oluşmuş? Nasıl olmuş da 5 milyar yıldır bu gezegen gelişimini sürdürebilmiş? Hiç bir akıllı canlının olmadığı milyonlarca yıl... Sadece bitkiler ve hayvanlar... Milyonlarca yıl boyunca bakteriler, böcekler, sürüngenler, kuşlar ve diğer tüm memeliler kendi kendilerine gezinip durmuşlar mı yeryüzünde öylece? Tesadüfi bir göktaşı dünyaya çarptı diye dinazorların nesli tükendi ise, neden yarın bir gün aynı tesadüf biz insanlar için de olmasın?

Düşünce nedir? Enerji midir? Kontrol edilebilinir mi, bir bilgisayara aktarılabilir mi, depolanabilir mi, yönlendirilebilir mi? Neden rüya görürüz? Neden rüyalarımızı gerçek sanırız? Gerçeklik nedir o zaman?

Hiçlikten varlık nasıl mümkündür? Bu gezegen, ay ve güneş yok iken, Samanyolu galaksisi yok iken, tüm o yıldızları oluşturan gazlar henüz yok iken, o gazları oluşturan hidrojen ve karbon atomları henüz ortaya çıkmamış iken ne vardı? O en başta var olan her ne ise niye vardı? Neden hiçbir şey yerine o sıfır hacimli sonsuz kütle vardı? Ya da o şey gerçekten sıfır hacimli sonsuz bir kütle sandığımız bambaşka bir şey mi?

Ateş yakmayı bile bilmeyen, konuşup adam gibi düşünemeyen, sadece taşı yontarak sivri bıçak yapabilme kapasitesindeki atalarımız.. Karanlık geceleri sadece ay ve yıldızların ışığı ile yaşamaya mahkum, kıyafeti, ayakkabası, traş makinası, sabun ve şampuanı olmadan yeryüzünde hayatta kalmak için yüzbinlerce yıl gezinip duran atalarımız...

Canlı hayatın söz konusu olduğu milyonlarca yıl yaşındaki bu gezegenin geçmişinde hangi anların yaşanmış olabileceğini düşünmek bile beni hayrete düşürüyor. Kendi kendine dönüp durmuş bu gezegen, bu galaksi, oluşan ve yok olan yıldızlar, kara delikler... Big Bang'e şahitlik edecek hiç bir göz yoktu, sesini duyacak hiçbir kulak da...

İnsanlar Ortaçağ'da yaşamış mesela.. TV yok, akıllı telefon yok, kitap yok, araba yok,bilim yok, bilgi yok... Sürekli değişen bu gezegen ve üzerindeki hayat nereye doğru neden yol alıyor? Yol almak? Sahi neden herşey yol alıyor, ilerliyor... Neden herşeyin dengeye ulaştığı ve o noktadan itibaren hiçbir şeyin değişmeyeceği bir denge (equilibrium) noktası yok? Neden denge sürekli bozuluyor? Neden "diyalektik" var?

İşte bu sorular artık Tanrı'yı öldürmüş tüm insanların sırtlarında koca birer yük...

İlk paragrafınıza istinaden; bende tanrıya inanıyorum ancak anlama, öğrenme, merak etme kulvarlarından hiçbirin de topu O'na attığımı hatırlamıyorum. Kafama takılanlar yüzünden az uykusuz kalmadım ve asla "nasıl oluyorsa oluyor işte" diye dönüp yattığımı hatırlamıyorum. Kısaca ya ben inançlı bir istisnayım ki neden olsun? Ya da siz çok genelleyici bir yazı yazmışsınız. Şimdi ben bugün bunu da düşünmek zorunda kalacağım sayenizde :)

Ancak bilmenizi isterim ki ilk paragraf hariç diğer tüm yazdıklarınız benim de sorularımı ve çabalarımı oluşturmaktadır. Burada tanrıyı kabul etmek yada etmemek bilim yolunda bir fark oluşturmamalı. İlk insan kim ise kim. Onun yaratılmış yada oluşagelmiş olması, izini sürmek, geriye gidip verileri toplamak ve birleştirmek yolunda bir fark yaratmamalı. Metot aynı olmalı. Ne var ki birisi Ademi bulmak ister, diğeri ortak atayı, bir başkası uzaydan gelen o kapsülü. Sonuçta gerçek bir tane ve oraya kim ulaşırsa ulaşsın bulacağı şey tek olacak. Oda gerçek.

Saygılar.

Yıldıztozu
02-12-2015, 22:38
Güzel bir yazıydı, zevkle okudum ve katıldım.

Antik çağdan beri filozoflar Arkhe problemine cevap aramışlar. (ilk neden veya her şeyin kaynağı, özü nedir sorunu). Thales su demiş, Heraklitos ateş demiş, kimisi apeiron demiş, kimisi logos demiş. Kimileri de Tanrı demiş.
Tanrı ve bu tarz kavramlar, hep bilinemeyen gizemlerin yerine kullanılmış.

İnsan beyninin sınırlı olduğunu düşünüyorum. Evren, kendisini idrak edebilecek bir mekanizma ortaya çıkarmak zorunda değil. Yani ortaya çıkardığı bu beyin, evreni anlayabilecek kapasitede olmak zorunda değil. Beynimizi ve kendimizi o kadar da büyütmeyelim.
Önümüzde olan renklerin sadece trilyonda birini görebiliyoruz. Renkler birer dalgadır ve etrafımızda trilyonlarca daha dalga vardır ve bunların çoğu içimizden geçip gider, farkına bile varmayız.

Her şeyin bir nedeninin olduğunu varsaymak için bir nedenimiz yok. Nedensiz sonuçlar da mümkün olabilir ve hatta her şeyin özünün nedensiz olduğunu düşünüyorum. Nedensiz sonuç nedir? hiçbir fikrim yok. Çünkü beynimiz neden-sonuç ilişkisine uygun evrimleşmiş. Bunun dışını algılayamaz.

Bilenemeyen gizemleri Tanrı'ya atfetmek insan merakına hakarettir. Zira bu durum keşif arzumuzu söndürür.

spartacus
02-12-2015, 23:29
Güzel bir yazıydı, zevkle okudum ve katıldım.

Antik çağdan beri filozoflar Arkhe problemine cevap aramışlar. (ilk neden veya her şeyin kaynağı, özü nedir sorunu). Thales su demiş, Heraklitos ateş demiş, kimisi apeiron demiş, kimisi logos demiş. Kimileri de Tanrı demiş.
Sevgili Yıldıztozu
Heraklitos, bu filozofa dikkat edilmeli, aslında bir çok benzer sorunun cevabı var. Zaten özünde insanlar abartmasa, konu o kadar da karmaşık ve zor değil(bir hayli sade).

Oluşlar -> Nitelikseldir, Heraklit içinde böyledir ve o yanıtı;

Her şey değişir. Her şey birbiriyle çatışma(savaş) halinde. İşte bu yüzden her şey oluşur ve kaybolur... Özetle ifadesi. Ateş'i esas alması ise ateşin görnümü değil, özünde çatışkısı, kaosu, değiştirmesi... Bu bakış açısı bu günde geçerlidir... Hasılı Heraklitos açısında açığa çıkan diyalektiktir.

Diyalektik çerçevede ise tüm bu çatışkılar iç, içe daha doğrusu birliktedirler, birisi, diğerinden yalıtılamaz. Örneğin tek başına "yoktan","vardan" da söz edilemez, ikisi içinde zıttı olmak ve birbirini tamamlamak zorunda. örneğin var olmayan yok, yok olmayan ise var değildir. Bir şey ancak bir ortamda var ya da yoktur(bu sayede yokluğunu ya da varlığını anlamlı kılar. Örneğin ekmeğin fırında olması-bulunması-, olmamasını-bulunmamasını- da anlamlı hale getirir ve Ekmek var mı? sorusunun yanıtını ancak o ortamda ekmeğin olup, olmamasıyla verilir...)

Oluşlar ve oluşmak, yoktan var olmak anlamı taşımaz, var olanın değişimi anlamını taşır. Heraklitos'un kastettiğide işte varolandaki çatışkının, nitelikleri sürekli değiştirdiği, böylelikle formların oluşup kaybolması üzerine.

Varlığın nedeni nedir? Bu soru anlamsızdır, zira varlığın nedeni yok, neden arayabileceğimiz bir zemini yok. O nedenle şeylerden başka şeyler oluşur, Heraklitos'un kastıda yine niteliktir, formdur. Oluşmak fiilinin zemini budur, bir şeyin başka şeye dönüşmesi :)

Bu halde soru şu; Su'yun buhar olması için tanrı gerekir mi? :) Son olarak Hawking boşa şu ifadeyi kullanmadı;

"Yer çekimi varsa, tanrıya gerek yoktur"

Bu ifadeyi ise çok az insan anlayabildi, çoğuda bu sözle dalga geçti, cehaletini gösterdi... Oysa aynı şeyi başka biçimde sorabiliriz, suyun buharlaşması için tanrı gerekiyor mu?

Oluşların sebebi olabilir, aranabilir, oluşlar için faktörler(neden sorusunun zemini) söz konusu olabilir, lakin varlık çerçevesinin nedeni yok, neden sorunsalı taşımaz. İnsanlar "varlık neden var" diye sorabilirler, lakin bu soru geçersizdir, yanlış sorudur.... Sadece oluşların -olay ufkunun- nedenleri olabilir, bu ise faktöreldir...

Evet her şey birbiriyle ilişki, çatışma halinde, işte bu yüzden, her şey değişiyor, oluşuyor ve kayboluyor(nitelik), işte oluşmak fiili temelindeki neden sorusunun basit yanıtı... 3 Oksijen atomu bir araya geldi ozon oldu, 2 Hidrojen ile 1 oksijen bileşik yaptı, su oluştu, ayrışırlarsa ne olur? başka şey oluşur, işte "oluşmak" ve "kaybolmak", bu kadar basit ve böyle bir zemini var:)

Dialectics
02-12-2015, 23:47
Ben basit insanım, basit düşünür basit cevaplarım. Bulunan her cevapta (bu gün için kuantumun çok garip olduğunu savunan düşünceler dahil) aslında çözülüp bilgiye dönüştükçe basit ve anlaşılır olur. Düşününki big bangi yaşamadık hiç birimiz, bilmiyoruz ama bakın bu gün doğruluğu yanlışlığı üstünden dahi tartışabiliyoruz.



Sevgili aliyarasfal,

Bense basit düşünmem... Sen "herşey bir gün anlaşılabilir olacak" a umut bağlıyor olabilir ve böylece rahata eriyor olabilirsin. Bense neden bugün bunları anlayamıyor oluşumuzun sıkıntısındayım... Tüm varoluşun sırrını idrak edebilmek için kısıtlı bir ömrüm var ve bu ömrün tüm sorularımı cevaplayabilecek olduğundan da şüpheliyim.

Belki de beynimiz neokorteksin üzerine yeni bir evrim geçirmeli. Zaman boyutunu da 4. boyut olarak algılamak kapasitesine erisebilecek yeni bir bölge evrimlesmeli beynimizde belki. Gelecegin insanları belki çok daha büyük kafalı ama çok daha küçük çeneli olur...

Bu arada sen Tanrı varmış gibi davranmama takılıp kaldın ama halbuki bu benim sadece sevdigim bir üslup. Tanrıyı varmış gibi varsayıp çürütmek... Bu benim daha çok hoşuma gidiyor... Icinde her "Tanrı" kelimesi gecen cümleyi "farzedelim ki Tanrı var" diye düzelttigimi varsay.

Dialectics
02-12-2015, 23:56
İlk paragrafınıza istinaden; bende tanrıya inanıyorum ancak anlama, öğrenme, merak etme kulvarlarından hiçbirin de topu O'na attığımı hatırlamıyorum. Kafama takılanlar yüzünden az uykusuz kalmadım ve asla "nasıl oluyorsa oluyor işte" diye dönüp yattığımı hatırlamıyorum. Kısaca ya ben inançlı bir istisnayım ki neden olsun? Ya da siz çok genelleyici bir yazı yazmışsınız. Şimdi ben bugün bunu da düşünmek zorunda kalacağım sayeni



Sayın dölekbaş,

Daha çok sorup daha çok düşünün... Potansiyel ateist olma ihtimaliniz yüksek...

Bir de daha çok okuyun.. Özellikle korktuğunuz konukar hakkında..

Yıldıztozu
03-12-2015, 00:00
Sevgili Yıldıztozu
Heraklitos, bu filozofa dikkat edilmeli, aslında bir çok benzer sorunun cevabı var. Zaten özünde insanlar abartmasa, konu o kadar da karmaşık ve zor değil(bir hayli sade).

Oluşlar -> Nitelikseldir, Heraklit içinde böyledir ve o yanıtı;

Her şey değişir. Her şey birbiriyle çatışma(savaş) halinde. İşte bu yüzden her şey oluşur ve kaybolur... Özetle ifadesi. Ateş'i esas alması ise ateşin görnümü değil, özünde çatışkısı, kaosu, değiştirmesi... Bu bakış açısı bu günde geçerlidir... Hasılı Heraklitos açısında açığa çıkan diyalektiktir.
Varlığın nedeni nedir? Bu soru anlamsızdır, zira varlığın nedeni yok, neden arayabileceğimiz bir zemini yok. O nedenle şeylerden başka şeyler oluşur, Heraklitos'un kastıda yine niteliktir, formdur. Oluşmak fiilinin zemini budur, bir şeyin başka şeye dönüşmesi :)
Bu halde soru şu; Su'yun buhar olması için tanrı gerekir mi? :) Son olarak Hawking boşa şu ifadeyi kullanmadı;

"Yer çekimi varsa, tanrıya gerek yoktur"

Bu ifadeyi ise çok az insan anlayabildi, çoğuda bu sözle dalga geçti, cehaletini gösterdi... Oysa aynı şeyi başka biçimde sorabiliriz, suyun buharlaşması için tanrı gerekiyor mu?

Oluşların sebebi olabilir, aranabilir, oluşlar için faktörler(neden sorusunun zemini) söz konusu olabilir, lakin varlık çerçevesinin nedeni yok, neden sorunsalı taşımaz. İnsanlar "varlık neden var" diye sorabilirler, lakin bu soru geçersizdir, yanlış sorudur.... Sadece oluşların -olay ufkunun- nedenleri olabilir, bu ise faktöreldir...

Evet her şey birbiriyle ilişki, çatışma halinde, işte bu yüzden, her şey değişiyor, oluşuyor ve kayboluyor(nitelik), işte oluşmak fiili temelindeki neden sorusunun basit yanıtı... 3 Oksijen atomu bir araya geldi ozon oldu, 2 Hidrojen ile 1 oksijen bileşik yaptı, su oluştu, ayrışırlarsa ne olur? başka şey oluşur, işte "oluşmak" ve "kaybolmak", bu kadar basit ve böyle bir zemini var:)

Bu aralar Felsefe Tarihi kitabı okuyorum da oradan öğrendim Heraklitos'u :)
''Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz'' demiş. Yani ilk girilen nehir aynı kalmayıp değiştiği için tekrar aynı nehre girilmez. Değişimi savunuyor.

Her şeyin ''nasıl'' olduğunun açıklamasını yapabiliriz. Hidrojenle oksijen birleşmiş su olmuş, yıldızlar oluşmuş, kütleçekimi yönlendirmiş falan. Ama bütün bunların sonucunda sen ve ben gelip bu süreci tartışabiliyoruz. İlginç olan burası. Yani sen ve ben varız ve tartışıyoruz. Bilinç ve iradenin ortaya çıkışı evrendeki en önemli olaydır bence.

