PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Atatürk'e nedir bu düşmanlık forumda...


manas
23-06-2017, 21:45
Atatürk'e kin kusmaya meraklı ne çok insan varmış bu forumda. ne ırkçılığı kalmış ne soykırımcılığı kalmış ne despotluğu kalmış ne hitlerin babalığı... ballandıra ballandıra hakaretler ediliyor, ayıptır be, eleştiri tabiki yapılır, döneminde yanlışlar mutlaka yapılmıştır, sosyalist olabilirsin anarşist olabilirsin kürt olabilirsin alevi olabilirsin lafımız yok, KİMSE SEVMEK ZORUNDA DEĞİL AMA SALLAMAYIN.. islamcı yobaz sitelerde bile böyle çirkin sözler söylenmiyor, din düşmanı denilip geçiliyor.

nedir bu öfkenin kaynağı; işine gelmeyince olmayan hadiselerden yada hadiseleri abartarak/çarpıtarak fikirler üretmek, kin kustukça kendini tatmin etmek, ağlamak zırlamak, mazlum edebiyatı yapmak...

gerçekçi eleştirilere lafımız yok ama eleştiri boyutu aşılıp iftira ve kin boyutunda yapılanlara lafımız vardır.
Atatürk ne yapmış; "ne mutlu türküm diyene" demiş, vay ırkçı bu. yahu adam ümmetten ve imparatorluktan bir ulus yaratmış, herkesin gönlüne göre kimlik icat edilemez, ırkçı olsaydı türk kökenli olmayan bir tek insan bırakmazdı, şartlar da müsaitti. tek ulus olur kürdüyle türküyle çerkesiyle… git kozmopolit abd'ye rengarenk insanlar Amerikalıdır tek kimliktir. Fransaya git yine öyle… sev veya sevme bu böyledir, aksi durumda un ufak olunur.

Doğuda birkaç vilayette yeni rejime isyanlar çıkmış isyan bastırılmış vay soykırımcı.. senin işine gelmiyor diye isyan edenlere ne haliniz varsa görün denmez dünyanın hiçbir yerinde. Küfür edenler sizde devletin başında olsanız sizde ezer geçerdiniz.

Hele faşist liderlerin ağababası tabiri tamamen hastalıklı bir beynin ürünüdür, içi boş propaganda malzemesinden başka bir şey değildir. Ciddiye bile alınamaz, alınmıyor da.

Üzerine alınan alınsın tüm bu hakaretleri sallayanlar ya asalacıdır ya pkk'lıdır yada uçuk bir ideolojinin taraftarıdır, yada ne konuştuğunu bilmeyendir, demogojiyle beslenirler, Dikkat edin boğazınızda kalmasın. Atatürke hakaret edenler önce kendi sevdikleri adamlara bir baksınlar gül mü diken mi..?

spartacus
23-06-2017, 23:08
Üyelerin görüşlerine keyfiyetle -tek taraflı- yaklaşıp forum hakkında genellemede bulunamazsınız. Burası üyelerin görüş, fikir ve düşüncelerini özgürce ifade ettiği bir alan, siz de -ki bu başlığı açma özgürlüğünüzü kullanırken- o konuda görüşlerinizi paylaşabilirsiniz, engel yok...

Beğenir, beğenmezsiniz, eğer ifade özgürlüğünün kapsamı dışına taşan mesajlara denk geliyorsanız, ünlem işaretine tıklayıp şikayet edebilirsiniz, ifade özgürlüğü çerçevesinde hiç bir fikir, görüşten, farklı diye şikayetçi olamazsınız, olursanız da değerlendirilir ve fikir özgürlüğü çerçevesinde ise işleme tabi tutulmaz...

Milliyetçilik köhnemiş ümmetçiliğin -soy bağı- devamıdır, böyle diye bir şey yok, çağdışı, köhneliktir, sürü piskolojisi ve aidiyet üzerinden istismar siyaseti zaten anti-laiktir.

Bu ülkede, iç işleri bakanlarıda geldi geçti, "Türk ismini, tanrının verdiği ve tanrının türklüğü, diğer milletlerin dizginlerini elinde tutması için seçtiği, diğer mileltlerin olsa, olsa türklerin kölesi olabileceği" gibi resmi ırkçı beyanlarda bulunduğu, diğer her milleti at-eşek, türkü de sırtına binen kovboymuş gibi, üstelik Türk olmayanın hiç bir hakka sahip olmayacağını beyan eden-gören zihniyet hakim olabildi, anayasaya anti laik yasalar, hukuk dışı yasalar ekleyip, her türk anne ve babadan doğan türktür, o zaman vatandaştır, türk olmayanlar hakkında türünde ayrım koyan bir ülkedir.

Amerikalılık ırka dayalı değil siyasi bir kavramdır, orada insanlara milleti sorulduğunda-ki insan olmaktan önce bir önemi yok- Almanım, Portekizim, İngilizim, İspanyolum vb rahatça söylerler ve yasalarında İngiliz olmayanların vatandaş sayılamayacağı türünde hukuk dışılıklar yoktur. Madem örnek verdin, Türkiye açısından da seçilmesi gereken ANADOLU ismiydi...

İşte basitçe görüşümü dile getirdim, Erdoğan'ı eleştirenin çapulcu, hain sayıldığı şu koşullarda aynı kafayı yaşamamak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü bu bağnazlıktır, kaldı ki milliyetçi siyaset anti-laiktir, siyasete dinin karıştırılıp istismar-hakim hale getirilmesi ne ise, sözde ırk veya milelt söylemiyle aidiyetin siyasi olarak kullanımı, sürü piskolojisi-siyasetide anti-laik ve bağnazdır, artık aşılması gerekir.

Biz tür olarak insanız, bizi tanımlayan başka hiç bir yapay, sürü piskolojisine dayandırılan argüman olmadığı gibi gereğide yoktur.

Eğer feodal hakimiyet koşullarında olunsaydıda, feodalitenin kitlesel, sürüleştirici böylece farklı fikir ve görüştekilerin toplumla bağlarının kopartılıp, cehaletten bir duvar örmesi, farklı ve alternatif görüşleri yalıtması gibi unsurlara karşı milliyetçiliğe başvurulmuş olsaydı, daha doğrusu, milliyetçilik misyon olarak hala anlamlı olsaydı, yani feodal hakimiyet hala dünya üzerinde hakim olsaydı anlaşıalbilirdi... Lakin milliyetçilik, feodalitenin tarih olmasıyla birlikte misyonunu tamamlamıştır, artık cehaletin ve bağnazlığın sürü siyasetinden öte bir anlamı kalmamıştır...

Millet ne ekonomi-politik bir kavramdır, ekonomik bir sistemdir ne de hukuksal, bu kavram sadece ve sadece sosyo-kültürel bir kavramdır, kökeninde yatan ise feodal türden tanılama, anıştırmadır, sülale ismiyle çağrışımdır... siyasileştirilemez, siyasileştirilmemeli, aksi taktirde insanlar arasında birliği değil ayrılığı, insanı merkeze almayan siyasetlere dönüşür ki, bu süreğen ayrı-gayrılık, düşman yaratan bir sürü politikası halini alır. Ortadoğu örneği ortada, ister ümmet ister millet siyaseti, istismarıyla olsun, o toplumlar aydınlanamaz ve fazla ileri gidemezler çünkü tamamen kof, hayatın %1'ine dahi tekabül etmeyen siyasileştirilmiş subjektif kavramların rolü, afyondan öte gitmez.

Bugün batıda yükselen sağ, milliyetçi dalgalar dahi bizi rahatsız etmektedir-ki toplumsal bilincin, bilim ve sanat da gerilemelerin görüldüğü dönemlere bakarsak yine milliyetçi, sağ siyasetlerin yükseldiği dönemlerdir. siyasetleri ise ortada ve basittir, yaşamın hiç bir alanına tekabül etmeyen holiganik, salt sloganik, boş söylemlerden öte gitmediği gibi, insanlara vereceği, verdiği hiç bir bilinç de yoktur, koftur, basittir ve özünde bağımlılık siyasetidir...

Ben bugün köhnemiş milliyetçiliği, siyaset dinleşmeyi savunamamam da kullanamam da, teoloji hakim siyasete karşı doğamız gereği de, dinsel ve inanç-tabu bağlamındaki kof, sürü piskolojili siyasetleri artık aşmamız gerekir.. Özel bir şey değil ve adamına görede kılığa girmez, ben sözde sosyalistlerinde inanç, tabu, kutsal, holigan siyaset yapması ve bizim gibi geri ülkelerde hala o odun kafanın yaşanmasını, getirdiği korkunç cehalet ve bilinçsizliği, tarikat kafasını eleştiriyorum, şunlar, bunlar diye bir ayırdımı olmadığı gibi tarihe mal olmuş hiç bir insanında şahsına dair-karşı değildir...

Amon yarebbi
23-06-2017, 23:09
sosyalist olabilirsin anarşist olabilirsin kürt olabilirsin alevi olabilirsin lafımız yok

Bu ne şimdi ?

İslamcıları temize çıkarmışsın. Daha geçen Atatürkün ailesini tv de ekranlarda karalayanlar, sosyalistmiydi , anarşistmiydi , Kürtmüydü , alevimiydi?

Atatürkü mezarından sökmeye meyilli dincileri hangi kafayla ak lıyorsun ?

manas
24-06-2017, 00:26
spartacus, yazımı beğenmiyorsan sen şikayet et ben niye edeyim, konu açar söylerim. genelleme yapmıyorum rahat ol. özgürlük başkasını karalamak değildir, atatürk ülkeye türkiye ismini verdi diye ona ırkçı diyemezsiniz,hitlerci diyemezsiniz. ırkçılık başka birşeydir. o bu şu sevmiyor diye ırkçı soykırımcı filan denemez, bunun adı olsa olsa iftira olur. misal ben sana gıcık olsam, bir iki basit yanlışını ele alıp süsleyip burda spartacus alçak namussuz beş para etmez desem doğru mu olur sence? tabi ki olmaz. bende açtığım konuda bunu anlatıyorum. eleştirilerden bahsetmiyorum.

postalabd, kim takar islamcıyı, konu islamcılar değil, bu forum, orada yazdım, lafı başka yere çekme.

Baskoylu
24-06-2017, 04:17
Sayin manas.

Ben sadece burada degil, bir cok sitede de degil, Fasist TC nin iskence- hanelerinde, Ellerim ve Ayaklarim bagli halde iken, iskenceciler istedikleri gibi iskence ederken, Inasanlik Onuru Iskenceyi yenecektir. Kahrolsun fasizm ve onun kurucusu Ataturk. sloganlari ile iskencecileri dahada kudurmasini saglardim, nedenmi? hem soylemem gereken dogrulari soylemek, hemde bu slogani attigim zaman Elektirigi daha fazla vererek bayiltirlardi.

Yani hakli ve dogru oldugum her yerde ucunda olumde olsa, biz O olumu onurlu olum sayariz.

Dinciye Dinci, Fasiste Fasist, Irkciya Irkci, Yobaza Yobaz demek size gore suc ise, bize gorede dogru olandir.
Boylesi bir durumda, yani hemfikir olmadiginiz konularda ideolojik olarak beni ve benim gibileri ikna etmeniz gerekirken, vaya var olan gercekleri balcikla sivayin gorunmez bir hale getirin, Belge, Delil ve kaynaklari yok edebiyorsaniz!! ki boyle bir imkaniniz da olmadigina gore. Ya iyi bir dinleyici olun, yada var olan gerceklere karsi farkli fikir ve dusuncelerinizi aciklayin.

Bakin "Zina Uzerine, Kuran ve Hadis" baslikli konuya Sayin World uyenin bana yonelik hakaretleri sizce Etikmidir? kaldiki konumuzla ilgisi yokken suursuzca saldirmak yerine, Ataturk neden ve nasil Fasist, Irkci ve Milliyetcidir, Adolf Hitler, Mussolini gibi Irkci Fasistlerin ustasi nasil olur? bu yargiya hangi dayanaklarla vardiniz? sormak daha dogru ve yerinde olmazmiydi ?

manas. nedir bu öfkenin kaynağı; işine gelmeyince olmayan hadiselerden yada hadiseleri abartarak/çarpıtarak fikirler üretmek, kin kustukça kendini tatmin etmek, ağlamak zırlamak, mazlum edebiyatı yapmak... Üzerine alınan alınsın tüm bu hakaretleri sallayanlar ya asalacıdır ya pkk'lıdır yada uçuk bir ideolojinin taraftarıdır, yada ne konuştuğunu bilmeyendir, demogojiyle beslenirler, Dikkat edin boğazınızda kalmasın. Atatürke hakaret edenler önce kendi sevdikleri adamlara bir baksınlar gül mü diken mi..?
Hem Ataturk`e yonelik soylenen soylemeri hazmetmiyorsunuz, hemde Peygamber Efendinizin soylemleri ve ona gelen rivayetleri korumaya ve kollamaya calisiyorsunuz!!!

Insanligin gorevi birak baskalarini, yakinlarini, sevdiklerini ve kendisini bile yargilamalidir, boylesi bir cesaret ve erdemlige sahip degilsek, kendimizi insan gormek veya insanligi savunmak gibi bir luxsumuzde olamaz.

1. Fasizmin anlami nedir?
2. Irkciligin anlami nedir?
3. Milliyetciligin anlami nedir?.

Eger bunlarin anlamini biliyorsaniz, akabinde Ataturk`unde bunlarla yakindan ve uzaktan ilgisinin olmadigini kanitliyabilirseniz, ben burada sizden ozur diliyecem, ve bir daha Ataturk icin boylesi bir cumle kurmiyacam, aksine Ataturk hakkinda boylesi cumleler kuranlar icinde, sizden aldigim bilgilerle kendimi yenileyip, ataturku savunmak icin her yerde bunun mucadelesini vercem.

Eger yukardaki 3 sorunun cevabi ile birlikte Ataturk`un sahip oldugu kimligi belgelerle, delillerle, kaynaklarla belgeler tespit edersem, Sizde benim soyledigim gibi "Kemalizm Fasizmdir" diyebilirmisiniz?

Hic kimsenin hic kimseyi ulu orta karalama, kotuleme, Iftira, Hakaret, Yalan ve Yanlislarla mahkum etmeye hakki yoktur olamazda.

Forum yetkililerini elestirebiliriz, fakat kendi inanclarimizdan, dusuncelerimizden ve fikirlerimizden dolayi forum yetkililerine saldirmaya hakkimiz yok, Onlar zamanlarini harciyarak karsiliksiz ve tarafsiz emek verirken, onlara yonelik olabilecek saldirilarimizda onlara yapilan en buyuk haksizliktir.

manas. sosyalist olabilirsin anarşist olabilirsin kürt olabilirsin alevi olabilirsin lafımız yok, KİMSE SEVMEK ZORUNDA DEĞİL AMA SALLAMAYIN..Kimseyi sevme veya sevmeme derdimiz yok... Ben Sosyalistim, Anarsistim, Komunistim, Marksistim, Kurdum, Aleviyim, Turkum, Ermeniyim.
Ama Irkci, Milliyetci, Gerici ve Dinci Yobaz degilim.

Not; Konu bana yonelik elestiri ve tepki oldugu icin yazma zorunlulugu oldu... Kisisel saldiri, kisisel surtusmelerden uzak, Seviyeli sohbet ve tartismalar bizlerin baslica hedeflerimiz olmalidir.

Saygi ve Insani Sevgilerimle

Baskoylu
24-06-2017, 04:30
Saygideger Spartacus.

Uzun bir zaman foruma gelmedim, Türkiye'de Faşizmin Kurucuları & Kemalizm, CHP ve Bilinmeyen Bazi Gercekler (http://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=30340).
Baslikli yazilarim ve yorumlarim acilmiyor, acilmasi halinde Manas arkadas ve onun gibi tepki gosteren arkadaslarin, Belge ve kaynaklarla acikladigim yazilari okumalari ve onun uzerine tartismanin dogru olacagini dusunuyorum...

Saygi ve Insani Sevgilerimle.

Baskoylu
24-06-2017, 04:50
Fasist Hitler`in Yandasi Ataturk`ten Aldigi Ilham.


Ingilizce Cevirinin 3. baskisinda 223. sayfada sunu soyliyor:


"Arkasinda ordusu olmayan bir kumandan uzun sure ayakta kalamaz.

Ataturk`de iktidarini ordu destekli Halk Partisi sayesinde guvenceye aldi. Italya'da da ayni sey gecerli. Eger Antonescu bugun ortadan kaybolacak olsa, ordu icinde onun yerine talip olacaklar arasinda korkunc bir mucadele baslar. Ama onun yerine gececek kisiyi belirleyecek bir orgut olsa, bu olmazdı."

Hitler burada, Ataturk'un olumunden sonra Askerin her an harekete gecebilecek, karsi geleni yok edebilecek siddet guc, Halk Parti`sininde gostermelik piyon, kontrolu elinde tutma gucu gostermistir,

Gerilimleri ve catismalari ve isyanlari piyon sivil parti, asil guc Ordu tarafindan kontrolu elde tutma iktidarin İsmet Inonu`'ye gevinini ovuyor. Bunun, Halk Partisini icinde olan asker kokenli yoneticilerin basarisi, siddet ve disiplini icinde mumkun oldugunu gosteriyor.

Dersim katliami, Kocgiri katliami, Karadeniz katliami vs vs butun katliamlarin bas sorumlusu olan kumandanin arkasinda ordu oldugunu, bu yuzden ayakta kaldigini soylemektedir.


