PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Cübbeli Ahmet’in skandal sözlerine cevap geldi


Neva
03-01-2017, 07:36
Türkiye Satranç Federasyonu, kamuoyunda "Cübbeli Ahmet Hoca" olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü'nün, "Satranç oynamaktansa ateşi tutmak daha hayırlı. Oynayanlar lanetlenmiştir. Bu oyunları oynayacağınıza elinize tesbih alın, sübhanallah çekin" şeklindeki ifadeleri üzerine yazılı bir açıklama yaparken, kendisi hakkında hukuki süreç başlattıklarını bildirdi.

Türkiye Satranç Federasyonu, kamuoyunda "Cübbeli Ahmet Hoca" olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü'nün, "Satranç oynamaktansa ateşi tutmak daha hayırlı. Oynayanlar lanetlenmiştir. Bu oyunları oynayacağınıza elinize tesbih alın, sübhanallah çekin" şeklindeki ifadeleri üzerine yazılı bir açıklama yaparken, kendisi hakkında hukuki süreç başlattıklarını bildirdi.
Türkiye Satranç Federasyonu tarafından yapılan yazılı açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
"TSF olarak, satranç sporu ile ilgili bugün negatif değerlendirmelerin yer aldığı bir videonun internet sitelerine ve sosyal paylaşım sitelerine yansıması üzerine, bu konuda açıklama yapılması gereği duyulmuştur. Videoda yer alan ‘söz konusu kişi'nin satrançla ilgili sözleri kabul edilemez nitelik taşımaktadır ve camiamız tarafından da tepkiyle karşılanmıştır. Birliğe, beraberliğe, barışa ve satranç sporunun felsefesine en çok gereksinim duyduğumuz bugünlerde, binlerce sporcumuzu ve ailelerimizi de etkileyen, ‘Hiçbir temele dayanmayan bu yorum ve değerlendirmeler' ile ilgili Türkiye Satranç Federasyonu olarak hukuki süreç başlatılmıştır. Ayrıca tüm yetkili merciler nezdinde de girişimlerimiz sürdürülmektedir. Türkiye Satranç Federasyonu, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir spor federasyonudur. Satranç sporu, bu ülkenin en gözde spor dallarından biridir. Satranç ailesi ise satrancın hayata kattığı değerlerle büyüyen, aklı ve bilimi esas alan temeller üzerinde yürüyen büyük bir ailedir. Türkiye'de son yıllarda satranç sporuna artan ilgi rakamlara yansımıştır ve şu anda yaklaşık 700 bin lisanslı sporcumuz mevcuttur. TSF olarak hedefimiz 1 milyon lisanslı sporcuya ulaşmaktır. Türk satranç sporcuları, son yıllarda Olimpiyatlardan, Avrupa ve Dünya Şampiyonluklarına kadar ülkemize gurur tablosu oluşturan çok sayıda başarıya imza atmıştır. Satranç, bu topraklarda tarih boyunca çok sayıda devlet büyüğümüzün ve liderimizin de önemsediği ve oynadığı bir spordur. TSF olarak, Türkiye'yi satranç ülkesi yapmak için çıktığımız bu yolda bize en büyük desteği yine değerli devlet büyüklerimiz sağlamıştır ve sözleriyle, dağıttıkları satranç takımlarıyla, katıldıkları organizasyonlarla da bu sevginin, bu sporun büyümesine katkı sağlamaya devam etmektedirler. Önümüzdeki günlerde de satranç sporunun yine tüm güzelliklerinin sergileneceği organizasyonlarımızı camiamıza yakışır şekilde, her türlü ayrıntıyı düşünerek, gerekli tedbirleri alarak, güvenli ve huzurlu bir ortamda gerçekleştirebilmek için çalışmalarımızı büyük bir titizlikle sürdürüyoruz.


http://amkspor.sozcu.com.tr/2017/01/02/cubbeli-ahmetin-skandal-sozlerine-cevap-geldi-573314/

Vefik Sami
03-01-2017, 12:51
Siyasi sınırlar içerisinde yaşamakta olan farklı kültürler, biribirleri hakkındaki olumsuz düşünce ve kanâ'atlerini - Tahrik etmemek, aşağılamamak ve hedef göstermemek kaydıyla - açıklayabilmelidir. Bu, ifâde hürriyetidir ve "suç" gibi algılanıp da mahkeme kapılarına taşınmamalıdır. Taşınırsa, orada düşünce özgürlüğü teoriden pratik'e dönüşmemiş demektir. İnsanların düşüncelerini özgürce ifâde edebilmelerini engelerseniz, içi-dışı başka bireyler yetiştirir, riyâkârlığı artırırsınız.

Bırakınız, Cübbeli Ahmet Hoca ve türevleri kendi inançlarından olan insanlara yine inançlarının gereği gibi hitap edebilsinler. Burada bir sıkıntı, tehlike yok. Tehlike; toplum içindeki bir kesimin, kendi inanç değerlerini tüm topluma cebir yoluyla kabul ettirmeye, o toplumu kendi inancı üzerinden dizayn etmeye çalışmasıdır.

Bu ülkede birilerinin dalkavukluk nedeniyle hüküm giydiğini, cezâ aldığını görmedim.
Ama; dalkavuğa, dalkavuk demenin suç sayılıp, diyenin cezâlandırıldığına bizzat şâhit oldum.
Böyle olunca, ma'alesef "Hukuk Devleti"nden söz edebilmek imkânsızlaşıyor.

Şüpheci Dinsiz
03-01-2017, 14:35
Her verilen bu tür dini propaganda, fetva, bizler için fırsattır aslında.

Koca koca adamlar (Türkiye Satranç Federasyonu başkanı gibi) oturmuş, Cübbeli kişisine cevaplar yazmış.

Bence adam yerine koymaya gerek yoktu. Basitçe;
- Bu adamın akli melekelerinin yerinde olup olmadığının tıbbi tespiti istenebilir.
- Söylediklerinin dinin kitabında kanıtı olup olmadığı sorulur;
* Kanıtı yoksa üfürdüğü ortaya çıkar, Cübbeli prestij kaybeder.
* Kanıtı varsa dininin beş para etmediği ortaya çıkar, dini prestij kaybeder.

Bildiğim kadarıyla satranç meselesi hadislerden gelen akıl dışı saçmalıklardan biridir. Ne var ki, hadisler peygamberin ölümünden 230 sene sonra uydurulmuş Emevi, Abbasi üfürükleridir.

Madem ki hadislere inanılacak, deve sidiği içilmesi gerektiği, Dünya'nın balık sırtında olduğu hurafesi gibi şeyleri Cübbelinin gözüne sokmak gerek. Ta ki uğursuz sesini kesinceye, örümcekli beynini geliştirene kadar.

Sevgiler

RollingStones
03-01-2017, 17:01
Her verilen bu tür dini propaganda, fetva, bizler için fırsattır aslında.

Koca koca adamlar (Türkiye Satranç Federasyonu başkanı gibi) oturmuş, Cübbeli kişisine cevaplar yazmış.

Bence adam yerine koymaya gerek yoktu. Basitçe;
- Bu adamın akli melekelerinin yerinde olup olmadığının tıbbi tespiti istenebilir.
- Söylediklerinin dinin kitabında kanıtı olup olmadığı sorulur;
* Kanıtı yoksa üfürdüğü ortaya çıkar, Cübbeli prestij kaybeder.
* Kanıtı varsa dininin beş para etmediği ortaya çıkar, dini prestij kaybeder.

Bildiğim kadarıyla satranç meselesi hadislerden gelen akıl dışı saçmalıklardan biridir. Ne var ki, hadisler peygamberin ölümünden 230 sene sonra uydurulmuş Emevi, Abbasi üfürükleridir.

Madem ki hadislere inanılacak, deve sidiği içilmesi gerektiği, Dünya'nın balık sırtında olduğu hurafesi gibi şeyleri Cübbelinin gözüne sokmak gerek. Ta ki uğursuz sesini kesinceye, örümcekli beynini geliştirene kadar.

Sevgiler

Maalesef geldiğimiz nokta bu, korkarım daha da kötüye gidecek.
Hedef göstermektir bu.
Ellerine sopayı alıp satranç turnuvası basarlar bugün-yarın.

Yazık.

Saygılar

pianola
03-01-2017, 17:34
TSF'nin bildiri yayınlamak zorunda hissedişi toplumun durumuna ışık tutmuş. Ürkütücü..

bilgivehis
03-01-2017, 17:57
Dünyada en çok açılan ağızlar faşizme hizmet eden ağızlardır.
Bu ağızların sınırı yoktur, o yüzden içindeki zehiri, vahşeti, sapıklığı ortaya dökerler, çünkü faşizmin kendisi de zehirden, vahşetten, sapıklıktan beslenir.
Peki toplum denilen bu güruh çok mu masum sizce, o cüppeli denen sapıktan çok da farkı yok bence, cemaate bak cüppeliye bak bir fark göremezsiniz...

Şüpheci Dinsiz
04-01-2017, 00:43
https://scontent-fra3-1.xx.fbcdn.net/v/t1.0-9/15894695_755099474641275_7790620588971624572_n.png ?oh=a28bc8b5c5b40a8347b3b9196fbb09f0&oe=591E7206

Vefik Sami
04-01-2017, 10:30
Cübbeliye bu denli bodoslama dalmanın bir anlamı var mı bilemem. Satranç ile ilgili olarak söylediklerini tasvip etmek mümkün değil elbette. Birisinden hoşlanmadığımız bir şey duyduğumuzda tepki vermek de normâl. Ne var ki o şahısların beğenmediğimiz düşünceleri neden normâl karşıladıklarını ve hattâ savunduklarını da bilmek gerek.

"Bre yobaz !.. Satranç gibi zekâyı çalıştıran bir oyuna sen nasıl karşı çıkarsın ?"

deyip de "bizdan" olmayana ağzımıza geleni yapıştırmak, birileri bizi eleştirince de düşünce hürriyeti ve demokrasiden dem vurup, o eleştirileeri engellemeye çalışmak; demokratlığı, medeni olmayı geçtim, insan olarak tutarlı bir davranış değildir. Bir yerde durduk yere yangın çıkmaz. Belli bir süre yangını meydana getirecek şartlar oluşur. Bu, genelde uzun bir süreçtir. Sonra, büyükçe bir yangının başlayıp da her şeyi mahvetmesi için sâniyelik kıvılcım yeterli olur.

Bir toplumu meydâna getiren insanlar, belli düşüncelerin veya kültürlerin çatısı altında gruplaşarak farklı topluluklar oluşturabilir. Bu toplulukların zikri-fikir birbirine uymayabilir de. İşte deomkratik olgunluk ve belli şeyleri belli ölçülerde tölâre edebilmeninin önemi burada başlar. Birbirimizle keskin çizgilerle ayrışmadan, birbirimizi düşman bellemeden, aradakı sorunlara çözüm bulmak zorundayız. İnsanları sâkinleştiren en mühim faktör iş imkânları ve ceplerine konan para ise orada demokrat birey yoktur.

Cübbeli'nin satranç'a haram demesinin en önemli nedeni, bir müslümanın vaktini İslâm dışı şeylerle harmasının doğru olmadığına inanmasıdır. Bu mantık bir müzik âleti/enstruman çalma noktasında da böyledir. Hele tasavvufçulara göre müslüman tüm vaktini Allah'ı düşünerek geçirmeli, uykusunda bile kâlbi "Allah, Allah" diye atmalıdır.

Cübbelideki anlayış bu.

Şimdi, adamın böyle düşünmesini önlemek için, inancını da engellemeniz gerekir. Bir inancın "doğru"luğu veya "yanlış"lığını geçtim, çoğu insan inanç olmadan yaşayamaz. Bunların var olmalarının tek gâyesi, inançlarıdır. Şu hâlde, "öteki" ni aşağılayıp dışlamaktan, safları keskinleştirmek ve düşmanlıkları artırmaktan başka bir işe yaramayan "hakâretâmiz üslûbu terk etmek şarttır. Ha, bu dengelere aldırış etmeyip de bildiği türküyü çığıranlara karşı elimden bir şey gelmez elbet.

Ben sâdece uyarımı yapmış olayım.

pianola
04-01-2017, 13:09
Sayın Vefik Sami

Karşı çıkılan Cübbeli'nin inançları değil, ortaya konan ideolojik tahakküm. Kişi istediğine inanabilir, fakat ortaya inancına ilişkin "söylem" koyduğunda bunun karşılığını almasından da doğal bir şey yok, çünkü söylemi temelleyen unsur "inanç", duyusal algıya açık, nesnel bilgi değil. İnanç denilen de özneden özneye farklılaştığına göre, sosyal dizgede uzlaşı olanağı sadece nesnedir, dolayısıyla nesnel olmayan üzerinden siyaset, ancak demogoji temelli faşist hamlelere tekabül eder, bu bağlamda, Cübbeli'nin hamlesi de faşist bir hamledir. Hani şöyle diyeyim, adamın teki yarın bigün "müslüman olmayanı öldürmemek haramdır" dediğinde ne yapmalı, bu "inançların" bir limiti, söylemin bir sonu var mı? Yok, ve bu tip söylemlerin sosyal tabandaki karşılığı, yaşam hakkına hukuksuz müdahaledir, tarihte binlerce kez kanıtlandığı üzere. O halde toplum "laik" olmalıdır, özümsenmesi gereken inanç değil, bilimsel realizmdir, çünkü hakikate en yakın/geçerli/sonuç veren bilgiyi sağlayan metodolojinin bilim olduğu felsefi bir tespittir, bu tespite varışın mümkünatı da, ancak düşüncenin serbest bırakılmasına koşullu, dogmacılığı ise, bu ihtimalin antidotu gibi ele almalı. Bu bağlamda, Cübbeli'ye yönelik eleştirileri asılda bir toplum savunusu olarak görmek gerekiyor.

Bırakınız, Cübbeli Ahmet Hoca ve türevleri kendi inançlarından olan insanlara yine inançlarının gereği gibi hitap edebilsinler. Burada bir sıkıntı, tehlike yok.

Tehlike potensiyali barındırmayan hiç bir şey yoktur, çünkü insan teki, bütünden yalıtık olmayıp, fundamental olarak psikodinamiklerin öznesi olan bir varlıktır. Bu noktada lütfen söylemin karakterini iyi inceleyin; "OYNAYANLAR LANETLENMİŞTİR". Birincisi, inanç, doğası itibariyle, saltıklaştırılan imgelemlerden ibarettir, kişi açısından, dışsaldan edinilen herhangi bir bilinmezlik objesine yönelik tutunum ise, özgün cehaletin koşulladığı bir durumdur. Cübbeli ortaya bir bilgi koymuyor, teste açık olmayan bir kavram koyuyor. İnsan tekinin zihni ise şu doğrultuda bir fonksiyonelliğe sahip; inanç > özgün algı > bilimsel algı. Faşist hamleleri etkinleyen, birinci durumdaki epistemolojik statikleşmenin ürünü ilişkilerdir. İkincisi, "kendi inançlarından olan" kavramı dahi asılda anlamsız bir cümle, çünkü söz konusu sanal kendilikleri-kimlikleri dayatan, zaten monoteist paradigmanın kültürel çıkışlarından beslenen tahakkümün ta-kendisi. Bir de şu var, insanlar "ürüyor", ve nesiller de bu gibi ideolojik dairelerde yetişiyor, yani Cübbeli'nin bu tip söylemleri, toplumun potensiyalini zaten önsel olarak etkiliyor.

NickMickyok
04-01-2017, 13:50
Siyasi sınırlar içerisinde yaşamakta olan farklı kültürler, biribirleri hakkındaki olumsuz düşünce ve kanâ'atlerini - Tahrik etmemek, aşağılamamak ve hedef göstermemek kaydıyla - açıklayabilmelidir. Bu, ifâde hürriyetidir ve "suç" gibi algılanıp da mahkeme kapılarına taşınmamalıdır. Taşınırsa, orada düşünce özgürlüğü teoriden pratik'e dönüşmemiş demektir. İnsanların düşüncelerini özgürce ifâde edebilmelerini engelerseniz, içi-dışı başka bireyler yetiştirir, riyâkârlığı artırırsınız.

Bırakınız, Cübbeli Ahmet Hoca ve türevleri kendi inançlarından olan insanlara yine inançlarının gereği gibi hitap edebilsinler. Burada bir sıkıntı, tehlike yok. Tehlike; toplum içindeki bir kesimin, kendi inanç değerlerini tüm topluma cebir yoluyla kabul ettirmeye, o toplumu kendi inancı üzerinden dizayn etmeye çalışmasıdır.


Üstad, dediklerine katılıyorum. Kendilerini özgürce ifade edebilmeliler ama bir tek onlar kendilerini ifade edebiliyor özgürce.
Bizim gibiler edemiyor. Sorun da burada.
Bizim onlar için istediğimiz özgür düşünceyi, onlar bizim için istemiyor.
Biz ne kadar hoşgörülü olsakta, onlar inançları gereği katı olmakta ısrar ediyorlar.

Vefik Sami
04-01-2017, 14:03
Sn. Pyrrhon;

Ya ben sizi anlamakta zorlanmaktayım, ya da siz yazdıklarımı dikkatli okumuyorsunuz. Lâikliğin olmadığı yaşam biçimleri karanlığa gömülmeye, gelişmiş medeni toplumların baskısıyla asimile olarak yok olmaya mahkûmdurlar. Burada sizinle ayrıştığımız bir husus yok.

Benim arz ettiğim şey; cübbeli kendi inancından olanlara yine inançları gereği olarak; "Şu haramdır, bu değildir" diyebilmelidir. Din ve vicdan hürriyeti anayasa teminâtı altındadır. İnsanlar, inandığı gibi yaşamadıktan, inancını ve kendisini rahatça ifâde edemedikten sonra demokrasiden söz etmek anlamsız olur. Burada yanlış olan; bu insanların tüm toplumu sosyo-ekonomik ve kültürel olarak, kendi inançlarına göre dizayn etmeye çalışmalarıdır. Engellenmesi gereken de budur.


Tehlike potensiyali barındırmayan hiç bir şey yoktur, çünkü insan teki, bütünden yalıtık olmayıp, fundamental olarak psikodinamiklerin öznesi olan bir varlıktır. Bu noktada lütfen söylemin karakterini iyi inceleyin; "OYNAYANLAR LANETLENMİŞTİR".

Cübbeli kendi kitlesine bu şekilde hitap ediyorsa/etmişse, bu elbette yanlıştır. İnanç bireyseldir. Satranç'ın haramlığı, bu oyunu "haram" addeden dinin müntesiplerini ilgilendirir. Bundan çok daha mühim "haram"lar var. Misâl; Müslüman yalan söylemez, çalmaz, zinâ etmez, haksız yere cana kıymaz, dedikodu yapmaz, emânete hıyanet etmez vs. Günümüz müslümanları tüm bu kurallara riayet etmekte midir ? Bunları "ip"lemeyen yığınla "müslüman"(!) var. Böyle oldu diye de yer yerinden oynamıyor. Bırakın adam inacının emirlerini kendi dindaşları ile paylaşsın. Ben, bunda bir mahzur görmüyorum. Ama tüm toplumu İslâmi kurallara göre dizayn etmeye kalkarlarsa yanlış işte orada başlar.