Belki de bütün bunlarda gayesellik arayarak hata yapıyoruz. Bir amaç yok, sadece oluş var o kadar.
Tanrı varsa bile varlığının bilinebilmesi mümkün değil, bu yüzden bizi imtihan etmesi mümkün değil. Varlığı bilinemeyen bir varlığa inanıp inanmamakla imtihan edilmemiz imkansız.

aliyarasfal
03-12-2015, 00:05
Sevgili Dialectics;

Kısacası sevindim basit düşünmemene.:) Ama ben bu konuda umut etmem :)

Sorun senin varmış yokmuş gibi davranmanın ötesinde benim için. Oda konumuz değil, neyse konuyu gereksiz yormamak adına şimdilik katılımcıların yazdıklarını takipte kalarak ne öğrenebilirsem kardır diyerek ayrılıyorum .

Şimdilik saygımla gittim...

Dialectics
03-12-2015, 00:05
Düşünce şu ya da bu enerjidir denemez. Aktarılabilir olan düşünce değil, bilgidir. Düşünce verilerin anlık yorumundan ibarettir, aktarılabilir olan ise veridir ve tamamen maddi bir karşılığa denk düşer.(frekans vb iletimiyle ilgili, yorumcu bunu aldığında şiddet, frekans ölçeğiyle sembolik olarak karşılıklandırıp, kayıt eder,zaten kayıtlı ise eşleştirir, böylelikle gelen etki yorumlanmış olur.). Hiç bilmediğiniz ya da tecrübe etmediğiniz bir etkiye maruz kalırsanız ne olur? Yorum sürecinden önce bir anlık şaşırma yaşarsınız çünkü kayıtlar arasında eşleşen yoktur, bu halde yeni bir sembolik karşılık oluşturup kaydedilmelidir...) Örneğin hiç ama hiç bir şey bilmediğiniz bir konuda düşünemezsiniz.. Flşglfglkg nedir? Buyrun düşünün... Ama önce veriye, kayıt altına alınmış, tecrübe ve hafıza edilmiş veri-bilgiye ihtiyacınız var :)

Gerçeklik iradeniz dışında her şey, artık ne ise...

Hiçlikten varlık oluşmuyor, oluşumlar sadece NİTELİKSELDİR. Varlık oluşmaz zira oluşmak fiili, varlığın değişiminde hayat bulur.

Bu anlamda NEDEN VARIZ sorusu anlamsızdır. Nasıl oluştuk sorusu ise anlamlıdır lakin bu durumda da VARLIK NASIL OLUŞTU sorusu anlamsızdır, varlık oluşmaz, oluşumlar sadece nitelik çerçevesindedir. Gaz bulutu değişim geçirir(reaksiyon), yeni niteliğe bürünür bu yeni niteliğe ise oluşum denir. Oluşum sadece dönüşüm düzlemidir. Bu halde dönüşen neden, nasıl oluştu diye sormak anlamsızdır, muhatapsızdır, zira varlık oluşmaz, sadece nitelikler oluşur ve kaybolabilir özelliğe sahiptir. (örnek vereceğim)
Tanrı sorunsalının en temelinde yatan zaten mantık hatası ve yanlış sorulardır, kavramları yanlış yorumlamaktır, alakasız ilişkilendirmektir.

Peki Ozon nasıl oluştu? (işte örneğimiz)

3 Oksijen atomu bileşik yaptı(reaksiyon), işte ozon oluştu.

Peki ozon nasıl yok olur? 3 Oksijen atomu yine reaksiyonla ayrıştığında ozon yok olur...

Oluşmak, kaybolmak, var-yok düzlemi sadece nitelikseldir. Dinozorlar şu an yok değil mi? Lakin yok olan varlık değil(madde yok olmadı, sadece bileşik, yapı kısaca nitelik-form değişti), sadece niteliktir, aynen ozon gibi, oluşur ve kaybolur...

Peki canlı nasıl oluştu?

Ozon nasıl oluşuyorsa, sadece bileşik yapısı, reaksiyon süreçleri farklı...

Ozon oluşuyorsa, tanrı sorunsalı diye bir soruna sahip değiliz. Maddenin dönüşümünde neye dönüştüğünün kendi şahsına münhasır bir ayrıcalığı olamaz. Dönüşüm mevcut mu? Devinim mevcut mu? Maddeler arası ilişki mevcut mu? Bu ilişkielrden envai çeşit nitelik-özellik açığa çıkıyor mu? Etki-tepki mevcut mu? Tüm soruların yanıtı olumlu!

Her şey gayet doğal, Tanrı yükü diye bir yüke sahip değiliz, sadece ortada ciddi mantık hataları var, mantık hatası, kavramları yanlış kullanma hatası söz konusu.

Sn. Spartacus,

Yazınızda "yanlış yorumlama" hatasına bağlamışsınız bazı şeyleri. Varolan veridir demişsiniz. Peki o zaman soruyorum: yorum nedir? Nasıl yorum yaparız? Bahsettiginiz verileri hangi mekanizma nasıl yorumlar? Göz gördügü görüntüyü, kulak duyduğunu nasıl yorumlar? Velhasıl kanımca "yorum nedir" sorusu en büyük felsefi problemlerden biridir...

aliyarasfal
03-12-2015, 00:15
Faydası olur mu bilemiyorum konuya.

Adını tam hatırlayamadım şimdi, kuantum dünyası(mekaniği ) ile ilgili bir belgeselde ışınlanma üzerine deneyler(kuant düzeyinde) ve gelecekte ışınlanma olur ise nasıl olacağına ilişkin teoriler de vardı içinde.Bulursam paylaşırım yada en azından adını yazarım.

Oda şu meşhur hem burda hem orada olma hikayesi(aynı anda) yola çıkılarak bir deney merkezinden 60 veya 90 km ötedeki bir noktaya kuant düzeyinde parçacık ışınlanıyor ve bunu veri akışını bu ikiz fotonlar (yanlışsam düzeltin) vasıtasıyla burdaki bir(farklı) fotonun bilgisinin diğerine aktarılarak fotonun kopyalanması sağlanmış. Yani 60- 90 km öteye ışınlanma sağlanmış.

Veriyi yorumlamak veriyi okumak, aktarmak, sanıyorum maddenin özelliği değilse zaten bu deney başarılamazdı.Bilmem nasıl yorumlamalı.

Şimdilik saygımla gittim..

spartacus
03-12-2015, 04:32
Sn. Spartacus,

Yazınızda "yanlış yorumlama" hatasına bağlamışsınız bazı şeyleri. Varolan veridir demişsiniz. Peki o zaman soruyorum: yorum nedir? Nasıl yorum yaparız? Bahsettiginiz verileri hangi mekanizma nasıl yorumlar? Göz gördügü görüntüyü, kulak duyduğunu nasıl yorumlar? Velhasıl kanımca "yorum nedir" sorusu en büyük felsefi problemlerden biridir...
Sevgili Dialectics

Yorum verilerin analizidir. En az çift yönü var, birincisi verinin niteliğinin, özelliğinin yorumlanması, ikincisi ise eşleştirme-karşılaştırma(kıyas)...

Veri ise özünde kabaca etki-tepki bağlamında elde edilen şiddet ve frekans aralığıdır.

Yorumcu kendisine iletilen şiddet-frekans'ı kıyaslar. Daha önce kayıt ettiği(eşlediği sembol) ile tutarlılık gösteriyorsa, -tecrübe- evvelde nasıl bir tanım getirmiş ise -ki öyle kaydetti-soyutladı- kayıtlardan erişip, eşleştirir, ilk defa aldığı bir veri ise çözmeye çalışır, soyutlamaya, tanımlamaya... Bu halde duyulardan gelen verileri analiz edecektir, göz, kulak, burun, göz, dokunma....

İşte yorum başladı. Bakın, işte NİTELİK sorgulama başladı...


Dokunduğunda sert mi? Yumuşak mı?
Kokladığında kokusu nasıl, evvelce eşlediği ve sembolize ettikleri ile eşleşiyor mu? En azından pis mi, temiz mi kokuyor, iyi mi, kötü mü?
Vurunca nasıl ses çıkartıyor, şap, şup mu, tak, tuk mu?
Biçimi nasıl, köşeli, yuvarlak, kare, ebadı ne alemde?

Buraya kadar geldik, bakılabiliyorsa birde tadına bakalım mı? İşte tüm bunlar yorum sürecidir, bu süreçten ise bilgi elde edilir. Sert mi? Yumuşak mı? Yenir mi? İçilir mi? Kokusu var mı, varsa nasıl, şekli, şemali nasıl? Yorum budur, yorum sonucu açığa çıkana ise bilgi denir. Yorum eni sonu karşılaştırma bir kıyaslama işidir, bilginin zemini de işte gördüğümüz gibi niteliktir, özelliktir.

Küçük bir bebeği düşünün, o ilk gözlemlediği anları, yumuşak nedir? Henüz bilmiyor, alıyor ama yorumlayamıyor çünkü tecrübe gibi dağarcık-veri kayıtları- yetersiz, kıyas yapabileceği eşleştirmelerden mahrum.... :)

Bu bağlamda
NEDEN, NASIL diye soracaksınız, muhatabınız NİTELİK olur...

Varlığın kendisi neden ve nasıl sorularına vurulamaz, çünkü bir niteliği ifade etmez veya herhangi bir niteliğe indirgenemez, niteliklerin anasıdır ve devinir. Devinim sayesinde biz devindiren faktörleri merak ederiz, işte o zaman da sorduğumuz soru "neden"dir? Neden sorusunun muhatabı yorumcuya gelen verideki değişkenliktir ya da ilk veridir(eşleştirilemeyen tecrübe). Veriler değiştiği sürece neden sorunsalı doğar, çünkü değişim, özne çerçevesinde olay ufkudur.

Daim bir kokuyu alırsanız bir süre sonra o kokuyu almayacaksınız, çünkü sıradan, olağanlamıştır, lakin ne zaman frekans ve şiddet değişimi olur, hooop orada dur, işte eşleşmeyen bir şiddet durumu, bir şeyler değişmiş. İşte yorum kapısı açıldı, çünkü ortam değişti, koku değişti, bu halde özne NEDEN sorusunu soracaktır...

Kısaca neden ve nasıl sorularının muhatabı,

Varlık, yokluk, hiçlik değildir, sadece etki-tepki(= duyular!), devinimdir, değişimdir, devinim ve değişim ise niteliğe yansır, bu halde gözlemci niteliksel değişimlerden, farklı etkileşimler elde eder, her değişim gözlemci için yeni bir oluşumdur(aynen un, şeker, su helvayı oluşturmak gibi)döner sorar, neden böyle oldu, nasıl oldu diye?


Varlık neden var? -> False.
Varlık nasıl oluştu? -> False
Elma nasıl çürüdü? -> True
Güneş nasıl oluştu? -> True
Yokluk neden var? -> False
Hiçlik neden var? -> False
Ozon nasıl oluştu? -> True
Helva nasıl oluşur? -> True
Varlık nasıl oluşur? -> False

dolekbas
03-12-2015, 13:51
Sayın dölekbaş,

Daha çok sorup daha çok düşünün... Potansiyel ateist olma ihtimaliniz yüksek...

Bir de daha çok okuyun.. Özellikle korktuğunuz konukar hakkında..

Okumadığımı varsayarak, varsayımlarınıza bir yenisini daha eklemişsiniz. Olsun, bu yol ne gerektiriyorsa yaptığımı düşünüyorum. Yolun sonunda ne olacağım ise emin olun sizin kadar umurumda değil. Müslümanlık, ateizm, humanizm vs. birer mertebe değil sadece duraklardır. Bilim bunların dışında bir perspektiftir.

Saygılar.

Dialectics
04-12-2015, 12:58
Sevgili Dialectics

Yorum verilerin analizidir. En az çift yönü var, birincisi verinin niteliğinin, özelliğinin yorumlanması, ikincisi ise eşleştirme-karşılaştırma(kıyas)...

Veri ise özünde kabaca etki-tepki bağlamında elde edilen şiddet ve frekans aralığıdır.

Yorumcu kendisine iletilen şiddet-frekans'ı kıyaslar. Daha önce kayıt ettiği(eşlediği sembol) ile tutarlılık gösteriyorsa, -tecrübe- evvelde nasıl bir tanım getirmiş ise -ki öyle kaydetti-soyutladı- kayıtlardan erişip, eşleştirir, ilk defa aldığı bir veri ise çözmeye çalışır, soyutlamaya, tanımlamaya... Bu halde duyulardan gelen verileri analiz edecektir, göz, kulak, burun, göz, dokunma....

İşte yorum başladı. Bakın, işte NİTELİK sorgulama başladı...


Dokunduğunda sert mi? Yumuşak mı?
Kokladığında kokusu nasıl, evvelce eşlediği ve sembolize ettikleri ile eşleşiyor mu? En azından pis mi, temiz mi kokuyor, iyi mi, kötü mü?
Vurunca nasıl ses çıkartıyor, şap, şup mu, tak, tuk mu?
Biçimi nasıl, köşeli, yuvarlak, kare, ebadı ne alemde?

Buraya kadar geldik, bakılabiliyorsa birde tadına bakalım mı? İşte tüm bunlar yorum sürecidir, bu süreçten ise bilgi elde edilir. Sert mi? Yumuşak mı? Yenir mi? İçilir mi? Kokusu var mı, varsa nasıl, şekli, şemali nasıl? Yorum budur, yorum sonucu açığa çıkana ise bilgi denir. Yorum eni sonu karşılaştırma bir kıyaslama işidir, bilginin zemini de işte gördüğümüz gibi niteliktir, özelliktir.

Küçük bir bebeği düşünün, o ilk gözlemlediği anları, yumuşak nedir? Henüz bilmiyor, alıyor ama yorumlayamıyor çünkü tecrübe gibi dağarcık-veri kayıtları- yetersiz, kıyas yapabileceği eşleştirmelerden mahrum.... :)

Bu bağlamda
NEDEN, NASIL diye soracaksınız, muhatabınız NİTELİK olur...

Varlığın kendisi neden ve nasıl sorularına vurulamaz, çünkü bir niteliği ifade etmez veya herhangi bir niteliğe indirgenemez, niteliklerin anasıdır ve devinir. Devinim sayesinde biz devindiren faktörleri merak ederiz, işte o zaman da sorduğumuz soru "neden"dir? Neden sorusunun muhatabı yorumcuya gelen verideki değişkenliktir ya da ilk veridir(eşleştirilemeyen tecrübe). Veriler değiştiği sürece neden sorunsalı doğar, çünkü değişim, özne çerçevesinde olay ufkudur.

Daim bir kokuyu alırsanız bir süre sonra o kokuyu almayacaksınız, çünkü sıradan, olağanlamıştır, lakin ne zaman frekans ve şiddet değişimi olur, hooop orada dur, işte eşleşmeyen bir şiddet durumu, bir şeyler değişmiş. İşte yorum kapısı açıldı, çünkü ortam değişti, koku değişti, bu halde özne NEDEN sorusunu soracaktır...

Kısaca neden ve nasıl sorularının muhatabı,

Varlık, yokluk, hiçlik değildir, sadece etki-tepki(= duyular!), devinimdir, değişimdir, devinim ve değişim ise niteliğe yansır, bu halde gözlemci niteliksel değişimlerden, farklı etkileşimler elde eder, her değişim gözlemci için yeni bir oluşumdur(aynen un, şeker, su helvayı oluşturmak gibi)döner sorar, neden böyle oldu, nasıl oldu diye?