ATATURK GERMEN'DI"

Adolf Hitler'in kitapta Ataturk'ten soz ettigi ikinci yer 230. sayfa. Burasi gercekten ilginc, cunku Hitler'e gore Ataturk Turk degil, Germen! Soyle diyor Almanya'nın kan emici Fasisti:


"Germenlerimizden bazilarini kaybettik! Kuzey Afrika'nin Berberilerini, Kucuk Asya'nin Turktleri. Bunlardan biri de, irki acidan yurttaslariyla bir alip verecegi olmayan Kemal Ataturk'tu."

Adolf Hitler, Turk degil de Germen, yani neredeyse Alman saydigi Ataturk'ten bir de kitabin 391. sayfasinda soz ediyor. Siyasi suikastlarin soz konusu oldugu bir baglamda sunlari soyliyor:

"Balkanlarda suikastin bu kadar onemli ve guclu bir silah olmaya devam etmesinin nedeni, oralar halklarinin cok kan dokerek intikam almak fikrinin etkisinde olmalaridir. Iste bu nedenle Kemal Pasa, iktidari ele gecirir gecirmez yeni bir baskent ilan etmekle cok bilgece davrandi. Cunku boylece polisin denetim saglaması etkin bir bicimde basarilabildi."

Burada, Baskent`in Ankara olmasinda Kurt, Alevi, Laz, Cerkez, Yoruk ulus ve azinliklari denetimi altina almasi, daha iyi kontrol etmesinde baskent seciminde dogru bir adim attigini soylemektedir


HİTLER'İN AYASOFYA NASIL MUZE OLDU? YAKLASIMI.

Hitler, Ataturk'un liderlik vasiflarina ve azmine hayran. Aynen kendisine benzetmekteydi, Bunu her fırsatta vurguluyordu, onun gibi olmak kendi milletinden baska birine yasam hakki tanimamak ilkesini savunuyordu.

Karargahtaki sofra sohbetlerinin kayitlara gecmis halindeki son bahis de yine bu baglamda. Kitabın 607. sayfasinda sunlari soyliyor:

"Mustafa Kemal Ataturk'un din adamlarindan kurtulmak konusundaki hizi tarihin en dikkate deger bolumlerinden biridir. 39 tanesini asti, digerlerini asagiladi, ve Yunanlarin tepkisini susturmak icin Konstantinapol'deki Aya Sofya simdi bir muze"


Konusmalarinin sonunda her fırssatta vurguladigi kelime suydu:

"Bizim amacimiz dunyayi Nazi egemenligi altina almak.

Ama Ben Turkiye ile hi bir zaman dusman olmayacagim...yani, "dunyada savasmayacagim, savasmak istemedigim tek ulke Turkiye'dir."


Burada Ilham aldigim ve bize milliyetciligin ne oldugunu ogreten, Agillarda insanlari cayir cayir yakan, Magaralara insanlari doldurarak, onunde ates yakarak bogulmalarini sagliyan, Yalan ve Hileleri ile tuzak kurup yakalatan, yargisiz infaz eden, kendisine ve kendi ulusuna karsi gelen her canliyi yok eden, Ataturk` gibi bir adamin yarattigi milliyetci ortamla karsi karsiya gelmek istemiyorum, O benim ornek aldigim en buyuk milliyetcidir, Onu kardes milliyetci bir olusum olarak kabul ediyorum.....


Adolf Hitler, Ataturk Hakkinda ( Mavi gozlu Mustafa Kemal, bize milliyetciligin ne oldugunu ogretmistir.


"Benim ustam Il-Duce'dir, ama onun ustasi da Mustafa Kemal'dir."
Adolf Hitler


Hitler, Ataturk'ten cok etkilendigini ve O'nu fikir babasi olarak gordugunu su sozleriyle aciklar.

Siirt mebusu Mahmut Beyin sefiri Kemalettin Sami Pasa Hitler'le yaptigi bir mulakat esnasinda o zamanlar butun dunyanın dikkatini uzerine cekmis olan insanlik dusmani fasist Hitler'in

"Butun Irkci enerjimi Ataturk 'ten aliyorum.O'nun hayati bizim feyizli isigimizdir.''diyerek Ataturk'e hayranligini belirtmistir."

"Yeni Turkiye'nin buyuk ve dahi yaraticisi ki talihin terk ettigi ve kaderin cokuntuye ugrattigi o zaman ki muttefiklerilerine kalkinmak icin ilk muhtesem ornegi verdi. "

(Adolf Hitler)


Burada, Ataturk ile mutefik oldugunu, ayni dusunceye hizmet ettigini acik acik soylemistir.

"Mustafa Kemal,bir millet butun vasitalarindan mahrum edilse dahi kendini kurtarabilecek vasitalari yaratabilecegini ispat eden adamdir.O'nun ilk ogrencisi Mussolini,ikinci ogrenciside benimdir."
Adolf Hitler...


Canini sikma Hitler efendi onun izini fasist TC en iyi sekilde surduruyor, Yalanlarla, sahtekarliklarla en iyi sekilde insanlik dusmanlarini egitiyor, dogan her cocuk Atam sozleri ile, Vatan Millet Sakarya nutuklari ile egitililyor.


Fasizim doktugu kanda bogulacaktir

Tarih bu insanlik suclularini, gunu gelecektir,

Halk adina hak ettigi yere gonderecektir.

Hic bir suc cezasiz kalmiyacaktir,

Insanlik dusmanlari hak etmedikleri odullere sahip olamiyacaklardir.

Kazanan insanlik olacaktir.

Baskoylu.

Asinus Orientalis
24-06-2017, 08:17
... Kahrolsun fasizm ve onun kurucusu Ataturk. ...
Efendim muhtemelen bir hayli dolusunuz, kimse kimsenin ne çektiğini bilemez haliyle. Ama böyle bir genelleme, siz de farkındasınız ki, öfkenizin sizi yanlış yönlendirmesidir.

Travmalarınız için psikolojik destek zamanımız gelmiş olabilir mi ? :confused:

Sert uslubunuz bile, ehm, nasıl desem, yaptığınız itham kokuyor :shocked:

Baskoylu
24-06-2017, 09:51
Saygideger forum katilimcilari ve degerli dostlar.

Ulkemizde 12 Eylul cuntacilarindan Kenan Evren`in Askeri Fasist Diktatorlugu, "Demokrasinin Ozu" olarak gostermeye calismasi!!! hic kuskusuz 1923 lerden itibaren Turkiye`de uygulanan ve hayata gecirilen Fasizmin bir devamidir, ve ayni mantiga hizmet anlayisidir...
Turkiye`de Fasizmin gercek yuzunu hic kuskusuz Yoldas Ibrahim Kaypakkaya dogru tahlillerle aciga cikarmis ve bilimsel olarak tespit etmistir.
Saygideger bir dostun guzel yorumu ile buna biraz daha aciklik getirmis oluruz

Ülkemizde faşizm olgusu sürekli tartışılan konulardan başında gelmiştir. Türkiye devrimci hareketi gerek faşizmin tahlili, gerekse Türkiye'nin devlet yapısının faşizm olup olmadığı konusunda sürekli bir tartışma içinde olmuştur. Tüm tartışmalar faşizmin tahlili ve buna bağlı olarak bizim gibi ülkelerde faşizm sınıfsal niteliği, hangi sınıfların temsilcisi olduğu, faşizmin sürekli bir olgumu, yoksa gelip geçici bir olgumu olduğu konularıyla yakından ilintilidir. Ülkemizde faşizmi sadece MHP'le sırlayan anlayış az tartışılmadı. Yada faşizmi sadece askeri cuntalarla sınırlayan yaklaşımlar, parlamentonun varlığını faşizmle bağdaştırmayan teoriler ve değerlendirmelerin tümü ülkemizde faşizm tartışmalarının bir özeti niteliğindedir.

Faşizm olgusunu değerlendirirken, onun ortaya çıkış şartlarını ve sınıfsal dayanaklarını doğru bir şekilde izah edemediğimizde ebetteki yanlış sonuçlara varmamızda kaçınılmazdır. Faşizmin sınıfsal dayanakları ve temsil ettiği sınıfların emperyalist ülkeler ile yarı-sömürge ülkelerde aynılığını aramak elbetteki faşizm konusunda bazılarını yanlış sonuçlara götürecektir. Faşizmi değerlendirirken, tek tek ülkelerin özelikleri, tarihi gelişmeleri, farklı faşistleşme sürecine yol açmaktadır. Buda faşizmin değişik biçim ve yöntemlerine götürmektedir. ‘'Bütünsel diktatörlük (Almanya, İtalya), Faşist askeri diktatörlük (Bulgaristan,Yugoslavya, Japonya), dinsel faşizm (Avusturya, ispanya), Parlamentarizmin belli bir görünüm olarak kalması (Polonya, Macaristan, Finlandiya) vb ..faşist diktatörlüğün sınıfsal niteliğinde herhangi bir değişiklik yapmaksızın bu farklılıklar, sosyal-demokrasinin rolünün sınırlanması, reformist sendikaların tavsiyesi, ile onlardan bazı grupların çekilmesi ve yararlanılması derecesinde kendisini göstermektedir'' (Kom. Ent. faşizm tahlili s.158)

Bizim gibi yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde faşizm, komprador burjuvazi ve toprak ağalarının ortaklaşa diktatörlüğüdür. Bizim ülkemizde faşizm ‘kurtuluş savaşı sonrası' 1923 de ‘kurtuluş savaşına' önderlik eden Kemalistlerin iş başına gelmeleriyle devlet askeri faşist diktatörlüğe bürünmüştür. İbrahim yoldaş ‘'Kemalizm, komprador Türk büyük burjuvazisinin ve orta burjuvazisinin sağ kanadının ideolojisidir'' der ve devamla ‘'Kemalizmin faşizmle bağdaşması bir yana, Kemalizm bizzat faşizm demektir. Kemalist diktatörlük, askeri faşist bir diktatörlüktür'' tespitini yaparak, ülkemizdeki faşizmin sınıf karakterini açık olarak ortaya koymaktadır.

Bizim gibi ülkelerde faşizm süreklidir. Parlamentarizmin muhafaza edilmesi yada dönem dönem askeri darbelerle iş başına gelmesi faşizmin özünü değiştirmemektedir. Bu değişim sadece faşizmin dozunu artırmak veya biraz gevşetmekle alakası vardır. Ülkemizde egemen olan komprador burjuvazidir. Komprador burjuvazinin zayıflığı onu sürekli bir zora başvurmaya iter. Buna toprak ağalarının iktidara ortak olması ve feodalizmin sopa ve cebrinin de iktidara taşınması, faşizmin ülkemizdeki sınıfsal özünü tamamlar. Dolayısıyla bizim ülkemizde faşizm, Komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının ortak diktatörlüğüdür. İbrahim yoldaş PDA'yla girdiği polemikte PDA'nın faşizm değerlendirmesine karşı Birincisi; ‘'Faşizm, herhangi bir emperyalist ülkede olduğu gibi tekelci burjuvazinin diktatörlüğü değildir; Türkiye'de ve Türkiye gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde faşizm, Komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğüdür'' Dimitrov ‘'Sömürge ve yarı –sömürge ülkelerde aynı şeklide bazı faşist gruplar gelişmektedir. Ancak tabii ki bu, Almanya'da, İtalya'da ve diğer kapitalist ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz faşizme benzemez. Buralardaki tümüyle özel ekonomik, siyasi ve tarihi koşulları incelemeli ve dikkate almalıyız. Söz konusu koşullarda faşizm kendine özgü biçimler almaktadır. Ve alacaktır.'' F. Karşı B.cephe s.142) Kaypakkaya devamla ‘'Ayrıca tekelci burjuvazinin komprador niteliği de bir kenara bırakılarak emperyalist ülkelerle yarı-sömürge ülkeler arasındaki son derece önemli ayrım çizgisini silmişlerdi. Bunun tabii sonucu da elbette, anti-faşist mücadeleyi şehirlerde, tekelci burjuvaziye karşı yürütecek bir mücadele olarak görmek ve köylülerin anti faşist mücadeledeki rolünü inkar etmekti. (veya en azından küçümsemekti. Revizyonist klik zaman zaman köylülerden de bahsediyordu fakat köylülerin anti faşist mücadeledeki rolünü küçümsüyordu.)'' İkincisi; ‘'faşizmin iktidara askeri darbe yoluyla geleceği düşünülüyordu ki, bu son derece sığ bir görüştü. Faşizm iktidara askeri darbe yoluyla gelebileceği gibi başka yollarla da gelebilirdi.'' Üçüncüsü; ‘'faşist diktatörlüğün parlamento ile asla bağdaşmayacağını yaydılar. Oysa, bugün en koyu faşizmin iktidarda olduğu bir yığın ülkede, mesela Endonezya'da, Güney Vietnam'da, Pakistan'da, Hindistan'da, İran'da, İspanya'da …..parlamento mevcuttur. Faşist klikler, parlamentoyu feshetmek yerine hem bu ülkelerdeki halk kitlelerini aldatmak bakımından, hem de dünya demokratik kamuoyunu aldatmak bakımından parlamentoyu faşizmin aleti haline getirmeyi menfaatlerine daha uygun görüyorlar.''(İK seçme yazılar s.352-53)

Dimitrov yoldaş faşizmin parlamentonun bir perde olarak kullanılmasını çok önceden göstererek şunları belirtir ‘'Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar, ulusal özellikler, hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin keskin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal-demokrat partiler de dahil olmak üzere öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa, faşizmin sınırlandırılmamış olan siyasi tekelini kurar. Bunu ya hemen, ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yöntemini ve kan kusmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleşmesini engellemez.'' (aktaran İK SE s.347)

Ülkemizde faşizmin sürekliliği, devrimci durumun sürekliliğiyle koşut halindedir. Devrimci durumu var eden koşullar, faşizmin de sürekliliğinin varoluş şartlarını belirler. Ülkemizde faşizm gelip geçici bir olay değildir. Faşizmin bir hükümet değişikliğiyle ortadan kalkacağını savunan anlayışla, faşizmi askeri darbelere bağlayan anlayışlar tamamen iflas etmiştir. Bu faşizmin sınıfsal tahlilini çözümlemeyen, devletin yapısını kavrayamayan, küçük burjuva anlayışların ürünüdür. Kaypakkaya yoldaş ‘'ülkemiz açısından çıkaracağımız dersler şunlaradır'' der şu doğru sonuçlara varır; ‘'Birincisi; Türkiye'de anti-feodal, anti-emperyalist cephenin sınıf muhtevasıyla anti-faşist cephenin sınıf muhtevası aynıdır. İçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, milli burjuvazisinin devrimci kandı. Bu sınıflar arasında birleşik cepheyi gerçekleştirme mücadelesi, aynı zamanda bizim şartlarımızda anti-faşist cepheyi gerçekleştirme mücadelesidir. (…..)

İkincisi; Türkiye'de anti-faşist iktidar mücadelesi aynı zamanda anti-emperyalist ve anti feodal iktidar mücadelesidir.''der (age s.347)

Ülkemizde faşizm bir darbe yada seçim yoluyla iş başına gelemedi. O ‘kurtuluş savaşı' sonrası askeri bir diktatörlük olarak iş başına geldi. Parlamentoyu bir maske olarak kullandı. Uzun bir dönem tek parti olarak ‘demokrasi' gösterisi sergiledi. 1946'lardan sonra burjuvazinin bir kanadının artan hoşnutsuzluğu, Kemalistleri çok partili bir döneme zorladı. DP"nin kurulmasıyla başlayan çok partili dönem, başka burjuva partilerin kurulmasını birlikte getirdi. Faşist diktatörlüğün resmi olarak temsilcileri olan partileri üzerinden çıkar çatışmalarının sürdüğü ülkemizde, orduya hakim olan kesim dönem dönem darbeler yaparak açık askeri faşist diktatörlüğe geçtiklerini ilan ettiler. 1960 darbesi bunlardan biridir. Burjuvazi kendi içindeki çelişkileri dahi dönem dönem şiddet yoluyla halletmeye gitmiştir. 1960 darbesiyle Demokrat parti yöneticilerinin tutuklanması ve ardından idam edilmeleri bunu gösteriyor. Keza halk muhalefetinin en çok ezildiği dönemde askeri faşist diktatörlükler dönemi olmuştur. 1971 ve 1980 askeri faşist darbeleri bunu açık örnekleridir.

Ülkemizde, parlamento her zaman faşizmin ayıbını örten bir incir yaprağı gibidir. Göstermeliktir. Kararlar sürekli orduyla birlikte alınmakta, perde arkasında alınan kararlar, sadece parlamentoda göstermelik tartışılıp oylamaya sunulup yürürlüğe konmaktadır. Demokrasi adına partiler serbesttir. Ancak Türkiye'de kapatılan parti sayısı dünyanın başka ülkelerinde yoktur. Türk şovenizmiyle şaha kalkan faşizmin Kürt örgütlenmelerine ve legal partilerine karşı nasıl bir uygulama içinde olduğu açıktır. Kapatılan Kürt legal partilerinin bir çok yöneticisi katledilirken, bir çoğu yüksek cezalara çarpıtılarak yılarca cezaevlerinde tutuldu. Keza muhalif devrimci ve ulusal güçler göstermelik bağımsız mahkemelerde yargılanmakta, bazen beraat kararları da çıkmaktadır. Ancak faşizminin özel silahlı (kontrgerilla) güçleriyle devrimci ve ulusal muhalefet güçleri ortadan kaldırılmaktadır. Hala naaşları bulunmayan binlerce insan kayıptır. Yine yayın serbestliği vardır. Ancak bu yayınlar her an polis denetimde olduğundan istenilen zaman bu yayınlar kapatılmakta, büroları basılmakta, çalışanları tutuklanmakta ve onlarca yıl hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. Sonuç itibarıyla ülkemizde faşizme karşı savaşım içte; Komprador burjuvazi ve toprak ağalarına, dışta ise emperyalizme karşı savaşım vermektir.

