Orijinalini görmek için tıklayınız : Takke düştü, kel göründü: Referandum meşru değil!
Bilirsiniz, AKAD Kralı Büyük Sargon (Sargon The Great)'un Akadça'daki adı "Šarru-ukīn" ya da "Šarru-kēn"dir. Anlamı, "Hükümdar Meşru"dur.
Oysa bu referandum meşru değildir!
Peki neden meşru değildir?
1. 2.5 milyon oyun zarfı mühürsüzdür ve 98 ile 101. maddelere göre bu oyların geçersiz sayılması gerekiyor. Bu, EVET oylarının % 4.61'inin silinmesi demektir. O halde manipülasyonlu EVET oyları % 51.2 olduğuna göre, gerçek EVET oylarının yüzdesi % 51.2-% 4.61= % 46.59 olur.
Yani sırf bu maddeye göre bile referandum meşru değildir!
2. Avrupa Parlamentosu eski Başkanı ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi Başkanı Martin Schulz, "Sonuçlar, Erdoğan'ın Türkiye olmadığını gösterdi" dedi.
3. Kait Piri: “Adil olmayan seçimlerde, cüzi bir çoğunluk ‘evet’ dedi. Böylesi radikal değişiklikler için çok küçük bir fark. Hem ‘evet’ hem de ‘hayır’ kazandığını savunuyor. Uluslararası seçim gözlemcilerinin #Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı raporu endişeyle bekleniyor”
4. AGİT'in gözlemcilerinin başında bulunan Michael Link, Alman Die Welt gazetesine yaptığı açıklamada, “Hayır diyenler için adil ve eşit bir kampanya asla mümkün değildi” diye konuştu.
5. İsviçre Sosyal Demokrat Milletvekili olan ve AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) adına, Türkiye’de referandumu izleme komitesinde bulunan Pierre- Alain Fridez, "Referandum eşit şartlarda yapılmadı" dedi.
Bu referandumun ne anlama geldiğine ilişkin şunu da ekleyelim:
http://i.sozcu.com.tr/wp-content/uploads/2017/04/fp83901283.jpg (http://www.sozcu.com.tr/2017/dunya/son-dakika-dis-basindan-turkiyeye-referandum-bakisi-1799099/)
Türkiye de seçimler 2015 den bu yana şaibeli. Bence AKP nin iktidara gelişi ve bu kadar iktidarda kalması şaibeli.
Dün referandumdaki terör olaylarının yaşanmasına şaşırmamalı. Çünkü,
www.youtube.com/watch?v=pfubJx1FW4Y&t=1h26m52s
sahnesinde görüldüğü gibi "Suç işlemeden Devrim olmaz!"
Bu sahneyi doğrudan şöyle görebilirsiniz: Bu videonun üstündeki linki tıkladıktan sonra adresin sonuna &t=1h26m52s zamanını ekleyiniz!
Gerçi filmin başında,
"Bu film bir hayal ürünüdür. Kişi ve kurumların gerçeklerle ilgisi yoktur!"
uyarısı veriliyor ama siz buna inanmayın!
Son dakika… Avrupalı gözlemcilerin referandum raporu açıklandı
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın 16 Nisan referandumu konusunda yayınladığı raporda "yok yok."
http://i2.cdn.cnn.com/cnnnext/dam/assets/161107120239-01-trump-parry-exlarge-169.jpg (http://www.sozcu.com.tr/2017/dunya/son-dakika-agitin-referandum-raporu-aciklandi-1800391/)
AGİT'in raporundan sonra TRUMP!
Referandum öncesinde Türkiye’ye gelerek, gerek kampanyaları, gerekse oy verme ve sayım işlemlerini yerinde gözlemleyen AGİT heyeti, “ön raporunu” bugün açıkladı. Ayrıntılı rapor ise daha sonra açıklanacak.
AGİT’in “ön raporunda” yok yok; “evet” kampanyasının devlet imkanları ile yapılmasından, başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP’lilerin “hayır” oyu verecekleri terörist ve vatan hainleriyle aynı düzlemde göstermelerine kadar her unsur AGİT raporunda yer alıyor.
İşte AGİT’in ön raporunda yer alan tüm unsurlar:
1. Seçmenlere, oylanacak metin konusunda tarafsız bilgi aktarılmadı.
2. Olağanüstü hal sürecinde kısıtlanan temel özgürlükler, tüm süreç üzerinde olumsuz etki yaptı.
3. “Evet” ve “hayır” tarafları eşit propaganda yapma imkanına sahip olamadı
4. Medyada “evet” kampanyası çok geniş yer bulurken, medya üzerindeki kısıtlamalar, gazetecilerin tutuklanması ve medya kuruluşlarının kapatılması, seçmenlerin çoğulcu fikirlere erişim imkanını azalttı.
5. Oy verilen yerlere sivil toplum gözlemcileri sokulmadı.
6. Valiler olağanüstü hal rejiminin kendilerine verdiği yetkiyi, toplanma ve ifade özgürlüklerini kısıtlamak için kullandı.
7. Olağanüstü hal, hukukun üstünlüğünü ortadan kaldırmak amacıyla kullanıldı.
8. Genel olarak referandum Avrupa Konseyi standartlarını karşılamadı. Yasal çerçevede gerçek bir demokratik süreçin işlemesi için uygun değildi.
9. Kamu adına yayın yapan kuruluş, meşru siyasi partilere eşit zamantanımadı. Kamu adına yayın yapan kuruluş tercihini iktidar partisi ve Cumhurbaşkanı adına kullandı. Bu konuda YSK’nın yaptırım yetkisi de elinden alındı.
10. Meşru siyasi partilerin referandum kampanyasına tam katılımına kısıtlamalar getirildi. Diğer ilgili kurum vekuruluşlara da kampanya kısıtlaması getirildi. YSK, sivil toplum kuruluşları ve meslek örgütlerinin kampanya faaliyeti yapmalarına izin vermedi.
11. Yerel kamu görevlileri “evet” kampanlarında yer aldı.
12. Kamu imkanları uygun şekilde kullanılmadı. “hayır” kampanyaları kamu imkanlarıyla etkisizleştirildi
13. Bazı üst düzey yetkililerin “hayır” destekçilerini terörist sempatizanı olarak göstermesi, kampanya dilini lekeledi.
14. “Hayır” destekçileri kampanyalarını yürütürken polis müdahalesine ve şiddete maruz kaldı.
15. Oy verilen yerlerin içinde ve dışında polis mevcudiyeti vardı. Bazı yerlerde polis, oy vermeye gelen seçmenlerin kimlik numaralarını bile kontrol etti
16. YSK’nın tam da oy verme günü yayınladığı karar, oyların geçerliliğine ilişkin kriteri değiştirdi. Bu durum hem mevcut yasayla çelişti hem de seçimlerin hukukiliği konusundaki önemli bir garantiyi ortadan kaldırdı.