Varlık neden var? -> False.
Varlık nasıl oluştu? -> False
Elma nasıl çürüdü? -> True
Güneş nasıl oluştu? -> True
Yokluk neden var? -> False
Hiçlik neden var? -> False
Ozon nasıl oluştu? -> True
Helva nasıl oluşur? -> True
Varlık nasıl oluşur? -> False


Sn Spartacus,

"Neden" sorusunun gereksiz statüsüne konulmasını ve her şeyi sadece "nasıl" sorusu ile açıklama şeklindeki kısıtlamayı açıkçası ben çok doğru bulmuyorum. Bugün insanlığın en çok merak ettiği sorular "neden" sorusunu ihtiva etmektedir ve bilimin "neden" sorusunu izole etme çabası da bilimin insanlığın en merak ettiği soruların cevaplarını asla veremeyeceğinin ilanı gibidir.

Açıkçası daha önce sıklıkla bahsettiğim bir yazar, Mike Hockney, bilim ve materyalizmi de bu yönüyle çok eleştirmektedir. Herşeyin sadece nasılı ile ilgilenip de "neden" sorusunu görmezden gelen bilim bu haliyle varlığı tam olarak anlamamızı asla sağlayamaz. Plato'nun "form ve içerik" felsefesi bilimin durumunu iyi açıklamaktadır. Bilim salt olarak içerik ile ilgilenmektedir ve bu yüzden etrafında görüp ölçebildiği şeylerin "nasıl"ına kendisini kısıtlamıştır. Ancak bu "nasıl"lar ile açıklanan içerik'e neden olan "form" bilimin ilgi alanında değildir. "Sürekli devinim vardır, sonsuzdan beri gelen ve sonsuza kadar devam edecek olan bir devinim vardır" açıklaması "neden bu devinim vardır?" sorusunu sormamızı engelleyecek yeter bir neden değildir. Neden bu devinim'in var olduğunu anlama isteğimiz, bir gün bilim herşeyin teorisini açıkladığında dahi son bulmayacaktır. Çünkü herşeyin teorisinin de neden öyle olduğunun bir nedeni merak edilecektir.

"Yorum" denen mefhumun açıklamasını yaparken verilerin birbirlerine göre kıyaslanmasından bahsetmişsiniz. Ancak takdir edersiniz ki bir insan yorumlama yaparken sadece bir şeyin diğer şeyden daha sert ya da daha ekşi ya da daha gürültülü olduğunu yorumlamaz. Örneğin işin içinde bir karar verme algoritması vardır. Ve bu kadar verme algoritmasındaki kriterler de kişiden kişiye göre değişiklik gösterebilir.

İnsan yorumunda "nedensellik" vardır. Şeyler arasında neden-sonuç ilişkileri kurarız. Ve bunu hem hali hazırda gerçekleşmiş ve gerçekleşmekte olan olayları anlamak için kullanırız, hem de bu nedensel ilişkiler ağının çözümlemesiyle geleceğe dair planlar da yaparız. Daha zeki olanlar örneğin nedensel ilişkileri daha iyi tespit edebilir. Velhasıl "yorum" dediğimiz şey bir bilgisayar algoritması gibi değildir: 'Eğer A>B ise C'yi yap' şeklinde bir algoritmadan çok daha fazlasıdır.

Misal "his"lerimiz de yorumlarımızı tamamen değiştirebilecek bambaşka bir faktördür. Farklı his ve motivasyonlardaki bireyler aynı şeye bakıp farklı yorumlar ve dolayısıyla davranışlar sergileyebilmektedir. Yani "yorum yeteneği" de tıpkı madde gibi evrimleşme, değişme, gelişme, çeşitlenme kapasitesindedir.

Yorumlama dediğimiz eylemin içinde daha önce de burada tartıştığımız başka bir olay daha vardır: öznellik. Evet yüzde 99.99999 ihtimalle siz de ben de kırmızı bir elmaya baktığımızda o elmanın kırmızısını aynı şekilde görüyoruz. Ancak işte asla %100 olarak sizin algıladığınız kırmızı ile benim algıladığım kırmızı'nın aynı olduğunu ispatlayamayız. Ve işte ikimizin de aynı kırmızıyı gördüğümüzü bu %100 olarak ispatlayamayışımız açık bir alan yaratıyor...

Khaos
04-12-2015, 15:45
şu kırmızı meselesi tam traj-ı komedi.

böyle bişeyi ispatlamak gibi bir derdimiz falan nerden çıktı ya.

aynı olsa ne olur olmasa ne olur.
sonuçta kırmızı, ışığın bir frekansına beynin yapıştırdığı bi etikettir.

genelde de her bir insan tekinin beyni üç aşağı beş yukarı aynı süreçlerle çalışır ve etiketten ibaret o kırmızılarımız yüksek ihtimal aynıdır.
aynı olmasa ne olur .

bırakın şu safsata denizinde boğulmayı yahu.
berkeleyden araklama zırvalarla felsefe yapmak idealistlerin işidir.

şu ezberlerinizi bi bozun da felsefe yapmak mümkün olsun.
materyanın yani evrenin ve onun bir süreci olan insanın üzerine konuşabilmek için , önce doğru soruları sormayı bilmek gerekir.

ortada ciddi bir açık alan olduğu doğru; ama aynı kırmızıyı görüp görmediğimi ispatla değil o açık alan.

soyutlama nedir ve neden yapılır bunu bilmeden bi ayağı teolojide, diğeri idealizmde felsefe yapmaya kalkmaktan kaynaklı o açık alan.

Dialectics
04-12-2015, 17:01
şu kırmızı meselesi tam traj-ı komedi.

böyle bişeyi ispatlamak gibi bir derdimiz falan nerden çıktı ya.

aynı olsa ne olur olmasa ne olur.
sonuçta kırmızı, ışığın bir frekansına beynin yapıştırdığı bi etikettir.

genelde de her bir insan tekinin beyni üç aşağı beş yukarı aynı süreçlerle çalışır ve etiketten ibaret o kırmızılarımız yüksek ihtimal aynıdır.
aynı olmasa ne olur .

bırakın şu safsata denizinde boğulmayı yahu.
berkeleyden araklama zırvalarla felsefe yapmak idealistlerin işidir.

şu ezberlerinizi bi bozun da felsefe yapmak mümkün olsun.
materyanın yani evrenin ve onun bir süreci olan insanın üzerine konuşabilmek için , önce doğru soruları sormayı bilmek gerekir.

ortada ciddi bir açık alan olduğu doğru; ama aynı kırmızıyı görüp görmediğimi ispatla değil o açık alan.

soyutlama nedir ve neden yapılır bunu bilmeden bi ayağı teolojide, diğeri idealizmde felsefe yapmaya kalkmaktan kaynaklı o açık alan.

Berkeley ve idealizm önyargılarından süzülüp sana ulaşabilecek bir şey değil bu Nihilist. Sen boşver...

Ne bir ayağımız teolijide, ne diğer ayağımız idealizmde. Şu okuduklarınızı adam gibi, objektif şekilde okuyun yahu. Hemen sazan gibi atlayıp, meşhur materyalist savunması "soyutlama nedir"e bağlamayın her durumda konuyu...

Cevaplanmamış bir ton soru var demek, anlayamadığımız, açıklayamadığımız bir ton şey var demek "Allah birdir" demek değildir, ya da Berkeley fanıyım demek de değildir. Herşey benim kafamda olup bitiyor demek de değildir. Öyle demek istersek açık açık da deriz merak etme.. Bırakın artık bu yaftacılığı da açıklayın. Ama açıklayın deyince de "neden" sorusu ilgi alanımız değil diyorsunuz..

İşte en iyisi boşverin.

Khaos
04-12-2015, 17:53
Berkeley ve idealizm önyargılarından süzülüp sana ulaşabilecek bir şey değil bu Nihilist. Sen boşver...

Ne bir ayağımız teolijide, ne diğer ayağımız idealizmde. Şu okuduklarınızı adam gibi, objektif şekilde okuyun yahu. Hemen sazan gibi atlayıp, meşhur materyalist savunması "soyutlama nedir"e bağlamayın her durumda konuyu...

Cevaplanmamış bir ton soru var demek, anlayamadığımız, açıklayamadığımız bir ton şey var demek "Allah birdir" demek değildir, ya da Berkeley fanıyım demek de değildir. Herşey benim kafamda olup bitiyor demek de değildir. Öyle demek istersek açık açık da deriz merak etme.. Bırakın artık bu yaftacılığı da açıklayın. Ama açıklayın deyince de "neden" sorusu ilgi alanımız değil diyorsunuz..

İşte en iyisi boşverin.

neden sorusu adı dialectics ama kendi bırak diyalektiği analitik düşünmekten aciz olan birinin dilinde; gizli özne taşır da ondan ''neden'' sorusu ilgi alanımız değil diyoruz.

merak ediyorsan eğer o gizli öznenin ne olduğunu hemen söyleyeyim.
nasıl sorusunun motivasyonu olanı biteni açıklama gayretidir.
neden (niçin) ise anlam arayışıdır. her anlam arayışı ise bir faili önvarsayar. tam da bu yüzden boğazınıza kadar idealizmin bok çukuruna batar ama bunu farkedemezsiniz.

bi nedeni olması için varlıktan önce nedenin gelmesi gerekir.
bu idealizm değilse nedir.

durum tespitlerini ''yaftacılık'' diye lanse etmekle deşifre edilmekten kurtulacağınızı zannedecek kadar da naifsiniz üstelik.
ben yaftacı değilim.
ama senin kafan bayaa karışık.
bilinçaltındaki hangi korkuların bu karışıklığı beslediğine dair iki cümle kurmaya kalksam bu defa da beni niyet okumakla falan suçlarsın herhalde.

senin deyiminle never mind.

errata
04-12-2015, 20:13
nasıl sorusunun motivasyonu olanı biteni açıklama gayretidir.
neden (niçin) ise anlam arayışıdır. her anlam arayışı ise bir faili önvarsayar. tam da bu yüzden boğazınıza kadar idealizmin bok çukuruna batar ama bunu farkedemezsiniz.

bi nedeni olması için varlıktan önce nedenin gelmesi gerekir.
bu idealizm değilse nedir.


Bu dediğin kafam yattı.
Oluşlara amaç atfetme, olayların ardında bilinç arama vs.

Dialectics
05-12-2015, 10:11
merak ediyorsan eğer o gizli öznenin ne olduğunu hemen söyleyeyim.
nasıl sorusunun motivasyonu olanı biteni açıklama gayretidir.
neden (niçin) ise anlam arayışıdır. her anlam arayışı ise bir faili önvarsayar. tam da bu yüzden boğazınıza kadar idealizmin bok çukuruna batar ama bunu farkedemezsiniz.

bi nedeni olması için varlıktan önce nedenin gelmesi gerekir.
bu idealizm değilse nedir.


durum tespitlerini ''yaftacılık'' diye lanse etmekle deşifre edilmekten kurtulacağınızı zannedecek kadar da naifsiniz üstelik.
ben yaftacı değilim.
ama senin kafan bayaa karışık.
bilinçaltındaki hangi korkuların bu karışıklığı beslediğine dair iki cümle kurmaya kalksam bu defa da beni niyet okumakla falan suçlarsın herhalde.

senin deyiminle never mind.

O bakıyorum da psikanalize filan da girmişsin... Evet itiraf ediyorum Nihilist, ben gizliden gizli her gece kalkıp 3 rekat namaz kılıyorum. Sürekli içimde öldüğümde acaba yanar mıyım korkusuyla yaşıyorum :)

Senin materyalist yaklaşımının özü işte bu. Yaftacı dememin nedeni de bu. Şu beni suçladığın şeylere bakar mısın, neden sorusunun arkasındaki faile filan ulaşmaya çalışıyor muşum da. Senin "yeter neden ilkesi" diye bir şeyden haberin var mı? Ne zaman bilinç-zihin problemine girsek bu benzer yaklaşımlar yüzünden konuda yol bile alamıyoruz. Konu içimdeki korkulara, hezeyanlarımıza filan geldi yahu. Zamanında tartışma teknikleri diye başlık açmıştım, aç da okuyever bir zahmet.


Hayır konuya "Tanrı'yı öldürenlerin yükü" diye başlık atıyoruz. Tanrıya inanların işi kolay ancak biz inanmayanların içinden çıkması gereken sorular var diyerek neyi tartışmak istediğimi de ima ediyorum. Aliyarafsalın seninkine benzer yanlış anlamasını düzeltiyorum ve hala bana aynı suçlamayı yönelten cevap yazıyorsun.

"Şu kırmızı problemi traji-komiktir" filan gibi küçümser tavırlarla bodoslama konuya girince de soruları cevapladığını ve karşı tezi çürüttüğünü filan mı sanıyorsun gerçekten?

Şu anda vaktim kısıtlı ancak daha önce değindiğim şu Thomas Nagel'in "Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?" adlı makalaesinin detaylarını paylaşacağım. Hani adamı daha ilk paragraftan bir ayağı teolijide diğer ayağı idealizm de diye göz ardı çabasına girişmez de sonuna kadar okuyabilirsen, kırmızı problemi ile ifade edilen şeyin hiç de traji komik filan olmadığını, küçümser yaklaşımla çürütülemeyeceğini de idrak edersin..


Bir de son olarak senin dünyanda "neden" sorusu yoksa, senin dünyandaki kelimeler ile ifade edeyim: sen hiç arada bir uyandığında ya da etrafına bakındığında "nasıl oluyor da var olabiliyoruz?" diye soruyor musun? Neden varız diye sorma, nasıl oluyor da varız diye sorduğunda şaşırmıyor musun?

Dialectics
05-12-2015, 10:12
merak ediyorsan eğer o gizli öznenin ne olduğunu hemen söyleyeyim.
nasıl sorusunun motivasyonu olanı biteni açıklama gayretidir.
neden (niçin) ise anlam arayışıdır. her anlam arayışı ise bir faili önvarsayar. tam da bu yüzden boğazınıza kadar idealizmin bok çukuruna batar ama bunu farkedemezsiniz.

bi nedeni olması için varlıktan önce nedenin gelmesi gerekir.
bu idealizm değilse nedir.


durum tespitlerini ''yaftacılık'' diye lanse etmekle deşifre edilmekten kurtulacağınızı zannedecek kadar da naifsiniz üstelik.
ben yaftacı değilim.
ama senin kafan bayaa karışık.
bilinçaltındaki hangi korkuların bu karışıklığı beslediğine dair iki cümle kurmaya kalksam bu defa da beni niyet okumakla falan suçlarsın herhalde.

senin deyiminle never mind.

Ooo bakıyorum da psikanalize filan da girmişsin... Evet itiraf ediyorum Nihilist, ben gizliden gizli her gece kalkıp 3 rekat namaz kılıyorum. Sürekli içimde öldüğümde acaba yanar mıyım korkusuyla yaşıyorum :)

Senin materyalist yaklaşımının özü işte bu. Yaftacı dememin nedeni de bu. Şu beni suçladığın şeylere bakar mısın, neden sorusunun arkasındaki faile filan ulaşmaya çalışıyor muşum da. Senin "yeter neden ilkesi" diye bir şeyden haberin var mı? Ne zaman bilinç-zihin problemine girsek bu benzer yaklaşımlar yüzünden konuda yol bile alamıyoruz. Konu içimdeki korkulara, hezeyanlarımıza filan geldi yahu. Zamanında tartışma teknikleri diye başlık açmıştım, aç da okuyever bir zahmet.


Hayır konuya "Tanrı'yı öldürenlerin yükü" diye başlık atıyoruz. Tanrıya inanların işi kolay ancak biz inanmayanların içinden çıkması gereken sorular var diyerek neyi tartışmak istediğimi de ima ediyorum. Aliyarafsalın seninkine benzer yanlış anlamasını düzeltiyorum ve hala bana aynı suçlamayı yönelten cevap yazıyorsun.

"Şu kırmızı problemi traji-komiktir" filan gibi küçümser tavırlarla bodoslama konuya girince de soruları cevapladığını ve karşı tezi çürüttüğünü filan mı sanıyorsun gerçekten?