Saygi ve Insani Sevgilerimle

Amon yarebbi
24-06-2017, 10:36
Manas Alttakini yazan sen değilmiydin.
Bir kesimi , diğer kesimden ayırmışsın.
Burası forum , burada silah kullanılmıyor. Düşünce ve fikirler ortaya konuyor , tepkiside aynı şekilde oluyor.
Niye rahatsız oldun ki ?


sosyalist olabilirsin anarşist olabilirsin kürt olabilirsin alevi olabilirsin lafımız yok, KİMSE SEVMEK ZORUNDA DEĞİL AMA SALLAMAYIN.. islamcı yobaz sitelerde bile böyle çirkin sözler söylenmiyor, din düşmanı denilip geçiliyor


Başköylü

Son on yıldır Atatürke ve Atatürke dair ne varsa ırzına geçen , akapa isimli bir örgüt var. Bu örgüt sizi destekler biçimde uygulamalar ortaya koyuyor. Mutlusunuzdur galiba.

Siz baya bir geride tellere takılmış kalmışsınız.

world
24-06-2017, 11:18
Atatürk Hitler'in faşist düşüncesinin babasıymış. Aydınlandım.

manas
24-06-2017, 11:24
Başköylü
Başına gelenlere üzüldüm bu net. Yapanlara lanet olsun.

2. "Peygamber efendiniz" gibi bir söz söylemişsin. YANLIŞ. bilmeden sallamışsın. Zıt bir kutup görünce hemen birşeyleri yakıştırıyorsun atatürke yakıştırmalar yaptığın gibi. Sana kim dedi ben müslümanım diye.
Size göre sizden olmayan kaka, çöp, faşist. Hiç objektif değilsin. Sende kendi ideolojinin faşistisin bu durumda. Başkasından da hoş görü bekleme.

Atatürk konusunda sana ne desem boş. Hitler yakıştırması senin art niyetindir. Hitler atatürkü övdü diye onu faşist yapmaz. Savaşta kendi yanına çekmek için yağcılık yapmış. Hem 1930 yılların dünyasından ne bekliyorsun yollara güller dökülmesini mi.
Atatürke küfür edeceğine taraftarı olduğun komünist iktidarların melek olmadığını öğren. Onlarda insanlara baskıların dik alasını yapmışlardır kafanı kuma gömme.

Atatürke ırkçı diyen senin gibi bir avuç insan. Dünyada kabul gören bir kanı değil. Olsaydı derlerdi.onu geçeceksin. Atatürkün Bazı sert uygulamaları onu ırkçı soykırımcı yapmaz. Komünistlerde iktidara gelse insan kıyımı yapacaktır. Sizde çok masum değilsiniz.

world
24-06-2017, 11:31
Başköylünün başına ne gelmiş :)

Saddam Hussein
24-06-2017, 12:39
Artık Kemalizmi eleştiri oklarına hedef tutmanın pek de bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Artık 80'lerde veya 90'larda yaşamıyoruz. Devletin Kemalist kimliği büyük oranda aşınmış durumda. Devlet kadrolarındaki kemalistler büyük oranda tasfiye edilmiş durumda. Kemalizmin kalesi olarak görülen Ordu'da da hi 15 Temmuz sürecinde gördük ki Kemalistlerin hakimiyeti büyük oranda kırılmış. Bu sebeple mevcut düzendeki çarpıklıkları Kemalizm üzerinden eleştirmeye kalkmak manasızdır. Bugün Türkiye'de egemen olan ideoloji Kemalizm değil, Siyasal İslamdır... Dolayısıyla baş çelişki de siyasal İslam ve onun temsil ettiği sermayeci düzen ile emekçi halk kitleleri arasındadır. Kemalizmle değil! Dolayısıyla bu noktada Kemalizmi muhalefet edilmesi gereken bir odak olarak görmek, mevcut çelişkiyi göz ardı etmek anlamına gelmektedir.

Başköylü arkadaş, İbrahim Kaypakkaya'nın çeşitli tespit ve analizlerini iktibas etmiş. Ben Kemalizmin, mazideki kimi müphem olaylar üzerinden faşizm olarak nitelenmesini fazlasıyla yüzeysel buluyorum. Evet Kemalizmin çeşitli kişi ve güruhlara yönelik, kendi iktidarını tehlike altında gördüğü oranda baskıcı tutum ve politikaları olmuştur. Fakat bu Kemalizmden ziyade, devlet dediğimiz olgunun bir ürünüdür. Zira devlet, Lenin'in de belirttiği gibi bir sınıfın, bir başka sınıfı egemenlik ve baskı altında tutmasının aracıdır. Devletin olduğu her yerde baskı vardır ve olacaktır da... Dolayısıyla burada zikredilen geçmişe ilişkin kimi olumsuz vakalar, Kemalizme içkin olmaktan ziyade, devletin taşıdığı sınıfsal bir baskı aracı olma niteliğinden kaynaklanmaktadır. Devlet dediğimiz aygıt ne kadar demokratikleştirilirse demokratikleştirilsin bu baskıcı niteliği varlığını idame ettirecektir. Bu baskının nihayete erdirilebilmesi ise ancak proleteryanın, sınıfların ortadan kalkmasını mümkün kılabilecek olan diktatörlüğü vasıtası ile gerçekleştirilebilir. Zira sınıflar ortadan kalktığında, devlette anlamını ve varlık koşulunu yitirecektir. Bu konuda Lenin'in Devlet ve İhtilal üzerine yazdıklarına göz atmanızı tavsiye ederim.

Peki Kemalistler kimdir? Kemalistler, geri kalmış bir ülkenin jakobenleridir. Feodal üretim ilişkilerinin ve buna paralel olarak dini kavramlar ile kendisini gösteren feodal kültürün hakim olduğu bir coğrafya ve toplumda, burjuva demokratik bir devrim gerçekleştirmişlerdir. Gerçekleştirdikleri devrimin ilerici yönleri olduğu muhakkaktır. Fakat sınıfsal yapıları gereği bu devrimleri sonuna kadar götürebilme ve nihayete erdirebilme gücünden yoksundular. Zira devrimler ve onun demokratik muhtevaları geliştikçe, kendi iktidarları da aşınmaya başlayacaktı. Yani yarım kalmış bir burjuva demokratik devrimden söz edebiliriz. Bu sebeple 70'lerde çeşitli sol fraksiyonlar, Türkiye'nin düzenine ilişkin analizlerinde, Sosyalizmin henüz uzak bir hedef olduğunu belirtip, yarım kalan Kemalist devrimi tamamlama amacını kendilerine misyon edinmişlerdi. Fakat artık bu tespitler ve onun alt yapısını oluşturan şartlar varlık koşullarını yitirmişlerdir. Kemalizmin de mevcut sorunlara ilişkin bir çözüm olabilme niteliği kalmamıştır.

Baskoylu
24-06-2017, 15:32
Saygideger Dostlar

Yer yuzunde Almanya`nin Adolf Hitleri, Italya`nin Mussolini`si ve genel olarak Ulusal yapilanmalari uzerine Turkiye kadar Irkci ve Milliyetci soven yaklasimlarini gormenin mumkunu yok. Turkiyede yasiyan ve ozellikle 12 Eylulu yasiyanlar Askeri fasist diktatorluk gormiyenlere diyecek bir seyimiz yok, cunku onlar fasist generaller tayfasinin birer piyonlaridir.

12 Eylul Askeri Fasist Diktatorluk, Turkiyede 1923 den 1946 ya kadar Askeri Fasist Diktatorlugun yaninda ufak bir kivilcimdir, 12 Eylul 7 kasim 1982 ye kadar surmustur, Kemalist Fasit Diktatorluk ise kurulusundan 1946 ya kadar surmustur.

Kemalist askeri fasist diktatorluk doneminde Adolf Hitleri, Mussolini, ve Franco gibi can emici fasistleri golgede birakmistir.
Soykirim, Toplu Katliam, Yargisiz infaz, sorgusuz ve sualsiz Idamlar, Cinayetler, kendisi gibi dusunmiyenlere yasam hakki tanimama vs vs.

Turkiyede`ki Irkcilik ozellikle Kemalizm tarafindan sozum Ona 1927 de, Laiklik, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkcilik 1931 de, Devletcilik ve Inkilapcilik ile, Ozellikle Turkiye`de Azinliklar uzerinde yurutulen cirkin politikalarla, Uygulamada olan Askeri Fasist Diktatorlugu golgede birakmak, Hile ve Yalanlari ile gunumuze kadar Turkiye Isci ve Emekci Yiginlari uzerinde Fasist Diktatorluk sistemini gunumuze kadar getirmistir....

Isterseniz Bu Fasist Generaller Tayfasinin Tek Partili 1946 ya Kadar Askeri Fasist Diktatorlugun, Getirdigi Alti Faktorun Nitelik ve Niceliklerini Inceliyelim....


Kemalizmin Altı Oku ve Gerçekler


Anayasaya değişikliği vesilesiyle ileri sürülen, "Ataturk İlke ve İnkılâpları"na yapılan atıfların Anayasadan çıkarılması önerisi, beklenildiği gibi statükocuların istemezük hezeyanlarıyla karşılaştı. Bu tartışmalar içerisinde ileri sürülen akla ziyan savların hepsini bir tarafa bırakmakta yarar var. Tek bir noktayı belirtmek yeterli: Kemalizm eleştiricileri cephesinde bile, bu anlayışın bir bütün olarak cesurca tartışılması ve artık aşılması gerektiğini dile getirecek net bir pozisyon alış sözkonusu değildir. En liberal görünen burjuva ideologlar bile gerçekte belli Kemalist önyargılardan bütünüyle muaf değildirler.

1946'da Kemalist tek parti rejiminin sona ermesinin ardından, 1950 seçimlerine gidilirken, Ataturk ilke ve inkılâplarının geniş halk kitleleri gözündeki anlamını idrak etmiş olacak ki, zamanın CHP yönetimi, seçim bildirisinde, altı okun tümünü birden Anayasadan çıkarmayı taahhüt ediyordu: "Tek parti devrinin icabı sayılarak anayasaya sokulmuş olan 6 umdeyi oradan çıkaracağız." Bugünse Kemalistler benzer bir öneriyi vatana ihanetle eş tutuyorlar! Kemalizmin temel ilkeleri olarak sayılan altı okun nasıl şekillendiğine ve işçi sınıfı açısından ne anlama geldiğine bakalım.
Kemalizm "Milli Mücadele" döneminin ideolojisi değildir

Kemalist ideolojinin temel unsurları olarak görülen ve "altı ok"la sembolize edilen ilkeler; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık idi. Bu ilkeler, resmi eğitim sisteminin yıllar boyunca propaganda ettiği gibi daha "Milli Mücadele" yıllarında benimsenen ya da bu mücadeleye kılavuzluk eden ilkeler olmadığı gibi, TC'nin kuruluşuna damgasını basarak daha baştan resmiyet kazanmış da değillerdi. Bir başka deyişle, bugün generallerinden profesörlerine tüm Kemalistlerin iddia ettiğinin aksine bu ilkeler "Kurtuluş Savaşının ve TC'nin kuruluş felsefesini" yansıtmıyordu. Nitekim Milli Mücadeleyi yürütüp başarıya ulaştıran ve böylelikle de TC'ye giden yolu açan I. Meclisin yekpare bir felsefesi ya da siyasi anlayışı olmadığı gibi, bu Meclis içerisinde Bolşevizme içten bir sempati duyan küçük bir gruptan, saltanat ve hilafet yanlılarına kadar geniş bir yelpaze mevcuttu.

Sözkonusu ilkeler, Kemalist bürokrasinin öncülük ettiği burjuva dönüşüm sürecinin çeşitli evrelerinde, günün ihtiyaçlarına yanıt olarak pragmatist bir biçimde gündeme getirilmiş, altları farklı dönemlerde farklı şekilde doldurulmuş, adları sonradan konmuş ve resmiyet kazanmışlardı. 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleriyle, Kürtlerin ayaklanmaları bastırılmış, işçi sınıfının örgütleri dağıtılmış, bununla da yetinilmeyip, burjuva devlet aygıtı içinde ve Milli Mücadeleye önderlik eden kadrolar arasında da kapsamlı bir "temizlik" gerçekleştirilmişti. Böylelikle CHP'nin tek parti diktatörlüğünün önündeki engeller temizlenmişti. 1927'de CHP'nin II. Kurultayında Mustafa Kemal'in 36,5 saat süren Nutuk'u aslında, Milli Mücadeleyle başlayıp o güne dek uzanan tarihsel sürecin, zafer kazanmışlar tarafından yeniden yazılması ve böylelikle bir mitolojinin de temellerinin atılmasıydı. Aynı Kurultayda, CHP'nin ilkeleri olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve halkçılık benimsenmişti. 1931'deki III. CHP Kurultayında ise bunlara laiklik, devletçilik ve devrimcilik de eklendi. 1935'deki IV. Kurultayda ise, parti programına, "Partinin güttüğü bu esaslar Kemalizm prensipleridir" cümlesi eklenerek, "Kemalizm" ifadesine resmiyet kazandırılmıştı. Sözkonusu ilkeler 1937'de de Anayasaya dâhil edildi.
Cumhuriyetçilik

İttihat ve Terakki'nin tüm genç subayları gibi Mustafa Kemal de "devlet-i Osmaniyi kurtarma" ve onu modern temellerde ayağa kaldırma heveslisi bir gelenekten geliyordu. Bunun yolu ona göre de Batı ile bütünleşmekten ve onun düzeyine çıkmaktan geçiyordu. Padişahın yetkilerinin sınırlandırıldığı ve göstermelik bir düzeye çekildiği Anayasal monarşi bu açıdan biçilmiş kaftandı ve yeni gelişmekte olan burjuvazinin çıkarlarıyla da uyumluydu. I. Dünya Savaşının öncesinde arzulanan ve yaşananlar da bu yöndeydi. Ne var ki Osmanlı'nın savaştan yenik çıkması ve başkenti olan İstanbul'un işgal edilmesi durumu değiştirdi. Emperyalist işgale tümüyle boyun eğen saltanatın, üstelik de kendisini kurtarmaya çalışanları vatan haini ilan edip haklarında idam fermanı çıkarması, anayasal monarşi hayallerinin suya düşmesini ve Mustafa Kemal ekibinin ister istemez saltanatı dışlayan bir çözüm arayışına girişmesini beraberinde getirdi.

Böylece Batı kapitalizmine entegre olarak devleti kurtarmanın ve onu modern kapitalist temellerde yeniden inşa etmenin tek yolu, saltanatın tasfiye edilmesinden, monarşiye son verilmesinden ve dolayısıyla cumhuriyetten geçiyordu. Bu aynı zamanda Sarayın aforoz ettiği Mustafa Kemal ve ekibi açısından siyasal iktidar üzerinde belirleyici olmanın geriye kalan tek yolu idi. Bu bağlamda, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu meşhur vecizesi, egemenliğin gerçekten "millete" ait olduğunu değil ama artık kesinlikle padişaha ait olmaması gerektiğini anlatıyordu. Dolayısıyla, cumhuriyetçilik, egemenliğin mülk sahibi sınıflarda ve onunla iç içe geçip ona öncülük eden Kemalist bürokraside olduğu gerçeğinin ifadesiydi.

İşin aslında cumhuriyet, sözcük anlamıyla, egemenliğin "bir yerde toplanmış halk topluluğunda", cumhurda, olduğu anlamına gelir. Cumhuriyet sözcüğünün karşılığı olduğu respublica, siyasetin "kamu"ya, yani tüm topluma ait olduğu rejim demektir. Bu durumda cumhuriyet, toplumun kendi kendisini yönetmesini yani demokrasiyi de içinde barındırmalıdır. Ne var ki, kavramların soyut dünyasından gerçek dünyaya geri döndüğümüzde, hiçbir burjuva cumhuriyette, siyasal iktidarın tüm topluma ait olduğunu göremeyiz. Toplum sınıflara bölünmüştür ve siyasal egemenlik de gerçekte iktisaden egemen olan sınıfa aittir. Kapitalist toplumda demokrasi, burjuva demokrasisidir. Ancak burjuvazi normal koşullarda egemenliğini olağan yollardan sürdürebilmek için işçi sınıfı ve emekçilerin de siyasal haklarını belli ölçüde tanımak zorunda kalır. Yalnızca tüm toplumun üyelerinin biçimsel eşitliği anlamına geliyor olsa bile, bu durum, kapitalizm öncesi toplumlara göre önemli bir ilerlemedir. İşte cumhuriyet ve demokratik haklar arasındaki bu içsel ilişkiden ötürüdür ki, işçi sınıfı, feodalizme, monarşiye ve Asyatik despotizme karşı mücadele bayrağına cumhuriyet talebini de işlemişti.