AGİT, bu son maddede şunu belirtiyor (Bkz. 1. mesajdaki 1. maddeye):
Bilirsiniz, AKAD Kralı Büyük Sargon (Sargon The Great)'un Akadça'daki adı "Šarru-ukīn" ya da "Šarru-kēn"dir. Anlamı, "Hükümdar Meşru"dur.
Oysa bu referandum meşru değildir!
Peki neden meşru değildir?
1. 2.5 milyon oyun zarfı mühürsüzdür ve 98 ile 101. maddelere göre bu oyların geçersiz sayılması gerekiyor. Bu, EVET oylarının % 4.61'inin silinmesi demektir. O halde manipülasyonlu EVET oyları % 51.2 olduğuna göre, gerçek EVET oylarının yüzdesi % 51.2-% 4.61= % 46.59 olur.
Yani sırf bu maddeye göre bile referandum meşru değildir!
Engse Hohol
29-04-2017, 00:34
✔ (http://www.birgun.net/haber-detay/el-pence-divan-duranlar-karsiligini-da-almislar-157286.html) Tayyip'in karşısında el pençe divan durup cüppe ilikleyen Danıştay ve Yargıtay üyeleri, karşılığını almışlar: AKP'li avukatların hâkim yapılması skandalı giderek büyüyor. Hâkim yapılan avukatlardan biri de, Erdoğan'ın önünde cüppesini iliklemesiyle tanınan Danıştay Başkanı Zerrin Güngör'ün kızı, Gonca Hatinoğlu.
Akp İl ve Akp ilçe yöneticilerinin yanı sıra, Beştepe Sarayına hizmet edenler de ihmal edilmemiş son atamada. Örneğin CHP'nin referanduma ilişkin başvurusunu jet hızıyla reddeden Danıştay Başkanı Zerrin Güngör'ün kızı Gonca Hatinoğlu, Chp'nin referandum itirazına ret yanıtı verildiği gün, Avukatlıktan Hakimlik görevine atanmış. Ne tesadüf ama!
Vefik Sami
29-04-2017, 13:10
Şeriatçi, karşı devrimci güruh, aklı sıra kadrolaşmakta. Kadrolaşma önemlidir, önemli olmasına da o kadroların belli bir amaca yönelik olarak, gerektiğinde "kelle"yi verecek düzeyde dâvâsına bağlı olmaları şarttır. Aksi takdirde, kendi menfa'ati için her kılığa girmekten çekinmeyenler; yarın, kendilerini o makamlara getirenleri de satarlar.
Mustafa Kemâl ATATÜRK de üstyapı devrimlerini bir avuç kadro ile gerçekleştirmişti. Okuma-yazma oranının % 5-10 aralığında tahmin edildiği bir dönemde, tabana dayanan devrim söz konusu olamazdı. Gâzi Paşa'nın başarısnın temelinde iç ve dış konjonktür'ün müsâit olması yatmaktaydı. İşte böyle bir ortamda "Nuh'un gemisi"nin yapımında çalışmamış, emek harcamamış, sâdece "sel" gelip de önüne çıkanı götürürken, can havliyle "gemi"ye atlamış olanlar, zaman içerisinde yönetimde etkin noktalara gelip makam-mevki sâhibi oldular. Sular çekilip gidince de o "gemi"nin artık bu çakma entelijansiya için bir önemi kalmamıştı.
Saltanat ve Halifeliğin ilgâsı neticesinde şeriati savunacak örgütlü bir yapı bulunmadığından kısa ve orta vâdede bir karşı devrim riski görünmüyordu. Ne var ki 1938 sonrasında devleti yönetenler, mütedeyyin müslüman ile kültür devrimlerini ve amacını bir araya getirecek, insanımızı Demokrasi ve lâik cumhuriyete özendirecek hamleler, eğitim hareketleri gerçekleştirmek yerine, - gerçekleştirilen devrimlerin önemine müdrik olmadıklarından - kendi insanı ile aralarına aşılamaz duvarlar ördüler. Namaza "Allahu Ekber" deyip başlayanı "Mürteci" ilân ederken, inanca ilişkin ritüellerin toplu olarak sergilenmesine de "irtica" demeye başladılar. Tabi bu tip anlamsız, saçma ve gayrı hukûki tavırlar, devrimler neticesinde pasifize edilmiş şeriatçi, gürhun işine yaradı. Kurulan devlete ve yapılan devrimlere sahip çıkacak nesiller yetiştirmekle sorumlu olan idâreciler, mevcut konumlarını yalakalık ve ahbap-çavuş ilişkileri üzerinden elde ettikleri için, gelişen süreçte daha ziyâde şeriatçi tayfaya malzeme olacak şartlar oluşmaya başladı
Saltanat ve Hilâfet sonrası örgütsüz kalan şeriatçi cenah vaktiyle nasıl bocalayıp sindi ise durumdan vazife çıkarıp, "Cumhuriyeti koruma ve kollama" diye abuk-subuk bir görev ihdas eden TSK'nın, son dönemde iç siyâsette pasifize edilmesiyle birlikte, sırtını TSK'ya dayayarak devran sürmeye alışmış "Atatürkçü-lâik" kesim de zamânında şeriatçilerin yaşadığı sıkıntıları yaşamaya başladı. Örgütlü toplum bu zamana kadar kurulamadığı, var olan STK'lar gerçekte göbek bağı ile egemenlere bağlı olduğu için Cumhuriyet ve devrimler sahipsiz kalırken, bu devrimlerin mimarları da"iki ayyaş" nitelemesiyle aşağılanır oldu.
postalmarx
29-04-2017, 13:40
Sayın Vefik Sami abimiz. Çok güzel bir yorum. Atatürkçülerin sonunda bu zihniyete ulaşabilmesi sevindirici bir gelişme bence. Sizin gibi eski kuşak birisi bile bunları görüyorsa ülke için umut var demektir.
Ama sizin bu güzel yorumunuzda bile sanki "devrim" denilen şey iyi birşeymiş, elzem birşeymiş, gerekli birşeymiş gibi bir önyargı göze çarpıyor. Bence hiç de öyle değil. Toplumlara gereken özgürlük, demokrasi ve hukuktur. "Devrim" hiç de lazım değildir. "Devrim" zaten genellikle sadece istibdad getirir, baskı getirir, ve zaten hiçbir zaman da 100 seneyi gördüğü görülmemiştir bir "devrimin" tam da bu sebeplerden dolayı.