Bizim toplum, inancın da lâikliğinde ne olduğunu/olmadığını lâyıkıyla bilmiyor. Şeriat idâresinde "Büyüklerimiz bilir" demiş yönetime karışmamışlar. Zâten, isteseler de karıştıran olmazdı. Lâiklik ise Devrim-karşı devrim kıskacında toplumca doğru algılanamadı. Netice-i kelâm; İslamcıların da biz lâiklerin de biraz yontulmamız gerekiyor. Süreç yontacak bizleri. Umarım; bu yontulma aşamasında Dimyat'a pirinç'e giderken, evdeki bulgurdan olmayız.

pianola
04-01-2017, 16:15
Sn. Pyrrhon;
Ya ben sizi anlamakta zorlanmaktayım, ya da siz yazdıklarımı dikkatli okumuyorsunuz. Bu başlığa astığım ilk mesajda söyledim. Lâikliğin olmadığı yaşam biçimleri karanlığa gömülmeye, gelişmiş medeni toplumların baskısıyla asimile olarak yok olmaya mahkûmdurlar. Burada sizinle ayrıştığımız bir husus yok.

Benim arz ettiğim şey; cübbeli kendi inancından olanlara yine inançları gereği olarak; "Şu haramdır, bu değildir" diyebilmelidir. Din ve vicdan hürriyeti anayasa teminâtı altındadır. İnsanlar, inadığı gibi yaşamadıktan, inancını ve kendisini rahatça ifâde edemedikten sonra demokrasiden söz etmek anlamsız olur. Burada yanlış olan; bu insanların tüm toplumu sosyo-ekonomik ve kültürel olarak, kendi inançlarına göre dizayn etmeye çalışmalarıdır. Engellenmesi gereken de budur.

Yazınızı dikkatli okudum. Şunu lütfen unutmayın, kendi varlığını ortaya koymuş bir tanrı yoktur, dolayısıyla her şey söylemde, bir alt zeminde de metindedir, o halde ilginin öznesi, metnin kendisi değil, metni yaratan dizge olmalıdır. Bu kavramı temel alarak şunu anlatmak istiyorum, kimsenin kimseye "şu haramdır, bu değildir" deme hakkı yoktur, asılsız kavramlar üzerinden düşüncel felç dayatma hakkı yoktur, bu birisine yalan söylemekle eşdeğerdir, ve tabi ki, söz, söylem de, yaşamı niteleyen fiziksel unsurlardır.

Salt bu tartışmayı örnek alın, benim din kavramına verdiğim içerik bile sizinkinden ayrışıyor. Dinden benim anladığım siyasettir, din denilenin pratikte siyasetten başka bir anlamı yoktur. Bu temelde sizin "ifade" dediğiniz şeye de bir limit biçmek mümkün değil. Örnek olarak, ben kendimi/kendi dinimi (siyasal istencimi) 'ifade etmek' adına, bir başkası tarafından "iğrenç" olarak nitelendirilebilecek aksiyonları savunabilir, hatta azmettirici bir konuma kendimi atayabilirim, dinim bunları gerektiriyor, dilim de onları ortaya koyuyor olabilir. Lakin buna "özgürlük" denemez. Önceki iletimde dile getirmeye çalıştığım gibi, politik ifade özgürlüğü, ancak bilimsel etik ve hukuk üzerinde temellendiği takdirde bir değer içerir. Bu bağlamda da, şunun anlaşılması gerekiyor; duyumsatılmak istenen her ifade, fiziksel bir etkinliktir, o halde "sosyal" bir demokrasi isteniyorsa, politik ifade unsurunu da ancak nesnel bilgi temelleyebilir-temellemelidir, çünkü bilgiye dayanmayan ifade, ancak demagoji olur, dolayısıyla insan denilenin, üretecekse, ancak "bilgisinin-bilgisi" ölçüsünde ve bilimsel analizin konusu olabilen politik söylem üretme hakkı vardır, bunun aksi ise ancak faşizan bir ilişki ağını temeller. Bu bağlamda, sizin deyiminizle, toplumu kültürel ve ekonomik olarak dizayn etmeye "çalışmamaları" da, ihtimal dışı kalır, çünkü inancın sosyal olarak paylaşılması, zaten bu çalışmayı önsel olarak dayatıyor, neticesinde toplumun bilgiyle gelişimi yerine, epistemolojik statikleşmeyle (inançla) gelişimi tertiplenmiş oluyor. Bilgi ve inanç arasında ise kalın bir çizgi var. Son tahlilde, sizin "engellenmesi gerek" olarak işaret ettiğiniz durum, önsel olarak "yaratılıyor", ben de bu yaratıma yönelik yazıyorum.

Cübbeli kendi kitlesine bu şekilde hitap ediyorsa/etmişse, bu elbette yanlıştır. İnanç bireyseldir. Satranç'ın haramlığı, bu oyunu "haram" addeden dinin müntesiplerini ilgilendirir. Bundan çok daha mühim "haram"lar var. Misâl; Müslüman yalan söylemez, çalmaz, zinâ etmez, haksız yere cana kıymaz, dedikodu yapmaz, emânete hıyanet etmez vs. Günümüz müslümanları tüm bu kurallara riayet etmekte midir ? Bunları "ip"lemeyen yığınla "müslüman"(!) var. Böyle oldu diye de yer yerinden oynamıyor. Bırakın adam inacının emirlerini kendi dindaşları ile paylaşsın. Ben, bunda bir mahzur görmüyorum. Ama tüm toplumu İslâmi kurallara göre dizayn etmeye kalkarlarsa yanlış işte orada başlar.

Bu sosyal girişimleri temelleyen ve çoğaltan, "paylaşılan emirler" ve onların koşullar uyarınca içerik yönünden zenginleştirilmeleri değil mi zaten? Ben bu paylaşımların aksine, toplumun felsefeyi, bilimsel realizmi özümsemesinden yanayım, zira uygulamalı bir adalet ve demokrasi, kavganın engellenmesi, haliyle yaşanabilir bir özgürlük, ancak bu sayede temellenebilir. Kısa olarak, sizin anlatınızda görücüye çıkan özgür kimlik düşüncesi, uygulama sahasında geçersiz, kavram hiç bir olguya işaret etmiyor.

Bizim toplum, inancın da lâikliğinde ne olduğunu/olmadığını lâyıkıyla bilmiyor. Şeriat idâresinde "Büyüklerimiz bilir" demiş yönetime karışmamışlar. Zâten, isteseler de karıştıran olmazdı. Lâiklik ise Devrim-karşı devrim kıskacında toplumca doğru algılanamadı.

Doğal bir sonuç doğru algılanamamış olması, çünkü monoteist siyasetin ahlaki taleplerinin baskısı altında yüz yıllar boyu yoğurulmuş bir zihinsel felç durumu söz konusu. Bu temelde, öte dünyacı tüm hümanist kimlikleme çabalarını, olmayan ötekinin dayatımı üzerinden birilerinin ajandasını zenginleştiren politik inşalar olarak tanımlamak gerekiyor, şunu yapma, bunu yap, o kötü, bu iyi, böyle yapmazsan cıss olur, böyle yaparsan Allah katında yükselirsin, burada emirlere uy, son gülen sen ol vs. vs. Bu tür, insan denilene yönelik, düşünceyi engelleme girişiminde bulunan demagoji temelli tüm varoluş-tarzı politikalarını alenen reddetmek gerekiyor. İnsan zaten hem etik, hem de epistemolojik bir varlık, doğası gereğince de 'iletişen' bir varlık, ve onun erdemlerini yaratan ancak içinde yaşadığı toplumun durumudur. Bu ortamda, belli bir varoluş tarzının yüceltilmesi, ve bu yönde söylemler üretilerek ideolojik tahakküm uygulanması ise, körüklenen cehaletin hiçe hibe ettiği hayatlar ve sosyal kavgadan başka herhangi bir sonuca ulaşamaz, tarihte de ulaştığı görülmemiştir. Son tahlilde tüm kimlik politikaları ortadan kalkmalıdır, anlayış çapının genişletilebilmesinin, bilimsel düşüncenin özümsenebilmesinin başka bir ihtimali bulunmuyor.

Vefik Sami
04-01-2017, 23:04
Sn. Pyrrhon;

Hayat felsefenizi savunmanıza bir diyeceğim yok. Ne var ki, mevzûyu ele alış biçiminiz bizi bir Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu münâkaşasına götürmekte. Ben bu "pilav"a kaşık sallamam. Sonu gelmez iddia ve polemiklerden uzak durmuşumdur hep. Bir Tanrı var da O kendisini bir madde benzeyeşinde göstermek istememişse, hiç kimse yine O'na rağmen, bir "ıspat" dâvâsı güdemez. Evet, biz inanırlar bir Tanrı'nın "olabilirliği" ihtimâline dayanarak inanıyoruz. Eğer Güneş'i Ay'ı gördüğümüz gibi görebilseydik, bilir olurduk ve inanca gerek duyulmazdı.

Sizler ve sizin gibi düşünenlerin açmazı da şu: İdrak edebildiğimiz bir âlem dışında, bizden farklı yapı ve boyutta başka âlemler de olabilir. Bizler yapısal olarak o âlemleri farketmeye müsâit olmadığımız için bilemiyor olabiliriz. Bu cümleden olarak, bizim bilemediğimiz şeylerin de olmayacağını iddia etmek, pratikte "doğru" gibi görünse de bu sav mantıken ârızalıdır. Daha önce örneğini verdim. Bir elektronik devreye uygun olarak hazırlanmış çip'in zekâsı-şuuru olsa, o çip ancak bağlı olduğu devreyi idrak edebilir. Çünki içinde bulunacağı ortama uygun olarak hazırlanmıştır.

Ne daha azı,
Ne de daha fazlası.

Şimdi o çip'in kavun-karpuzdan, cinsellikten, duygusallıktan, acı veya kederden bihaber olması, bu saydıklarımın var olmadığı anlamına gelmez. Sizler sanki tüm kâinatın ıcığını-cıcığını incelemişsiniz de artık keşfedilecek hiç bir şey kalmamış gibi iddialı sözler etmekte, "Tanrı yok" derken, belkide farkında olmadan kendinizi kainatın merkezine koyup, varlığınıza "Tanrı" rolü biçmektesiniz. Nesnel olarak algılanamayan bir şeyi ıspata kalkmak, en hafif deyimle "saf"lık olur. İnanç subjektiftir ve ıspatlanamaz.

Size hak verebileceğim tek konu şu: Kimin özgürlüğünün nerede başlayıp, nerede bittiğine dâir keskin-net çizgiler yok. İnancı ile hareket eden kitlelerin zaaflarını kullanıp, onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren din simsarları olduğu müddetçe, endişe duymakta haklısınız. Ama; insanlara "inanmayacaksınız" da diyemezsiniz. Yapılacak en iyi şey; yığınları kendi inançları dâhilinde birbirlerine en az zarar verecek düzeyde tutabilmektir. Bunu sağlayacak eldeki tek sistem de lâikliktir. Hekesin ortak paydası lâiklik olmalıdır.

pianola
05-01-2017, 01:48
İletim hayat felsefem değildi, benim hayat felsefem bu başlığa yazageldiklerimden çok ama çok daha basittir.

Siz "demokrasi" dediniz, ben de demokrasiyi hakkaniyetle tesis edebilmek adına, gerekli olduklarını düşündüğüm bir takım biçimlemeleri aktardım, bu kendimin bir demokrat olduğu, veya öznel dünyamda bir demokrasi aşığı olduğum manasına gelmiyor, ben sadece topluma ve onun gözlemleyebildiğim _belki ütopik de olsa_ potensiyaline göre yazmaya çalışıyorum. Sizce köktendinci bir toplumda demokrasi olursa, buna demokrasi mi denir, yoksa çoğunluğun diktatörlüğü mü denir. Köktendinciliği türeten kimlikleme süreçleri, ne gibi faktörler üzerinde gelişiyorlar? Dikkat ederseniz, kimlik politikalarının ortadan kalkmaları gerektiğini söyledim, oysa bugün batıda bile demokrasi denilen uygulamanın ihtiyacı olan en temel şeylerden biri de "kimliktir", çünkü bir "suçluya işaret" olanağı yaratılmadan, demokrasi zaten fiziken mümkün olmaz. Bu bağlamda, ben ancak kimliklenmenin hangi yollarla tesis "edilmemesi" gerektiğine bir atıfta bulundum (siz belki kaçırdınız), ve bu atıf kanalıyla da aslen sizin din ve vicdan kavramlarını özdeşleştirmenizi eleştirdim. Kullandığımız kelimelerin ne tür dizgelerden türediklerini iyi saptamış olmak gerekiyor.

Size, "Vefik Sami! Vicdan nedir?" dersem bana nasıl bir cevap verirsiniz? Şunu görmek gerekiyor, vicdan kavramı, bugün hem din, hem de seküler paradigma tarafından utilize edilen bir kavramdır. Öte dünyacı ideolojilerin altında gerek zihnen gerek finansal olarak ezilen kitle, bu kavramın alışverişini "tanrı" üzerinden yaparken, dünyeviler onu insan tekine indirgeme çabasındadır. Benim merak ettiğim şu, acaba vicdan kavramının ne'liğine, nereden gelmişliğine yönelik herhangi bir soruşturma sosyopolitik dizgelerde hiç söz konusu oldu mu?

Ben şöyle düşünüyorum, insan, iyiye yönelimli varlıktır, bu temelde de vicdan denilen, zaten cehaletin körüklediği ideolojik tahakkümlerin ürettiği rezilliklerin kucağında doğmuş bir kavramdır, ve sizin "liberal kimlik + ifade özgürlüğü" talebinizi temelleyen dahi bu aşikar noktadır. Bu bağlamda vicdan asılda demokrasiye bir temel teşkil etmiyor. Nihayetinde demokrasi dediğiniz de sadece, çoğul kimliklerin tekil organizmalara indirgenmesi, bu indirgenmiş biçimlerin de eşitlik ve hukuk dairesi içinde "savaşmasından" ibaret bir yönetim biçimidir. Demokrasi, ne topluma, ne de bireye düşüncel dürüstlük getiren bir şey değildir. DÜŞÜNCEL DÜRÜSTLÜĞÜ SAĞLAYAN TEK UNSUR BİLİMDİR, bilimden toplumsal düzeyde faydalanabilmenin koşulu ise, doğru bilginin, varlığı kendi öznesinde rasyonalize eden özneden edinilmediğinin anlaşılması uyarınca, demagoji olanağının imhasıdır. Demokraside demagoji yok mu? Her türlüsü var. Demagoji ise pratikte hayat hırsızlığıdır. Bu yüzden benim savunabileceğim demokratik uygulamalar, idealist paradigmanın tahakkümü altında zaten pek mümkün değiller.

Kendi adıma şunu söylemem gerekiyor, benim siyasi teorilere ayıracak zihinsel bir enerjim ya da kapasitem yok, bu konularda okuma da yapmıyorum, dolayısıyla bir spartacus ayarında pratik yazılar yazmamı beklemeyin, düşüncelerimi sadece gözlemlerimde temelliyorum, ve politikanın her çeşidinden de nefret ederim, bu bağlamda kendi politik görüşlerime sadece bilimi temel alıyorum. Bu temelde de, çağın demokrasisinin "farklılıklara saygı" veya "birlik-beraberlik" gibi gülünç sloganlarına abone olduğumu da söylemem pek mümkün değil, çünkü sloganlara inanmam. İlginç şekilde şu anlaşılmıyor, kimlik denilen zaten paylaşamazcılığın isimlendirilmesinden başka bir şey değildir, buradan hareketle de benim nazarımda sözdeki demokrasinin bir ön-koyutlaması olan "farklı kimliklere saygı" türevi sloganlar, ancak faşist temelli ideolojilerin "hoşgörü" ambalajıyla kitaba uydurularak tekilleşmeleri ve uygulamaya sokulmalarına tekabül ediyor. Nihayetinde, demokrasiye yönelik ihtiyacı doğuran da, insan denilen varlık kipini yücelten/önceleyen, hümanist/hüman'ı-içeriklendirici ideolojilerin çatışması-istemidir, bunların dinci veya dinsiz olması da bir şeyi değiştirmiyor, bağlayıcı husus; demokrasinin, bilgi için nesneye bakıldığı anlamına gelmediği, ve gel(e)meyeceği. Şayet demokrasi, sosyopolitik düzlemde bilimsel düşünceyi tesis etmeye muktedir değilse, onun, en azından köktendinci bir sosyokültürel dizgeye ilişkin olarak, öyle fazla matah bir şey olmadığını söylemek de mümkündür.

Tanrı ve inanç hususlarına gelince, değerli spartacus şunu söylüyor; "gerçek bir inancın önünde saygıyla eğilirim", bende farklı bir duruşta değilim, olmak mümkün mü? İnsan, hassas duyumsamaları olan etik temelli epistemolojik bir canlı türüdür. Fakat şu gözden kaçmamalı, insanın iletişim sahasında "her şey politiktir", dolayısıyla size şu noktada katılıyorum, -inanç bireyseldir-, ancak monoteizm, siz farkında olmadan bu bireyselleği elinizden söküp alıyor. Verili sistemde sizin inanacağınız kaideleri dahi size bildiren-dayatan bir başkası. Bunun da pratikteki karşılığı, standart evrensel BİRlik/tekillik düşünümünün, teopolitik metinlere indirgenmesidir. Bu indirgemenin türettiği birlik fantazmları ise, bir cümle evel de değindiğim gibi, inanç isteminin "dışsal" olarak konuşlandırılmasına tekabül ediyor (dışsal=isimsel), ve bir şeyi isimlendirmek demek, o şey üzerinde kurulmak istenen hakimiyet demektir, ki özne-iktidar ilişkisinin niteliği de buradan doğar.

Bu bağlamlarda ben size, _en azından bu tartışmada_ "tanrı var" veya "yok" demiyorum (demek istesem bile), sadece isimlerin bir "asıl" olmadıklarını söylüyorum. İsimlerden "asıl" yaratılırsa, sizin de belirttiğiniz gibi, kendisi ve kendi koyutlamaları zaten limitli bir varlık türü olan, bu sebeple de doğayı bütünsel olarak ortaya koyması zat-en ihtimal dışı olan insan, bu "sahte" asıldan kendisine "asli" bir pay çıkarmış olur, ve bu da metafizik bir hiyerarşi olanağı yaratır; monoteizm>efendi-köle, dikkat edin, ateizm dahi buradan doğuyor, çünkü bu sadece faşist bir varoluş biçiminin türeyiş noktasıdır, faşizm ise hayat çalmaktır. Oysa asıllık, işaret edilebilecek bir "kendilik" barındırmadığı için asıl sıfatını hakeder (doğa!), çünkü biçimler ancak dizgelerde oluşuyor, demek ki mantıken bir tanrı olsa bile, insan onu dile getiremez, çünkü böyle bir hakkı ya da olanağı yok, buradan da anlaşılır ki, dile ya da metne gelen şey kesin olarak tanrı değildir. Dile gelen şeyin bir asliyet olduğunun savlanması ise (örnek; Kuran-ı Kerim ve onun Allah'ı), insan bilgisinin, kendi varlığını öncelediğinin iddiasıdır aynı zamanda. Oysa ne demiştik, bilgi, ancak nesnelden soyutlanmışsa doğru/geçerli bilgidir, bunun aksini iddia etmek için epeyce metafizik saçmalama üretmek gerekiyor..

aliyarasfal
05-01-2017, 02:11
Sevgili Vefik Sami;

Bizim açmazımız olduğu iddianız kusura bakmayın çok trajikomik duruyor. Açmaz bizde değil sizde ve örneğinizde.