İşçi sınıfı açısından cumhuriyet rejimini savunulur ve anlamlı kılan şey, onun demokratik mahiyetidir. Dolayısıyla demokratik olmayan kendinden menkul bir cumhuriyet işçi sınıfı için bir şey ifade etmediği gibi, cumhuriyet olmadan da burjuva demokrasisi pekâlâ mümkündür. Kapitalizmin beşiği olan Hollanda ve İngiltere bugün bile krallıktırlar; ancak burjuva demokrasisinin göreli genişliği, bu ülke işçi sınıflarının siyasal gündeminden cumhuriyetçilik ilkesinin zaman içerisinde düşmesi sonucunu doğurmuştur. Aynı şeyi Belçika, İspanya ve Japonya için de söylemek mümkün. Burada önemli bir hususa daha değinelim. İşçi sınıfı açısından demokratik cumhuriyet talebinin hiçbir şekilde yeterli olamayacağı gerçeği daha 1848 devrimleri sırasında ortaya çıkmıştı. Demokratik cumhuriyet talebiyle yola çıkan burjuvazinin o günkü en ilerici kanadının programı bile işçi sınıfı açısından yetersiz idi ve tam da bu nedenden ötürüdür ki, işçi sınıfı kendi hedefini yalnızca demokratik bir cumhuriyetle sınırlamamış, daha o günden önüne sosyal bir cumhuriyet hedefini koymuştu. Bu hedef, zaman içerisinde Komün tipi bir iktidarla somutlaşıp Sovyet Cumhuriyeti olarak 1917'de zafere ulaşacaktı.

Kemalist cumhuriyetçilik anlayışı bu açıdan temel bir sorunu içinde taşır. Bu cumhuriyet daha en başından itibaren ne ilkesel olarak ne de pratikteki uygulamalarıyla demokratik bir içeriğe sahiptir. Demokratlık prensibi, Kemalizmin ne temel ilkeleri arasında ne de sonradan icat edilen "yardımcı ilkeler" arasında mevcuttur. Kemalist rejimin Adalet Bakanı ve önde gelenlerinden Mahmut Esat Bozkurt, Hitler'in ve Mussolini'nin Ataturk'ü örnek aldığını söylemelerinden gurur duyuyor ve şöyle diyordu: "gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor[lar]. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir. … Demokrasi de bundan başka bir şey olamaz."[2]

İşçi örgütlerinin, grevlerin, komünist parti ve düşüncenin yasaklanması, Kürt isyanlarının defalarca kıyımlarla bastırılması, azınlıkların mübadelesi ve geriye kalanların büyük baskı altına alınması, Takrir-i Sükûn Yasası, İstiklal Mahkemelerince binlerce kişinin sudan sebeplerle idam edilmesi, 30'larda siyasi ve toplumsal baskının faşizan boyutlara tırmanması vb. gibi cumhuriyetin ilanından sonraki anti-demokratik uygulamalar bu otoriter "demokrasi" hakkında yeterli fikir vermektedir. Ayrıca, cumhuriyetin ilanını takip eden süreçte olduğu gibi onu önceleyen süreç de, mülk sahibi sınıfların muhalif temsilcilerinin dahi suikastlara varacak boyutlarda baskıcı yöntemlerle susturulmasını içeriyordu. Bu süreçte yaşananlar, cumhuriyet döneminde yaşanan çok daha ağır baskı koşullarının bir habercisiydi. Nitekim saltanatın kaldırılması görüşmelerinde yaşananlar bunun sadece bir örneğiydi.

Mecliste saltanatın kaldırılması görüşmeleri, Mustafa Kemal'in de içinde olduğu 82 milletvekilinin önergesiyle başlamış ancak sonuç alınamamıştı. 1 Kasım 1922'de tekrar görüşülen konu, komisyona havale edilmiş ve komisyonda da görüşmeler tıkanma noktasına gelmişti. Mustafa Kemal'in "burada toplananlar, meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır ama, belki birtakım kafalar kesilecektir" şeklindeki tehdidi ile aynı gün saltanat oybirliği ile kaldırıldı. Ne var ki, Milli Mücadeleye önderlik eden bu I. Meclis, daha önce de değindiğimiz üzere, cumhuriyet kurmak için değil, saltanat ve hilafeti kurtarmak ve işgali kırmak amacıyla yola çıkmıştı. Mustafa Kemal ve ekibi, Meclis içerisinde kendilerine muhalif olanların direncini kırmayı başaramamıştı. Önce kendilerini Müdafaa-ı Hukuk grubu olarak örgütleyen Kemalist ekip, ardından Milli Mücadelenin amaçlarını ve çerçevesini belirleyen Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararlarını bu grubun biricik amacı olarak ilan ettiler. Böylelikle, Milli Mücadelenin yalnızca kendileri tarafından verildiği şeklinde bir izlenim yaratılmış oluyordu.[3] 1923 Nisanında Hıyanet-i Vataniye kanununda yapılan değişiklikle muhalefet imkânsız hale getirildi. Ardından da Meclis dağıtıldı. Yeni Meclise kimlerin milletvekili "seçileceğini", oluşturulacak listede kimlerin yer alacağını belirleyen tek bir kişi vardı: Mustafa Kemal. Göstermelik bir seçimin ardından oluşan II. Meclisin neredeyse tamamı artık bu gruptan oluşuyordu. Grup kendisini 9 Eylül 1923'de Halk Fırkası olarak adlandırdı. İktidarın bir parti aracılığıyla tek bir ekibin elinde tekelleşmesine rağmen, cumhuriyetin ilanı yine aynı grup içinde yaşanan şiddetli iç tartışmaların ardından ancak 29 Ekim 1923'de gerçekleştirilebildi.

Yeni rejimin tek adam ya da tek parti diktatörlüğü olduğu şeklindeki eleştirilere karşı Mustafa Kemal'in açıklamaları, bunu reddeden değil açıkça ilan eden bir içeriktedir: "Bu milletin siyasi fırkalardan çok canı yanmıştır. Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içine bir kısım değil, bütün millet dâhildir." Mademki Halk Fırkasına bütün millet dâhildir, bu durumda "milli egemenlik" de CHP'nin egemenliği anlamına geliyordu! CHP'nin bu egemenliği hangi temsilciler aracılığıyla kullanacağı, Meclise kimlerin gireceği, kimlerin devlet aygıtının hangi pozisyonunda yer alacağı vb. ise yine öldüğü tarihe kadar Mustafa Kemal tarafından belirlenecekti.[4] Klasik burjuva devrimlerinin cumhuriyet talebi parlamenter demokrasiden ayrı düşünülebilir bir şey değildi. Gerçekten de burjuva demokrat anlamda bile "özgür" seçimlerin olmadığı bir cumhuriyet ise, "milli egemenlik" düşüncesiyle çelişmektedir. Türkiye'de yaşanan durum bu açıdan 20. yüzyıl dünya tarihindeki ilk cumhuriyet garabetlerinden biridir ama sonuncusu olmamıştır.

http://www.marksist.net/ozgur_dogan/..._gercekler.htm
Özgür Doğan

Baskoylu
24-06-2017, 15:34
Milliyetçilik

Kara Harp Okulunun 2007 yılı açılışında, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Başbuğ, "Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşu ve gelişiminin bir devrim olduğunu" ifade ederek şunları söylüyordu: "Ataturk'ün ulus devlet anlayışı dinsel ve etnik temellere bağlı değildir ve bağlanmaya da çalışılmamalıdır. Onun devrimi ümmet toplumundan laik ulus devlete dönüşümdür."[5] Üzerinden 80 yıl geçtikten sonra bile en üst düzey generallerin her fırsatta ve biteviye Kemalist milliyetçiliğin ne demek olduğunu açıklama gayretleri dikkat çekicidir. Peki bu gayretler ne tür bir sıkıntının dışavurumudur? Herhalde, her şeyden önce, Kemalist milliyetçiliğin tam da etnik kökene son derece yoğun bir vurgu yaptığı gerçeğini örtbas etme kaygısının olsa gerek. Bıraktık etnik kökeni öne çıkarmasını, 30'lu yıllarda milliyetçilik en militarist, en saldırgan ve en ırkçı biçimlere bürünmüştü. "Güneş Dil Teorisi" ve "Türk Tarih Tezi" ile tüm insanlık uygarlığının temelinde "Türk uygarlığı"nın yattığı, Türklerin en üstün millet olduğu düşüncesi resmi ideolojinin en önemli parçası durumundaydı. Türklerin asker bir millet olduğu ve iki ordusunun bulunduğu söyleniyordu. Bunlardan birincisi TC devletini korumak için ölüp öldürecek askerlerden oluşuyordu; ikincisi de gençlere ne için ve neden ölüp öldürmeleri gerektiğini kavratacak olan öğretmenler ordusuydu. Uzun yıllar CHP Genel Sekreterliğini ve İçişleri Bakanlığını yapmış, Kemalist ekibin önde gelen faşistlerinden Recep Peker, "İnsanlık 20. yüzyıla açılırken tek bir şey, Türk kanı bütün bu gürültüler içinde temiz kalmıştır" diyordu. 1930 yılında Ağrı'da patlak veren Kürt isyanı hakkında Başbakan İnönü şunları söylüyordu: "Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur."[6] Ayaklanmanın bastırıldığı günlerde Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise, "bu iki ırkın savaşıdır, ne ilktir ne de son olacaktır" diyor ve dönemin yaygın ırkçı anlayışını şöyle dile getiriyordu: "Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman ve hatta bu dağlar bu hakikati böyle bilsin."[7]

Bu militarist ve ırkçı milliyetçilik anlayışı, bir taraftan özellikle 30'lu yılların ortalarından itibaren Alman faşizmiyle iktisadi ve siyasi planda sağlanan yakınlaşmaya, diğer taraftan da halk kitleleri arasında gerçekte varolmayan bir milliyetçi değerler setini bir an önce oluşturmanın rejimin bekası için zorunlu olduğu düşüncesine dayanıyordu. Cumhuriyetin kuruluşunun öncesindeki on yıllar, İmparatorluğun milliyetçi ayaklanmalarla parçalanmasına şahit olmuş ve buna bir tepki olarak Kemalist önderliğin de içinden çıktığı İttihat ve Terakki geleneği, "devleti koruyup kurtarma" adına, Türk milliyetçiliğini geliştirmeyi, Osmanlı sınırları içerisindeki gayri Müslim azınlıkları tasfiye etmeyi amaçlamıştı. Birinci Dünya Savaşının başlangıcında Ermeniler fiilen büyük ölçüde temizlendikten sonra 1920'li ve 30'lu yıllarda sıra Kürtlere gelmişti. Modern bir ulusal bilincin gelişebileceği gelişkin bir kapitalist temelin yokluğunda ve Kürtlerin arkası kesilmeyen isyanları karşısında, geçmişin korkularını üzerinden atamayan Kemalist yönetici kadrolar, tüm diğer sorunlarda olduğu gibi ulusu inşa etme sorununda da tepeden inme, baskıcı ve totaliter yöntemlerle, faşist Almanya'dan kopyalanmış muazzam bir propaganda aygıtını kullanarak çözüme ulaşılabileceğini düşündüler.

Halkçılık, Devletçilik

Solcu geçinen çeşitli çevrelerin Kemalizme olan sevdasının temel nedenlerinden biri, onun devletçi, ulusal kalkınmacı ve güya halkçı çizgisidir. Halkçılık olarak bilinen ilkenin ortaya çıkışı, onun içeriğinin ne denli halkçı olmaktan uzak olduğunu da gösterir. I. Meclis içerisinde Bolşevizme sempati duyan bir Halk Zümresi grubunun oluşması, bu grubun komünistlerle ilişkiye geçmesi ve Çerkez Ethem'in Yeşil Ordu güçlerinin de desteğini alması, Mustafa Kemal'e büyük bir tehdit olarak görünür. Yeşil Ordu ve Halk Zümresinin emekçilerden yana tutum ve söyleminin etkisini kırmak için Mustafa Kemal 13 Eylül 1920'de kendi "halkçılık programı"nı açıklayıverir: "[Onları] Hükümetten ayrı bir grup yapmaktan vazgeçirmek istedik, mümkün olmadı. Fakat şimdi halkçılık programı altında hükümetçe bir program kabul ettik. ‘Halk Zümresi' kendiliğinden dağılmış gibidir." Aynı günlerde Kemalistlerin, güvendikleri adamlarına bir resmi "Türkiye Komünist Partisi" kurdurttuğunu ve "komünist" fikirler savunulacaksa bu partiye üye olunmasını şart koştuğunu da hatırlatalım! Ne var ki, olaylar hiç de Mustafa Kemal'in dediği gibi gelişmemiş, ne Halk Zümresi ne de Yeşil Ordu kendiliğinden dağılmıştır. Her ikisinin üzerine de iç savaş yöntemleriyle gidilmiş ve fiziksel olarak tasfiye edilmişlerdir. Mustafa Suphi önderliğindeki gerçek komünist önderler kadrosunun ise aynı dönemde Karadeniz'de vahşice katledildiğini biliyoruz.

Kemalist halkçılıkla kastedilen, halkın en geniş kesimlerinin çıkarları doğrultusunda bir politika izlemek değildi. Bu ilke, toplumda çıkarları birbiriyle çatışan sınıfların bulunmadığını, toplumun birbiriyle dayanışma içinde ve birbirine muhtaç çeşitli mesleklerdeki bireylerden oluştuğunu ileri sürer. Ancak gerçekliğin tümüyle reddine dayanan bu savın hiçbir bilimsel temeli yoktur. Burjuva sosyologlar bile toplumun sınıflardan oluştuğunu ve üstelik de bu sınıfların bir çıkar çatışması içerisinde bulunduğunu bilir ve reddetmezler.

"Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz" söylemi, Kemalist rejimin totaliter özünü açıkça ortaya seriyordu.[8] Sınıfsızlık maskesi altında, burjuvazinin toplumsal egemenliğinin temelleri atılmaya, korunmaya ve güçlendirilmeye çalışılıyordu. Her şey gerçekte halka rağmen, görünüşte ise halk için yapılıyordu! Mademki halk sınıfsız ve kaynaşmış bir kitleydi, bu durumda bu kitlenin çıkarlarını korumak için Halk Partisinden başka bir partiye de, demokrasiye de gerek yoktu. Bir taraftan sınıfların varlığı reddedilirken, diğer taraftan faşist İtalyan ceza yasalarından kopyalanıp 1990'lara kadar devam edecek olan meşhur 141 ve 142. maddeler komünistlere karşı bir önlem olarak yürürlüğe sokuluyordu. Bu maddeler, "bir toplumsal sınıfın diğerleri üzerinde tahakküm kurmaya teşebbüsünü" suç olarak düzenliyordu. Olmadığı söylenen, yani hayali bir sınıfın, olmayan diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmasını istemek, hiç de hayali olmayan, gayet de gerçek bir ağır hapis cezası demekti: 8 yıldan 15 yıla kadar.

Kemalizmi devletçi olduğu için sol olarak görmek, ulusal kalkınmacı olduğu için de anti-emperyalist olarak değerlendirmek diğer bir yaygın yanılsamadır. Oysa Kemalizmin, sol düşünceyle, sosyalist fikirlerle hiçbir ortak tarafı yoktur. Kemalist devletçilik, devlet kapitalizmi demektir. Sermayeye karşı değildir, bilakis sermaye sınıfını temel alır, onun gelişimini teşvik eder ve kapitalist sanayinin gelişiminin zeminini hazırlar. Nitekim daha cumhuriyet kurulmadan önce, Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresinde, Kemalistler, hem emperyalist sermayeye hem de yerli burjuvaziye ve özellikle de İstanbul'un kozmopolit ticaret burjuvazisine güvenceler vermişlerdi. Osmanlı borçlarının devralındığı ve hiçbir şekilde karşılıksız millileştirmeye girişilmeyeceği karara bağlanmıştı. Kongrede Mustafa Kemal, "yabancı sermayeye gereken güvenliği sağlamaya her zaman hazırız" diyordu. 20'li yıllarda bir dizi önlemle gerek yerli burjuvazinin gelişiminin önündeki engeller kaldırılmaya gerekse de yabancı sermayenin ülkeye gelmesi teşvik edilmeye çalışıldı.

Her türlü teşvike ve emeği sınırsızca sömürme hakkına rağmen 20'li yıllarda özel sektörün sanayileşme yolunda ciddi bir adım atamaması ve beklenen yabancı sermaye akışının bir türlü gerçekleşmemesi rejimi sıkıntıya sokuyordu. 1929'da tüm kapitalist dünyayı sarsan büyük buhran Türk ekonomisini de fena halde vurmuştu. Kemalist bürokrasi, bu krizin etkilerini hafifletebilmek için, 1930'lu yılların başlarından itibaren bizzat kendi eliyle temel tüketim maddelerini, sanayi için hammadde ve ara mamulleri üretecek büyük sınai kuruluşları inşaya girişirken bir taraftan da sanayinin gelişmesi için gerekli altyapı yatırımlarını yapmaya başladı. CHP'nin 1931 ve 1935 programlarında devletçilik şöyle formüle ediliyordu: "Aslolan ekonomik faaliyette bireysel teşebbüstür, ama bunun yetmediği yerlerde devlet gücü devreye girerek ekonomik kalkınmayı sağlar." Yani devlet kapitalist sanayinin gelişimine destek olur ve onun zeminini hazırlar.