Değişim yavaş yavaş olur, toplumsal uzlaşma ile olur. Eğer gerekliyse olur. Toplumlar kendi faydalarına olan şeyi sezebilirler. Kendi hallerine bırakıldığında toplumlar kendileri için en iyisini bulurlar yaparlar ve kendilerine başlarında apoletli bir dadı olmadan gayet iyi bakabilirler. Hatta çok daha iyi bakarlar çünkü hiçbir tek adamın veya bir grup oligarşik politbüronun zekası toplumun kolektif ama gayrimerkezi ve bilinçdışı zekası ve sezgisinin gördüğü şeyleri göremez. Bu üretim planlamasında da böyledir, herşeyde böyledir.
"Padişahlık ve halifelik" değildi bu ülke insanının asıl problemi. Bu ülke insanının problemi her zaman kanunları kendi yapamaması, kendi kendini yönetememesi idi. Padişah zamanında da meclis vardı, Atatürk zamanında da. Her ikisinde de yönetim aslında milletin kendisinde değildi. Meclis'te değildi. Padişah sembolik bir makama çekilebilirdi aynı İngilteredeki gibi. Avrupanın en demorkat ülkelerinin çoğunda hanedan hala duruyor. Hanedanla olayın bir alakası yok. Olay özgürlük ve demokrasi meselesi.
Padişahlık olsa da olmasa da demokrasi olabilir. Cumhuriyet rejimi demokrasiyi garanti etmez. Bugün Kuzey Kore, Çin gibi ülkeler cumhuriyettir. İnsanlara asıl gereken demokrasidir, cumhuriyet değil. "Cumhuriyet var o zaman özgürlük var" demek insanları kandırmaktır.
Kazım Karabekir demiştir ki (doğru hatırlıyorsam) "atatürk devrimleriyle cumhuriyeti kazandık ama hürriyetimizi kaybettik." Yani padişah döneminde bile demek ki sivil siyaset daha serbestmiş ki adam bunu söyleyebilmiş.
Benim duyduğum bir hikayeye göre Atatürk kendi dışında siyasi kültürel meselelerde uğraşılar olmasına o kadar tahammülsüzmüş ki, kendi kendilerine organize olmuş bir feminist derneği gitmiş kapatmış kendi başlarına organize olmuşlar diye. Halbuki istenen tam da budur. Vatandaşın kendi kendine girişimleriyle kültürü geliştirmesidir. Atatürk gericileri bırak ilericilere bile konuşma hakkı tanımamış. Bugün kültürümüz bu sığ halde oluşunun sebebplerinden birisi budur. Bu toplum hep ham kaldı, hep çocuk kaldı. "Devlet baba"nın gözetiminde böyle ham ve sığ kalırız tabii. Şimdi kendi kendimize diplomasi yapmaya, kanunlarımızı yapmaya çalışıyoruz. Ama habire saçmalıyoruz, çam deviriyoruz. Ölçüyü tutturamıyoruz. Bunlar hep Atatürkün bize mirası. Toplum olarak olgunlaşmamız biraz zaman alacak ama ümitvar olmak lazım. Atatürkçülerin de artık çuvaldızı kendine batırma zamanı geldi de geçiyor.
Amon yarebbi
29-04-2017, 14:17
1950 den itibaren devlet yönetimini dini söylemler ile ele geçirmiş ve halen de vahşi bir şekilde devam eden zihniyetin yaptıklarını görmeyip Atatürk' e KARA çalmak HÜRRİYET ve DEMOKRASİYE giden bir yolmudur..
Foto ve onunla yürüyenler bir gün paylaşım kavgasına düşünce sanki fetoyu bu günkü feto ve beraber yürüdükleri ortaya çıkaramamış gibi davranıp bu kesimlere net bir şekilde karşı duranlara yamamak,1950 den sonraki amerikan zihniyetlilerin yaptığı her pisliği Atatürk' e yamamaya benzer.
1950 den beri Amerikan kuklası olduk.Halen de buna devam ediyoruz.Zihniyet aynı zihniyet. Mağdur yine onlar.
Amerikan postalı bu coğrafyadan sadece Atatürk ün işaret ettiği devrimler geliştirilerek kurtulunur.
Aksi taktirde Amerikanın 1950 de Türkiye ye giren postalı bu toprakları ve üzerinde ki halkı ezmeye devam edecektir.
Amerikan postalından yana olanlar HÜRRİYET ve DEMOKRASİDEN bahsedince komik oluyor. Irak ve diğerlerine getirilen HÜRRİYET ve DEMOKRASİYİ izliyoruz .
Atatürk' e haksızlık etmeyelim.Lütfen
Atatürkçülük maskesi takmış Kenan Evren gibi tipleri sorgulamanız daha faydalı olur.Yada bana kimse sağcılar adam öldürdü dedirtemez çileri, yada 6. Filoya selam duranları, yada amerikan postalı ıraka girmeli diye meclisten onay çıkaranları.
O kadar çok örnek varken Atatürke laf çakmak nefretin söylemidır.
NATO denen yapı ve çocukları bellidir.
Vefik Sami
29-04-2017, 15:03
Sayın Vefik Sami abimiz. Çok güzel bir yorum. Atatürkçülerin sonunda bu zihniyete ulaşabilmesi sevindirici bir gelişme bence. Sizin gibi eski kuşak birisi bile bunları görüyorsa ülke için umut var demektir.
"Sonunda bu noktaya gelmek" bir bakıma "İyi-olumlu" intibâı uyandırsa da altında ironik bir imâ/gönderme de barındırıyor. Ben edebi sanatlardan pek anlamam. Amacım düşüncelerimi paylaşmak olduğundan, merâmımı en basit ve anlaşılır biçimde aktarmaya gayret ederim. Buraya aktardığım düşüncelerim de yeni oluşan fikir ve düşünceler değil.
Aslında "Atatürkçü" nitelemesi bizim toplumda uydurulmuş/üretilmiş hilkât garibesi bir kavramdır. Bir ara bu ülkede sol cenahta "Maocu, Leninci" gibi klikler oluşmuştu. Her ne kadar nitelemeden maksat anlaşılsa da söylenen doğru değil. Bu tip betimlemeler lider fetişizmi ile karışıtırılabilir. Rasyonellikten uzak kavramsalaştırmalar iç siyâsette konjonktürel olarak birilerinin işine yarasa da gerçekte toplumsal bir getirisi yoktur. "Atatürkçü" derken Gâzi Paşa'nın bu ülke için arzuladığı, öngördüğü "Muasır medeniyet seviyesine çıkma" amacını kendisi için şiar edinmiş insan anlaşılmalıdır. Bunu gerçekleştirmenin yöntemi de şeriatçi-takiyeci tayfanın pâyandası olmak değildir. Her hâlûkârda bilimsellikten uzaklaşmamak şarttır.
Ama sizin bu güzel yorumunuzda bile sanki "devrim" denilen şey iyi birşeymiş, elzem birşeymiş, gerekli birşeymiş gibi bir önyargı göze çarpıyor. Bence hiç de öyle değil. Toplumlara gereken özgürlük, demokrasi ve hukuktur. "Devrim" hiç de lazım değildir. "Devrim" zaten genellikle sadece istibdad getirir, baskı getirir, ve zaten hiçbir zaman da 100 seneyi gördüğü görülmemiştir bir "devrimin" tam da bu sebeplerden dolayı.