Bakın dostum, çip ile siz aynı yapıtaşlarından oluşur, (madde) maddenin özellikleri dışına taşamaz, çipteki işlem olayının (bilinç seviyesi diyelim) bir adet tanrı beni yapmıştır seviyesine ulaşabiliyorsa( iddianızın eksikliği) merak buyurmayınız madde nediri(enerji ve türevleri-etki-tepki-algı vesaire) rahatlıkla çözümleyip, ulan bu beni yapan ahanda şu, aynı haltız derdi. Tanrı mıyız sizce? Evren gezme hastalığınıza hayranım. Ne olacağını sanıyorsunuz dostum, madde olmayan (çip ve insan ve duygu-düşünceler aynı haltın farklı renkleridir, yani farkı formu, enerjidir) ammaa maddeyle etkileşebilen bir şey olacağını mı? Bunun imkansızlığınızı anlarsanız zaten çiple-insanı aşacak (madde dışı) örneğiniz olurdu.

Buyrun şu ileri sürdüğünüz iddianın bu güne dek binlercesi uydurulmuş tanrı- inanç kavramlarındaki gerçekliği sizce ne kadardır? Sıfır.

Bakın dostum madde olmayıp maddeye etki edebilecek bir şey yoktur, evrenin bilinmezliği masalınızda anlamsız, çünkü bu evren dediğiniz zaten madde ve türevi. Efenim madde biçimi, farklı formu falan filan. Farketmez, o halde evrenin bir parçası, çipin tanrısı insan kadar tanrı (sizce maddeye bağımlı olan biz tanrı mıyız) olur. Yani en fazla farkı bir formu ve zekası vesaire olur, bu onu uzaylı yapar, tanrı yapmaz.

Şu tanrı dediğinize bu kadar akıl ve mantık dışı yük yüklemeyin. Hiç bir veriye sahip olmadığınız bir sanrıyı olasılık hesabına sokmaya çalışıyorsunuz ve verdiğiniz örneklermaddeyi aşamıyor, dışına taşamıyor, maddeyi kanıtlıyor amma madde olmayıp maddeye etki edebiliyor. Çok merak ediyor insan hali ile, siz düşüncenin dahi maddeye bağımlı, ona has bir özellik olduğunu göre göre nasıl oluyorda kaynaksız inanç(sanrı) öne sürüp birde bizim çıkmazımız olduğu iddiasını madde üstünden ileri sürüyorsunuz?

İnanmak mı istiyorsunuz? Sorun değil, ama bize evrenin (enerji ve biçimleridir varlıklar) gizeminden bahsedip birde madde türevleriyle tanrı denilen (hiç bir bilgisine ratlanmadan varlığı iddia edilen) bir kavramı katrilyonlarca uydurulabilecek(kişi başı) hezeyanlardan farkını ortaya koymadan subjektif yaklaşımınızı , hem akla hem mantığa hemde bilime bilgiye aykırı örneklemenizin arkasından bizlere olmayan çıkmaz sunmaya kalkmanızı şiddetle kınıyorum.

tartışmak istemiyorsanız sorun değil.

Şimdilik saygımla gittim...

Vefik Sami
05-01-2017, 13:28
İnanmak mı istiyorsunuz? Sorun değil, ama bize evrenin (enerji ve biçimleridir varlıklar) gizeminden bahsedip birde madde türevleriyle tanrı denilen (hiç bir bilgisine ratlanmadan varlığı iddia edilen) bir kavramı katrilyonlarca uydurulabilecek(kişi başı) hezeyanlardan farkını ortaya koymadan subjektif yaklaşımınızı , hem akla hem mantığa hemde bilime bilgiye aykırı örneklemenizin arkasından bizlere olmayan çıkmaz sunmaya kalkmanızı şiddetle kınıyorum.

tartışmak istemiyorsanız sorun değil.


Tanrı'nın varlığı-yokluğu noktasındaki tartışmalara neden müdâhil olmadığımı defa'atle arz etmiştim. Son cümleniz beni "konuşuyor ve kaçıyor" konumuna düşürdüğü için yinelemek zorundayım. İnanç; kişide oluşan bir takım bilgi, tesbit, ön kabûl ve kanâ'atler toplamıdır. İşin ön kabûl ve kanâ'at kısmı da ancak o kanâ'atlerin mantıksal temellerini vurgulama bâbında bir yere kadar münâkaşa edilebilir. Nesnel olarak sonuca ulaşılamaz. Bu itibarla da bizler Tanrı'yı madde/nesne içine "gömülü" gibi varsayıp, böyle aramak yerine O'nun ilmini ararız.

Güneşi sâdece öğle vaktinde görüp sonra uykuya dalan birine Güneşin rengini sorsak en yakın ihtimâl olarak "sarı" diyecektir. Akşama yakın uyanıp da sabaha doğru uyuyan brine sorsak "Kırmızı/kızıl" der. Bunlar Güneşîn rengi hakkında tartışabilirler. Çünki Güneş inanılan değil, bilinen bir şeydir.

Tanrı'nın varlığı noktasında başlatılan münâkaşalar bir müddet sonra tarafların "zekâ-bilgi" yarışına dönmekte, tâbir-i âmiyâne ile "en uzağa işeme" modunda bir cedelleşme başlamaktadır. Hattâ tartışan tarafların medeni olma düzeyine göre aralara sepiştirilen; dalga geçme, alay edip-aşağılama, sinkaf vs. ana mevzûnun yerine bile geçmektedir. Bu örneğim tamâmen tesbit amaçlıdır. Şu ya da bu kişi kasdedilmiyor. İslâm'a eleştirel yaklaşımda bilgi ve birikimlerinden istifâde ettiğim kişilerden birsiniz. Misâl - Beklememekle birlikte - sizden bu tip bir karşılık görsem, muhatap olmamaya özen gösteririm.

Beni kınıyor olmanıza bir anlam veremedim doğrusu. İnsanların açmazları olur, olacaktır da. İmzanızdaki "soru"lar, açmazlara çözüm bulmak amacıyla sorulur. Açmaz, mutlak değil, konjoktürel bir anlam ifâde eder. Bu gün için cevapları olmayan hususlara, gelecekte çözümler bulunabilir ve onlar artık açmaz olmaktan çıkar. Benim inanç algım içerisinde kendime göre cevabı olan hususlar olduğu gibi, hâlen cevap bulamadığım hususlar da var. Bir münâkaşa esnâsında birsi bana bu durumdan söz etse, bunu kabullenirim ama sinirlenmem. Tabi benim sıkıntılarım/açmazlarım, doğru dürüst ifâde edilmek yerine, alaycı bir üslûp ile aşağılayarak dillendirilmemişse.

Ha, benim penceremden "açmaz" olarak görünen, sizin pencerenizde çözülmüş bir problem olabilir. Ne var ki bunu kınamadan da belirtmeniz mümkün idi.

Evren gezme hastalığınıza hayranım.

Evreni dolaşacak teknolojik altyapıya henüz sâhip olamadığımıza göre, siz ne ile gezip tüm evren hakkında net bir bilgiye sâhip oldunuz ? Tatlı cadı sementha'nın süpürgesi ile dolaşmadınız sanırım. :) Hepimiz eldeki bir takım bilgileri referans alarak, akıl yürütüp tahminlerde bulunmaktayız. Ha, siz diyorsunuz ki; "Şu an teknik olarak farkında olmadığımız şeyler de maddeye âittir ve maddenin farklı türevleridir. Madde dışı bir şey yoktur."

İyi de şu fikir de size ait değil mi ?


Bakın dostum madde olmayıp maddeye etki edebilecek bir şey yoktur

Siz ve ben birer "madde" olduğumuza göre madde olmayanın maddeye etki edemiyeceği sonucuna nasıl varmaktasınız ? Eğer madde olmayan maddeye etki edemiyorsa, maddenin de olmayanın niteliği konusunda net-tartışılmaz bilgilere sâhip olmaması gerekmez mi ? Şimdi, "Sen de inanarak aynı şeyi yapmıyor musun ?" derseniz, ben Tanrı'yı tüm nitelik ve gücüyle Tanrı olarak bildiğimi ifâde etmiyorum: Böyle bir iddiam olsaydı, "Tanrı" olmam iktizâ ederdi. Sâdece inandığımı söylemekteyim. Siz ise "bilgi" den söz ediyorsunuz. Aradaki en mühim fark bu. Tanrı'yı nesne gibi görüp-bilseydik, Tanrı da bir madde-nesne olurdu.

Çip örneği sıradan/basit bir örnekti. Çip'in, içinde bulunduğu ortam gereği bir Tanrı fikri taşıması mümkün değil. Çünki; her şey kendi ortamıyla uyumlu olmak zorundadır. Daha önce de ifâde etmiştim.

Ne daha az,
Ne de daha fazla.

Çip'in "Tanrı"sını düşünmesi ve oradan insana ulaşması bence çok zorlama yorum olmuş.

Bakın dostum, çip ile siz aynı yapıtaşlarından oluşur, (madde) maddenin özellikleri dışına taşamaz,

İçinde yaşadığımız ortamı, evreni madde temelinde gören ateistler ile, "olmayan şey"e - Tanrı - inanan biz inanırlar da aynı yapıtaşındanız. Ama bu sizle beni "aynı" yapmıyor değil mi ? Galile'yi düşünceleri nedeniyle mahkûm eden Orta Çağ dogmatizmi ile Galile'yi aynı kefeye koyar mısınız ? Temelde aynı özeliklere sahip olsak bile fnksiyonel olarak ayrışıyoruz. Dünyadaki tüm nebâtat - acı, tatlı, zehirli, faydalı - hepsi aynı sudan nasiplenir. Ama hç biri yapı, şekil ve fonksiyon olarak birbirine benzemez.

Çok merak ediyor insan hali ile, siz düşüncenin dahi maddeye bağımlı, ona has bir özellik olduğunu göre göre nasıl oluyorda kaynaksız inanç(sanrı) öne sürüp birde bizim çıkmazımız olduğu iddiasını madde üstünden ileri sürüyorsunuz?

Sizin "sanrı" diyerek inceden alaya alıp aşağıladığınız şeye ben "inanç" diyorum. Bunu defâlarca yaptığınız halde ben sizi kınama gereği duymamıştım. Tarışmada ciddi olan birinin satır aralarında o paragrafla ilgili, - Belki de maksadı aşan - o paragraf ile sınırlı kalması gereken ifâdelerine tepki göstermem. Ama her mesajda sürgit devam ederse, muhatabın maksadının "üzüm yemek" değil, "Bağcı dövmek" olduğu kanâ'atine ulaşır ve cevap vermem. Çünki artık o noktadan sonra tartışma, tartışma olmaktan çıkıp kavgaya dönüşecektir.

Buyrun şu ileri sürdüğünüz iddianın bu güne dek binlercesi uydurulmuş tanrı- inanç kavramlarındaki gerçekliği sizce ne kadardır? Sıfır.

Hiç bir "iddia"nın sâhibi değilim sn. aliyarsafal. İddialar, ya nesnel temele dayanmalıdır. Ya da soyut da olsalar, mantıksal açıdan aksi iddia edilemeyecek argümanlar içermelidir. Ben, inancım ile ilgili olarak bana yöneltilen suallere cevap vermeye çalışırken, yine kendi inancımın dayandığı fikirsel-düşünsel temelleri izâha gayret ediyorum. Okuyan, bunları kabul etmek zorunda değil. Bana âit, bana özel hususları tartışmam da bütünüyle "abesle iştigâl" olacaktır.

Şu tanrı dediğinize bu kadar akıl ve mantık dışı yük yüklemeyin. Hiç bir veriye sahip olmadığınız bir sanrıyı olasılık hesabına sokmaya çalışıyorsunuz ve verdiğiniz örneklermaddeyi aşamıyor, dışına taşamıyor, maddeyi kanıtlıyor amma madde olmayıp maddeye etki edebiliyor. Çok merak ediyor insan hali ile, siz düşüncenin dahi maddeye bağımlı, ona has bir özellik olduğunu göre göre nasıl oluyorda kaynaksız inanç(sanrı) öne sürüp birde bizim çıkmazımız olduğu iddiasını madde üstünden ileri sürüyorsunuz?

Daha önce benim Tanrı'ya olan inancımın hareket noktasının "olasılık" olduğunu söylemiştim zâten. Şu anda kişisel olarak, olasılıktan çok daha fazlasını düşünmekte, idrak edebilmekteyim. Bu durumun "bana özel" olması da inancın bireyseliğini ortaya koymaktadır

Saygılar.

Neva
05-01-2017, 13:51
Mesele Cubbeli'ye bodoslama dalmak gibi basit bir olcek degil.
Mesele, dinci, dindar veya dinsiz, ateist vs. birinin satranc oynayabilirligi veya satranc oynamayi sevmemesi de degil. Mesele, dine iliskin, liderinin olumunden bilmemkac yil sonra yazilmis, Emevi vs. ufurmelerinin ve uzantilarinin, Arabin putunun (burada genel olarak Arap kimligini asagiladigim filan dusunulmesin, onlarin icinde de gayet aklibasinda insanlar var, bahsedilen baska bahistir) topluma somuru veya birbirini kirdirma babinda lanse/arac edilmesi.

Satranc oynarsaniz lanetlenirsin.
Televizyon seyretmek gunahtir.
Depremler kot giyen kadinlar yuzunden basimiza gelir.
Namaz kilmayanin asilmasi caizdir.
Bilmemkim bilmemkim'den nakledilene gore;
Insan yakilmasi caizdir. Oteki;hayir filancadan nakledilene gore caiz degildir.
Hamile kadinin sokaga cikmasi terbiyesizliktir.

Cubbeli bu bahislerin icinde sadece ve sadece bir ornektir. Ve dahi bizim tartismalarimizda da, islerken ele aldigimiz, toplumda populer bir dini kimliktir. Diger adlari da tek tek saymamiza gerek yok sanirim, zira Cubbeli'den cok sayida var, tarikat cemaat lideriyim diye ortada gezinen, kafasina gore fetva veren.Insana iliskin, siradan ozgurluk ve hak babinda, bunlarin bir kisim dinci tarikat, cemaat onderleri diliyle, dillendirilmesi, nasil normal karsilanacak? Normallestirme adi altinda mi?

Vefik Sami
05-01-2017, 14:55
Sn. Neva;

Ben de Cübbeli'nin verdiği "fetva"ların doğru olduğunu söylemedim. Günümüz artık 1400 yıl önceki şartları taşımıyor. Bilmem kimin ağzından çıkan sözü "Tanrı emri" şeklinde algılayanlar olduğu gibi, müslüman oldukları halde, iyice anlayıp dinlemeden bu tip üfürmelere itibar etmeyenler de var. Bunları yasaklamaya, engellemeye kalktığınızda, daha beteri oluyor. 28 Şubat sürecindeki höykünmeler, birilerini "mazlum" durumuna düşürürken, başımıza bir tek parti despotluğu musallat etti. O günlerin "mazlum" ları bu günlerin muktedirleri olarak zulmetmeye başladılar.

Tepkinin kendisine değil, gösteriliş biçiminedir itirazım.

Bir ateist, "Dinci-yobaz" tüm sesleri keselim" derse, bir dinci de "Allah'ı inkar eden tüm dileri keselim" deme hakkını kendisinde bulur. Bu tip sorunlar, efelenmeyle, hakâret edip aşağılamakla çözülmez. Eskilerin deyimiyle, "Uhûletle ve suhûletle" zamâna yayarak halledilmeli. Bunun ilk adımı da tarafların birbirinin varlığına tahammül ederek yaşamayı öğrenmesidir. Türk toplumu olarak hepimiz sanki bir tür "konuşma hastalığı"na yakalanmış durumdayız.

Herkes konuşuyor.
Herkesin bir fikri var.
Dağarcığında "çözüm" olmayan hiç kimse yok gibi.

Ama; hâlen düşmanlıklar sürüyor. Terör ocakalar yıkıyor. İnsanların mühim bir kısmı açlık sınırının da altında yaşıyor. Ülkede terör ve ölüm arttıkça AKP güçleniyor. Başka bir siyâsi parti iktidârında olsaydı bu yaşananların onda biri, memlekette yer yerinden oynamıştı. Esas odaklanılması gereken bu.

Tanrı olsa da olmasa başımızdaki bu sıkıntılı süreç devam edip gidiyor.

Vefik Sami
05-01-2017, 16:35
İletim hayat felsefem değildi, benim hayat felsefem bu başlığa yazageldiklerimden çok ama çok daha basittir.

Mümkündür .
Hayat felsefenizi bir "Anayasa"ya benzetirsek, bu başlıkta ele aldığınız hususlar da o "Anayasa"ya uygun olmalı değil mi ? Benim de kasdım bu idi.

Siz "demokrasi" dediniz, ben de demokrasiyi hakkaniyetle tesis edebilmek adına, gerekli olduklarını düşündüğüm bir takım biçimlemeleri aktardım, bu kendimin bir demokrat olduğu, veya öznel dünyamda bir demokrasi aşığı olduğum manasına gelmiyor, ben sadece topluma ve onun gözlemleyebildiğim _belki ütopik de olsa_ potensiyaline göre yazmaya çalışıyorum

"Demokrasiyi hakkâniyetle tesis" derken neyi kasdettiğinizi anlamadım. Bu itibarla şimdi yazacağım şey size bir "cevap" olmayıp Demokrasi kavramını algılama biçimimin bir parçasıdır.

Herkesin aynı düşündüğü, tek sesliliğin olduğu yerde görece bir 'huzur'dan bahsolonsa da buna Demokrasi denmez. Demokrasi, bir siyâsal sistem değil, medeni toplumların yaşama kültürüdür. Bu kültür, farklılıkları özümsemeyi, hazmetmeyi, birlikte yaşamayı şart koşar. Kendi siyasi düşüncesini egemen kılma adına demokrasinin sağladığı hak ve özgürlüklerden faydalanmanın, demokrat olmakla uzak-yakın ilgisi yoktur. Benim kasdım da bu değildi zâten

Sizce köktendinci bir toplumda demokrasi olursa, buna demokrasi mi denir, yoksa çoğunluğun diktatörlüğü mü denir. Köktendinciliği türeten kimlikleme süreçleri, ne gibi faktörler üzerinde gelişiyorlar?