Böylelikle sağlanan iktisadi canlılık ve büyümeden faydalanan yine de uzun yıllar boyunca ticaret ve tarım burjuvazisi oldu. Sanayi burjuvazisi de bu dönemde gelişimini sürdürdü ama onun ciddi bir atılım yapması ancak 50'li yılların sonlarından itibaren mümkün olacaktı. Devletçilik politikasının önemli sonuçlarından biri de asker-sivil bürokrasinin giderek çok daha büyük oranlarda iş âlemine dalarak "burjuvalaşması" olacaktı. Devlet kapitalizmiyle burjuvazinin iktisadi gelişiminin önünü açan "halkçı" Kemalist rejim, sıra o halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin ekonomik ve demokratik haklarına gelince kılını bile kıpırdatmadı. Bir iş yasasının çıkması için cumhuriyetin ilanının üzerinden 13 yıl geçmesi gerekti. Sendika hakkı ancak 1947'de, Kemalist tek parti diktatörlüğü dönemi bittikten sonra tanındı. Grev ve toplusözleşme hakkı için ise işçi sınıfı tam 40 yıl beklemek zorunda kalacaktı.

Peki kapitalizmi devlet eliyle geliştirme anlamına gelen devletçilik emekçilere ne sağladı? Dizginsiz, kuralsız ve sınırsız bir sömürü! Emekçi halk kitlelerinin dizginsiz sömürüsü daha da arttıkça Kemalist rejimin "halkçılık" söyleminin de güçlendiğini görürüz! Daha 1927 yılında İsmet İnönü Meclis kürsüsünden şöyle haykırıyordu: "Memlekette şimendifer yok, liman yok, köprü yok, yol yok, mektep yok, velhasıl hiçbir şey yok! Ben bunları yapacağım, bunları yapabilmek için paraya ihtiyaç var. Onun için milletin cebinde on para da bulsam alacağım." Köylü memleketin "efendisi" idi ve buğday üretiyordu, ama dünya krizi koşullarında köylüyü korumak için Buğday Koruma Kanunu da şarttı; ekmek yiyen herkes ekmek başına bir kuruş vergi verecekti! Her yetişkin erkek yıllık 8 ila 15 lira "yol vergisi" verecekti. Ortalama bir köylü ailesi için bu, yıllık yaklaşık 60 lira demekti, 1 ton buğday ise o dönemde 40 liraya satılıyordu! Tüketim malları üzerindeki vergiler 1927'den 1934'e %53 artarken, aynı dönemde kişi başına düşen gelir %40 azalmıştı. Hapishaneler vergisini ödeyemeyenlerle doluyor, 1932'de 700 bin kişi vergi ödeyemediğinden zorla yol yapımında çalıştırılıyordu! İlerleyen yıllarda burjuva devlet iki bin milyoner yetiştirmekle övünürken, zorla çalıştırma daha da yaygınlaşıyor, ücretler daha da düşüyor, işgünü resmen 11 saate çıkarılıyordu. Tüm bunlar, devletçiliğin kimin çıkarına olduğunu göstermesinin yanı sıra tek parti diktatörlüğü dönemi bittiğinde, CHP'nin neden büyük bir seçim yenilgisine uğradığını da açıklıyor olsa gerek.


http://www.marksist.net/ozgur_dogan/..._gercekler.htm
Özgür Doğan

Baskoylu
24-06-2017, 15:36
Laiklik

Yukarıda değindiğimiz konuşmasında orgeneral Başbuğ, laiklik ilkesinin "Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan tüm değerlerin temel taşı" olduğunu vurgulayarak, devletin ulusal, üniter ve laik olma ilkelerinin, "Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarını oluşturduğu"nu söylüyor. Laiklik konusundaki bu yorum da yanlıştır. Baştan başlayalım. I. Meclis'in açılış töreninin nasıl yapılacağı ve tüm yurtta kutlamaların nasıl yapılması gerektiği bizzat M. Kemal tarafından bir bildiriyle açıklanmıştı. Buna göre, "vatanın istiklali, yüce Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması" görevini yapacak olan Meclis'in açılışı için bilinçli olarak Cuma günü tespit edilmişti. Tüm vekillerle birlikte Cuma namazı kılınarak Kur'an okutulacak ve onun "nurundan feyz alınacak"tı. Ardından "Sakal-ı Şerif" ve "Sancak-ı Şerif" alınarak Meclise gidilecek, Meclis kapısında dualar okunarak kurban kesilecekti. Meclis'in açılacağı güne kadar her ilde hatim indirilecek, "Halifemiz, Padişah efendimizin yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları" için dualar okunacak, vaazlar verilecekti. Tüm bunlar harfiyen yerine getirildi ve yıllar sonra Mustafa Kemal ünlü Nutuk'unda, bu durumu "o günün duygu ve düşüncelerine uymak zorunda kaldıklarıyla" açıkladı. Ne de olsa "şartlar ve zemin" uygun değildi! Ama yine de bu dini tören ve ritüeller, daha en baştan ulusal ve laik bir devleti hedeflediği iddia edilen bir önderlik için pek de uygun bir başlangıç olmasa gerek! Benzer dini törenler, İslam dinine atıflar vb. ilerleyen yıllarda da devam edecekti. Oysa 1908'de II. Meşrutiyet Meclisi açılırken bu tür dini törenlerin hiçbiri sözkonusu olmamış, övgüler Hilafet ve Saltanat makamına değil, Anayasaya yapılmıştı.

Cumhuriyetin ilanından bir ay önce Mustafa Kemal'in kurduğu Halk Fırkasının program niteliğindeki dokuz maddelik bildirisinin ikinci maddesinde, "Hilafetin en yüksek dini makam olarak korunacağı" yazılıydı. Bu madde 1927 yılına kadar değiştirilmedi. Laiklik ilkesinin çok daha sonraları icat edildiğinin en bariz göstergesi, 3 Mart 1924'de halifelik kaldırılmış olmasına rağmen, Nisan ayında yürürlüğe giren 1924 Anayasasının ikinci maddesinde "Türkiye Devletinin dini İslamdır" ibaresinin yer alıyor oluşudur. Üstelik bu madde 1928'e kadar yürürlükte kalmıştır! Halifeliği kaldıran düzenlemeyle birlikte, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, din eğitimi ya da dinsel temellere göre eğitim veren gayri resmi okullar kapatılıp resmi imam-hatip liseleri kurulmuş, din dersleri resmi devlet okullarında da zorunlu ders olarak verilmeye başlanmıştı. Böylelikle gerek din eğitimi, gerekse de dini ibadetler devletin denetimi altına alınarak resmileşiyordu. Bu durum anayasal bir devlet dininin varlığıyla da birleşince, kesinlikle laik olmayan bir devlet anlamına geliyordu. TC'de ortaya çıkan bu durum aslında Osmanlı'nın son döneminde oluştuğu şekliyle devletin dinsel alan üzerindeki egemenliğinin devam ettiği anlamına geliyordu. Toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi din alanında da devlet, kendi anladığı, uygun gördüğü bir anlayışı yerleştiriyor, dinsel kurumları örgütlüyor ve besliyordu.

Muhalefete göz açtırılmadığı, farklı siyasal parti kurmanın yasak olduğu, söz, basın ve örgütlenme özgürlüğünün bulunmadığı koşullarda huzursuzluk kendisini geleneksel kanalların dışında ifade edemez hale gelir. İşte daha TC'nin kuruluşundan itibaren yaşanan da tam bu olmuştur. Çeşitli iç isyanların ve en önemlisi de Şeyh Sait'in önderlik ettiği Kürt isyanının İslami motifleri de içinde barındırmasının nedenlerinden biri bu idi. Geleneksel dini toplanma yerlerinde giderek yükselen huzursuzluğun dışa vurulması, devlet tarafından uygulanan baskının daha da artmasına yol açmış, Takrir-i Sükûn yasası ve İstiklal Mahkemeleriyle bir terör dönemi başlamış idi. Bu terör dalgasından, işçi sınıfı, komünistler, Kürtler ve kimi burjuva muhaliflerden sonra geleneksel dini kurum ve mekânlar da paylarına düşeni aldılar. Muhalefetin bu geleneksel kanallarını da ortadan kaldırmak üzere, 1925 sonunda tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı, dini cemaatler ve tarikatlarla birlikte devletin denetimi dışında her türlü dini faaliyet, unvan, sıfat ve giysi de yasaklandı.

Ne var ki, yasaklamalarla ne bir din ortadan kaldırılabilir ne de muhalefet sonsuza kadar yok edilebilir. Nitekim öyle de oldu ve yasaklanan her şey yeraltına geçerek devam etti. Tabii bunlarla birlikte bürokrasinin rejimin bekasını sağlama korkusu da! Bu korkunun derinleşip kökleşmesiyle, nihayet 1928'de TC Anayasasından "devletin dini İslamdır" ibaresi çıkarıldı. Laiklik ilkesi 1931 yılında CHP'nin programına, 1937'de ise Anayasaya dâhil edilmesine rağmen devlet dinden elini hiçbir zaman çekmedi. Din hiçbir zaman resmilikten çıkıp tam olarak sivilleşmedi. İslam dininin başı olarak halifelik kurumunu kaldıran ama bizzat kendisi dinin başı olarak hareket eden bir devletin laik olduğu yutturmacası bugün de devam ediyor. Gerçekte hiçbir zaman laik olmamış olan TC'nin 1937'ye kadar hukuki olarak da laik bir devlet olmadığını burada not edelim.

Öyle gözüküyor ki, generalimizin bahsettiği "laik kuruluş felsefesi"nin ("resmi tarih" yazma girişiminin demek daha doğru olur) temelleri ancak 1927'deki muzafferler kongresinde okunan Nutuk ile atılmaya başlanmış ve 30'lu yılların ortalarında bütünsel bir şekle kavuşmuştur!


http://www.marksist.net/ozgur_dogan/..._gercekler.htm
Özgür Doğan

Baskoylu
24-06-2017, 15:38
İnkılâpçılık

Uzun yıllar boyunca devrimcilik olarak anılan bu ilke, 12 Eylül faşizmiyle birlikte "inkılâpçılık" olarak kullanılmaya başlandı. Ne de olsa devrimcilik tehlikeli bir şey idi! Bu "ilke" devrimciliği övmez, tersine zaten Mustafa Kemal'in "yanılmaz" önderliği sayesinde "geleneksel kuruluşları modern kuruluşlarla" değiştiren devrimler yapıldığını iddia ederek, böylece ortaya çıkan "modern yapı"nın tanınıp, kabul edilmesini ve korunmasını söyler. Bir başka deyişle, statükonun muhafaza edilmesini belirtir.

İktisadi ve siyasi alanda yapılan "inkılâplar", toprak devrimi gibi kapsamlı bir dönüşümün yapılamamasının yarattığı belirleyici daraltıcı etkiye rağmen yine de burjuva toplumun iktisadi gelişiminde ilerletici bir rol oynamışlardır. Bu açıdan Elif Çağlı, Mustafa Kemal ve onun önderliğini şöyle değerlendirir: "M. Kemal kendi döneminde tarihi ve iktisadi açıdan burjuva toplumu ilerletici bir rol oynamıştır. Fakat bu durum, onun siyasi çizgisinin ve siyasal uygulamalarının, işçi sınıfını ve halk kitlelerini ezen zorba ve baskıcı bir siyasal karaktere sahip olduğu gerçeğini asla değiştirmez."[9] Yukarıda bu ilerlemenin işçi ve emekçilerin ne denli dizginsiz bir sömürüsüne ve nasıl bir siyasal despotizme dayandığını görmüştük. Ne var ki, toplumsal planda ve eğitim ve kültür alanında sınıflandırılan "inkılâplar"a geldiğimizde işler değişmeye başlar. Bunlar hakkında söylenmesi gereken ilk şey, tüm bu reformların emekçi halkın çıkarına olsun diye yapılmadığı, çoğunun göstermelik ve biçimsel girişimler olarak kaldığı ve toplumun geniş kesimlerinin gündelik yaşamına pek nüfuz edemediğidir.

Topluma tepeden dayatılan, çoğunlukla üstyapısal dönüşümleri hedefleyen biçimsel uygulamalarla sınırlı bu reform girişimlerini bir devrim olarak adlandırmakla, aslında "halk yararına" gerçek bir toplumsal devrimin ve kültürel atılımın yapılamadığı gerçeği gözlerden gizlenmeye çalışılıyordu. Çağdaşlaşma adına doğrudan toplumsal hayatı düzenlemeye dönük reform girişimlerinin çoğu büyük ölçüde fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Birkaç örnek verelim. Kadının erkekle eşit haklara kavuşturulduğu iddiasının koca bir yalan olduğu ortada değil midir? Şapka ve kıyafet devrimi gereğince "modernleşmedikleri" için onlarca insanın idam edildiği bir başka ülke var mıdır? Ya da "devrimin" üzerinden 82 yıl geçmişken halen başörtüsüyle uğraşan bir başka ülke? Lâkap ve unvanların kaldırılmasıyla övünülür, ancak yasaklanan sıfatların birçoğu kullanılmaya devam edilmiştir; bugün bile ortalık "beyler"den, "hanımefendiler"den geçilmediği gibi, Kemalist devrimlerin koruyucusu sıfatlı generaller kendilerine "Paşa" denilmesinden büyük gurur duyarlar. Bir taraftan "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz" denilip geleneksel dini mekânlar kapatılırken, diğer taraftan birçok "Şeyh"in tek parti rejimi sona erene dek daimi mebusluğa atanmasına ne demeli? İnsanların ölülerden medet ummaması gerekçesiyle türbeler yasaklanır, oysa kendileri kişi putlaştırmasının en alasını yaparlar. Ya da pek laik eğitim sisteminde zorunlu din derslerine, devlete ait imam-hatip liselerine, ilahiyat fakültelerine, okullardaki mescitlere ve en başta da Diyanet İşleri Başkanlığına ne demeli? Öztürkçeleştirme amacıyla girişilen dil devriminin en önemli sonuçlarından biri, dilin kısırlaşmasına yol açarak torunların dedelerinin söylediklerini ve yazdıklarını anlamamaları olmadı mı?

İktisadi bir temele dayanmaksızın da birtakım kararnamelerle toplumun gündelik yaşantısının bugünden yarına dönüştürülebileceğini, kültür kararnameleriyle bir kopuş yaratılarak Batı seviyesine çıkılabileceğini hayal eden bu tepeden inmeci, seçkinci anlayışın gündelik yaşam içerisinde yaratabileceği tek şey muazzam bir toplumsal travma idi. Tek parti diktatörlüğü dönemindeki bu çabaların en önemli sonucu, bir bütün olarak toplumsal yaşamda kent ile kır arasındaki çatlağın genişlemesi ve uçurumun derinleşmesi oldu. Nüfusun çok küçük bir kesiminin yaşadığı kentlerde mülk sahibi sınıfların mensupları ve bu arada öğretmenler, hâkimler, müdürler, valiler, kaymakamlar, devletlû aydınlar vb. gibi düzenin gözbebeği durumundaki ayrıcalıklılar ordusu, Batı'dan aynen kopyalanmış, ama içi boş kalan bir modern kapitalist kültürle yaşamlarını sürdürürlerken, toplumun sözde efendisi olan köylüler, bir Amerikalı gözlemcinin sözleriyle, Hititlerden kalan yöntemlerle tarımla uğraşıyor ve onlar gibi yaşıyorlardı. Bu muazzam kopukluk, bugün "Beyaz Türk" lakabıyla anılanların atalarının, kırı sürekli bir tehdit ve gericilik kaynağı olarak görüp horlamalarını da beraberinde getirmişti.

Bir bütün olarak bakıldığında bu dönüşüm çabalarının esas amacı, Kemalistlerin iddia ettiği gibi, modernleştirerek halkın yaşam düzeyini yükseltmek değildi. Bu reformlar, esas olarak mülk sahibi sınıfların kapitalist Batı dünyasıyla ilişkilerinde ortaya çıkan uyumsuzlukları ortadan kaldırmayı, özel mülkiyet rejimini ve emeğin sömürü olanaklarını genişleterek güvence altına almayı amaçlıyordu. Özel mülkiyet sisteminin önü bir kez açıldığında, zaman içerisinde kapitalist gelişmenin hızlanması zaten kaçınılmazdır. Ne var ki, geniş emekçi kitlelerin seferberliğine dayanarak toprakta pre-kapitalist ilişkileri Jakoben bir tarzda ortadan kaldırmakla, kırsal kesimde kapitalist gelişimi Prusya tipinde sancılı bir evrimsel sürece havale etmek arasında dağlar kadar fark vardır. Kemalist rejim, ikinci yoldan yürümüş ve kırı kendi kaderine terk etmiştir. Hatta bununla da yetinmemiş, kırın geri unsurlarıyla (toprak ağaları, şeyhler, vb.) ittifak kurarak onları meclise taşımıştır.

Kurtarıcı mesihlere aldanma

Gördüğümüz gibi CHP'nin meşhur altı oku, Milli Mücadelenin başarıyla sonuçlanmasının ardından kurulan ve 20'li yılların sonlarına doğru ancak pekiştirilebilen bir olağanüstü burjuva rejimin ideolojik dayanakları olarak sonradan imal edildiler. Kemalizme boyundan büyük bir anlam yükleyenlerin, onu anti-emperyalist bir hareket olarak değerlendirip, ona son derece abartılı bir ilericilik hatta solculuk atfeden sol çevrelerin temel yanılgılarından biri, Kemalizm denen program ya da ideolojinin, bir olağanüstü burjuva düzenin resmi ideolojisi olarak şekillendiğini görememektir. Bu ilkeler, halk kitlelerinin devrimci seferberliği için daha baştan ortaya konan bir "burjuva devrim programı"nın ilkeleri değildirler. Düpedüz, halk kitlelerinin sınırlı etkinliğinin de boğulması üzerinden kurulmuş ve ardından kendisini pekiştirmeye girişmiş bir burjuva diktatörlüğün resmi ideolojisi olarak ortaya konulmuşlardır.