Valla muhterem, zekânıza söyleyecek söz bulamam. Ne var ki zekâ olumlu yönde kulanılmalı. Bu paragrafı yazan kişi zeki ve birikimli biri ise muhatabı inceden "ti"ye alıyor demektir. Bilgi ve birikime dayanmadan yazılmışsa, son günlerin 'Moda' tabiri ile trollük yapmaktadır. Devrim, amaç değil araçtır. Kanlı olması ve acılara yol açması anlamında tasvip edilecek bir tarafı da yoktur. Ameliyat olmayı da kimse istemez. İnsanın kendisini "kuzu-kuzu" biçağın altına bırakması olacak iş değildir. Ama kötü bir durumdan kurtulma adına sıkıntılı bir "operasyon"a razı olmak gerekrebilir zaman zaman. Demokrasinin gelişimi süreci de öyle "al gülüm-ver gülüm" yaşanmadı bildiğiniz gibi. Fransız ihtilâli de "özgürlük" adına yapılmışken, bir süre sonra ihtilâlciler birbirine düşmüşlerdi. Devrimlerin orta ve uzun vadede kazandırdıkları mühimdir. Savunulan, devrimin bizâtihi kendisi olmayıp, o devrimle elde edileceğine inanılan veya elde edilen hak ve özgürlüklerdir.
Değişim yavaş yavaş olur, toplumsal uzlaşma ile olur. Eğer gerekliyse olur. Toplumlar kendi faydalarına olan şeyi sezebilirler. Kendi hallerine bırakıldığında toplumlar kendileri için en iyisini bulurlar yaparlar ve kendilerine başlarında apoletli bir dadı olmadan gayet iyi bakabilirler. Hatta çok daha iyi bakarlar çünkü hiçbir tek adamın veya bir grup oligarşik politbüronun zekası toplumun kolektif ama gayrimerkezi ve bilinçdışı zekası ve sezgisinin gördüğü şeyleri göremez. Bu üretim planlamasında da böyledir, herşeyde böyledir.
Burada itiraz edeceğim tek husus şudur: Değişim genellikle kavgasız, gürültüsüz ve kansız olmaz. Bu durumu tasvip ettiğim için yazmadım. Basit bir tesbittir. Genellikle uzun ve hemen anlaşılması zor yazılar yazan sizin gibi birinin bu basit bilgiden "bihaber" görünmesi tuhaf gerçekten.
"Padişahlık ve halifelik" değildi bu ülke insanının asıl problemi. Bu ülke insanının problemi her zaman kanunları kendi yapamaması, kendi kendini yönetememesi idi. Padişah zamanında da meclis vardı, Atatürk zamanında da. Her ikisinde de yönetim aslında milletin kendisinde değildi. Meclis'te değildi. Padişah sembolik bir makama çekilebilirdi aynı İngilteredeki gibi. Avrupanın en demorkat ülkelerinin çoğunda hanedan hala duruyor. Hanedanla olayın bir alakası yok. Olay özgürlük ve demokrasi meselesi.
Zâten dünya tarihinin hiçbir döneminde yönetim için gereken hukuk sistemini halk belirlememiştir. Hiçbir toplumda bunu yapabilecek birikim yoktur. Kanunları genelde elitler yapar. Halk ise ma'alesef "Muhürcübaşı" konumundadır. Seçilmişleri seçer, hazırlanmış kanunlara "evet" der. Osmanlıda halkın lokomotif olduğu bir sosyal süreç yaşanmadı. Jön Türkler veya İttihatçılık hep bir grup "aydın"ın çabalarıyla varoldu. Tabandan kopuk geliştiği için de uzun ömürlü olmadı. T.C. devletinin kuruluş döneminde okuma yazma oranı % 5-10 nisbetinde idi. Bu gün % 90'ın çok üzerinde. Ama Demokratik talepler anlamında o gün ki toplum ile bizim aramızda dikkate değer bir farklılık olduğunu zannetmiyorum
Padişahlık olsa da olmasa da demokrasi olabilir. Cumhuriyet rejimi demokrasiyi garanti etmez. Bugün Kuzey Kore, Çin gibi ülkeler cumhuriyettir. İnsanlara asıl gereken demokrasidir, cumhuriyet değil. "Cumhuriyet var o zaman özgürlük var" demek insanları kandırmaktır.
Bu "padişahlık" kavramının içinin ne ile doldurulduğuna bağlıdır. Demokratikleşme sürecini yaşayan batıda aşama aşama monarşinin ve aristokratların gücü azalırken burjuva güç kazanmıştı. Şimdilerde Avrupada hâlâ hüküm süren Kral veya Kraliçelerin konumu siyâsi olmaktan ziyade kültürel, yetkileri ise son derece sınırlıdır. Avrıpa 16. yy da Reformasyonu yaşadı. Laikliğin temelleri bu dönemlerde atıldı. Biz ise uzun yıllar şeriatin pençesinde kıvranmış bir toplumuz. Hâlen halkın mühim bir kısmı lâkliği "dinsizlik" olarak algılıyor. Elmalarla armutları karıştırmamak lâzım.
Kazım Karabekir demiştir ki (doğru hatırlıyorsam) "atatürk devrimleriyle cumhuriyeti kazandık ama hürriyetimizi kaybettik." Yani padişah döneminde bile demek ki sivil siyaset daha serbestmiş ki adam bunu söyleyebilmiş.
Karabekir Paşa'nın bunu söyleyip-söylemediğini bilemem. Devrim süreci bir geçiş dönemidir. Osmanlı siyasi yapısı ve toplumu geri bırakan kültürel mirasın tasfiyesi sürecinde kimi özgürlüklerin geçici kaydıyla askıya alınmış olması normal karşılanmaldır. Mühim olan kültür devrimleri ile amaçlanan Demokratik toplum olgusudur.
Bu toplum hep ham kaldı, hep çocuk kaldı. "Devlet baba"nın gözetiminde böyle ham ve sığ kalırız tabii. Şimdi kendi kendimize diplomasi yapmaya, kanunlarımızı yapmaya çalışıyoruz. Ama habire saçmalıyoruz, çam deviriyoruz. Ölçüyü tutturamıyoruz. Bunlar hep Atatürkün bize mirası.
Yahu yapmayın, etmeyin !..
Eleştirmenize bir sözüm yok.
Ama 20. yy'a damga vurmuş bir lidere "Nuri Alço" muamelesi çekmeyin.
Şimdiye kadar yaşanan her yanlışı Gâzi Paşa'ya fatura etmeniz doğru değil.