Ben bu satırları okumamış olayım. Demokrasi bir ülkenin siyasal yapısının değişmesiyle ya da siyasi ve hukûki altyapsının kurulmasıyla gerçekleşmez. Ülke insanlarında vatandaşlık bilinci ve toplumda demokrasi kültürü oluşmasıyla gerçekleşir. İnsanlar, Demokrasiyi gerçekten Demokrasi olarak içselleştirmediği, her birey veya grup sahip olduğu özgürlükleri kendi siyâsi emelleri için kullandığı müddetçe, orda Demokrasi yoktur. "Halisünasyon Demokrasi" vardır

Dikkat ederseniz, kimlik politikalarının ortadan kalkmaları gerektiğini söyledim, oysa bugün batıda bile demokrasi denilen uygulamanın ihtiyacı olan en temel şeylerden biri de "kimliktir", çünkü bir "suçluya işaret" olanağı yaratılmadan, demokrasi zaten fiziken mümkün olmaz. Bu bağlamda, ben ancak kimliklenmenin hangi yollarla tesis "edilmemesi" gerektiğine bir atıfta bulundum (siz belki kaçırdınız), ve bu atıf kanalıyla da aslen sizin din ve vicdan kavramlarını özdeşleştirmenizi eleştirdim. Kullandığımız kelimelerin ne tür dizgelerden türediklerini iyi saptamış olmak gerekiyor.

Kaçırdığım bir şey yok. Belki de birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. Kimlkisiz insan veya toplum olmaz. Ütopik düşünceler peşinde koşmak vakit kaybıdır. Bizleri belki "tatlı" hayâlere daldırır ama; pratikte hiç bir yararı yoktur. Faklı kimlikler ve o kimliklere bağlı kültürler, birbirleri arasındaki farklılıkları kabul ve hazmederek yaşamayı öğrenmeli. Demokrasi ve lâiklik kavramlarının ehemmiyeti de burada bulunmaktadır. Bilgi ve teknolojiye dâir süreçler, kültürel değişimlere göre çok daha hızlı işler. Bu itibarla "Kimlikleri yok etmek" yerine, o kimliklere farklılıklarıyla birlikte bir arada yaşamayı öğretmek daha gerçekçi ve uygulanabilir bir durumdur

Size, "Vefik Sami! Vicdan nedir?" dersem bana nasıl bir cevap verirsiniz?

Çok basit.
Sana yapılmasını istemediğin kötülüğü başkasına yapma.
Bunun temeli de empati ve merhamet duygusudur.
Hemen bütün dinler merhametli olmayı emreder.
Ama; dinler olmasaydı da insan kendi zekâsıyla bunu kavrayabilirdi.
Vicdanlı olmak için illa dini bir referans gerekmiyor.
Cennet mukâbili 'Dürüstlük' ya da 'Merhamet' zaten sözünü etmeye bile değmez.

Şunu görmek gerekiyor, vicdan kavramı, bugün hem din, hem de seküler paradigma tarafından utilize edilen bir kavramdır. Öte dünyacı ideolojilerin altında gerek zihnen gerek finansal olarak ezilen kitle, bu kavramın alışverişini "tanrı" üzerinden yaparken, dünyeviler onu insan tekine indirgeme çabasındadır. Benim merak ettiğim şu, acaba vicdan kavramının ne'liğine, nereden gelmişliğine yönelik herhangi bir soruşturma sosyopolitik dizgelerde hiç söz konusu oldu mu?

Öyle zannediyorum ki şu anda sözü edilen şey "maskeli balo" daki vicdâna dâir görünüşte şâşa'alı, gerçekte içi boş nutuklar değil. Yaşayan ve vasati zekâya sahip olan her insan, vicdan denen kavramın farkındalığına ulaşabilir. Ben de size şunu sorayım. Bir müslümanın diğer ihtiyaç sahibi müslümanlara yardım etmesi mi yoksa, bir insanın kültürel fark göstemeksizin tüm ihtiyaç sâhiplerine elinden geldiğince yardım etmesi mi vicdandır ? Sanıyorum cevap için ikimizin de düşünmesi gerekmiyor.

Ben şöyle düşünüyorum, insan, iyiye yönelimli varlıktır, bu temelde de vicdan denilen, zaten cehaletin körüklediği ideolojik tahakkümlerin ürettiği rezilliklerin kucağında doğmuş bir kavramdır, ve sizin "liberal kimlik + ifade özgürlüğü" talebinizi temelleyen dahi bu aşikar noktadır.

Genel olarak bir itirâzım yok buna.

Bu bağlamda vicdan asılda demokrasiye bir temel teşkil etmiyor.

"nüans"ın aslında fark demek olduğunu lise okurken öğrenmiştim. Biraz ağır olmuştu öğreniş biçimim. Tahtada ders anlatırken "Nüans farkı" deyince, sınıftan gülüşmler olmuştu. Çok ağır ve ağdalı bir üslûp ile yazabilen, ağır felsefi cümleler kurabilen ve aynı zamanda ingilizceye hâkim birisinde "Nüans farkı" betimlemesini okumak da beni gerçekten şaşırtmıştı doğrusu.Bu cümlenize de şaşırmadığımı söyleyemem. Çünki Demokrasi ile vicdan arasında bir bağlantı kurup, bunu ıspatlamaya çabaladığımı hatırlamıyorum. Varsa bu başlıktaki mesajlarımda böyle bir cümlem, lütfen belirtiniz. Konuyu daha ziyâde ilkesel temelde ele almaya çalışmıştım. Ama cehlim nedeniyle doğru ifâde edememişsem, bu da beim hatâmdır.

Nihayetinde demokrasi dediğiniz de sadece, çoğul kimliklerin tekil organizmalara indirgenmesi, bu indirgenmiş biçimlerin de eşitlik ve hukuk dairesi içinde "savaşmasından" ibaret bir yönetim biçimidir. Demokrasi, ne topluma, ne de bireye düşüncel dürüstlük getiren bir şey değildir. DÜŞÜNCEL DÜRÜSTLÜĞÜ SAĞLAYAN TEK UNSUR BİLİMDİR, bilimden toplumsal düzeyde faydalanabilmenin koşulu ise, doğru bilginin, varlığı kendi öznesinde rasyonalize eden özneden edinilmediğinin anlaşılması uyarınca, demagoji olanağının imhasıdır. Demokraside demagoji yok mu? Her türlüsü var. Demagoji ise pratikte hayat hırsızlığıdır. Bu yüzden benim savunabileceğim demokratik uygulamalar, idealist paradigmanın tahakkümü altında zaten pek mümkün değiller.

Demokrasi kavramı, hem siyaset bilminin hemde sosyolojinin konuları arasında yer alır. Demokrasi ile bilimselliği birbirinden "farklı" göstermek için çok çaba da yetmez. Bu sonuca nasıl ulaştığınızı anlamak da beni aşıyor doğrusu.

Kendi adıma şunu söylemem gerekiyor, benim siyasi teorilere ayıracak zihinsel bir enerjim ya da kapasitem yok, bu konularda okuma da yapmıyorum, dolayısıyla bir spartacus ayarında pratik yazılar yazmamı beklemeyin, düşüncelerimi sadece gözlemlerimde temelliyorum, ve politikanın her çeşidinden de nefret ederim, bu bağlamda kendi politik görüşlerime sadece bilimi temel alıyorum.

Valla münakaşa ettiğimiz konu ile sn. spartacus arasında nasıl bir bağ kurdunuz; anlayabilmiş değilim. Bu forumda - Fikirlerine katılmasam da - bilgi ve birikimine saygı duyduğum birkaç kişiden birisidir kendisi. Ayrıca, siyâset yapmak öyle kötü bir şey değil. Tâbir-i âmiyâne ile "raconuna" uygun olursa. Ama siz, siyâset denince üçüncü dünya ülkelerinin şark kurnazı politikacılarının dalaveralarını anlıyosanız, buna diyecek bir sözüm yok. Çünki; aynı şeylerden bahsetmiyoruz demektir.

Bu temelde de, çağın demokrasisinin "farklılıklara saygı" veya "birlik-beraberlik" gibi gülünç sloganlarına abone olduğumu da söylemem pek mümkün değil, çünkü sloganlara inanmam. İlginç şekilde şu anlaşılmıyor, kimlik denilen zaten paylaşamazcılığın isimlendirilmesinden başka bir şey değildir, buradan hareketle de benim nazarımda sözdeki demokrasinin bir ön-koyutlaması olan "farklı kimliklere saygı" türevi sloganlar, ancak faşist temelli ideolojilerin "hoşgörü" ambalajıyla kitaba uydurularak tekilleşmeleri ve uygulamaya sokulmalarına tekabül ediyor.

Hiç kimse gelip de ekmeğini elinden kapmak isteyen hırsıza saygı duymaz. Farklılıkları "düşmanlık" gibi algılayıp göstermenize bir anlam veremedim doğrusu. Gerçi, tarihten günümüze kültürler arasında süre gelen düşmanlık ve çatışmaları görmezden geliyor değilim. Şunu unutmamak lâzımdır. Çatışma ve savaşların esas nedeni kültürel farklılıklar değil, insandaki hırs, güçlenme ve hükmetme isteğidir. Bu sorunun aşılabileceğini de sanmıyorum. Belki de bahse konu problemi mümkün olabilecek en asgari düzeye indirme söz konusu olabilir. Bunu sağlayabilecek araçların başında da Vatandaşlık bilinci ve Demokrasi kültürü gelmektedir.

Bu "Saygı duyma "muahebbetini nasıl anladığınızı da bilemedim gerçekten. Ben doğruluğuna inanmadığım hiç bir şeye saygı duymam. Ama, başka insanların o "şey"e inanma haklarına saygı duyarım. Toplumsal barış için şimdilik bu "olmazsa olmaz" dır.

Nihayetinde, demokrasiye yönelik ihtiyacı doğuran da, insan denilen varlık kipini yücelten/önceleyen, hümanist/hüman'ı-içeriklendirici ideolojilerin çatışması-istemidir, bunların dinci veya dinsiz olması da bir şeyi değiştirmiyor, bağlayıcı husus; demokrasinin, bilgi için nesneye bakıldığı anlamına gelmediği, ve gel(e)meyeceği. Şayet demokrasi, sosyopolitik düzlemde bilimsel düşünceyi tesis etmeye muktedir değilse, onun, en azından köktendinci bir sosyokültürel dizgeye ilişkin olarak, öyle fazla matah bir şey olmadığını söylemek de mümkündür.

Buna da bir itirâzım yok

Tanrı ve inanç hususlarına gelince, değerli spartacus şunu söylüyor; "gerçek bir inancın önünde saygıyla eğilirim", bende farklı bir duruşta değilim, olmak mümkün mü? İnsan, hassas duyumsamaları olan etik temelli epistemolojik bir canlı türüdür. Fakat şu gözden kaçmamalı, insanın iletişim sahasında "her şey politiktir", dolayısıyla size şu noktada katılıyorum, -inanç bireyseldir-, ancak monoteizm, siz farkında olmadan bu bireyselleği elinizden söküp alıyor.

Haklısınız.
Dinlerin bir Tanrı'nın varlığından söz etmesi garipsenemez. Ama, hangi "Tanrı"ya yine hangi koşullarda inanılacağına dâir kuralcı dayatmalar, bu tesbitlerinizi doğruluyor. Müslümanların "Amentü"sü, Hristiyanların "İman açıklaması" inanırların da bunlara bağlı kalıplar içerisine alınması, Demokrasi kavramının temel yapı taşı olan bireysellik ile uyuşabilir değil. İnsanların, Demokrasi içinde bir ölçüde kendi inancını yaşayabilmesi temelinde, farklılıklarını görmezden gelerek sergiledikleri riyâkârlıklar bu hususdaki eleştirinizi haklı kılmakta. Ne var ki, bana göre şimdiki konjoktürde eldeki tek çâre yine de Demokrasidir. Benim oldum olası soyutlama ve teori ile aram pek iyi değildir. Emek harcayıp yazdıklarınızdan anlamadığım, atladığım hususlar olmuşsa affola. Şu iyi bilinmeli ki, bilgim olan her mevzûda vakit ayırıp cevap yazmaktan çekinmem. Bilmediğim noktaları da "Biliyor" pozunda cevaplama gülünçlüğüne düşmem hiç bir zaman.

Kendime ve muhatabıma olan saygımdan dolayı...

aliyarasfal
05-01-2017, 17:48
Sevgili Vefik Sami;

Yazdıklarınızı okudum, gram hak veremedim yazdıklarınıza. Birincisi siz bizim adımıza bir yargı öne sürüyor ve "çıkmaz" olarak bize göre niteleyip,kendi pencerenizi bize montelerken subjektif yaklaşımınızı sürdürüp birde neden kınıyorum kısmını anlayamamışsınız. :)


Bir kınamayı daha hak ettiniz, lüfen alınız.


Gelelim kurgularınızı "olasılık" olduğunu sanma yanlışınıza. Olasılık "varlığın" var oluşuna ilşkinlik değil, varlıktan elde edilen bilgiyle geleceğe veya ana ilşkin konum duru davranış vesairesi üstüne( özelliklerinide bilerek) tahmin olayıdır.

Hala evren gezme safsatasındasınız, dostum siz kuantumu ne sanıyorsunuz? Evranin herhangi bir ucunda burdaki madde ve yapısının alt yapısından faklı bir oluşum bulacağınızı mı sanıyorsunuz? Anlamıyorsunuz, sorun madde ve türevleri değil, maddenin altyapısı, yapıtaşları nereye gitseniz değişmiyor. Evren bu yapıtaşlarından oluşuyor. Yani burda incelediğin madde evrendekiyle birebir aynı, siz form arıyorsunuz oysa yapıtaşıdır mesele. Madde.

Hala yanlışsınız, çipinizin ortamı tanrı diye öne sürdüğünüz insan ileaynı, ortamı aynı, insanoğlundaki bilinç öyle basit düzeyde algı değil , benim alay ettiğimi mi sanıyorsunuz? Asıl alay etmek nesnelliği, varlığı soyut( kavramsal) descartes boyutunda ruh düşünür sanrısıyla hala ele alıp var oluş, varlığın kendini ortaya koyuş biçiminin yapıtaşsız mümkün olamadığı, uydurduğunuz tanrı kavramlarınında olmadığı gerçeğini nesnel varlıkların nesne dışı "ya varsa sanrılarını" mantık diye yutturma çabasıdır.


Anlamıyorsunuz değil mi? Çünkü bardağı düşlemek bardağı var etmez, bardak varlık olarak bilgisini sunmadan siz bardak düşleyemezsiniz. Tanrı düşleyin buyrun, eğer bilginiz duyularınızı aşan bir şey düşleyebiliyorsa maddeyi aşan koyun ortaya. Sanrı koyup mantıktan bahsetmeyin , komik oluyor, ben sizin burda "tanrı " pazarlama hikayelerinize defalarca tanık oldum, amma demek benim üslubum rahatsız etmiş sizi. O halde dikkat buyurun dostum, istesem her yazdığınız konuda "alay" ederdim" sizi kısava uyardım, adımıza konuşmayın.


Sizse kişisel algı üstüne dönmüşsünüz. Oysa özür bekliyordum, savaş açtınız. Benim hoşlanmadığım tarzda budur dostum, siz bize açmaz- çıkmaz yontarken kendi kendinize bunun böyle olmadığını anlatmak zorunda bırakıyorsunuz ve sonrada "alay" etmekle itham ediyorsunuz.

Dalga mı geçiyorsunuz? Soyut ve rededilemez mantık ne demek yahu? Soyut pembe patikli fil mantığını aşan ne argümanınız varda , maddeyi devre dışına itebilen ne bilginiz varda birde mantıktan bahsediyor ve "yanlış "kullandığınız olasılık hikayesine saklamaya çalışıyorsunuz "sanrınızı" ? Sorular açmazlar-çıkmazları aşar, mantıksızlıkları aşamıyoruz, heleki bilgiye dayalı olmayan soyut kavramsal "var" iddialarını mantık dışılıkları "mantık "diye öne sürenleri aşamıyoruz. Çıkmaz budur.


Neyse dostum hiç çekinmem incitmekten ve incinmekten, konuyu anlamak yerine, adımıza konuşmak hatanızı düzeltmek yerine "sözde" tartışmak istememek adında tartışmakta hoştur :)


Sementanın süpürgesine binip soyut"metafizik" kavramları evrenin içinde bulacağını sananlara "altyapı" "yapıtaşı" her yerde aynıdır ve madde olmayan , özelliklerine sahip olmayan hiç bir şey madde ile etki-tepkiye giremez ve algısına dahil olamazı anlatmaya çalışyoruz .Bu denkleme giriyorsada zaten maddenin türevidir, bu nedenlede parçasıdırı anlatamadık, anlamamakta ısrarcısınız. Yok demek olduğunu, hayal olduğunu anlatamadık. Bunun nesnel evrende "ya varsa" olamayacağını, "olasılık ile en ufak ilgisi olduğunu anlatamadık.

Soyut bir şey yoktur. Soyutluklar maddenin bilinçli hali insanoğlunun düşünsel dünyasındaki kavramsal ifadelerdir, yok ötesi, anltamadık.

Anlamayınız, dert etmem, amma tekrarlıyorum, adımıza mantıksız çıkarımlar öne sürüp "bu size ait" demeyi bırakınız. o size ait, alınız kendi sanrınızla "alay ediyorum" beraber gidin evren turu yapınız.:)



Şimdilik saygımla gittim...

Vefik Sami
05-01-2017, 18:44
Neyse dostum hiç çekinmem incitmekten ve incinmekten, konuyu anlamak yerine, adımıza konuşmak hatanızı düzeltmek yerine "sözde" tartışmak istememek adında tartışmakta hoştur :)


Düşünceler paylaşıldığında yine düşünsel anlamda muhatabı rahatsız ediyorsa, incinmeyi göze alarak yazmak şarttır. Aksi, eyyamcılıktır. Düşüncelerimi rahatça paylaşma imkânım varsa yazarım. Tartışma istememek diye bir şey yok: Getirin nesnel/somut olarak münâkaşa edilecek konuyu, sabahlara kadar tartışalım. Daha kaç defa yazmam gerek, bilemiyorum. İnanç subjeltif/görelidir. Tartışmakla sonuç elde edilmez. Ben kimse ile tartışmıyorum. İnancımın dayandığı temelleri anlattım.

Mevzu bu kadar açık

aliyarasfal
05-01-2017, 19:24
Aynen dostum, getirilmeli somut-nesnel konu ki çıkar mı-çıkmaz mı anlaşılsın. Subjektif, e-ye göre evren na mevcut. Uzamasın, bizim adımıza çıkmaz icat etme isteğinize itirazım ve şiddetli şerh koymamla üslup beğenmemeye geçiş oldu. Sorun değil, siz hala o özrü dilemeyip sizin itirazınızı tartıştığımızı düşünüyorsunuz.