Burjuvazi adına hareket ederek onun kolektif çıkarlarını hayata geçiren bürokratik önderlik, bir taraftan halkın devrimci etkinliğinin en küçük belirtilerini bile boğarken, diğer taraftan burjuvazinin sınıf egemenliğini kurmakla tepeden bir devrim gerçekleştirmiş oldu; halk kitlelerinin içinde yer almadığı ve böyle olduğu için de onların gündelik yaşantısını köklü bir değişikliğe uğratamayan bir "devrim"! Burjuvazinin toplumsal ve iktisadi gücünün zayıflığıyla ters orantılı olarak, onun adına hareket eden önderliğin toplum üzerindeki baskısı alabildiğine yoğun oldu. Bu yoğun baskıya son derece eklektik, yapaylığı paçalarından akan, keyfi ve hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, sonradan imal edilmiş ve kişi putlaştırmaya dayanan bir resmi ideoloji eşlik etti. Zafer kazananlar, geriye dönüp tarihi de kendi arzularınca, kendilerini yücelten bir tarzda yeniden yazarak resmileştirdiler. Kemalist kadronun hiçbir öğreti ve sistematiğe dayanmıyor olması, yani ciddi bir düşünsel temelinin olmaması, yüce bir erdem olarak sunuldu. Tarih, şaşmaz ve yanılmaz önderin kafasının içindeki planların açılıp serpildiği bir süreç olarak resmedildi; oportünist manevralar önderin politik dehasının göstergesi olarak aklandı; nitekim o en başından itibaren neyi hedeflediğini ve hedeflenen şeye nasıl ulaşılacağını en ince detaylarıyla bilmesine rağmen "şartlar ve zemin" oluşmadığından bunları saklamış ve ancak zamanı geldiğinde hayata geçirmişti! Halk kitleleri denileni yaptığı sürece, süreç zaten onun dışında gelişen ve mülk sahibi sınıfların arasındaki bir politika oyunundan ibarettir. Ve bu oyunda, ideolojik berraklık ve buna uygun açık, net politik tutumlar en para etmez ilkelerdir. Çünkü tepeden devrimler Bizans entrikalarının da en parlak sahneleriydiler.

20. yüzyıl yalnızca Türkiye'de değil dünyanın birçok bölgesinde emekçi halkları kurtaracağı iddiasındaki bürokratik önderliklere şahit oldu. Fasist Diktator Kemalist rejimden, Arap sosyalizminin babası Nasır'dan "21. yüzyıl sosyalizmi"nin mucidi Chavez'e kadar birçok önderlik, farklı sınıfsal temellere dayansalar da, kendi iktidarlarını işçi sınıfını ve emekçileri kurtardıkları ya da kurtaracakları iddiasıyla meşrulaştırmaya çalıştılar, çalışıyorlar. İşçi sınıfının kurtarıcılara ihtiyacı yok, tepeden devrimlere de artık karnı tok olmalı. Her türlü emekçi düşmanı ideolojiye karşı kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde, kendi ideolojisiyle yani Marksizmle donanıp harekete geçtiği sürece, Marx'ın, "işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır" düşüncesinin gerçek kılınmasının önünde hiçbir engel yoktur.


http://www.marksist.net/ozgur_dogan/..._gercekler.htm
Özgür Doğan

Baskoylu
24-06-2017, 15:49
Saygideger Dostlar,

Turkiye'de Cumhuriyet'in Ilanından beri acik bir sekilde partileşmiş faşist hareketlenmeler olmamıştır!!!! gibi gorunsede, Yalan ve Hilelerle Oyle gosterilmeye calisilsa`da 1946 ya kadar Askeri Fasist Diktatorlukle yonetilmis, Fasist Yasa ve Kanunlari ile Adolf Hitler, Mussolini ve onun gibi Irkci ve Milliyetcilerin Onunde Onderlik Vasfini Kazanmistir.

Turkiye`de Irkci ve Milliyetciligin ust saflarda ilerlemis, Mussolini ve Adolf Hitlerin ustasi olma unvanini elinde bulunduran,Ataturk`un kurdugu yasa ve kanunlar yukaridaki Irkci ve Milliyetcilere onderlik yaptigi, Fasizmin temel dusuncesinin Kemalizmden dogdugu aciklanmamaktadir.

Cunku Turkiye`de Baski ve Zulumden Turkiyenin en hucra kosesinde bile Irkci nutuklarla Kemalizmi toz pembe gosterme politikalari ile, yetisen cocuk, genc kim olursa olsun Okul siralarinda Kemalist yetistirildikleri icin, hali ile gunumuze kadar bu politikalarla savunuculari cogunlukta oldugundan dolayi, Yasaklar ve fasist cezalar sonucu suskun bir toplum haline getirilmistir.

Ayrica 1944'te gerçekleşen Ataturk`un`de temel felsefesi olan Irkçılık-Turancılık Davası'nda Hüseyin Nihal Atsız ve arkadaşlarının aşırı Türkçü söylemleri onların faşizme onderlik ettigi. Buna tepki gosterenlerin bile yargilandigi, gostermelik yargilanmanin akabinde, Kendisine Turkculuk odulu verilmistir.

Ayrica Hüseyin Nihal Atsız'ın II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nı Acik acik desteklemistir. bunun sebebine gelince ayni mantigin ve ayni dusuncenin urunu olduklarindandir. Adolf Hitler Ataturk`e yonelik guzel metinler yazacak, Ataturk`un KURTCULARI bosmu duracak, elbette destekliyeceklerdir, hatta ve hatta Turkiye Halklarini Ac ve susuz birakacak kadar, bir bir, tek tek evlerden topladiklari yiyecekleri yandaslari olan Adolf Hitlere gondereceklerki, Irkcilik ve Milliyetcilik Dunyada Egemen Hale Gelecektir.

Ancak Ataturk`e ait bir cok Onun gercek fasist kimligini sakliyacak belgelerin yok olmasi gibi, bu konu ile ilgili herhangi bir yazılı belge veya siyasi söylem bulunmamaktadır. Cunku Turkiye karanliklar ulkesinin basinda gelen bir ulke konumundadir.

Birçok kişi tarafından 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde gerçekleşen askeri darbe dönemleri Turkiye ye gelmemis sozde demokrasinin yara almasının yanında faşist olarak nitelenmesinden bile korkanlar, Kemalizmin Fasizm oldugunu inkarindan baska bir sey degildir. .

Özellikle 12 Eylül rejimi kuvvetli antikomünist vurgusu ve şiddete dayalı yöntemleriyle Şili'deki Pinochet iktidarına benzer bir takım özellikler göstermiş olsa da Pinochet rejiminden farklı olarak 12 Eylül rejimi, darbenin başında bulunan Kenan Evren'in cumhurbaşkanı olmasına karşın, siyasi partilerin yeniden kurulmasına ve parlamentonun yeniden faaliyete geçmesine olanak sağlamıs olmasini gerekce gostererek,
Kenan Evren gibi eli kanli canileri aklamaya gitmistir, Tipki Ataturk ve onun kurdugu fasist yasalari korumak gibi.

Günümüzde internet üzerinden örgütlenen ufak Türk neonazi oluşumları bulunsa da aktif siyasette bulunmamaktadırlar. cunku gunumuze kadar gelmis yalan ve hilelerle ilerlemis fasist Kemalizm yapilanmasi olusmustur. Turkiye`de Fasizm Cumhuriyetin kurulusundan beri vardir ve devam etmektedir...

Saygi ve Insani Sevgilerimle

Nero
24-06-2017, 16:55
Atatürk ırkçı değil, bir Fransız devrimi ve burjuva aydınlanması ürünü, milliyetçiydi. O dönem her kişi gibi o da abartılı, aşırıya kaçan tezleri savundu.

Irkçı değildi, ırkçı olsaydı etnik olarak Türk olmayanları Türk saymaya kalkışmazdı. Hitler ve Mussolini ırkçıydı ve saf ırk peşinde koştular. Oysa Atatürk Kürdleri, Arap, Çerkes, Boşnak gibi toplulukları Türk milli kimliği içinde eritmeye çalışan bir politika izledi.

Kürd'lere karşı asimilasyon ve inkar politikası o anlayışın ürünüydü ve hatalıydı. Sonuçlarını hâlâ hissediyoruz ve yaşıyoruz.

Kavramları doğru kullanmak gerekir. Ayrımları doğru yapmak gerekir. Kaba şablonları, basmakalıp halde her durumda kullanmak hatalı olur.

spartacus
24-06-2017, 16:55
spartacus, yazımı beğenmiyorsan sen şikayet et ben niye edeyim, konu açar söylerim. genelleme yapmıyorum rahat ol. özgürlük başkasını karalamak değildir, atatürk ülkeye türkiye ismini verdi diye ona ırkçı diyemezsiniz,hitlerci diyemezsiniz. ırkçılık başka birşeydir. o bu şu sevmiyor diye ırkçı soykırımcı filan denemez, bunun adı olsa olsa iftira olur. misal ben sana gıcık olsam, bir iki basit yanlışını ele alıp süsleyip burda spartacus alçak namussuz beş para etmez desem doğru mu olur sence? tabi ki olmaz. bende açtığım konuda bunu anlatıyorum. eleştirilerden bahsetmiyorum.

postalabd, kim takar islamcıyı, konu islamcılar değil, bu forum, orada yazdım, lafı başka yere çekme.
Sevgili manas, İfadelerini neden şikayet edeyim. Bana göre, bizimkilerin siyasetine bakılırsa milliyetçilik=ırkçılıktır... "Türk ismini tanrının verdiği, diğer mileltleri Türkün kölesi kıldığı" kafası-zihniyeti ırkçılık değil mi?

kaldı ki ben günümüzde(!) milliyetçiliğin sürü piskolojisi, ümmetçi siyasetten farklı olmadığını söylüyorum, kaldı ki, ANTİ-LAİK bir siyaset tarzı olduğunu söylüyorum. Bu ifadelerimin herhangi bir kişi ya da şahsında değil, milliyetçiliğin ne olduğu esasıyladır ve dile de getiriyorum, feodaliteye karşı bir misyondu, o misyon 100 yıl önce tamamlandı, bitti... Cuhuriyetin bu konuda en büyük hatası, misyonu tamamlanmış ve laiklikle çelişen siyaseti bırakıp, eski misyonun boşluğunu, hızlı biçimde sosyal temelde siyaset(ki laik olan bu) doldurmalıydı...

Diğer taraftanda sözde sol eleştirlerin yapısal olarak objektif olmadığını düşünüyorum. Herfi sitem ediyor, beklentisi ne yönde ise? 2. TKP de devrimleri ielrletmesini hükümetten beklediğini ilan ediyordu... Kısaca sol-marjinal kesimlerin eleştirilerini mantıklı bulmuyorum ama bu demek değil ki, fikirler, milliyetçilik gibi anti-laik siyaset eleştirilmeyecek...

Bu sözde sol, marksist kesimler, tamam Atatürk olmasın, ABD de olsunlar, Washington'dan tamamen sosyalist bir duruş ve sosyalist eylem bekliyorlar, öyle eleştiri olmaz, bu subjektif. Asıl safsata üretenler ise dinciler ve neo liberaller, karıştırılmamalı. Dinciler dinsel gericiliğe prim vermemesinden dolayı, neo libareller ise halkçı söylemlerde bulunmuş olmasından dolayı, her devrimci dönemde kaçınılmaz yaşanan olağanüstü koşullarla ilgili yaptırımlardan dolayı...

Dincilerin sürülüğüne girmeyi gerekli görmüyorum, ama sözde neo liberallerin kapitalizmin tehlikeye girdiği tolumsal hareketlerde takındıkları tutumlar ise tamamen baskıcı, şiddete, güce dayalıdır değil mi? bir sistemi anlamak istiyorsanız yıkmaya çalışın... 1950 den sonra artık kemalizm demek kadar boş, boş eleştirmeninde önemi kalmadığını düşünüyorum. Kurucu kadro, kendisine kapitalizmi ve siyasi model olarak kapitalist modeli seçtiğinde, kapitalizmin doğasına ters düşen fikirleri namına da kaybetmişti zaten!

Halk örgütlenmeleri, kurumları yerine, siyaseti güçlü, sırtı sağlam olanın mebus olduğu kapitalist modeli, heleki o günün koşulalrında kullanırsanız kaybedersiniz-hiç olmazsa toplumun bir İrlanda,İsviçre vb düzeyine ermiş olması gerekir ve bunun ilk koşulu kof milliyetçi, anti-laik, kutsallar, ittihatçı-kof- siyaseti hakim kılmamaktı... 100 Yıl sonra dahi hala başörtüsü, anti-laik siyaset ve bu lakiklik, halkçılık karşıtı siyasetlerin egemen hatta hükümet olmasına da hayret edersiniz... neden böyle oldu? Sorunu modelde ve tercih edilen sürüleştirici siyaset de aramak gerekir, çünkü eğer bir kişi parası ve sermayesi var veya şeyh, ağa diye kapitalsit modelde siyaset yapacak olanaklara sahipse bu kişiler modelin elverdiği her yol meşru kafasıyla, modelin toplumsal değil bireysel-kişisel yönüylede kendisine çalışır, kolayı ise sürü psikolojisini kullanmaktır, dindir, milliyettir vs ve kısa sürede bürokrasiye bu anlayış hakim olur.

Yukarıda kaba geçtim, ama sorunların kaynağında yatan asıl temel, sosyal siyaset yerine, milliyetçi ya da eşdeğerde ümmetçi siyasetin belirleyici kılınmasından dolayıdır, bu bir yönüdür ama belirleyici karaktere de sahiptir.

Diyelim ki ben parası olan bir kişiyim ve bir bölgeden mebus olmak sitedim, devlet olanakalrını kişisel olarak kullanacağım, gücü arkama alacağım vs? Bölge dine bağlı bir bölge ise dinsel siyaset, reklam, milliyet kavramının etkin olacağı bir bölge ise milliyetçi siyaset yapacağım, ikiside anti-laik, anti-toplumsal, anti-sosyal siyasettir. benim seçilmemi sağlaması için toplumun ihtiyaç ve taleplerini dile getirmeyeceğim-zaten muhtemel toplumun çıkarları benim çıkarlarımla çatışacak-, gereği de yok, başarı şansıda düşük(modelden dolayı), oysa siyaset sorunalr ve talepler üzerinden yapılabilir, kapitalist model ise siyasete ters bir yapı sergiler çünkü bireyseldir, birey eksenli ve tabi bireyinde dilediği biçimde İSTİSMARLAR kullanabileceği bir modeldir.

Kemalizm dedikleride, son 50 yıldır görülüyor ki yukarıdaki örnek gibi, özünde istismar esaslı, bürokratik siyasettir. Model değişmedikçe ve bu model böyle kaldığı sürece, kişiler kapitalist çıkarları namına her türlü anti-sosyal, anti-laik-dokunulamazlar, kutsal siyaseti- yürütecektir. bayrak, ezan, Atatürk en temel istismar aracıdırlar, birde topluma bakın, siyasetinize bakın, siz neyin siyasetini yapıyorsunuz? Subjektif boş etiket ve temsillerin, siz bu hatalara nasıl düşüyorsunuz? Sürü piskolojisini kullanan model gereği, kendinizi o piskolojinin herhangi bir istsimar sembolünde görüyorsunuz, dinci siyasetle ümüğünüzden yakalanmıyorsanız, milliyetçi veya Atatrk'ün istismar edildiği türden siyasetlerle yakalanıyorsunuz. Yani yıkılan feodal siyasetin yerine gelende kısa sürede feodal siyasete teslim olmuş...

Ülkede yoksulluk ve açlık sınırı altında yaşayan insan sayısı 50 milyonun üzerinde, neredeyse toplumun 2/3'ü aç, yoksul, mahrum... peki siyasetinize bakın neye dayalı? hangi toplumsal sorunalra dayalı? Hiç birisine dayalı değil, bir kaç sembolün yüceltilmesi üzerine, anti-laik, kutsalcı bir siyaset izleniyor. Bu türden siyasetlerle ne bekleniyor ki? Benden istediğiniz en fazla evimin her yerine Türk bayrağı asmam, Atatürk posterleri koymam, koluma imzasını dövme olarak kazıtmam, bunun gerisinde ben boş ve kofum ve bu tür semboller üzeri siyaset bana farkındalık da sağlamıyor, bir taraf bu tarz istismar siyaseti üzerine yatıp devleti çiftliğine çevirirken, diğer tarafta tencerenin kapağı olup dini, sembolik siyaseti kullanıyor... Toplum tamamen sürü psikolojisine teslim, farkındalığı olmayan, hassasiyeti yaşam ve yaşamsal sorunları yerine , subjektif olarak enjekte edilmiş bir kaç sembolün yüceltilmesi noktasında saplanıp kalıyor, bakın siyasetinize, neye dayalı?

ben eleştirdiğimde sen karşıma dinciler gibi dinime küfrediyor diye çıkarsan, sürü piskoloji sembolik, yanlış ve cahil siyasetle istismar ettiğin millet yada Atatürk'ü bana karşı kullanırsan, milliyetçi olmamayı vatan hainliğine eşleştirirsen, her yanlışını sembolik yüceltimlerle savunursan veya her yanlışını istismar ettiğin kutsalla doğruymuş gibi görmeye başlarsan, nasıl aşacaksın? hangi toplumsal sorunu, siyasetinin hassas ve belirleyici ölçütü yaptın? Hiç birisi, ya derdin ne? beni türkçü yapmak, ötekisi de ötekileri dinci yapmak, neyin çözümü? Hiç bir şeyin, neyin sağlayanı, sürü ve cehalet, insanın kendisine ve hayata yabancılaştırıldığı, insanı birer askere, emir erine dönüştüren, cihaderi türünde kof bir siyaset...