Toplumun siyasi eblehliği ve hâlen kim "hooo" dese o taraf yöneliyor olmasına Atatürk'ün siyâsi mirâsını yetersizlik ve beceriksizlikleri nedeniye çar-çur eden çakma entelijansiyanın iş bilmezliği sebep olmuştur. 1923-38 arası 15 yıllık dönemin etkisinin bu güne kadar gelebildiğini iddia etmek gülünçtür
Takiyiddin
29-04-2017, 18:31
Ama sizin bu güzel yorumunuzda bile sanki "devrim" denilen şey iyi birşeymiş, elzem birşeymiş, gerekli birşeymiş gibi bir önyargı göze çarpıyor. Bence hiç de öyle değil. Toplumlara gereken özgürlük, demokrasi ve hukuktur. "Devrim" hiç de lazım değildir. "Devrim" zaten genellikle sadece istibdad getirir, baskı getirir, ve zaten hiçbir zaman da 100 seneyi gördüğü görülmemiştir bir "devrimin" tam da bu sebeplerden dolayı.
Yanlış düşünüyorsunuz. Bugün insanlığın elde ettiği pek çok düşünsel ve politik kazanım, devrimler vasıtasıyla elde edilmiştir. İnsanlığın gelişimi bu devrimler vasıtasıyla mümkün olmuştur. Zira her zaman kendi çıkarları için toplumun gelişimi önüne set çeken kişi ve güruhlar varolagelmiştir. Bunların alt edilmeleri ancak devrimler ile mümkün olmuştur. Mesela 1789'da vuku bulan Fransız devrimi ile insanlık eşitlik, özgürlük gibi değerlere sahip olup, kralın tebaası olmaktan çıkıp modern ulusun bir parçası olabilmişlerdir. Yine aynı şekilde Kemalist devrim ile Osmanlı'nın feodal kurum ve sistemi aşılabilmiştir.
Tabi ki devrimlerde yoğun bir şiddet dalgası yaşanmış olabilir. Fakat tarihte hiç bir zaman Krallar, feodal güçler, hakim olan oligarşik sınıflar, iktidarı kendi gönüllülükleri ile teslim etmemişlerdir. Bu sebeple de devrimsel şiddet yoluyla alt edilmeleri gerekmiştir. Yani özgürlük, eşitlik gibi kazanımlar kendiliğinden ortaya çıkmamış, devrim yoluyla kralların, ağaların başları ezilerek kazanılmıştır.
postalmarx
29-04-2017, 20:44
Vefik Sami abimiz ve aramıza yeni katılan dostumuz Takiyiddin, ikinizin de güzdel yorumlarına teşekkür ediyorum. Bence anlaşabildiğimiz yerler var ve orda bırakmak lazımdır belki de. Kısaca söylemem gerekirse söyledikleriniz "devrim" konusundaki fikrimi değiştirmeye yetmiyor.
Bence her "devrimin" nihayetinde toplumsal maliyet ve kazanım açısından astarı kumaşından pahalıya gelecektir. Buna inanıyorum çünkü insan psikolojisi bellidir, ve bence toplumların görüntüde değil gerçek gelişmesi sadece kendi iç tartışması ve olgunlaşmasıyla mümkündür ve değişim isteyenler de buna oynamalıdır, yani tartışmayla toplumu değiştirmeye çalışmalıdır. Diyalektiğe kısa devre yaptırmak ne ahlaken ne de siyaseten doğru değildir. Ahlaken yanlıştır çünkü insanlara emrivaki yapmış olursunuz. Siyaseten yanlıştır çünkü gelişmeyi geciktirmekten başka bir işe yaramaz. Ben bu dediğimin 20. yüzyıl dünya siyasi tarihinde doğrulanmış olduğunu düşünüyorum. İsterseniz bu konuya devam edebiliriz ama asıl cevap vermek istediğim Postalabd'nin iletisindeki şu sözler:
Aksi taktirde Amerikanın 1950 de Türkiye ye giren postalı bu toprakları ve üzerinde ki halkı ezmeye devam edecektir.
Amerikan postalından yana olanlar HÜRRİYET ve DEMOKRASİDEN bahsedince komik oluyor. Irak ve diğerlerine getirilen HÜRRİYET ve DEMOKRASİYİ izliyoruz .
1950'de ABD sadece Türkiye değil, Yunanistan, Almanya, ve bütün Batı Avrupa'yı SSCB işgaline karşı muhafaza etmiştir. Bu bizim faydamızaydı. Aslında komunizmin yayılmaması tüm insanlığın faydasınaydı. Çünkü komunizm Orwell'in 1984 romanında tasvir ettiği hastalıklı rejimdir. Kuzey Kore'dir. İşsiz kalmazsın evet ama ölmek istersin çünkü akıl hastası bir toplumda devlet korkusuyla titreyerek, her tarafta gizli polisin olduğu, hukukun olmadığı bir toplumda, belki de 3 tane adamın kararıyla temyizsiz idam edilebilirsin, veya ömür boyu toplama kamplarında it gibi yaşamını sürdürebilirsin. Tek haber kaynağı devletin tekelidir, devleti elinde tutan oligarşi de sana yalandan başka birşey anlatmaz. Bu hastlıklı rejimin dünyaya yayılması iyi birşey değildir. ABD dünyaya büyük bir iyilik yaparak bu tehlikeyle insanlık adına mücadele etti. SSCB'nin dört bir yanını sarıp yayılmasını engellemeye çalıştı. Ve nihayet SSCB 1990 gibi yıkıldı da insanlık bir rahat nefes aldı.
Ama Rusya hala komşu ülkelere kabadayılık yapmaya devam ediyor. Hala ABD'ye ihtiyaç var. Çin kabadayılık yapmaya devam ediyor. Güney Çin denizinde petrol var diye 6-7 tane ülkenin o denize sınırı olmasına rağmen ve hukuki karasuları olmasına rağmen Çin o denizin tamamını kendisinin ilan etti. Sırf ABD biraz eli kolu dolu diye ve oraya yetişemez diye cesaret alıyor.
ABD'nin gene Irak ve Afganistan'da eli kolu dolu diye Rusya rahat rahat girdi Gürcistan'a, girdi Kırım'a. Bütün doğu Avrupa ülkeleri, Baltık ülkeleri, Polonya falan ABD'ye duacı, Rus belasını onlardan ABD uzak tutuyor. Finlandiya Norveç bile Rusya'da korkuyor. Ruslar İkinci dÜnya Savaşında kaşla göz arasında Finlandiya'yı da almaya çalışmışlardı. Dünyanın en saldırgan bir milleti bu.