Şu anda vaktim kısıtlı ancak daha önce değindiğim şu Thomas Nagel'in "Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?" adlı makalaesinin detaylarını paylaşacağım. Hani adamı daha ilk paragraftan bir ayağı teolijide diğer ayağı idealizm de diye göz ardı çabasına girişmez de sonuna kadar okuyabilirsen, kırmızı problemi ile ifade edilen şeyin hiç de traji komik filan olmadığını, küçümser yaklaşımla çürütülemeyeceğini de idrak edersin..


Bir de son olarak senin dünyanda "neden" sorusu yoksa, senin dünyandaki kelimeler ile ifade edeyim: sen hiç arada bir uyandığında ya da etrafına bakındığında "nasıl oluyor da var olabiliyoruz?" diye soruyor musun? Neden varız diye sorma, nasıl oluyor da varız diye sorduğunda şaşırmıyor musun?

Khaos
05-12-2015, 11:28
Bir de son olarak senin dünyanda "neden" sorusu yoksa, senin dünyandaki kelimeler ile ifade edeyim: sen hiç arada bir uyandığında ya da etrafına bakındığında "nasıl oluyor da var olabiliyoruz?" diye soruyor musun? Neden varız diye sorma, nasıl oluyor da varız diye sorduğunda şaşırmıyor musun?


alıntıladığım kısım haricindeki bölümü cevaplamaya değer görmüyorum.
sen felsefeyi doğru cevaplar zannediyorsun, değil.
felsefe doğru soru sormakla başlar.

bak alıntıladığım kısıma; senin dünyanda ''neden'' sorusu yoksa diye başlamış ancak, ''nasıl'' oluyor da varolabiliyoruz ile bitmiş.

ne oldu, türkçe'nin azizliğimi yoksa bunlar.
herne kadar bu sorular geçişli de olsa;
acaba aynı kırmızıyı mı görüyoruz diye bir zırvayı sen felsefi sorunsal falan mı zannediyorsun.

hadi ordan be.

tanrıyı öldürmeyi metafor kabul edelim.
olmadığına göre öldürmedik desek sığ kaçacak.

bu bize hangi yükü yükleyecek.

bir kere bunu ortaya koyduğunu zannediyorsun ama, zırvaların hiç de tanrıyı öldürmenin bize ekstra bi yük yüklediğini falan ortaya koyamıyor.
yarım asırlık ömrümde, 15'inden beri her boka kafa patlattım. ama aynı kırmızıyı aynı görüp görmediğimizi hiç merak etmedim. zırvalarla oyalanmam.

Dialectics
05-12-2015, 14:05
alıntıladığım kısım haricindeki bölümü cevaplamaya değer görmüyorum.
sen felsefeyi doğru cevaplar zannediyorsun, değil.
felsefe doğru soru sormakla başlar.

bak alıntıladığım kısıma; senin dünyanda ''neden'' sorusu yoksa diye başlamış ancak, ''nasıl'' oluyor da varolabiliyoruz ile bitmiş.

ne oldu, türkçe'nin azizliğimi yoksa bunlar.
herne kadar bu sorular geçişli de olsa;
acaba aynı kırmızıyı mı görüyoruz diye bir zırvayı sen felsefi sorunsal falan mı zannediyorsun.

hadi ordan be.

tanrıyı öldürmeyi metafor kabul edelim.
olmadığına göre öldürmedik desek sığ kaçacak.

bu bize hangi yükü yükleyecek.

bir kere bunu ortaya koyduğunu zannediyorsun ama, zırvaların hiç de tanrıyı öldürmenin bize ekstra bi yük yüklediğini falan ortaya koyamıyor.
yarım asırlık ömrümde, 15'inden beri her boka kafa patlattım. ama aynı kırmızıyı aynı görüp görmediğimizi hiç merak etmedim. zırvalarla oyalanmam.

Aslına bakarsan senin yazdığın şu cevapların hiçbiri komple olarak cevabı haketmiyor çünkü içindeki idealizm antipatikliğini dışa vurma güdüsünün ortaya konmasından bir adım öteye dahi geçemiyor. Bu güdüyle ve gazla da otomatik olarak düşünmeden bişeyler gevelemeye başlayınca ancak işte böyle konuyu özelden alıp genel idealizm eleştirisine başlarsın, zırva dersin, traji komik dersin, felsefe nasıl yapılır dersi filan vermeye kalkarsın... "Neden ya da nasıl" diye başlasan da soruya ortada cevaplayamayacağın soruların hala olacağını ima ettiğimizde türkçenin azizliği demagojisi filan yaparsın.

Neticede kendi sınırlandırılmış ideolojinin içerisinde debelenir durursun. Senin o kristal kürenin çaplarını rahatsız eden bir konu ortaya koyduğumuzda tek yapacağın da doğal olarak kendi kürenin bünyesinde cevapları olmayan soruları aşağılamak, görmezden gelmek ya da soruyu soranın psikanalizini filan yapmaya kalkışmaktır. Aksi takdirde kristal kürende çatlama ihtimali belirir filan diye mi korkuyorsun sen de yoksa???

Neyse çapı erişmeyenleri, erişmediği içinde mevzuyu "zırvalık hadi ordan be" olarak nitelemek mecburiyetinde kalanları artık bir kenarda bırakarak özellikle zihin felsefesi alanında yaşayan en önemli isimlerden biri olarak kabul edilen ve 1980 yılından beri New York Üniversite'sinde felsefe ve hukuk dersleri veren Thomas Nagel'in 1974 yılında yayınladığı ve "çığır açıcı" olarak nitelendirilen "Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?" makalesinden biraz alıntılar yapayım.

Zihin-beden problemini ciddi anlamda zorlaştıran şey bilinçtir. Söz konusu problemle ilgili mevcut tartışmaların bilinç konusuna pek eğilmemesinin ya da açıkça yanlış anlamasının nedeni olarak belki de bu zorluk gösterilebilir. Son dönemlerdeki indirgemeci coşku dalgası, zihin olgusuyla ve zihinsel kavramlarla ilgili çeşitli materyalizm, psikofiziksel özdeşlik ya da indirgeme olasılıklarını açıklamak için farklı analizler üretmiştir. Ancak bu tür ve diğer indirgemelerde ortak olan ve sıkça rastlanan problemler ele alınmış ve zihin-beden problemini su-H2O probleminden ya da Turing makinası-IBM probleminden, yıldırım-elektrik boşalması probleminden, gen-DNA probleminden ya da meşe ağacı-hidrokarbon probleminden farklı ve kendine özgü kılan şey göz ardı edilmiştir.


Her indirgemeci analistin, modern bilime dayandırdığı kendi favori analojisi vardır. Birbiriyle ilişkili olmayan bu başarılı indirgeme örneklerinden herhangi birinin zihnin beyinle olan ilişkisine ışık tutma ihtimali son derece düşüktür.

....

Bilinçli deneyim yaygın bir olgudur. Basit organizmalarda var olup olmadığından emin olamasak da canlı yaşamının birçok düzeyinde mevcuttur ve bunun için bir kanıt göstermek oldukça zordur. (Aşırı uç görüşteki bazı kişiler, insan dışında diğer memelilerde bile var olduğunu reddetmeye hazırdır) Evrende, diğer güneş sistemlerindeki diğer gezegenlerde, bizim için tamamen hayal edilemez nitelikteki çok farklı formlarda var olduğuna şüphe yoktur. Ancak form ne kadar değişiklik gösterirse göstersin, bir organizmanın en küçük şekilde de olsa bilinçli bir deneyim yaşaması, o organizma olmak gibi bir şeyin mevcut olduğu anlamına gelir. Deneyimin formu hakkında daha başka çıkarımlar yapılması mümkün olabilir; organizmanın davranışı hakkında bile (şüphe duymama rağmen) çıkarımlar yapılabilir. Ancak temelde bir organizma ancak ve ancak o organizma olmak diye bir şey - o organizma için olan bir şey- varsa bilinçli zihinsel durumlara sahiptir.

Buna deneyimin öznel niteliği diyebiliriz. Bu nitelik, bilinen, yakın geçmişte yapılmış indirgemeci zihin analizlerinin hiçbir tarafından net bir şekilde ortaya konmamıştır (ya da işte Nihilist gibiler tarafından zırvalık olarak nitelendirilmiş, felsefi problem statüsüne konmaktan kaçınılmıştır???), çünkü hepsi de bu eksiklikle mantıksal olarak bağdaşır. İşlevsel durumları ya da istemli durumları açıklayan sistemlerden herhangi birine dayanılarak analiz edilemez, çünkü bu durumlar hiçbir deneyim yaşanmamasına rağmen insan gibi davranan robotlar ya da otomatlarda da söz konusudur. Yine benzer nedenlerle deneyimlerin tipik insan davranışıyla ilişkili nedensel rolüne dayanarak da analiz edilemez.

...

Yarasaların deneyim yaşadığına hepimizin inandığını varsayıyorum. Sonuçta yarasalar memeli canlılardır ve bu konuda farelerin, güvercinlerin ya da balinaların deneyim yaşadığından daha fazla bir şüphe yoktur. Bir eşek arısı ya da dil balığı yerine yarasayı seçtim çünkü filogenetik ağaçta daha aşağılara inildiğinde insanlar deneyim diye bir şey olduğu konusundaki inançlarını giderek kaybeder. Yarasalar diğer türlere kıyasla bize daha çok benzemekle birlikte, yine de bizden oldukça farklı bir hareket çeşitliliğine ve algısal donanıma sahiptirler, dolayısıyla ele almak istediğim problem son derece nettir(fakat kuşkusuz diğer türlerle ilgili olarak da ele alınabilir). Felsefi düşüncenin sağladığı fayda olmasa bile, hareketli bir yarasa ile kapalı bir yerde zaman geçirmiş biri, temelde farklı bir yaşam formu ile karşı karşıya kalmanın nasıl bir şey olduğunu bilecektir.

Yarasaların deneyim yaşadığı inancının temelinin, yarasa olmak diye birşey olduğu düşüncesi olduğunu söylemiştim. Artık bir çok yarasanın (özellikle küçük yarasalar olarak bilinen microchiroptera türü) dış dünyayı öncelikli olarak sonar ya da ekolokasyon ile, yani menzillerindeki nesnelerden gelen yansımaları ani, ince ayarlı, yüksek frekanslı çığlıklarla tespit ederek algıladıklarını biliyoruz. Beyinleri ,dışa giden uyaranları takip eden yankılarla ilişkilendirecek şekilde tasarlanmıştır ve bu yolla edindikleri bilgiler yarasaların uzaklık, büyüklük, şekil, hareket ve doku ile ilgili görme duyusuyla yaptığımıza benzer tam ve kesin ayrımlar yapmlarına olanak sağlar. Ancak yarasa sonarı, şüphesiz bir algı türü olmakla birlikte, sahip olduğumuz herhangi bir duyuya işleyiş açısından benzer değildir ve bizim öznel bir şekilde tecrübe ya da hayal edebileceğimize benzediğini düşünmek için herhangi bir neden yoktur. Bu, yarasa olmanın nasıl bir şey olduğu düşüncesi için zorluk yaratıyor gibi görünmektedir. Herhangi bir yöntemin, kendi içinde bulunduğumuz durumdan hareketle yarasanın iç dünyası hakkında çıkarım yapmamıza imkan verip vermediğini ve eğer vermiyorsa, bu düşünceyi anlamak için hangi alternatif yöntemler olabileceğini dikkate almamız gerekir.

Hayal gücümüz için temel malzemeyi sağlayan kendi deneyimlerimizdir, dolayısıyla hayal gücü sınırlı bir alana sahiptir. Kolumuzda alacakaranlıkta ve gece karanlığında etrafta uçmayı ve ağzımızla böcekler yakalamayı sağlayan ağlar olduğunu; oldukça zayıf bir görme duyusuna sahip olduğumuzu ve çevremizdeki dünyayı yansıtmalı yüksek frekanslı ses sinyalleri aracılığıyla algıladığımızı ve günü bir dam altında baş aşağı asılı geçirdiğimizi hayal etmek işe yaramayacaktır. Bunu hayal etmek (ki bunda çok da başarılı olamam), sadece benim bir yarasa gibi davranmammın nasıl bir şey olacağını düşünmeme yardımcı olabilir. Ancak, konumuz bu değildir. Ben, yarasa olmanın, bir yarasa için nasıl bir şey olduğunu bilme arzusundayım. Fakat bunu hayal etmeye çalıştığımda , kendi zihnimin kaynaklarıyla sınırlanırım ve bu kaynaklar bu iş için yetersizdir. Ne mevcut deneyimlerime yapılacak eklemeleri, ne bundan aşama aşama yapılacak çıkarımları, ne de eklemelerin, çıkarmaların ve değişikliklerin birtakım kombinasyonlarını hayal ederek bunu gerçekleştirebilirim...

...

...Nasıl bir şey olduğuna dair şematik bir fikirden fazlasını oluşturmamız mümkün değildir. Örneğin bir hayvanın yapısına ve davranışına dayanarak ona genel birtakım deneyimler atfedebiliriz. Bu sayede yarasa sonarını üç boyutlu gelişmiş bir algı biçimi olarak betimliyoruz; yarasaların da çeşitli şekilde acı, korku, açlık ve cinsel istek hissettiğine ve sonar dışında daha bildik başka algı türlerine de sahip olduğuna inanıyoruz. Ne var ki aynı zamanda bu deneyimlerin kavrama becerimizin ötesinde öznel bir niteliğe sahip olduğuna inanıyoruz. (Yani özetle mevzu fotonun göz bebeğinden hangi mekanizma ile yansıdığı mevzusu değil; kırmızıyı nasıl algılarız dediğimizde)



Makale bundan sonra da bir hayli devam ediyor. Ancak buraya kadar olan kısmının da önyargılarla körelmemiş olanlar için ana mevzuyu ve temayı verdiği kanaatindeyim.

Makalenin orjinaline buradan erişilebilir:
http://organizations.utep.edu/portals/1475/nagel_bat.pdf

spartacus
05-12-2015, 15:45
Sn Spartacus,

"Neden" sorusunun gereksiz statüsüne konulmasını ve her şeyi sadece "nasıl" sorusu ile açıklama şeklindeki kısıtlamayı açıkçası ben çok doğru bulmuyorum. Bugün insanlığın en çok merak ettiği sorular "neden" sorusunu ihtiva etmektedir ve bilimin "neden" sorusunu izole etme çabası da bilimin insanlığın en merak ettiği soruların cevaplarını asla veremeyeceğinin ilanı gibidir.
neden SORUSU faktöreldir sevgili Dialectics. NEDEN İLE NASIL ayrıştırılamaz, NEDEN sorusu olmadan NASIL sorusu anlam kazanamaz. :) Sanırım son örnekte oluşmak konusunda, NASIL çerçevesini kullandığım için böyle bir kanıya kapıldın. Oysa içerikte defalarca açıklamışımdır, etki-tepki, sebep-sonuç, nitel bir ilişkidir diye(NESNEL yani, nasıl ret edilebilir!, burada konusunu ettiğimiz kimin sorduğu değil ki, faktörel çerçevesi)... Toprak kaymasının nedenleri nedir? diye sorulur, Toprak kaymasının nasılı nedir diye sorulamaz... Her NASIL, NEDEN sorunsalına muhtaçtır, her neden de nasıl, bunlar birbirini tamamlayan sorulardır...

NEDEN sorusuna 2 felsefe farklı anlam yükler. Geçmiş yazılarım görülebilir, neden sorusunu -etki-tepki- söküp atmak bilimin dinamitini tüketmek demektir, lakin bu soruya doğru anlam yükleyerek bakmalı. Eğer konumuz bilgi, veri, bilim çerçevesi ise idealist NEDEN sorusu çöpe atılmalıdır. Çünkü amaç, gaye irade temelini -metafiziği- esas alır, oysa bilimin alanı nesnel(iradelerden bağımsız, objektif) zeminde yapılır.