Birde 50 yıldır yalan-yanlış anti emperyalist olma söylemleri vardır, milliyetçi olmanın anti-emperyalist bir taban olduğu safsatası, sürü psikolojisi, kör cehaleti. Oysa aksine bir toplum milliyetçi ya da dinci söylemlerle yoğun olarak elde tutuluyorsa, o toplum hem kolay kandırılıp, yönetilir hemde rahatça güdülür, bir kaç sırtı sağlam kişinin din ya da milliyetçi anti-laik, kof siyaseti kullanması yeterli, kitleler sorgulamadan koyun gibi peşine takılıverir böyle bir toplumu dilediğince yönlendirmek, kolayca elde tutmak, daha masrafsız ve daha kolaydır, bir toplumla uğraşmak yerine sırtı sağlam bir kaç kişiyi işbirlikçi yapmak yeterlidir ve o kişiler de zaten din ya da milliyet kof, holiganik siyasetiyle kahraman-dokunulmaz hale gelmiştir, toplumun sırtına çıkıp kırbaç sallasa o toplum yine omuzlarında taşır. emperyalistlerin Türkiye için Türk-İslam sentezi siyaseti boşa değildir. Oysa emperyalizm ekonomi-politik bir temel sahiptir, siz dincilik, ümmetçilik, milliyetçilikle emperyalizme köle olursunuz ama asla karşısında olamazsınız çünkü alakasız zemindir. Bağımsızlık ne dinsel sembollerin ne de milli sembollerin her bir yanda bıtırak gibi sallandırılması değildir, öyle olsa dünyanın en bağımsız ülkesi Arabistan olurdu, bu köleliktir, bağımsızlığın asli temeli sanayidir, üretimdir, bilim ve teknoloji ve toplumsal bilinçtir(ki bu toplumun siyasetinde belirleyici ölçüt asla dinsel ya da milli semboller, sürüleştirici, cahil ve koyunlaştırıcı siyaset değil, öznesi insan olan ve yaşam koşullarına dair -ki bilimsel eğitim, bilim de içinde- sorunlardan yükselmelidir)...

Daha önce örnek vermiştim, adamın hayatı zehir, zindan, yoksul, silme cahil, ama adam Erdoğan aşkıyla yanıp tutuşuyor, sebebi ise Erdoğan değil, hakim siyasetin dinsel sembolleri, holignaik temeli kullanması. Bu toplum, ayranı yok içmeye ama tahteravalli ile gidiyor sıçmaya, sebep? kendisine yabancılaşmış, insan doğasına yabancılaştırılmış, siyaset hiç birisinin sorunları, talepleri, yaşamsal zorluklarınca belirlenmemiş, tipik holigan ya da ileri düzey zombilik dayatılmış, nasıl? Elbette kof, subjektif sembollerle, adam açlıktan ölüyor hala egosuna kazınmış cehalet ve sembolik holginalık siyasetin kölesi, gözleri görmüyor, hiç bir şeyi grmüyor kendisinin de durumunun da farkında değil... Kısaca ha dincilik ha milliyetçilik ha da benzer insana yabancı ve insanın ÜSTÜNDE sayılan absürt kof semboller, her toplumun sağlığına zararlıdır. Ben daha uzatmayacağım, bu boş-kof, insan ayabancı, insan düşmanı anti-laik isyaseti, sürüleştirici siyaset ve empozun sonuçalrını anlamak istiyorsanız AKP'ye bakın... farkı ne, farkı yok, birisi dinciliği ötekisi milliyetiliği kullanmak istiyor, sonuç cahil, kendine yabancılaşmış, sürüleşmiş ve bir kaç çobana bakan ve süreğen başlarına çoban isteyen bir toplum, bir siyasi kafa yapısı, ne yazık ki müstehaktır, öyle de böyle de müstahakını yaşadı yaşıyor, bu zihniyetler değişmedikçe de yaşayacak...

Bırakın dinci, milliyetçi sürüleştirici siyaseti, tamamen safsata siyasetidir, topluma, hayata bakın, bilinç düzeyine, toplumsal sorunlara, yaşama... Toplumları basit sembolleri dalgalandırarak tatmin etme veya deşarj yolunu seçmeyin, bunlar topluma karşı kullanılan basit taktiklerdir. Örneğin AKP cumhuriyetin temellerini sarsıyor ama öte sürü, hemen bir Atatürk resmi payaşıyor, birde olmasaydı ananız kimdi bilemezdiniz türünde laflar edip, deşarj oluyor, orgazm oluyor, sanki Atatürk mezardan çıkıp bunlara çobanlık edecek ya da bu tarz tatmin-orgazm olunca fiili durum değişecek... basit bir örnek olsun diye verdim, hükümet istesin anında bu milliyetçi kesimleri de sürüsüne katar, yapması gereken Atatürk ve milliyetçi sembolleri kullanmasıdır ve AKP haziran yenilgisinden sonra anında milliyetçi söylemlere yöneldi, kürt illerini askeri olarak işgal etti, bombaladı, bir kaç ay içinde milliyetçileride içine alarak, AKP oyları tavan yaptı, ortada bir sürü varsa çobanda ona göre davranır, ne yönde ve yöne güdeceği çobanın eline kalır.. sonra oturur günlerce paradokslarınızın içinden çıkamazsınız nasıl oluyor, nasıl olur diye sorarsınız ama yantı doğru zeminde aramazken sizde sözde alternatif diye hala aynı sürüleştirici anti-laik isyaseti kullanıp, süreğen hakim olanı meşrulaştırırsınız, ardından da şikayet edersiniz...

Küfür mü ettim? hayır! Kimi eleştirdim? Bugünü, dünü de eleştiriyorum evet, ama şahıslar üzerinden safsata, ad-hominem yapmıyorum, zira bu tarzda tipik, holiganik, sürü psikoloji deşarjdır, orgazmdır bana göre... örneğin günlük hayatda bu kafalara denk gelirsem, ne oldu, Atatürk seni ikti mi diyorum, fikirleri, görüşleri eleştiririm ayrı, ama bu türden kişisel husumetmiş gibi, safsata, sürü piskolojili, ad-hominem, deşarj-orgazm, propagandif, sağlıksız piskoloji, koyunluğu da doğru bulduğum ve tepki vermeyeceğim anlamına gelmez.

Saddam Hussein
24-06-2017, 18:54
Başköylü arkadaş,

Kemalizme ilişkin 2. cumhuriyetci, yetmez ama evetçi liberal solun, azınlık politikaları üzerinden yürüttükleri çoğulucuk ve demokrasi nüanslı eleştiriler artık miadını doldurdu. O yüzden daha fazla zorlama bence. İnternet sitesinden çeşitli yazılar iktibas ettiğin Marksist Tutum ise 2010 anayasa değişikliği referandumunda ''Yetmez Ama Evet'' demiş bir oluşumdur. Dolayısıyla da Marksist Tutum'un analiz ve tespitlerinin, 2010 referandumundaki tutumu göz önüne alınırsa zaten dikkate alınabilirliği bulunmamaktadır.

Sosyalistler, Kemalizmi kendi değerleri üzerinden, sınıfsal bir bakış açısı ile eleştirmeyi öğrendiklerinde bu bir anlam ve değer ifade eder. Yoksa 2. cumhuriyetçi, yetmez ama evetçi tayfanın kültürel çoğulculuk temalı eleştirilerinin Sosyalistler nezdinde zaten beş paralık bir değeri yoktur, olamazda...

world
24-06-2017, 23:43
Kemalizm hala bu ülkede modern aydınlıkçı devrimi yapabilen tek fikir. O yüzden teoride kalmış hiçbir şekilde bu ülkede pratikte gerçekleşmemiş sol fikirleri savunanlar Kemalizm'e laf atmadan önce ondan ilham alsınlar alsınlar ki kendi çağı içinde, çağın yüzlerce yıl gerisinde bir halktan nasıl modern Türkiye'ye geçen bir Türkiye yaratılmış bir ilham perisi babında fikir dünyalarına girsin.

Baskoylu
25-06-2017, 07:20
KEMALIZM; SADECE IRKCI, MILLIYETCI FASIST DIKTATORLUK DEGIL.
AYNI ZAMANDA DINCI YOBAZDIR.


1. Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.
Ataturk.


2. Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki, hep din kisvesi altındaki küfür ve alçaklıktan gelmiştir. Onlar her hayırlı hareketi dinle karşılarlar, halbuki hamdolsun hepimiz dindarız, artık bizim dinin icaplarını, dinin yasaklarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akil hocalığına ihtiyacımız yoktur. Milletimizin içinde hakiki, ciddi alimler vardır. Milletimiz bu gibi alimleriyle iftihar eder. Bu gibi alimlere gidin, bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz deyin. Fakat umumiyetle buna da ihtiyaç yoktur. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Eğer bizim dinimiz akla mantığa uygun bir din olmasaydı mükemmel olamazdı, dinlerin sonuncusu olmazdı.
Ataturk.

3. Bütün zorba hükümdarlar hep dini alet edindiler; Hakiki ulema, dini bütün alimler hiçbir vakit bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Fakat gerçekte alim olmamakla beraber, sırf o kılıkta bulundukları için alim sanılan, çıkarına düşkün haris ve imansız bir takım hocalar da vardır. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar dine uygundur diye fetva verdiler. Gerektikçe yanlış hadisler uydurmaktan çekinmediler. Gerçek ve imanlı ulema her vakit her devirde bunların kinine hedef oldu.
Ataturk.

4. Şu anda batıl itikatlardan oluşan ikinci bir din mevcuttur.Fakat bu cahiller sırası gelince aydınlatılacaktır.
Ataturk.

5. Milletimiz daha da dindar olmalıdır diyorum.Ama bütün sadelik ve güzelliği ile.Dinime,bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum.Şuura aykırı ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor.
Ataturk.

6. Size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperlerimiz arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulamamacasına tamamen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar gıptaya şayan bir itidal ve tevekkülle, biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur'anı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, kelimei şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.
Ataturk.

7. Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi ede etmek için belli başlı vasıtadır. Gaye fikirdir. Bir fikre dayanmayan zafer yaşayamaz. Her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir alem doğmalıdır. Yoksa başlıbaşına zafer boşa gitmiş bir gayrettir.
Ataturk.

8. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapmak lazım geldiğini düşünmek yani meşveret için yapılmıştır. Millet islerinde her ferdin zihni başlıbaşına faaliyette bulunmak elzemdir.
Ataturk.

9. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır, bu`da islamdir.
Ataturk.

10. Bizim dinimiz, milletimize hakir, miskin ve zelil olmayı tavsiye etmez. Tam tersine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini korumalarını emrediyor.
Ataturk.

11. Türkiye'de Bolşeviklik olmayacaktır. Çünkü Türk Hükümetinin ilk gayesi, halka hürriyet ve saadet vermek, askerlerimize olduğu kadar sivil halkımıza da iyi bakmaktır.
Ataturk.

12. Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını söyler. Bazı kimseler modern olmayı kafir olmak sayıyorlar. Asil kafirlik onların bu inanışıdır.
Ataturk.

13. İlk olarak KURAN'ın dilimize çevrilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçe'ye çevriliyor.
Ataturk.

Baskoylu
25-06-2017, 07:23
Saygideger Dostlar.

Kemalizmi kavramak ve dogru tahlil etmenin yolu, Irkci ve Milliyetci yanimizi rafa kaldirmamizdan gecer.

Gizli Irkcilik ve Milliyetcilik, Asiri Irkci ve Milliyetcilikten daha tehlikeli ve zararlidir, Cunku boylesi mantiga sahip olanlar, Devrimin onunde en buyuk engeldirler.

Turkiye`de kendisine Demokrat, Aydin, Ilerici ve daha ileri giderek Sosyalist, Marksist, Kominist Devrimci olarak goren ve gormeye calisanlar bile Kemalizmin gercek yuzunu gormekten korkmaktadirlar.

Turkiye Halklarin Bas Dusmani Olan Kemalizmin Yaptigi Milli Burjuva Devrimlerin Halka yonelik devrimler (Yenilikler) olmadigini, Turk Irkciligi ve Milliyetciligine yonelik yenilikler oldugunu gormenin yolu, Duyarli olmaktan gecer.

12 Eylul Askeri Fasist Cunta, 1923 den 1946 ya kadar olan Askeri Fasist Diktatorlugun yaninda ufak bir kivilcim ve onun ufak bir yansimasi oldugunu gormek icin, Turkiye tarihini kavramaktan gecer.

1 Mayis Dunya Emekciler Bayramini, Bir Mayis Bahar Bayrami Olarak Ceviren, 1 Mayis Dunya Emekciler Bayramini Yaskliyan, Fasist Yasa ve Kanunlarin kurucusu`nu Devrimci, Ilerici, Aydin ve Demokrat gormeye calismak!! Siyasi yetersizlik ve zayifliktir.

Mustafa Suphi ve 14 yoldasini Karadenizde turlu oyunlarla hunarca katleden mantik, Sosyalizmin ve Kominizmin bas dusmani oldugunu, Adolf Hitlerin ustasi oldugunu gosteren en guzel ornekleridir.

Turkiye Ezilen Halklarin Kardes Olduguna dair hic bir yazisi ve nutku bulunmiyan, Butun Nutuklari Irkci, Milliyetci ve Gerici soylemlerle gercek kimligini acikliyan mantik, Turkiye Halklarin Dusmani olup,

NE MUTLU TURKUM

Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini ilelebet korumak ve müdafaa etmektir.Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük isler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

ve benzeri bir yigin Kurtcu ve Turanci mantigin en guzel ornekleridir...

Kendisini Demokrat, Sosyal Demokrat, Aydin, Ilerici ve daha ileri giderek Sosyalist yapilanma icinde goren ve gormek istiyenler, 1 Mayis Dunya Emekciler Bayraminda Alanlara Gidip Kutlamaya Calisirken, Diger Yandan 1 Mayisi Yasakliyan Zihniyetin takipcisi ve savunusu olmaya calismanin anlami! Ayni anda hem beyaz hemde siyah olmayi savunmaktir, kabacasi Riyakarlik ve Inkarciliktir, Iki Yuzluluktur....

Kendi Ateslerinde Yanamayanlar, Baskalarinin Ateslerinde Yanamazlar.

Kendi Ateslerinde Sinamayanlar, Baskalarina Sinamada Ornek Olamazlar.

Devrimcilik Bir Yasam Bicimidir.

Kendisinden Baskasinin Olamayanlar, Asla ve Kesinlikle Devrimci Olamazlar....


Saygi ve Insani Sevgilerimle

Baskoylu
25-06-2017, 07:40
"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, "demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek"

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği

Ataturk (bursa söylevi)"

Saygideger Dostlar.

Turkiye`de Linc girisimi ve linc etme politikasi bu fasist devlet ve onun kurucusunun Fasist, Irkci ve Milliyetci nutuklariyla bir gelenek haline getirilmistir.
Adolf Hitler Bosuna Senden Ilham Almadi....
Fasizmin Temel Tasisin...
Turkiye Halklari Seni - Senin Fasist Nutuklarinla ve Katliamci Yanlarinla Taniyacak ve Mahkum Edecektir...

Baskoylu

Baskoylu
25-06-2017, 07:45
"Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.

* Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

* Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.
* Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.

* Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin , namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

Mustafa Kemal Ataturk;"

Adolf Hitler`de aynen senin gibi dusunuyordu!!!!
Onu Dunya Halklarin Bas Komiseri Yoldas Stalin; "DUNYA HALKLARINI BU IRKCI FASISTIN ELLERINE TESLIM EDEMEYIZ." diyerek, Hak Ettigi Yere Gonderdi...
Seni`de Gunu Gelecektir, Turkiye Halklari Hak Ettigin Yere Gonderecektir.

manas
25-06-2017, 10:04
Başköylü yine çarşaf çarşaf yazıları döktürmüşsün lakin tutarlılığı yok. Kendi kendine gelin güve olmuşsun.
Hitlerle atatürkün farkını anlamayacak kadar ideolojinin batağına girmişsin çünkü karşı tarafı karalamazsan ideolojin pirim yapamaz. Altın yere düşmekle değerini yitirmez atatürkte öyle.
Hem hangi türkiye halkıymış o atatürkü çöpe atacak? Stalin mi lenin mi bu çöpe atılsın. Atatürkü çöpe atmaya kalkan islamcılar ve senin gibi bir avuç komünist. Sizi geçtim islamcılarda yapamaz sadece köstek olurlar ismi bu ülkede hep olur. Senin dediğin gibi ırkçı olsaydı çöpe atarlardı. Uykudan uyanmalısın. İdeolojileri boşver bu ülke insanları için üret kazan kazandır bence.

manas
25-06-2017, 11:17
Ah spartacus, ben atatürk ırkçı değil diyorum sen birkaç siyasetçinin ırkçı söylemlerini söylüyorsun. Öyle diyenler atatürkü bağlamaz. Ben demiyorum ki türkiyede ırkçı yok ama atatürk değil.