Ve 1950'de ABD kendi kurucu babalarının dediği gibi kendi işine baksaydı, SSCB Türkiye yutmaz mıydı? Ülkemizin içinde zaten Rusya'ya kucak açacak bir sürü komunist "devrimci" varken mümkün değil mi? Burda Spartacus falan daha iyi bilir ama Macaristan'a ve Çekoslovakya'ya bu şekilde girmedi mi SSCB? Ve Afganistan'a da 80lerde?
ABD elindeki imkanları kullanarak SSCB ile mücadele etmeye çalıştı bu da yeri gelince faşistlerle hatta islamcılarla bile işbirliği demekti. Afganistanda olan budur. Ama Afgan-Arap mücahitler 11 eylülde Amerika'ya saldırdı. Bundan önce de saldırıları var. 1998'de Kenya'daki ABD konsolosluğuna saldırı var. Zaten Apo'nun Kenya'da yakalanması o zamana denk gelir. Apo şansına tam da o olayın akabinde Kenya'ya kaçmıştı ve o ülke ABD ajanı kaynıyordu, Apo'yu paketleyip bize teslim ettiler sağolsunlar.
1993'te cihatçılar ABD ikiz kulelere ilk saldırılarını yapmışlardı. Bunu da çok insan bilmez. Yani bu cihatçılar hayal ürünü değil.
Dendiğine göre bu Afganistan cihatçıları ki aralarında çok Arap da var, Sovyetlerle 80ler boyunca süren savaştan hemen sonra SSCB'nin dağılması üzerine bunu kendilerinin yaptığına inanmış. Yani "Allahın yardımıyla Sovyete öyle bir darbe vurduk ki yıkılmaz denilen koca şeytanı yıktık" diye havaya girmişler.
Ve anlaşılan bu başarıyı "kaide" yapıp bunun üzerine geri kalan savaşı bina etmeye girişmişler. Adamların asıl amacı tabii ki Ortadoğudaki rejimler. Saddam olsun, Esad olsun, Mübarek olsun, Yemen'deki veya Libya'daki olsun, bu rejimler hep Amerika ile (heralde İsrail'le iyi geçinmeleri karşılığı) belli bir hukuku olan laik rejimler. El Kaideciler bu ülkelerin rejimlerini istiyordu. Suudlardan da nefret ediyorlardı, bunlar islamcı olmasına rağmen bunların da ABD ile petrol satışı üzerinden belli hukukları var ve iyi geçiniyorlardı.
Deniyor ki Kaideciler böylece ABD'yi de aynı Sovyetler gibi Afganistan'ın dağı taşında 10 senelik bir "Vietnam bartaklığında" yenip ABD'yi de aynı şekilde yıkmayı, ve böylece Ortadoğuda da bu "hain" rejimlerin en büyük hamisini aradan çıkartmayı hesaplıyorlardı. 11 eylül gibi bir eylemin amacı ABD'yi Afghanistan'a savaşa çekmekti deniyor. Bence makul bir açıklama.
Dikkat ederseniz ABD'nin kendisi Sovyetlerin Afganistan savaşına "onların Vietnamı" demiştir ve bu konuda onların "vietnamını" daha da bataklık hale getirmek için uğraşmışlardır. 80lerin Afgan mücahitleri bir Suudi-Pakistan-ABD ortak projesidir. Rambo 2 veya 3 filmini izlersek orada ABD'nin o dönem bu mücahitlere nasıl baktığını görebiliriz.
Ama 11 eylül olunca ABD bu savaşa belki de cihatçıların niyetini bilerek girdi. Irak'a niye girdi peki? Bunu açıkçası ben bu kadar senedir anlamış değilim. Belki de Suudlara gözdağı vermek istiyorlardı çünkü Suudlar o tarihe kadar bu cihatçılara yardım destek yapmaya devam etmişti, sadece devlet olarak değil ama vatandaş bazında özel yardımlar da. Belki de ABD bu yardımları kesmesini istedi Suudların ve korkutmak için Irak'a girdi dağıttı.
Belki de safça sandılar ki Irak'ta Saddam rejimi yıkılınca vatandaş oturup kendilerine bir demokrasi kurar. Aslında ilk başlarda gidişat o yöndeydi. Ama "Irak El kaidesi" diye sonradan büyüyüo İŞİD haline gelen hastalıklı grup yeni demokrasiyi sabote etmeye çalıştı. İlk yapılacak seçimlerde Sünni kimsenin oy vermesine izin vermeyeceklerini söylediler. Oy verenlerin, parmağında oy mürekkebi olanları öldüreceklerini söylediler. Yeni kurulan Sünni partinin yöneticilerine ve ailelerine suikastler düzenlediler. Ve sonra da Şii hedeflere saldırmaya başladılar. Şiilerin türbelerine camilerine, kutsal günlerinde falan saldırmaya ve Sünnilerle Şiiler arasında kan davası çıkartmaya çalıştılar. Bunlar hep 2004-2006 gibi oluyordu. 2006 yılında Irak el Kaidesi haftada en az üç-dört araba bombası falan patlatır olmuştu. Pazar yerlerinde olsun, heryerde. Doktorlar akademisyenler saldırıya uğruyordu.
Ben o zamanlar bunları hep Yahoo haberden ingilizcesinden okurdum günü gününe. Ne hayvanlıklar oluyordu neler. Akıl almaz şeyler. Üniversite profesörü ailesiyle arabsında gidiyor ve motosikletliler gelip bunları komple tarıyor. Neler neler. Ama bizim ülkede kimse bu haberlere bakmazdı. Zaten o dönem henüz "islamcı terörist" diye birşeyin olabileceğine ihtimal verilmiyordu. Bütün bu saldırıların ABD'nin işi komplolar olduğuna inanılıyordu.
Belki Irak el Kaidesi olmasa Iraklılar kendilerine göre bir demokrasi kurabilirdi. Irak demokrasinin en büyük sorunu Şiilerin %60 nüfusla çoğunluğa sahip olmaları ve Sünnilerle devleti şu an paylaşmaya çok yanaşmıyor oluşları. Saddam döneminde Saddam sünni olduğu için yönetimde hiç temsil edilmemişler. Şiilerin doğal olarak İran'la da bir yakınlıkları olduğu düşünüldüğünden belki de Saddam Şiilere pek iyi bakmıyormuş. nihayetinde Şiiler biraz da yılların birikimi ile Sünniler üzerinde geçmiş durumun hırsıyla bir tahakküm kurmak istediler belki de. Belki de bu Irak El Kaidesinin saldırıları yüzünden oldu bu biraz da. Sünniler Şiiler bu saldırılar ve provokasyonlar yüzünden iyice kendilerini etnik olarak tanımlamaya başladılar. 2006 gibi mahalleleri şehirleri bile ayrılıyordu. Nihayetinde Irak'da bir demokrasi kurulamadı, Şiilerin bugün adaletsiz bir tahakküme sahip olduğu söyleniyor.