Lakin NEDEN sorusu da NİTELİK-İLİŞKİ(nasıl çerçevesi) temelinde-zemininde bir sorudur. yani
Varlık NASIL oluşur? -> FALSE
Varlık NEDEN var ? -> FALSE
Depremleri meydana getiren FAKTÖRLER(nedenler) nedir? -> True - Materyalist temelde

Depremleri yapan KİM(!), neden oldu? Yapan irade kız dı mı, cinsel arzuları mı depreştide canım öyle istedi dedi? -> İdealist temel -> FALSEAçıkçası daha önce sıklıkla bahsettiğim bir yazar, Mike Hockney, bilim ve materyalizmi de bu yönüyle çok eleştirmektedir. Herşeyin sadece nasılı ile ilgilenip de "neden" sorusunu görmezden gelen bilim bu haliyle varlığı tam olarak anlamamızı asla sağlayamaz. Sevgili Dialectics kanımca yazar Materyalizmden bihabermiş. İdealizmin NEDEN sorusudur ret edilen, FAKTÖREL-SEBEP-SONUÇ ilişkili olan ise aslolandır. Ha idealizme karşı az buçuk bilinçlenen herkes emin ol kafayı takar, çünkü iflah olmaz bir lafazanlık zeminidir, yani nasıl anlatayım ki şimdi.... lafla peynir gemisi yürütür, milyar yıl tartışabilirsin, asla tutamazsın, sabundur, çünkü esas aldığı keyfiyetidir, hiç bir dayanağa dayanmak mecburiyetide yoktur :)

Bu forumda dahi en az 10 yazım vardır ki Bilim'i NASIL çerçevesine hapsedenlerin idealistler olduğunu gösterdiğim hem de tartıştığım...
NEDEN -> Nesnel ise faktöreldir.
NEDEN -> Öznel ise ancak amaç, irade içerebilir ki, eni sonu yine bu FAKTÖRELDİR(eninde sonunda faktöre bağlanır, özne dahi nesnel-fizik zemininden kaçamaz, hatta canım öyle istedi demek dahi geçerli değildir. Muhtemel bu canım öyle istedicilerde çoğunlukla cinsel arzu temelli hormonlar fazla tavan yapıyor, kimyaları karışmış, canım öyle istedi deyip duruyorlar, tatmin arıyorlar.)."Yorum" denen mefhumun açıklamasını yaparken verilerin birbirlerine göre kıyaslanmasından bahsetmişsiniz. Ancak takdir edersiniz ki bir insan yorumlama yaparken sadece bir şeyin diğer şeyden daha sert ya da daha ekşi ya da daha gürültülü olduğunu yorumlamaz. Örneğin işin içinde bir karar verme algoritması vardır. Ve bu kadar verme algoritmasındaki kriterler de kişiden kişiye göre değişiklik gösterebilir.Yorumun basitide, en karmaşığıda aynı temeldedir Dialectics.. İfade ettiğin yorum değil YETİ çerçevesi ile ilgili ve dahi zaten yetiler sayesinde yorum yapılabiliyor... Yorumu ele alıyorsak yorumda kalmalıyız, yetileri tartışacaksak tabi onlara da girebiliriz. Hasılı bu yazılarımda "0" VE "1" ler temelinde ki basit zeminin ürünü... Bu yorumun nasılının idealistçe(felsefik değil, ideal insan kurgusu anlamıyla!) abartılması ve rayından çıkartılması gerektiği anlamına gelmez.Evet NET ortamında, piyasada hayli üfürükçü var biliyorum, elden bir şey gelmez, çoğu kendi dünyasının H.Yahyası, idelistlere yöntem ve doğaları ve çoğunda yatan kişisel çıkar gayeleri, kurgularına kölelikleriyle bende takığım, idealistlere takık olmamak zaten başlı, başına birsorundur.... 0101010 işte yorumun zemini, eşleştirilen etki-tepki. 01010101 -> A derseniz, 101010101 -> B dersiniz, eşlersiniz, bu tecürbeyle birikir, yorumun temelindeki basit gerçek budur, etki-tepkiŞeyler arasında neden-sonuç ilişkileri kurarız. Ve bunu hem hali hazırda gerçekleşmiş ve gerçekleşmekte olan olayları anlamak için kullanırız, hem de bu nedensel ilişkiler ağının çözümlemesiyle geleceğe dair planlar da yaparız. Şeyler arasında değilde, en kabası olaylar(nitel değişimler, kısaca değişim! o halde değişen ne? nitelik) arasında NEDEN-SONUÇ ilişkisi kurarız, faktörel zeminde NEDEN, ilişkisel zeminde NASIL anlam kazanır ve bunlar bir bütündür. Yazımda zaten açıklamıştım, NEDEN-SONUÇ ilişkisi NİTELİK temelinde ilişkidir. Sebep-sonuç ilişki kurmamız, neden faktörünün geçerlilik arzetmeyeceği açılara da, bu soruyla yaklaşabileceğimiz anlamına gelmez. NİTELİK yok ise, bu halde NİTELİKTEN önce niteliği ortaya koyan VARLIK yok ise, NİTELİKSEL değişim yok ise NEDEN de yoktur, sebepte yoktur, sonuçta, dolayısıyla varlığın NEDEN'i çerçevesinde gitmek, anlamsız olduğu kadar ne yazık ki mantıksızdır da... Yapacak bir şey yok, gerçek bu. Varlık bir balondur, nedenler, zaman, farklılıklar(NİTELİK!, FORM), öznel ayırdımlar da(sert, yumuşak, sıcak, soğuk, kırmızı, mavi .....) o balonun içinde hasıl olur, bir an böyle düşünün.. VARLIK ana kümedir, tüm diğerleri -sebep-sonuç, neden, nasıl, nitelik, form, yapı, sıcak, soğuk, renk, tad, ZAMAN alt kümeler de raks eder.Misal "his"lerimiz de yorumlarımızı tamamen değiştirebilecek bambaşka bir faktördür. Farklı his ve motivasyonlardaki bireyler aynı şeye bakıp farklı yorumlar ve dolayısıyla davranışlar sergileyebilmektedir. Yani "yorum yeteneği" de tıpkı madde gibi evrimleşme, değişme, gelişme, çeşitlenme kapasitesindedir.Temel farkı yaratan TECRÜBEDİR Dialectics. bebek örneği, insanların hatta tüm canlıların davranışları temelinde, en temelde yatan tecrübedir. Önce tecrübe gelir, bireyler nesnel tecrübeler temelinde şekillenirler... Sizin tadına bile katlanamadığınız bir yiyecek, başka bir coğrafyada ölesiye sevilebilir :) Aynen uzak kavramını tecrübe etmemiş bir bebeğe milyonlarca kez uzak kelimesini saymanında anlamsız olacağı gibi, önce tecrübe edecek, gerçek bu. Yani öyle paket program, zembille inen, ne bir bilgi vardır ne bir bilinç, irade, tümüde YORUM bağlamındadır özünde ve ancak özne-nesne ilişkisinde elde edilebilir... Birey bunu kayıt eder, dağarcık edinir, uzak kavramını tecrübe eder böylelikle siz düşünmekten bahsederken aslında tecrübe edindiği, yorumladığı için bilgi çerçevesine erdirdiği cephaneden faydalanır, bu %99, %1 lik kısım ise fasa, fisodur ve onalrında altında ne yazık ki fiziksel-kimyasal süreç ve tecrübeler yatar.Yorumlama dediğimiz eylemin içinde daha önce de burada tartıştığımız başka bir olay daha vardır: öznellik. Evet yüzde 99.99999 ihtimalle siz de ben de kırmızı bir elmaya baktığımızda o elmanın kırmızısını aynı şekilde görüyoruz. Ancak işte asla %100 olarak sizin algıladığınız kırmızı ile benim algıladığım kırmızı'nın aynı olduğunu ispatlayamayız. Ve işte ikimizin de aynı kırmızıyı gördüğümüzü bu %100 olarak ispatlayamayışımız açık bir alan yaratıyor...Renkler ve zevkler sevgili Dialectics NESNEL KONULARDA geçersizdir. VARLIK = NESNEL. Bitti, hiç bir öznel şeyimizi öne sürerek bu konuyu öznel ele alamayız. Gerçeten hem mantıksız hem de safsata olur. Renk dediğimiz ETKİ-TEPKİ (ışığın şiddeti, frekanssı vb) yorumudur nesnel olan ETKİ-TEPKİDİR, bunu kabul etmek gerekir.

Örneğin Bir Irak'lı imamın, Dünyayı düz ve dönmüyor diye yorumlaması, gerçeği zerre değiştirmez, etkilemez, bağlamaz, bu anlamda bizlerin mantıksızca varlığın nedeni diye sormamız da bir anlam ifade etmez. Fiziksel kuvvet ve yansımalar öznel değildir, öznel konular bu konularda tartışma konusu etmek yanlıştır, hatadır. Renkler, zevkler, tad ne yazık ki kend bağlamında geçerli fiziksel doneler değil, bunlarla tartışanlar özünde kendi yarattıkları kurgu aleminde karmaşayla yaşayanlardır. Varlıktan önce, ne sebep-sonuç ilişkisi olur, ne zaman olur ne de varlıktan önce bir önceliğe sahip olan bir şey olur, olabilir, varlıktan önce demek dahi anlamsızdır. NEDEN-NASIL -> NİTELİK üzerine, varlığın niteliği-yapısı temelinde sorulardır, daha alt düzeye indirilemez, indirgenemezler.
Siz ise meseleye neden-nasıl sorunsalını, ait olmadığı kümeye dahil ederek aslında içinden çıkmanızın mümkün olmadığı bir karmaşa yaratmış oluyorsunuz. Evet işte o halde bu bir YÜK oluyor.

Son paragrafım anlaşılabiliyorsa zaten ifadelerimde anlaşılır. Önce NEDEN sorunsalı nedir? Bunu çözmek gerekir. Neden sorunsalı, nesnelerde meydana gelen değişimlerde, aranan faktöreldir, hepsi bu... Kabacası bu kadar basit yani, ama neden sorusunu nesnelerdeki değişimler temelidnen kopartıp gidip nesnenin nedeni diye kümesi dışına taşırsak kabul edelim, etmeyelim yanlış yapmış,tabiri caizse halt etmiş oluruz :)

Bana NESNEL zeminde, bir NEDEN söyleyin ki faktörel ve NİTELİK temelinde olmasın... Kendinizi zorlayın, bulabiliyorsanız oradan gidelim. Dünya neden döner? Niteliğinden, alev topu hali bir nitelik idi, enerji salınımı yapmasıda (böylelikle etki!) niteliğiydi, bu halde enerji salınımı yapan her cisim ama her cisim döner... Yeterki dönme kuvetini bastıracak yerçekimi ya da başka bir faktör(!) olmasın...

Elma neden çürüdü? Çürük neden-nasıl oluştu? Sıcak neden yakar? Su neden donar? Güneş nasıl ısıtır(neden ısıtır demek gereksiz, zira olay ufku düşük)? Depremler neden olur? Yağmur nasıl yağar? Toprak kaymasının nedenleri(ormanların kesilmesi toprak kaymalarına sebep olan faktörlerdendir, işte bir neden sorunsalı). Elektrik neden yok?(trafo patlamış, nitel->olay). Binlerce sorabilirim, ama ne kadar uğraşırsanız uğraşın, temeli NİTEL olmayan bir NEDEN sorusu soramazsınız. Varlık neden var diye sorarsanız bu gerçekten mantıksız, safsata olur, zira nitelik varlığa dairdir, neden sorusu da niteliğe dair. Yani? :)

Dialectics
05-12-2015, 23:27
NEDEN sorusuna 2 felsefe farklı anlam yükler. Geçmiş yazılarım görülebilir, neden sorusunu -etki-tepki- söküp atmak bilimin dinamitini tüketmek demektir, lakin bu soruya doğru anlam yükleyerek bakmalı. Eğer konumuz bilgi, veri, bilim çerçevesi ise idealist NEDEN sorusu çöpe atılmalıdır. Çünkü amaç, gaye irade temelini -metafiziği- esas alır, oysa bilimin alanı nesnel(iradelerden bağımsız, objektif) zeminde yapılır.

Lakin NEDEN sorusu da NİTELİK-İLİŞKİ(nasıl çerçevesi) temelinde-zemininde bir sorudur. yani
Varlık NASIL oluşur? -> FALSE
Varlık NEDEN var ? -> FALSE
Depremleri meydana getiren FAKTÖRLER(nedenler) nedir? -> True - Materyalist temelde

Depremleri yapan KİM(!), neden oldu? Yapan irade kız dı mı, cinsel arzuları mı depreştide canım öyle istedi dedi? -> İdealist temel -> FALSESevgili Dialectics kanımca yazar Materyalizmden bihabermiş. İdealizmin NEDEN sorusudur ret edilen, FAKTÖREL-SEBEP-SONUÇ ilişkili olan ise aslolandır. Ha idealizme karşı az buçuk bilinçlenen herkes emin ol kafayı takar, çünkü iflah olmaz bir lafazanlık zeminidir, yani nasıl anlatayım ki şimdi.... lafla peynir gemisi yürütür, milyar yıl tartışabilirsin, asla tutamazsın, sabundur, çünkü esas aldığı keyfiyetidir, hiç bir dayanağa dayanmak mecburiyetide yoktur :)

Bu forumda dahi en az 10 yazım vardır ki Bilim'i NASIL çerçevesine hapsedenlerin idealistler olduğunu gösterdiğim hem de tartıştığım...
NEDEN -> Nesnel ise faktöreldir.



Sn. Spartacus,

Evet zahmet edip her seferinde bize uzun uzun bu tip açıklamaları yapıyorsunuz, teşekkür ediyoruz. Ancak şunu ifade edeyim ki artık nasıl ve neden arasındaki bu idealizm kaynaklı farkı açıklamanıza benim açımdan gerek yok. Çünkü sizinle mutabıkım.

Bu forumda bir zamanlar "neden varız?" diye sorduğumda kastettiğiniz idealist yaklaşımın etkisi altında soruyordum kabul ediyorum. Herşeyin bir amacı olmalıdır gibi bir içsel güdüyle, varlığın da bir amacı olmalıdır, bu koca evrenin de bir amacı olmalıdır diye düşünüyor ve neden varız sorusunun altına bir amaç yüklemeye meyilleniyordum evet.

Ancak yine bilirsiniz ki evrenin herhangi bir amaç taşımadığı, amaç denilen şeyin insan yapılandırılmışlığı olduğu şeklindeki görüşlere evrildim. Hatta bir ara nihilizm ile ilintili konular açtım, evrenin anlamsızlığı üzerine şeyler yazdım. Ki örneğin hala şu sıralar arkadaşların tartıştığı Ateizm Nihilizme götürür mü? başlıklı konuyu da ben açmıştım.

Yani demem o ki ben artık bu forumda "neden varız" gibi bir şeyden bahsettiğimde kastettiğim şey "varlığımızın amacı nedir?" gibi bir soru değil. Kastettiğim şey, sizin faktoral dediğiniz düzlemde "varlığın nedeni nedir" şeklinde bir şey. Veyahut da bu konudaki ilk mesajımda da belirttiğim gibi "nasıl oluyoruz da var olabiliyoruz" mefhumu.. Varlık nasıl var? Bu soruyu sorarken de herhangi metafiziksel bir kaygı taşımadan soruyorum. Nasıl varlığın vuku bulduğunu anlama potansiyelinde olmamız gerektiğini varsayıyorum ancak bunu hali hazırda bugünün dünyasında cevaplamış hiç kimse yok. Anlamamız, nedenselliğini ve nasılını ortaya koymamız gereken bir sorunu da hala anlamamış olmamız ve hatta bunu pek anlayacak gibi de durmuyor oluşumuz işte benim kastettiğim "yük". Bunu anlayabilmemiz lazım diye düşünüyorum ben ama anlayamıyoruz işte...