Tekrarlıyacağım, tüm açıklamalarım zorunluluktur, e-göreliğinizi gerçekliğe şırınga etmek için bizi aracı kullanma isteğinize karşı reddiyemdir. Yoksa gram önemi yok ,inanmanızın yada size göre doğru yanlış olup olmamasının.Sizi bağlar der geçeridim, subjektifliğinizi bize "çıkmazlık "atfederek destekleme yönüne girmese idiniz. Mevzu bu kadar açık, inancınız değil :)



Şimdilik saygımla gittim...

Vefik Sami
05-01-2017, 22:27
Aynen dostum, getirilmeli somut-nesnel konu ki çıkar mı-çıkmaz mı anlaşılsın. Subjektif, e-ye göre evren na mevcut. Uzamasın, bizim adımıza çıkmaz icat etme isteğinize itirazım ve şiddetli şerh koymamla üslup beğenmemeye geçiş oldu. Sorun değil, siz hala o özrü dilemeyip sizin itirazınızı tartıştığımızı düşünüyorsunuz.

Tekrarlıyacağım, tüm açıklamalarım zorunluluktur, e-göreliğinizi gerçekliğe şırınga etmek için bizi aracı kullanma isteğinize karşı reddiyemdir. Yoksa gram önemi yok ,inanmanızın yada size göre doğru yanlış olup olmamasının.Sizi bağlar der geçeridim, subjektifliğinizi bize "çıkmazlık "atfederek destekleme yönüne girmese idiniz. Mevzu bu kadar açık, inancınız değil :)



Şimdilik saygımla gittim...

Aslında bu münâkaşanın uzaması bir anlam taşımamakta. Ne var ki, bazı şeyleri ısrarlı biçimde, söylediklerimden farklı algılayıp, sanki ben söylemişim gibi aktarıyorsunuz. Hiç bir mesajımda "Görece evren" demedim. Ateist düşünceye eleştiri getirirken, görecelikten söz etmedim.Tanrı fikrinin bir inanç mevzûsu olduğunu, belirtip inanç subjektiftir dedim.

Bu arada, latife kabilinden "Sementha'nın süpürgesi "derken gereğinden fazla safdillik etmişim. Siz, hiç bir vâsıtaya ihtiyaç duymadan, bulunduğunuz yerden tüm evreni zerrelerine kadar fethetmişsiniz. Demek ki bilim adamlarının büyük hadron çarpıştırıcısı ile deneyler yapmasının bir gereği yok. Siz her şeyi çoktan çözmüş görünüyorsunuz.

Evet, bu yazışmalarda üslûp sorunu da çıktı ortaya. Ateist düşüncenin dayandığı temel bağlamında bir tez ortaya koydum. Ateist, "Benim bildiğim her şey vardır. Bilmediğim hiç bir şey yoktur " anlamı taşıyacak çok iddialı cümleler kurarken, kendisini evrenin merkezine alıp, üzerine Tanrı rolünü biçtiğini söyledim. Bu benim baktığım yerden ateist düşüncenin algılanışıdır. Hiç kimse adına konuşmak değildir. Benim inancıma "sanrı" diyerek, hattâ bunda ısrar ederek, müstehzi tavırlarla beni rencide eden sizsiniz Bir de benden "özür" beklemektesiniz. Ki bu kadar alaycı bir üslûbu/tavrı hak etmek için ne yaptığımı inanın anlamış değilim.

Önceden öngördüğüm gibi, mevzu tartışmaktan, atışmaya dönmüş durumda.
Buna sebep de ben değilim.
Bu düzeyde bir münâkaşa sürdürmek benim için mümkün görünmüyor.

Neva
05-01-2017, 23:38
Sn. Neva;

Ben de Cübbeli'nin verdiği "fetva"ların doğru olduğunu söylemedim. Günümüz artık 1400 yıl önceki şartları taşımıyor. Bilmem kimin ağzından çıkan sözü "Tanrı emri" şeklinde algılayanlar olduğu gibi, müslüman oldukları halde, iyice anlayıp dinlemeden bu tip üfürmelere itibar etmeyenler de var. Bunları yasaklamaya, engellemeye kalktığınızda, daha beteri oluyor. 28 Şubat sürecindeki höykünmeler, birilerini "mazlum" durumuna düşürürken, başımıza bir tek parti despotluğu musallat etti. O günlerin "mazlum" ları bu günlerin muktedirleri olarak zulmetmeye başladılar.

Tepkinin kendisine değil, gösteriliş biçiminedir itirazım.

Bir ateist, "Dinci-yobaz" tüm sesleri keselim" derse, bir dinci de "Allah'ı inkar eden tüm dileri keselim" deme hakkını kendisinde bulur. Bu tip sorunlar, efelenmeyle, hakâret edip aşağılamakla çözülmez. Eskilerin deyimiyle, "Uhûletle ve suhûletle" zamâna yayarak halledilmeli. Bunun ilk adımı da tarafların birbirinin varlığına tahammül ederek yaşamayı öğrenmesidir. Türk toplumu olarak hepimiz sanki bir tür "konuşma hastalığı"na yakalanmış durumdayız.

Herkes konuşuyor.
Herkesin bir fikri var.
Dağarcığında "çözüm" olmayan hiç kimse yok gibi.

Ama; hâlen düşmanlıklar sürüyor. Terör ocakalar yıkıyor. İnsanların mühim bir kısmı açlık sınırının da altında yaşıyor. Ülkede terör ve ölüm arttıkça AKP güçleniyor. Başka bir siyâsi parti iktidârında olsaydı bu yaşananların onda biri, memlekette yer yerinden oynamıştı. Esas odaklanılması gereken bu.

Tanrı olsa da olmasa başımızdaki bu sıkıntılı süreç devam edip gidiyor.

Sevgili Vefik Sami,

Inanc hurriyetinden bahsetmissiniz, guzel, inanc hurriyeti babinda dusuncelerin dillenmesi, boylesi siyasi tavan yapmis(bakiniz ulkenin durumu) ortamlarda gayet de guzel sekilde, su aykiri hapse tik, su aykiri derhal isine son ver, filancayi kutlamak gunahtir, falancanin yerli ve milli kulturumuzde yeri yoktur vs. tadinda ozgurluklere ket vuruyorsa, bunun adi inanc ve hak, hukuk ozgurlugu olmaz ne yazik ki. Ne yani , inanc ozgurlugu altinda seriat mahkemesi istense, ona da he mi denecek inanc hurriyeti adi altinda?

Bir taraf elde bulunan dinsel mevcudu siyasallastirip, toplum uzerinde, kendine iliskin, aykiri veya heretik gelen, istisnasiz her dusunceye gore lanetlidir, yakilmasi caizdir, tecavuz caizdir, karisi, kizi helaldir, siddet uygulamak caizdir derse, ayni sekilde karsi tarafin da inanc ve hak, hukuk hurriyeti babinda ayni metotla cevap vermesi de gayet olagan bir sonuctur.

Haaa, bu ortada duran resimdir, ama bu resme disardan bakip, bodoslama girilmemelidir, inanc hurriyetidir falan filan deniyorsa, orada objektiflikten de, insana iliskin hak ve hurriyetten de, bahsedilemez. Bu demek degildir ki, insanlar tanriya inanmasinlar, etmesinler, hepsi dinsiz olsun, hepsi ateist olsun vs., kuskusuz toplumdaki insanlar kisisel olarak tanriya inanabilirler bunda bir beis yok. Ama, ille de benim tanrima inanacaksin, benim tanrim guzeldir vb. denirse ve yaptirim bu minvalde olursa, orada "dur bakalim, dinsizin hakkindan imansiz gelir" durumu hasil olur.

Evrensel anlamiyla ve icerigiyle laik dusunce, toplumun diger kesimlerini de kapsar, kapsamalidir.

Satranc oynayan lanetlenmistir(buna baska zeka turevi oyunlari da dahil edebilirsiniz), ki buna ekleyin dinsiz, ateist, dindar, dinci vb. oyleyse devaminda (oyle ya, bunu okuyan kisinin algisi degisken olabilir, zaten ortam musait gerginligi sebebiyle) yakilmasi da caizdir. Biri de cikar, Mangala oynamak lanetlenmistir diye okur ve dusunebilir.Halbuki ne satranc, ne tavla, ne dama, ne de mangala veya baska bir zeka oyunu oynamak icin, bir etnik kimlige(Turk, Kurt, Ermeni, Yahudi vs.) gerek olmadigi gibi, dinsel veya inancsal bir sosyal kimlige de(musluman, hristiyan, musevi, budist, babi, alevi vb.)ihtiyac yoktur.


Bu yuzden, Cubbeli de kalkip lanetlenmistir diyemez. Diyorsa da, hukugu isletmek, diger kitlelerin en tabi hakkidir. Ne yapsinlar yani, toplanip sopalarla Cubbeli'ye mi saldirsinlar linc etmek icin, bu mu daha evla olani?

Velev ki kendi inancinda boyle denmis olsun.Kisinin inancinda lanetlenmisse, oynamasin, bu kendini baglayicidir. Buraya kadar olan kismi kimseyi alakadar etmez, ayni sekilde oynayanlarin da kimseyi alakadar etmemesi gerektigi gibi.Mesele dini inanclarin siyasallastirilip, kitleler uzerinde kullanilmasidir.

Yoksa Tanri gokte olmus, yerde olmus, zihin hapishanesine tikilmis, carmihta takili kalmis veya sirra kadem basmis vs. bunlarin topluma iliskin(disardan bakisla), kisisel ayakta bir onemi yok. Bu bahsettiginiz tanri nasil bir tanriysa(!) artik, tanri olsa satranc oynayan insanla ugrasmaz.Urim Tummim neyine yetmiyor? Ugrasiyorsa sayet, tanri degildir, tanrinin uzerinden kanlar damlayan, carmihta takili kalmis profilinden farksizdir. Kendine gunahkar kurban/kurbanlar, sunular aramaktadir.

Ve tam da bu yuzden satrancta, tarihce acisindan Fil'e, bishop(piskopos) derler, elephant(fil) demezler.

*Burada bahsettim diye sakin ola ki, sizin kisisel inanciniza vurmusum gibi algilamayin, sozlerim genel bir yorumdur.

Vefik Sami
06-01-2017, 00:18
Velev ki kendi inancinda boyle denmis olsun.Kisinin inancinda lanetlenmisse, oynamasin, bu kendini baglayicidir. Buraya kadar olan kismi kimseyi alakadar etmez, ayni sekilde oynayanlarin da kimseyi alakadar etmemesi gerektigi gibi.

Ben de tam olarak bunu diyorum zâten.
Şu hâlde neyi tartışıp durmaktayız biz ?


Mesele dini inanclarin siyasallastirilip, kitleler uzerinde kullanilmasidir.

Evet, öyledir.
Bu tesbite itiraz eden mi oldu ?
Lâiklik her düşünceden ve inançtan insan için belli düzeyde inanç özgürlüğü sağlar.
Birilerinin, kendi inançları üzerinden "öteki"ni dizayn etmesini engeller.

Ve tam da bu yuzden satrancta, tarihce acisindan Fil'e, bishop(piskopos) derler, elephant(fil) demezler.

*Burada bahsettim diye sakin ola ki, sizin kisisel inanciniza vurmusum gibi algilamayin, sozlerim genel bir yorumdur.

Alınganlık gibi bir huyum yoktur. Ama; satır aralarına sokuşturulan alaycılığı görmezeden gelip, kendimi daha da gülünç durumlara düşürmek istemem. Ha, ne yaparım ? Kem söze aynıyla mukabele etmem. Tartışmayı bitiririm. Papaz ya da psikoposlar ile ilgilenmiyorum. Bir kişilik "kilise"m var. Pastörü de cema'ati de benim.

Neva
06-01-2017, 00:22
Ben de tam olarak bunu diyorum zâten.
Şu hâlde neyi tartışıp durmaktayız biz ?



Iste tartisilan bahis, bir dini profilin, bu sekilde beyanat vermesi. Ulke tam da cadi kazani gibi kaynarken, insanlar ayristirilmisken!? Buna gerek var miydi sizce?

Vefik Sami
06-01-2017, 00:36
Iste tartisilan bahis, bir dini profilin, bu sekilde beyanat vermesi. Ulke tam da cadi kazani gibi kaynarken, insanlar ayristirilmisken!? Buna gerek var miydi sizce?

Efendim, bir müslüman şarap için "Zinhaarr haramdır" der ama; Hristiyan "Ekmek-şarap" ritüelinde âfiyetle içer. Cübbeli bu fetvasını sâdece müslümanları ilgilendirecek biçimde söylemişse - ki, ben bunu anladım - orta yerde telâşa mahâl yoktur. Ama, bir genelleme üzerinden söylenmişse o sözler yanlıştır, savunulamaz.

Neva
06-01-2017, 02:25
Efendim, bir müslüman şarap için "Zinhaarr haramdır" der ama; Hristiyan "Ekmek-şarap" ritüelinde âfiyetle içer. Cübbeli bu fetvasını sâdece müslümanları ilgilendirecek biçimde söylemişse - ki, ben bunu anladım - orta yerde telâşa mahâl yoktur. Ama, bir genelleme üzerinden söylenmişse o sözler yanlıştır, savunulamaz.

Sevgili Vefik Sami,

Gozden kacirdiginiz nokta, kendisini dava eden grup arasinda, musluman, hristiyan vb. insanlar da olabilecegidir. Anlayabildiniz mi neyin elestirildigini?

Ustte de bahsetmistim, satranc oynamak icin ille de, belirli bir kimlige sahip olmak gerekmez. Kendisi sonucta populer bir kimlik Turkiye'de.Sizin mantiginizda gidersek, satranc klubu dinsiz'dir, inancsizdir gibi algilamamiz gerekir degil mi? Halbuki oyle bir durum yok.

bilgivehis
06-01-2017, 03:29
Sizin mantiginizda gidersek, satranc klubu dinsiz'dir, inancsizdir gibi algilamamiz gerekir degil mi? Halbuki oyle bir durum yok.

Öyle bir durum olmadığı gibi dinsiz olsa kime ne.
Amma velakin dinsel faşizm olunca böyle oluyor...

Zihin sporu insanı aydınlatır, ufkunu genişletir, olayları daha doğru algılamasını sağlar, hiç din faşizmi olur da buna razı olurlar mı, elbette bunun için rahatsızdırlar, onlara koyun gerek koyun...

spartacus
06-01-2017, 04:08
Sevgili Vefik Sami

"İnanmayanları nerede görürseniz öldürün" derse, bu din ve vicdan hürriyeti midir?

İkincisi İslam'da satranç haram değildir...

Üçüncüsü, söyleme biçimine de dikkat etmeliyiz, Cüppeli din simsarlığının nasıl yapıldığının en kaba yaşayan örneğidir, tüm konuşmalarını incelersek işlediği konuları görebiliriz, sürekli tehdit, korkutma ardından şu kitabımı satın alın, kısaca korkutup bana koşun, şeyhinize koşun türünde sığıntılamak.... aklıbaşında bir müslüman Cüppeli'den uzak durmalı...

Tabi bu ifadelerim sana karşıt değil,

Din ve vicdan hürriyeti başka bir şeydir, istismar, yaşam tarzına müdahale başka...

Cüppeli gibilerin çıkıp şov yapması, bu tarz istismarlarla milyarder olması, bu tarz dil ve kullanım, dinin siyasete alet edilmesi, yasalarca yasaklanmalıdır, din, vicdan hürriyeti değil ki bu, bir kaç bakımdan suç işliyor-lar-(türevleriyle) aslında ama bunu idrak edecek insan sayımız az ne yazık ki...

Cüppeli'nin taktiği basittir, KORKUT, KİTAP REKLAMINI YAP, ZİNHAARRR YANARSINIZ de, kendine bağla, 3 satırlık kitaplar yaz(o'da şirk ve batıl, resmen kandırmaca, büyü kitapları!)sövüşle, çok açık ve kaba yapıyor ama sermayesi din olmuşluğunu müslümanlar bir türlü görmüyor. İnanç diyorlar ama inançlarına karşı hiç değer vermiyorlar, birilerinin ağzında, sermayesinde, siyasetinde...

aliyarasfal
06-01-2017, 05:21
Sevgili Vefik sami;

Büyük hadron çarpıştırıcısı ile bilim adamları tanrı yada metafiziksel masalları çarpıştırmıyor.Maddeyi, somutu, yani olanı inceleyip evreni oluşturan yapıtaşları ve özelliklerini( enerjiyi) incelemekte. Ateist ben her şeyi biliyorum demez, bilim derki yoktan var olmaz, vardan yok olmaz enerji, felsefi safsataları ve "sanrıları" asla "acaba var mı" saçmalığıyla sonsuza dek araştırsanız "size göre "bilemezsiniz" .


Eğer Aynştayn uzayı inceleyipte bize 100 yıl önce bu bilgileri bıraktı sanıyorsanız beynin gücü ve sınırlarının farkına varamamışsınız derim.

Beyninizde tanrılar var, bakın bakalım uzay mı büyük o mu?Bilmediğiniz en fazla formlar- biçimler, özellikler, bunlarda maddenin "beynimiz gibi" ötesine taşamaz-aşamaz bir evrende ve onun parçası . Sınırlarını bilmiyoruz, iyi ya maddenin sınırları olmasa sınır kavramını neremizden uydurabiliriz? Sanrıların sınırı yok. Neremizden uydurabiliriz. Sınırlı madde sınırsız hayal :)


Evet bu mantık yürütmeylede "nesnel" bilgi olmayan "yok olan " bir şeyi evrenin devasalığına havale edip, maddeyi asla aşamayacağınız "varlık" olayını basit olan "var "olmanın ve "sanrı" olmanın farkını yok ederek, ateistler her şeyi bilir "sanrılarınız bu her şeyin içinde asla yer almayacağı halde (yoku ara bul) saçmalamaktaki ısrarınız, birde ateistlere karşı aynı ısrarlı tavrınız rencide etmiyor beni, çünkü artık savunma noktanız komik.

Evet bilmediğimiz bilirizki var olan varlık üstünedir, kurgusal sanrıları alıp "var "ve "varlık " mış gibi ve hadron çarpıştırıcısından melekleri çarpıştırıp cin çıkar sanacak olanlara ne çarpışıyor ise o çıkarı anlatmak mümkün değil .


Çıkmazımız yok, sizin sanrılarınızı madde dışı algılayabilme yeteneğiniz var .Bilmedikleriyle bilinmezi(yokun yutturulan adı bu) bilen "sizler" bize yafta yapıştırmayın. Sanrılarınızın subjektif olduğunu söyleyip heleki bilim demeyin, bilim supermanıda kanıtla(ya)mayacak, bunu bilmek için dahi olmaya gerek yok. Olmayanı , olanı inceleyerek bulamazsınız. Armuttan elma çıkmayacak.



Sizlerle konuşma üslubum hoşunuza gitmeyebilir, inandığınızın metafiziksel masallar olduğu gerçeği ortadayken "sanrı" dememden hoşlanmadığınızın farkındayım. demeyede devam edeceğim, çünkü sizin benim yada bizim adımıza "çıkmaz " uydurmanız ve "sav " diye yutturma gayretiniz alayın önde gidenidir.