ABD'nin burda suçu gidip bir ülkeyi böylesine dağıtan ilk kıvılcımı çakmasıydı. Ama ABD saldırıya uğrayan taraf bunu unutmayalım. 11 eylül ABD'nin kendi kendine yaptığı birşey değildi. Bize yapılan en ufak bir terör saldırında "yakacaz yokedecez" diye öfkeyle bağırıp çağırıyoruz ve intikamın yollarına bakıyoruz değil mi? ABD'ye yapılana denk birşey bize yapılsaydı ve bizde ABD'deki askeri güç olsaydı bence biz daha beterini yapardık. Sonuçta 11 eylül günü 3000 Amerikan vatandaşı öldü değil mi? Az bir terör saldırısı mıdır bu?
Saddam tam kooperasyon içinde BM denetçilerine yardımcı olmalıydı. Dünya Saddam'ın yanındaydı. AB olsun Rusya olsuni Çin olsun kimse ABD'nin yanında değildi bu BM kanunlarına aykırı acele savaş istemesi konusunda. Sadece İngiltere. Ama Saddam iyicene meydan okudu. İyicene kışkırttı ve hatta kitle imha silahları konusunda blöf yaptı. Sonradan dendiğine göre istiyormuş ki İranlılar Irak'ın elinde kitle imha silahı var sansın.
ABD'nin çok günahı var ama ABD'ye karşı körlemesine bir düşmanlığa gerek yok. Herşeyden önce insanlığın faydasına olan şu ki ABD kendi çıkarları açısından ve kuruluş ilkeleri açısından dünyada bir sükunet ve ticaret olsun istiyor. Bunun için de bedavaya dünyanın jandarmalığını yapıyor ve bunun için de belki tek aldığı ücret parasının rezerv parası olması. Heralde makul bir anlaşma ki hiçbir ülke aslında buna gerçekten itiraz etmiyor, "istemem, yan cebime koy" şeklinde genel olarak bu dünya jandarmalığına dair şikayetlerin kıvamı. Nihayetinde dünya okyanuslarında ticari gemiler gidip geliyor ve bu gemileri ABD donanması koruyor. Ülkeler arası ticari anlaşmaları ABD sopa göstererek arkalıyor. Farklı para birimleri arasındaki değişimi ABD doları sağlıyor. Dünya ekonomisi altın değil Dolar rezerv olarak biriktiriyor. Petrol fiyatlarını belli bir fiyatta tutulmasını zorlayan da ABD. Petrol fiyatlarını Saddam gibi bir deli kafasına göre kızınca çıkartsa yiyecek fiyatları tavan yapar çünkü herşey kamyonlarla gemilerle taşınıyor. En büyük darbeyi fakir ülkeler yiyecektir. mısır'da on sene önce petrol fiyatları 140 dolar falan olduğunda kıtlık çıkmıştı millet ekmek bulamıyordu. ABD olmasaydı tüm fiyatlar şu an olduğundan çok daha pahalı olurdu, ve daha fakir bölgelerde kıtlık olurdu, hatta dünya nüfusu bu kadar olamazdı. Savaşlar çok daha fazla olurdu. Büyük ihtimalle nükleer silahlar da şu an olduğundan çok daha fazla yaygın olurdu. Ve delilerin elinde de olabilirdi. Saddam gibi bir deli bu silahı kullanmaktan niye imtina etsin ki? Ya teröristler bunları eline geçirse?
ABD aslında dünyayı bir arada tutan zamktır. Roma imparatorluğu zamanı gibi. Roma yıkıldıktan sonra Avrupa "karanlık çağlara" girdi. Bunun sebebi dünya jandarmasının artık olmamasıydı. Ticaret yolları eşkiya doldu ve ticaret bitti. Ekonomi küçülmeye başladı. Avrupa'nın toparlanması 1000 sene sürdü. Pax Romana - Roma Barışı demektir. Böyle zamanlarda kültür sanat bilim gelişebilir. Savaşlar daha az ve nadirdir. Ki İkinci Dünya Savaşından beri büyük bir savaş olmadı. Kültür Sanat Bilim almış başını gidiyor. Filmler kitaplar romanlar teknoloji... Bunlar nasıl mümkün? Ve habire gelişiyor, durmuyor ki. Ekonomiler büyüyor, milletler zenginleşiyor, nüfuslar artıyor, Afrika için 2100 yılında 2 milyar adam olacaklar deniyor!
Şu an savaşlardan ve genel olarak şiddetten ölen insan sayısının toplam nüfusa oranla tüm insanlık tarihinin en düşük rakamları olduğunu söylüyor Steven Pinker "Better Angels of our Nature" kitabında. Niye herşey iyiye doğru gidiyor? Tam tersi de olabilirdi. İkinci Dünya Savaşından sonra gittikçe kötüleşebilirdi herşey ve şu an dünya ikinci bir Karanlık Çağ yaşıyor olabilirdi. Niye "Mad Max" dünyası değil şu anki dünya? Bunu bir durup düşünmek lazım.
İtiraf edelim ki bizim ABD ile olan asıl sorunumuz kıskançlık. Biz aslında istiyoruz ki dünyanın büyük abisi olalım. Biz dünyanın iyi yürekli hegemonu olalım. Biz dünya barışından mesul olalım. Biz güçlü şanlı olalım. Herkes bizim kültürümüze hayran olsun. Biz dünyaya kültür ihraç edelim sanat ihraç edelim. Biz dünyanın merkezi olalım. Biz ABD'nin gücünü ihtişamını yaratıcılığını ve karizmasını kendimize daha çok yakıştırıyoruz, ve tarihimizden dolayı kendimizin daha çok hakettiğini düşünüyoruz.
Bence ABD'ye bugün olan en büyük düşmanlık bu yüzden. Bunun ismi kıskançlıktır. Ama kıskançlıktan dolayı nefret çirkin birşey olduğundan ona kılıf bulup diyoruz ki "pis emperyalistler". Ama biz kendi emperyal geçmişimizle gurur duyuyoruz. Hala bugün o kadar emperyaliz ki sınırımız ötesindeki Kürtlerin bile bağımsızlığına müdahale ediyoruz. Kıbrıs'ta 40 sene oldu hala emperyal bir işgal halindeyiz. Ve hala "Diriliş Ertuğrul" diye geçmiş imparatorluğumuza bakıp 2071 için falan hayaller kuruyoruz. Demek ki biz kendimiz ABD'nin yerinde olsak hiç aslında bundan gocunmayız. Bizim ABD ile derdimiz sadece bir kıskançlıktan ibaret demek ki.