Sizin örneğin herşeyin sürekli değiştiği ve devinip durduğu yönündeki açıklamalarınız beni tatmin etmiyor. Evet herşey her an değişiyor, buna kesinlikle katılıyorum ben de ancak bu varlığın nasıl ortaya çıktığının cevabı değil. Bakın "sürekli devinim" gözleminde gizli bir ima var: o da sonsuzluk. Sonsuzdan beri devinip duran ve sonsuza kadar bir an dahi durmadan devinip duracak bir enerji, madde, hareket...

Peki biz sonsuzluğu algılayabiliyor muyuz? Herşeyi açıklamak için kullandığımız en güçlü silah olan bilim dahi "sonsuz" kavramı ile karşılaştığında çökmüyor mu? Karadeliğin merkezinde çekim gücü sonsuza ulaştığında ya da big bang'in başladığı anda kütlenin sonsuza ulaştığı noktada bilimciler fizik yasalarımız çöker demiyor mu? Bilimin henüz anlamlandırıp algılayamadığı sonsuzluğu, nasıl olur varlığın doğal hali filan gibi kabul edip rahatça uyuyabiliriz?

Varlığın nasıl ortaya çıktığı sorusunu siz FALSE olarak nitelemişsiniz. Neden? Varlık hep vardı da ondan mı? Sonsuzdan beri öyle böyle hiçlik yerine varlığın vuku bulmuş olması bu kadar net mi? Bu sorunun sorulmaması gerektiği ima ediliyor, sebep olarak da bizi metafiziksel açıklamalara götüreceği tehlikesi filan sunuluyor. İyi de bu tehlike, bu sorunun geçersiz bir soru olması için yeter bir neden değil ki. Ben o sorunun metafizik bir cevabı olMAMASI gerektiğini varsayıyorum zaten. Metafizik bir cevapla kaçmayalım zaten diyorum, nedensel, anlaşılabilir bir cevabı olmalı diyorum. Ama öyle bir cevabı henüz bulamadık ve sanki bulamayacağız gibi hissediyorum bu da işte bana sıkıntı veriyor diyorum... Anlatabiliyor muyum?


NEDEN -> Öznel ise ancak amaç, irade içerebilir ki, eni sonu yine bu FAKTÖRELDİR(eninde sonunda faktöre bağlanır, özne dahi nesnel-fizik zemininden kaçamaz, hatta canım öyle istedi demek dahi geçerli değildir. Muhtemel bu canım öyle istedicilerde çoğunlukla cinsel arzu temelli hormonlar fazla tavan yapıyor, kimyaları karışmış, canım öyle istedi deyip duruyorlar, tatmin arıyorlar.).Yorumun basitide, en karmaşığıda aynı temeldedir Dialectics.. İfade ettiğin yorum değil YETİ çerçevesi ile ilgili ve dahi zaten yetiler sayesinde yorum yapılabiliyor... Yorumu ele alıyorsak yorumda kalmalıyız, yetileri tartışacaksak tabi onlara da girebiliriz. Hasılı bu yazılarımda "0" VE "1" ler temelinde ki basit zeminin ürünü... Bu yorumun nasılının idealistçe(felsefik değil, ideal insan kurgusu anlamıyla!) abartılması ve rayından çıkartılması gerektiği anlamına gelmez.Evet NET ortamında, piyasada hayli üfürükçü var biliyorum, elden bir şey gelmez, çoğu kendi dünyasının H.Yahyası, idelistlere yöntem ve doğaları ve çoğunda yatan kişisel çıkar gayeleri, kurgularına kölelikleriyle bende takığım, idealistlere takık olmamak zaten başlı, başına birsorundur.... 0101010 işte yorumun zemini, eşleştirilen etki-tepki. 01010101 -> A derseniz, 101010101 -> B dersiniz, eşlersiniz, bu tecürbeyle birikir, yorumun temelindeki basit gerçek budur, etki-tepkiŞeyler arasında değilde, en kabası olaylar(nitel değişimler, kısaca değişim! o halde değişen ne? nitelik) arasında NEDEN-SONUÇ ilişkisi kurarız, faktörel zeminde NEDEN, ilişkisel zeminde NASIL anlam kazanır ve bunlar bir bütündür. Yazımda zaten açıklamıştım, NEDEN-SONUÇ ilişkisi NİTELİK temelinde ilişkidir. Sebep-sonuç ilişki kurmamız, neden faktörünün geçerlilik arzetmeyeceği açılara da, bu soruyla yaklaşabileceğimiz anlamına gelmez. NİTELİK yok ise, bu halde NİTELİKTEN önce niteliği ortaya koyan VARLIK yok ise, NİTELİKSEL değişim yok ise NEDEN de yoktur, sebepte yoktur, sonuçta, dolayısıyla varlığın NEDEN'i çerçevesinde gitmek, anlamsız olduğu kadar ne yazık ki mantıksızdır da... Yapacak bir şey yok, gerçek bu. Varlık bir balondur, nedenler, zaman, farklılıklar(NİTELİK!, FORM), öznel ayırdımlar da(sert, yumuşak, sıcak, soğuk, kırmızı, mavi .....) o balonun içinde hasıl olur, bir an böyle düşünün.. VARLIK ana kümedir, tüm diğerleri -sebep-sonuç, neden, nasıl, nitelik, form, yapı, sıcak, soğuk, renk, tad, ZAMAN alt kümeler de raks eder.Temel farkı yaratan TECRÜBEDİR Dialectics. bebek örneği, insanların hatta tüm canlıların davranışları temelinde, en temelde yatan tecrübedir. Önce tecrübe gelir, bireyler nesnel tecrübeler temelinde şekillenirler... Sizin tadına bile katlanamadığınız bir yiyecek, başka bir coğrafyada ölesiye sevilebilir :) Aynen uzak kavramını tecrübe etmemiş bir bebeğe milyonlarca kez uzak kelimesini saymanında anlamsız olacağı gibi, önce tecrübe edecek, gerçek bu. Yani öyle paket program, zembille inen, ne bir bilgi vardır ne bir bilinç, irade, tümüde YORUM bağlamındadır özünde ve ancak özne-nesne ilişkisinde elde edilebilir... Birey bunu kayıt eder, dağarcık edinir, uzak kavramını tecrübe eder böylelikle siz düşünmekten bahsederken aslında tecrübe edindiği, yorumladığı için bilgi çerçevesine erdirdiği cephaneden faydalanır, bu %99, %1 lik kısım ise fasa, fisodur ve onalrında altında ne yazık ki fiziksel-kimyasal süreç ve tecrübeler yatar.Renkler ve zevkler sevgili Dialectics NESNEL KONULARDA geçersizdir. VARLIK = NESNEL. Bitti, hiç bir öznel şeyimizi öne sürerek bu konuyu öznel ele alamayız. Gerçeten hem mantıksız hem de safsata olur. Renk dediğimiz ETKİ-TEPKİ (ışığın şiddeti, frekanssı vb) yorumudur nesnel olan ETKİ-TEPKİDİR, bunu kabul etmek gerekir.

Sn. Spartacus,

Ben öznellik kavramıyla ilgili problemlerimiz olduğunu da düşünüyorum. Bakın bu altıntıladığım kısımda öznelliğin de nesnellikle açıklanabileceğini ima etmişsiniz. Halbuki paylaştığım Thomas Nagel'in makalesi öznel deneyimleri nesnel olarak ifade edemeyeceğimizden bahsediyor. Bir yarasanın dış dünyayı nasıl algıladığını çok nesnel ifade edebilirsiniz. Ancak siz yarasının sonar sistemi ile algıladığında ortaya çıkan deneyimi nesnel olarak ifade edemezsiniz. Bu teknik olarak mümkün değil işte... Bunu kabul edin lütfen. Bir insan olarak, insan hayalgücü ve deneyimleri ve tecrübeleriyle kısıtlandırılmış bir varlık olarak, yarasada ortaya çıkan deneyimin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyiz. Sadece iyi tahminlerde bulunabiliriz. Neye benzediğini tahayyül etmeye çalışırız, hepsi bu...

Ama bakın Nihilist filan misal kırmızıyı kimin nasıl algıladığı problemindeki öznellik probleminin felsefi bir problem olmadığını filan iddia edebiliyor. Halbuki bu materyalizm açısından ciddi bir problem. Herşeyi nesnellikle açıklayabildiğimizi varsaydığımız bir evrende bir anda bir özne problemi beliriyor. Tüm geri kalan nesnelerin onun yorumuna göre tanımlandığı bir özne problemi... Bir gözleyen-gözlenen dualitesine götürecek, zihin-madde problemine bakış açısını değiştirebilecek bir problem bu özne problemi. Materyalizm, zihnin maddenin ürünü olduğunu varsaymıyor mu? Halbuki bu özne problemi, maddeyi yorumlayan bir özneyi kastederek işi bulandırıyor, ve sanırım da materyalist görüşün kaçınmak için debelendiği sorunlardan biri bu...

spartacus
06-12-2015, 01:44
Bu forumda bir zamanlar "neden varız?" diye sorduğumda kastettiğiniz idealist yaklaşımın etkisi altında soruyordum kabul ediyorum. Herşeyin bir amacı olmalıdır gibi bir içsel güdüyle, varlığın da bir amacı olmalıdır, bu koca evrenin de bir amacı olmalıdır diye düşünüyor ve neden varız sorusunun altına bir amaç yüklemeye meyilleniyordum evet.Sevgili Dialectics
İdealist dediğim bir kaç yerde ama felsefik olarak ifade edersem ayrı belirtiyorum. İdealist iki biçimde, insan zihnine göre ideal olan, yani ne bileyim hani evrene baktığında sadece düzen gördüğünü, nasıl ifade edilir, kısaca insanın lineer mantığına, işine gelirliliğe, kendisiyle orantılaması-göresi. Felsefik ifade ile insanın ideal olana meyili arasında farklı bahsediyorum. Oysa evrende hakim olan %99 kaos, %1 düzendir denebilir, eğer bir düzenden söz etme şansı olacaksa. Örneğin 5 dakikalığına Venüs'de olduğunu düşün, işte tüm kriterlerin değişti, o nedenle ne evrene ne de nesnel açıya, özneyi merkeze koyarak bakamayız... Gerçek sade ve basit gerçekten, renksiz, tadsız, grinin tonları... Kastettiğim şey, sizin faktoral dediğiniz düzlemde "varlığın nedeni nedir" şeklinde bir şey. Veyahut da bu konudaki ilk mesajımda da belirttiğim gibi "nasıl oluyoruz da var olabiliyoruz" mefhumu.. Varlık nasıl var? Bu soruyu sorarken de herhangi metafiziksel bir kaygı taşımadan soruyorum.Varlığın nedeni yok, hasılı bu. Yapacak bir şey yok, çünkü neden sorunsalı ne yazıkki nitelik temellidir, nitelik ise varlığa dairdir, neden sorunsalıda niteliğe dair, zinciri kopartmadan bakın...Sizin örneğin herşeyin sürekli değiştiği ve devinip durduğu yönündeki açıklamalarınız beni tatmin etmiyor. Evet herşey her an değişiyor, buna kesinlikle katılıyorum ben de ancak bu varlığın nasıl ortaya çıktığının cevabı değil. Bakın "sürekli devinim" gözleminde gizli bir ima var: o da sonsuzluk. Sonsuzdan beri devinip duran ve sonsuza kadar bir an dahi durmadan devinip duracak bir enerji, madde, hareket...Sonsuzluk öncesi ve sonrası yok, zaten bu yüzden sonsuz değil mi? Varlık bu yüzden sonsuz denir, öncesi yoktur çünkü, ama bu ifade hatalıdır, zira varlık önceli ya da sonralı bir mefhuma vurulamaz, öncesiz, sonrasız, sonlu, sonsuz kavramının muhatabı olmayan ortadalıktır. Önce ve sonra, geçmiş ve gelecek, nesnel değildir, gerçek sadece şimdidir, hiç bir zaman geçmiş yaşanmayacağı gibi gelecekte yaşanmaz, sadece şimdi yaşanır, varlık ise sadece şimdidir(umarım anlatabiliyorum, öncesi, sonrası bunlar reel değil, sonsuzluktan filan gelmez, şimdidir, şimdi -> birikmez, sayılamaz, önceli, sonralanamaz, önce ve sonralık mefhumumuz değişken niteliğe bağlı, varlık ortada ve şimdidedir, hareketli, değişken, önce, sonra mefhumu zincirde sonraki halkadır). Bir şeyin öncesi onu sınırlar, lakin öncelik ve sonralık nitelik düzlemidir... Niteliği belirleyen nedir ki? Sınırlardır. Bu halde nitelik temelli düşünen insan, giderde sonsuzluk deyip bunu nitel çerçevede yorumlamaya kalkarsa tabi tökezler, çünkü nitelik sınırdır zaten, sonsuzluk kavramı orada anlam taşımaz, ama nitelik-sınır yoksa da kavramlar-tanımlar anlam taşımaz :) Daha doğrusu şöyle ifade edeyim, bir küme düşünün, ana küme, bu kümenin alt kümelerini düşünün, alt kümede değişim, hareket var, daha bir alt küme düşünün, bu 3 nolu alt kümede öznenin 2 nolu kümeyi yorumlaması-soyutlama-boyut mefhumu. Bu yorumdan ise açığa; önce, sonra, sıcak, soğuk, iyi, kötü, yukarı, aşağı gibi mefhumlar soyutlanıyor olsun. Bakın önce, sonra...... bitti, önce ve sonradan bahsettiğiniz an SONSUZLUKTAN söz etmenizin anlamı kalmaz... çünkü 3 nolu kümedeyiz, önceli, sonralı nitel sınırlar kümesindeyiz... 1 nolu küme ise ne sonludur, ne sonsuz, bu tür ölçek yada birimlere vurulamaz, yani muhatabı değil, daha nasıl anlatırım bilemiyorum :)
Daha kaba söyleyim, varlığın yaşı kaç? Cevap veriyorum sıfır... Öncesi? Yok, sonrası yok, zamanlı düşünme şansımız yok, çünkü zaman mefhumu 2 nolu kümenin alt elemanı olan 3 nolu kümeye ait. varlık ise 1 nolu küme ana küme, diğer tüm kümeleri içinde düşünün... Kısaca varlık her zaman var filan değil, zamanlı düşünmeyin, sadece ortada olan ve devindiği içinde zaman mefhumunun açığa çıktığı zemin olarak bakın, önceden varlık var, sonradan varlık var böyle bir durum geçerli değil, önce yok, sonra yok, sonsuzluktan gelinmiyor, sonsuzluğa gidilmiyor, hep orada, ortada idi, deviniyor sadece :). tüm bu önce, sonra vb kavramlar elmanın çürümesi ile doğan farktan ibarettir, buna dairdir, yani niteliğe, çürümeden önce, sonradalığa dairdir.Peki biz sonsuzluğu algılayabiliyor muyuz? Herşeyi açıklamak için kullandığımız en güçlü silah olan bilim dahi "sonsuz" kavramı ile karşılaştığında çökmüyor mu? Karadeliğin merkezinde çekim gücü sonsuza ulaştığında ya da big bang'in başladığı anda kütlenin sonsuza ulaştığı noktada bilimciler fizik yasalarımız çöker demiyor mu? Bilimin henüz anlamlandırıp algılayamadığı sonsuzluğu, nasıl olur varlığın doğal hali filan gibi kabul edip rahatça uyuyabiliriz?Sonsuzluk bilim'i bu kavrama dahil etmek özünde izah zorunluluğundandır, yoksa sonsuzluğun zemini 3. nolu kümede anlam kazanır... Ve ne yazık ki 3 nolu küme sonsuzluğu anlaşılmaz kılar, çünkü 3 nolu kümede sınır vardır. Önce, sonra, şimdi, elma iken, çürük iken, daim niteliksel sınırlar taşır... Nitelik ise nedir? SINIRDIR(2. kümeye ait). İşte tüm neden sorularımız o sınırlar arası gidip gelir, o sınırlarıda hareket, ilişki değiştirir(olay ufku)Varlığın nasıl ortaya çıktığı sorusunu siz FALSE olarak nitelemişsiniz. Neden? Varlık hep vardı da ondan mı? Sonsuzdan beri öyle böyle hiçlik yerine varlığın vuku bulmuş olması bu kadar net mi? ... Anlatabiliyor muyum?NEDEN sorunsalı, ancak olay ufkunda anlamlıdır, ikincisi ise neden sorunsalının asli zemini niteliktir de ondan. Ancak bir şeyin niteliğinden söz edilebilir, olmayan şeyin niteliği olmayacaksa, neden sorusuna da muhatap olamaz, hakkında bahsedilemez, nesneleştirilemez(özneleştirilemez). varlığın nedeni ne? varlık-yokluk ayrıştırılamaz zaten bu birincisi, varlıktan söz edemiyorsanız neden sorunsalıda olmaz bu da ikincisi...Ben öznellik kavramıyla ilgili problemlerimiz olduğunu da düşünüyorum. Bakın bu altıntıladığım kısımda öznelliğin de nesnellikle açıklanabileceğini ima etmişsiniz. Halbuki paylaştığım Thomas Nagel'in makalesi öznel deneyimleri nesnel olarak ifade edemeyeceğimizden bahsediyor.Biliyorum lakin bir noktada hata yapıyor. O tarzda, mesele nesnelliğin ifadesi meselesi değil, önce bunu kabul etmeli. Elmanın kırmızılığı, nesnel olarak nasıl ifade edilebilir? Söyleyim, şu frekansta, bu aralıkta, şu şiddette ışık... Nesnellik budur zaten, yorumcunun yorumu ise özneldir, tabiki öznel yorum nesneli temsil etmez, nesnel olanın ise temsile ihtiyacı olmaz, sadece fark edilir(öznel), diğer şeylerle etkileşir(nesnel).Bir yarasanın dış dünyayı nasıl algıladığını çok nesnel ifade edebilirsiniz. Ancak siz yarasının sonar sistemi ile algıladığında ortaya çıkan deneyimi nesnel olarak ifade edemezsiniz. Bu teknik olarak mümkün değil işte... Tamamda buradan ne gibi bir sonuca varmalıyız?. Yazar orada bir noktada hata yapıyor, bir şeyi pas geçiyor, esas mesele yarasanın ne hissettiğini bilmek meselesi değil ki, neyi yorumladığı, nasıl yorumladığı(etki-tepki) meselesidir. peki neyi yorumluyor Dialectics? Yorumlanan ne? Maddelerin titreşiminden doğan etki mi? Nesnel değil mi? O nedenle bizler sonar sistemleri binlerce metre derinlikteki okyanus diplerinde kullanmıyor muyuz? Pekala sizde kulakalrınızla seslerin yönünü tayin edebiliyor musunuz? Farklı yolalrdan geçmiyor işte, farklı bir malzemesi yok, ama efendim nasıl hissediyor, yarasa bilir... Bizim için ise bilgi yarasanın maddi titreşimden doğan etkiyi yorumladığıdır, edinebileceğimiz bilgi budurAma bakın Nihilist filan misal kırmızıyı kimin nasıl algıladığı problemindeki öznellik probleminin felsefi bir problem olmadığını filan iddia edebiliyor. Halbuki bu materyalizm açısından ciddi bir problem. Herşeyi nesnellikle açıklayabildiğimizi varsaydığımız bir evrende bir anda bir özne problemi beliriyor.Bir problem değil, materyalizmde esas alınan renk değil, kaynağıdır. Yorumcunun nasıl yorumladığından bağımsızlığı üzerine eğilir, gerçek budur. Materyalizm, zihnin maddenin ürünü olduğunu varsaymıyor mu? Halbuki bu özne problemi, maddeyi yorumlayan bir özneyi kastederek işi bulandırıyor, ve sanırım da materyalist görüşün kaçınmak için debelendiği sorunlardan biri bu...
Zihin öznenin tüm bilinçli süreçlerine verilen isimdir. Bilgi ise özne ile nesne ilişkisi(!) arasında elde edilen veridir. Kayıt edilen veridir, eşleştirilen veridir ve süreğen maruz kalınan ise ortam ve koşuldaki etkidir.