İster devam edin ister etmeyin, ben sizi değil fikirlerinizi tartışmak isterdim( üslubumu beğenmesenizde) ama izin vermiyor, kişisel boyutta kırıldım mantığını (şidderle kınıyorum) esprisini algılayamıyor, gerçekten kınadığımı sanıyorsunuz :)


İyi kırılıyorsanız kısa keseyim, yazacağım bu konuda (konuyla ilgili) bunlar son(mu) veya değil( mi) bilmem, atışmaya döndüğü iddianıza katılmıyorum, ben "muhammede "hazret" diyin diye direten müslüman alınganlığı görüyorum karşımda o kadar.


Metafizik, sanrı, masal vesaire. Bunlara ne diyeceğimle ilgileniyorsunuz sadece :)


Farkını soruyorum cevaplamıyorsunuz, subjektiftir diyip "tartışmam" diyor bize çıkmaz atfetmeye kalkıyorsunuz amma demek alay eden ben oluyorum :)

İnemeyeceğin ağaca çıkma derdi bir amcamız. Ağaç olmayınca çıkılmamış ağaçtan ineceğim diye tutturana olmayana çıkılmaz , bu nedenlede yanımda durupta ağaca çıktığını sanmaktan vazgeç demek işe yaramıyormuş :)

İstediğini cevap olarak yazabilirsin, tek kelime cevap yazmayacağım dostum. Çünkü konuyu biraz aştı yazdıklarımız.

Şimdilik saygımla gittim...

Vefik Sami
06-01-2017, 10:04
Sevgili Vefik Sami

"İnanmayanları nerede görürseniz öldürün" derse, bu din ve vicdan hürriyeti midir?

İkincisi İslam'da satranç haram değildir...

Üçüncüsü, söyleme biçimine de dikkat etmeliyiz, Cüppeli din simsarlığının nasıl yapıldığının en kaba yaşayan örneğidir, tüm konuşmalarını incelersek işlediği konuları görebiliriz, sürekli tehdit, korkutma ardından şu kitabımı satın alın, kısaca korkutup bana koşun, şeyhinize koşun türünde sığıntılamak.... aklıbaşında bir müslüman Cüppeli'den uzak durmalı...

Tabi bu ifadelerim sana karşıt değil,

Din ve vicdan hürriyeti başka bir şeydir, istismar, yaşam tarzına müdahale başka...

Cüppeli gibilerin çıkıp şov yapması, bu tarz istismarlarla milyarder olması, bu tarz dil ve kullanım, dinin siyasete alet edilmesi, yasalarca yasaklanmalıdır, din, vicdan hürriyeti değil ki bu, bir kaç bakımdan suç işliyor-lar-(türevleriyle) aslında ama bunu idrak edecek insan sayımız az ne yazık ki...

Cüppeli'nin taktiği basittir, KORKUT, KİTAP REKLAMINI YAP, ZİNHAARRR YANARSINIZ de, kendine bağla, 3 satırlık kitaplar yaz(o'da şirk ve batıl, resmen kandırmaca, büyü kitapları!)sövüşle, çok açık ve kaba yapıyor ama sermayesi din olmuşluğunu müslümanlar bir türlü görmüyor. İnanç diyorlar ama inançlarına karşı hiç değer vermiyorlar, birilerinin ağzında, sermayesinde, siyasetinde...

Cübbeli Ahmet ve aynı mantalitede olanlar, 1400 küsur yııllık yaşanmış-reel İslâm'ın temsilcileridir. "Gerçek İslâm bu değil" diyen light müslümanlara karşı, İslâm'ın gerçek yüzüdür. Bu nedenle, Adam Simith'in mantığıyla "Bırakınız söylesinler." Söylesinler ki, İslâm'ın yayılış sürecindeki mafyavâri yöntemleri - Ebu Afek, Ka'b bin Eşref, Esmâ binti Mervan'ın katli - öğrensinler. Çünki Light İslamcılar bunlara "uydurmadır" der. işlerine gelmez. Hadi, İslâm Peygamberine atfen söylenmiş kimi sözlerin "uydurma" olduğunu varsayalım bir an için. Bu anlatılan şiddet hâdiseleri neden uydurulsun ki ? Emeviler İslâm'ı kendi istedikleri kıvama getirdikten sonra, onu hükmetme aracı olarak kullanmaya başlamışlar. Neden bindikleri dalı kessinler ?

Hâsıl-ı kelâm; Cübbeli ve benzerlerinin çoğalması, yaşanmış ve yaşanmakta olan İslâm'ın gerçek niteliğinin anlaşılmasında etkin olacaktır. IŞİD propagandasına kanıp "Cennet" hayâliyle savaşanlar olduğu gibi, yaşananları görüp İslâm'ıın savaşçı yönünü idrak edenler de çoğaliyor. Artık, kafasına sarık dolayıp mikrofonu kapanlara kolay kolay inanmıyor kimse ?

Felâsife
06-01-2017, 11:46
İkincisi İslam'da satranç haram değildir...

Üçüncüsü, söyleme biçimine de dikkat etmeliyiz, Cüppeli din simsarlığının nasıl yapıldığının en kaba yaşayan örneğidir, tüm konuşmalarını incelersek işlediği konuları görebiliriz, sürekli tehdit, korkutma ardından şu kitabımı satın alın, kısaca korkutup bana koşun, şeyhinize koşun türünde sığıntılamak.... aklıbaşında bir müslüman Cüppeli'den uzak durmalı...
Aynen.
Arıza söylemler bunlar, tabi kendi tabanını korumak telaşında ama ötekilerede taş atmaktan da geri kalmıyor, biz kutsalız vs. deniyor güya.
Kılık kıyafetle kutsallık olaydı, bizde alır idik otuz ila kırka denmiş te bir zamanlar. :)

Cüppeli gibilerin çıkıp şov yapması, bu tarz istismarlarla milyarder olması, bu tarz dil ve kullanım, dinin siyasete alet edilmesi, yasalarca yasaklanmalıdır, din, vicdan hürriyeti değil ki bu, bir kaç bakımdan suç işliyor-lar-(türevleriyle) aslında ama bunu idrak edecek insan sayımız az ne yazık ki...
Kesinlikle yasaklanmalı.

Cüppeli'nin taktiği basittir, KORKUT, KİTAP REKLAMINI YAP, ZİNHAARRR YANARSINIZ de, kendine bağla, 3 satırlık kitaplar yaz(o'da şirk ve batıl, resmen kandırmaca, büyü kitapları!)sövüşle, çok açık ve kaba yapıyor ama sermayesi din olmuşluğunu müslümanlar bir türlü görmüyor. İnanç diyorlar ama inançlarına karşı hiç değer vermiyorlar, birilerinin ağzında, sermayesinde, siyasetinde...
Aynen, korku temelli bir dünyaları var, güya kendi tabanına satranç yasak derken aman bizden ayrılmayın mesajları bunlar.

Habire korku üretmek gerek ki, korkuya bağışıklık kazanılmasın!

Korku ile yürütülen bir sistem BİTİKTİR, bunu anlaması gerekiyor herkesin.
Bir şeye mi inanmak gerekiyor, GÖNÜL olmalı o işte, yoksa gerisi hikaye... korku ile yürütülen işler, YOK olmaya mahkumdur.

Felâsife
06-01-2017, 12:09
Cübbeli Ahmet ve aynı mantalitede olanlar, 1400 küsur yııllık yaşanmış-reel İslâm'ın temsilcileridir. "Gerçek İslâm bu değil" diyen light müslümanlara karşı, İslâm'ın gerçek yüzüdür.
Buna bende katılamayacağım, İslamın gerçek yüzünden ziyade, bu zihniyetler kendi yüzlerini, İslam budur diye pazarlama derdindeler, buna gelmemek gerek, kendilerine rabıta bile yaptırmaktan beis görmeyen yapılardır bunlar.

Halkın yüzle, şekille, şemalle, detaylarla işi olmaz, ama saygı gösteriyor diyede bu kadar sömürülürse bu da olmaz... Ayıptır.
Bizim halk yerde Arapça yazı görse, öper başına koyar, bilmez çünkü.
Bilmemesi de yerinde bana sorarsan, iman öyle bir şey, fazla teferruat bilmeye gerek bırakmayan bir yapıdır.

Fakat bilenlerin de bu tip şeylere karşı gelmesi yerindedir, bunun cezasız kalmaması gerekir, domuz etinin bile yenmesi, yasaklanması, şartlara bağlanmış bir dinde, keyfi yere zeka açan bir şeyi yasaklamak, haddi bayağı bir aşmaktır. Hele de kapalı bir ekolun temsilcisi, el almış birisi, asla İslamın gerçek bir yüzü olamaz.
El almaları da komik tabi, neyin elinin nereden alıyorsun.
Amiyane tabirle bunlar için, "ağır ol da molla desinler", denir ama mollalığı bile ayağa düşürdüler...

Sevgiler

Vefik Sami
06-01-2017, 12:51
Buna bende katılamayacağım, İslamın gerçek yüzünden ziyade, bu zihniyetler kendi yüzlerini, İslam budur diye pazarlama derdindeler, buna gelmemek gerek, kendilerine rabıta bile yaptırmaktan beis görmeyen yapılardır bunlar.


***

Satranç haram olan kumara vesile yapılarak oynanırsa, haram olduğunda fukahanın icma'ı vardır. Çünkü harama alet olmuştur. Harama alet olan şey ise haramdır. Ama kumar sayılacak bir şekilde oynanmıyorsa, yâni araya bir şeyler koymadan, sırf zihin jimnastiği olmak veya yarışma yapmak için oynanıyorsa, bu konuda İslâm hukukçuları farklı görüşler belirtmişlerdir.

Şiîlerden İmamiyye ve Zeydiyye'ye göre, ne şekilde oynanırsa oynansın, satranç, haramdır (el-Huliyy, Şeraiul-İslâm, II, 9; İbn Miftâh, Şerhul-Ezhâr, IV, 383).

Hanbeli hukukçuların sahih olan görüşü de satrancın her ne olursa olsun haram olduğu şeklindedir. Ancak Hanbelîlerin diğer görüşüne göre, oynarken araya bir şey konmazsa, farzı terke ve haramı işlemeye sebep olmazsa satranç oynamak mekruhtur. Buna bağlı olarak satranç aletini alıp satmak da haramdır (İbn Kudame, el-Muğnî, IX, 171).

Hanefî ve Malikilere göre satranç tahrimen mekruhtur yani harama yakındır (el-Bâci, el-Münteka, VII, 278; İbn Abidin Haşiyesi, VI, 394).

https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/satranc

spartacus
06-01-2017, 14:15
Cübbeli Ahmet ve aynı mantalitede olanlar, 1400 küsur yııllık yaşanmış-reel İslâm'ın temsilcileridir. "Gerçek İslâm bu değil" diyen light müslümanlara karşı, İslâm'ın gerçek yüzüdür. Bu nedenle, Adam Simith'in mantığıyla "Bırakınız söylesinler." Söylesinler ki, İslâm'ın yayılış sürecindeki mafyavâri yöntemleri - Ebu Afek, Ka'b bin Eşref, Esmâ binti Mervan'ın katli - öğrensinler. Çünki Light İslamcılar bunlara "uydurmadır" der. işlerine gelmez. Hadi, İslâm Peygamberine atfen söylenmiş kimi sözlerin "uydurma" olduğunu varsayalım bir an için. Bu anlatılan şiddet hâdiseleri neden uydurulsun ki ? Emeviler İslâm'ı kendi istedikleri kıvama getirdikten sonra, onu hükmetme aracı olarak kullanmaya başlamışlar. Neden bindikleri dalı kessinler ?

Hâsıl-ı kelâm; Cübbeli ve benzerlerinin çoğalması, yaşanmış ve yaşanmakta olan İslâm'ın gerçek niteliğinin anlaşılmasında etkin olacaktır. IŞİD propagandasına kanıp "Cennet" hayâliyle savaşanlar olduğu gibi, yaşananları görüp İslâm'ıın savaşçı yönünü idrak edenler de çoğaliyor. Artık, kafasına sarık dolayıp mikrofonu kapanlara kolay kolay inanmıyor kimse ?
Sevgili Vefik Sami
katlini öğrensinler diyorsun ya, işte burası bir site, biz özgürce dile getirip, kaynaklarıyla ifade ediyoruz, öğrenmelerinin yolu bu olmalı, yani bilgi, kaynak, okumak...

Anlaşılmasını sağlıyor-sağlamıyor, Afganistan, Ortadoğu, bazı Afrka ülkeleri, İran sonuç ortada...

İslam tüccar zihniyetle yazılmış bir din, nalına da islam olur, mıhına da, yani gerçek islam bu değil diyenlerle, onlar müslüman değil diyenler aynı dine mensup olabilir ve aralarında da bir hayli fark olabilir, gerisi siyaset...

İnsanlar uyuşturucuya başladıklarında, süreçle dozaj artar, bir kez uyuşturucuya kapılanların süreç-seyir farkıyla, şu ya da bu oranın fazla-zarar olması olgusu, kişilerin uyuşturucuyla olan tecrübeleriyle olağanlaşır(yani dün şu dozaj fazla diyen yarın o dozaja geçer böylece gerçek islamı sorgulayan sayısı da hızla düşer, kişiler saf değiştirir)... inanca, kutsala dayalı siyasetin birilerine gelir sağlamasının, kitlelere yansıması ise kaçarı yoktur, darlaşarak marjinalleşir ve kitleler kaçınılmaz olarak birbirine düşer-girer, parçalanır ve ötekileşip, ötekileştirir ve yaşam şansı bırakmayan, hayatı kemiren, yok eden, tepede 3-5 hizibin, çıkar sahibinin çatıştığı bir duruma-konuma gelir ki, bundan kaçış yok...

İfadelerine bir yönüyle katılıyorum, ama o yaklaşımın en az 2 boyutu var ve yararlı tarafı(ifaden), zararlı tarafının(düşünmediğin sonuçları) yanında saman alevi gibi kalıyor...

Yani sırf insanlar gerçek islam nedir, değildir derdine düşsün diye, pireye sebep yorganı yakmak, bütün bir hayatı, sosyo-politik, sosyo-kültürel alanı, sadece bir kanıya varmak düzeyine indirgemek bana göre hatadır...

"Bırakınız söylesinler" diyenler kendi onur ve kaidelerini çiğniyorsa al birini, vur ötekine... Zira elbette sorun söz, ifade, inanç özgürlüğü olacaksa kimsenin izin vermesine tabi olmadan zaten yapabilmeliler, ama iş istismara dayalı ve ötekileştirici siyaset yapmak olacaksa, bırakmayacaksanız, söylemesinler, zira kaideleriniz varsa... Örneğin insan öldürmeye karşı iseniz ya da en azından hukuki kaideleriniz varsa IŞİD'e "bırakınız yapsınlar", ellemeyin, direnmeyin, engel olmayın, serbestlik verin(inanç, vicdan özgürlüğü! diyerek istismar) diyemezsiniz değil mi? demek istediğim tamda bu basit ayrıntıdır.

Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar zaten insanın, Allah'a ibadetinin yeri, zamanı yoktur, diledikleri yerde ibadetlerini yapabilirler, bir Cuma'sı kalır ki ona da camiler bıtırak gibi ve burada asıl önemli kaide açığa çıkar "Yaşam biçimlerine müdahale etmemek, ama elbette hukukun dışına taşan davranışlarıda engellemek, örneğin insan öldürmek benim yaşam biçimimdir kimse diyemez, bunalr yaşam biçimi faktörleri değil, kısaca müslümanların da asıl inanç-vicdan özgürlüğü yaşam biçimlerine tanıdıkları özgürlükten geçer"... yaşamalarına karşı nerede, nasıl bir engel var ki? Türkiye de asıl sorun din ve inanç özgürlüğü yaşayan grubun(selefiler, sünniler), kendisi gibi düşünmeyene, yaşam, inanç, ifade özgürlüğü tanımaması, bunun önüne geçmek zorundayız. O nedenle bırakalım söylesinler, yapsınlar dememeli. Çünkü ifade ve inanç özgürlüğü kişiyi bağlar, kişiler inançlarına dayanarak başkalarının hayatına müdahale edemezler, söylem şahısları hedef alan(ad-hominem ve linç kültürü), ötekileyen, yaşam şansı bırakmayan safsataya dönemez, bu zaten inanç, ifade özgürlüğünü engelleyen bir durum, yapanında öyle bir özgürlüğü kalmıyor özünde... haliyle bırakınız söylesinler, yapsınlar dendiğinde diyen kişi, söz, ifade, inanç özgürlüğünün adını kullanırken aksine karşı safda da konumlanmış oluyor...

RollingStones
06-01-2017, 14:32
Buna bende katılamayacağım, İslamın gerçek yüzünden ziyade, bu zihniyetler kendi yüzlerini, İslam budur diye pazarlama derdindeler, buna gelmemek gerek, kendilerine rabıta bile yaptırmaktan beis görmeyen yapılardır bunlar.

Halkın yüzle, şekille, şemalle, detaylarla işi olmaz, ama saygı gösteriyor diyede bu kadar sömürülürse bu da olmaz... Ayıptır.
Bizim halk yerde Arapça yazı görse, öper başına koyar, bilmez çünkü.
Bilmemesi de yerinde bana sorarsan, iman öyle bir şey, fazla teferruat bilmeye gerek bırakmayan bir yapıdır.

Fakat bilenlerin de bu tip şeylere karşı gelmesi yerindedir, bunun cezasız kalmaması gerekir, domuz etinin bile yenmesi, yasaklanması, şartlara bağlanmış bir dinde, keyfi yere zeka açan bir şeyi yasaklamak, haddi bayağı bir aşmaktır. Hele de kapalı bir ekolun temsilcisi, el almış birisi, asla İslamın gerçek bir yüzü olamaz.
El almaları da komik tabi, neyin elinin nereden alıyorsun.
Amiyane tabirle bunlar için, "ağır ol da molla desinler", denir ama mollalığı bile ayağa düşürdüler...

Sevgiler

:clap2:

Vefik Sami
06-01-2017, 14:47
Sn. spartacus;

Esas tehlikeli olan, özellikle tarikatlerin, hukûken olmasa da fiilen legâlleşmiş bulunması. Bu tarikâtlere intisab edenlerin mühim bir kısmı, seyr-i sülûk edeyim derken, cumhuriyete ve lâikliğe düşman olarak yetişmekte. Cübbeli gibiler tv ekranlarında söylediklerinin kat be kat şeddedilsini dergâhlarda cema'âtin huzurunda söylüyorlar. Bu söylemlere orada tek itiraz çıkmaz. Görünüşte "sofi" gerçekte militan yetişir. Cübbeli ve türevleri, konuş(a)madıklarında zaten perde arkasındaki faaliyetleriyle amaçları için çalışmış oluyorlar. Arada sırada "aşk"a gelip tv ekranlarında da bir şeyler söylesinler ki, insanlar "Gerçek İslâm"ın ne olduğu noktasında fikir sâhibi olsunlar.