Takiyiddin
29-04-2017, 21:52
Bence her "devrimin" nihayetinde toplumsal maliyet ve kazanım açısından astarı kumaşından pahalıya gelecektir. Buna inanıyorum çünkü insan psikolojisi bellidir, ve bence toplumların görüntüde değil gerçek gelişmesi sadece kendi iç tartışması ve olgunlaşmasıyla mümkündür ve değişim isteyenler de buna oynamalıdır, yani tartışmayla toplumu değiştirmeye çalışmalıdır. Diyalektiğe kısa devre yaptırmak ne ahlaken ne de siyaseten doğru değildir. Ahlaken yanlıştır çünkü insanlara emrivaki yapmış olursunuz. Siyaseten yanlıştır çünkü gelişmeyi geciktirmekten başka bir işe yaramaz. Ben bu dediğimin 20. yüzyıl dünya siyasi tarihinde doğrulanmış olduğunu düşünüyorum. İsterseniz bu konuya devam edebiliriz ama asıl cevap vermek istediğim [B]Postalabd'nin iletisindeki şu sözler:
Anladığım kadarıyla bir muhafazakar paradigmanın savunusunu yapıyorsunuz. Yani devrim yolu ile değil, evrim yolu ile toplumsal ve siyasal gelişim. Bu muhafazakar ve liberaller ile sosyalistler arasındaki temel farkı oluşturur. Hatta bu devrim karşıtlığı, birbirlerine çok uzak değerleri savunsalar bile liberaller ile muhafazakarlar arasında kısmi bir ''çıkar evliliğine'' da hi yol açmıştır pek çok ülkenin siyaset tarihinde...
Fakat sözünü ettiğiniz bu ''olgunlaşma ve tartışma kültürü'' her zaman söz konusu olamamaktadır. Evet, İngiltere'de, Fransa'da olduğu gibi devrimler yolu ile değil, anayasal reformlar yolu ile demokratik gelişmeler gerçekleşmiştir. Fakat özellikle bazı ülkelerde kültürel, dinsel ve siyasal mekanizmalar öylesine toplumsal gelişmelere kapalıdır ki onları ikna yolu ile değil, ancak zor gücüyle devirerek toplumsal gelişimi mümkün kılabilirsiniz. Bu sebeple sözünü ettiğiniz barışçıl yollarla evrimsel gelişim mümkün olamamaktadır.
Bu arada devrimler, diyalektiğe aykırı değildir. Bilakis diyalektiğin öngördüğü biçimde çelişkilerin bir sonucu olarak devrimleri öngörür. Devrimler, toplumdaki çelişki ve çatışmaların ürünüdür. Devrim ve savaşlarda bu çelişkilerin yoğunlaşmasını ifade eder.
Amon yarebbi
29-04-2017, 22:07
Sn postalmarx,
Ben o yazıyı Atatürkü acımasızca itham ettiğiniz için yazdım.
Tekrar yazmış olduğunuz yazınızda Acımasızca itham ettiğiniz Atatürk' den hiç bahsetmemiş ve direk dönemin sovyet Rusya sının suçluluğundan bahis etmişsiniz. Demek oluyor ki , Yurdumuzda ki bahsettiğiniz sorunlarla Atatürk ün alakası YOK.
Devrimleri ise Diyalektik in kendisine kısa devre yaptırılarak diye anlamsız bir cümle kurmuşsunuz.
Devrimler TEZ idi ANTİTEZİNİN oluşmasına ikinci dünya savaşı fırsatmı verdide SENTEZ oluştu? Devrim TEZI kısa devre yapmaya fırsat bulamadı halende bulamıyor.
Bakın cümlenize başlarken demişsiniz ki
( ha bu arada yazımızın tümünü okudum tarihsel süreci gayet güzel anlatmışsınız ancak olanlar benim dünya görüşüme göre doğru değil)
1950'de ABD sadece Türkiye değil, Yunanistan, Almanya, ve bütün Batı Avrupa'yı SSCB işgaline karşı muhafaza etmiştir
İkinci Dünya savaşını bu iki ülke ( abd ve sovyet Rusya sonlandırmadı mı ? Alman hitlerini beraber ( ORTAK) dize getirip bölüştüler. Sonrada kendi ideolojileri doğrultusunda POSTALLARINI diledikleri yerlere sokmadılar mı ?
Bu iki yapının birbirlerinden farkı nedir ki birinin tarafı sempatizanı olalım.
Sovyetler çöktü tamam da BİZ değilmiydik batılılara karşı Çanakkale yi geçilmez kılıp BOLŞEVİK DEVRİMİNE siper olan .Bu gün hala övünürüz Çanakkale geçilmez diye . Çanakkale senesine geçildi İSTANBUL işgal de edildi . BOLŞEVİK lerde nimetini yedimi yemedimi onada sen karar ver.
Birinin tarafı olmaya gerek yok.
Iraka niye girdiler anlamadım diyorsun ! Senin gibi zeki birisi numara mı yapıyor gerçekten mi bilmiyor anlamadım ama zeka seviyesi normal bir insan bile biliyor.
- İsrailin güvenliği
- Enerji sahalarının kontrolü
- Eh işte ucundan da demokrasi dersi .yersen tabiki
Burada kimi bulurlarsa onun üzerinden kendi çıkarlarını yönetirler . Onlar için En faydalı yapılar din ve özellikle Sünni yapılardır. Vazgeçmezler bu yöntemlerinden.
1950 den beri Yurdum insanı ne kadar Türkiye Cumhuriyeti ordusunun bir neferi ise bir o kadar da ABD ( nato) askerdir ama bu durumun farkında bile değildirler . Kahrolsun abd sloganı atan yurdum insanları BOTU ayağına giydiği anda kahrolsun dediklerinede hizmet etmektedirler.
Senin bu KOMÜNİZM nefretin ve ABD seviciliğin çok garibime gidiyor.
Sovyetler bizi işgal edecek ti paranoyası , Komünizm bize sirayet edecek korkuları ile buyrun tam bir MANDA olduk.
Bu ülkeye HÜRRİYET ve DEMOKRASİ gelsin diye bir gün Rusya nın , diğer gün ABD nin yanına durarak ne olacak göreceğiz.
Hukuk devri bu ülke de kapandı. Artık istibdat dönemine girdik. Lütfen burada bu dönemde bize HUKUK dan bahsetme.
Ateistmisin ?
Ateistim desen müslümanlara göre komünist sin.
Komünizmi sevmiyorum desen müslümanlara göre Müslümansın.
Bu ülkede bu konulara tam bu şekilde bakılıyorken sen DEMOKRASİ den bahsediyorsun.
Sana başarılar . Nasıl başaracaksan?
1950 den beri Yurdum insanı ne kadar Türkiye Cumhuriyeti ordusunun bir neferi ise bir o kadar da ABD ( nato) askerdir ama bu durumun farkında bile değildirler . Kahrolsun abd sloganı atan yurdum insanları BOTU ayağına giydiği anda kahrolsun dediklerine de hizmet etmektedirler.
Bot yerine atalarımız gibi çarık giysek olmaz mı? Hem böylece yere daha sağlam basarız (!)