Materyalizm NESNEL VE ÖZNEL diye ele alır. Sanıldığı gibi değil, materyalizm özneli dışlamaz, ancak elmaları elmalara, armutları armutlar sepetinde işler. Nesnel gerçeklik ile öznel gerçeklik meselesini ayrı işler... özneli dışlamaz, ama soyutlama yanlışına da düşmez. Örneğin materyalizm ekmek kelimesi bizim açımızdan soyutlamadır der, gerçek ise ekmeğin kendisidir. Hasılı para demek cüzdanımıza milyonları koymaz, gerçeğinin yerine ikame edilemez, ekmek lafzı yenmez, ekmeğin kendisi yenebilir. Materyalizm açısından burada sorun, bu yanlışa düşmemektir..

Geçmişte madde yok, gerçek diye bir şey yok, aslında BEN'DEN BAŞKA hiç bir şey yok diyen ortaçağ kilise filozofları, sadece ama sadece kafayı renk ve tad konusuna tamamen göreceli olana takmıştı. Çünkü tek kaçar yol, ilize edecekleri yol buydu... Kral çıplak, ama hayır bu gerçek değildir, çünkü kralın ne olup olmadığını ancak ben belirlerim kafasıydı, orada birisine göre çıplak değilse kral çıplak değildir kafasıydı... Materyalizm ise kralın çıplak olup olmadığını ancak kralın durumu belirler der, fark burada.

Bir renk körünün yeşili farklı görmesi üzerinden gideceğimiz tartışma, gözlem nesnesi şahsında anlam taşımaz, nesnel zeminde taşımaz. peki renk körü nasıl görür? İşte buna dair elde ettiğimiz veri, nasıl(hangi renkte) gördüğünün bilgisidir, O'nun gibi görmek değildir. bilgi bu değildir, bilgi esas alınan nesnenin ya da öznenin kendisi olmak demek değildir, ilişkiye geçilen nesne ile aramızdaki ilişkiye DAİRDİR, elde edilen etkileşim verisidir, dairdir(e-dair, e-göredir) :)

Konuyla ilgili toparlarsak; yeşili kırmızı gören bir renk körünün, o rengi nasıl gördüğünü bilmemiz bir bilgidir. çünkü ne O kişinin, nede bizim irademize bağlı değildir, yani o kişi yeşili, kırmızı görüyormuş->bilgi. Sizde pekala gerçekten kırmızı bir elmaya baktığınızda, O'nun yeşil elmayı nasılda kırmızı gördüğünü tecrübe edersiniz, tek yapmanız gereken varsayım... Burada elde ettiğimiz bilgi, o kişinin herhangi bir rengi hangi renkte gördüğüdür. Bu bilgidir, ama yeşil elmaya bakıp kırmızı görüyor olması ayrı bir olgu, elmanın gerçekte renginin ne olduğu sorunu ayrı bir olgu, elmanın rengi üzerinden elmanın varlığını tartışmak safsatası ayrı bir olgudur.

1.) o kişi yeşili kırmızı mı görüyor meselesi, o halde ne hissediyor?
2.) Gerçekte elmanın renginin ne olduğu meselesi.
3.) Elmanın gerçekliği meselesi.

İlgili yazar iki şeyi birbirine karıştırıyor, 1 noluyu esas alırken 2 ve 3 noluyu pas geçiyor, oysa asıl belirleyen 3 noludur... Örneğin sonar sistemleri bizde kullanmıyor muyuz? değerlendirmiyor muyuz? Alıcı farklıymış, yorumcu farklıymış elbette ama yorumlanan aynı(veri):)

Khaos
06-12-2015, 12:01
sayın diyalektik

''Ama bakın Nihilist filan misal kırmızıyı kimin nasıl algıladığı problemindeki öznellik probleminin felsefi bir problem olmadığını filan iddia edebiliyor.''

açıkça söylüyorum.
bırak yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu, ben bir insan teki ile diğer insan teki arasında ''mutlak'' anlamda empati kurulabileceğini dahi kabul etmiyorum.

''Bu forumda bir zamanlar "neden varız?" diye sorduğumda kastettiğiniz idealist yaklaşımın etkisi altında soruyordum kabul ediyorum. Herşeyin bir amacı olmalıdır gibi bir içsel güdüyle, varlığın da bir amacı olmalıdır, bu koca evrenin de bir amacı olmalıdır diye düşünüyor ve neden varız sorusunun altına bir amaç yüklemeye meyilleniyordum evet.''

şu anda da aynısın, ne yazık ki değişen bişey yok.
cam fanusumda çatlaklar oluşmasından falan korkmuyorum. defalarca oluştu. hatta birleri o fanusu paramparça etse ona kızmam, özgürleşmeme yardım ettiğini düşünürüm.
ama görünen o ki, senin Nihilist'le problemin yok.
sen nihilizmin etrafında epeyce dolaşıp sonra bir an içine girip, korkuyla kendini dışarı atmışsın.
hala anlam arıyorsun.

''Ama bakın Nihilist filan misal kırmızıyı kimin nasıl algıladığı problemindeki öznellik probleminin felsefi bir problem olmadığını filan iddia edebiliyor. Halbuki bu materyalizm açısından ciddi bir problem. ''

eee senin gibi, can havliyle kendini nihilist gerçeğin dışına atıp kaçacak delil arayanlar için oyalanacak problemler icat etme gereği hasıl olur. senin için tabiiki problem. ama benim için değil.materyalizm için hiç değil.

''Varlık neden var diye sorarsanız bu gerçekten mantıksız, safsata olur, zira nitelik varlığa dairdir, neden sorusu da niteliğe dair.'' spartaküs

''Yani demem o ki ben artık bu forumda "neden varız" gibi bir şeyden bahsettiğimde kastettiğim şey "varlığımızın amacı nedir?" gibi bir soru değil. Kastettiğim şey, sizin faktoral dediğiniz düzlemde "varlığın nedeni nedir" şeklinde bir şey. Veyahut da bu konudaki ilk mesajımda da belirttiğim gibi "nasıl oluyoruz da var olabiliyoruz" mefhumu.. Varlık nasıl var? Bu soruyu sorarken de herhangi metafiziksel bir kaygı taşımadan soruyorum. Nasıl varlığın vuku bulduğunu anlama potansiyelinde olmamız gerektiğini varsayıyorum ancak bunu hali hazırda bugünün dünyasında cevaplamış hiç kimse yok. Anlamamız, nedenselliğini ve nasılını ortaya koymamız gereken bir sorunu da hala anlamamış olmamız ve hatta bunu pek anlayacak gibi de durmuyor oluşumuz işte benim kastettiğim "yük". Bunu anlayabilmemiz lazım diye düşünüyorum ben ama anlayamıyoruz işte...'' diyalektiks

spartacus'e verdiğin cevabı bi daha yenibaştan oku. bu potansiyelde olmamız gerektiğini neye dayanarak varsayıyorsun.
hala vuku bulmak diyorsun. bu cümle öncelik/sonralık içerir. varlığın ezeli olmadığını içerir. varlığı var eden bir sebep olması gerektiğini içerir. aynı zamanda senin bal gibi idealist olduğunu içerir.
çünkü idealizm platonculuktan ibaret değildir. bilincin maddeden önce geldiği safsatasından ibaret de değildir. bir de metodolojik idealizm vardır.
varlığın nasıl ortaya çıktığı sorusu false'dır.
bizi metafiziksel açıklamalara götürebileceği tehlikesi yüzünden değil,
sorunun kendisi metafizik de ondan.
adam sana nitelik varlığa, neden sorusu da niteliğe dairdir diyor.
sen ise süreci tersine çeviriyor, neden sorusunu varlığa sormaya kalkıyorsun.
o yüzden adama verdiğin cevabı bi daha oku diyorum.
çünkü daha adamın iddiasını anladığın şüpheli.
sana yeniden verdiği cevabı da iyi düşün.
''Varlığın nedeni yok, hasılı bu. Yapacak bir şey yok, çünkü neden sorunsalı ne yazıkki nitelik temellidir, nitelik ise varlığa dairdir, neden sorunsalıda niteliğe dair, zinciri kopartmadan bakın...''spartakus

çok rahat kullandığınız ''fizik yasaları çöker'' cümlesini de bi daha düşünün.
fizik yasası falan yoktur ki çöksün.
fizik yasası, evrenin niteliklerine dair bizim soyutlarımızdır. big bangde verili evrenin nitelikleri ve bizim o niteliklerden soyutlarımız geçersizleşebilir, ama big bangin kendi nitelikleri hakkında ne biliyoruz. farklı nitelikler, dolayısıyla farklı soyutlamalar, sizin deyiminizle farklı yasalar olmadığını nerden biliyoruz.
big bang öncesinden herhangi bir fosil elimizde olmadığı için verili niteliklerin o durumda çöküyor olması, big bang öncesi evrene ait şu an hayal edemediğimiz başka niteliklerin big bangi hazırlamadığını nerden biliyorsunuz.

Dialectics
09-12-2015, 01:40
Sn. Spartacus,

Neden sorusunun varlığın niteligine dair olması, Plato nun form ve içerik felsefesine açık kapı bırakmaz mı?

Neden sorusu "not applicable" dıra razı olmak biz insanlık adına üzücü ayrıca. Nedensel bir evrende, evrenin nedenini sorgulayamayacak olmamız bir çeşit işkence gibi....

Evrim kaç milyon yıl daha ileri gitse de yani, günün birinde herseyi anlayan biri yaşamayacak mı?

spartacus
09-12-2015, 04:15
Sn. Spartacus,

Neden sorusunun varlığın niteligine dair olması, Plato nun form ve içerik felsefesine açık kapı bırakmaz mı?

Neden sorusu "not applicable" dıra razı olmak biz insanlık adına üzücü ayrıca. Nedensel bir evrende, evrenin nedenini sorgulayamayacak olmamız bir çeşit işkence gibi....

Evrim kaç milyon yıl daha ileri gitse de yani, günün birinde herseyi anlayan biri yaşamayacak mı?
Sevgili Dialectics
Neden sorunsalı, bu çerçevede benim için tek bir şeye işaret eder, o da faktöreldir. Faktörellik ise e-dair, e-göredir. e-dair, e-göre ise niteliktir...

İradi anlamda sorulacak her türlü neden sorusu özneldir, haliyle "niye?" kapsamındadır. Niyet-gaye merkezlidir, bu temeldekiler ise konumuzun dışında.

Evrenin'in nedenlerini elbette sorgulayabiliriz, evren de bir nitelik, e-dair, e-göre...

Örneğin Güneş'in nedeni nedir? -> True
Varlığın nedeni nedir? -> False...

Peki birde tersinden gidelim,

Yokluğun yokluğunun nedeni ne?
Böyle bir soruyu düşünelim; cevap verilebilir lakin totoloji olur, ya da yokluğun bütünüyle inkarı(lokale indirgenmesi).
Hiç bir şey yokta ondan -> totoloji...