Bakınız düne kadar F. GÜLEN için "çok muhterem insan" diyenler, bu gün o'nu bir kaşık suda boğmaya çabalıyor. Gerekçeleri ise daha çok siyâsi. Peki şimdi size sorayım. Cübbeli ile F. GÜLEN arasında islâmi açıdan - Detayları görmezden gelirsek - esaslı bir fark var mıdır ?

Ama insanlar birine -siyâseten - "tu-kaka" derken, diğerini heycan ve hevesle dinliyorlar. Bizim insanımız neye, neden karşı çıktığını bilmiyor. Hattâ çok kolay şekilde yönlendirilebiliyor. Maraş, Çorum ve Sivas olayları, hamile kadının tekmelenmesi, başka bir kadının şort giydiği için tartaklanması... Bütün bunların açılımını sorsanız Lihght müslüman, "gerçek İslam bu değil" der. Halbuki, Cübbeli ve benzerleri konuşma fırsatı buldukça, çok daha "rahat" konuşabileceği ortamları farkettikçe - satır aralarında da olsa - gerçek İslâm'ın ne olduğunu anlatıyorlar. En mühim mevzûlar rahatça, toplum önünde konuşulmalı ki, herkes eteğinde taşıdığı "taş"ları döksün ortaya.

spartacus
06-01-2017, 14:49
Habire korku üretmek gerek ki, korkuya bağışıklık kazanılmasın!
Bazı avcılar balıkları yakalamak -ağa yönlendirmek- için-tabi bazen ölüsü yüzeye vuranı toplmak içinde-, suyun içinde dinamit patlatırlar(yasak), bazıları taşlar atarak, suya girip hareket ederek balıkları korkutur ve ağa yönlendirir, korku yönetiminin(terör, aslında terör yöntemi buna deniyor!) aslı budur, kurbanı birilerinin veya kendi ağına teslim etmek(bakınız başkanlık anketlerine, ne zaman egemenler ve temsil ettiği sömürü grubu namına baş çıkarcı düğmeye bastırıp Kaos, şiddetli kamplaşmalar yarattı, anketler yukarı doğru vurmaya başladı).. Cüppeli bu yöntemle uzun yıllar boyunca tonlarca balık yakaladı, bu ülke bu yöntemle 100 yıl yönetildi ve hala yönetiliyor, kısaca hepimiz(ağ sahibi ve ona yardım eden ve böylece ağdan pay alan istisnalar hariç) korkuyla ağa doğru sürülen balıklarız ve elbette bu işin bir kısımı, yönünü temsil ediyor, tümünü değil, yine de oranı ile sonuçları arasında muazzam bir orantısızlık var, bu yöntem %10'a tekabül ediyorsa, sonuçları bakımından %40'larda etki oluşturabiliyor diğer yöntemde zaten belli, saubjektif sembol, aidiyet kullanımı(bu da işin balıklık değil sürü-koyunluk kısımı)...

pianola
07-01-2017, 17:48
Sayın Vefik Sami

Bir yönetim teorisi, onun her şartta sistematik olarak uygulanabileceği veya uygulanabilirliği manasına gelmiyor. Özgür bir seçim olanağında, bahis konusu _özgür fakat cahil_ bir toplum ise*, özgür bir seçim söz konusu olmaz*, cahil toplumun seçim yapması okuma bilmeyenin kitap okumasına benzer*, bu tür bir seçimle iktidarı ele geçirenler, düzenledikleri tiyatroyla egemenliği kendi saiklerine kilitleyen madrabazlardır* (Nietzsche). Size şu düşüncemi söylemiştim, adına insan denilen, "kendi halinde" nefret dolu veya art niyetli, ideolojik anlamda parazitik bir varlık türü değildir, aksine duyarlı bir varlık türüdür. Biyolojik yönden norm-al insan teki, etik yönelimli epistemolojik bir varlıktır. Bu konudaki fikirlerimin tamamı da bu düşünceyi dayanak alıyor, metafizik herhangi bir iddiayı değil; tanrı var veya yok, insan inanmalı veya inanmamalı.. Bu bağlamda sosyal dizgeleri faşizmden yalıtacak unsurun, kimlik politikalarının sonlanmasında temellenecek "nesnellik olanağı" olduğunu söylüyorum, buradan hareketle de inanılması toplumsal olarak sakıncalı olan indirgemeci dayatımların neler olduklarına işaret etmeye çalışıyorum. Çünkü bu dayatımlar, toplumu, dilin dilbilgisi, modern fizik, kozmoloji, biyoloji gibi olanaklardan alıkoyma işlevi gördükleri gibi, kitlesel iletişim olanaklarını da kısıtlamaktadar. Bu durumun ortadan kalkması için, sosyal insanın, dayatılmış bir metafizik inancı genel-geçer bir hakikat yerine koymaması gerektiğinin bilincine varması, bu bilinci de özümseyebilmesi gerekiyor. Hem kültürel hem de sosyoekonomik açıdan sürekli bir tahakküm altındaki kitleler için bu süreç çok yavaşlıyor, ya da tamamen imkansızlaşıyor.

"Demokrasiyi hakkâniyetle tesis" derken neyi kasdettiğinizi anlamadım.

Laik demokrasiyi (toplumun laik düşünceyi anladığı-bildiği + özümsediği demokrasiyi) kasdettim, gaiblerden beslenen monoteistik hümanizmin toplum ferdine enjeksiyonu ile laik dünya tasavvuru nasıl bir-arada olacak?

Herkesin aynı düşündüğü, tek sesliliğin olduğu yerde görece bir 'huzur'dan bahsolonsa da buna Demokrasi denmez. Demokrasi, bir siyâsal sistem değil, medeni toplumların yaşama kültürüdür. Bu kültür, farklılıkları özümsemeyi, hazmetmeyi, birlikte yaşamayı şart koşar. Kendi siyasi düşüncesini egemen kılma adına demokrasinin sağladığı hak ve özgürlüklerden faydalanmanın, demokrat olmakla uzak-yakın ilgisi yoktur.

Siyasal sistem, tekilleşen bir karar süreci olarak kültürdür zaten. Kültür, iletişen insan kipinin sosyal tabandaki kalıtsal uygulaması demektir.

Basit bir şey söylüyorum, bunda anlamayacak ne var emin değilim, "her şey siyasaldır", buradaki tartışma dahi. Gündelik anlamıyla din, kendine özgü (metafizik), demokrasi de kendine özgü bir siyaset biçimidir. Demokrasinin dini kapsama niteliği, bu ikisinin armoni içinde işlevsel oldukları-olabilecekleri manasına gelmiyor. Bu bağlamda da ben organize metafizik ortadan kalkmalıdır, iki ayrı siyaset biçimi olan "demokrasi" ile "dayatımcı siyasal metafizik demagoji" bir-arada olamaz, olsa da pratiği teorisini yoksar diyorum.

İnsanların inanç özgürlüğünden dem vuruyorsunuz, ben de size inanç özgürlüğü denilenin, birileri tarafından biçimlendirilen tanımlara koşullanmak gibi bir şeyden ibaret olmadığını, ancak bu durumun nesillere simgesel faktörler uyarınca "dayatıldığını" söylüyorum. Burada anlaşılmayan bir şey var mı? Günümüzün popüler dinsel inançlarını lütfen insan kipinin fabrika ayarlarıymış gibi sunmayın, rica ediyorum.

Ben bu satırları okumamış olayım. Demokrasi bir ülkenin siyasal yapısının değişmesiyle ya da siyasi ve hukûki altyapsının kurulmasıyla gerçekleşmez. Ülke insanlarında vatandaşlık bilinci ve toplumda demokrasi kültürü oluşmasıyla gerçekleşir. İnsanlar, Demokrasiyi gerçekten Demokrasi olarak içselleştirmediği, her birey veya grup sahip olduğu özgürlükleri kendi siyâsi emelleri için kullandığı müddetçe, orda Demokrasi yoktur. "Halisünasyon Demokrasi" vardır

Dine-teslim bir sosyokültürel dizgede demokrasi kültürü nasıl oluşabilir, kavganın ve sömürünün önüne nasıl geçilebilir? Çoğunluğun, değersel anlamda tekil bir metafizik bataklığa ortaklaşa olarak gömülü olduğu bir ortamda nasıl bir demokrasi, nasıl bir hukuk uygulayacaksınız, anlatırsanız öğrenmek isterim, çünkü ben kavramlaştıramıyorum.

Satırları okuyup-okumamış olmayı dilemeniz hususunda diyebileceğim bir şey yok, okumak istemiyorsanız yazmayı kesebilirim, sorun değil, yalnız okumamış olayım kısmından sonraki cümlelerinizden bir şey anlamadım, bana cevaben mi yazdınız onları? "Demokrasi bir ülkenin siyasal yapısının değişmesiyle gerçekleşir" gibi bir ifade mi kullandım ki? Ben zaten demokrasi kültürü oluşmasını ve bunun nasıl mümkün olabileceğine yönelik düşüncelerimi yazıyorum.

Kaçırdığım bir şey yok. Belki de birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. Kimlkisiz insan veya toplum olmaz. Ütopik düşünceler peşinde koşmak vakit kaybıdır. Bizleri belki "tatlı" hayâlere daldırır ama; pratikte hiç bir yararı yoktur. Faklı kimlikler ve o kimliklere bağlı kültürler, birbirleri arasındaki farklılıkları kabul ve hazmederek yaşamayı öğrenmeli. Demokrasi ve lâiklik kavramlarının ehemmiyeti de burada bulunmaktadır. Bilgi ve teknolojiye dâir süreçler, kültürel değişimlere göre çok daha hızlı işler. Bu itibarla "Kimlikleri yok etmek" yerine, o kimliklere farklılıklarıyla birlikte bir arada yaşamayı öğretmek daha gerçekçi ve uygulanabilir bir durumdur

Ben sizi anlamakta zorlanmıyorum, sadece tespit ettiğim bir takım tutarsızlıkları dile getiriyorum. Farklılıkları sosyal anlamda "hazmetmek", ancak ortak bir temelin sabitliğinde mümkünlenebilir, öyle değil mi? Bu sabit de nesnedir, çünkü maddi doğa ortadadır, duyular tarafından algılanandır, öznel yorumsamalardan bağımsız olarak, ampirik gözleme ve teste açıktır.

Bu anlamda, demokratik bir anayasaya "din Allah'ın oluncaya kadar" maddesini ekleyemeyeceğiniz gibi, bir diğer anayasa, veya daha iyi bir ifadeyle "babayasa" olan Kuran'a da "homoseksüeller Allah'ın sevgili kullarıdır" maddesini ekleyemiyorsunuz. Bu bağlamda da belirleyici olan, toplumdaki insan kavramının, nasıl ve kimler tarafından ne gibi araçlar kanalıyla içeriklendirildiğidir, zira nesiller bu dizgelerde yetişiyor. Kimlik faktörüne de bu noktada temas ediyorum, siz de buna "kimliksiz insan veya toplum olmaz", "ütopik", "kimlikleri yok etmek yerine" şeklinde karşılık veriyorsunuz. Önce size ne söylendiğini anlamayı deneyin; kimliği biçimlendiren, kimlik politikaları olmamalı, hazımsızlık ve sömürü, ancak bu şekilde ortadan kalkabilir diyorum.

Ben de size şunu sorayım. Bir müslümanın diğer ihtiyaç sahibi müslümanlara yardım etmesi mi yoksa, bir insanın kültürel fark göstemeksizin tüm ihtiyaç sâhiplerine elinden geldiğince yardım etmesi mi vicdandır ?

Tabi ki ikincisi, müslüman_kimliğinin yaratımı ise, bu soruyu türeten koşul.

"nüans"ın aslında fark demek olduğunu lise okurken öğrenmiştim. Biraz ağır olmuştu öğreniş biçimim. Tahtada ders anlatırken "Nüans farkı" deyince, sınıftan gülüşmler olmuştu. Çok ağır ve ağdalı bir üslûp ile yazabilen, ağır felsefi cümleler kurabilen ve aynı zamanda ingilizceye hâkim birisinde "Nüans farkı" betimlemesini okumak da beni gerçekten şaşırtmıştı doğrusu.Bu cümlenize de şaşırmadığımı söyleyemem. Çünki Demokrasi ile vicdan arasında bir bağlantı kurup, bunu ıspatlamaya çabaladığımı hatırlamıyorum. Varsa bu başlıktaki mesajlarımda böyle bir cümlem, lütfen belirtiniz. Konuyu daha ziyâde ilkesel temelde ele almaya çalışmıştım. Ama cehlim nedeniyle doğru ifâde edememişsem, bu da beim hatâmdır.

Nüans fark anlamıyla da kullanılıyor ama esasen "gölge" veya "ton ayrımı" manasında, nue-r kökünden bulut demek olan nuage ile bağlantılı, (les nuances de l'arc en ciel — gökkuşağının nüansları/tonları), fark ise diferans (différence). Örneğin beyaz rengin iki tonu arasındaki gölgelenim ayrışmasına "nüans" deniyor, iki renk de beyaz oysa ki, yani bir duvara bakıp renk yönünden hafifçe atmış bir bölgeye "şurada bir fark var" değil de, "şurada bir nüans var" deniyor. Bu anlamda nüans farkı (bir olgudaki/fiildeki küçük ayrım/yönelimlerin sonuçladığı fark) demekte bir sakınca oluyor mu? Gölgelenimin, kazanılmış bir ton ayrışmasının, minör bir sapmanın neticede yarattığı fark..

Siz, Cübbeli haram-helal öğretebilmeli, bu o kesimin hakkı, vs. buna da "vicdanın gereği" diyorsunuz, doğru değil mi? Ben de bu tür baskıları koşullayan monoteist paradigma ile _bireysel özgürlükler ve güvenceler adına_ mücadele edilmesi gerektiğini söylüyorum, demokrasi de asılda bir üst zeminin konusu, zira topluma yönelik metafizik bir dini tahakküm varken, ve toplumun kahir ekseriyeti de zihinsel olarak bu tahakküme boyun eğmişken, demokrasi toplumda fiilen söz konusu ol(a)maz, lütfen yaşamın olgusal yüzünü siyasal terimlere indirgemeyin, demokrasi zaten dinciliği de kapsıyor, ben de şu aşamada demokrasiyi değil, onun içindeki dinci-organizasyon faktörüne yönelik yazıyorum.

Bir de öğrenmek istediğim bir şey var, siz kitlelerin, "teste tabi tutulan" tanrı yaratımı antiteler olduklarına mı inanıyorsunuz? Doğaya baktığınızda gözlemlediğiniz bu mu? İnsanı tanrı mı yarattı? Mesela sistemin koşulladığı bir durum babında, devletin dış politikalarının bir neticesi olarak yine devlet tarafından kendisine "şehit" ünvanı verilen birey, sizce gerçekten şehit mi?

Demokrasi kavramı, hem siyaset bilminin hemde sosyolojinin konuları arasında yer alır. Demokrasi ile bilimselliği birbirinden "farklı" göstermek için çok çaba da yetmez. Bu sonuca nasıl ulaştığınızı anlamak da beni aşıyor doğrusu.

Ne aşıyor sizi anlamadım. Demokrasinin akademik bilimin konusu oluşu, onun bilimsellik ile özdeş olduğu manasına nasıl geliyor?

Farklılıkları "düşmanlık" gibi algılayıp göstermenize bir anlam veremedim doğrusu.

Öyle bir gösterimde tabi ki bulunmadım, yazıları istediğiniz gibi algılamaktan vazgeçerseniz, benim anlamlarımı saptamanız da mümkünleşir. Hüman'ı içeriklendirici hümanist kimlik (ve dayatımı) = faşizmdir diyorum.

Farklılıklar seküler düzlemde ise zaten bir sorun yok, çünkü bir uzlaşı temeli var: NESNE. Farklılıklar, seküler - dini ayrım üzerinden ise sorun/kavga türemesi kaçınılmazdır, çünkü üzerinden uzlaşı sağlanabilecek bir temel yok, bu bağlamda da, bu temelsizliği kendine temel alan din tahakkümünü, nesnel hakikatin üzerini demagojiyle örten bir antite olarak görmek gerekiyor. Türkiye anayasal olarak demokratik bir ülke değil mi? Sizin deyiminizle kültür "demokratik", bu demokrasinin içerisinde yer alan islam da "hoşgörü dini", peki buna mukabil Türkiye nasıl bir şey?

Kimlik politikalarının hangi sebeple imha edilmeleri gerektiğine dair malesef size hiç bir şey anlatamadım, tam da bu yüzden yukarıda spartacus gibi pratik yazılar üretemediğimi söylemiştim, onu konuya bu yüzden dahil ettim.

Vicdan, malesef "dini kimlik" denilen faşist kalıplaşmanın hakkından gelmek için yeteri kadar güçlü bir faktör değil. Şöyle diyeyim, metafizik hümanizmler, "hüman-lık" dışındaki tüm farkları ikinci plana iter, ve hümanlığa çizgileri belirlenmiş bir içerik verir. Türkiye demokrasisi, toplumsal bazda ancak bu asli içeriğin "haricinde kalan" kısmı hoşgörüyor. Asli kısıma ters düşen bir durum ise (cinsel kimlik ile ilgili veya düşüncel) sosyal tabanda çoğu zaman linç objesi olmak durumunda kalıyor, çünkü bir parmakla gösterim olanağı, bir sanal suçlu yaratım olanağı olmadan, taraflaşma ve siyasal rant zaten mümkün değil, bu anlamda demokrasi denilenin, _Türkiye gibi bir toplumda_ kimlik politikalarını sürekli olarak merkezine çekmesiyle faşizmi bir çark edasıyla süregötürmekten başka bir işlevselliği olduğunu söyleyemiyorum, fakat bu bir ideoloji olarak demokrasinin kendisine değil, onun teorisini uygulamada imkansız kılan dini tahakküme yönelik bir eleştiridir. Bu temelde de şunu söylüyorum, insanın, insan öznesini tanımlamaya, onu bir kimliğe sokmaya hakkı yoktur, o yüzden beni boş yere demokrasi üzerinden eleştirmeyin, demokrasi denilenin teorisi ile pratiği özdeş değil çünkü. Ben, etik ve hukuki anlamda bilimsel sınırların dinamik olarak çizildikleri, sosyopsikolojik tahakkümlerin mutlak oranda imha edilerek insanı kendi öznesine yabancılaştırma süreçlerinin süresiz olarak devre dışı kaldıkları bir özgürlük türünden yanayım (barışçıl bir toplum isteniyorsa), toplumun cehli üzerine bayrağı diken demagojik uygulamalar ise, malesef buna olanak tanımıyor.

Gerçi, tarihten günümüze kültürler arasında süre gelen düşmanlık ve çatışmaları görmezden geliyor değilim. Şunu unutmamak lâzımdır. Çatışma ve savaşların esas nedeni kültürel farklılıklar değil, insandaki hırs, güçlenme ve hükmetme isteğidir.