Seni tenzih ediyorum bu forumda aydın gözüken ne çok bağnaz varmış, ideolojileri gözlerini kör etmiş. Karşı tarafı dinlemiyorlar bile. BİR DEVLET ADAMI KENDİ MİLLETİYLE İLGİLİ BİR KAÇ ÖVÜCÜ SÖZ SÖYLEYİNCE NASIL IRKÇI OLUR?
çok kitap okumuşlar ama beyinleri uyuşmuş, vatanseverlikle ırkçılığın farkını anlayamamışlar yada işlerine gelmiyor. Neyse onlara kendi hayal dünyalarında mutluluklar.

marcos
25-06-2017, 16:52
Sayın BAŞKÖYLÜ

Siz kemalizm davulunu yakından duymuşsunuz uzaktan duyanlara sesin hoş gelmesi doğaldır.Kemalizm davulunu yakından duymadıkça da anlamayacaklardır.

Siz işkencecinizi affetmeyecek kadar insan onuruna sahip birisiymişsiniz. İşkencecileri affetmek işkenceyi olağan olabilir yapılabilir görmektir.

Kendinden sonraki kuşaklar özgür adil bir ülkede yaşayabilsin diye işkenceleri göğüsleyenlere selam olsun.Bu topraklarda ben insanım diye gezmeyi hakkeden sadece onlardır.

Sizlere sonsuz saygımız var.

NickMickyok
25-06-2017, 17:01
Etnik yapıya vurgu yapmayan, yeni bir ideolojik dönüşüm ve yapılanma şart.
İstanbuldaki,Ankaradaki Türkün de, Hakkarideki Mardindeki Kürdün de sahip çıkabileceği milli bir proje şart.

world
25-06-2017, 19:35
Sayın BAŞKÖYLÜ

Siz kemalizm davulunu yakından duymuşsunuz uzaktan duyanlara sesin hoş gelmesi doğaldır.Kemalizm davulunu yakından duymadıkça da anlamayacaklardır.

Siz işkencecinizi affetmeyecek kadar insan onuruna sahip birisiymişsiniz. İşkencecileri affetmek işkenceyi olağan olabilir yapılabilir görmektir.

Kendinden sonraki kuşaklar özgür adil bir ülkede yaşayabilsin diye işkenceleri göğüsleyenlere selam olsun.Bu topraklarda ben insanım diye gezmeyi hakkeden sadece onlardır.

Sizlere sonsuz saygımız var.

Tabii tabii Stalin gibi barış elçileri varken Hitler'in babası(!) Atatürk faşisti(!) de kimmiş ?

spartacus
25-06-2017, 19:54
Ah spartacus, ben atatürk ırkçı değil diyorum sen birkaç siyasetçinin ırkçı söylemlerini söylüyorsun. Öyle diyenler atatürkü bağlamaz. Ben demiyorum ki türkiyede ırkçı yok ama atatürk değil.

Seni tenzih ediyorum bu forumda aydın gözüken ne çok bağnaz varmış
Bir kaç siyasetçi değil, 1920 ler ile 1940 arası hakim, egemen siyasetten söz ediyorum, o verdiğim alıntının sahibide o dönemde İÇİŞLERİ BAKANI'dır. Çok özele ve isimlere girmek istemedim, yoksa o dönem gerçekten hem masabaşında hemde sembollerde, hemde siyasette ırkçıdır. Diğer taraftanda belirttim, bazıları sosyalist, komünist diyebilir kendisine ama yaklaşımları piskolojiktir, subjektiftir, tersinden dinciliktir, tersinden kemalizmdir, onuda geçtik.

Bağnazlık konusuna gelirsen çıkamazsın, zira günümüzün en bağnaz örneklerinden birisi kemalizm'dir ve Atatatürkle de ilgili dönemin koşullarıyla da alakası-alakaları yok, daha doğru düzgün feodalizm, kapitalizm tahlilleri dahi yok, yani dünyadan haberleri yok, istismar ve sürü psikolopjisi olarak bir dolu detay verdim, siz o detaya rağmen hala hakim siyasetin, dinci ya da aynı tencerenin kapağı milliyetçi olmasını düşünüyorsanız, sizde bağnazlaşırsınız.

Aydın olmak istiyorsanız bağnazlığın nereden geldiğine bakmaksızın aşmanız gerekir... Yoksa Atatürk şunu, bunu yapmış psikolojik esaslı tartışmanın anlamı yok, bilimsel bir yönüde yok, önemli olan günümüzde bu toplumu sürüleştiren modeller ve hala yaşayan bu modelelrin malzemelerinin ele alınıp, üstesinden gelinmesidir. Örneğin, Stalin üzerine kapitalizmin uydurduğu %99 Nazi Enformasyon bürosuna ait kara paropagandalar vardır. Aynı tür psikolojik güdümlü bir zeminle Atatürk'e yaklaşanlarda farklı bir psikolojiye sahip değiller.

Stalin sosyalizmi, Atatürk ise kapitalizmi seçti, her iki sisteminde handikapları, hassas noktaları olduğu gibi devrim sürecinde her iki sistemde, modeli yıkacak ve tehlikeye atacak unsurlara karşı geçit vermez bir yol tutmalıydı, bu anlaşılabilirdir. Bugün en ala demokrat olduğuyla övünen neo liberallerin örnek verdiği ülkelerde, toplumsal hareket sistemi karşısına alsın bakın nasılda tanka, topa, silaha, baskıya yönelecekler, bu doğanın kanunu... Ama bu olgulara psikolojik, tarafgir bir kafayla yaklaşmak insanın cehaletidir, tersindenliktir-sürü psikolojisidir-.

Eğer model kapitalizm seçildiyse ve bilhassa SSCB sayesinde de batı, toplumlarına bir dolu ödün vermek zorunda kaldıysa-ki SSCB kaygısı ortadan kalkınca şimdi aynı Abrupa hızla sağ-bağnaz siyasete doğru gidiyor ve alınmış hakları kırpmaya başladıysa ama beraberinde de din, ırk dozajı ilizyona sebep kullanılıyorsa-, o toplumlarlarda kapitalist modelin istismar siyaseti kırıldı ve toplumlar ileri gittiyse, buna rağmen 3. Dünya ülkelerine hala din ve ırk, millet merkezli dar ve ayrıştırıcı, sürüleştirici siyaseti empoze ediyorsa, burada sırf bunun namına dahi oturup düşünülmeli. Hasılı milliyetçi iseniz üzgünüm dincisiniz, bağnazsınız, ölçütüm bu, kesinlikle Atatürk'ün ne adıyla ne de tarihiyle, yani yaşadığı dönemin kaçınılmaz geçici misyonlarıyla ilgili değil, bu tespit sizinle ilgili...

Artık feodalite yok ve bir kapitalist ülke kendisini feodaliteye göre tanımlayarak ileri gidemez, ileri de olamaz, çünkü feodalizm bitmiştir, tarihte kalmıştır, ondan destek almak, dayanak edinerek siyaset yürütmek çöküşten öte anlam taşımaz. Feodaliteye karşı siyaset misyonunu da, miadını da doldurmuştur. Bakınız ifadelerimde hiç bir özel millet, ırk, kişiye dair bir ifade yok, değil mi? Objektif, bilimsel bir tespit var orada... Basit, belki ben anlaşılamıyorum, ama kaba örnekle, 5 Yıl önce hasta oldunuz, doktor size 40 günlük perhiz verdi diye, siz ömür boyu perhizde bulunamazsınız, bu sağlıksız bir durum teşkil eder.

Milliyetçilik siyaseti, feodalitenin, ümmetçiliğine karşı ÜMMETÇİ! bir siyasettir, misyon-çatışma gereğidir ve 100 yıl geride kaldı, bunu kapitalizm koşullarında bayrak haline getirdiğiniz an bağnazlaştığınız gibi, sistemin stotükolaşan-gericileşen- zihniyetininde kölesi, uzantısına dönüşürsünüz. Bunu çıkın, insanlar doğarlar ve çevrece SEN ŞUSUN yönlü, BİLİNÇALTI ve EGO temelli biçimlendirilirler, işte bağnazlığı aşmanın yolu, bu empozu aşmakla mümkün, kaldı ki birde size sen şusun diyenler, o şu'luğu asli siyaset malzemesi yapmışsa, size siyaset, farkındalık namına ne kalır? ne oldunuz, neye dönüştünüz şimdi?

Siz nesiniz? Müslüman, Türk? Ya da İNSAN... Seçim sizin, ama bu seçimi yapmadığınız sürece, içine itildiğiniz sürü psikolojisi ve o bağnazlığı anlayamazsınız, sembollerin, sosyo-külütel aidiyetlerin siyaseti olmaz, hatta aidiyetlerin siyastinde, zaten EGO üzerinden zombileştirdiğin insana birde aidiyet ajitasyonu yapmanında anlamı olmaz, aidiyet ajitasyonu mantık, bilim dışı bir siyasettir(DİNDİR!)... Burada ne tarihe mal olmuş kişilerden, ne de özelde bir insandan söz ettim, ne andım, ne yerdim, ne övdüm, ne gerdim, beni objektif gözlemlerim ve tahlillerim, analizlerim ve oradan elde ettiğim yorumlarım ilgilendirir, nesnel gerçek egonuza uymuyorsa, egonuzu değil, nesnel gerçeği, bilimi seçeceksiniz...

Siyaset, insanın yaşam mücadelesinde karşılaştığı zorlukları aşma üzerine anlam kazanır, yani doğuştan hazır heleki sözde kutsal reçetelerle gelmez, bunu içermeyen her tür sözde siyaset sürü psikolojisini elde tutma temelli, bir çeşit gütme işidir, siyaset falan değildir, öyleymiş gibi yutturulur... Eğer bir su yatağı, yerleşim biriminden geçiyor ve bu sel baskınlarına yol açıyorsa, siyaset orada, bu baskını önlemek için ortaya atılan fikir ve görüşlerin teatisidir, ya yerleşim birimi başka yere ya da su yatağı başka bir yere taşınacaktır, siyaset budur ve burada tercih insanlara kalır, örneğin açlık ve yoksulluğu, örneğin mahrumluğu, örneğin toplumsal adaletsizlikleri, maddi, manevi sömürüyü ortadan kaldırmayı, ayrımsız ve fırsat eşitliğine dayalı eğitimi, sağlığı, bilimi nasıl sağlayacaksınız, bunlar asıl sorunlar ve orada dini, beride bayrak, ırkı, ezanı sembol, korunak, tartışmasız kabullendirme-böylece kendisini kutsal-yüce-dokunulamaz-çoban atfetmiş-sağlamış şeyhin, ağanın bunlar üzerinden ego merkezli empoze tarafgiri, sürüsü olmakla olmayacak...

Eğer amacınız sosyal, yaşamsal sorunlara çözüm üretmek değilde, milyonların size hizmet etmesi ise, seçmeniz gereken o milyonların hassasiyetleri, zayıf karınları olmalı, bu ya ZATEN empoze ettiğiniz dindir, ya da millet ya da mezhep, ama bu tarz sürü psikolojisini arda alan bir çobanlık siyasetidir ve belirleyici olan siyaset değil, çoban ve keyfiyetidir, böylece götünün kılıyık durumu hayat kazanır, insanlar farkındalıklarını kaybettiği gibi birer mankurta dönüşür.

Bağnazlığı aşmanın yolu açık ve ortadadır kaldı ki daha başından beri açık ortadadır ki, milliyetçilik, anti-laik bir siyasettir ve eğer Atatürk'ün fikirleri de esas alınacaksa, ya laiklik ilkesine karşı çıkıp milliyetçiliği, ya da çağın gerisinde kalmış milliyetçiliği bırakıp, laikliği, sosyal tanım ve sosyal siyaseti, hukuku seçeceksiniz, 2 cambaz bir ipte oynamaz- somut bir bağlantıyla, örnek verirsek, eğer bu dediğim başından yapılmış olsaydı bugün AKP, toplum bu kadar çok parçalanmış ve kendi içinde, çobanlar arasındai keyfi husumetlerde, sürülerin çatıştırıldığı parçalanmış, bu kadar cahil bir toplum da olmayacaktı. Henüz geç değil, zira tüm toplumu kucaklayan GERÇEK siyaset yerine ayrımcı sürü psikolojisi, benim olsun da az, çok olsun kafası siyasette diretecekseniz, gelecekte gördüğüm bu toprakların 4 parçaya bölüneceği-Alevi, Sünni, Türk, Kürt vb ve mimarı da siz olacaksınız. Belki ilk elden AKP'den dolayı da sünni, alevi ayrıştırılması aşılamayabilir, ama hiç olmazsa ırka dayalı ayrımlar ve bölünmeler, sosyal siyasetle birleştirilebilir, bileşik daha aydın bir toplum kesimi sağlanabilir aksi taktirde, çobanlar bu türden çağdışı siyasetlerle dilediği gibi oynayacak ve hakim olanın elnden malzemeleri almadığınız sürece ne yaparsanız yapın, aynı tarz siyasetle ona çalışıp, ona malzeme üretirsiniz, sürüsü olursunuz-MHP'nin gideceği başka yer yoktu, al birini vur ötekineydi-, azınlığa düşmüş, sizin üzerinizden, çoğunluk sürü üzerinde kurmaya devam eder ve her gün haber izleyin, AKP'nin 10 yıldır nasıl yönettiğini, neyi yönettiğini-Kılıçdaroğluuuuuu sen o mirdivene ters bindin- 2 günde görürürsünüz, yukarı Kılıçdaroğlu, aşağı Kılıçdaroğlu... AKP 3 gün milliyetçi-şoven bir siyaset izlesin zaten sözde muhalif olan kesimin altını boşaltıyor, siyaset bunun için mi, böyle takım holiganlığı ve deşarj tarzlı siyaset mi olur... Aha bana sen yüce Türksün, dayattın Yavuzun torunusun(oysa tersine Pir Sultan torunu olabilirim) dedin, öteki de yüce sünnisin, peygamber soyusun falan dedi, ötekilere, ötekileştirdiğine de küfrettirdi ağız dolusu, subjektif olarak yüceldim, öznel olarak deşarj oluverdim, hayata, hayatıma dair, farkındalık ve bilince, bilime dair ne değişti? neyi belirlemişti, sürülüğü, neyi değiştirdi?

kartopu
27-06-2017, 10:43
Bir ülkede Sermaye tekelleşmemişse ve sermaye guruplarından olan finans kapital hakim sermaye değilse o ülkede faşizm olmaz.
Türkiye de sermayenin tekelleşme dönemi 1958 1964 dönemi ve sonrasıdır, sermayenin finans kapital egemenliği 1964 tarihi sonrasıdır.
Onun için bu ülkede faşizm 1971-1980 tarihlerine denk düşer.
Bir ülke faşizm olacak kadar büyümeden de faşist düşünceler olabilir.


Her baskı her terör faşizm değildir. Tarihin her aşamalarında baskılar olmuş halklar bu baskılardan şikayet etmiştir.
Toplumsal ilerlemeler üretim araçları ve üterim güçlerinin bir üst seviyeye aşması için yapılır bu yapılanma aşamasında buna itiraz eden eski yapılar olmuş ve bu yapılar baskılanmıştır. Bu her ilerleyen ülkede olmuştur. Türkiyede de zaman zaman halklar buna maruz kalmış ayaklanmış itiraz etmiştir.
Sonuçta halklar baskı altına alınmış ve bazı katliamlar yaşanmıştır. Kapitalist sıçramalar insan sabrı ile eş anlamlı gelişmiyor ve bazı haksızlıklar yapılıyor.


1930 1958 dönemi çok hızlı kalkınma dönemidir bu durum bir çok gurubu ve insanı rahatsız etmiş ve devlet bu rahatsızlığı zor kullanarak aşmaya çalışmıştır.
1958 1960 Döneminde ülke büyük bir kriz yaşamış kapitalizmde bu krizini 1960 da darbe ile çözmüştür.Bu darbe kapitalizmin önünü açmak ve tıkanmış olan demokrasiyi yeniden inşa etmek için yapılmıştır. 1961 anayasası ile aşılan kriz kapitalistleri rahatsız etmiş imdada 1971 muhturası yetişmiştir.
Bu faşizm 1971 ve 1980 tarihine denktir.

yucemanitu
29-06-2017, 16:26
Atatürk melek de değildi şeytan da değildi. Bugün AKP gibi bir partinin başımıza musallat olması ve siyasal İslamın bu kadar güçlü olması biraz da Atatürk ve Kemalist kadroların suçu eskiden Anadolu'nun üçte biri gayrımüslimken sen onu bunu sür Müslüman oranını % 65'ten % 95'e çıkar o kozmopolit Osmanlıyı beğenmezler ama Osmanlı zamanında rakı reklamı yapılıyordu afişlerle bak bakalım bugünkü laik cumhuriyette yapabiliyor musun? İnsanların % 95'i aynı dine inanırsa laiklik artık önemsizleşiyor. En azından bizim gibi Ortadoğu toplumlarında öyle oluyor. Haa bu arada Atatürk'ün millet anlasın da dinin ne olduğunu görsün diye Kuran'ı Türkçeye çevirmesi oldukça büyük bir hizmet ayrıca Atatürk olmasaydı sınırlarımızın güney ve doğu tarafları da bugünkünden çok farklı olmazdı ama Ege'de İzmir ve dolayları Yunanistan'ın olurdu. Türkiye bugün son kırıntılarını kurtarmaya çalışıyor olsak da laik bir ülke. Pek çok İslam ülkesinden daha medeni daha yaşanabilir durumda. Böyle güzel şeyler de yaptı. Ha bu arada Dersim'de yapılan ise canavarlıktır bu da bir gerçek. Nedense Atatürk söz konusu olunca ya melekleştiriliyor ya şeytanlaştırılıyor. Eksisiyle artısıyla objektif bakan çok çok az.