Kısaca yokluğun nedeni ne? En fazla denebilir ki, hiç bir şey barındırmayan, boşluk vs... İşte bu da döner dolaşır niteliğe gelir, yani kıyasa. Varlıktan söz edemediğinizde yokluğunda anlamı yoktur, ne varlığın ne de yokluğun önsel bir nedeni olmaz, varlık yerleşkedir(öyle düşünün)...
Biz ancak bir şeyin bir ortam-çevre-çerçevede bulunup, bulunmaması temelinde var-yok ifadesinde bulunabiliriz. Varlık-yokluk dediğimiz ise bir niteleme, bir belirleme, işaret etme durumundan ziyade, iradeden bağımsız ortadalıktır. Bir iddia erçevesinde değil.

Peki varlığın nedeni ne? Totoloji olur cevabı, vereyim, varlıkta ondan! İşte bakın safsata... Bu soru zaten VARLIK odaklı değil mi? Buyrun bir cevap bulun, diyelim buldunuz cevabınız yine varlık olacak, zira yokluk dediğiniz ancak varlığın öte yüzüdür, bir an ayırdığınızı düşünelim, bu halde yokluğa ne gibi bir nitelik atfedeceksiniz ki, nedensellik zincirine vurabilesiniz.

Ne cevap verirseniz verin vereceğiniz cevap E-DAİR olacak, e-dair ise herhangi bir varlık... Bakın işte burada ciddi bir mantık sorunu var, bu sorunu önceki yazıalrımda nitelik göndermesi ve nitelik zeminiyle açıklamaya çalıştım.

neyse, kısaca

Evrenin nedenlerini sorgulamak -> True
Varlığın nedeni -> false...

Yıllar önce bende bu konuyu günlerce düşünmüştüm, şu an ulaştığım noktayı izah edemiyorum... Zira izahı zor, ancak kavranabilir, anlaşılabilir. İşte söylüyorum;

Eğer varlığı bir sebep/sonuç ilişkisine vuracaksınız bu -> süreç demektir. Sebep-sonuç ilişkisi ise olay ufkudur. Oysa olay varlıkta meydana gelen hareket ve değişimlerde anlam kazanır.
Sebep-sonuç ilişkisi -> OLAY-OLGU-SÜREÇ -> SÜREÇ = zaman... Zamanın tanımında neden olayların gerçekleştiği boyuttur denir? Çünkü boyut demek, ancak bir özne-gözlemci eliyle kritize edilmiş, koordine edilmiş referanslı birimi-ölçeği vb demektir, kısaca koordine edilmiş kıyastır. Özne bir nitelikten, bir başka niteliğe geçiş arasında KIYAS yapar, bu geçiş gözlemci açısından bir olaydır(hafıza ettiği ile, şimdiki eşleşmiyordur!), bu halde öznenin kıyası ise boyut olur da ondan... Gerçekte, yani nesnel olan ise maddenin hareketi-değişimidir(madde zaman olarak bir yere gidip, gelmez, farkı yaratan sadece maddenin üzerinde gerçekleşen hareket-değişimdir). Boyut dediğimiz göreceli bir kavramdır, öznenin nereden baktığı ve neyi referans aldığına göre değişir, kısaca gözlemci yoksa boyutta yok. Dünyanın meridyenlerini düşünün, gerçek değillerdir, ama bilinen ölçeklerle(bilinen uzunluklarla), dünya yüzeyi kıyaslanıp dilimlenir, işte boyutta böyle bir iştir... Bu gün bazı sözdebilimciler misal boyutlarla insanları kandırır, evet bizlerin duyuları dışına çıkan her cisim, bizim açımızdan tüm boyutlarını kaybeder, çünkü ölçek, kıstas, koordine edemeyiz(veri alamayız), bu anlamda da denirki bilinmeyen bir boyut. Bir çok insan bunu gider metafizik alır, oysa göremediğimiz için boyutlandıramıyoruz, ifadenin özü budur(sır, gizem olduğu için değil, eğer dünya'nın çapını bilmeseydik merdiyenlerimiz olmazdı değil mi? Eğer maddelerdeki değişim ve hareketi gözlemleyip, hafıza edip, kıyas yapamasaydık, sebep/sonuç gibi zaman kavramımızda olmazdı). Sebep-sonuç, önce, sonra?(niteliğe dair ne yazık ki)
Yine de o mantığa göre bir cevap veriyorum; Varlığın yaşı SIFIR(0)... İdrak edebiliyorsanız, ki dediğim gibi ben anlatamıyorum zira kavramlarımız buna engel, sadece anlayabilirsiniz ve benden daha iyi bir izah yolu bulursanız seve, seve okurum. Kısaca ortada olan ortada, o değişiyor, deviniyor, olay ufku ve süreç, sebep ve sonuç hasıl oluyor.... Demek ki tüm bu kavramlarımız varlığın dahilinde lokalmiş...

Kısaca olmayan nedeni, olmayan sebebi sorgulayamıyorum, o nedenle böyle bir yüke sahip değilim, uzun yıllar önce bu yükten kurtuldum :) Kendi adıma zaman olarak ne bir yerdeydim, ne geçmişte idim, ne gelecekteyim, öznel yanımı çık, egomu çık, benliği çık, niteliğide çık, varlık düzlemiyle bak. Öncemde, sonramda yok benim(varlık boyutuyla). Kısaca gaz bulutları sıkıştı, güneş oluştu, sadece oluşuyor ve kayboluyoruz, tüm bunlar ise niteliğe dair, varlık namına ise hep buradaydım, ortada ve zaman muhteviyatın(varlığın) dışında değil, içindedir(nitelikten soyutlanır)

Birde şöyle deneyim, varlığı konuşturayım;
Hiç bir yerde değildim, ortada idim, ne kendi gerçekliğim dışından bir yerden geldim, ne bir yerlere gittim, zaman mı, benim hareketimden peydah oldu, sebep-sonuç bir bütün halinde içsel hareket ve ilişkilerimden hasıl oluyor, ne geçmişteyim, ne gelecekte, ne de herhangi bir zaman dilimindeydim, ortadaydım, ama her an farklı bir niteliğe BÜRÜNÜYORUM... Kısaca ne zaman olarak geçmiş, ne zaman olarak gelecek yok, sadece ben varım ve hareketli,değişkenim, değişkenliğim ise bir değiş tokuş gibi değil, her şey üzerimde bir formdan başka bir forma, bir nitelikten bir başka niteliğe bürünüyor, işe bütün olan biten bu... Değişiyorum, sadece değişiyorum, geçmiş yok, gelecek yok, sadece bünyemde gerçekleşen nitel değişimler ve nicel değişimler mevcut. Ortadayım, zaman olarak mı, sıfır noktasındayım... Bana sebep, bana önce, sonra aramak anlamsız, çünkü önce ve sonralar benim hareket ve değişimimin soyutlanmasından başka birşey değil... Kısaca siz BANA ÖNCE-SONRA tayin edemezsiniz, siz ancak binbir çeşit niteliğe büründüğüm, nitelikler için bunu yapabilirsiniz, sizin zaman dediğinizde, işte orada, üzerimdeki değişimlerde anlam kazanıyor, önce ve sonrada... Ha unutmuşum hayat dediğiniz nedir ki? Mevcut niteliğin direncidir, harekete, değişime direnç-uyumdur, her şey hareketli, değişken olduğu için sizde etkileniyor, nitel olarak sizde değişiyorsunuz, işte sizin zamanınız bu, hayat mı, nitelikler dünyasında bir savaş-çatışma, etki-tepki, sebep-sonuç... Olabildiğince nitelik-form korunumudur, neye karşı? Zamana mı? hayır, bünyemdeki hareket ve değişime karşı, zate zamanı da bu değişimim yaratıyor(hiç bir şey değişmeseydi zamandan, önce, sonradan, sebep-sonuçtan kim söz ederdi?)! Bir noktadan sonra ise film kopar, aynen paslanan demir gibi, çürüyen elma gibi, çünkü hiç bir nitelik böylesine hareketli ve değişken ortamda, kalıcı olamaz, olamayacak, işte sebep, sonuç işte zaman, önce ve sonra...

Şimdi sizin aradığınız nedir? hep ortadaydım, bir yerlere gitmedim, bir yerden de gelmedim, beni aramayın, ortadayım. Siz bir şey arayacaksanız, ancak benim üzerimde gerçekleşen hareket ve değişimleri ve oluşan-kaybolan niteliklerin nedenlerini arayın. Misal elma neden çürür? Demir neden paslanır? Kayalar neden aşınır?...

Dialectics
26-12-2015, 00:52
Neden sorusu evet N/A, Not applicable.

Bir şekilde bilinç ortaya çıkarmış maddeyiz. Sayet bilinç hakikaten öz filan olsaydı, son on bin yılda degil 13 milyar yıl önce big bangle ortaya çıkardı. Bilinç de yan ürün şüphesiz.

Tek problem gözlemci-gözlenen dualitesi bence. Bilinç ile ilgili tek anlaşılmaz nokta bu. Bu konuyla ilgili olarak Kaku nun Zihnin Geleceği adlı eserini okuyacağım.

Bu arada tam şu an TV'de Arcelik in yeniyıl reklamı çıktı. Celiknaz filan, tek dert daha çok kazanç.. Full nihilist olunca zamanının çoğunu para kazanmaya harcamaya nasıl katlanabilir insan?

Dialectics
06-01-2016, 22:23
Şu kırmızıyı hepimiz aynı mı algılarız, yorumlarız problemi var ya... Bugün ilk bakışta kafamı karıştıran bir husus farkettim. Renk körlüğü denilen hastalık bu felsefi problemin çözümü olabilir mi? Renk körlügü neticede bu hastanin kirmiziyi bizim gibi algilamadiginin ispati... Yine de sizce renk körlügü bu problemi çözmeye yeter mi?

spartacus
06-01-2016, 23:13
Şu kırmızıyı hepimiz aynı mı algılarız, yorumlarız problemi var ya... Bugün ilk bakışta kafamı karıştıran bir husus farkettim. Renk körlüğü denilen hastalık bu felsefi problemin çözümü olabilir mi? Renk körlügü neticede bu hastanin kirmiziyi bizim gibi algilamadiginin ispati... Yine de sizce renk körlügü bu problemi çözmeye yeter mi?
Zaten değinmiştik(en azından değinmiştim)...

Ortada bir problem yok ki... Ortada olan sadece yorum farkı... tabi bu bir problem ise neye göre, kime göre? İşte yine öznel bir meseleyi ele almış olduk...

Neye ve kime göresi değişiyorsa, o mesele özneldir...

Renk konusunda rengin nasıl yorumlandığı değil, konu açısından aslen bizi bağlayan açıkcası kaynağıdır... Kaynak nesnel ise, gerisi yorumdur, özneldir, kişiye göre, görecelidir ve nesnel zemini bağlamaz, yansıtmaz da aslında... Aslında herkes renk körü olsa idi, bu halde şimdi normal görüyor dediklerimize renk körü diyecektik... Renkler ve zevkler meselesi, felsefenin çokta üzerinde duracağı bir mesele değildir.

İdealizm hariç, idealizm için ise doğası gereği fikre-zihne dayalı olduğu için, kişiyi esas-baz alır. Çünkü idealizme göre hiç bir nitelik var değildir, hatta hiç bir madde, hatta nesnel alanda yoktur, gerçek olan zihinsel tasavvurdur... ben der, elmayı kırmızı tasavvur ettiğim için elma kırmızıdır, yuvarlak tasavvur ettiğim için yuvarlak, yumuşak tasavvur ettiğim için yumuşak, tatlı tasavvur ettiğim için tatlıdır. Bu bahisle maddi olan ve niteliği yansıtan her şey benim zihnimin tasavvurudur, gerçekte ise herhangi bir form bulunmaz(!) der.

İdealizmde sonuçta kendi dünya görüşü ölçeğinde gayet tutarlıdır, mesele tutarlılık değil, zeminde, tabanda, bakış açısında açığa çıkar.
Misal bir materyalsit "Dünya yuvarlaktır döner"derse materyalsite göre bu dünyanın gözlemine dairdir, böylelikle dünyaya dair ifade edilebilir, idealizm ise ben der dünyayı varlak ve dönmekte olarak hayal ediyor, tasavvur ediyorum, bu yuvarlaklık dünyaya göre dğeil, bana göredir der...
Haliyle bu tür meselelerde daima ve bıktırana kadar zevkler ve renkler meselesini işler, çünkü bu meseleler kişisel ele alınabilecek yani BEN faktörünün bağlayıcı olacağı meselelerdir ve eğer okuyucu buna ikna olursa, pekala dünyanın niteliği hakkında da ikna olur görüşüdür. Oysa bunlar çok farklı şeylerdir, dünyanın şekli, hareketi kişiye göre değişmez, kişi bunu belirleyemez(işte buna nesnel, gerçek denir), ama renkler, zevkler, tad vb gibi öznel yorumlar kişiye göre değişir, görecelidir(rölatif). Kısaca bu konular biraz hassas konular, insanı tongaya düşürebilir, biz o nedenle hep deriz, felsefenin öznel bir sorunu yoktur, bu meselede bir sorun değil, bir yorumdur, yorum farkıdır diye :) ...

Yıldıztozu
07-01-2016, 00:40
Şu kırmızıyı hepimiz aynı mı algılarız, yorumlarız problemi var ya... Bugün ilk bakışta kafamı karıştıran bir husus farkettim. Renk körlüğü denilen hastalık bu felsefi problemin çözümü olabilir mi? Renk körlügü neticede bu hastanin kirmiziyi bizim gibi algilamadiginin ispati... Yine de sizce renk körlügü bu problemi çözmeye yeter mi?

Hayvanlar da bizden farklı renklerde görebiliyor. Bizim kırmızı gördüğümüzü başka bir hayvan siyah görebilir.
Her şey atomlardan oluşur ama atomların rengi yoktur. Kırmızı elmada da yeşil elmada da aynı atomlar var. Kırmızılık özelliği elmaya ait bir özellik değil. Renkler aslında bizim doğayı algılama ve ayırt etme yöntemlerimizden biri.
Başka bir gezegendeki canlılar belki de ses dalgalarını görebiliyorlardır veya manyetik dalgaları görebiliyorlardır. Buna görmek yerine hissetmek de diyebiliriz. Hatta bu tarz canlılar dünyada bile var. Okyanus derinliklerinde yaşayan canlılarda çevresini anlayabilmesi için evrimle oluşmuş farklı algılama yöntemleri var.
Bir balığın, elektrik sinyallerini kullanarak doğadaki nesneleri ayırt edebildiği gibi, biz de ışığın dalga boyutlarını kullanarak nesneleri ayırt edebiliyoruz. Bu ayırt etme kabiliyetimiz bazen hasarlı olabilir, renk körlüğündeki gibi.

spartacus
07-01-2016, 01:20
Ha gerçekte renk yoktur zaten.. Renk yorumcunun farklı yorumuyla ilgili, aslen yorumlanan ise ışığın frekansı, dalga boyu(gerçek olan bu, kaynak)...

Gerçek siyah ile beyazın tonları(gri) -ki renk değil...
Zaten hep söylenegelir, gerçek sadedir, gerçek çıplaktır, gerçek yorumcunun yorumundan bağımsızdır, öyle ise gerçektir, değilse sanaldır. örneğin gökyüzünün maviliği, nesnel değil sanal gerçektir(belirli bir türün istisnalar hariç tümüne göre, buna da öznel gerçek diyoruz -ki asla nesnel gerçeğin yerine ikame edilemez. Zaten felsefedeki bir çok sorun, daha doğrusu bu konuların sorun edilmesi, öznelciliğin, soyutçuluğun, somutun yerine ikame edilmesidir. Bu hataya ise, kaçınılmaz olarak idealizm(fikre, özneye dayanır) temelli felsefik görüşler düşer...