Ben öyle düşünmüyorum, bu tam da eleştirdiğim metafiziğin bir koyutlaması gibi, ve bunu bir teistten duyduğuma da hiç şaşırmadım. Çatışma ve savaşların nedeni: sosyal inşadır, inanç tacirliğini de bu inşaatın çimentosu olarak görüyorum. İnsan teki, -kendi halinde- çatışmak isteyen nefret kökenli bir varlık değildir, ancak toplumsal cehalet, ve ondan dolaylı olarak türeyen ekonomik hukuksuzluk uyarınca da "çatıştırılmaktadır".

Bu sorunun aşılabileceğini de sanmıyorum. Belki de bahse konu problemi mümkün olabilecek en asgari düzeye indirme söz konusu olabilir. Bunu sağlayabilecek araçların başında da Vatandaşlık bilinci ve Demokrasi kültürü gelmektedir.

Ben de organize metafizik dinciliğin sosyal tahakkümünde hakkaniyetli_demokrasi mümkün olamaz diyorum. Türkiye'de hangi sivil toplum, iktidar baskısında olmayan hangi sendika var, hangi dernek tahakkümün karşısında durabiliyor? Neyin demokrasisi? Sokak başı cami dikilirken bana ya da benim gibi düşünenlerin fikri soruluyor mu? Tabi ki sorulmuyor, çünkü Türkiye'de demokrasi, "milli iradeden" ibarettir (ne demekse artık..)

Bu "Saygı duyma "muahebbetini nasıl anladığınızı da bilemedim gerçekten. Ben doğruluğuna inanmadığım hiç bir şeye saygı duymam. Ama, başka insanların o "şey"e inanma haklarına saygı duyarım. Toplumsal barış için şimdilik bu "olmazsa olmaz" dır.

İnanma hakkına saygı duymak, hakkın öznesini ve onun türeyiş koşullarını eleştirmeye engel mi? Toplumsal barış, ancak toplumsal cehaletin giderimi ile, aidiyetin ve öznenin doğru-tanımlanması ile doğru orantılıdır, cehalet ise, "nesnenin bilgisi" uyarınca giderilen bir faktördür. Bu bağlamda da "yobaz Türkiye" iyi bir örnek demek gerekiyor, toplumsal ayrışma ve sanaldan beslenen nefret, çatışma, ekonomik gelişim yollarının her türlü tıkanışı, gelirin azınlıkta toplanışı, sivil toplumun örgütlenemeyişi, yöneten ve yönetilen arasına çekilen SET, ne ararsanız var, sonuç faşizm.

Demek ki metafiziğin siyaseti, ister-istemez faşizme varıyor, çünkü kavramların nesnel bir temeli yok. Şunu daha önce söylemiştim, özne-iktidar ilişkisinde belirleyici-faktör olmayan "bilgi" yoktur. Bu bağlamda da metafiziğin siyaseti, ancak bir cehalet rejimine tekabül eder, çünkü metafizik duyusal algıda yoktur. İnsana cevapların önsel olarak dayatıldığı, dolayısıyla düşünme yetisini kullanmasına fırsat dahi verilmeyen bir ortamdaki iktidarın niteliği de aşikardır.

Ne var ki, bana göre şimdiki konjoktürde eldeki tek çâre yine de Demokrasidir.

Şu an anayasal olarak demokrasi var, nitelik yönünden nasıl bir ülke Türkiye, nereye geldi, nereye gidiyor?

Mevzu demokrasi değil, mevzu din denilen "yazılımın" beyinlere enjeksiyonu, ve bu durumun demokratik uygulamaya etkisi. Siz bana "kişisel hak ve hürriyet", "dini özgürlük" vb masalları okumaya devam edip-etmemekte özgürsünüz, ne var ki ben sizin "özgür!" olarak nitelediğiniz bireyin özgür olmadığının bilincindeyim. Nihayetinde, ancak toplumdaki tinsel istencin kanını emerek varlığını sürdüren monoteizmin siyaseti, bir "iletişim unsuru" olarak bayrağı diktiği an, kişisel hak ve özgürlüklere en güçlü prangalardan biri vurulmuş demektir..

spartacus
07-01-2017, 19:29
Zaten adına demokrasi dedikleri sistem de bu değil ki...

Kapitalizmin demokrasi anlayışı yoktu, zoraki, kaçınılmaz biçimde sosyalizmin ufukta görünmesine karşıt ödün verdi ve esası ELİTLER TEMSİLİ olan Roma tipi demagograsisini, yani aslında demokrasi değil, hakim-yönetenlerin konsey kararlarını, seçim sistemli demokrasi olarak yutturdu...

Demokraside "senin adına, sana rağmen TEMSİL" diye bir şey yoktur, birilerini vitrine seç 4-5 yılda bir o da para gücüne yani yine üst sınıfların konseyi olsun, dayansın bu da pratikte demokrasi değil zaten...

2. Dünya savaşından sonra Avrupa kapitalizmi bir ödün daha vermek zorunda kaldı, kime veriyor bu ödünü? İşçi, emekçiye... İskandinav ülkeleri, Almanya, Hollanda, Avusturya gibi ülkelerde sosyalist demokrasinin taban örgütlenmesine ödün verildi her ne kadar kapitalizmde dejenere edilsede, sivil toplum örgütleri olarak lanse edilsede...

Demokrasi seçme şansı filan değildir, demokrasi söz, yetki, karar sürecine dahil-ortak olmak demektir ve demokrasi haramilerin para gücüyle, propaganda gcüyle kendi ya da sahte gündemlerinin peşinden gitmek de değildir, demokraside, her birey'in hayat şartlarına müdahale, söz, yetki, karar mekanizması işletebilme durumu olmalıdır ve emin olun konseyler halkın tabanında olsun, kimse bireysel davranamayacağı gibi dini siyasetide kullanamayacak sorunalr, yetersiz beslenmeler, sağlık, eğitim, yol, kaldırım, hastaneden gelir düzeyine kadar esas ağırlıkta olacak,çünkü sorunalrı kendielrine sorulacak, kendielri soracak, şimdiki gibi tek derdi daha iyi koşulalrda kandırıp, sömürmek olanın subjektif siyaseti söz konusu olamayacak... Yani işyeri konseyleri, mahalle konseyleri olmalı, iktidar bu konseylerin KONGRELERLE belirlediği delegelerle oluşmalı, ve delegeler konseylerde gündelik hayatına devam ederken, merkeze seçilenlerde konseylerce geri çağrılabilmeli, demokrasi bu...

Türkiye'de gerçekten milyonalrın sorunları nedir? iyi düşünün, yoksulluk, zor hayat şartları, ağızlarını bir açabilseler, iğneden girer, iplikten çıkarlar yani o denli çok sorunları var, dünyaın en pahalı petrolünü kullanmaktan, 10 TL lik otomobilin 40 TL sinin vergi oması, devlete fahiş vergiler, paralar gittiği halde halkın korkunç fakir ve sosyal hizmetlerin neredeyse SIFIR olması bile bir sorundur...

Türkiye gibi daha doğrusu kapitalist ülkelerde adına demokrasi denenin, ama aslında ve özü, milyonların ahmakça, parkura çıkmış atların yarışına oynadıkları bir kumar olması, hem tehlikeli hem de demokrasinin asıl düşşmanı, karşıtıdır..

Kısaca var olan demokrasi değil, demagograsi dediğimiz böylece aristokrasinin ve soyluların(hakim zenginler burjuvazi) ortaçağdan beri iktidarını sürdürmesinin bir basamağı, medya da diğer ayağı... Toplumun fertlerinin salt ekonomik değil, sosyal istemleride paraya bağlanmış, paran varsa iyi bir hayat ve daha iyi koşullarda, koşullu yerlerde yaşama şansı, paran yoksa mahrum...

Türkiyeyi yönetenler listesi oluşturulacaksa ilk 100 zengine bakmak yeterlidir, basın, medya hatta spor dahi bu küçük azınlığın elindedir, siyaseti de belirlerler, gündemide ve hükümetler yukarıda ifade ettiğim biçimde demokrasi karşıtı bir biçimde parkurda koşan atlara oynanan oyun temelli seçildiği için ve parkura çıkıp koşma şansınında zenginlikle ölçüldüğü için, otomatikman toplumun %80-90'ı saf dışı kalır... neyse şebekliğe demokrasi denmişliği, azıcık ülkedeki seçim, söz, yetki, karar düzeyine ve muhatapalarına bakarak görmek zaten mümkün.

Diğer taraftanda demokrasinin, yani en azından insanın insanca yaşam koşulları namına iradesi ve varlığının yok edildiği en önemli diğer etken ise DİN VE ADİYETLER(MİLLİYETÇİLİK, IRKÇILIK) olduğunu görürüz, böylece Ortaçağ aristokrasisi tereyağından kıl çeker gibi diktatörlüğünü ilan ederken, adına da demokrasi deme riyakarlığını rahatlıkla gösterirler, kısaca yaşadığımız yine Ortaçağ karanlığıdır yani soylular yönetimidir(demokrasi bunu dışlar ve fırsat eşitliğini engelleyen her türlü şeyi engeller, örneğin seçim propagandalarında bireysel reklamlar ve atama usülleri, para-bağışla dönen listeler, vekil adayalrını halkın belirlemediği parti çatılarındaki atamalar vb engeller!)...

Buyrun, sermayesi-serveti oranıyla ilk 100, demokrasi dedikleri -ki demokrasi değil aslında diktatörlük- gücü olanın her kanalı kullandığı haliyle ülkenin asıl yöneticileri(Şimdi ise fahiş düzeyde etkin-yükselen içlerindeki gerici zenginler, holdinglerdir, siyasetleri diğerlerininde işine yaradığı, sömürüyü garanti ettiği sürecede, elitler topluluğu, toplumsal gericileşmeyi dert etmez, hatta o koşullarda daha iyi sömrüdüklerinin farkına vardıkları için desteklerler, böylece gerici sermaye hem istismar siyaseti hem de sermaye siyasetiyle, kandırdığı toplumun desteğinide, üst konseyin desteğinide kolayca alır, tüm sermayedar rakiplerinden hem onalrıda arkasına almakla hem de avantajıyla 2 adım öndedir)...

https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye'nin_en_zengin_100_ailesi_listesi

Dünya da demokrasi örneği şu an Küba'da mevcut, kapitalizm tarafından ödünlü olanlar ise İskandinav ülkeleri ve elbette dünyayıda yukarıdaki gibi seçkin elitler yönettiği için, Küba demokrasisini yalan, kara propaganda ile medya alanlarında karalıyorlar, asıl korkuları diğer halkların da demokrasiyi anlaması, istemesi... Oysa Küba'da seçimler Kongrelerle oluyor(demokrasinin ESASINDA en üst organ KONGRE'dir), kongrelere parası olup medyasını, şu ya da bu gücünü kullananlar değil, halk dilediği gibi ve örgütlü olarak(işyeri, mahalle konseyleri, muhtarlık konseyleri) katılabiliyor...

Küba, kapitalist ülkeler için neden diktatörlük? basit, kapitalizmde KONSEY, bir avuç elitindir, o yönetir, sosyalizmde ise KONSEYLER toplamı, tüm halkı-şu elit azınlığı saf dışı tutarak- kapsar, kapitalizm halkı dışarıda tutarak yönetir, sosyalizmde halkı dışarıda tutan elit azınlığı saf dışı bırakır, bu nedenle de ikiside kendisine demokrasi ama karşıtına diktatörlüktür(evet diktatörlüktür, demokraside zaten KENDİNE demokrasi, karşıta diktatörlüktür, ayırdımı kimin, kime demokrasisi belirler)...

Eğer Küba'da sosyalistler başarılı olmasaydı, bugün Küba tutucu bir Hıristiyan ülkesi olacak ve Türkiye'den pek farkı kalmayacaktı ve elbette, hem sömürülmekten ama hemde kaynak yetersizliğinden(coğrafyası ve ebadı) Somali gibi olacaktı.

Vefik Sami
07-01-2017, 21:02
Sn. Pyrrhon;

Yazmanızı istememek gibi bir düşüncem yok. Buna hakkım da yok. Münâkaşa kültürü anlamında bir bağdaşmazlık olursa, siz de ben de yazmayız; olur biter. Size basit bir sorum olacak ?

Demokrat mı, Komünist mi yoksa Anarşist misiniz ?
Veya bunları "dayatılmış sistemler" olarak mı görmektesiniz ?

Felâsife
08-01-2017, 22:09
Sevgili Vefik Sami

#35 nolu iletinizde ki alıntının taktir edersiniz ki aslında bir kıymeti yok, neticede din dediğimiz şey, bunlarla bu günlere gelmedi, kitaplarda yazılanlarla büyümedi, aksine Siyaset dediğimiz yapı ile geldi ve büyüdü ki, bunu Siyasiler söylemediği sürece, bu tip şeyler kitaplarda ölü olarak kalacaktır.
Yoksa kitaplar neler yazıyor neler, kaçı uygulanıyor mesela.

Cüppeli dediğimiz kişi kendi başına ayrı bir hükümet gibi davranarak, sözde sünneti de öne çıkartmaya çalışıyorlar ve sünnetin de özellikle korkutan yönleriyle ele almaya çalışıyorlar ki amaç belli, taraftarlarını korku ile yaşatmak. O kılık kıyafet ise nedir öyle, orta çağda mı yaşıyoruz?

Beğenelim beğenmeyelim, Dinler zaten böyle değildir-ki olmadığı için-dinler sürekli kendini GÜNCELLEYEN (update) sistemine sahiptirler, böyle olmasa bu dinler bu günlere gelemezlerdi. BİTERLERDİ. Hatta bazı durumlarda komple SİSTEM GÜNCELLEME (upgrade)'ye bile sahiptirler ki orta çağda yaşamak ne demektir. Resmen kendini güncelleyemeyen miadı dolmuş, eski versiyona geri GÜNCELLEME (downgrade) 'ye meraklı bir yapıdan bahsediyoruz, yok olmaya mahkumdur böyle yapılar...
O devirler yaşandı bitti... bitti, öldü yani...
Hayatın kuralları belli kendini GÜNCELLEMEZSEN bitersin... Elin oğlu ayda arsa satar, bakar durursun.

Bu güncelleme olayını pek sevmem aslında ama etkilerini de görüyoruz biliyoruz, hayatın bir gerekliliği çünkü, var olan da bir şey o yüzden çok savunmasam da böyle söylüyorum, böyle olmuş HEP çünkü, yaşayan bir gerçeklik bu, Güncelleme zamana ve zemine ve de toplumların isteğine göre yapılmazsa, o sistem BİTER, bunu herkes kadar bende biliyorum, SİYASİLER zaten biliyor, aslında herkeste biliyor.
Ellerinde Androidler güncellenmesin, sağlamda olsa gün geçtikçe çöp olmaya mahkumdur, bu teknik olarakta görülen bir şey. Dinler bunu çok önceden keşfetmişler aslında.

Güncelleme olayının aynısını BİLİM de yapar, ve yaptığı içindir ki geleceğe doğru emin adımlarla ilerler.
Hasılı bu iki yapının elinde GÜNCELLEME gibi YAŞAYAN bir güç olduğu sürece sırtları yere gelmez... Bu bu kadar açık ve net.

Ali ile Muaviye arasında ki sürtüşmeden sonra, pek bilinmese de şöyle bir söz türemiştir.
"İlmi Siyaset, İlmi Keramete kıç attırır!"

Yani diyeceğim o ki o muhterem istediği kadar şu hadis bu ayet desin, haramdır, yasaktır desin, kendini keramet ehlinden eylesin, sarıkla cübbeyle dolaşsın, ortalık karıştırmaya çalışsın, şurada bile orta çaplı karıştırdı mesela, Siyasi erkler, bakar ki toplum bunu istemiyor, toplum bunu kanıksamış, bir FETVAYA bakar bütün iş.
O da elinde çiçekleri ve mendiliyle öylece kalakalır.

Bu olay geçmiştede böyle oldu çünkü, "Siyaset dini de yönetir, kişiler dini yönetemez"... Buna yetkileri de yoktur, ruhsatları da yoktur, anca yönettiğini sanırlar, böyle boş boş konuşurlar.
Zamana ayak uyduramayan dindarlar olabilir belki ama DİN olamaz, o yüzden DİN ve SİYASET ayrılmaz ikilidir, Siyasetse denge işidir, iyi kötü bir şekilde bu gözetilir.

Özetle bu muhteremin söylemlerinin bir kıymeti yok, o kürsülerden mimberlerden konuşmaya hiç hakkı yok, bence bunlara da yasaklama getirilmeli, ha çok meraklı ise gider kurar partisini çıkar meydanlara, atar tutar...
Yakın tarihten Atatürk örneği var mesela, az mı uğraştı bu sarıklı cübbeli yapılar ile, devletler dinleri de yönetirler çünkü, çünkü buna hakları vardır. Nihayetinde dünya böyledir, böyle olduğu için bu sistemler bu günlere gelmişlerdir.

Öteki türlü her sarığı takan, kendini allemei cihan sanır, fetva verir, lakin bir önemide olmaz ama KAOS 'a hizmet eder. Zaten yeterince KAOS vardır, iki odunda ben atayım hiç hoş değildir.

Sevgiler

Neva
14-01-2017, 00:08
Cübbeli Ahmet satranç açıklamasını böyle 'savundu': Bak Bilal Erdoğan kardeşimize...

Kamuoyunda 'Cübbeli Ahmet Hoca' olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, satranca yönelik "Oynayanlar lanetlenmiştir" iddiasını yineleyerek "Eşinle oynarsın, şakalaşırsın, at binersin, ok atarsın..." dedi.
Cübbeli yeni yayımladığı sohbet videosunda 'satranç lanetlenmiştir' iddiasını "Diyanet İlmihâlinde de satrancın üç mezhebe göre haram olduğu yazılıyken Cübbeli Hocadan ne demesini bekliyorsunuz?" diyerek yineledi.
Kendisine konuyla ilgili gelen tepkilere değinen Cübbeli Ahmet "Bak Bilal Erdoğan kardeşimize, Allah ondan razı olsun. Ne güzel okçuluk şeyini geliştirmeye çalışıyor. Hadise, sünnete uyan iş yapıyor. Sen şimdi fuzuli fuzuli insanlara ganyan manyan, dama bilmem ne... Bu oyunlara da bir şey dediğin zaman hemen 'ciddiye almayın' bu adamı falan... Ne konuşuyorsun ciddiye almayacaksan" dedi.
'3 tane oyuna izin verilmiş'
Cumhuriyet'in haberine göre; Cübbeli sohbet videosunda "damalar, oyunlar bunların hepsini Kuran-ı Kerim'in yasak ettiği ayetlerin, hadislerin yasak ettiği... 3 tane oyuna izin verilmiş. Eşinle oynarsın, şakalaşırsın, at binersin, ok atarsın..." ifadelerini kullandı.


http://www.birgun.net/haber-detay/cubbeli-ahmet-satranc-aciklamasini-boyle-savundu-bak-bilal-erdogan-kardesimize-142930.html